Elden Düşme Bir Yaşam : Ayasofya Nasıl Müze Oldu ?

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

Yeni Zelanda katliamın arkasında tarihe mal olmuş meseleler : Tasarımcıları ve uygulayıcıları için birer bahane değil, onların vizyonlarını besleyen kaynaklar olduğu anlaşılmaktadır.

Yeni Zelanda Katliamı ve hain saldırının detayları kısaca hatırlanırsa:

Yeni Zelanda’da 2 ayrı camide, Cuma namazı kılmak için biraraya gelen Müslümanlara gerçekleştirilen hain saldırıda, 50 masum insan şehit olmuş, saldırı: medyaya yansıyan bilgilere göre, Saldırgan tarafından 2 yıl öncesinden planlamış.

İskoç bir aileden gelen saldırgan, Avustralya’da doğmuş, 28 yaşındaki Brenton Tarrant.

Saldırganın yayınladığı görüşleri arasında; Türklere ve Başkan Erdoğan’a defalarca tehditler savrulmuş.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Washington Post gazetesi için “Yeni Zelanda teröristi ve DEAŞ’ın kumaşı aynıdır” başlıklı bir makale yazdı…

‘TERÖRİSTİN ATIFLARI MANİDAR’

Cinayet silahlarının üzerinde ve teröristin internet ortamında yayımladığı manifestoda çok sayıda tarihi referansa rastlandığına dikkati çeken Erdoğan, “Teröristin Türkiye’ye ve şahsıma birçok kez atıfta bulunması hem manidar hem de üzerinde düşünülmesi gereken bir husustur” ifadelerini kullandı. Erdoğan, makalesine şöyle devam etti:

“Yetkili makamlarımız, Yeni Zelanda saldırısı sonrasında saldırgan Brenton Harrison Tarrant’ın 2016 yılında Türkiye’ye iki kez gelerek ülkemizin muhtelif bölgelerinde zaman geçirdiğini ortaya çıkardı…

Cumhurbaşkanı Erdoğan, makalesini şöyle sürdürdü:

“Milletimiz, tarihin teröristler tarafından tahrif edilmesiyle ilk kez bu olayda karşılaşmamıştır. Tarihi radikal ideolojisinin perspektifinden yorumlayan ve çoğunluğu Müslüman binlerce sivilin katili olan DEAŞ terör örgütü, son yıllarda ‘İstanbul’un yeniden fethi’ için çağrıda bulunmuştur. Bu çağrı, Christchurch saldırganının manifestosunda yer alan ‘şehri bir kez daha Hristiyan yapma‘ sözüyle benzerlik göstermektedir. DEAŞ, aynı şekilde Türkiye Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırmaya yemin etmiştir — ki Türk askerinin Suriye’de terör örgütüne bu kadar ağır bir darbe vurmasının sebeplerinden biri budur…”.(1)

Teröristler katliamdan sonra yayınladıkları bildiride İstanbul’a yönelik de skandal tehdit mesajları yayınladılar. Teröristler mesajlarında, “Ayasofya minarelerden kurtulacak ve Konstantinopol hak edildiği gibi tekrar Hristiyan şehri olacak” ifadelerini kullandılar.

Silahların üzerinde, daha önce dünyanın başka bölgelerinde Müslümanlara saldırı düzenleyenlerin isimleri yer alıyor.

Saldırıyı 2 yıl önce planlayan Tarrant’ın, katliam öncesinde Twitter hesabından bir manifesto yayınlamış.

Tarrant, manifestosunda 2011 yılında Norveç’te 77 kişiyi öldüren Anders Breivik’ten ilham aldığını yazmış.

Katliamcı, manifestosunda Türklerle ilgili bir bölüm de yer alıyor.

“Türklere” başlığının yer aldığı bölümde şu ifadelere yer verilmiş:

“Topraklarınızda huzur içinde yaşayabilirsiniz, size zarar gelmeyecek. Boğaz’ın Doğu yakasında.”

Ama Boğaz’ın Batı yakasında bir yerde yaşamayı denerseniz, Avrupa’ya gelirseniz sizi öldüreceğiz.

Konstantinopolis’e gelir, tüm cami ve minareleri yıkarız. Ayasofya minarelerden kurtulacak ve Konstantinapol hak edildiği gibi tekrar Hristiyan şehri olacak”

SALDIRGANIN SİLAHINDA SULTAN MURAT AYRINTISI

Öte yandan saldırganın silahlarının üzerinde, daha önce dünyanın başka bölgelerinde Müslümanlara saldırı düzenleyenlerin isimlerinin yer aldığı görüldü. Katilin katliam sırasında kullandığı silahların üzerinde TURKOFAGOS ve “Viyana 1683 ” ibaresi dikkat çekti.

