Cumhuriyetin Refahla İlişkisi: Sağırlar ve Körler için Hikayeler (3)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

İngiltere, kimilerine göre “Demokrasinin beşiği” olarak bilinir…

Bakalım, gerçekte beşiği midir; yoksa insan ve haklarının bir mezarı mıdır ?

Bu noktada İngiliz diplomat, şair ve yazar olan Wilfrid Scawen Blunt (1840-1922) tarafından yazılan “İslam’ın Geleceği” isimli kitaptan kısa bir alıntı aktararak konuya devam ediyoruz :

“…Hıristiyan misyonerler yavaş yavaş Afrika’ya girmeye başladılar. Ancak öbür dünyadakini saymazsak, onun zenciye sunacağı hiçbir gerçek kardeşlik teklifi yok ve dininden döndüreceği kişiye saygı duyduğunu gösterir hiçbir çaba içerisinde de değil. Hangi Hıristiyan misyoner bir zenci kadını eş olarak alır, hangisi bir zenciyle oturup beraber yemek yer (ki) ? Aralarındaki ilişki, en iyi ihtimalle bir öğretmenin öğrenciyle, efendinin köleyle, yetişkin adamın çocukla ilişkisi gibidir. Faslı Müslüman misyoner ise tam aksi bir konumda durmaktadır. O, zenciye :

Gel ve yanıma otur. Bana kızını ver ve sen de benimkini al. İslami düsturu zikreden herkes, bu dünyada ve öbür dünyada eşittir‘ der.

Müslüman olduğu andan itibaren bir köle bile saygın bir konuma gelmekte, rengi ne olursa olsun kendisi gibi olmayan kimseleri hakir görme hakkına sahip olabilmektedir. Bu, dünyanın esir ırklarıyla boşu boşuna uğraşmamış olan Kur’an vaizinin elinde bir rüşvettir.

İşte bu, eski zamanlarda fakir Romalı ve Persliler (arasında olan), bugünse aşağı kasttan Hintliler arasındaki hızlı din değiştirmenin arkasındaki sırdır.

Dolayısıyla daha şimdiden on milyon Müslümandan bahsedilen Orta Afrika da, öyle çok da uzak olmayan bir gelecekte İslam dünyası içerisinde sayılacaktır.” (1)

Eğer temellerini ve tarihini incelersek, bunun böyle olduğunu görürüz. Muhammedi hukukun yazılı hali olarak konuşmaya alıştığımız Kur’an, gerçekte Müslümanların ona göre yaşadığı bir ders kitabı değildir. En fazla, bir takım dini hakikatleri açık bir şekilde beyan eder; bunlar Allah’ın birliği, öbür dünyadaki ceza ve ödüllerin ilkeleri ve Allah’ın vahyinin insandan istedikleridir. Birçoğu ulvi olan ifadeler, bölümlerinin çoğunu zapt etmiştir; bundan sonra inananlara saadet, inanmayanlara (ise) helâk vaat etme ve sonrasında Sami Irklar arasında bugün mevcut olduğu gibi vahyin geleneksel tarihi gelir. Ancak daha sonraki bölümlerde o da belirsiz bir şekilde hukuk diye kesin bir sınıflamaya tabi tutacağımız şeyler gelir.

Yine de hukuk İslam’ın özüdür ve ta ilk kurulduğu zamandan beri onun toplumsal ve dini rejimidir; muhakkak ki İslam, dünya üstündeki uzun ve muazzam zaferlerini Kur’an’ın doğmalarına değil, ona borçludur...” (2)

* * *

İngiltere, “Demokrasinin Beşiği” midir, yoksa mezarı mıdır ?

Yazımıza, İngiltere’nin yönetimi altında tuttuğu halklara nasıl davrandığıyla ilgili, 06 Temmuz 1929 tarihli Cumhuriyet Gazetesi‘nde “Ağaoğlu Ahmet” (*) imzasıyla yayınlanmış bir alıntı ile devam ediyoruz : (gazetedeki “İngiltere” konulu yazı dizisinin, 6 numaralı yazısı, günümüz Türkçesi ile, koyu renk vurgulamalar tarafımızca yapılmıştır)

… 

“…Bundan önce İngilizlerden bahsederken, İngiliz seciyesinin (ahlâk, karakter) sahip olduğu yüksek faziletleri, bir övgü diliyle yazmıştık; hürriyete aşk, adalete bağlılık, azim ve kararlılık, fikri teşebbüs ve saire gibi özelliklerinden ibaret olan bu faziletler, kimde bulunursa bulunsun, övgü ve takdiri hakeder. Fakat İngiliz madalyasının kötü bir tarafı da vardır.

