Hilafet, “çeyrek milyonu aşkın kayba mal olan bir bahis sonucu” mu kaldırıldı?

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

Mustafa Kemal’in 19. Tümen’ine bağlı  57. Alay’da asker olan Hasan Ethem, 17 Nisan 1915’te annesine  (cephede) şunu yazmıştı:  “Allah’ım, bütün bu yiğit askerlerin istediği şey senin ismini Fransızlara ve İngilizlere belletmektir. Ne olur, bu şerefli arzumuzu kabul eyleyip süngülerimizi keskin kıl ki, düşmanımızı yok edelim. Şimdiye kadar zaten birçoğunu yok ettin, birazını daha helak et. Böyle dua ettikten sonra, ayağa kalktım. O andan itibaren kimse benden daha talihli ve mesut olamazdı. İnşallah, düşman bir çıkarma yapar da cephe hattına götürülürüz. O zaman şahadet mertebesine varırız, öyle değil mi?”(1)

Gerçekleri arayanlar için aşağıda Harvard Tarih Bölümünden  Prof. NIALL  Ferguson’un, “İMPARATORLUK, Britanya’nın modern dünyayı biçimlendirişi” isimli eserinden  bizimle ilgili çok önemli bir hikaye aktarılmaktadır.

Umulur ki okuyanlar, bildikleri ile anlatılanları karşılaştırarak kendince bir sonuca gidecektir.

“Avustralyalıların ve Yeni Zelandalıların I. Dünya Savaşı sırasında Britanya tarafındaki en iyi savaşçıları sağladıkları (özellikle de onların soyundan gelenlerce) sıkça söylenir. Sınavdan geçtikleri ilk yer Gelibolu’ydu.

Aslında iki farklı Gelibolu harekâtından söz etmek gerekir.

-Çanakkale Boğazı’ndaki Türk savunma mevzilerini yarmaya yönelik deniz harekâtı ve

-Bizzat Gelibolu Yarımadası’na asker çıkarmaya yönelik askerî harekât.

Bunlar gereğince birleştirilebilseydi başarılı olabilirdi; ama birleştirilmedi. İşin deniz kısmından sorumlu kişi Churchill’den başkası değildi; boğaz boyunca sıralanan Türk tabyalarının “iki ya da üç günlük sıkı muharebe”den sonra bertaraf edilebileceğine emindi.

Uzun kariyerindeki son örnek sayılamayacak bir tutumla, bir Avrupa savaşını kolaylıkla kazanmanın yolunu bulmanın peşindeydi. Ancak düşmanın “yumuşak karnı” beklediğinden daha sert çıktı.

Aslında, Çanakkale Boğazı’nı hedef alan deniz saldırısı neredeyse işe yarıyordu. Türk tabyalarına iki sefer – 3 Kasım 1914’te ve 19 Şubat 1915’te – İtilaf bombardımanlarıyla büyük hasar verildi. İkinci seferde denizcilerden oluşan bir kuvvet başarıyla karaya çıkarıldı. Ama ardından gelen gereksiz gecikmeyi 18 Mart’ta üç geminin dikkatsiz bir mayın temizleme operasyonu sonucunda batmasının yol açtığı felaket izledi.

Bunun üzerine Kitchener görevi ordunun üstlenmesi gerektiğine karar verdi. Beş hafta sonra, II. Dünya Savaşı’ndaki D-Günü’nün bir provasını andıran ve hem kara hem de denizde gerçekleştirilen bir harekâtla 129 bin asker yarımada çevresindeki kumsallara çıkarıldı.

Avustralya ve Yeni Zelanda Kolordusu’nun askerleri – kısaltılmış biçimiyle Anzaklar – Britanya’nın düzenli askerlerini ve acemi gönüllü askerleri, Gurkaları ve hatta Senegal’den gelme Fransız sömürge askerlerini kapsayan devasa bir İtilaf kuvvetinin bir parçasıydı sadece.

