El Kaide/Taliban/DAEŞ/PKK ve Terör, Milliyetçilik-Ötekileştirme dünyanın başına kimlerce ve nasıl bela edildi (2)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

terörisme

Yaklaşık 250 yıl öncesine kadar dünyada bir “Milliyetçilik” anlayışı yoktur.  Bu anlayış,  tetiklediği ayrılıkçı çatışmalar ve 2 Dünya Savaşı ile yüzmilyonlarca insanın katiline neden olmuş, günümüzde de olmaya artan sayıda devam etmektedir.

İnsanları etnik kökenlere ve farklı inanç anlayışlarına ayırmak, kime nasıl bir fayda sağlamaktadır? Uğrunda ölen, öldüren insanlara bir değer, yarar sağlamadığına göre?

Aşağıda kamuoyunda fazla bilinmeyenleriyle,  İnsanlığın, “Milliyetçilik-Mezhepçilik” çatışmalarına hangi süreçlerle ve nasıl sürüklendiği açıklanmaktadır.

“…1780 öncesindeki eski düzenin büyük imparatorlukları ve hatta İngiltere, Fransa, Japonya gibi ulusal devletler, kültürel, dinsel ve yaşam tarzı farklılıklannı, sürekli tansiyonu yok etmiyorsa da asgariye indiren, İdare etme yöntemleri geliştirmişlerdi.

Statülerin karmaşık ve birbirine geçmiş olduğu toplumlarda, çatışmaları ayrıştırmak, tecrit etmek ve önlemek için plan hazırlamak daha kolaydı…”  (1)

Açıklananlarla ilgili ilk soru;  (1789) Fransız ihtilali’nin arefesine kadar gündemde olmayan, kültürel ve yaşam tarzı farklılıkları nasıl oldu da, o dönemle birlikte gündeme taşındı? 1798’de Mısır’ı İşgal eden Napolyon, beraberinde matbaalar ve yazarlar götürerek, Mısır’da milliyetçilik anlayışını yeşertti?

Otoritenin kaynağı halk değil de kral ise, “biz” ve “onlar” meseleleri daha az önemliydi. Mesela, Avrupa’da, daha geniş nüfusun sahip olduğu haklardan mahrum edilen Yahudiler, yabancılar ve dinsel anomaliler  (Normalin dışındakiler-Canmehmet) olarak görüldüler. Yine de eski düzenin kralları ile aristokratları, onlara kimi zaman bir ölçüde koruma sağlıyordu.

Farklılıkların tanzimi, Osmanlı imparatorluğu’nda özellikle başarılıydı.

Gayri Müslim azınlıklar, millet denen yarı özerk düzenlerde gruplanmıştı.

Her millet geleneksel olduğu varsayılan liderleri tarafından yönetilirdi: Hıristiyanlarda piskoposlar, Yahudilerde hahamlar konseyi.

Osmanlılar kendi Müslüman azınlıklarıyla dahili sınırlardaki Bedevi Aşiretleri’ni idare etmek için de benzeri yapılar tasarlamışlardı.

Kendi ritüelleriyle (Ayinleriyle) görenek biçimlerini uygulama izni verilmesi, sultana bağlılıklarını ve gerektiğinde ordusunda hizmet etmelerini sağlamıştı.

…Osmanlılar da Moğollar, Safaviler ve bilhassa Qing gibi, kültürel farklılıkları bir meziyet kıldılar. Ortadoğulular ve Asyalılar iklimin ve varsayılan bedensel özün belirlediği karmaşık bir ırk tipleri hiyerarşisine sahip olsalar da bu katı bir üstünlük ya da aşağılık merdiveni değildi. (2)

Açıklananlarla ilgili ikinci soru; İlmi  tespitlere göre, Osmanlı devleti’ndeki  azınlıklarının bir özerklik ihtiyacı olmamasına rağmen bu konuda neden en büyük faturayı Osmanlı Devleti ödemiştir?

Osmanlı İmparatorluğu, diğer imparatorluklar gibi, modern anlamda milliyet gibi önemsiz şeyler dışında, çok uluslu ve çok etnik yapılı idi ve etnisite mefhumu biraz özeldi.

Ne var ki, 18. yüzyılın sonu ile 19. Yüzyılın başında, farklılık konusuna dikkat çeken ve “milliyet sorunu”nu yaratmaya başlayan birkaç değişiklik oldu.

