Drina Köprüsü’nün hikayesinden İslam ile (Batı) Yunan Medeniyetinin insanlığa getirdiklerine (3)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

 

mimar sinan-bkog

 

Medeniyet, sanıldığı gibi taşları üst üste yığarak yükseltmek değil, insanı, değerleri ile birlikte yüceltmek olmalıdır. İnsana derdini anlatmakta zorlananlar, dertlerini taşlara, heykellere aktarmaktadır.

Sanat, yapısı ile mükemmel insanı işleyerek, onu, müzik, edebiyat ve sanat eserleri üzerinden yaşama bağlamakta, yaşam sevinci aşılamaktadır.

Gelişen her anlayışın (Yüksek Medeniyet’in) göstergesi: İnsanların tüm farklılıklarına rağmen birlikte ve uyum içerisinde yaşatması; farklılıkları, kin-nefret nedenleri değil de, birer zenginlik kaynağı sayabilmesidir.

İslam ve o anlayıştan doğan Medeniyet: insanı merkezine almış ve insanı öncelikli kılmıştır.

Bunun birinci dereceden bir örneği aşağıdadır.

Veda Hutbesi

“Ey insanlar! ” Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum belki bu seneden sonra sizinle burada bir daha buluşamayacağım.

“İnsanlar! bu günleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl bir mübarek şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınızda öyle mukaddestir, her türlü tecavüzden korunmuştur.

“Ashabım! Muhakkak Rabbinize kavuşacaksınız. Oda sizi yaptıklarınızdan dolayı sorguya çekecektir. Sakin benden sonra eski sapıklıklara dönmeyiniz ve birbirinizin boynunu vurmayınız! Bu vasiyetimi burada bulunanlar bulunmayanlara ulaştırsın. Olabilir ki burada bulunan kimse, bunları daha iyi anlayan birisine ulaştırmış olur.

“Ashabım! “Kimin yanında bir emanet varsa, onu hemen sahibine versin. Biliniz ki faizin her çeşidi kaldırılmıştır. Allah böyle hükmetmiştir. İlk kaldırdığım faizde Abdulmuttalibin oğlu (amcam) abbasın faizidir. Lakin ana paranız size aittir. Ne zulmediniz nede zulme uğrayınız.

…”Ey insanlar! “Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allahtan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları Allahın emaneti olarak aldınız ve onların namusunu kendinize Allahın emri ile helal kıldınız. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, kadınlarında sizin üzerinizde hakkı vardır.

…”Müminler! “Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz. Müslüman müslümanın kardeşidir ve böylece bütün Müslümanlar kardeştirler. Bir Müslüman kardeşinin kanıda, malıda helal olmaz. Fakat malını gönül hoşluğu ile vermişse o başkadır.

…”Ey insanlar! “Rabbiniz birdir. Babanızda birdir. Hepiniz Ademin çocuklarısınız. Adem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana Arap olmayanında Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi kırmızı tenlinin siyah üzerine siyahında kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur…

“Dikkat ediniz! şu dört şeyi kesinlikle yapmayacaksınız:

-Allaha hiçbir şeyi ortak koşmayacaksınız.

-Allahın haram ve dokunulmaz kıldığı cani haksız yere öldürmeyeceksiniz.

-Hırsızlık yapmayacaksınız.  

-İnsanlar “la ilahe illallah” deyinceye kadar onlarla cihad etmek üzere emr olundum.Onlar bunu söyledikleri zaman kanlarını ve mallarını korumuş olurlar. Hesapları ise Allaha aittir…” (1)

Hz. Muhammed (sav) Veda hutbesinde, insan ve insani ilişkilerde, adalet, hak ve sorumluluklar üzerinde ısrarla durmuştur. Bunlardan anladığımız, Semavi Din; İnsan ilişkilerini düzenlemekte ve ona görevlerini hatırlatmaktadır.

Bu doğrultuda Osmanlı Devleti’nin manevi kurucusu Şeyh Edebali, devlet olma anlayışını;

-“İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın” felsefesi üzerine kurulmasını tavsiye etmiştir.

