I. Dünya Savaşı, Osmanlıyı küçültme-dönüştürme operasyonudur. Yaşananlar halktan gizlendi mi (6)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

 

15-temmuz-tepki

 

İngiliz istihbaratçı Armstrong (*) dönüştürme hikayesini bize ünlü kitabı BOZKURT’ta anlatır. Bu kitabı M. Kemal Paşa sağlığında okumuş ve cevaplandırmıştır.

İngiltere, Fransa, Rusya, Avusturya-Macaristan ve (arka planda) Amerika’nın : I. Dünya Savaşı’na girilmeden önce Osmanlı İmparatorluğu için biçtikleri gömlek bellidir.

-Osmanlılar Avrupa’dan atılacak, kontrol edilebilecek (söz dinler!) güç ve çizgiye çekilecek, İstanbul kendilerine bırakılacak, ancak: İstanbul başkent olarak kalmayacak, “Ayasofya’ Müze’ye dönüştürülecek”, devlet yönetimi : “Cumhuriyet ve laik anlayışta!” olacaktır.

I.Dünya Savaşı ile Milli Mücadele’nin tüm özeti budur. Bu iddiayı (aslında çıplak gerçek) aşağıda tarafların ağzından, birinci sınıf  belgelerle desteklenmektedir.

İlerleyen bölümlerde, Osmanlının bize dayatıldığı manada bir “geri kalmış ülke” olmadığı, hatta “hasta adam” yaftası da, parçalanması için bir bahane olduğu görülecektir.

Irak’ın işgal bahanesi nedir?

-“Irak’ta kitle imha silahları var” değil mi?  Bunun yalan olduğu İngiltere (eski) başbakanı tarafından daha sonra,  -üstelikte hiç sıkılmadan- açıklanır.

Hikayemize sondan başlıyoruz. Meraklıları tamamı belgelere dayalı anlatımları arşivlerine alabilirler.

**

Kaynak: KAZIM KARABEKİR ANLATIYOR, UĞUR MUMCU, 25. Baskı: Aralık 2009, Ankara,

Karabekir, anılarının bu bölümüne şu başlığı seçmiş:

Ankara milli hükümetinin Cumhuriyet’e doğru gidişi.”

İstanbul’dan, her ne şekilde olursa olsun bir Cumhuriyet kurma fikriyle gelen Mustafa Kemal Paşa, Rawlinson’un (İngiliz Komiser) da benim vasıtamla ileri sürdüğü (hilafetin ayrılması ve Cumhuriyet’in kabulü teklifini) samimi bulmuş olacak ki, 19 Kanunusani 1336 (19 Ocak 1920) İstanbul’da Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ne dayanan Mebusan Meclisi’nin açılmasına ve meşruti bir hükümetin faaliyete geçmesine Kânunusani’de Mebusan Meclisi’nin “Misak-ı Milli beyannamesini” kabul ve  ilan ettiğine 9 Kânunusani’de kendi imzasıyla neşrettiği askeri plandaki sarahate rağmen Bolşeviklerin Kafkasya’ya gelmekte oldukları haberi gelince bana 6 Şubat’ta Kafkasya harekâtını teklif etti. Bu hal, İstanbul’daki Meşrutiyet hükümetimize karşı fiili bir isyanla Heyet-i Temsiliye’nin Mustafa Kemal Paşa’nın diktatörlüğünde bir Cumhuriyet şekline dönüşmesi demekti. Hem de Bolşeviklerle birleşme felaketine doğru!”

“..Dini ve ahlaki devrim, bilim adamlarına dayanmadığına göre “nereden geldiği belli olmayan bu fikir” toplumda hem de “her şeye müsait bir muhitte yaman hadiselere” yol açabilir.

Karabekir, konuyu yakın arkadaşı İsmet Paşa ile de görüşür.

