“Gâvur Padişah!” Sultan II. Mahmut bir tıp okulunun açılış konuşmasını yapmaktadır

Önceki Yazı
Sonraki Yazı
Kalkınma: Sermaye, girişimci insanlar, niyet ve uzakgörüşlülük meselesidir.

Kalkınma: Sermaye, girişimci insanlar, niyet ve uzakgörüşlülük meselesidir.

 

Tıp öğretimi Fransızca olarak yapılacaktır. Bunun neden yabancı dille yapılacağını soracaksınız. Bunu zorunlu kılan güçlükleri bildireyim… Geçmişte bizde de tıp bilimleri üzerine birçok kitap yazılmıştır…”

Yukarıdaki konuşma metni, okuduğumuz bir tarih kitabında Sultan II. Mahmut’un (*) bir tıp okulunun açılışında yaptığı konuşmasının içeriğine aittir.

Bir Cihan İmparatorluğu kuran atalarımızı gerçek yönleri ile tanıyabilmemize imkân sağlayacak bu belgeler ne yazık ki fazlaca yayınlanmamaktadır.

İstedik ki, örneklerine az rastladığımız bu konuşma metnini, meraklıları da o dönemi ve ecdatlarımızın anlayışlarını öğrenmek, tanımak adına öğrensinler.

Yeniçeriliğin kaldırılışından iki yıl sonra, 1827’de ilk tıp okulu “Tıphâne-i âmire” adı altında açıldı. Bunun hemen arkasından (1828 ya da 1829’da) “Cerrahhane” adı altında bir okul daha açıldı. 1831’de bunların ikisi de ıslah edildi. Cerrahhane’nin ıslah, için Avrupa’dan (Berlin’de ve Petersburg’da ameliyatları ile ün kazanmış) bir profesör olan Sade de Galiere davet edildi.

Fakat asıl Tıbbiye’nin kuruluşu, 1838’de bu iki okulun birleştirilmesiyle başladı. Buna yerli ve Avrupalı hocalar tayin edildi. Burada da, o zamana dek hekim yetiştiren ve 1555’te Kanunî Süleyman tarafından kurulan Süleymaniye Tıp Medresesi’nin yetiştirdiği hekimlerin yer aldığını görürüz.

Bunların biri Cerrahhane nâzırı olan Müneccimbaşı Osman Saip Efendi, öteki 1838’de Tıbbiye’nin kuruluşuna memur edilen eski hekimlerden Abdülhak Molla ve ağabeyi Mustafa Behçet Efendi’dir.

Tıp hocaları arasında adına rastladığımız ve ulemâdan bir zatın oğlu olan Müneccimbaşı Osman Saip Efendi anatomi okutuyordu. 1852’ye kadar telif ve tercüme olarak tıp eserleri yazmıştır. Öteki bir öğretim üyesi Hafız Mehmet Efendi, profesör yardımcısı ve frengi üzerine Batı dillerinden çevrilmiş bir eserin yazarıydı.

Ulemâdan olan bu zatlardan başka tıp hocaları olarak Rum Konstantin Efendi, Abdülhak Molla’nın asistanı Doktor Stefan (Istefanaki), Fransızca okutan Ermeni Doktor Boğos vardı.

Fakat Tıbbiye’nin asıl kurulusu Metternich’in aracılığıyla Viyana’dan Karl Ambroso Bernard (1808-1844) adlı genç bir tıp profesörünün getirilmesiyle başladı.

Tıbbiye’nin kurulusunun anlamını en çok belirten olay, Padişahın açılış töreninde bulunması ve son derece ilginç bir söylev çekmesi olmuştur.

Sadeleştirerek ve kısaltarak bugünkü dile çevirirsek Sultan Mahmut’un açış nutkunda söyledikleri şunlardı;

“Bu okula, insan sağlığının korunması gibi kutsal bir ödeve kendini verecek bir okul olacağı için öncelik verdim… Tıp öğretimi Fransızca olarak yapılacaktır. Bunun neden yabancı dille yapılacağını soracaksınız.

