İngiliz-Haşimi Komplosu, Nasıl Ve Neden “Araplar Arkadan Vurdular” Tezgahına dönüştürüldü (3)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

 

 

 

 

İngilizlerin, bir milyon sterline Halifeliği böldürmek için isyan ettirdikleri Haşimi Aşireti aşağıda açıklanacağı üzere Arapları temsil etmemektedir.

Yüz iki yıl önce, 1916 Haziran’ında, Haşimi Araplarının önderi Mekke Emiri Şerif Hüseyin İbn-i Ali’nin, “Arapların bağımsızlığını sağlayacağını iddia eden İngilizlerin kesin olmayan sözlerine kapılarak, bağlı bulunduğu Osmanlı Sultan-Halifesine karşı ayaklanması ve Halifeliğin Hıristiyan devletlerce bölünmesine araç olması; İngiliz yazan Robert Lacey’in deyimine göre, “onun (Hüseyin) akımı, bir Arap ayaklanmasından çok bir İngiliz-Haşimi komplosu” idi (1) ve (bu komplo) bir milyon Sterline yaklaşan İngiliz altınlarıyla finanse edilmiştir.(2)

Mekke Şerifi Hüseyin’inin, arkasına İngilizleri alarak 10 Haziran 1916’da başlattığı ayaklanmayı destekleyen hiçbir Arap aşireti yoktu. Onun bu isyanına karşı çıkan birçok Arap ailesi bulunuyordu. İngilizler ve bazı Yahudi çeteler ilk önce Hicaz Demiryolu ’nu sabote ederek kullanılmaz hale getirdiler. İngilizler yerel Arap aşiretlerini kışkırtarak Osmanlı ordusunun geri çekilme yolunu keserek Türk askerini toplu kıyıma tabi tutmak istediler.

Ve bu iç savaşlar, Selçuklu devletleri ile başlayan yaklaşık bin yıllık Arap Türk ortak kaderinin yol ayırımı demekti.” (3)

“Bin yıllık Arap Türk ortak kaderinin ayrılması” ne demektir ve ne anlama gelmektedir?

Türkler ve Arapların arasına nefret tohumu ne zaman ve kimlerce ekildi?

Bunu cevabı: “İngiltere ve Dünya siyasi tarihinde iz bırakan ve 20. asra damgasını vuranlardan İngiliz devlet adamı ve savaş yazarı Winston Churchill bıraktığı vasiyetinde yer almaktadır.

Vasiyetin özeti:

Türkiye Batı’nın emrinde ve hizmetinde olarak Batı’nın tayin ettiği gücü aşmamalı. Zayıflayınca desteklenmeli.

-Varsayalım gücü aşırı artarsa Orta Doğu’da, Balkanlar’da ve de Kafkasya’da Osmanlının boşluğunu doldurmaya asla müsaade etmemelidir.

-Türkiye’nin aşırı güçlenmesini önlemek için her çareye başvurulmalıdır. Bu işte Batı sahnede yer almamalıdır.

-Milli ve manevi değerlerden koparılarak Batı kültür potasında eriyen aydınlar, Etnik ve mezhep kışkırtmaları, ideolojik ve iktidar kavgaları ile aşırı güç çökertilmelidir. Hatta iç savaş ya da komşularıyla savaşa bile gidilsin.

-Yeter ki Türkiye Batı’ya hiçbir konuda rakip olmamalıdır…”(4-5)

Yukarıda yazılanlar için bir yoruma gerek var mıdır?

Milli Mücadele’de bir başarı elde edilmişse bu sadece Türkler, Kürtler ve Araplara değil, tüm İslam Âlemi’ne aittir.

Bu gerçeğin üzeri, başarıyı, “Tek kişi”ye indirgemek amacı ile olsa gerek, örtülmüş ve zaman içerisinde unutturularak, bu uğurda; can, kan ve mal vermiş nice Müslümanlar küstürülmekle kalmamış, yaşadıkları büyük hayal kırıklığı ile, İslam Alemi’ni Türklerden uzaklaştırmış ve Türkler uzun süreli bir yalnızlığa itilmiştir.

