Cumhuriyet Ve Din : 1932-1947 Yıllarındaki Din Eğitimi Yasağının, Yahudi Aşkı İle Olan İlgisi (5)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

 

Bilmemek tehlikeli değildir. Bilmediğini bilmemektir, tehlikeli olan.

 

Fransız Felsefe Profesörü, “Atatürk, Kilise (din) – Devlet ayrımı gibi bir yola başvurmamış, dinin devlet tarafından denetim altına alınmasını öngörmüştü”. Peki bu, ne anlama gelmektedir ?

Başlamadan önce şunu soralım : Bir ülkenin gelişmesinde, düşünce ve ifade hürriyeti neden birinci şarttır ?

İnsan, düşünen ve düşünerek edindiği bilgilerden, üreten varlıktır.

Siz, bir insanın düşünmesini ve düşünerek ürettiklerini ifade etmesini engellerseniz, o (üretken) insanı hem etkisizleştirmiş, hem de topluma yük haline getirmiş olursunuz.

Kişi, ancak üreterek topluma bir değer katabilmektedir.

Bu manâda çok ilginç bir toplumuz. Hem, Bilgi Toplumu olabilmekte geciktiğimizi ileri sürer, hem de fikri zeminde birbirimizi olabildiğimizde sansürleriz

Peki, neden ?

* * *

Fransız Devrimi, Cumhuriyet, Laiklik…

(Kaynak : “İslam’a Karşı Laiklik” __ Yazar : Fransız Felsefeci, Prof. Olivier Roy).

“Kilise-Devlet ayrılığını ortaya koyan 1905 yasası, lâiklik sözcüğüne yer vermez. Kavramın açık bir şekilde belirmesi için 1946 Anayasası’nı beklemek gerekecektir. Nitekim, hukuksal sonuçlar doğuran, ama daha derinliğe inmeyen anayasal bir ilke olarak yürürlüğe girmiştir. Aslında, bu kavram son derece hukuksal bir nitelik kazanmıştır. Tartışmaların ötesinde, Parlamento yasa çıkartarak, mahkemeler yasayı ve içtihatları uygulayarak, vatandaşa dayatılan lâikliği tanımlamışlardır.

Lâiklik, hukuk aracılığıyla belirir.

Fransız hukuku içtihatla beslenerek, dinlere ilişkin yasaları düzenlemiştir ve lâikliğin tanımı bu mevzuatın bütünündedir.

Lâiklik, dinselin konumunu düzenleyen bütün yasalarda ortak bir ilke biçiminde oluşur.

Dinselin konumu, Fransız kamusal alanında Kilise – Devlet ayrılığı ilkesiyle başlar.

Hukuka göre lâiklik ne bir düşünce biçimi, ne bir felsefe, hatta ne de bir ilkedir; “geçerliliğini yasa koyucunun iradesinden alan yasalar bütünüdür.”

Yani lâikliğin gerçekliği, doğrudan siyasal niteliklidir…

… Türkiye’de Mustafa Kemal Atatürk’ün görüşü de bu yöndeydi. Onun lâikliği aşırı militan, hatta açıkça din karşıtıydı. Ülkesinde İslam’ın ağırlığından söz edilse bile, bazı kısıtlamalara uğramıştı.

Nitekim, Atatürk Kilise – Devlet ayrımı gibi bir yola başvurmamış, dinin devlet tarafından denetim altına alınmasını öngörmüştü.

Türkiye’de imamlar din işlerini yöneten bir kurum olan Diyanet’e bağlıdırlar. Ücretleri Diyanet tarafından ödenir, hatta vaazları bu kurum kaleme alır.

Günümüzde pek çok Fransız yorumcu,  lâikliğin bu devletçi uygulamasına özlemle bakıyor”. (1)

* * *

Lâik anlayışın ruhunu, Fransız felsefe profesöründen daha iyi bildiğimizi iddia etmek mümkün olabilecekse de, akılcı olmayacaktır (!).

Fransız Prof. Roy, bize ne anlatmaktadır ?

“Kraldan fazla kralcı olmamayı” mı ?

* * *

Ve şimdi, ilginç bir İngiliz diplomata ve onun sözlerine yer veriyoruz.