-Birincisi, Atlantik ekonomisinin ve Akdeniz ile Hint Okyanusunda ona haraç ödeyenlerin büyümesi, kıskançlık tohumları ekerek bazı gruplara avantaj ve diğerlerine de dezavantaj sağladı.

-İkincisi, Avrupa’nın yükselen Hıristiyan güçleri, ticari dirayetleri dışında, mensupları genelde sadece ticaret ve diplomaside etkili aracılar oldukları için, Osmanlı’daki azınlıklara, cesaret ve destek verdi.

-İngiliz ve Fransızlar, Yahudi tüccarları kıyı şehirlerinde fahri konsolos yaptı. Yeni Fransız emperyalizminin habercisi olan III. Napolyon yönetiminde, Lübnan Dağı Hıristiyanlarına düşen görev, Fransa’ya ve kültürüne olan bağlılık duygusunu besleme çabalarını ikiye katladı.

-Bu meyanda İngiliz ve Amerikalı Protestan din adamları ile misyonerler, Mısır Kiptileri ile Asuri Hıristiyanların nabzını yokladılar.

-Üçüncü olarak; …Osmanlı İmparatorluğu’nun periyodik olarak Rus ve Avusturyalılara karşı “Balkan Savaşları” na karıştığı, 1870 sonrasında, din ve de devletin kimlik sorunu ön plana çıktı.

…Sömürgeci güçler için tebaaları arasında dinsel ve kültürel farklılıkların varlığı, hem zorluklar hem fırsatlar yaratmaktaydı.

Bu farklar, ortak yasa ve yönetim biçimlerini dayatma girişimlerini karmaşıklaştırıyor veya sahip olduklarının ekonomik istismarına sekteye uğratabilirdi.

Bu nedenle, İngilizler, Fransızlar ve Hollandalılar, çoğu zaman fethedilmiş toprakların, özellikle tepe arazilerde, ormanlarda ve çöllerde yer alan, azınlık gruplarınca yerleşilmişe benzeyen bu kısımlarını ayırdılar. (3)

…Avrupa dışı milliyetçiliğin ve ulusdevletin geleceği için daha önemli olan, sömürgeci güçlerin, topraklarının çoğunluk toplumları içindeki dinsel ve ırksal farklılıklara ayrıcalık tanımasıydı.

Burada “böl ve yönet” politikasının avantajları daha belirgin hale geliyordu.

Bu kısmen siyasi hesaplardan kaynaklanmaktaydı. Yerel azınlık gruplarının oluşturduğu, çoğunluktan farklı ve onlardan kuşku duyan bir ordunun sömürgeciler aleyhine dönmesi düşük bir ihtimaldi.

Böyle grupların liderleri, racaları veya şefleri, heveslenilen milliyetçi liderliğe yararlı bir denge unsuru sağlıyor da olabilirdi. Çok daha sık olan, bu amaçların söze dökülmemesi ve kabul görmemesiydi.

Irk ve milliyet hakkındaki zamanın önyargıları, sömürgecilerin sömürge insanlarını, aralarında hakemlik yapmanın kendilerinin işlevi olduğu melez yığınlardan fazla bir şey olarak görmelerini imkânsız kılmaktaydı.

Mesela,  Fransızlar tarafından, Kuzey Afrikalıların çeşitli yapıları arasındaki incelikli dil ve kültür farklılıklarının, yakın zamanlardaki Arap istilacıların sözde yerli Berberilere ya da medeni anlamda Avrupa Akdeniz’i insanlarına çok daha yakın olan Kabiliyelilere karşı ayarlandığı fikri olarak tertiplendi.

Bu ayırım, Berberileri Fransızlara karşı ayaklanmaktan alıkoymadı ve bunu 1912’ye kadar sürdürdüler Ancak bu, Berberi siyasetini ve toplumunu, Arap komşularının ve din kardeşlerininkinden kurnazca farklı bir yöne yerleştirme eğilimindeydi.

Benzer şekilde, Malaya devletlerindeki İngiliz otoriteleri, gelen Çinli kalay madencilerine ve kauçuk yapımcılarına, Malayalı Müslüman küçük çiftçilerden oldukça farklı davranma konusunda, sağduyu sahibiydiler.

