HAKKIMDA

                                                                                     

Tarih: Tamamlanmamış bir resim, bir hikaye ve gelecektir.

-Tarihi, yapanların değil, yazanların kaleminden öğreniriz. Yazanlar, dönemin iktidar sahipleri veya temsilcileridir.

-Tarih, bilinmeyen bir süreç olduğu için (tamamının) anlaşılması zordur.

-Tarihi, gerçek olarak değil de ; gerçek kabul edilenlerin bir yorumu olarak değerlendirmek gerekir.

-“Tarih, bir anlatıdır …” Tarih, geçmişin yeniden üretilmesi değildir. Tarih bir öyküdür

-Tarihle ilgili elimizde çok zengin bilgiler olsa bile, bilmediğimiz muazzam bir miktar vardır. Bu nedenle Tarihçi, bir konuyu yazmaya başladığında, eksik  bilgilerle başladığını unutmamalı, “Kesin Hüküm“e varmamalı, her yeni bulunan belgenin/kanıtın, tarih bilgimizi temelden sarsacak kadar önemli olduğunu unutmamalıdır.

-Tarih, kanıtların analizine ve yorumlanmasına dayalı olarak kendi yöntem ve prosedürleri ile bir disiplin temelli tarih görüşüdür. Tarihin (şüphecilikle) bir sorgulama süreci olarak vurgulanması önemlidir. Çünkü öğretmenlere, öğrencilerin sadece “öğrenmek” için değil, müfredatta özetlenen içeriği aktif olarak araştırması gerektiğini işaret eder. Bu sorgulama yaklaşımı: öğrencileri soru sormaya ve cevap aramaya, kanıtları bulmaya, analiz etmeye ve yorumlamaya; geçmişle ilgili farklı bakış açılarını yorumları keşfetmeye ve açıklamaya ve kanıtlara dayanarak kendi yorumlarını geliştirmeye ve kanıtlamaya teşvik eder.

-Öyleyse, Tarih, öğrencilere aktarılacak bir içerik, soyutlanmış bir kavram, yöntem ve beceriler bütünü değil, bunları bir araya getiren bir yaklaşımdır. Öğrenciler geçmişin bakış açılarını incelemek için tarihsel kavramları, yöntemleri ve becerileri uygulayarak tarihsel bilgi ve anlayış geliştirirler.

Tarih, gelecektir. Geriye bakılarak, ilerisini görebilen bir disiplindir.

Bu sitedeki bilgiler: Aslına sadık kalmak, ticari olmamak üzere, aktif link verilerek kullanılabilir,  alıntı yapılabilir.

 

 

Copyright 2014 www.canmehmet.com | Anasayfa

12 thoughts on “HAKKIMDA

  1. Selamlar ederim sayın can mehmet..
    Bloğunuza göz gezdirdim..bazı yazılarınızı okudum.. hakkınızda bilgi vermekten çekindiğinizi düşündüm ve nedenini merak ettim..bu vesileyle sormak isterim nedenini eğer uygun görürseniz..
    Mustafa Kemal, milli mücadele, cumhuriyet, batı-doğu anlayışınız itibarıyla pozisyonunuzu ve anlayış biçiminizi muğlak ve kapalı buldum..
    bence daha açık olmanız ve Türk milletiyle ve cumhuriyetle ilgili kendi Zihninizde kurduğunuz ilişkiye dair daha net bir anlatım içinde olmalısınız çünkü üzerinde yoğunlaştığınız yakın-cumhuriyet tarihi Türkiye de etkileri bugün de süren; çok siyasi,çatışmalı ve problemli bir alan.. insanlar okudukları kişilerin açık ve samimi olmalarını isterler.. Türkiye’yi bugüne değin fazlasıyla yormuş ve yormakta olan cumhuriyetin meşruiyeti , atatürk üzerinden süren irrasyonel tartışmalar üzerinden Türkiye bedeller ödüyor..yoruluyoruz..
    Türkiye’den ne anladığınızı tam anlayamadım sevgili can mehmet.. amacınızı da.. anlamak zorunda mıyım ya da siz anlatmak zorunda mısınız? Hayır!
    Ama açık olmak ikna edicilik ve inandırıcılık hususunda önemli bir ölçüdür..
    ilim,hangi ilim olduğundan bağımsız olarak öze dair temel bir bilişi gerektirir..
    Yani tarih yazılmakta olan bir hikaye ise ve bu açıklığın ilme dair bir esas olduğunu söylüyorsak önce açık, net ve yeterince cesur olmalıyız diye düşünüyorum..
    Saygılar sunarım..

