Geleceğini Kendi Gerçeğinde Aramayan Toplumlar, Başkalarının Duvarına Tuğla Olurlar (1)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

“Tarih kitaplarına inanmayın. Çünkü onları yazanlar kahramanları asanlardır.”

 

Zihin tembeldir. Alışkanlıklarıyla yaşamayı sever. Alıştırıldığından uzaklaştıkça ürperir, şüphe cehennemine düşer. Ancak, şüphe cehennemine düşerek yanmadan, doğrulara ulaşmak da mümkün değildir.

Batı felsefesi insanı ikiye ayırır :

Sahip olanlar” ve “Sahip olmayanlar”.

Sahip olmayanlar, sahip olanların kazanlarının yakıtlarıdır.

Her birey, bir diğerinin rakibidir.

Yani insan, insanın kurdudur.

Böyle bir hayatta çatışma kaçınılmazdır.

“Piyasanın, bütün toplumsal ilişkilerin düzenleyicisi haline geldiği toplumlarda her birey bir rakiptir; hiçbir topluluk söz konusu değildir”. Thomas More’un da yazdığı gibi :

– “Bir bireyin sahip olduğu şeye eklediğiniz şeyin, komşusundan aldığınız şey” olduğu yerde, yalnızca bireysellik zafer elde eder. Bu bireyselliğin tersi, topluluktur (cemaat). Yani, her üyesinin diğerlerinden sorumlu olduğu toplumdur.”

– Tarihin “sahip olanlar” ile “olmayanlar” arasında tanık olduğu en korkunç kopuşa halâ “Demokrasi” denilmektedir.

– “Serbest müdahale” ve “serbest piyasa” bahanesiyle en güçlülere, insanlık dışı diktalara, zayıfların yutulmasını sağlayan diktalara izin veren bir sisteme hâlâ ‘özgürlük’ denilmektedir.”. (1)

Neticesi ile Batı tipi gelişme, yakıt olarak insanı kullanmaktadır.

Buna nükleer silahlar da dahildir.

“İlk atom bombası 6 Ağustos 1945’te Hiroşima’ya atıldı. Şehrin büyük bir kısmı yerle bir olurken, yaşayanların dörtte biri olan yaklaşık 80.000 insan öldü.

Üç gün sonra, 9 Ağustos’ta, ikinci atom bombası Nagazaki ye atıldı. Hiroşima’ya atılan bombanın haberi, Potsdam Konferansı’ndan dönmekte Truman’a denizde verildi.

Japonların deniz filosunda bulunan gemilerin onda dokuzu ya batmıştı ya da kullanılacak durumda değildi, hava ve deniz kuvvetleri felce uğramıştı, endüstrisi tahrip olmuştu, halkın yiyecek stokları giderek tükeniyordu,

Churchill’in söylediği gibi, Japonların çöküşü artık kesindi.

Amerika Birleşik Devletleri’nin Deniz Kuvvetleri Komutanı olan Amiral King :

– “Japonların sadece denizde ablukaya alınması bile, onları açlığa mahkûm edeceğinden, teslim olmalarını sağlamış olacaktı. Ve yeter ki biz beklemeye istekli olmuş olabilseydik.” demiştir.

Amiral Leahy’in bu konudaki görüşü, atom bombasının kullanılmasının gereksizliğini daha vurgulayıcı bir şekilde ortaya koyuyordu :

– “Bu vahşi silahı Hiroşima ve Nagazaki’de, Japonlara karşı kullanmamız bize, Japonlara karşı olan savaşımızda maddeten hiçbir yarar sağlamayacaktı. Japonlar zaten yenilmiş ve teslim olmaya hazırdı. Etkili bir deniz kuşatması ve klasik silahlarla sürdürülecek bir bombardıman bu sonucu sağlayacaktı.”

O zaman, atom bombası neden kullanıldı ?