Ancak Çinli işadamları ve kalay madenlerindeki işçilerin, gizli topluluklar olan Triadlar’dan, Malayalı İslami mahkemenin oturaklı muhafazakârlığından daha fazla bu eklemlenmiş yerleşimcilerin kışkırtıcı politikalarından korkarak bunu daha ileri götürebileceklerinden çok kuşkuluydular.

Buna karşılık Hollandalılar, Java sakinleriyle “dış adalar”inkiler, bilhassa Molüklüler arasında büyük ölçüde fark yaratmaktaydı. Aynı şekilde Fransızlar, Malinezyalı, hatta Vietnamlı sözleşmeli işçileri, Yeni Kaledonya’nın Kanaklarına tercih ediyorlardı.

Hindistan’da da paralellikler vardı. Burada karmaşık farklılık öyküleri Hinduları, Müslümanları ve Sihleri ayrıştırmıştı.

Ancak farklar çok ince olup Sihler bir ölçüde Hindistan’ın ortak dinsel geçmişinden kaynaklanan normlar ve kozmolojiler içinde faaliyet gösterirken,  Müslümanlar çevrelerindeki Hindularla yüzlerce yıllık ilişkilerine uymaktaydı.

Diğer sömürge topraklarında olduğu gibi İngiliz yöneticiler dinsel ve ırksal bloklara ayrılmış bir kıtayı yönetmeyi daha kolay buldular..

Ne var ki, bu cemaatlerdeki liderler, 19. Yüzyılın sonunda kendi hesaplarına, farklılıklar üzerinde ısrarcı oldular. Bazı Sihler 870’lerde ısrarla “Bizler Hindu değiliz” görüşünü savundu.

Bazı Müslümanlar ise Müslümanların Hintlilerden tümüyle farklı, onlardan üstün, büyümekte olan boyun eğdirici bir ırk olduğunu ve sömürge güçlerinin desteğini hak ettiğini iddia etmekteydi.

Bu tavırlar, dinler ve ırkların gerçek ve esaslı varlıklar olduğu ve onlar adına konuşacak kişiler gerektiğine dair, yerel aydınlar sınıfı arasında yaygın olan görüşü yansıtmaktaydı.

Yerel aydınlar sınıfı ayrıca kendi hikâyelerini cemaatler veya halklar olarak tanımlayarak statülerini yükseltmek teşebbüsündeydi.

Aynı zamanda, bu çoğu zaman hâlâ akışkan olan dini geleneklerin kendilerini “azınlıklar” olarak görmeye başlayan bazı yandaşları, hem modern devletin ezici gücüyle hem de sömürge topraklarında temsil siyasetinin ürkek de olsa başlamasıyla tehdit edilmekteydi.

Bu tip, varsayılan etnisiteler için sonuç muhtelifti. İngiliz Liberal hükümet, Hintli Müslümanlara, 1900’de, alt kıtanın tarihine geniş kapsamlı etkileri olan, özel bir statü verdi.

Mısırlı Kiptiler, aynısını yapmak için çok zayıf durumdaydı. Yine de Malaya takımadalarında ve Fiji’de, Çinliler ile Hintlileri, Malaylılar ile yerli Fijililerden ayrı tutmak için özel idari komisyonlar kuruldu.

Fransız yöneticiler, hemen hemen aynı şeyi göçmen Çinli ve Hintliler ile Hinduçini’nde yaparken, Hollanda, Endonezya’da, onların farklı “insanlar’ının  yasal îleneklerini yansıttığı farz edilen özel görenek kodlan oluşturdu. Filipinlerde, yönetimin daha önceki İspanyol etnik kategorilerini temel alan Amerikalılar dahi, Malaylıları Çinlilerden ve yerli Filipinlilerden farklı gördüler. (4)

Yukarıda açıklanan ilmi tespitlere, tarihi gerçeklere ve genel çerçeveye göre Milliyetçilik ve farklılıkların öne çıkarılması:

Sömürgecilerin ve hedef ülkeleri parçalamak isteyenlerin, tamamen bilinçli tercihlerinin, planlarının sonucudur.

Bu kısaca özetlenirse;

Böl ve Yönet! Stratejisidir.

Devam edecek

www.canmehmet.com

Resim; Web ortamından alınmış, alt yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

Kaynaklar;

(1-2-3) Modern Dünyanın Doğuşu, Küresel Bağlantılar ve Karşılaştırmalar

1780-1914, Sir Christopher Alan Bayly. Sahife: 293-295

(4) A.g.e.

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*