16 Ağustos’ta İsmet Paşa ile görüştüm. 18 Temmuz’da Teşkilat-ı Esasiye münasebetiyle Fethi Bey ve arkadaşlarıyla yaptığımız (İslamlık terakkiye manidir) münakaşasını ve Gazi’nin yakın zamanlara kadar her yerde İslam dinini, Kuran’ı ve hilafeti medhü sena ettiği ve pek fazla olarak Balıkesir’de minbere çıkıp aynı esaslarda hutbe dahi okuduğu halde dün gece heyet-i ilmiye muvacehesinde peygamberimiz veKuran hakkında hatır ve hayale gelmeyecek tecavüzde bulunduğunu anlattım ve bu tehlikeli havanın Lozan’dan yeni geldiği hakkındaki kanaatin umumi olduğunu da söyledim. (Karabekir Paşa Anıları, sahife: 89

**

Kaynak: İslam’ın Geleceği (yazım tarihi) Kahire, 15 Ocak 1882

Yazarı : (İngiliz Diplomat) Wilfred S. Blunt. (**) Ayrıntı Yayınları, I.Basım: 2011.

-“..Dolayısıyla Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünde, bu çöküş ne zaman gerçekleşirse gerçekleşsin, İngiltere’nin İslam’la ilgili rolü açıkça belirlenmiş bulunuyor. Hilafet –artık bir imparatorluk değil ama hâlâ bağımsız bir hakimiyet olarak- Britanya koruması altına alınmalı ve siyasal varlığı, Avrupa’nın başka saldırılarıyla rahatsız edilmeyecek şekilde resmen garanti edilmelidir(Sahife: 105, paragraf, 2)

…Türkçe konuşulan topraklar da buraları ele geçirmeye can atan güçlü komşularınca yutulacak, İmparatorluğun Avrupa’daki topraklarını şahsen veya vekaleten Avusturya, Asya’daki topraklarını Rusya alacaktır; Mısır ve Suriye’nin kaderi ise İngiliz müdahalesiyle belirlenecektir. Bu yüzden İmparatorluğun dağılması muhtemelen çok kolay olacaktır. (Sahife:.94, paragraf, 3)

…Dini kıvançlarının merkezi, Sultan ve Halife’nin Boğaz üzerinde tahta oturduğu, Avrupa ile Asya’da iki dünyaya buyruklar verdiği, hakiki müminlerin kutsal yerlerle temasını sağladığı İstanbul’du. Öz saygıları bu sayede geleneklerine olan sadakatleri bu duygu ile sağlanıyordu…

İstanbul, Ural Dağları’nın batısındaki bütün Muhammedîlerin hac yolculuğu için Karadeniz yoluyla ulaştıkları ve aralarında çok az sempati ve dini bağ olan Arabistan’ın güneydeki başka herhangi bir yeriyle değiştirilemeyecek bir toplanma yeriydi. Mekke veya Mısır’daki bir halife onlar için çok az şey yapabilir…

Evrensel anlamda artık Avrupa’ya tâbi hale gelecek ve dini parçalanmaları Yalnızca bir zaman meselesi olacaktır. Bu yüzden inanıyorum ki İslam, sadece Avrupa ve Batı Asyadaki bir siyasal kayba değil, ayrıca Rusya’nın yutacağı Müslüman nüfusunun bulunduğu Osmanlı topraklarının kaybına hazırlıklı olmalıdır.Tabii Avrupa’nın bunca asırdır Müslümanlığın simgesi olarak gördüğü Osmanlı Türklerinin bir gün Müslümanlıktan çıkmaları tarihin ilginç bir intikamı olacaktır. Yine de bu, çocuklarımızın veya torunlarımızın yaşayarak görebilecekleri bir intikamdır. (Shf:96, paragraf, (1)

Okuyan bu satırların 1882’de yazıldığını tekrar hatırlamalıdır.

Buradan günümüze geliyor ve Fransız Felsefe Profesörü Oliver Roy’u okuyoruz:

**

Kaynak: İslam’a Karşı Laiklik, Fransız Prof. Olivier Roy,  I.Basım: Mart 2010

İlim insanı (önce) ülkesini, Fransa’yı ve oradaki Laik anlayış ve uygulamasını anlatmaktadır.