Şarjörlerden birinin üzerinde Kiril alfabesiyle Miloş Obiliç yazması dikkat çekti. Miloş Obiliç, Kosova Savaşı’nda Sultan Murat’ı şehit eden Sırp olarak biliniyor.(2)

Yeni Zelanda Katliamcısı üzerinden verilen mesajları sırası ile anlamlandıralım:

-Ayasofya:

16 Nisan 2017’de yapılan Başkanlık referandumundan iki gün önceydi. …“tarihçi” Mustafa Armağan Diyarbakır’da düzenlenen bir konferansta, Ayasofya’nın bağımsızlığımızın sembolü olduğunu vurgulayıp, şunları söyledi: 

“Bağımsızlığımızın önündeki engellerden birisi sembolik olarak Ayasofya’dır…”

Yeni Zelanda’da camilere saldırıp, 50 insanı katleden caninin, “Ayasofya minarelerden kurtulacak” hezeyanından sonra Ayasofya meselesi geçen hafta yine gündeme geldi. Tekirdağ mitinginde bir vatandaş, “Ayasofya cami olarak açılsın” diye seslenince, Erdoğan şöyle tepki gösterdi: 

-“…Bu işin siyasi boyutu var. Yan tarafta Sultanahmet’i doldurmayacaksın, Ayasofya’yı dolduralım diyeceksin. Bu oyunlara gelmeyelim. Bunların hepsi tezgâh. Biz, ne zaman neyin nasıl yapılacağını çok iyi biliyoruz. Bu namussuzlar böyle dedi diye biz adım atmayız. Adımı nasıl atacağımızı, biz çok iyi biliriz.”

İki gün sonra da bir televizyon programında özetle şu açıklamaları yaptı:

Yeni Zelanda’daki teröristin 74 sayfalık manifestoyu yazması mümkün değil. Bu özel bir kurul tarafından hazırlanmış bir manifesto. Bunun arkasında çok ciddi bir kurul var. Çünkü Batı’nın niye sesi çıkmıyor? Batı’daki medyanın niye sesi çıkmıyor? Bunu bulmuşlar ve hazırlayıp eline de vermişler. Benim ülkemin adı geçiyor, şahsımın adı geçiyor, Ayasofya’nın da adı geçiyor. Ayasofya adeta sanki emanetmiş de onu geri alacaklar…

AYASOFYA ABD’NİN DE GÜNDEMİNDE

Erdoğan’ın bu sözlerinden sonra ABD’nin Ayasofya hakkındaki düşüncelerini merak ettim ve her yıl Dışişleri Bakanlığı’nca yayınlanan “Dini Özgürlükler Raporu”na baktım.

(ABD bahsekonu) 2014 ve 2015 yılı raporlarında da sadece Trabzon’daki Ayasofya’ya değinildi. 

2016 raporuna gelince; İlk kez burada İstanbul’daki Ayasofya’dan şöyle söz edildi:

“Ramazan ayı boyunca devletin televizyon kanalı olan Diyanet Tv’de 1935 yılında müze haline getirilen Ayasofya’da Kuran okundu. Diyanet İşleri Başkanı buradan özel bir röportaj verip, Müslümanlara çağrı yaptı. Ekim ayında da hükümet, Osmanlı döneminde yapılmış olup, Ayasofya’dan ayrı bir bölümde olan Hünkar Kasrı’na tam gün görevli imam atadı. Burada günde 5 vakit namaz kılınmaya başlandı. 28 Mayıs’ta Anadolu Gençlik Derneği’nin İstanbul’un fethinin 563’üncü yıldönümü için düzenlediği etkinlikte, binlerce insanın katılımıyla Ayasofya’da sabah namazı kılındı. Ekim ayında Kanal A’da bir yorumcu, 1935’teki Ayasoyfa’yı müze haline getirme kararının İngiliz ve Amerikan komplolarının bir parçası olduğunu söyledi.”  

Raporun son bölümünde de ilk kez, ABD Büyükelçisi ile İstanbul Başkonsolosu’nun devlet yetkilileriyle yaptığı görüşmelerde, “Ayasofya’nın birarada, barışçıl bir şekilde yaşama ve dinlerarası diyalog açısından tarihi ve olağanüstü önemli bir sembol olduğunu” vurguladığı bildirildi…

Çeşitli milliyetçi İslâmi grupların, 537-1453 yılları arasında Ortodoks kilisesi, 1453-1931 yılları arasında cami olan İstanbul’daki Ayasofya müzesi dahil bazı eski Ortodoks kiliselerinin camiye dönüştürülmesini istemeye devam ettiği..(3)

Peki, Ayasofya (1931) 1934 yılında nasıl müze olmuştu?