Amerikalı ve İngilizlerin, hatlarını kurtarmaktan öte başka zorlayıcı nedenler var mıydı ? Burada karşımıza iki neden çıkıyordu :

Birisi, Churchill’in, 18 Temmuz’da, atom bombasının başarılı deneme haberinin kendisine ulaşmasından sonra Truman’la yaptığı görüşmedeki açıklamaları ve o anda aklına gelen fikirlerdi :

– “…O zaman Ruslara ihtiyaç duymayacağız. Japonya ile savaşın sona erdirilmesi, artık Rus ordularının kullanılmasına bağlı değil… Onlardan yardım istemek zorunda değiliz…”

İkinci nedenini de Amiral Leahy açıklıyordu :

– “Bilim adamları ve diğerleri bu denemenin yapılmasını istiyorlardı. Çünkü bu projeye muazzam bir para yatırılmıştı.”

Toplam iki milyar dolar harcanan bu atom bombası projesinde yer alan konuyu daha açık bir şekilde anlatıyordu :

– “Bomba projesi başarılı olmak zorundaydı. Üzerine çok masraf edilmişti, bir kez başarısız oldu mu biz bu kadar harcamanın hesabını nasıl verebilirdik ? Olabilecek tepkiyi düşünün bir kez… Zaman azaldıkça, Washington’da bulunan belirli çevreler, Manhattan Projesinin başı olan General Groves’u çok geç olmadan bu denemenin yapılması için sıkıştırıyor ve ikna etmeye çalışıyordu. Bombanın tamamlanıp ve atıldığı zaman, ilgili herkes müthiş bir şekilde rahatlamıştı.” (2)

Japonya’ya atılan iki atom bombası ile yaklaşık 250.000 insan doğrudan hayatını kaybetmiş, bir nesil boyunca insanlar etkilenmiş ve çevrede büyük tahribat meydana gelmiştir.

Kimi Amerikalılara göre “bu bombalar atılmayabilirdi.” Kimilerine göre “Atılmalıydı, büyük masraflar yapılmıştı !”.

Evet…

Bir taraftan büyük masraflar, diğer taraftan 250.000 insanın katledilmesinin yanında, çevre katliamı ve bir neslin de hastalıklı ve sakatlıkları ile yaşaması…

* * *

Devlet adamları her meseleyi konuşamaz.

Bu görevi onların adına aydınlar yapar.

Eğer, Aydınlarınız varsa.

Aydın’ı olmayan bir ülke; meyvesiz ağaç, susuz toprak misalidir.

Aydın kimdir?

– Aydın, Bilen değil, bildiğini yayan”,

– Aydın, “Zalim Sultan’ın önünde hak sözünü söyleyendir.” (*)

Demek ki Aydın; bilen, bilgisini yayan ve cesur olandır.

* * *

Geleceğini Kendi Gerçeğinde Aramak

“Geçmişi Karıştırmayalım” (Kaynak : Hürriyet Haber, Tarih : 20.07.2005)

Bülent Ecevit, ‘Vahdettin hain değildi’ çıkışına yönelik eleştirileri, ‘kimse benden daha fazla Atatürkçü değil’ diye yanıtladı.

– “Atatürk, Vahdettin’e neden hain dedi ?” sorusuna ise, “Karışık bir dönemdi, olabilir” cevabını verdi.

Sultan Vahdettin’in ‘vatan haini’ olmadığını ve Anadolu’daki direnişe destek verdiğini ileri sürerek “geçmişe, tarihe yönelik” büyük tartışma yaratan eski Başbakan Bülent Ecevit, dün tezinde ısrar etti.

Tarih incelendiğinde Atatürk’ün Vahdettin’le ilgili açıklamalarının nedeninin ortaya çıkacağını kaydeden Ecevit, “Araştırıldığında, Atatürk’ün Vahdettin’le ilgili açıklamalarının nedenleri görülebilir.” Ecevit, kendisine yöneltilen eleştilerle ilgili olarak da “Bazı şeyleri açıklamak zorunda kaldım. Bilinmelidir ki kimse benden daha fazla Atatürkçü, Cumhuriyetçi ve ilerici olamaz” diye konuştu. (3)

Süleyman Demirel, Ertuğrul Özkök’e sordu : “Bu Vahdettin tartışması niye açıldı ?”.