“..Kilise-Devlet ayrılığını ortaya koyan 1905 Yasası, laiklik sözcüğüne yer vermez. Kavramın açık bir şekilde belirmesi için 1946 Anayasası’nı beklemek gerekecektir. Nitekim, hukuksal sonuçlar doğuran, ama daha derinliğe inmeyen anayasal bir ilke olarak yürürlüğe girmiştir. Aslında, bu kavram son derece hukuksal bir nitelik kazanmıştır. Tartışmaların ötesinde, Parlamento yasa çıkararak, mahkemeler yasayı ve içtihatları uygulayarak vatandaşa dayatılan laikliği tanımlamışlardır.

Laiklik hukuk aracılığıyla belirir. Fransız hukuku içtihatla beslenerek dinlere ilişkin yasaları düzenlemiştir ve laikliğin tanımı bu mevzuatın bütünündedir.

Laiklik, dinselin konumunu düzenleyen bütün yasalarda ortak bir ilke biçiminde oluşur.

Dinselin konumu, Fransız kamusal alanında Kilise-Devlet ayrılığı ilkesiyle başlar.

Hukuka göre, laiklik ne bir düşünce biçimi. Ne bir felsefe, hatta ne de bir ilkedir; geçerliliğini yasa koyucunun iradesinden alan yasalar bütünüdür.

Yani, laikliğin gerçekliği, doğrudan siyasal niteliklidir. (Yazar devam etmektedir:)

-Türkiye’de Mustafa Kemal Atatürk’ün görüşü de bu yöndeydi. Onun laikliği aşırı militan, hatta açıkça din karşıtıydı. Ülkesinde İslam’ın ağırlığından söz edilse bile, bazı kısıtlamalara uğramıştı.

Nitekim, Atatürk Kilise-Devlet ayrımı gibi bir yola başvurmamış, dinin devlet tarafından denetim altına alınmasını öngörmüştü.

Türkiye’de imamlar din işlerini yöneten bir kurum olan Diyanet’e bağlıdırlar. Ücretleri Diyanet tarafından ödenir, hatta vaazları bu kurum kaleme alır.

Günümüzde  pek  çok  Fransız  yorumcu,  laikliğin  bu  devletçi  uygulamasına özlemle bakıyor.    (sahife:40)

* *

Bölümde yazılanlar toparlanırsa:

-İngiliz diplomat 1882’de Kahire’de bir kitap yayınlar.  -“..Hilafet –artık bir imparatorluk değil ama hâlâ bağımsız bir hakimiyet olarak-  Britanya koruması altına alınmalı…Tabii Avrupa’nın bunca asırdır Müslümanlığın simgesi olarak gördüğü Osmanlı Türklerinin bir gün Müslümanlıktan çıkmaları tarihin ilginç bir intikamı olacaktır. Yine de bu, çocuklarımızın veya torunlarımızın yaşayarak görebilecekleri bir intikamdır…”

-Kazım Karabekir Paşa :İşgalci İngilizlerin ülkemizdeki temsilcileri (Komiser) Rawlinson’un bazı önerilerde bulunduğunu söyler. Bunlar : (hilafetin ayrılması ve Cumhuriyet’in kabulü…)

-Karabekir Paşa bir hususu daha ilave etmektedir:..Kuran hakkında hatır ve hayale gelmeyecek tecavüzde bulunduğunu anlattım ve bu tehlikeli havanın Lozan’dan yeni geldiği hakkındaki kanaatin umumi olduğunu da söyledim..”

Laikliğin beşiğindeki (gerçeğinde bu böyle değildir. Laiklik, İnsanlığın bin yıllık birikimidir) felsefe profesörü bizim laikliğimiz ile ilgili ne demektedir?

“..Nitekim, Atatürk Kilise-Devlet ayrımı gibi bir yola başvurmamış, dinin devlet tarafından denetim altına alınmasını öngörmüştü. Türkiye’de imamlar din işlerini yöneten bir kurum olan Diyanet’e bağlıdırlar. Ücretleri Diyanet tarafından ödenir, hatta vaazları bu kurum kaleme alır.

Günümüzde pek çok Fransız yorumcu, laikliğin bu devletçi uygulamasına özlemle bakıyor.

