Hormonsuz Osmanlı Tarihi (1)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

Tarih, iyi bir rehber ve öğreticidir. Özellikle de ders alanlar için...

Osmanlı Devleti’ni Osman Bey kurmadı. İlk kapitülasyonu da Kanuni vermedi. Osmanlı yönetimi, Kuvvetler ayrılığı ilkesine sahip monarşidir. Osmanlının Kırılma Noktası; ‘Amerikan’ın keşfi’dir. İşte Muhteşem Osmanlı’nın hormonsuz tarihi!

Tarih, Bilgi ve Bilgiden yeni bir bilgi üretilmesi

Mevcut bir bilgiyi kullanarak yeni şeyleri bulmak, bilimle düşünmek gelişmenin temel çıkış noktasıdır.

Osmanlı, Hıristiyan Avrupa için 15 ve 16’ıncı asırda yenilmez konumdadır.

Bu çağlar Batı için aynı zamanda aydınlanma çağıdır.

Osmanlı toprakları, bizim İpek Yolu (*) olarak bildiğimiz, doğu batı ticaret yolunun üzerindedir.

Devlet ve halk, topraklarından geçen Ticaret Kervanlarının ihtiyaçları karşılayarak büyük gelir sağlamaktadır. Kervansarayların yakınındaki köyler bin haneye sahip, adeta küçük birer şehir büyüklüğüne erişmişlerdir.

Hıristiyan Avrupa, özellikle İstanbul’un kaybedilmesinin verdiği kızgınlıkla da, Osmanlının gücüne güç katan bu geliri kesmenin yolunu arar ve sonunda da bulur…

Buldukları çözüm; Karayolu yerine deniz üzerinden mal taşımak,

Bu niyetle, dönemin güçlü devletlerinden İspanyolların desteği ile dayanıklı gemiler yapılır ve keşifler başlar;

Keşifler, kaybettikleri büyük gelir nedeni ile, Osmanlının kırılma noktası olacaktır.

Bu çözüm arama niyetinden anlaşılması gereken;

Var olan bir gücün karşısında zorunlu olarak bir altenatif, seçenek aranmakta olduğudur.

Bilgi, bilgi olarak kaldığı müddetçe kitaplığınızdaki bir kitap değerindedir.

-“Aydınlanma çağının en önemli özelliği, “güç ve bilimin örtüşmesi gerektiği” düşüncesinin itibar görmesidir. Eğer bir toplum güç kazanmak istiyorsa, bunu bilimle desteklemesi gerekir. Çünkü güç, bilimle örtüştüğü durumlarda toplumlar kazanır. Sonuçta, “bilim kimdeyse güç de onda” olacaktır…

O halde bilimsiz güç olmaz… Bilim, bilgi üretmeden güçlü olmak da mümkün değil;

Yeni şeyler bulmak için bazı sebeplerin oluşması gerektiğini ifade ettik yukarıda… Bu şartlardan biri, var olan bir gücün karşısında zorunlu olarak bir alternatif arama gerekliliğinden doğması durumudur.

Örneğin ABD kıtasının keşfi, yeni bir deniz yolu arama zarureti sonucudur…” (1)

Başlamadan evvel ağzımızı biraz tatlandıralım!

“…Osmanlı İmparatorluğunun Yakın-çağları için bir tarih bibliyografyası yoktur, arşiv yayınları yoktur, hâtırat yoktur, kütüphanelerimizin düzenli katalogları yoktur, Osmanlı tarih yazarlarından birçokları, Yakın-çağ olayları üzerinde yapılan araştırmaları “gazetecilik” işi saydıkları için bu devre ait monografiler de yok denecek derecededir…

Oysa ki arşivlerimizin ve yazmalarımızın sınıflandırılmasına henüz başlanmamıştır. Zaten bu iş bitmiş de olsa çok zengin olan vesika ye yazmalarımızın Yakın-çağlarla ilgili olanlarını gözden geçirmeğe insan ömrü yetmez…”

Yakın çağların başında, Osmanlı İmparatorluğu, toprak bakımından, dünyanın en büyük imparatorluklarındandı. Bugün Anadolu, Trakya, Bulgaristan, Sırbistan, Romanya (Eflâk ve Buğdan), Arnavutluk, Karadağ, Yunanistan, Kafkasya, Irak, Suriye. Filistin, Hicaz, Mısır, Trablusgarp, Tunus, Cezayir isimleri altında tanınan yerlerden başka Akdeniz’in doğusundaki Girit ve Kıbrıs büyük adaları ile Ege Karadeniz, Marmara, Ege denizi, Kızıl deniz tam mânasiyle birer Türk denizi idi. Adriyatik denizi ile Basra Körfezi kıyılarında Türk toprakları uzanıyordu. Akdeniz kıyılarının dörtte üçü de Türk idi.