Dünün Şüphesi, Bugünün Kanıtı

Dün sabah erkenden Dokuzuncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel aradı ve aramızda şöyle bir konuşma geçti :

– “Amacım işinize karışmak değil ama merak ediyorum. Bu Vahdettin tartışması niye açıldı ?”

Bir gazeteci için böyle ilginç bir konuyu göz ardı etmenin ne kadar güç olduğunu anlatmaya çalıştım.

Ama Vahdettin konusunun bu şekilde tartışmaya açılması onu belli ki çok rahatsız etmişti.

Ayrıca şu sözleri yabana atılır cinsten değildi :

– “Atatürk hepimizin referansıdır. Türkiye Cumhuriyeti’nin referansıdır. Onun bu konuda ne dediğine bakmak lazım.”

Atatürk’ün Nutuk’ta ne dediği, Hürriyet’in ilk günkü haberinde vardı.

Vahdettin hakkında çok ağır ifadeler kullanıyordu.

Demirel sözlerine şöyle devam etti :

– “Atatürk hepimiz için referanstır derken çok önemli bir şeyin altını çiziyorum. Bugün Türkiye’yi birbirine bağlayan en kuvvetli referans odur. Bakın din, dil, bölge gibi konularda giderek ortak referanslar kayboluyor.”

* * *

Bu sosyolojik saptamada büyük bir gerçeklik payı olduğunu ben de kabul ediyorum.

Demirel’in beni en çok etkileyen saptaması şu oldu :

– “Cumhuriyetçi elit bugün büyük sıkıntı içindedir. Oysa daha en az yüzyıl, bu büyük Atatürk referansına ihtiyacımız var. Onu sarsmamak lazım.”

Ya Vahdettin ?

O konudaki sözleri de şöyle :

“Cumhuriyet döneminde çok büyük işler yapılmıştır. Cumhuriyet, Atatürk’e çok şey borçludur. Ama Vahdettin’e değil. Ayrıca ona hain denmesi utanılacak bir şey değil. Fransa da geçmişte Vichy dönemini (**) hainlikle suçlamıştır. Hem de resmi kararlarla.” (4)

“Bir Bilen” olarak, deneyimli siyasetçi Demirel ne demektedir :

– “Cumhuriyetçi elit bugün büyük sıkıntı içindedir. Oysa daha en az yüz yıl bu büyük Atatürk referansına ihtiyacımız var. Onu sarsmamak lazım.”

* * *

Birinci bölümü sonlandırırken konu netameli olduğu için kaynağını baştan verelim :

Kaynak : 19 Kasım 1922 tarihli, The New York Times gazetesi.

Link : http://query.nytimes.com/mem/archive-free/pdf?res=9D03E4DD1E39E133A2575AC1A9679D946395D6CF

Sultan’ın Düşüşü, Kilise (Din) ve Devlet Ayrımındaki Son Adımın Atılmasını Sağlıyor.

Manevi (Dini) Liderlerin Ulusal Yönetimden Mahrum Edilmesinde, Dünyevi Gücün Kaybında Son Perde – Yüzyıllar Boyunca Yapılan Çok Sayıda Savaşın Kaynağı, Modern Tarihi Şekillendiren Süreç.

Yazar : William H. Crawford

Türkiye (Osmanlı) Sultanı’nın iktidarının kısa süre önce yıkılması, Osmanoğulları’nın dünyevi yöneticiler olarak devre dışı bırakılması, Ulusal Türk Hükümeti’nin kurulması ve Halifeliğin, tüm maddi gücünden ayrılması, Kilise (Din) ve Devletin bir dizi ayrılığındaki en son (adım) olarak beliriyor.

Başlangıçtan beri Din ve Devlet, Muhammed’in şahsında bir bütündü… sonrasında Müslümanlar, Bizans İmparatorluğu’nu yendiler ve Şam ile Bağdat, İslâm dininin iki temel şehri oldu.