**

Bölümü sonlardırmadan İngiliz istihbaratçı Armstrong’un Milli Mücadele döneme ait anılarından (“BOZKURT” Kitabından)  çok kısa bir bölüm aktaralım:

M.Kemal Paşa: ”Efendiler, Osmanlı Sultanı egemenliği halktan zorla almıştır, ” dedi “ve halk şimdi zorda onu geriye alıyor. Saltanat Hilafet’ten ayrılmalı ve kaldırılmalıdır. Bu görüşe katılır ya da katılmazsınız, bu sizin bileceğiniz iş. Ama ne olursa olsun bu gerçekleşecektir, bu arada bazılarının kafaları kesilse dahi.

…Saygıdeğer başkan ayağa kalktı ve konuştu:

“Efendiler, ” dedi, “Gazi bize meseleyi bizim ele aldığımızdan çok farklı bir bakış açısından izah etti.

Mebuslar tehlikeden kurtulmak için aceleden birbirlerini ite kaka Meclis’e bu önerinin yasalaştırılmasını tavsiye etmeye koştular; Saltanat kesinlikle Hilafet’ten ayrılmalıydı; Saltanat’ın kesinlikle ilga edilmesi ve Vahdettin’in ülkeden çıkarılması şarttı…

Fakat her ne kadar övgüye bayılıyor, bütün bu dalkavukluğu kana kana içiyor, sahnenin en ortasında kurumla geziniyor olsa da, Mustafa Kemal her zamanki akılcılığını, sağduyusunu ve berrak hedefler saptama alışkanlığını korudu. Hiçbir hayale kapılmadı.

Türklerin neler yapabileceğini tam olarak biliyordu. İmparatorluk ya da yeni topraklar fethetmek rüyalarını gerçekleştirmek gibi bir serüvene girmeyecekti. Osmanlı İmparatorluğu ölmüş ve gömülmüştü. İyi ki de ondan kurtulmuşlardı, çünkü gerçek Türklerin kemiğindeki iliği emiyordu. Beş yüz yıldır Türkler Irak’ta, Arabistan’da ve Afrika’da dövüşmüşler ve ölmüşlerdi; hiçbir kazançları olmaksızın Padişah tarafından arsızca sömürülmüşlerdi: Artık yetmişti! Osmanlı İmparatorluğu’nu diriltmeye filan kalkışmayacaktı.”(1)

**

Bu noktada keşke :15 Temmuz işgal ve darbe olayının arkasında neden tüm Batının yer aldığını ve bunun Osmanlı ve idealleriyle bir ilgisi olup olmadığını sorabilsek, sorgulayabilseydik!

**

Öne geçirilebilecek bir geçmiş oluşturulmamış ise gelecek de görünmeyecektir. (2)

-Büyük strateji, ülkenin nerede ve kimin eline doğmuş, hangi açılımlarla birlikte dünyaya gelmiş olduğunun bilincinde olmak, bulunulan yerden nereye doğru gidilebileceğini hesaplamakla ilgilidir... (3)

Devam edecek

-Bilgi eşek yüküdür, eğer, ondan ihtiyaçlarınıza uygun yeni bilgiler üretemiyorsanız. Kendine gelişmiş Batı ile aramızdaki en büyük fark, bilgiyi kutsamamız; ancak, ondan yeni bir bilgi üretmeden, bilginin fazla bir işe yaramadığını düşünememizin yanında ;

Dünya, Ülke ve Kendi durumumuzun farkındalığı için, okumamamız, sorgulamamamız, her okuduğumuzu, yazılanları olduğu gibi doğru kabul ederek yaşayıp gitmemizdir.

www.canmehmet.com

Resim: web ortamından alınmıştır.