    1. Değerli Muharrem Halkoğlu,
      Yazılarımızdan amaçlanan: Okuyanı bilgilendirmek, konu ile ilgili yargıyı kendisine bırakmaktır. Bu, düşünen insana saygımızın bir gereğidir.

      Bizim meselemiz: Yaklaşık son 1000 yılın (gelişmelerin-yaşananların) bir sonucudur. “Milli Mücadele, Cumhuriyet, Lozan Antlaşması vb.” Bir süreç değil, sonuçtur.

      Bizler, girmememiz gereken (bir savaşa) Birinci Dünya Savaşına girdik ve (maalesef) kaybettik. İngilizler-Amerikalılar, ilginç bir şekilde Savaşın bitmesinden yaklaşık 10 ay önce (1918 Ocak’ta) “Wilson Prensipleri” adı altında bizimle ilgili sonucu açıkladılar. Lozan Antlaşması beş yıl sonra (1923’de) imzalanmıştır. Bu yaşananlar ilginç bir şekilde bugüne kadar sorgulanmamıştır.

      İngiliz-Fransız-İtalyanların Birinci Dünya Savaşının sonucunda işgal ettikleri ülkemizi, bir kez daha ve hiçbir gereği yokken Yunanlılara işgal ettirdiler. Bu da sorgulanmayanlar arasındadır.

      Tarih (yaşananlar), kendisinden ders almayanlara ceza vermek için kendini tekrar eder. Bizler tekrar cezalandırılmamak için yaşadıklarımızda: “Nerede hata yaptık, nelerden bir ders almadık?” sorularına cevap aramamız gerekir. Gerekir iken: Siz bizi (kimliğimizi) sorguluyorsunuz.
      Bir yazar bilgisi-düşüncesi-ürettikleri-sorguladıkları ile gündeme gelir. Kimliği ile değil.

      Eğer, yazılarımızın içeriğinden farklı bir görüşe sahipseniz ve bunu iletebilirsiniz, biz de size görüşlerimizi aktarırız.

      Yazılara ilginize ve yorumunuza teşekkür ediyorum. Sağlıcakla kalınız.

  2. “Yunanların Anadolu’ya çıkışını bu büyük güçler planlayıp uyguladığına göre, sonuç baştan belirlenmişti.”

    Böyle bir yorumla büyük zaferimize gölge düşürmeye ne hakkınız var sizin? yüzbinlerce şehidimizin kemiklerini sızlatmayın.
    Sonuç nasıl baştan belirleniyor? ingiltere yunanistan yenilsin diye mi maddi yardımda bulundu? ingiliz doğu politikası bu savaş neticisinde iflas etmedi mi?

    1. Değerli Erdal Demir, Konuya ilginize ve yorumunuza teşekkür ediyorum.
      Bilirsiniz, bir doğruya ulaşmanın en kısa yolu: Bir iddiayı, karşı iddiası ile birlikte değerlendirmektir. Bilgi Toplumu olmayı düşünüyor ve istiyorsak; Bir konuya önyargı veya “Doğru”, “Yanlış” anlayışıyla yaklaşmadan önce konu araştırılmalıdır.
      Sorularınızı sırası ile cevaplandırmaya çalışalım.
      1)Yunan Kraliyet ailesinden ve o dönem Yunan Kolordu Komutanı Prens Andre, 1932 yılında yayımladığı “Felakete Doğru” isimli eserde yaşadıklarını kendi kaleminden bize aktarmaktadır:
      “…Bizim zayıf kuvvetlerimizle öyle bir memleketi işgal etmekliğin, ne demiryolları ve ne de anayolları olmayan bu memleketi ekip içmek ve işletmek işinin ne derece mümkün olduğunu anlamak için Küçük Asya haritasına bakmak yeterlidir…Başlangıçta, Yunan ordusunun karşısında cephe tutan bir Türk Ordusu yoktu. Yalnız bizim birliklerimizi türlü türlü yollar ve usullerle hırpalayıp yoran bazı düzensiz birlikler vardı…Fakat ordumuz, “MÜTTEFİKLER TARAFINDAN TAYİN EDİLMİŞ OLAN BELİRLİ BİR HATTIN DAHA ÖTESİNE İLERLEMEYE İZİNLİ DEĞİLDİ.”,
      “…Bunun mânâsı da şudur: MÜTTEFİKLER, DÜŞMAN (TÜRK) ORDUSUNUN TEŞKİLATLANMASINI VE TAARRUZLARINA BAŞLAMASINI BEKLEMEYE YUNAN ORDUSUNU MECBUR ETMİŞLERDİ.