“Araplar Osmanlıya ihanet etti!” iddiasının arkasını tarihimizde dolduracak (bilinen) bir olay yoktur.

Bu çok maksatlı ve hala kasıtlı olarak (kimi) iç-dış medyada 7/24 işlenen iddianın arkasında Türk-Arap ve İslam Düşmanlığı yatmaktadır.

Araplar Osmanlı’ya ihanet etti mi?

-Bu iddia ile; “260 milyonluk tahmini nüfusu ile Orta Doğu’nun en kalabalık (Arap) halkına, Akdeniz’in güneyinde Afrika’da Büyük Sahra ve Sudan’a, doğusunda Irak’a ve Arap Yarımadası‘na kadar uzanan bir coğrafyada yaşayanlara netice de Tüm Araplara (hatta tüm İslam Âlemi’ni de suçlayarak) bir bütüne maletmek doğru değildir.

Bunlarla birlikte konu ile ilgili gözden kaçanlar, kaçırılanlar:

İttihat Terakki Cemiyeti’nin, (Bünyesinde onlarca farklı topluluğu barındıran bir İmparatorluk’ta)  “Türkçülük”, (*) Türk Milliyetçiliği anlayışını uygulamaya koymaları ve bunun (Diğer toplumlarda da “Milliyetçilik anlayışı”nı körüklemesi ile) ters tepmesini;

-İttihatçı Hükümet’in, (Cemal Paşa’nın), Arap Aydınlarına olan katı (Arap aydınlarını Suriye ve Lübnan meydanlarında astırması vb.) davranışları;

İttihatçıların, I.ci Dünya Savaşı’na Almanların yanında (zorlama ve oyunlarla) girmelerini ve “Cihat ilanı”nın, Bir Hristiyan Devleti’nin ( Almanların) lehine olduğunu (hatta Halifenin İttihatçıların esiri olduğu) propagandaları ile İslam Alemi’nin kafasının karıştırılmasını da dikkate alınmamaktadır. (Ve o günün iddiası ilginçtir; Son Sultan Vahdettin ve Son Halife Abdülmecid yurt dışına sürgün edilerek doğrulanmıştır.)

İngiltere’nin, “Mekke Emiri Hüseyin bin Ali’nin önderliğinde Vahhabi Arapları kışkırtmaları ile ayaklandırmasını, “Arabistanlı Lawrence” gibi İngiliz casuslarının oya gibi işlenmiş planlarını, İttihat ve Terakki’nin deneyimsizliklerinden kaynaklanan hatalı yönetim anlayışları,

-“Vahhabi Mezhebi’nin Osmanlı ile olan geçmişleri ve sürtüşmeleri” de dikkate alındığında ve bu iddiayı, Erken Cumhuriyet Dönemi’nde hatta günümüzde de devam ettirilmesinin “bir amaca yönelik!” olduğuna dair “güçlü işaretler” ile birlikte görmek ve değerlendirmek herhalde yanlış olmayacaktır.

Ve uluslararası kabule dayalı bir tarihi belge;

“…30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi ile Osmanlı Devleti gücünü kaybetti; böylece (İhanet eden Mekke Şerifi Hüseyin’in oğlu) Emîr Faysal’a karşı bölgede İtilâf devletlerinden başka muhatap kalmadı. Faysal, Fransa’nın muhalefetine rağmen İngiltere’nin desteğiyle Ocak 1919’da toplanan Paris Barış Konferansı’na katıldı. Fakat kendisi Araplar adına katıldığını belirterek onların bir bütün halinde istiklâlini savunduysa da sadece Hicaz temsilcisi olarak kabul edildi.. “(daha fazlası için bakınız; (**)

-Yukarıda, Uluslararası toplantıda belirtildiği gibi, (Mekke şerifi Hüseyin’in oğlu) Emir Faysal’ın, Arapların değil, Sadece “Hicaz Temsilcisi” olduğuna işaret edilmiştir.

