İkbal Beklentisi İle Sevr’de Yaşananları Çarpıtmak: Damat Ferit Paşa’yı “Hain” Biliriz Değil mi (3)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

 

Tarihimizde fazla öne çıkarılmazsa da, M. Kemal Paşa’yı Anadolu’ya gönderenlerin arasında Damat Ferit Paşa’da vardır. (1)

“Ömrümde bundan daha aptalca bir şey duymadım… :

Paris “Barış Konferansı’nda Türk Delegasyonu (Onlar Konseyi)

Henüz bir barış antlaşması taslağı formüle edilmemiş olmasına rağmen, 17 Haziran 1919 tarihinde bir Türk delegasyonunun Onlar Konseyi’ne katılmasına izin verildi. Delegasyonun başında, 4 Mart tarihinde sadrazamlığa getirilen ve padişahın kayınbiraderi olan Damat Ferit Paşa bulunuyordu.

Damat Ferit Paşa alttan almaktan ziyade dikbaşlılıkla okuduğu önceden hazırlanmış metninde, Türkiye’nin savaşa girmesinde ve Ermeniler’le Yunanlılar’ın gördüğü kötü muamelede Türk halkının bir sorumluluğu bulunmadığını, ülkesinin daima İngiliz ve Fransız yanlısı olduğunu, yapılan zulmü de yürekten kınadığını ifade etti.

Olanlarda padişahın da bir kabahati yoktu. Hiç tartışmasız bütün kabahat, Almanya’yla ittifaka girip ordunun denetimini elinde tutan ve böylece bütün bir ülkeyi teslimiyete götüren İTC’nin(İttihat terakki cemiyeti)  birkaç liderinde aranmalıydı.

Zulme uğrayanlar sadece Hıristiyanlar değildi. İTC’nin yaşattığı şiddetten üç milyon Müslüman da nasibini almıştı. İsteklerini çoğunluğun ortak dinine dayandıran Damat Ferit Paşa, Osmanlı İmparatorluğu’nun bütünlüğünün korunmasını talep ediyordu.

-“Çünkü.” Diyordu. “Bu yekpare bloğun parçalanması Doğu’nun barış ve huzur ortamı için çok zararlı olacaktır.”

Muhtıra, Damat Ferit’in Onlar Konseyi karşısında tutturduğu ses tonundan daha da sert çıktı. Dolambaçlı ifadelere hiç girilmeden, Osmanlı hükümetinin,

– ‘İmparatorluğun parçalanmasını ya da muhtelif mandalar altında taksim edilmesi’ni kabul etmeyeceği belirtiliyordu. Bunu hemen hükümetin kabul etmeye hazır olduğu maddeler izliyordu.

Trakya’da, Edirne’yi korumak amacıyla 1878 Berlin Kongresi’nde belirlenen sınırlara dönülmesi zorunluydu. Kıyı adalar ile Rus ve İran sınırına kadar Musul dahil bütün topraklar Türkiye’ye ait olmalıydı.

Eğer Müttefikler şu anki Rus Ermeni devletini kabul ederse, Türkler ortak sınır konusunda onlarla görüşmeye taraftardı. Muhtelif Arap eyaletleri, İstanbul’da bulunan halifenin denetiminde kalmalıydı. Bütün valiler, kendilerine kayda değer bir yerel özerklik hakkı tanınacak olmasına rağmen padişah tarafından atanmalıydı.

Kendi idari örgütlenmesini sağlayacak olan Hicaz buna istisnaydı. Son olarak, Türkiye, Mısır ve Kıbrıs meselelerini İngiltere’yle görüşmeye hazırdı.

Onlar Konseyi’nde bulunanlar kulaklarına inanamıyorlardı.

Wilson, “ömrümde bundan daha aptalca bir şey duymadım,” derken, Lloyd George Türk delegasyonu ve muhtırası için

-‘iyi espri’ ifadesini kullanıyor ve gösterinin ‘Türkler’in siyasi kabiliyetsizliğinin en iyi kanıtı’ olduğu yorumunu yapıyordu.

Türk halkının sorumluluk dışı tutulması yaklaşımını reddeden konsey, yaptığı yazılı açıklamada,

–“Bir ulus kendisini idare eden hükümetle değerlendirilmelidir,” diyordu.

Türkiye’nin yakın geçmişiyle değil, Türk tarihi boyunca azınlıklara gösterilen yardımsever yaklaşımla değerlendirilmesi isteğini de azmi şekilde geri çeviren konsey, şunları söylüyordu:” (*)

Bu noktada bir not düşülmesi gerekmektedir:

Önce bilginin kaynağını verelim (**) (“SEVR ENTRİKALARI Büyük Güçlerin Hedefleri ve Tutumları”, Paul C. Helmreich. Sahife:149)

Bakınız, ABD’li ilim insanı ne demektedir:

-“..Fransızlar’ın Picot’yu Mustafa Kemal’le görüşmeye göndermiş olmaları bile , İstanbul rejimine güvenlerini yitirdiklerinin işaretiydi. Mustafa Kemal’in Anadolu’da Fransa’nın danışmanlığını ve ekonomik yardımını tercih edeceklerini belirtmesi, Quai d’Orsay’da gerekli etkiyi yapmıştı. İngiltere nasıl Yunanistan’da tutunabileceği yeni bir kuvvet arayıp bulmuşsa, Fransızlar da Mustafa Kemal’i önemsemeye başlıyor ve birlikte çalışılabileceklerini düşünüyorlardı..”