Tasarı basitti: Kıyıda köprübaşları oluşturmak ve ardından 160 kilometre kadar kuzeydoğuda kalan İstanbul’a yürümek. Kumara düşkünlüğüyle tanınan Churc hill, özel konuşmalarında bunun o zamana kadar oynadığı “en büyük bahis” olduğunu itiraf edecekti.

Sonuçta İtilaf kuvvetlerinde çeyrek milyonu aşkın kayba mal olan bir bahisti bu.

Avustralyalılar ve Yeni Zelandalılar 25 Nisan şafağında yarımadanın batı tarafında yer alan ve daha sonraları “Anzak Koyu” adı verilen hilal biçimli kumsala zorlukla çıktılar. Muhtemelen akıntılardan dolayı, asıl hedefin bir buçuk kilometre kadar kuzeyinde gemilerden indirilmişlerdi.

Ne var ki, aralarında geleceğin cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’in de bulunduğu Türk komutanlar durumu çabuk kavradılar ve karaya çıkan askerler çok geçmeden ölümcül bir tüfek ateşi ve şarapnel sağanağı altında kaldılar. Sadece ilk günde 500 Anzak öldü, 2.500’ü de yaralandı.

İlk ateşle birlikte bazı askerlerin paniğe kapıldıkları yolunda bulgular varsa da, asıl sorun düpedüz arazi yapısıydı. Çünkü Anzak Koyu siper almak için yalnız çalıların bulunduğu yumuşak kahverengi taştan doğal bir duvarla çevrilidir.

Kumsaldaki askerler Türk keskin nişancıları için kolay hedeflerdi. Günümüzde tepeyi tırmandığınızda, Anzakların Alman talimatnamesine göre Türklerce özenle hazırlanmış güneş kavruğu topraktan alelacele kurdukları  siper hatlarını hâlâ görebilirsiniz.

Avustralyalı piyadeler arasında Alex ve Sam Weingott adlı iki kardeş vardı. Sydney’in bir dış mahallesi olan Annandale’den gelen bu kardeşler, Rus Polonya’ndaki baskılardan kaçarak Britanya İmparatorluğu’nda yeni bir hayat kuran başarılı bir Yahudi kumaş imalatçısının oğullarıydı.

Büyük kardeş Alex bir hafta içinde öldürüldü. Sam ise ilk kıyımdan sağ kurtuldu. Tuttuğu günce savaş edebiyatının büyük bir eseri değildir ama Anzak Koyu’ndaki çarpışmaların şiddetini, düşmanın yakınlığını, şarapnelin öldürücü etkisini ve cephe hattındaki hayatın dehşet verici kısalığını canlı bir dille aktarır.

25 Nisan Pazar

-“Savaş gemilerinin düşmana yoğun ateş açtığı sabah saat beşte Gelibolu Yarımadası’na vardık. Türklerle güneşin tepeye vardığı saat on ikiden başlayarak Pazartesi gün ağarıncaya kadar çatıştık. Bir şarapnel dirseğimi sıyırdı. Arkadaşlarımız ağır kayıplar veriyor.

26 Nisan Pazartesi

-“… Düşmanla bütün gün çatıştık. Topları korkunç hasar yaratıyor. Adamlarımızın büyük çoğunluğu öldürülmüş gibi görünüyor.

30 Nisan Cuma

Yoğun ateş gün boyunca sürdü. Keskin nişancılar hâlâ vurmaya devam ediyor ve yığınla adam kumsalda yatıyor. Bir Hintliye şarapnel çarptı ve başını uçurdu.

5 Mayıs Çarşamba

Sabah saat yedide ateş hattına gittik ve öğlen birde döndük. Düşmana yakından 250 kurşun sıktım. Düşman şarapnelle ağır hasar veriyor, bir mermi başının bana çarpmasından ucu ucuna kurtuldum. Ağır şarapnel ateşi gün boyunca sürdü. Türklerin iyi bir atış menzili var. Gece yarısı saat ikide siperlere gittik. Hep orada kaldık. Siper dışındaki cesetler kokmaya başladı.