Bu geniş sınırlar içinde uzanan toprak ve suların yer kaplamı aşağı yukarı 4 milyon km. kare, nüfusu ise aşağı yukarı 25 milyondu. Nüfusun göze çarpan özelliği her türlü birlikten mahrum oluşu idi. Irk bakımından imparatorluk halkı, türlü köklerden gelmekte idi. İmparatorluğu kuran, genişleten ve yöneten Türkler yanında, onların idaresini kabul etmiş olan Grekler, Latinler, Slavlar, Çerkeşler ve Gürcüler, Ermeniler, Sâmî kökten olan Araplar ve Yahudiler vardı.

Türklerin müsamahacı siyaseti sayesinde her ırk veya ırk bölümü, dil, din ve geleneklerine sahipti. Bundan Ötürü imparatorlukta din ve kültür birliği de kurulamamıştı.

İslâmlık, Hıristiyanlık ve Musevilik, imparatorluğun belli başlı inanç sistemleri idi. Fakat bu sistemlerde aralarında mezheplere ayrılmakta idi. İslâmlar : Sünni, Şiî, Vahhabî, Hıristiyanlar, genel olarak, Katolik, Ortodoks, Protestan; Museviler İse Maminler, Talmutçılar, Karaimler bölümlerine ayrılmıştı. İslâmlar, imparatorluk nüfusu içinde Hıristiyanlara göre çoğunluk idi.

İmparatorluğun teşkilâtı İslâmlık temellerine dayandığı İçin İmparatorluk kamu oyunu da İslâm topluluğu temsil etmekte idi.

Yakın çağların başlangıcında Osmanlı İmparatorluğu alçalma durumunda idi. Bu alçalma, en çok devlet örgütlerinde göze çarpıyordu. Osmanlı İmparatorluğu örgütleri. Kanunî Süleyman zamanında kesin şeklini almıştı.

Osmanlı hükümeti şekil bakımından bir monarşi idi. Fakat bu monarşi demokrat karakterli temellere dayanmakta idi.

Osmanlı İmparatorluğunda, Avrupa’da olduğu gibi, İmtiyazlara dayanan aristokrat bir sınıf yoktu. İslâm olmak şartiyle bütün vatandaşların devlet hizmetlerine girmeğe hakkı vardı.

Onur ve yetki devlet kapısında görülen hizmetle kazandırdı. Bu hizmetten ayrılan kimse, hizmetten önceki seviyesine inerdi. İmparatorlukta tek imtiyazlı aile, Osmanlı hanedanı idi. Osmanlı padişahı, bu hanedanın üyelerinden biri idi.

XVII nci yüzyılın ilk yıllarına kadar padişahlık babadan evlâda geçerken, bu zamandan başlıyarak hanedanın en yaşlı evlâdına geçmeğe başlamıştır…” (**)

**

“Kırım Savaşının (1853-56) son günlerinde History of the Ottoman Turks adlı eserinde Creasy,  Avrupalıların imparatorluk için planlarından söz eder:

“İyileştirilmiş dahili hükümetle, kişi ve mülkiyet haklarında artan güvenceyle Avrupa sermayesi Türkiye’ye akacaktır. Ve bu, yatırımcısını olduğu kadar kullanıldığı alanı da zenginleştirecektir. Fransa’yla İngiltere’nin askerleri ve bayrakları  padişahın topraklarında görülmeyebilir, ama zanaatkârları ve madencileri kalacaklar, ticaret gemileri limanlarından hiç eksilmeyecektir.”

Osmanlı İmparatorluğu’na böylece “kendini güçlendirmesi ve kalkındırması” öğretilecekti. İngiliz ticaretinin ülkeye girmesi hem bir örnek oluşturacak, hem de ilerleme aracı olacaktı. Batı imparatorluk içinde yatırımcı ve tüccar olarak başladıysa da, büyük Avrupa devletleri zamanla daha aktif ve merkezi bir rol üstlendiler.

Bunu yatırımlarını 1875’te milli iflasla sonuçlanan Osmanlı ekonomik sisteminin başarısızlığından korumak için yapmışlardı. Sadrazam ve ileri gelen reformcu Mustafa Reşit Paşa 1851’de bir İngiliz ve bir Fransız bankasından 50 milyon frank borç alma olanağı bulmuştu.

Bu sırada bir Osmanlı prensi şöyle demişti: “Bu devlet beş kuruş borç alırsa batar. Çünkü borç bir kere alındı mı, artık sonu gelmez… devlet borç yükü altında batar.” (2)  

**

..On dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru, yetmiş beş yıllık yakın ilişkiden sonra, Osmanlılar Batı tarafından iki klişeye yerleştirilmişlerdi.