Buradan anlaşılması gereken, Osmanlı Hükümeti’nin, İmparatorluğun üzerinde “bir ameliyata izin vermeyecek” olmasıdır.

İddia o ki: Yunan işgali bu tespit üzerine kurgulanır.

Amaç, yeni bir devlet ortaya çıkararak onunla anlaşma yapabilmek. Bu iddia önümüzdeki bölümlerde işlenecektir.

Yukarıdaki yazılanlara ve sizce, Damat Ferit Paşa, (kimilerinin iddia ettiği gibi)  “Hain”lik yapabilecek bir anlayış ve karakterde midir?

Sevr ile ilgili anlatıya başlamadan önceki bölümde bahsettiğimiz, “Sevr Taslağı’nın Osmanlı Hükümeti tarafından neden imzalandığı ile ilgili iddiayı” (sorunun ikinci cevabı da) buraya not düşüyoruz.

Vahdettin İşgal güçlerince tehdit ediliyor!

Kaynak: “Misak-ı Milli’den Lozan’a” Mustafa Budak (Başbakanlık Devlet arşivleri Genel Müdür Yrd)

“..Bu arada belirtelim ki. Sultan Vahdeddin de biraz farklı olmakla beraber itilâf devletlerinin baskı ve müdahalelerinden şikayetçiydi. Fakat, yukarıda değindiğimiz itilâf devletlerinin İstanbul ve Boğazlar hakkındaki niyetleri, en önemlisi de Sultan’ın itilâf karşıtı bir davranış göstermesi halinde İstanbul’un idaresinin Rumlara bırakılması tehdidi:

“Bu tehdidin varlığını, Sultan Vahdeddin, San Remo günlerinde, ablası Mediha Sultan’la yaptığı konuşmada da dile getirmişti:

-“Gitseydim, İstanbul Rum’undu. Her namazımda dua ediyordum hemşire! İstanbul’u dualarım muhafaza etti.”

Ayrıntı için bkz., Murat Bardakçı, Şahbaba (Osmanoğullarının son hükümdarı VI. Mehmed Vahideddin’in hayatı ve hatıraları ve özel mektupları), 2. Basım, Pan Yayınları, Istanbul 1998, s. 101;

Gerçekten, İstanbul ve Boğazlar meselesi, tarihî Doğu Meselesi’nin esasıydı. Mütarekeden sonra da bu konudaki tartışmalar uluslararası ilişkilerin ana gündem maddesini oluşturmuştu.

Bu konudaki tartışmaların özlü bir anlatımı için bkz.. Bilge Criss, İşgal Altında İstanbul, 1918-1923, 2. Baskı, iletişim Yayınları, İstanbul 1994, s. 21-25.

Sultan Vahdeddin’i çaresiz bırakmıştı. Bu yüzden Sultan ile onun hükümetleri itilâf devletlerinin her türlü isteklerini kabul ediyorlardı. (***)

Osmanlı Hükümeti, onaylanmayacağını önceden bildikleri için Sevr’de bir antlaşma taslağına imza koymuştur.

Yukarıdaki açıklamalara göre :

“Onlar Konseyi”ne katılan ve bizlere “Hain” olarak aktarılan Osmanlı Hükümeti ve Sadrazam Damat Ferit Paşa, konferansta yapılan toplantılarda Ülkesini nasıl savunmaktadır:

– ‘İmparatorluğun parçalanmasını ya da muhtelif mandalar altında taksim edilmesi’ni kabul etmemektedir,

-Trakya’da, Edirne’yi korumak amacıyla 1878 Berlin Kongresi’nde belirlenen sınırlara dönülmesini istemektedir,

-Kıyı adalar ile Rus ve İran sınırına kadar Musul dahil bütün topraklar Türkiye’ye ait olmalıdır,

-Muhtelif Arap eyaletleri, İstanbul’da bulunan halifenin denetiminde kalmalıdır. Bütün valilere kayda değer bir yerel özerklik hakkı tanınacak, ancak,  padişah tarafından atanacaktır.

Evet…

Bu insan ülkesine ait olan neyi satmış veya bir imkan olmasına rağmen  neyi korumamıştır ki “Hain” etiketi ile yaftalanmış olsun?

Devam edecek

www.canmehmet.com

Resim: Tarafımızdan hazırlanmıştır

Açıklama ve kaynaklar:

(*) “Sevr Entrikaları…”,  Sahife:81-82-83

(**) “SEVR ENTRİKALARI Büyük Güçlerin Hedefleri ve Tutumları”, Paul C. Helmreich. Sahife:149

(***) “Misak-ı Milli’den Lozan’a”. Mustafa Budak, Sahife: 21-25

(1)Damad Mehmed Ferid Paşa, Osmanlı diplomatı ve devlet adamı. VI. Mehmed saltanatında 4 Mart 1919 – 30 Eylül 1919 ve 5 Nisan 1920 – 17 Ekim 1920 tarihleri arasında toplam bir yıl bir ay on beş gün sadrazamlık yapmıştır. (Vikipedi)

Konu ile daha fazlasını merak edenler bakabilirler:

-“Misak-ı Milli’den Lozan’a” Mustafa Budak (Başbakanlık Devlet arşivleri Genel Müdür Yrd.

-Murat Bardakçı, Şahbaba (Osmanoğullarının son hükümdarı VI. Mehmed Vahideddin’in hayatı ve hatıraları ve özel mektupları), 2. Basım, Pan Yayınları, Istanbul 1998, s. 101;

Bilge Criss, İşgal Altında İstanbul, 1918-1923, 2. Baskı, iletişim Yayınları, İstanbul 1994, s. 21-25.

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*