(*) H.C.Armstrong : I. Dünya Savaşı’ndan önce Hindistan ordusunda Askeri Ataşe olarak görev yapmış olan Harold Courtenay Armstrong (1892-1943), savaş sırasında istihbarat subayı olarak Arap yarımadasına gönderildi. Birleşik Krallık ordusunda Yüzbaşı rütbesiyle Osmanlı İmparatorluğu’na karşı çarpışıyordu. 1916’da Kut’ül Ammare Kuşatması sonunda Tümgeneral Townshend komutasındaki İngiliz “6. Poona Tümeni” (Hint Tümeni)’yle birlikte Türklere esir düştü…Türkler hakkında pek de olumlu düşünceler beslemeyen Armstrong bu kaçışını bile rüşvet vererek gerçekleştirdiğini söylemiştir. Mütareke yıllarında ise İngiliz Yüksek Komiserliği’nde Askeri Ateşe Yardımcısı olarak bu kez işgal altındaki İstanbul’a gönderildi. Müttefikler adına çeşitli görevlerde bulunduktan sonra 1923 yılında İstanbul’dan ayrıldı. Türkiye’de kaldığı bu birkaç yıllık dönemdeki gözlemlerde bulundu. Aralarında Mustafa Kemal’in de olduğu birçok şahsiyetle temaslarını sürdüren Armstrong bu süre zarfında küllerinden yeniden yükselen bu ülkenin gelişimini gözlemledi, Türkiye ve yakın çevresiyle ilgili aralarında “Bozkurt”un da olduğu beş kitap yazdı. Daha fazlası için bakınız:https://tr.wikipedia.org/wiki/Bozkurt_(kitap)

(**)Wilfred Scawen Blunt, 1840 yılında Sussex’te (Britanya) dünyaya geldi. Babası, sulh hâkimi ve vali muaviniydi. Henüz çocukken yetim kalan Blunt, bir Katolik olarak yetiştirilmiş ve eğitimini Stonyhurst ve sonra Oscott’ta Cizvit okullarında almıştı. Üniversiteye devam etmedi ancak daha on sekiz yaşındayken Diplomatik Servis te kendisine bir yer sağlamış ve aynı yıl içinde önce Atina’ya, sonra İstanbul üzerinden Almanya’ya Britanya ataşesi olarak gönderilmişti.. Blunt bir yıl sonra ağabeyinin ölümü ile diplomatlığı bırakmış ve aile yadigârı malikâneye tamamen yerleşmişti. Burada karısıyla beraber yaklaşık altı yıl etliye sütlüye bulaşmadan kalmış, kendini süre ve heykelciliğe adamıştı. Ancak 1875 yılında birden bire bu monoton hayattan kendini çekip çıkarmış ve sebebini kendisinin de bilemediği bir rüzgâr sayesinde İspanya’dan Cezayir’e, Küçük Asyadan Mısır’a, Mezopotamya’dan iran’a ve hatta Arabistan’ın ıssız Bedevi çöllerine kadar ulaşmış, buralardaki gözlemlerinin ilk meyvesi İslam’ın Geleceğini ortaya çıkarmıştı. Darwin’i okuduktan sonra Katolik inancından vazgeçmiş olan Blunt İslam’ı kabul etme noktasına kadar gelmişti. Osmanlı İmparatorluğu’nun etkisinden kurtarılan ve Arapların egemenliğinde tesis edilen bir hilafet fikri geliştirmişti. Bu hilafet, ona göre, Britanya’nın himayesinde var olacaktı. Edward Said’e göre Blunt on dokuzuncu yüzyıl oryantalistleri arasında en anlayışlısıydı. ..Îslam’ın Geleceği ise yine  bahsi geçen konularda çalışanların Gladstone, Cromer, Mısır Hidivi, Afgani, Abduh, Arabi gibi çok farklı isimlerle dostluğu olan ve birkaç defa Osmanlı Padişahı Abdülhamid’le yüz yüze görüşen bir İngiliz’in kendi kamuoyuna yabancı ve önyargılarla bakılan bir dünyayı anlatması açısından oldukça önemlidir. (“İslam’ın Geleceği “ Kitabından)

(1) “Bozkurt”, H.C. Armstrong, Nokta kitap,

(2-3) “Adil Hafızanın Işığında Birinci Dünya Savaşı’na Giden Yol ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Sonu” ,  Altay Cengizer

Yararlanılan kaynaklar:

-KAZIM KARABEKİR ANLATIYOR, UĞUR MUMCU, 25. Baskı: Aralık 2009, Ankara,

-İslam’ın Geleceği, Wilfred S. Blunt. Ayrıntı Yayınları, I.Basım: 2011.

-İslam’a Karşı Laiklik, (Fransız Prof.) Olivier Roy,  I.Basım: Mart 2010

-Bozkurt”, H.C. Armstrong, Nokta kitap,

 

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*