      2) “..22 Şubat 1922’de (Yunan Başbakanı) Gounaris, Curzon’a yazdığı mektupta ümitsizliğe düştüğünü bildiren bir mektup yazar. Levazım azalmıştır, para ister, Yunanların kaynakları tükenmektedir. Türkler, yalnız Rusya’dan değil, Müttefik devletlerden de yardım alırken, Yunanlar, azalan levazım ve kaynaklarını karşılamak için para isterler. Yunanistan’ın güçlenmeye, taze savaş malzemesine ve malî desteğe acil ihtiyacı var. İngiltere, gerekli olan yardımı yapmaz, Curzon 6 Mart’ta verdiği cevapta, savaşın diplomasi yoluyla çözülmesinden yana olduğunu bildirir. (H.Howard, Sahife:265/Osmanlının Tasfiyesi, Cengiz Yazoğlu: Sahife:657)
      3)Curzon, Poincare ve Schanzer, 27 Mart 1922’te Paris’te toplandılar, iki ülke arasındaki barış şartlarını içeren tekliflerini Türkiye ve Yunanistan’a bildirdiler. Müttefiklerin, Yunan birliklerinin dört ay içinde çekilmesi teklifini Yunanlar kabul etti. Eğer, Türkiye de kabul ederse, Anadolu yeniden Türkiye’nin olacak. Küçük Asya’daki egemenliği de Akdeniz’den Boğazlar’a ve Karadeniz’e, Trans-Kafkasya, İran ve Mezopotamya’dan Ege kıyılarına kadar uzanan sınırlara kavuşacaktı. Türkler de silah bırakışma şartlarını kabul etti. (H.Howard, sahife:266/Osmanlının Tasfiyesi)

      Yukarıdaki açıklamalardan anlaşılan: İngilizlerin Yunanlılarla işi bitince, yardımı kestikleri ve ilginç bir şekilde! İngiliz-Fransız ve İtalyanların işgal ettikleri (Osmanlı/Türk Devletinin) ülkesinin ordusuna silah ve malzeme yardımı yaptıklarıdır.
      4) Diğer sorunuz: “Bu Savaş neticesinde, İngiliz Doğu Politikası İflas etmedi mi?” Eğer, “Doğu politikası” ile “Şark Meselesi”, kastediliyorsa, bu politikaları hiçbir zaman bitmedi ve bitmeyecektir. Bizi, I.Dünya Savaşı sonucunda (Bu strateji ile) Asya içlerine sürmeyi düşünen Batı, bir süreliğine budayarak! “kontrol edilebilir!” konumda tutmuş ve bu arada “doğu meselesi”ni dondurmuştur. İlerleyen süreçte şansımızdan olmalı: Türklerin/Soydaşlarımızın yaşadığı Orta Asya’da zengin hammadde kaynakları bulunmuş, bu kez, bizi oraya sürüp o zengin imkanlarla tekrar büyük bir İmparatorluk kurmamıza fırsat verecekleri de düşünülemez. Özetle: Şark meselesi dondurulmuştur. Ancak, darbe ve ekonomik oyunlarla kendilerine muhtaç halde tutmanın hesaplarının uzun süredir yapıldığı da bilinmektedir.
      5)Bizler, I.Dünya Savaşını, 30 Ekim 1918’de Mondros Anlaşması ile kaybettik. Savaşın bitmesinden 10 ay önce, 5 ve 8 Ocak 1918’de: Osmanlının parçalanması (Yeni Devletin sınırları) İngiltere ve Amerika tarafından açıklanır. Bu husus tarihçiler tarafından görülmez. Beş yıl sonra (1923 Lozan’da) anlaşma masasından kalktığımızda, elimizde; 5-8 Ocak 1918’de “Wilson prensipleri” adı altında açıklanan/verilenler kalacaktır. Lütfen, kısa bir araştırma yapınız. Bunu siz de göreceksiniz. Sağlıcakla kalınız.