İngiliz, tabiatı olarak gururlu ve kibirlidir; o kendi şahsını, kendi vatanını ne kadar saygıya layık görüyorsa, diğer insanlara ve diğer memleketlere de o ölçüde aşağılama ile bakar. İngiliz’e göre insanlar üç kısma ayrılır : (birincisi) İngilizler (ki) bunlar Allah’ın insan numunesi diye yarattığı en mükemmel bir mahlûktur. Allah ile insanlar arasında adeta seçkin bir vasıtadır. İngilizden sonra (ikinci olarak) beyaz renkli Avrupalılar ve Amerikalılar gelirler. İngilizler bunları da insan saymaya tenezzül ediyorlar, bunların da İngilizler kadar olmasa da saygıya layık olduğunu kabul ediyorlar. Fakat üçüncü bir kısım var ki, insanlığın çoğunluğunu oluşturur, bunlar İngilizlerin gözünde insanla hayvan arasında bir tür ara (derece) mahlûklardır. Bu türden olmak üzere bütün Asya ve Afrika milletleri, özellikle bunlar arasındaki renkli insanlar sayılabilir. Bu gibiler ne saygıya ne de özene lâyıktırlar. Hürriyet gibi, adalet gibi, bağımsızlık gibi nimetler bunlar için değildir. Bunlar yaratılış olarak idare edilmek için ve özellikle İngilizler tarafından idare ve sevk olunmak için yaratılmışlardır. Bir İngiliz şairi diyor ki : ‘Doğu Doğu’dur, Batı da Batı. Bu iki dünya hiçbir zaman kaynaşamazlar’.

Hindistan’ın amiri Star şehrinde bir gün, özel gün münasebetiyle mabet etrafında toplanan halk, bisikletle gezen bir İngiliz kadını ile alay etmiş, kadın (da) kumandan General Dayez’e şikâyet etmiştir. General derhal miltralyözlerle (makineli tüfeklerle) donatılmış bir alay asker çıkartmış ve askere onar (adet) fişek vererek, sakin ve ibadetle meşgul olan halk üzerine ateş etmeyi emretmiştir. On dakika içinde meydana 700 ölü, 1.500 yaralı serilmiştir. General bununla da yetinmeyerek, halka üç gün (boyunca) elleri ve ayakları üzerinde sürünmelerini emretmiştir.

Buraya kadar her şey doğaldır; çünkü İngilizler’in Asya ve Afrika’daki idare usüllerinde bu gibi olaylara genellikle rastlanır. Hikâyenin asıl garip ve manidar kısmı bundan sonradır.

Bu olay bütün Hindistan’ı ayağa kaldırmış ve mesele Londra’ya aksetmiştir. Londra, inceleme yapılmasını emretmiş ve işte olayın asıl ruhlu kısmı bu inceleme sırasında gerçekleşmiştir.

Hâkim, silahsız halk üzerine ateş ettirmesinin sebebini General’e sormuş, General de cevap olarak : ‘Bu yerin kumandanı benim, askeri gereklilikleri ben değerlendiririm. Öyle lüzum gördüm, emrettim. Bundan fazla detaya girişmek lüzumunu hissetmiyorum’demiştir.

Bunun üzerine hâkim şu soruyu sormuştur : ‘Pek alâ ! Sonra halkın elleri üzerinde yürümesini neden emrettiniz ?’