Bunu zorunlu kılan güçlükleri bildireyim… Geçmişte bizde de tıp bilimleri üzerine birçok kitap yazılmıştır.

Hattâ Avrupalılar bu kitapları kendi dillerine çevirerek onlardan çok şey öğrenmişlerdi. Fakat bu kitaplar Arapça yazılmıştır. Birçok yıldan beri İslâm okullarında bu kitaplar ilgi konusu olmaktan çıktıkları, bunları bilenlerin sayısı azaldığı için artık kullanılmaz olmuşlardır.

Şimdi, tıbbı kendi dilimize çevirmek içinin yeniden bu kitaplara dönmek, yıllar alacak uzun bir iştir.

Bu kitapları kendi dillerine çevirmekle Avrupalılar yüz yıldan fazla bir süreden beri bunlara birçok yeni katkılarda bulunmuşlardır. Bundan başka bu konuları öğretmenin yöntemlerinde büyük kolaylıklar geliştirmişlerdir.

Bu yüzden tıp üzerine yazılmış Avrupa eserlerine kıyasla bu Arapça eserler artık yetersizdir.

Bu eksikliklerin yeni eserlerden alınacak bilgilerle kaldırılabileceği iddia edilse bile, bunlar çabucak Türkçe’ye çevrilemezler.

Çünkü tıp öğrenimi için gerekli olan beş altı yıldan başka Arapça’yı iyice öğrenmek en aşağı on yıl ister.

Hâlbuki bir yandan ordumuz ve halkımız için iyi yetişmiş doktorlara, öte yandan tıp bilimlerinin kendi dilimize kazandırılmasına acele ihtiyacımız vardır.

Bu yüzden Fransızca öğrenmenizi istemekten maksadım. Onu sırf bu dilin hatırı için öğrenmeniz değil, tıbbı öğrenmeniz ve bu bilimi adım adım kendi dilimize kazandırmaktır…

Ancak bu yapıldığı zaman kendi ülkemizde tıp kendi dilimizde okutulur hale gelecektir”. (1)

(Aşağıda Sultan’ın kişiliği hakkında ayrıca bilgi verilmektedir.)

(1) “Türkiye’de çağdaşlaşma”, Niyazi Berkes, s. 186) (Nutkun tam metni için bkz. Rıza Tahsin, I: 18-21; 3. Baskı: I: 10-11. )

(*) Sultan 2. Mahmut, Adı neden “Gavur Padişah”a çıkarılmıştır?

II. Mahmut’un devlet ve din işlerini ayırmıştır. (Niyazi Berkes/Türkiye’nin çağdaşlaşması)

“Askeri ve İdari alanda ıslahatlar yapmaya çalışan Sultan II. Mahmut, Sekban-ı Cedid adı verilen yeni bir askeri teşkilat kurdu (14 Ekim 1808). Ancak yeniçeriler kendilerine tehlike olabilecek alternatif bir askeri kuvvet istemiyorlardı. Ayaklanarak Sekban-ı Cedid’in kaldırılmasını sağladılar.

Eşkinci adı verilen yeni bir askeri teşkilat kuran Sultan II. Mahmut’a karşı yeni bir yeniçeri ayaklanması oldu.

Sultan II. Mahmut, artık Osmanlı İmparatorluğu için kanayan bir yara haline gelen yeniçeri ocaklarını Vaka-i Hayriye adı verilen olayla ortadan kaldırıldı (15 Haziran 1826). Yeniçeri ocağı kaldırıldıktan sonra, onun yerine Asakir-i Mansure-i Muhammediye adı verilen yeni bir askeri teşkilat oluşturuldu.

Yapılan yeniliklerin merkezden uzakta bulunan valiler ve idareciler tarafından da benimsenmesi gerektiğine inanan Alemdar Mustafa Paşa Sultan II. Mahmut döneminde Ayanlarla Sened-i İttifak’ı imzaladı.

Buna göre ayanlar merkeze sadık kalacak ve yenilik hareketlerini destekleyecek, padişahlar da ayanların elde etmiş oldukları hakları tanıyacaktı.

