Cumhuriyet Yönetimi; İnsanlık İçin En İleri Medeniyeti Kurmuş Olan İslâm, Şüphesiz Kaldığı Yerden Devam Edecektir (2)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

Bilmemek tehlikeli değildir. Bilmediğini bilmemektir, tehlikeli olan.

 

“Tüm insanların mutlu olması için çözümünüz nedir ?” sorusuna, cevabınız ne olacaktır ? Bilinmelidir ki, insanı her değerin merkezine almadıkça, hiç kimsenin kalıcı bir huzura sahip olması mümkün değildir.

Bu noktada bir soru daha sorulmalıdır :

“Alemlerin Rabbi, Kur’an’ı (İslam’ı) neden gönderdi ? ”

İslam’da ilk (vahiy) emir, “ OKU / DÜŞÜN !” dür.

Hz. Muhammed’e (sav), “ilâhi tebliğdeki görevinin, eğitim-öğretimden ibaret olduğunu” bildirir.

“Kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle Allah, mü’minlere büyük bir lütufta bulunmuştur.” (1)

Hz. Peygamber (sav) “Allah, beni bir muallim (öğretmen) olarak göndermiş bulunuyor.” (2) ifadesini,

(savaş sonrasında) 10 Müslümana okuma yazma öğreten esirler, azat edileceklerdir !” emri, daha anlamlı kılmakta değil midir ?

Hz. Ali neden, “Bana bir harf öğretenin, kırk yıl kölesi olurum !” ifadesine ihtiyaç duymuştur ?

İlim ve Alimlerin yerini bu kadar yükseğe çıkartan, Kur’an ve Hadisler değil midir ?

“Alimler ve ilimle uğraşanlar, Hz. Peygamber’in (sav) Halifeleridir.”

“Alimler, dünyada Peygamberlerin halifeleridir, ahirette ise şehitlerdendir.”

“Alimler yeryüzünün kandilleri, Peygamberlerin halifeleri, benim ve diğer Peygamberlerin varisleridir.”

“Kıyamet gününde alimlerin mürekkebi ile şehitlerin kanı tartılır, âlimlerin mürekkebi şehitlerin kanından ağır gelir.”

“Alimlere tabi olun ! Çünkü onlar, dünya ve ahiretin ışıklarıdır.”

“Alimler, kurtuluş yolunu gösteren birer rehber ve kılavuzdur.”

“Alime hürmet eden, bana hürmet etmiş; onu ziyaret eden, beni ziyaret etmiş olur.”

“Ya alim, ya öğrenci, ya dinleyici veya bunları seven olun. Yoksa helâk olursunuz.”

“Alimler olmasaydı, insanlar helâk olurdu.”

“Bilmediklerinizi salih (alim)lerden sorup öğrenin !”

“Salih alim ile nebi (peygamber) arasında bir derece fark vardır. O da, nebilik makamıdır.”

“Alimlerin ihtilâfları, farklı içtihatları rahmettir.”

“Alim olmayan veya ilim öğrenmeye çalışmayan bizden değildir.”

“Alim ile beraber olun, diz dize oturun. Çünkü Allahü Teâlâ, yağmurla ölü toprağı dirilttiği gibi, ölü kalbleri de ilim nuru ile diriltir.”

“Allahü Teâlâ, sizden ilmi almak için, ilmi ile amil olan âlimleri kaldırır. Cahiller kalır. Dinden sual edenlere, kendi akılları ile cevap verip, insanları doğru yoldan ayırırlar.”

“Bir alim ölünce, İslâm’da bir gedik açılmış olur ve kıyamete kadar kapanmaz.”

“Bir alimin ölmesi, bir şehir halkının ölümünden daha büyük ziyandır.”

“Ahir zamanda alimler ölür, cahiller din adamı yerine geçirilir. Onlar da bilmeden yanlış fetva verir, kendisi sapar, başkalarını da saptırır.”

Alimin sohbetinde bulunmak, bin rekât nafile namazdan üstündür. (3)

İslâm : İlme, Bilgine, Barışa, Kardeşliğe, Merhamete, Paylaşmaya ve İnsan Haklarına bu kadar büyük saygıyı; inananlarına, iyiliği emredip, kötülükten men etmeye davet etmesine rağmen, bugün olması gereken yerde neden değildir ?