Neticede, 260 Milyonluk bir nüfusa ait (Mekke’yi de kapsayan geniş bölgedeki çok sayıda Arap Aşiretlerinin içerisinde belki de sadece Haşimi’lerin (***) Aşiret lideri ve Mekke Şerifi Hüseyin’in İngilizlerin tertibi ile yaptığı ihaneti, Tüm İslam Alemi’ne özellikle de Araplara mal etmek bir boş iddia değil midir?

Amerika ve Avrupa (devletlerinin) Birliği’nin (bizler onlara yaklaşmak istedikçe) bize nasıl davrandıkları, bir ekonomik sıkıntıda üzerimize nasıl geldikleri bilinirken, Türkiye, ekonomik manada nasıl büyüyecek, kimlere ürettiği teknolojik ürünleri ihraç edecek, nereden yatırım için ihtiyacı olan dış kaynağı temin edecektir?

Batı, hiçbir şekilde bize dürüst davranmamakta, parası ile savunmamız için dahi silah-gereç satmamaktadır.

Bizler, aramızda din, kültür ve tarihsel bağ olan Müslüman komşularımıza, kardeşlerimize hala bir İngiliz-Fransız gözü ile mi bakmaya devam edeceğiz?

Bizler, zor günlerimizde el uzatan dostlarımızı, kardeşlerimizi asla unutmayız.

Milli Mücadele’de hem Hintli (Pakistanlı) hem de Libya Müslümanlarının, özellikle de:

Kıbrıs Harekâtında Libya lideri Kaddafi’nin askeri yardımları unutulabilir mi?

www.canmehmet.com

Resim: Tarafımızdan hazırlanmıştır.

Açıklama ve kaynaklar:

 (*) Türkçülük, Turancılık, Pan-Türkizm, Türk halklarının özgürlüğünü ve birliğini savunan kültürel, ilmî, felsefî ve siyasî görüş. Turancılık ise tüm Ural-Altay kavimlerinin kültürel, toplumsal ve siyasi birliğini savunan görüştür.   http://tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCrk%C3%A7%C3%BCl%C3%BCk

(**)30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi ile Osmanlı Devleti gücünü kaybetti; böylece Emîr Faysal’a karşı bölgede İtilâf devletlerinden başka muhatap kalmadı. Faysal, Fransa’nın muhalefetine rağmen İngiltere’nin desteğiyle Ocak 1919’da toplanan Paris Barış Konferansı’na katıldı. Fakat kendisi Araplar adına katıldığını belirterek onların bir bütün halinde istiklâlini savunduysa da sadece Hicaz temsilcisi olarak kabul edildi. Paris Barış Konferansı’ndan Suriye’nin geleceği hakkında sağlıklı bir karar çıkmadığı gibi İngiltere ile Fransa da karşı karşıya geldi. İki devletin yaptığı çetin müzakereler neticesinde Suriye Fransa’ya bırakıldı. Emîr Faysal Ocak 1920 ortalarında Suriye’ye döndü ve aynı yılın mart ayında toplanan eşraf kongresinde Filistin ve Lübnan’ı da içine almak suretiyle “büyük Suriye kralı” ilân edildi. Ancak bu durum, 1920 Nisanında toplanan San-Remo Konferansı’nda reddedilerek daha önce yapılan gizli anlaşmalar gereği Suriye ve Lübnan Fransız mandasına bırakıldı. İki taraf arasında 24 Temmuz’da cereyan eden Meyselûn Savaşı’nın ardından Fransızlar Şam’ı işgal edip Suriye’deki Hâşimî krallığına son verdiler.”