Olayı bize, 1922 Yılı Aralık ayında Ankara’da Mustafa Kemal Paşa (ve ayrıca Papa) ile görüşen İngiliz gazeteci Grace Mary Ellison aktarmaktadır. 

Yazarın, Mustafa Kemal Paşa ile görüşmelerinde konu Türkiye’deki Hıristiyanlar ve Ayasofya’ya gelir…

-“…Papa’ya beni tanıyan ve bana güvenen insanların bulunduğu Ankara’ya niçin gittiğimi, ne elde etmek umudunda olduğumu anlattım. Ben devam ederken yüzünden sonsuz bir üzüntü bulutu geçti: “Bu dehşetli kan dökümü, bu gereksiz ıstıraplar… Keşke bütün bunlar başımıza gelmeseydi” dedim.

Gerçekten onun söyleyebileceği bir şey yoktu. O şimdi Yakın Doğu’daki diplomatik rezaletin sorumluluğunu, tarihin kimin omuzları üzerine yükleyeceğini sormanın gereksizliğini biliyor. Ama hatırlayınız ki, o Mustafa Kemal’e yazmış ve ordusu ilerlerken kan dökümünü önlemesi için elinden geleni yapmasını yalvarmıştı.

Paşanın cevabı mükemmel kişiliğine çok uyan bir biçimde akıllı, sempatik ve soyluydu. Papa’ya dedim ki

-“Mustafa Kemal bana Hıristiyanlara karşı çok iyi davranacak, anlayışlı bir kişi olarak görünüyor. Nutukları oldukça demokratik, halkı için anlayış ve şefkatle dolu… Çok kıymetli madenleriyle zengin bir toprağa sahip insanların, lâyık oldukları zenginlik içinde yaşamalarını sağlamak için, onların önderi olmakta gerçek bir istek ve karar vardı sözlerinde. Elbette başka ülkelerde de böyle büyük sözler söylemiş, fakat hiçbir şey yapamamış insanlar çıkmıştır.”

Mustafa Kemal Paşa’nın kişiliğini bildiğim kadarınca anlattım. Papa’ya onun oldukça ılımlı bir insan olduğunu, kan dökümünü önlemek için bütün gücünü kullanacağını söyledim. (4)

“…Papaya hiçbir şey olmayacaktır, Sayın Peder… Yeter ki Yunanlılar olayları başlatmasın. Trakya’dan acele ve dehşet içinde, sürülürlerken, kendilerine küçük Asya’da yaptıkları katliamı hatırlatmadılar mı?” dedim. Ama Papa’nın yüzü yine de kaygılıydı, sesinde de büyük bir üzüntü vardı.

Ankara’da Mustafa Kemal Paşa’ya Papa’nın barış için büyük isteğini söyledim. Paşa’ya Hıristiyanlara karşı cömert davranışının ne olacağını sordum. Ayasofya bir Hıristiyan kilisesi olduğuna göre, Hıristiyanların ruhanî lideri Papa’ya geri verilip verilmeyeceğini araştırdım.

Mustafa Kemal Paşa cevap verdi:

-“Eğer Hıristiyan kilisesinin bîr tek kolu olsaydı, Ayasofya şimdi, bizim Müslüman geleneklerimizin bir parçası olmasına rağmen, bu mümkün olabilirdi. Hıristiyan kilisesi o kadar çok bölündüğüne göre bu, imkânsızdır. O takdirde Ruslar, Yunanlılar ve Anglikanlar bizim topraklarımızda Ayasofya için birbirleriyle dövüşmeye kışkırtılacaklardır. Ve sizin barış için öğütlediğiniz iyi davranış, sonsuz bir çatışmaya yol açacaktır.

–Ama yine de Hıristiyanlara dünya gözünde lâyık olan onuru vermek için, elimizden ne gelirse yapmaya çalışacağız ve Ayasofya’yı bir cami olarak korumakla, Katolik kilisesinin gerçekten haysiyetini incitiyorsak, onu, ya bir müzeye çevireceğiz. Ya da tamamen kapatacağız.