Muhammed’in ardından gelenler arasında, peygamberin dünyevi temsilcisi olma hakkının kimde olacağı konusunda anlaşmazlıklar ortaya çıktı. Her iddia sahibi, kendi bölgesi için kendisini hem ruhani hem de dünyevi yönetici olarak aday gösterdi. Bu düzensizlik, (Osmanlı Sultanı 1.) Osman’ın, Selçuklu Türklerini kendisini bağlayarak elde ettiği, (diğerlerinden) üstün (konumdaki) yöneticilik zamanına kadar devam etti. Otoritesi, hem dini hem de dünyevi idi. Fransız kralının haykırdığı “Ben Devletim” sözüne, “Ben Kiliseyim (Din’im / Din’in Başıyım)” sözünü de ekleyebilirdi.

Müslüman Kilisesi (İslâm Dini), zirve zamanlarında, iyilik için çok büyük bir güçtü. Tıp, onun himayesinde gelişti. Dönemin büyük astronomları, bu dine mensuptu. III.Osman, “nerede bir cami varsa, yanına bir okul yapılması gerektiği”ni belirten bir yasa çıkartmıştı. Bağdat’taki üniversite, dünyanın en muhteşemiydi. Müslümanlar başarılıydı, ancak, çöküşünün tohumunu içinde taşıdı, yozlaşma ve görgüsüzlük araya girdi.  Ardından, zenginin yükselişi ve fakirin ezilmesi bunu takip etti. İmparatorluğun küçülmesiyle, bu yapı içerisinden yıkılmaya başladı. Dünyevi gücü zayıfladı. Ona haraç (vergi) veren devletler(in sınırları), Viyana kapılarına kadar ulaşıyorken; Avrupa’daki toprakları, İstanbul’un etrafındaki sınırlara kadar küçüldü. Sultan (Padişah), Halife olarak 300 milyon Müslüman üzerindeki ruhani (dini) hakimiyetini sürdürdü. Şimdi ise, onun bu manevi kontrolü, halifelerin Türk Ulusal Meclisi’nin oyu ile seçilmesini teklif eden Mustafa Kemal tarafından ortadan kaldırıldı.

Kilise’nin gücü, neredeyse tüm gücü elde edene kadar artmaya devam etmişti. İmparatorlar onun tarafından belirlendi. Krallar, Kilise’nin temsilcileri olarak yönettiklerini kabul ettiler. Roma, hristiyan topraklarının hemen hemen tamamındaki dünyevi yönetimleri, İslâm’da olduğu gibi kontrol ediyordu. Ardından, -eğer Doğu Kilise’sinin daha erken dönemdeki ayrılığını saymazsak- papalığın otoritesine karşı ilk başkaldırı, (protestan) dinsel devrim geldi. Bazı ülkeler Roma Kilisesi’nden kurtuldu, fakat Kilise ve Devlet arasındaki bağ devam etti. 7.Henry, İngiltere Kilisesi’ni kurduğunda, halâ “İnancın Savunucusu” idi ve Canterbury Başpiskopsu’nu (kilisenin) başına getirdi. Aynı zamanlarda, Lüteryen dini de, Almanya’nın “kurulmuş kilise”si oldu, İmparator da (sadece unvan olarak) kilisenin başı oldu.

Sonra Amerika’dan yeni bir fikir geldi. Bu, Kilise ve Devlet’in tamamen ayrılmasıydı. Böylece bireyin, Tanrı’ya kendi istediği gibi ibadet etme hakkı güvenceye alındı. İnanmadığı bir kiliseyi desteklemek için, vergi ödeme yükümlülüğünden kurtardı. Ona dini özgürlük verdi. Dindar dünya dehşete kapılmıştı ve Amerika, “kâfirlerin ülkesi” olarak adlandırılmıştı. Fakat Amerikan halkı memnundu. Onların dinlerine engel olunmamıştı, sadece (dinin) baskıcı gücü ortadan kaldırılmıştı. Bugün Amerika’daki hiçbir Kilise, Anayasamızdaki bir değişikliğin iptal edilmesine onay veremez ve böylece bize göre, Kilise ve Devlet arasındaki bağ sonsuza kadar ortadan kaldırılmış olmaktadır.

