Dünden Bugüne Kadınlar Tarihi: Özendiğimiz Batı, Tarihinde Kadını Nasıl Görmüş, Nasıl Davranmış (3)

Önceki Yazı

 

Batılıların: Sevgililer, anneler, babalar ve emekçi kadınlarla ilgili günleri neden kutladıkları veya buna neden ihtiyaç duydukları hiç aklınıza geldi mi? Büyük çoğunluğun aklına gelmediğini ifade edebiliriz.

Aşağıda, Antik Yunan’dan günümüze; Batılı kadınların toplum içindeki yerini ve kadına verilen değeri aktaran, “Kadınlar Tarihi” isimli eserden kısa bir alıntı aktarılmaktadır.

Bir zamanlar kadın tarihi akıl almaz ya da beyhude bir iş gibi görünürdü. Kadınlara biçilen roller suskun rollerdi: Annelik ve ev işleri, hesaba katılmayan ve anlatılmaya değer görülmeyen, ev yaşamının belirsizliğine havale edilen görevler.

Kadınların bir tarihi var mıydı? Eski zamanlarda, ateşli ve aktif erkeklerin karşısında, atıl ve hareketsiz oluşlarıyla soğuğu çağrıştırıyorlardı: Hareketsiz bir dünyanın atıl bileşenleriydi onlar; oysa hararetten yanan erkekler aktifti. Kadınlar, kaderlerini kontrol eden erkeklerin çatıştığı tarih sahnesinden uzakta, tanık olarak hizmet görme konumundaydılar…

Nüfus sayımları bile kadınları görmezden gelmiştir. Roma’da sadece miras sahibi kadınlar sayımda dikkate alınıyordu. Ancak MS üçüncü yüzyılda Diocletianus, kadınların sayıma dahil edilmesini emretti, o da sadece mali nedenlerle. On dokuzuncu yüzyılda, sadece aile reisinin işi kayıtlara geçirildiği için, kadın tarım işçilerinin ve kadın köylülerin emeği göz ardı ediliyordu…

Kadın imgeleri ve fantezileri nasıl gelişti ?

Soru son derece önemli olduğu için, bu dizide, illüstrasyonların yanı sıra, deşifre edilmesi gereken veriler saydığımız “resim arşivleri”ne de epeyce yer verdik. Bayeux Duvar Halısı ya da çağdaş billboard reklamcılığı günlük hayatı ne kadar yansıtıyorsa, MÖ beşinci ve altıncı yüzyıla ait Attika vazoları da o dönemin günlük hayatını  o  kadar yansıtmaktadır. Toplumsal cinsiyet temsillerini ancak bu tür imgelerin zaman içindeki değişimini çözümleyerek anlamaya başlayabiliriz. Evlilik törenleri genelde gelinin bir yerden diğerine fiziksel geçişini vurgular; yeni evlenen kadın ayrılmayı ve bütünleşmeyi simgeleyen bir dizi hareketle kendi çevresinden koparılıp tuzağa düşürülür.

Demek ki evliliğin bir yapısı vardır. Erdemli kadın, emeğin değerine aldırmayan bir toplumda iplik eğirici olarak resmedilirse ya da kadınsı güzellik, hemen hemen şekilsiz ve gözlerden saklı olan bedenden çok süsle bütünleştirilirse, o zaman kadınsı olanın nasıl algılandığını görmeye başlayabiliriz. Bu tür tezahürlerden hareketle, cinslerin birbirleriyle ilişkide fiilen  nasıl  durduklarını  değil,  erkeklerin karşı cinsle ilişkilerini, dolayısıyla da karşı cinsle ilgili temsillerini nasıl kurduklarını  da  belirleyebiliriz.

Edebi imgelerin derinliği daha  fazladır.  Dilin esnekliği,  oldukça katı kurallara tabi olan görsel mecazdan daha fazla özgürlüğe imkan verir. Edebiyat, belki de plastik sanatlardan daha özgür ve daha kapsayıcıdır, fakat burada da Efendi’nin arzusu baskın gelir. Guillaume de Poitiers’nin on ikinci yüzyılda şarkısını söylediği ” saf aşk”ın “Hanımefendi” si erkeklerin kalplerinin hükümranı gibi görünebilir, fakat unutulmamalıdır ki, “bu şiirler kadını değil, erkeklerin kadın imgesini” ya da yeni bir cinsel strateji seçmiş olan bazı erkeklerin öne çıkarmayı tercih ettikleri  bir imgeyi gösterir. Oyun değişmiştir, fakat kontrol  erkeklerin elindedir.