17 Mayıs Pazartesi

Düşman yoğun top ateşini sürdürüyor ve atışları çok isabetli. Yanımdaki arkadaş uykudayken kalbinden vuruldu. … Mermi siperimizin içinde patladı, Yüzbaşı Hill’i öldürmüş ya da ciddi biçimde yaralamış olmalı.

18 Mayıs Salı

Türkler bizi mahvetti. Tonlarca toprak üstümüze yıkıldı. Korkunç görüntüler. Yanı başımdaki adamlar parçalanarak havaya uçtu. 50’den fazla mermi patladı. Askerlerin morali üzerinde büyük etki yaratıyor. Birçoğunun asabı bozuluyor. Siperler darmadağın oldu. Bütün gece onarmakla uğraştık.

29 Mayıs Cumartesi

Düşmanın muazzam bombardımanı sabaha doğru saat üçte başladı. Dosdoğru üstümüze ateş açarak siperlere büyük hasar verdiler. Bir mermi yüzüme doğru patladı ve yara almadıysam da devrildim ve birkaç dakika yerde kaldım. Tüfeğim tanınmayacak ölçüde yamuldu. Günün geri kalan kısmında kaytardım.

1 Haziran Salı

Toplar hiç susmadı. İstihkâmcılar düşman siperlerinin bir kısmını havaya uçurdu. … Havan topları gece boyunca büyük hasara yol açtı. Bir kesitin sorumlusu olarak onbaşılığa atandım, çok gurur duydum.

2 Haziran Çarşamba

Teğmen Lloyd’un benden iyi bir erbaş çıkacağı yönündeki sözlerine kulak misafiri oldum, çünkü hiç korkmuyormuşum. Düşman topları epeyce ateş açtı.

Sam Weingott’in güncesindeki son not buydu. Üç gün sonra karnından vuruldu. Siperlerden alınışını izleyen birkaç saat içinde bir hastane gemisinde öldü.

Ağustos ayındaki bir firar girişimine karşın, Anzaklar avantajlı konumdaki  inatçı Türk savunmasını bir türlü aşamadı. İtilaf kuvvetlerinin saldırıya geçtiği her yerde aşağı yukarı aynı durum yaşandı. Donanma topçuları Türk makineli tüfeklerini ve toplarını bertaraf edemediği sürece, cepheden piyade hücumları düpedüz intihar demekti.

Kilitlenme çok geçemeden Batı Cephesi’ni – talihsiz Britanya başkomutanı Sir lan Hamilton’ın deyişiyle “iğrenç siper savaşı”nı – aratmayacak ölçüde belirginleşirken, ikmal ve sağlık sorunları, daha da berbat bir hal aldı. Karşılıklı sert suçlamalar ve sorumluluğu başkasına yıkma çabaları arasında, Churchill biraz daha zaman istedi. Asquith’e 21 Mayıs’ta şunu yazdı:

-“Çanakkale Boğazı’nda alnımın akıyla dikileyim ya da yıkılayım  ama bu işi elimden alma.”

Asquith dobra bir karşılık verdi:

-“Denizcilik Bakanlığı’nda kalamayacağın artık kararlaştırılmış durumda.”

Lancaster dükü unvanı verilerek bir kenara atılan Churchill’in siyasal kariyeri bitmiş gibiydi.

Eşi Clementine, onun “Çanakkale Boğazı’nı asla unutmayacağı” görüşündeydi; hatta bir ara “kederden ölecekmiş” gibi bir havaya girmişti. (Aslında sadece iki yıl sonra, tedarik bakanı olarak tekrar hükümete girdi.)

Gelibolu halkın belleğine cesur “kazıcılar”ın çıtkırıldım ve beceriksiz “İngiliz” subaylarınca ölüme sürüklenişi olarak geçmiştir.

Gerçeklik payı taşımakla birlikte bir karikatürdür bu. Gerçekte yaşanan, Britanya İmparatorluğu’nun bitkin bir Doğu despotizmi sandığı bir devlete sataşması ve bu savaştan yenik çıkmasıydı.  Alman müttefiklerince eğitilen Türkler siper savaşının yeni tekniklerini daha çabuk öğrenmişlerdi.