(General, cevap olarak) ‘Çünkü Hindular, taptıkları karşısında yüzüstü sürünüyorlar. Bunlara anlatmak istedim ki, bir İngiliz kadını bir Hindu Tanrısı kadar kutsaldır, azizdir. Onun karşısında da sürünmelidirler. Fakat itiraf ederim ki bu emri verirken, insan olan bir kimsenin böyle bir emre itaat edeceğini hatır ve hayalime bile getirmemiştim ! ‘

(Hakim) ‘Fakat bunlar dışarı çıkıp, kendileri için yiyecek almak zorundaydılar’

(General) ‘Evet! Ama ben emrimde sokakta el üzerinde sürüneceklerini söylemiştim, halbuki bunların damları düzdür ve birbirine yapışıktır. Bunlar insan olsaydılar, sokakta sürünmezlerdi ve damları üzerinde adam gibi yürürlerdi’.

Bu son cümlenin içerdiği alay ve hakaret, özel bir zihniyetin ürünüdür. General, bütün İngiltere’nin kahramanı kesildi. Bundan sonra kendisine hiçbir ceza verilmediğini eklemeye lüzum bile yoktur. Doğaldır ki böyle bir zihniyetle dolu olan İngilizler, sömürgelerde yerli halka kesinlikle karışmazlar, ondan daima uzak dururlar, ona yabancı kalırlar. Sömürgelerin her noktasında İngilizler’e özel kulüpler, gazinolar, banyolar ve hatta mağazalar vardır, yerli halk kesinlikle buralara giremez.

Son zamanlarda Hindistan’da seyahat etmiş olan meşhur Fransız yazarlarından Marcal Berno, aşağıdaki manidar olayı aktarıyor : Avrupa’da da ün salmış ve defalarca Avrupa Üniversiteleri tarafından kendisine profesörlük unvanı verilmiş olan bir Hint âlimine, Mösyö Perno bir İngiliz kulübünde randevu vermiştir. Hintli profesör gelmiş fakat İngilizler onun nam ve şöhretini bile dikkate almaksızın, kendisini kulübe almamışlardır. Bundan haberdar olan Fransız temsilcisi olaya müdahale etmiş, gürültü çıkartmış ve bu sayede Hindu’nun Fransız ile görüşmesi mümkün olmuştur.

Yine bu zihniyettir ki, çeşitli sömürgeleri idare etmek konusunda İngilizleri çeşitli sistemler ve usüller uygulamaya sevk etmiştir. Genel olarak denilebilir ki beyaz renkli ve aslen Avrupalı olan halk ile meskûn olan sömürgelerin idare biçimi, beyaz renkli olmayan ve aslen yerli olan halk ile meskûn yerlerin idare biçiminden tamamen farklıdır. İlkinde bir çok ayrıcalıkları, hatta bazen özerkliklere sahip oldukları hâlde, ikinciler gayet sıkı ve şiddetli (bir) idareye bağlıdırlar”.

* * *

Filozof Tommasa Campanella ve Güneş Devlet özlemi…

Güneş Ülkesi isimli ütopya eseri ile ünlenen İtalyan Filozof Tommaso Campanella (1568-1639) şair, yazar ve filozoftur.

“Güneş Ülkesi, isimli eser, filozofça bir devlet tasarısıdır. Platon’un Devlet’i, Thomas Moore’un Ütopya’sı çizgisinde, toplum yararını bireyinkiyle bağdaştırıp, halklı bir düzen tasarısı getiren Güneş Ülkesi, sosyal bilimlere eğilenlerin okumadan edemeyecekleri, dünya üniversitelerinde de yardımcı kitap olarak salık verilen ana yapıtlardan biridir…

…Filozof Companella, son tahlilde Osmanlı’nın şahsında; her şeyin ideal ve nihaî anlamda tatbik edildiği ‘Güneş Ülke’ özlemini şu şekilde tavsif ve tarif etmektedir :

Güneş Ülke’yi yeryüzünde bulmak mümkün müdür ?

Fikir hürriyetine, vicdan hürriyetine, lisan (dil) hürriyetine ilişmeyen Türklerin varlığı, hiç olmazsa yarın böyle bir ülkenin var olacağını bana hissettiriyor.