Bunlardan biri “Şehvetli Türk’tür; bu, 1828’de basılan ve on dokuzuncu yüzyıl boyunca çok popüler olan pornografik bir romanın adıdır. Burada şehvetli hayal gücü Osmanlılara öylesine kötü huylar yüklemiştir ki, Batılılar Osmanlıları değersiz olarak gözardı edebilmişlerdir.

İkinci klişe “Müthiş Türk’tür; burada da kötü bîr toplumda erdemli niteliklerin bile bayağılaşması gösterilmektedir. Böylece Türk cesur ve onurlu olabildiği halde kalben bir canavardı. Seks ve vahşet arasındaki bağ, “engel tanımayan şehvet seli” ve “zalimliğin incelikleri” Gladstone (İngiltere başbakanıtarafından açıkça dile getirilmiştir.

Bu tür yakıştırmalar, Osmanlılara ilişkin hemen hemen bütün Batılı metinlerde ve görüntülerde bulunmaktadır ve bu kaynakların değersizliğini ortaya koyar. Ben bu metinleri ayıklayıp kabaca çarpıtmaları temizlemenin mümkün olacağı kanısındayım…”(3)

**

II. Nizam-ı cedit devrinde harpler ve siyaset

Osmanlı-Rus ve Osmanlı-Avusturya harpleri (Ağustos 1787-Ocak 1792)

“…Selim III.’ün tahta çıktığı sırada Osmanlı devleti iki yıldan beri Rusya ve Avusturya ile harp etmekte idi. Bu harp 1784’te Ruslar’ın- almış oldukları Kırım’ı kurtarmak ve Avusturya ile Rusya arasında Osmanlı topraklarının paylaşılmasi için yapılmış olan anlaşmanın yürürlüğünü önlemek için Rusya’ya açılmıştı. Fakat Avusturya, Rusya’dan tarafa çıkınca, Osmanlı orduları iki cephede döğüşmek zorunda kaldılar ve ilk aylarda birçok yenilgilere uğradılar; hattâ Abdülhamit I. Ozi kalesinin Ruslar tarafından alınması haberi üzerine felç gelerek öldü.”(4)

**

Prof. Dr. İlber Ortaylı, Ona göre sadece Türkiye’de değil tüm dünyada tarih bilinmiyor. Devletlerin ve siyasilerin de tarihi yeniden yazma derdinin büyük olduğunu anlatıyor Ortaylı.

Türkler sorumsuz işler yaparak yazarlar ders kitaplarını. Hiçbir yerde bu kadar keyfi yorumlar ve sloganlarla yazılmaz tarih” diyor…

– Cumhuriyetin ilk yüzyıllık bölümünde büyük kırılmalar var. Bazıları görünür bazıları değil. Ama temel dinamiklere baktığınızda hangisi öne çıkıyor?

– Tanzimat’ta başlayan “tarih yapma şuuru” diye bir tavır var.

Çünkü bu doğrudan doğruya tökezlemenin getirdiği bir olgu.

Cihan devletleri arasındayken birdenbire ciddi bir çöküntü ve yok oluşa uğruyorsunuz. Böyle olunca da ilk tedbiriniz askeri düzeltmek oluyor.

Türkiye’de reform Tanzimat’la, orduyla başlar…

…Kurmay Akademisi’ni kurmuş ki, Cumhuriyetin kurucu kadrosunun askerleri çıkmış ortaya. Tanzimat’la, ileri Batı medeniyetiyle hesaplaşmaları söz konusu.

Bu bize özgü de değil, İran da bunu yapmaya çalıştı. İran’ın Batılılaşmaya verdiği isim “garbzedeydi”, felaketzede gibi. Rusya’da da bu problem vardı.

…Tarih bilinmiyor, tüm dünyada böyle.

Tarih bilenlerin toplum üzerinde kontrolü var, çünkü toplum bileni dinler, takip eder.

Burada paralel sözlü kültür var, hiçbir zaman hiçbir kitapta yazmayan bilgiler vardır. Mesela Atatürk, İsmet Paşa’nın katline emir vermiş, bunu hiçbir yerde okuyamazsınız ama duyarsınız…

– Cumhuriyet ve Osmanlı iktidar farklılıklarına rağmen Türk devletleri. Peki bildiğimiz resmi Osmanlı ve Cumhuriyet tarihi ne kadar gerçek?” (5)

**

Tarihte bir ilim dalıdır ve tüm ilimler gibi alınan bir –ilaç- hap misali özümsenmesi mümkün değildir. Aldığınız bilgiyi geliştirmek, bir arı misali çiçekten çiçeğe, -kaynaktan kaynağa- konarak doğruları bulmak durumundasınız.

Hiçbir ilim insanı -tarihçi- diğerine özel bir doğruyu ortaya koymamaktadır.