Ve İslam Hoşgörüsüne 7 asırlık bir örnek:

-“..Ayasofya’nın meleği 160 yıl sonra gün ışığında; Ayasofya’nın 160 yıldır karanlıkta kalmış bir sırrı gün ışığına kavuştu. En son Sultan Abdülmecid ve o dönem restorasyonu yürüten İsviçreli mimar Gaspare Fossati’nin gördüğü, üzerleri sıva ve metal maskeyle kapatılan 700 yaşında olduğu tahmin edilen altı kanatlı melek figüründen birinin yüzü açıldı.

Mozaiğin bugüne kadar çok iyi korunmuş olması uzmanları şaşırttı.

16 yıldır kubbenin güneydoğu çeyreğinde bulunan iskele, iki hafta süren çalışmaların ardından sökülerek kuzeydoğu çeyreğine kuruldu. Kubbeyi taşıyan pandantifteki, 6 kanatlı melek (kerubim-serafim) figürü üzerinde de çalışmalar yapıldı. Meleğin yüzündeki metal maske çıkarıldı, 6-7 kat badana ve sıva kaldırıldı. Yaklaşık 10 gün boyunca heyecanla yürütülen çalışmaların sonundauzmanların bile beklemediği derecede iyi korunan mozaik, 160 yıl sonra yeniden günışığıyla buluştu..” (2)

Drina Köprüsü ile ilgili diziyi bitirirken, hakkında çok konuşulmasına rağmen fazla bilgi sahibi olmadığımız,  “Devşirme” ve “Enderun”u, Değerli ilim insanı, Prof İlber Ortaylı’nın kaleminden aktarıyoruz.

OSMANLI’DA DEVŞİRME

Osmanlı tarih ve tetkiklerinde bizi en çok meşgul eden kurumların başında devşirmelik gelir. Devşirme, çok kısa bir tarifle, devletin kapıkulu ocakları olan sipahilerle, yeniçerilerin yenilenmesini temin etmek için ortaya çıkmıştır, çünkü insan ve savaşçı yüzü yenilenmek zorundadır. Hıristiyan çocuklardan devşirme alınmıştır. Niye Hıristiyan çocuklardan diyoruz? Çünkü Musevî toplumundan, Osmanlılıksın Musevî kompartımanından devşirme alındığı görülmemiştir. Bunun nedeni antisemitizm veya Yahudilik aleyhtarlığı değildir, Yahudiler’in şehir toplumu olmasıdır.

Devşirme kurumunda temel kaidelerden birisi, şehir uşağının ocağa alınmamasıdır; çünkü şehir uşağının gözü açıktır, muhtelif cereyanlara, akımlara mensup olabilir. Bu yüzden kültür bakımından artık kendine göre bir kişiliğe kavuşmuştur, bir kimlik elde etmiştir. Dolayısıyla bu ocağın gerektirdiği tekdüze, tek yönlü bir kimliğin şehirliye verilmesi mümkün olmayabilir.

Bunun dışında hepimizin bildiği gibi fakat yanlış olarak tekrarlandığı üzere, Müslümanların da devşirmeye alınmadığı söylenir. Bu bir genel kuraldır; ama istisnası yok değildir… Bazı Müslüman köylerden de çocuk devşirilir. Çünkü bu köylerin ahalisi bunu istemişlerdi.

Devşirme işlemi, birkaç yılda bir yapılırdı ve genelde sayı birkaç bin çocukla sınırlı tutulurdu. Bazen sayı 5-6 bine kadar ulaşır; daha fazlası olmazdı ve bu olay her yıl da yapılmazdı çünkü kapıkulu ocaklarındaki asker sayısını göz önüne aldığımız zaman ihtiyaç belirliydi.

İhtiyaca göre sadece Balkanlar’dan değil, bazen, Orta Anadolu’dan çocuklar devşirilmiştir. Mimar Koca Sinan’ın bu çevreden hassa mimarlar ocağı için devşirildiği bilinmektedir. Hatta Kafkasya’dan da devşirme alındığı olmuştur.