Tarihçilere göre bugüne kadar 16 büyük uygarlık yaşanmıştır. Bugün varlığını sürdüren iki uygarlık vardır. Batı ve İslâm Medeniyeti.

Bunlardan Batı Medeniyeti, Batılı ilim insanlarına göre kastedilen manâdaki varlığını, İslâm Medeniyeti’ne borçludur. Bu iddia, yazı diziminiz (ilk) bölümünde delillendirilmiş ve sonraki bölümlerinde de delillendirilecektir.

İslâm Medeniyeti, yaklaşık 1000 yıllık süreçte ilim üretilmesinde belirleyici olmuş, bunun beşyüz yılında, insanlığa hediye ettiği buluşları ve getirdiği yaşam şekli ile tarihteki en büyük devrimleri gerçekleştirmiştir.

İlme ve tarihe meraklı olanlar, Alman Martin Luther, İtalyan Filozof Tommaso Campanella, İskoç Adam Smith,  Alman Karl Marks’ın, gerek din ve gerekse insanın yaşamı (üretimi-tüketimi-emeği) üzerine çalışmalarını bilirler. Bunların düşüncelerinin oluşmasında, İslâm’dan esintiler olduğu bilinmektedir.

İslâm ve Adalet

“Şüphesiz ki, Allah insanlar arasında adaleti ikâme etmek için Rasulleri göndermiş, kitaplar indirmiştir. O adalet ki, semalar ve yeryüzü onun üzerine kurulmuştur.  Hakkın izleri ortaya çıktığı ve hangi yolla olursa olsun adalet ikâme edildiği zaman, Allah’ın şeriatı, rızası ve emri tamamlanmış olur.

Allah, adaletin yolunu, delilini ve emaresini tek şekle hasretmemiştir. Ve onun dışındaki daha açık, daha delile dayalı ve daha güçlü yolları yok etmemiştir. Aksine bu hususta bir çerçeve belirleyerek hakk ve adaleti ikame etmenin yolunun, insanlar arasında adaleti gerçekleştirmek olduğunu belirtmiştir.” (4)

İslâm, İnsan Hakları ve Hürriyeti

“İnsanları dövmeyin, sonra zelil kılarsınız; mahrum bırakmayın, sonra isyan ettirirsiniz… Annelerinin hür olarak doğurduğu insanları ne zamandan beri köleleştirdiniz ? ” (5)

“Her canlının yaşamı ve hürriyeti değerlidir. Bu değeri ne inancı, ne cinsiyeti, ne rengi, ne sahip oldukları ne de kariyeri belirlemelidir. Bunlar doğumu ile birlikte onun hakkıdır. Bu doğrultuda, tüm canlılara yapılan haksızlık tepki görmelidir. Tepkimiz, bizden olmalarından, bizim gibi düşünmelerinden  kaynaklanmamalıdır.

İslâm, “hürriyeti” insan hayatının anlamını gerçekleştiren şey olarak görmektedir. Onda gerçek hayat vardır. Onu yitirmesi ise ölümdür. Bireysel, grupsal ve toplumsal anlamda insan hürriyeti –yalnızca “hukuk” değil- insanın insanlığının gerçekleşmesi için zorunlu olan en önemli “gereklilikler”den birisidir.” (6)

“İslâm’ın, ortaya çıktığı toplumdaki köleleri tedricen (kademeli) özgürlüğe kavuşturmaya verdiği önemi düşünenler, bu özgürlüğe kavuşturmanın yarattığı “diriltici atılım”ı anlarlar. Öyle ki, kölelerin özgürlüğe kavuşturulması, (insanı) Allah’a yaklaştıran bir ibadet ve Müslümanlardan, günah işleyenlerin günahına kefaret olmaktan başka, İslâm devletinin genel gelirlerinin sarfedildiği belirli alanlardan biridir.