Genel tarih vardır, ekonominin tarihi vardır, siyasetin tarihi vardır, uluslararası ilişkilerin tarihi vardır, Hukukun tarihi, dinlerin tarihi vardır… Yarın için hedeflenenlerin bir tarihi  vardır…

Netice de yazılacak olan Hangi Tarihtir?

Osmanlı gibi cumhuriyet yönetimi de -maalesef- Batı ile arasında açılan mesafenin nedenine doğru bir teşhis koyamamıştır.

Ve ülke olarak iki kez aynı çukura düşülmüştür.

İlim -bilgi-, ile insanların günlük yaşamlarını düzenledikleri kurallar çok farklı değerlerdir. Biri, diğerinin önleyicisi değil, ilerlemesi için tetikleyicidir.

Batılı ilim insanları bunu asırlarca evvel görerek şu tespitte bulunmuşlardır.

-“Bilimsel araştırma yapmak isteyip de çeviri yapıtların kendilerine ulaşmasını bekleyecek denli sabırlı olmayan bilim Adamları ve öğrenciler, aritmetik, müzik, geometri ve gökbilimi dörtlüsü (guadrivium) üstüne eğitim-öğretim yapan Avrupa kentlerinden biri olan Toledo’ya gidiyorlardı: “Bizim zamanımızda tümüyle guadrivium’a dayalı Arap öğretisini yığınlara sunan okullar Toledo’da yoğunlaşmıştı,

Ben de bu dünyanın en bilge filozoflarının derslerini izlemek için bu kente koştum” (***) diye yazan Daniel de Morley, dinsiz (****) Arapların öğretisinden hayranlıkla söz ederken ya da geçmişin bu inançsız filozoflarının düşüncelerine bel bağlarken hiç de rahatsızlık duymuyor:

-“Dünya’nın yaratılışı üstüne tartışırken kilisenin öğretisi yerine dinsiz (Müslüman ilim insanları kastedilmektedir)  filozofların görüşlerine yönelirsem, kimse beni kınamasın. Bunlar inanmış kişiler sayılmasalar da, öğretilerine, içtenliklerine güvenebildiğimiz sürece bilgilerinden yararlanmak durumundayız.”(6)

Yazarın ifade etmek istediği, dışarıdan alınması gereken ilim-bilgi-dir. Kültür değerleri değil.

Başlıyor…

-Osmanlı Devleti nasıl kuruldu ve kimler kurdu?

(*) İpek Yolu, Çin’den başlayarak Anadolu ve Akdeniz aracılığıyla Avrupa’ya kadar uzanan ve dünyaca ünlü ticaret yoludur. İpek Yolu sadece tüccarların değil, aynı zamanda doğudan batıya ve batıdan doğuya bilgelerin, orduların, fikirlerin, dinlerin ve kültürlerin de yolu olmuştur. İpek endüstrisi, eski çağlardan beri birçok milletin hayatında çok önemli bir yer tutmuştur. Uzak Doğu’dan gelen ipek ve baharat, Batı dünyası için, uluslararası ilişkilerde önemli bir rol oynamıştır. Orta Çağda, ticaret kervanları, şimdiki Çin’in Şian kentinden hareket ederek Özbekistan’ın Kaşgar kentine gelirler, burada ikiye ayrılan yollardan ilkini izleyerek Afganistan ovalarından Hazar Denizi’ne, diğeri ile de Karakurum Dağları’nı aşarak İran üzerinden Anadolu’ya ulaşırlardı. Anadolu’dan deniz yolu ile Akdeniz ve Karadeniz (Tirebolu) limanlarından veya Trakya üzerinden kara yolu ile Avrupa’ya giderlerdi.

(1) Prof. Dr. Ramazan DEMİR –(demir@med.akdeniz.edu.trhttp://www.elaziz.net/yazar/ramazan/22.htm)

(**) Ord. Prof. ENVER ZİYA KARAL , OSMANLI TARİHÎ V. CİLT, NIZAM-I CEDİD VE TANZİMAT DEVİRLERİ, (1789-1856) Önsöz-Birinci Bölüm

(2) Prof. Andrew WHEATCROFT, ( İngiltere) THE OTTOMANS, sahife 169.

(3) a.g.es. sahife, 18

(4) Ord. Prof. ENVER ZİYA KARAL , OSMANLI TARİHÎ V. CİLT, sahife, 14;

(5) 16 Aralık 2012 Cumhuriyet

(6) Jean Gimpel, “ORTAÇAĞDA ENDÜSTRİ DEVRİMİ” , 1996, sahife, 24;(***) a.g.e. (Le Goff, Intellectuels, s. 23). (****) Hıristiyanlar kendi inançlarına bağlı olmayanlara “dinsiz” ya da “kâfir” diyorlardı. 

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*