…Gene aynı şekilde devşirme emini tek çocuklu ailelerin, tek oğlan çocuğu olan ailelerin çocuğunu devşiremez. Esasen devşirme için, köy cemaatinin bir yerde rızasının alınması gerekir. Bu şundan ileri gelir zannediyorum; bir nevi çatışmayı önleyen zımnî (kapalı) bir anlaşma ve toplumsal akit söz konusudur…

Her devşirme öyle bazılarının sandığı gibi gidilip zorla alınmaz. Hatta bazı fakir köyler çocuklarının bu yolla kurtulacağına. Yükseleceğine inanarak gönüllü olurlar. Tabii kaderde bir asker olarak, bir yeniçeri olarak muharebede ölmek de vardır.

…O alman çocukların kimisi bir yeniçeri neferi olarak kalacaktır, kimisi de Sokullu Mehmet Paşa ve Mahmut Paşa gibi koca bir imparatorluğun kaderini elinde tutan başvezirler olacaktır.

Bunun gibi Enderun dediğimiz mektep, sınıf bulunan bir mektep değildir; zaten burada insanlar hizmet içi eğitim görürler, koğuştan koğuşa terfi ederler. Padişah sarayında kendileri beğenildikçe padişaha daha yakın hizmetlere verilirler. Burada çok ilginç bir şekilde sözlü ve yüz yüze bir eğitim görürler. Spor da vardır, resim de vardır, hüsn-ü hat da vardır, edebiyat da vardır.

…Devşirme bir hayat tarzıdır. Bu çocuklar Türkçe öğrenir. Enderun’a alınmayanlar bile -Türk’e verilmek üzere- İstanbul civarındaki köylerdeki köylülerin yanına gönderilir.

Balkan dillerinin getirdiği kültürle konuşan çocukların bir müddet sonra Osmanlı’nın lisanını benimsedikleri anlaşılabilir. Yeniçeri adayının burada öğrendiği Türkçe ve din bilgisi de çok önemlidir. Rafine bir medrese dindarlığı verilmiyor bu çocuklara. Bir köylünün dindarlığı veriliyor, en esas unsurdur bu…” (3)

 

ENDERUN

Osmanlı sarayının 18. Yüzyıla kadar devlet idaresindeki en temel müessesesi Enderun’dur ki Farsça anlamıyla “iç kısım” demektir.

…Enderun, sarayın içinde en merkezde yer alan özel mekânı başlar. Burada devlet hayatı biter, işte o kapıdan girdiği bölümdür… Onun bir kapısı da Harem’e açılır. Enderun’a alınanların, devşirme çocukların beden ve zekâca en seçkinlerinden… Edirne Sarayı ve Galata Sarayı gibi müesseselerden seçilen çocuklar buraya gelir.

..Enderun çetin bir hayatın yaşandığı yerdir. Saray okuludur; ama bizim anladığımız anlamda bir okul değildir. Buraya gelen çocuklara Türk kültürünün, İslamiyet’in derinlikleri hocalar tarafından öğretilir. Bunlar bildiğimiz kimselerdir. Nitekim Osmanlı tarihinin musiki dallarında yükselen devlet adamlarının bu ocağında Ali Ufki Bey diye bildiğimiz Albert Bobovius de vardır.

…Enderun mensuplarının birbirleriyle temaslarında disipline ve laubalilikten uzak bir tavra çok dikkat edilirdi. Bütün bu sert yaşayış adeta 16. Asırdaki Cizvit tarikatının prensiplerine benzer ve Enderun hakkında cehalet göstergesi, bazı laubali rivayetlerin çok yaygın olamayacağını gösterir.

…Enderun’dan çıkan insanlar eğer kaftanlı sınıfına girmişlerse, saray dışına hizmete tayin edildiklerinde en aşağı tuğgeneral rütbesiyle bu hizmetlere giderler.

Enderun bir müessesedir. Buradaki eğitimle imparatorluğun yönetici sınıfı yetiştirilir. Büyük kısmı itibariyle Balkanlar’ın, Kafkaslar’ın ücra köylerinden devşirilen gençlerin, burada eğitilip nasıl üstün bir sınıf meydana getirdiğini görürsünüz.