Ve “Jöntürk” milliyetçiliğinin ve İslami şevkin birleşmesi sayesinde moralleri çok yüksekti.

Mustafa Kemal’in 19. Tümen’ine bağlı 57. Alay’da asker olan Hasan Ethem, 17 Nisan 1915’te annesine şunu yazmıştı:

Allah’ım, bütün bu yiğit askerlerin istediği şey senin ismini Fransızlara ve İngilizlere belletmektir. Ne olur, bu şerefli arzumuzu kabul eyleyip süngülerimizi keskin kıl ki, düşmanımızı yok edelim. Şimdiye kadar zaten birçoğunu yok ettin, birazı- m daha helak et. Böyle dua ettikten sonra, ayağa kalktım. O andan itibaren kimse benden daha talihli ve mesut olamazdı. İnşallah, düşman bir çıkarma yapar da cephe hattına götürülürüz. O zaman şahadet mertebesine varırız, öyle değil mi?

Irak’taki Hintli askerlerin isyanlarında olduğu gibi, Gelibolu’daki Türk askerlerinin şevki de kutsal savaş üzerine kurulu Alman stratejisinin gerçekten de işe yarıyor olabileceğine işaret etmekteydi.

Türk kuvvetlerine karşı cepheden saldırı denendiği her yerde başarısızlığa uğradı. Basra’yı alan ve Dicle boyunca Bağdat’a doğru ilerleyen Hint ordusunun Mezopotamya’yı istila harekâtı ilk başta başarılı gibiydi. Ama General Charles Townshend’in – üçte ikisi Hintli askerlerden oluşan – 9.000 kişilik ordusunun Kutü’l-Amara’da beş ay kuşatılmış halde kalmasıyla felaketle sonuçlandı.

Kurtarma girişimlerine karşın, Townshend teslim olmak zorunda kaldı. (Townshend komutasındaki kuvvetin daha sonra ihmal edilmesi ve yüksek kayıp vermesi, her ne kadar asıl kusur yanındaki idarecilerin yanlışa yöneltici pintiliğinden kaynaklanıyor olsa da, Austen chamberlain’in Hindistan’dan Sorumlu Devlet Bakanlığı’ndan istifasına yol açan bir skandaldı.)

Ancak  Britanyalılar bu bozgunların ardından yeni bir Ortadoğu stratejisi geliştirmekte gecikmedi.

Bu strateji, Britanya İmparatorluğu’na karşı cihadı esas alan Alman planı kadar hayalci sayılabilecek bir biçime büründü.

Çölde yaşayan Arap kabilelerini Mekke şerifi Hüseyin bin Ali önderliğinde Osmanlı yönetimine karşı bir ayaklanmaya kışkırtmak planlanıyordu.

Yeni stratejiyle adı en yoğun biçimde özdeşleştirilen adam ise casusluğa soyunan eksantrik bir Oxford tarihçisiydi – bir arkeolog, bir dilbilimci, becerikli haritacı, içgüdüsel gerilla savaşçısı, aynı zamanda yanıp tutuştuğu şöhreti yakaladığında elinin tersiyle iten mazoşist eşcinsel T. E. Lawrence’ti.

İrlandalı bir baronun hizmetçisinden olan gayrimeşru oğluydu; Arap elbiseleri giymekten hoşlanan gösterişli bir Oryantalist, Dera’daki kısa süreli tutsaklığı sırasında Türk gardiyanların ırzına geçtiğini gizlemeyen (kim bilir, belki de sadece düşleyen) bir adamdı. Araplarla yakınlığı paha biçilmez biçimde yararlı olacaktı.

Lawrence’in amacı Arap milliyetçiliğini ateşleyerek ve böylece Alman destekli kutsal bir savaşa baskın çıkacağına inandığı yeni bir güce dönüştürerek.  Osmanlı İmparatorluğu’nu içeriden parçalamaktı.