Daha fazlası için bakınız;  http://www.diyanetislamansiklopedisi.com/hasimiler/

(***) Haşimiler; Hz. Hasan’ın soyundan gelen Mekke emîrleriyle Hicaz, Suriye, Irak ve Ürdün krallık aileleri. X. yüzyıldan XX. yüzyılın ilk çeyreğine kadar (1924) Mekke’nin yönetimini elinde bulunduran emîrlerle I. Dünya Savaşı’ndan sonra bir müddet Hicaz, Suriye, Irak ve halen Ürdün’de hüküm süren kralların mensup olduğu ailenin adıdır. Bu ülkelerdeki devletler Hâşimî Krallığı adıyla tanınmıştır. Aile adını Hz. Peygamber’in büyük dedesi Hâşim b. Abdümenâf’a nisbetle almıştır. Resûl-i Ekrem’in torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in soylarından gelen şerif ve seyyidlerin Hicaz’da eskiden beri büyük nüfuzları bulunuyordu ve Mekke’nin idaresi bazı fâsılalarla da olsa uzun süre onların yönetiminde kalmıştı. Nihayet Hz. Hasan’ın soyundan gelen sülâle, 916-950 yılları arasında Karmatîler’in sürdürdükleri baskınlar ve sonunda Mekke’yi istilâları ile ortaya çıkan krizden faydalanarak gücünü arttırdı ve onların bölgeden çekilmeleriyle burayı idaresi altına aldı..

… 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi ile Osmanlı Devleti gücünü kaybetti; böylece Emîr Faysal’a karşı bölgede İtilâf devletlerinden başka muhatap kalmadı. Faysal, Fransa’nın muhalefetine rağmen İngiltere’nin desteğiyle Ocak 1919’da toplanan Paris Barış Konferansı’na katıldı. Fakat kendisi Araplar adına katıldığını belirterek onların bir bütün halinde istiklâlini savunduysa da sadece Hicaz temsilcisi olarak kabul edildi. Paris Barış Konferansı’ndan Suriye’nin geleceği hakkında sağlıklı bir karar çıkmadığı gibi İngiltere ile Fransa da karşı karşıya geldi. İki devletin yaptığı çetin müzakereler neticesinde Suriye Fransa’ya bırakıldı. Emîr Faysal Ocak 1920 ortalarında Suriye’ye döndü ve aynı yılın mart ayında toplanan eşraf kongresinde Filistin ve Lübnan’ı da içine almak suretiyle “büyük Suriye kralı” ilân edildi. Ancak bu durum, 1920 Nisanında toplanan San-Remo Konferansı’nda reddedilerek daha önce yapılan gizli anlaşmalar gereği Suriye ve Lübnan Fransız mandasına bırakıldı. İki taraf arasında 24 Temmuz’da cereyan eden Meyselûn Savaşı’nın ardından Fransızlar Şam’ı işgal edip Suriye’deki Hâşimî krallığına son verdiler.”
Daha fazlası için bakınız;  http://www.diyanetislamansiklopedisi.com/hasimiler/

(1)Robert Lacey, The Kingdom (Krallık), Londra 1981, s. 119. (Alıntı:Lawrence, Haşimi Araplarını Osmanlı İmparatorluğu’na Karşı Ayaklanmaları İçin Nasıl Aldattı (İngiliz Gizli Belgelerine Göre.Dr. Salâhi R. SONYEL dip notu)

(2) Ronald Storrs, Orientations (Hedefler), Londra 1945, ss. 152-6. (Alıntı:Lawrence, Haşimi Araplarını Osmanlı İmparatorluğu’na Karşı Ayaklanmaları İçin Nasıl Aldattı (İngiliz Gizli Belgelerine Göre.Dr. Salâhi R. SONYEL dip notu)

(3) “TÜRKİYE’NİN ORTADOĞU POLİTİKASI”, ERDAL ŞİMŞEK, sahife; 42

(4)Vasiyet için ayrıca bakınız;  http://www.dinikitablar.com/iman-itikat/29-dis-politika/4569-churchillin-vasiyeti

(5)Daha fazlası için bakınız: http://www.canmehmet.com/kureselciler-gezi-parkinda-churchillin-vasiyetini-mi-yerine-getirmektedir-4.html

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*