Hiç kimse bizim, bilerek, planlı Hıristiyan kilisesini incittiğimizi söyleyememelidir.” (5)

Cumhuriyet dönemi ile birlikte Ayasofya ile ilgili yaşananlar:

“…Ayasofya 24 Ekim 1934’te camilikten çıkarılıp Müzeler Genel Müdürlüğü’ne bağlanmıştır. Bu arada sebepsiz olarak medrese yıktırıldığı gibi içeride bulunan ve camiye ait olan çeşitli eşya ile halılar ve levhalar da kaldırılmıştır. Bunlardan büyük levhalar daha sonra tekrar yerlerine asılmıştır. Beş yüzyıl Türk eseri olarak hizmet eden bu caminin eşyasının dağıtılmış olması gerçekten üzücüdür. 

1931’de Amerikan Bizans Enstitüsü adına Ayasofya mozaiklerini meydana çıkarma izni alan Th. Whittemore, Atatürk’ün isteği ve bakanlar kurulu kararı ile 1932’den itibaren işe başlamıştı.

1936’da A. M. Schneider tarafından Ayasofya’nın batı tarafında bir kazı yapılmış, 1944-1950 yılları arasında müdür Muzaffer Ramazanoğlu yapının içinde ve dışında bazı araştırmalar gerçekleştirmiştir. Amerikan Enstitüsü’nün inceleme ve mozaik temizleme çalışmaları ise 1970’e kadar sürmüştür.

Bu çalışmaların sonucu olarak şimdiki güney tarafı girişi üstünde Meryem, Konstantin ve Justinianos’u tasvir eden XI. yüzyıla ait olduğu sanılan mozaik ile İmparator Kapısı üstündeki alınlıkta VI. Leon’u Îsâ önünde secde eder vaziyette tasvir eden mozaik bulunmuş, apsis yarım kubbesinde büyük bir Meryem ile önündeki kemerin alt kısımlarında iki baş melekten biri meydana çıkarılmıştır (IX. yüzyıl).

Yukarı katta ise kuzey galerinin kuytu bir kemer aralığında İmparator Alexandros’un portresi, kuzey kemeri içindeki kalkan duvarının alt kenarında üç aziz, güney galerinin ortalarında Îsâ, Meryem ve Joannes üçlüsü (XII. yüzyıl), nihayet aynı galerinin dip duvarında İmparatoriçe Zoe ve IX. Konstantin Monomakhos ile II. İoannes Komnenos’un karısı ve oğlunun resimleri bulunmuştur.

Ayasofya’da varlığı bilinen, hatta elde resimleri olan diğer bazı mozaiklerin 1894 depreminde döküldükleri tahmin edilmektedir. Bazıları da belki sıva altında hâlâ durmaktadır. 

Ayasofya müze haline geldikten sonra ilk defa 8 Ağustos 1980 tarihinde hünkâr mahfili ibadete açılmıştır. Bundan kısa bir süre sonra (14 Eylül 1980) restorasyon gerekçesiyle tekrar kapatılan hünkâr mahfili 10 Şubat 1991’de yeniden namaz kılmaya tahsis edilmiş ve Ayasofya kısmen de olsa cami olarak hizmet vermeye başlamıştır. (6)

Yukarıda yazılanlardan (6 sayılı alıntı) anlaşıldığı üzere ABD, (Oda TV yazarı Müyesser Yıldız’ın dediği gibi) Ayasofya olayına 2016’da değil, 1931 yılında dahil olmuştur.

Ve… Ayasofya’nın müze olmasına giden süreç, İngiliz gazeteci M. Ellison’a ( Mustafa Kemal Paşa’dan aktardığına) göre, 1922 yılında başlamıştır.

Sözün özü: Ayasofya, sadece bir “Ayasofya-Cami meselesi” değildir. Belki de bir (Siyasal) bağımsızlık meselesi, verilen mesajlar da gerçek bağımsızlığımızla ilgilidir.



Devam edecek

www.canmehmet.com

Kaynaklar:

(*) “Anadolu’da Türkiye yaşayacak mı” Johns Mool. Sahife:108

(1)https://tr.sputniknews.com/turkiye/201903201038296141-erdogan-yeni-zelanda-turkiye-katliam-atif/

(2)https://www.sabah.com.tr/galeri/dunya/yeni-zelandadaki-katliamci-saldiridan-once-manifesto-yayinlamis/16

(3) Yazının tamamı için bakınız: Müyesser Yıldız

Odatv.com https://odatv.com/abd-ayasofya-hakkinda-ne-dusunuyor-22031950.html

(4)“Kuva-ı Milliye Ankarası”, Sahife:247, paragraf:1)

(5)A.g.e: Sahife:248, Paragraf:1)

(6) Daha fazlası için bakınız:  https://islamansiklopedisi.org.tr/ayasofya


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

SPAM ENGELLEME SORUSU

*

↓