  3. Sayin Can,
    Siz ve sizler gibi düşünen insanlar nedeni ile mevcut iktidarin %50 lere ulaştiğini düşünüyorum. Başarilarinizin devamini dilerim.

    1. Değerli Onur Uysal, bilirsiniz siyasi partiler, aynı düşünceyi ve değerleri paylaşan insanların ülkenin gelişmesi ve güçlenmesi için oluşturdukları kurumlardır. Siyasi partilerin çalışmalarının değerlendirilmeleri; ülkenin yönetimini teslim aldıkları noktadan, teslim ettikleri nokta arasında gelişmesine yaptıkları olumlu katkılardır. Bu manada ülkemizin büyümesine kim katkı sağlayacaksa, “marifet iltifata tabidir!” ifadesi yerini bulmalı, katkı sağlayanlar teşvik görmelidir.Teşekkürler, sağlıcakla kalınız.

  4. Değerli yazar,
    Biyografinizden sizi tanıma imkanı bulamadım. Biraz daha ayrıntı yazarsanız memnun olacağım. Ayrıca yazılarınızdan da sizin ne anlatmak istediğinizi, daha açık söyleyeyim, Atatürk’e karşı sevgi mi yoksa yergi mi beslediğinizi anlamış değilim. Öyle başlıklar var ki… Yazılarınızda kaynak diye gösterdiğiniz kişi ve yayınlara da ihtiyatla yaklaşmak gerekir diye düşünüyorum. Blogunuza şöyle bir göz gezdirdikten sonra edindiğim ilk izlenim bunlar. Daha dikkatli ve tamamını okumaya çalışacağım. Bundan sonra sizi ve yazılarınızı daha kapsamlı (olumlu olumsuz) eleştirmek, katkı koymak mümkün olabilecek. 28/03/2012 Av.Yakup PEKEL

    1. Değerli Yakup Pekel, konu ile ilgili tarafların görüşleri bir açık büfe misali sergilenmekte ve meraklısına bir kapı açılmaktadır. Sağlıcakla kalınız.

  5. Fazla bir şey yazmaya gerek görmedim, yazılarınızı dikkatle ve özenle okuyorum. Sayfanızın başlığı altında yazan “Herkes aynı şeyi düşündüğü zaman, ortalıkta doğru dürüst düşünen kimse kalmaz” sözünü şiar edinmeniz kalitenizi, bakış açınızı ve sosyal zekanızı ortaya koyuyor, saygılar sunarım.

    1. Değerli Ömer Apik, konuya ilginize ve görüşlerinize teşekkür ediyorum. Bilirsiniz, Tarih bir ilimdir; iddialar karşı iddiaları ile birlikte değerlendirilerek sonuca gidilmelidir. Kanaatimize göre okuyanlar belirli bir düşünceye kanalize edilmemeli, kişisel araştırmaları sonucunda düşüncelerini oluşturmalarına zemin hazırlanmalıdır. Sağlıcakla kalınız.

  6. Yazilarinizi dikkatle okudum. Sizi ovup de yanlis yola gitmenize sebep olmak istemem, ama soylemlerinizin coguna katildigimi soylemek istiyorum. Sizinle bizzat tanismak isterim.
    Nureddin Fatih Simsek
    Vancouver/Kanada

    1. Saygıdeğer Nureddin Fatih Şimşek, konuya ilginize ve nezaketinize teşekkür ediyorum. Sağlıcakla kalınız.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

SPAM ENGELLEME SORUSU

*

Eğitim

↓