Arabistan’ın kumlu çöllerinde yüzyıllar boyunca süren Türk egemenliği öfke yaratmış ve belli dönemlerde bölgedeki göçebe kabilelerin isyanlarına sebep olmuştu. Onların dilini ve giyimini benimseyen Lawrence, hoşnutsuzluklarını Britanya’nın lehine çevirmeye koyuldu.

Temmuz 1916’dan itibaren Hüseyin’in oğlu Faysal’ın irtibat subayı olarak. Hicaz’a Britanyalı askerlerin sevk edilmesine şiddetle karşı çıktı. Ona göre, Araplar Türkler yerine Britanyalılar tarafından yönetilme ayrıcalığı için değil, kendi özgürlükleri için savaştıklarını düşünmeliydiler. Kendi ifadesiyle amacı şuydu:

Araplar son esmer sömürgemiz değil, ilk esmer dominyonumuz olmalıdır. Onları gütmeye kalkarsanız size tepki gösterirler ve Yahudiler kadar inatçıdırlar; ama görünüşte kol kola girerek, onları zora başvurmadan her yere yönlendirebilirsiniz.

Mezopotamya’nın geleceği öylesine muazzam ki, bizim elimizde olursa, onunla bütün Ortadoğu’yu çekip çevirebiliriz.

Bu yaklaşım işe yaradı. Lawrence’in desteğiyle Araplar Medine’den Akabe’ye kadar Hicaz demiryolu boyunca Osmanlı ulaşım hatlarına karşı son derece etkili bir gerilla savaşı yürüttüler.

General Edmund Allenby komutasındaki ordunun Sina’dan Kudüs’e doğru yürüyüşe geçmesiyle birlikte, 1917 sonbaharında Suriye’deki Türk savunma mevzilerinde gedikler açılmaya başladı.

Allenby 9 Aralık’ta bir tevazu belirtisi olarak Lawrence’i kadim Yafa Kapısı’ndan yaya hal de geçerek kutsal kente girerken kendisine katılmaya çağırdı. (daha önce O’nun yürüdüğü yerde, aksi nasıl olabilirdi?”)Görkemli bir andı bu.

Üç uzun yıl boyunca yaşanan askerî tersliklerden sonra, nihayet arzu edilen bütün süsleriyle doğru dürüst bir zafere varılmıştı: Çalımla ilerleyen süvariler, kaçışan düşmanlar ve önde atılgan genç bir kahraman vardı. Romantik eğilimliler için, Kudüs’ün Hristiyanların eline geçişi Haçlı seferlerini çağrıştırır nitelikteydi – gerçi subaylar arasında anlatılan hikâyeye göre, kenti ilk teslim alan kişi kahvaltıya biraz yumurta bulmak amacıyla erken kalkan Doğu Londralı bir aşçıydı.

(Kentin anahtarları teslim edildiğinde, “Kentinizi istemiyorum, bana komutanlarım için biraz yumurta verin yeter!” dediği söylenir.)

1918 yazının sonlarına gelindiğinde. Alman kayserinin küresel savaş stratejisinin çıkmaza girdiği artık açıktı. Bu sonuç Doğudaki Sır’ın kurmaca olmasıyla ilgili değildi pek; asıl sorun Alman stratejisinin gerçekçilikten yoksun olmasıydı.

Galiçya metropolitinin kardeşi olan Avusturyalı bir subayın komutasında Kuban Kazaklarını harekete geçirmek üzere 50 bin Türk askerini gönderme planı ya da etnograf Leo Frobenius’un Habeşistan imparatoru Lij Yasu’yu Alman tarafına çekmeye yönelik aynı ölçüde çılgınca girişimi gibi, Weltkrieg de düpedüz uygulanabilir olmaktan uzaktı.

Gerçekte Almanların ihtiyaç duyduğu Lawrence gibi adamlar, yani Avrupa dışı kültürlere sızma becerisine sahip bukalemun insanlardı.