Sened-i İttifak ile ayanlar, padişahın mutlak otoritesine karşı siyasi bir meşruiyet kazanmış oluyorlardı.

Padişah otoritesinin başka herhangi bir güçle ortaklık kabul etmesi mümkün değildi ve Osmanlı idari yapısının hem ruhuna hem de tabiatına aykırıydı. Bu sebeple zaten ölü doğan Sened-i İttifak çok uzun ömürlü olmadı. Kısa bir süre sonra Sultan II. Mahmut, idareyi tamamen eline alarak ayanları bir bir ortadan kaldırarak merkezi otoriteyi güçlendirmeye çalışmıştır.

Osmanlı İmparatorluğu’ndaki çöküşü farkeden II. Mahmut, hayatı boyunca imparatorluğu batı düzenine uydurmaya çalıştı. Böylece, olumsuz gidişi durduracağını düşünüyordu. Bunun için çıkarttığı kıyafet kanunuyla (3 Mart 1829) devlet memurlarının kavuk, sarık, şalvar ve çarık giymelerini yasakladı.

Bunların yerine fes, pantolon, ceket giyilecekti. Buna karşı çıkanları şiddetle cezalandırdı. Saray yaşayışını değiştirerek Avrupalı hükümdarlar gibi davrandı; setre pantolon giydi, sakalını kısa kestirdi, resmini devlet kurumlarına astırdı.

Bu değişikliklerin lüzumunu anlayamayan halk, II. Mahmut’u “gavur padişah” diyerek andı.

Batılı kurumların çalışmalarından esinlenerek yalnız erkekleri belirten nüfus sayımı yaptırttı (1831). Böylece yeni kurduğu ordunun devamını sağlayacak insan ve servet durumunu öğrendi. Bu sayım sonucunda 4 milyon Hıristiyan ve 8 milyon Müslüman tespit edildi. Ayrıca Anadolu’da 2.500.000’dan fazla, Rumeli’de de 1.500.000 erkek vatandaşın yaşadığı tespit edildi.

Avrupa’nın önemli şehirlerinde daimi elçilikler kurdurttu. İlk resmi gazete olan Takvim-i Vekayi’nin çıkmasını sağladı (1 Kasım 1831). Medreselerin yanında Avrupalı tarz eğitim veren yeni okullar açıldı ve Avrupa’ya öğrenciler gönderildi.

Avrupa hükumet düzenini benimseyerek Divan teşkilatını kaldırdı ve onun yerine bakanlıklar (nazırlık) kurdu. 30 Mart 1838’de Sadrazamlık makamına “Başvekalet”, Sadrazama “Başvekil” denilmesi kararlaştırıldı. Ölen ya da azledilen devlet memurlarının mallarına el konması anlamına gelen “Müsadere” usulünü kaldırdı.

Ayrıca Devlete ıslahat hareketlerinde yardımcı olmak, yeni teklifler getirmek, memurların terfi ve yargılanmasıyla uğraşmak üzere Darü’ş Şuray-ı Bab-ı Ali kuruldu.

Başvekalet, Maliye, Dahiliye, Hariciye, Evkaf nezaretleri gibi teşekküller hep onun emriyle kuruldu. Askeri konuları görüşmekle görevli Dar-ı Şura-yı Askeri, sivil görevlilerin yargılanması ve hükumetle halk arasında davaların görüşülmesi için Meclis-i Vala-yı Ahkam-ı Adliye kuruldu.

Bir fermanla ilköğrenimin zorunlu ve parasız olduğunu ilan etti. Rüştiyeler (orta okul) ve devlet memurlarının yetişmesi için Mekteb-i Maarif-i Adliye kuruldu. Tıbbiye ve Harbiye okulları açıldı. Bu okullar için yabancı kaynaklı eserler Osmanlıca’ya çevrildi.

Posta teşkilatının kurulması ve Karantina uygulaması da yine Sultan II. Mahmut döneminde gerçekleştirildi. Avrupalı tüccarlarla rekabet edebilmeleri için Türk tüccarlara gümrük kolaylıkları getirildi….”

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*