O kadar ki hem fizikleri, hem duruşlarıyla etrafı etkileyen bu devletlilerin, kendilerinin bir devlet imajını meydana getirdiğini söylemek hiç mübalâğa sayılmaz. İstanbul’a gelen her yabancı ve seyahatname yazarı onların katıldığı bir resmî geçidi resmetmekten ve onları uzun uzadıya tasvir etmekten kendini alamamıştır.

Törenlerde ve sarayın dışında kılıç alayı, Cuma selâmlığı gibi merasimlerde Enderunluların zaten buraya gelmelerine neden olan fizikî heybetleri dışında kılık-kıyafetleri ve özellikle “peyk” denen refakatçilerin sorguçları sadece etraftaki halkı değil, başkente gelen ecnebileri bile çarpmıştır. Seyahatnamelerde, Osmanlı törenlerindeki devletlûların bakır baskı gravürleri bulunmayanları pek azdır.

Tevekkeli değil, meşhur nüktedir; bu mutantan alayı seyreden fakir Bektaşî dervişi göğe bakmış: “Hey Allah’ım, bir padişahın kullarına bak, bir de şu fakir kulunun haline…” demiştir.

…19. yüzyılda ise Enderun çok kıyı köşe bir okuldur. Çünkü artık böyle bir sistemin yerini bildiğimiz muasır okullar; Mülkiye, Hukuk. Harbiye gibileri almıştır ve 20. Yüzyıl başında da Enderun kalıntıları itibarı ile fiilen lağvedilmiştir.

…Osmanlı eğitimi hepimizin dikkatini çekeceği üzere îrsiyyete dayanan, bir seçkin zümre yaratmaktan çok liyakat sahibi ve buna sahip olabilecek kabiliyetteki gençlerin seçilip, yetiştirildiği bir sistemi ifade eder. Bu bakımdan Enderun bütün tarihte çok özgündür. Tarihte kul sistemini kullanan tek devlet Osmanlılar değildir; Memlûklar da kullanmıştır. Orta Asya hanlıklarında da kul sistemi görülür. Batı’da da Roma Imparatorluğu’nda olduğu gibi buna benzer bir sistem görülür. Ama bunların içinde en özgün teşkilatlanmış olanı Enderun’dur.

..Unutmamak gerekir ki imparatorluk kendini yönetecek sadık komutanları bu ocakta yetiştirmiştir, işte bu çok önemli bir vasıftır. Buradan çıkan insanlar; vezir olmuştur. Yeniçeri ocağı ağalığı yapmıştır, devlet kademelerine hatta birçok memuriyete dahi ağırlığını koymuştur; ama her zaman için padişahın kulları, padişahın hizmet sınıfı olduklarını unutmamışlardır. Devlet fikrini, devletin bütünlüğünü çok iyi kavramışlardır. Bu nedenledir ki 16. Asırda Kanunî devrinde imparatorluğumuza gelen Avusturya-Alman İmparatorunun büyükelçisi Ogier Ghiselin von Busbeck, bu durumu biraz idealist bir üslub ve biraz da kıskançlıkla şöyle anlatmaktadır:

Türk devletini, Osmanlı-Türkleri’nin devletini, imparatorluğunu liyakat sahibi, zengin, güzel insanlar, çalışarak, yükselerek, gayretle elde ettikleri rütbelerle yönetirler Bizdeki gibi irsî bir aristokrasi yoktur. Bu yüzden kabiliyetsiz insanların elinden değil, kabiliyetlilerin elinden yayılan ve yükselen, istikbali fetheden bir imparatorluk söz konusudur.”  (4)

www.canmehmet.com

Resim: web ortamından alınmıştır. Resimler ve alt yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

(1) Hutbenin tamamı için bakınız: http://www.vedahutbesi.gen.tr/

(2) Yazının tamamı için bakınız;  http://v3.arkitera.com/h43367-ayasofyanin-melegi-160-yil-sonra-gun-isiginda.html (Tarih: 24 Temmuz 2009 Kaynak: Hürriyet Yazan: Serkan Akkoç)

(3) Osmanlı’yı yeniden keşfetmek, İlber Ortaylı, Sahife: 34

(4) A.g.e:

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*