Ama böyle adamları yaratmak, Doğu’yla yüzyıllar boyunca ilişkide olmayı gerektirir. Başka ülkelere sızmaya çalışan Almanların amatörlüğünün tipik bir örneği, Afganistan emirine gönderilen heyetti; 15 kişilik bu heyet, yanlarında Victoria döneminden kalma bir dünya atlasının nüshalarıyla gezgin bir sirk kisvesine bürünerek İstanbul üzerinden yolculuk etmişti.

İngiliz karşıtı cihadın Türk kararlılığını geçici olarak pekiştirmekten başka bir şeye yaramamasına ve Arap milliyetçiliğinin daha etkili bir güç olarak ortaya çıkmasına pek şaşmamak gerekir. (2)

Çanakkale Savaşı hakkında …

“18 Mart 1915’te yaklaşık bir aydır sürekli olarak bombaladığı boğazın her iki tarafındaki Türk tabyalarının artık sustuğunu varsayan 12 zırhlı, 18 muhrip, 7 mayın tarama gemisi, çeşitli nakliye destek gemisi ve uçak    gemilerinden meydana gelen I. Dünya savaşının en büyük ve en modern donanması,  boğazı geçme girişiminde  bulunmuştur.

Ancak ehliyetli ellerde sevk ve idare edilen kahraman Türk askerinin hayatını hiçe sayarak kanını fedakarca akıtması sayesinde dünyanın en modern silah ve teçhizatıyla donatılmış düşman donanması, 7 modern  savaş gemisini ve binlerce askerini, kaybederek geri çekilmek zorunda kalmıştır.

Zira, Mehmetçik, düşmanı denizden bir adım bile geçirmemeye yemin etmiştir. Anadolu bozkırının o güne kadar deniz görmemiş çocukları, sanki kırk yıldır denizlerde savaşıp da pişmiş kişilere özgü beceriyle zırhlı düşman gemilerine geçiş  hakkı tanımamıştır… “(http://www.burasicanakkale.com/burasicanakkale/extra_pages/cnk_savaslari/savaslar.htm)

Çanakkale savaşının önemi nereden gelir?

Düşman donanması II. Dünya Savaşı’na kadar, dünyanın gördüğü en büyük ve en modern donanmasıdır. Bu savaş; yenilmez sayılan devletlerin mağlubiyetidir.

(1-2) Prof. NIALL  Ferguson, “İMPARATORLUK, Britanya’nın modern dünyayı biçimlendirişi

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Guzel bir yazi olmus tesekkurler. Atalarimiz Allah icin dusunmeden canlarini verdiler, sehit olmak istediler korkmadilar. Gunumuzdeki tartismalara bakilinca, gerek yurticindeki askerlik gerekse yurtdisindaki islamci teroristler(!) tartismalari, 100 yil onceki ruh daha bir anlam kazaniyor. Tek elestirim, basliginizla yaziniz arasinda pek baglanti kuramadim. Basarilar dilerim Mehmet Bey.

Değerli Lockman, Yazıya ilginize ve yorumunuza teşekkür ediyorum. Bilirsiniz, eleştiriler, gelişmenin vazgeçilmez ilkelerindendir. Ve takdir edersinizki, konu ağırlıklı olarak tarih, ekonomi ve uluslararası ilişkileri kapsamaktadır. Bu çeşit konular, yazan kadar okuyanın da meraklı olmasını beklemektedir. Örnek verirsek, Bir sahilde denizi seyrettiğimizde, varsa üzerinde yüzen gemileri görürüz. Daha evvel denizin alt kısmını görmemiş veya ne olduğunu öğrenmemiş birisine siz ne kadar orada yaşayan canlıları ve canlıların birbirleri ile olan ilişkilerini tasvir edebilirsiniz. Sağlıcakla kalınız.

Gerçekden güzel bir yazı teşekkür ederiz…..

Türk milleti bu yapılan oyunları yer ama hazmedemez….

Değerli Osmanlı Torunu, yorumunuza ve nezaketinize teşekkür ediyorum. Milletimiz, karakter ve insani değerleri yönünden her türlü övgüyü haketmektedir. Sağlıcakla kalınız.

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*