Bu değişiklik, dünyevi yönetim üzerindeki kilise kontrolünün sonunun geldiğinin başlangıcını işaret etti. Dini özgürlük hakkı, dünyayı karıştırdı. Fransa, hızlı şekilde Amerika’yı takip etti. Garibaldi’nin yönetimi altındaki İtalya, aynı şeyi yaptı. Rusya, Ortodoks Kilisesi’ni devletten ayırdı. O dikkati dağılmış olan ülkeye, sonraki yıllarda sükûnet tekrar geldiğinde, bireysel inançları doğrultusunda ibadet edebilirler. Alman Cumhuriyetinde, şu an bir Alman kilisesi yok. İngiltere, görünür bir bağı sürdüren son ülkedir. Kralı, görünürde İngiltere Kilisesi’nin başıdır, fakat bu semboliktir. İskoçya’da iken, bir Presbiteryen görevindedir. Şimdi de teokrasinin kalesi olan Osmanlı İmparatorluğunun çöküşü geldi”.

Amerikalı yazar İslâm’ı, Hristiyan prensipleri ile özdeşleştirmeye çalışırken ne kadar isabetlidir ?

Şeyhülislâm, Osmanlı İmparatorluğunda devletin bir memuru mudur, yoksa Papa’nın karşılığı mıdır?

– Halifenin (Hilafetin), Hristiyanlıkta bir karşılığı veya Kilisenin (bir makam olarak) cami karşılığı var mıdır?

– Kilisenin (Papalığın) Kral ve halk üzerindeki etkisi (zulmü) ile Hilafetin (Halifenin) halk üzerindeki olumsuz etkisi nasıl eşleştirilir, eşleştirende bir kasıt olmadığında ?..

Devam edecek…

-Hilafetin kaldırılmasında: Lozan, Yahudi Haim Nahum ve İsmet İnönü

www.canmehmet.com

Teşekkür: Konu ile ilgili makalelerin İngilizceden Türkçeye tercüme edilmesine değerli katkılarından dolayı evladım Yılmaz Tamer Argüç’e teşekkür ediyorum.

Açıklama ve kaynak :

(*) Ebu Davud, Tirmizi, Neseî, İbn-i Mâce, İbn-i Hanbel. Daha fazlası için bakınız: http://www.canmehmet.com/ecevit-ve-demirel-vahdettin-tartismasi-ile-gercekte-halka-bir-mesaj-mi-verdiler.html

(**) Vichy Fransası, İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya’nın Fransa’yı mağlup etmesinden sonra Fransa’nın Vichy kentinde kurulan, Almanya’nın kuklası devlet…1940’tan 1942’ye kadar, Vichy rejimi bir bütün olarak Fransa’nın nominal hükümeti iken, Almanya askeri olarak Kuzey Fransa’yı işgal etti. Böylece Paris, Fransa’nın de jure başkenti olarak kaldı, fiili başkent ise oranın 360 km güneyindeki Vichy kentiydi. Kasım 1942’de Müttefikler’in Fransız Kuzey Afrikası’ndaki çıkarmalarını takiben, Güney Fransa da Almanya ve İtalya tarafından askeri alanda işgal edildi. Vichy hükümeti varlığını sürdürdü ancak Almanya’nın fiili bir kukla devleti olarak kaldı…(Alıntı:Wikipedi)

(1) “BATI TERÖRÜ” ROGER GARAUDY. 2004, Pınar yayınları Birinci Basım: Ekim 2007

(2) “II.DÜNYA SAVAŞI”, LIDDELL HART.

(3) Daha fazlası için bakınız : (Son güncelleme: 20.07.2005)  http://www.hurriyet.com.tr/gecmisi-karistirmayalim-38749781

(4) Yazılardaki vurgulama tarafımızdan yapılmıştır. http://habervitrini.com/gundem/suleyman-demirel-ertugrul-ozkoke-sordu-bu-vahdettin-tartismasi-niye-acildi-166485

 

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*