Madem ki düşünceyi zindana koymayan, hakikat sevgisini zincire vurmayan bir millet, o cesur, âdil Türkler var; üzerinde yalnız hakikatin, adaletin ve hürriyetin hüküm sürdüğü bir ‘Güneş ülke’ yarın neden vücut bulmasın? ” (3)

* * *

Diğer bir örnek de 1955 yılındaki Alabama – Montgomery “Otobüs Boykotu”ndan…

“O günlerde Montgomery’de yaklaşık olarak 400.000 zenci yaşamaktaydı. Zencilerin çoğu temizlik ve ev işlerinde çalışan gündelikçi kimselerdi. Aydın zencilerin sayıları pek azdı. Ancak birkaç avukat, doktor ve vaiz vardı. Günün birinde Montgomery’de bir zenci kadının başından ilginç bir olay geçti. Olayın kahramanı Rosa Park, o gün işini bitirmiş ve yorgun argın yuvasına dönerken, şehir otobüsünde beyazlara mahsus yerlerden birine geçip oturmuştu. Beyaz yolcuların ve otobüs biletçisinin kendisine kaba ve küfürle karışık bir edayla ‘kalk’ demelerine rağmen Park diretmiş ve oturduğu yerden kalkmamıştır. Derhal şehir polisi işe karışmış, Rosa Park zorla otobüsten indirilerek tutuklanmıştır. Park’a otuz gün hapis ve 100 dolar da para cezası verilmiştir, îşte bu olay, ünlü otobüs boykotunun başlamasına sebep oldu. Montgomery’li zenciler otobüslere, ırk ayrımına son verilinceye kadar binmediler” (4)

… 

Devam edecek

İnsana saygı ve bunun refah ile olan ilişkisi: 

-Ekonomik meseleler, gerçeğinde sosyal-kültürel kaynaklı mıdır?

-Saygı duyulmayan bir insan, refahtan pay alabilir mi?

www.canmehmet.com

AÇIKLAMA ve KAYNAKLAR :

(*) AHMET AĞAOĞLU (1869-1939).1921 yılında Ankara’da Basın Genel Müdürü ve Hakimiyet-i Milliye gazetesi başyazarı oldu. TBMM 2.devre Kars milletvekili oldu. Bu arada Ankara Hukuk Fakültesinde profesörlüğe tayin edildi. Bu görevlerde 1931 yılına kadar çalıştı. Mustafa Kemal’in emriyle kurulan Serbest Cumhuriyet Partisi’nin kuruluş çalışmalarında etkili oldu… (Kaynakhttp://www.genelturktarihi.net/ahmet-agaoglu-1869-1939)

(1) İSLAM’IN GELECEĞİ. Wilfred S. Blunt. (Yazım Yeri ve Tarihi : Kahire, 15 Ocak 1882). Birinci Basım: 2011. Sy.25.

(2) Aynı eser, Sy.82.

(3) TARİHTE TÜRKLER İÇİN SÖYLENEN BÜYÜK SÖZLER. M. Turhan Tan. İstanbul, 1936. Sy.45. (Daha fazlası için bakınız: http://www.canmehmet.com/vatandasin-osmanli-tarihi-dede-seni-affetmeyecegim-osmanlinin-gunes-devlet-oldugunu-neden-gizlediniz-8.html

(4) Kamu Hakları (Civil Rights) Kampanyası önderlerinden Hâkim R. P. Alexander’ın Ankara Hukuk Fakültesi Bankacılık Enstitüsünde 6 Mayıs 1968’de verdiği konferansın not tutularak ( Dr. T. KARAMUSTAFAOĞLU tarafından) yapılmış türkçe çevirisidir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

SPAM ENGELLEME SORUSU

*

Next Post

Cumhuriyet Veya Monarşilerin Refah ile Olan İlişkisi (4)

Pts Kas 25 , 2019
Önceki Yazı Sonraki Yazı Bir yönetim şeklinin (Cumhuriyetin), halkın refahı üzerinde doğrudan bir etkisi bulunmamaktadır. Ekonomik meseleler aslında sosyal ve kültüreldir. Bu konu ile ilgili çarpıcı örnekler aşağıda verilirken; Batılıların dayattığı ve sadece mutlu bir azınlığa sağlanan sahte “Kalkınma – Refah”; büyük sermaye ve onun özü olan haksız servet ediniminin […]

Eğitim

↓