İslam; Zenci, Rum, Fars… gibi çeşitli uluslardan kölelerin bulunduğu bir toplumda ortaya çıktı. Daha da önemlisi bu toplumda “kölelik nehri”, çok çeşitli kaynak ve kollardan beslenmekteydi. Bu kaynakların ürettiği köleler, bu nehrin sürekli coşmasını temin etmekteydi.

İslam geldiğinde bu “kölelik düzeni”ni tedricen (kademeli) ortadan kaldırmayı güvence altına alan “Devrimci-mümkün” (uygun) bir tavır almıştı.

Bitmek tükenmek bilmeyen kabile savaşları, köleleştirmenin kaynaklarından biriydi. Kabile ve fert, ikinci kaynaktı. Borçlanmaya yol açan yaygın fakirlik de üçüncü bir kaynaktı. Borçlu, borcunu ödemekten aciz kalınca, köleleştiriliyordu.

Tefecilerin kat kat aldıkları faiz, bu fakir toplumdaki sosyal adalet dengesini tamamen bozuyordu. Faiz, kimileyin “kölelik nehri”ne düşmeye yol açan yoksulluğu daha da şiddetlendiren bir etkendi. Kölelerin içinde bulundukları sıkıntılı durum ise gerçekten korkunç ve çirkindi.

İslâm’ın şiddetle faizi yasaklamasının arkasında bu vardır. Faiz, kölelik için en büyük tuzaktır.

İslâm geldiğinde, bu “vakıa”ya, “mümkün-devrimci” icraatlarla karşı durdu. Hemen “kölelik nehrini” yeni kölelerle besleyen kaynak ve kolları kapattı. Bunlardan, yasal savaş dışında bir yol kalmadı.

Hatta savaş köle ve esirlerinin özgürlüğe kavuşturulması için fidye sistemi getirildi. Sonra hedefi genişleterek, azad etme ve hürriyetine kavuşturma usulüyle “kölelik nehri”ni kurutma yoluna gitti.

İslâm, köle azad etmeyi Allah’a yaklaştıran bir ibadet saymış ve “Kim bir köle azad ederse, Allah azad ettiği kölenin her bir azasına karşılık onun bir azasını cehennemden azad eder” demek suretiyle, müslümanları köle azad etmeye özendirmiştir. Sık vaki olan birçok küçük günahın kefareti, bir köleyi kölelik boyunduruğundan kurtarmaktır. Köleler İslam’a sarılmakta yarışıyorlardı. Bu durum müşrik önderlerin onlara işkence yapmalarına yol açıyordu. Bu yüzden İslam, köleleri hürriyete kavuşturmayı teşri (yasa) kılmış, zekâtların ve genel hazinenin daimi harcama yerlerinden biri yapmıştır.

“Sadakalar, Allah’dan bir farz olarak ancak fakirlere, düşkünlere onlar üzerinde çalışan memurlara, kalbleri (İslâm’a) ısındırılacak olanlara, kölelik altında bulunanlara, borçlulara, Allah yoluna ve yolcuya aittir. Allah bilendir, hikmet sahibidir.” (7)

Bu, Allah’ın Kur’an-ı Kerim’de farz kıldığı bir vecibedir. Aynı şekilde anlaşmalı kölelere borçlarını kapatabilmeleri için yardım etmek de, ayette geçen “borçlular” hükmünün kapsamına girmektedir.

Bu toplumsal dayanışma, bütün insanları kölelik çukuruna düşmekten koruyan müşfik bir koruma setidir.

Hatta Kur’an-ı Kerim bir adım daha ileriye giderek, Müslümanlara “gerçek iyiliğin” duada ve namazda doğuya ya da batıya yönelmekte olmayıp, daha başka iş ve çalışmalarda olduğunu bildirmiştir.

Bunlar arasında, köleleri efendilerinden satın alarak hürriyetlerine kavuşturmayı da saymıştır.

“Yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz iyilik değildir. Asıl iyilik, O (kimsenin iyiliği) dir ki; Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara ve peygamberlere inanmak, Allah rızası için yakınlara, yetimlere, yolda kalmışlara, dilencilere ve boyunduruk altında bulunan (köle ve esir)lere mal vermek; namazı kılmak, zekatı vermektir..” (8)

“Kadınlarına zihar edip sonra söylediklerinden dönenler, karılarıyla temas etmeden önce bir köleyi hürriyete kavuştursunlar. Size öğütlenen budur. Allah yaptıklarınızı haber almaktadır.” (9)

“Ona iki tepe (iki hedef: hayır ve şer yolunu) gösterdik. Fakat o, sarp yokuşu geçemedi. Sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bileceksin ? Bir boynu (kölelik zincirinden) çözmektir. “ (10)

İslâm kölelere birçok haklar tanımış, güçlerinin yetmeyeceği yükümlülükleri sırtlarından almıştır. Hatta neredeyse efendileriyle tamamen eşit hale getirmiştir. Artık bu durumda İslâmi bir ibadet olarak kölelerin azad edilmesi, hatırı sayılır bir maddi ziyan olmaktan çıkmıştır.

Allah Rasülü (sav) şöyle buyuruyor : Kölenin yemesi ve giyinmesi sahibine aittir. Onları güçlerinin yetmediği işlerle yükümlü tutmayınız” (11)

“Sizden biriniz kölem, cariyem demesin. Oğlum, kızım desin.” (12)

İslâm ve Demokrasi

Yunan kökenli bir kelime olan Demokrasi’nin; halk ve iktidar kelimelerinin birleşmesinden meydana geldiği bilinir.

Demokrasi : “Halkın kendi kendisini yönetmesi ve görüşlerini özgürce söyleyebilmesi”dir.

İslâm devleti, İslâm toplumu ve Müslüman ailede geçerli olan islâmi yönetim felsefesinin, “şûra”(görüş ve bilgi alışverişi) olduğu konusunda neredeyse tüm bilginler ittifak etmişlerdir.

Yani bu “otorite”nin alanı neresi olursa olsun; ister devlet, ister toplum, isterse aile olsun, “İslâmi otorite”nin kaynağı şûradır.

İslâm, “şûrâ”yı insan haklarından bir hak saymakla yetinmemiştir. Diğer medeniyetlerin yalnızca hak saydığı öteki şeylerde olduğu gibi, şûrayı da yönetici-yönetilen tüm ümmet üzerinde; devlet, toplum, aile ve insan hayatının tüm cephelerinde “zorunlu bir şeri fariza” (bağlayıcı) kılmıştır.

Kur’an, şûradan yönetim, siyaset ve dünyevi uygarlık işlerinde Rasulullah (sav)’in uyması gereken bir (bağlayıcı) fariza olarak söz etmektedir… Hatta peygamber için dahi

Yüce Allah, elçisine hitaben şöyle buyuruyor :

“Allah’ın rahmetinden dolayı, ey Muhammed, sen onlara karşı yumuşak davrandın.  Eğer kaba ve katı kalbli olsaydın, şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi. Onları affet, onlara mağfiret dile.  İş hakkında onlara danış, fakat karar verdin mi, Allah’a güven, doğrusu Allah güvenenleri sever”. (13)

Allah’ın elçisine vahyi olan Kur’an-ı Kerim’de,  zorunlu bir şer’i fariza olan şûrayı iyi anlayan seleflerimiz (öncülerimiz), bu ayetin tefsirinde şunları kaydediyorlardı :

“Şûrâ, şeriatın kaidelerinden ve ahkâmın (hükümlerin) en büyüklerindendir.

İlim ve din ehliyle istişare (danışmayanların) etmeyenin azli vaciptir. Bu, hakkında hilâf bulunmayan şeylerdendir!..” (14)

Kur’an’ı Kerim, müslüman toplumda şûraya bu kadar geniş yer verdiğine; onu hem küçük ailenin, hem de teba’nın ve devletin idare felsefesi yaptığına göre, müslümanların temayüz ettikleri sıfatlar arasında (şûrâ etmeyi / bilgi alışverişini) saydığını görmemizde de bir gariplik yoktur !