Aynı şey, romantik aşkın karmaşıklığı için de söylenebilir. (“Vadideki Zambak” yazarı-canmehmet) Balzac şöyle diyordu:  “Kadın bir köledir”, başına çiçekler ve kokular yağdırarak “bir tahta oturtmayı öğrenmek gerekir” …

Düşünürlerin, sosyal teorisyenlerin ve çağların öteki sözcülerinin, kadınları tartışma şekillerinin çeşitliliğinden ne çıkarmamız gerekir? Filozoflar, teologlar, hukukçular, doktorlar, ahlakçılar ve eğitimciler kadınları tanımlama ve uygun davranışlarını tarif etme çabalarından bıkıp usanmadılar. Kadınlar, her şeyden önce sosyal konumları ve görevleriyle tanımlandı.

Rousseau, Emile’in beşinci kitabında, kitaba adını veren kahramanı için kurguladığı kadın olan Sophie’yi yazmaya başladığında, söyleyeceği şuydu: ” Erkekleri memnun etmek, onlara yararlı olmak, gençken büyütmek, büyürlerken göz kulak olmak, tavsiyede bulunmak, teselli etmek, hayatı onlar için hoş ve kabul edilebilir hale getirmek bunlar, bütün çağlarda kadınların görevleridir ve onlara çocukluktan itibaren öğretilmesi gerekir.”

Ortaçağ’da Limerick’li Piskopos Gilbert şu gözlemde bulunuyordu: “ Kadınlar evlenirler ve dua edenlere, çalışanlara ve savaşanlara hizmet ederler.”

Aristoteles’in ve aslında genel olarak erkeklerin görüşleri de çoğunlukla aynıydı; kadınların görevleriyle ilgili bu görüş, yüzyıllar boyunca fazla değişmedi.

On dokuzuncu ve yirminci yüzyıllar da kadınlar, sosyal yarar adına evi terk etmeye ve anneliğin yararlarını bütün topluma yaymaya davet edildiler.

Dinin talepleri ile ahlakın talepleri birbirini güçlendirdi. Pagan ya da Hıristiyan Roma, genç kadınların bakire kalmasında ısrar etti ve kadın tevazusunu ve iffetliliğini kutsadı. Kadınlar örtünüyorlardı: Görüşleri Aziz Pavlus ve on dokuz yüzyıl sonra Barbey d’Aurevilly tarafından yinelenen Horatius, saygın bir kadında “insan sadece figürü görür” diyordu.

Edepli kadınlar, kendi haremlerine ya da Victoria dönemi evlerine hapsedildiler. Bu kadınları belli sınırlar içinde tutma çabaları, her zaman kadınların doğasıyla ilgili belli varsayımları yansıtır: Kadınların vahşi ve disiplinsiz, kırılgan ve sağlıksız, kısıtlanmadıkları takdirde bir bela oldukları varsayımını. Kuşkusuz, fiziksel engeller kırıldı; fakat bunların yerini, sosyal normların içselleştirilmesini amaçlayan daha karmaşık eğitim sistemleri aldı. Bu sistemler ilk önce “genç kadın”ın, ardından daha gizemli bir figür olan “genç kız”ın ortaya çıkmasına neden oldu. Kadınlar yavaş yavaş -çok yavaş bir şekilde- bireyler, rızaları göz önüne alınan insanlar haline geldiler.(1)

Ve günümüze geliyoruz.

Avrupa’da (Batı’da) Kadın Olmak

“…Dünyadaki ilk 8 Mart Emekçi Kadınlar Günü kutlamasından bu yana neredeyse 100 yıl geçti. Ancak kadın – erkek eşitliği konusundaki sorunlar hala çözümlenmedi.

Az gelişmiş ya da gelişmekte olan toplumların yanısıra gelişmiş Batı toplumlarında da kadın – erkek eşitliği konusunda ciddi sıkıntılar yaşanıyor.

Ekmek ve gül… ABD’nin Massachusetts eyaletinde binlerce tekstil işçisi kadın, bu sloganla sokağa döküldü. Kötü çalışma koşullarını ve düşük maaşı protesto etmek amacıyla başlatılan protesto gösterisi, 129 kadının katledilmesiyle son buldu.

ABD’de öldürülen tekstil işçisi kadınların anısına, 1911 yılında ilk 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü kutlandı.

İlk 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nden bu yana, dünyada kadın hakları konusunda özellikle yasalar anlamında önemli adımlar atıldı.

Gelişmiş Batı ülkelerinde hukuksal açıdan kadın erkek eşitliği önemli oranda sağlanmış olsa da pratikte sorunlar hala devam ediyor. Ekonomik, sosyal ve politik alanda kadınlar erkeklerin hala gerisinde.

Avrupa’daki kadınların yüzde 33’ü şiddet mağduru

Kadınlar dünyanın her yerinde büyük risk altında. Evlerinde bile güvende değiller. Her gün çok sayıda kadın şiddet ve tecavüze maruz kalıyor. Üstelik kendi evinde.

Bu konuda yine Hollanda’dan dikkat çekici bir başka örnek: Hollandalı kadınların beşte biri evinde eşi ya da sevgilisinden şiddet görüyor. Her 10 kadından biri ise, tecavüze uğruyor.

Üstelik bunu yapanlar, ormanda saklanan birileri değil, kendi çevrelerindeki, hayatlarındaki insanlar…

Hollanda’da eşitlik ve kadın tarihi konularında çalışmalar yapan Atria adlı enstitünün yöneticisi Renee Römkens, 100 yıllık süreçte, kadın hakları konusunda hala istenilen düzeye ulaşılamadığını vurguluyor.

“Nu.nl” adlı haber sitesine konuşan Römkens, “Kadın erkek eşitliği, ekonomi, politika, şiddet ve çeşitlilik konularında hala geriden geliyor” diyor.

Gelişmiş batı ülkeleri ve ABD’de bu konuda ciddi sıkıntılar yaşanıyor. Amerikalı sinema oyuncusu Patricia Arquette de Oscar törenlerinde buna vurgu yapmıştı.

Arquette, “Gelir ve haklar konusunda ABD’deki kadınların erkeklerle eşit seviyeye ulaşmasının zamanı geldi” demişti.

AB Temel Haklar Ajansı’nın yaptığı araştırmaya göre, Avrupa’daki kadınların yüzde 33’ü evde fiziksel ya da cinsel şiddet mağduru.

Araştırmaya göre hamile kadınlar da şiddete maruz kalıyor. Çoğu kadın, polise başvurmaktan çekiniyor. Bunun nedeni korku ya da utanç. Şikayetler genelde yabancı erkekler tarafından gerçekleştirilen şiddet ya da cinsel saldırı nedeniyle yapılıyor.

Kadınlar kendi eş ya da sevgilileri hakkında çok fazla şikayetçi olmuyorlar.

Araştırmaya göre şiddet en yoğun şekilde Kuzey Avrupa ülkelerinde görülüyor.

Danimarka yüzde 52 oranıyla bu konuda en önde. Şiddet gören kadınların oranı Finlandiya’da yüzde 47, İsveç’te de yüzde 46.

Şiddetin en az olduğu ülkeler ise, yüzde 20 oranıyla Polonya, Avusturya ve Hırvatistan. Almanya’da bu oran yüzde 35. (2)

Yukarıdaki araştımalardan anlaşılan, ne imrenilen ve eğitimde örnek gösterilen Finlandiya’da bir insan olarak kadına saygı var, ne de azgelişmiş ülkelerde.

Bu durumda sorgulanması gereken; eğitim-öğrenim ve refahın dışında eksik olan nedir? Nedir ki, annelerimize, kardeşlerimize, kızlarımıza, insanımıza yeteri kadar değer veremiyoruz?

Devam edecek

www.canmehmet.com

Resim: Tarafımızdan hazırlanmıştır.

Kaynaklar:

(1)Özel Hayatın Tarihi. I. Cilt (History of Privare Life) başlıklı başka bir dizi hazırlamış olan  (İtalya’da  Laterza, ABD’de Harvard University Press

(2)Daha fazlası için bakınız:

8 Mart: Batı’da da eşitsizlik her alanda

Yusuf Özkan, Lahey, Hollanda, 8 Mart 2015

https://www.bbc.com/turkce/haberler/2015/03/150308_kadinlar_gunu_batida_durum

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*