“Size verilen şeyler, dünya hayatının geçimidir. Allah’ın yanında bulunanlar ise, daha hayırlı ve daha süreklidir. (Fakat bu mükâfat) şu kimseler içindir ki, inanıp Rabblerine dayanırlar. Büyük günahlardan ve çirkin işlerden kaçınırlar; kızdıkları zaman onlar, affederler. Rabblerinin çağrısına gelirler, namazı kılarlar, işleri, aralarında istişare iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan harcarlar. Bir zulüm ve saldırıya uğradıkları zaman kendilerini savunurlar.” (15)

Bu ayetler Müslümanların sıfatlarını saymaktadır. Bu sıfatlardan biri de “İşleri(n) aralarında şürâ ile” olması, bir ferdin veya grubun insanları hesaba katmaksızın, görüşüyle baskı yapma hakkının olmamasıdır.

Kur’an-ı Kerim bir çok yerde “şûrâ” terimini açıkça kullanarak, İslâm ümmetinin siyasetinin, yönetiminin ve her işinin şûrâ ile olmasının gerektiğini vurgulamıştır. (16)

Avrupa İSLÂM’dan neden korkuyor veya onu inkâr ediyor (görmezden geliyor) ?

Rahip Lelong’un “İslâm ve Batı” isimli eserinde :

Bilgisizlik yüzünden korku doğuyor, İslâm’dan ürkülüyor. Avrupa ve Amerika’da İslâm’ın zenginlikleri yeterince bilinmiyor (17) demektedir.

Devam edecek…

-Batı Medeniyeti neden insanlara refah ve huzur getiremedi ?

www.canmehmet.com

Yararlanılan eserler ve etkinlikler :

a) “İslam ve İnsan Hakları”, Haklar Değil Gereklilikler, Dr. Muhammed UMARA (Yazı içeriğinde anlatılanların kaynakları, diğer yazı dizilerimizin bölümlerde bulunmaktadır, bkz.b)

b) İngiliz Cambridge Üniversitesi’nde 19-23 Temmuz 1976’da İslam Medeniyeti konulu bir Kolokyum düzenlenir. Akabinde de konuşmacıların tebliğleri Unesco tarafından bir kitap haline getirilir. Alıntıların bir kısmı bu etkinliğe aittir. Bu konuda kaynaklar ve geniş bilgi için bakınız: http://www.canmehmet.com/islam-sehri-heyhat-islami-ve-islam-medeniyetini-cambridgeden-mi-ogrenecektik-1.html

(1) Âl-i İmrân Sûresi, 164.

(2) İbn Hanbel, III, 328; İbn Mâce, I, 17

(3) http://www.ilahi.org/modules.php?name=Forums&file=viewtopic&t=24784; Hadis ve aktarıcılar sırası ile; (Suyûti, el Câmiu’s Sağir, nr 10026; İbn Abdilberr, Câmiu Beyâni’l- İlm, nr. 139.;Ebu Nuaym;Deylemi; İbni Adiy; İ. Neccar;İ. Rafii; Beyheki; Hatib ; İ. Maverdi; Taberani ; R. Nasıhin ; Beyheki ; Deylemi; Taberani ; Buhari ; İ. Süyuti; Taberani ; Buhari ; İ. Gazali)

(4) İbn-i Kayyım, İlâm’ul-Mevkiayn’, c. 4, sh. 373, Beyrut 1973 baskısı.

(5) Ömer b. Hattab (r.a.)

(6) “İslam ve İnsan Hakları”, Haklar Değil Gereklilikler, Dr. Muhammed Umara.

(7) Tevbe; 60.

(8) Bakara; 177.

(9) Mücadele; 3.

(10) Beled; 10-13.

(11) Müslim, İbni Hanbel, Muvatta.

(12) Bahari, Müslim, Ebu Davud, İbni Hanbel.

(13) Âl-i Imrân; 159.

(14) Kurtubî el-Camiu’l ahkamu’l Kur’an c.4, s.249.

(15) Şûrâ; 36-39.

(16) “İslam ve İnsan Hakları”, Haklar Değil Gereklilikler, Dr. Muhammed Umara.

(17) http://www.sizinti.com.tr/konular/ayrinti/avrupa-islmdan-neden-korkuyor-ekim-1989.html

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*