İngiliz diplomat Wilfred Scawen Blunt, 1882 yılında yazdığı eserde, bakalım nasıl bir kehanette (!) bulunuyor. Gerçeğinde bu bir kehanet değil, (belki de Lozan’da gerçekleşecek olan) bir projedir :

Hilafet, –artık bir imparatorluk değil ama hâlâ bağımsız bir hakimiyet olarak-  Britanya koruması altına alınmalı. Tabii Avrupa’nın bunca asırdır Müslümanlığın simgesi olarak gördüğü Osmanlı Türklerinin, bir gün Müslümanlıktan çıkmaları, tarihin ilginç bir intikamı olacaktır. Yine de bu, çocuklarımızın veya torunlarımızın yaşayarak görebilecekleri bir intikamdır”. (2)

Bu ifade, uzun yıllar evvel Batı’da, Osmanlı için oluşturulan “Şark Meselesi“ planının bir parçasıdır.

* * *

Yazı dizimizin önceki dört bölümünde yazılanlar toparlanırsa :

Döneminde dünyanın en ileri medeniyetini kurmuş olan İslâm, inananlarının (kendine aşırı güvenmeleri de dahil) atalete (durgunluğa) düşmelerinden dolayı medeniyet yarışından çekilmekle kalmamış; tarihin karanlık mahzenlerinden çıkardıkları toplumların (adeta) birer sömürgesi olmuşlardır.

İçerisinde bulunduğumuz an itibariyle daha da yoğunlaşan ağır Batı Propagandası ile Müslümanlar, büyük bir güven bunalımına içindedir.

Müslümanlar yeteri kadar okumadıkları için, Hollandalı bilim adamı Dozy’nin : “Avrupa’da okur-yazarlık, sadece kilisenin sayılı adamlarının tekelinde iken, İslami dönem Endülüs’ünde yaşayan nüfusun hemen hemen tamamının okuma yazma bildiğini”  ifade ettiğinden dahi haberleri yoktur. (Kaynak için bkz : yazı dizimizin 1.bölümü)

Batı’nın “sinus, kosinus, tanjant, kotanjant, binom, küre trigonometrisi” kavramlarını Araplara / Müslümanlara borçlu olduklarını bilmedikleri gibi. (bkz : yazı dizimizin 1.bölümü)

“İslam halklarının gerilemesinden dolayı sorumlu olan İslam mıdır ?” sorusu, artık galiba ters olarak karşımıza çıkmaktadır :

Söz konusu gerilemenin sebebi, şahsi ve toplumsal hayattan İslam’ın dışlanması olabilir mi ?

Eğitime, bilgiye ve bilginlere bu derece önem veren bir din anlayışı, nasıl olur da inananlarını geri bırakabilir ?

İslam’ın ilk (vahiy) emri : “ OKU / DÜŞÜN !” dür ve Hz. Muhammed’e (sav), “ilâhi tebliğdeki görevinin, eğitim-öğretimden ibaret olduğunu” bildirir.

Hz.Muhammed’in bazı sözleri de şöyledir :

“Alimlere tabi olun ! Çünkü onlar, dünya ve ahiretin ışıklarıdır.”

“Alime hürmet eden, bana hürmet etmiş; onu ziyaret eden, beni ziyaret etmiş olur.”

“Alim olmayan veya ilim öğrenmeye çalışmayan bizden değildir.”

“Bir alimin ölmesi, bir şehir halkının ölümünden daha büyük ziyandır.” (bkz : yazı dizimizin 1.bölümü)

Hatta Kur’an-ı Kerim bir adım daha ileriye giderek, Müslümanlara “gerçek iyiliğin” duada ve namazda doğuya ya da batıya yönelmekte olmayıp, daha başka iş ve çalışmalarda olduğunu bildirmiştir.

İslam’ın eğitim konusunda “yetersiz” olduğu iddiası, bir cehalet sonucu ortaya çıkmıyorsa, samimiyetsiz bir inkâr değil midir ?

* * *

Aslında yazı dizimizin bu bölümü “Yahudilerin, Müslümanları ilmi manâda geçmiş oldukları iddiası” üzerine yazılmıştır. Bu nedenle, bitirirken sözü Yahudilere bırakıyoruz :

“…Osmanlı yönetimi, Bizans yönetiminden daha nazikti. Aslında, 15.yüzyılın erken dönemlerinden beri Osmanlılar, Yahudileri (kendi ülkelerine) göç etmeleri için etkin bir şekilde yüreklendirdiler. Batı Avrupa Yahudileri, Osmanlı İmparatorluğu’na yerleşmeleri için üç davet aldılar. İki tanesi Müslüman Sultanlardan geldi; 15.yüzyılın ortasında II.Mehmet (Fatih)’ten ve 1492’de II.Beyazıt’tan. Üçüncü davet ise, Edirne’deki Haham Yitzhak (İzak) Sarfatitarafından 1454 yılında gönderilen bir mektupla, Avrupa’daki Yahudi topluluklarına iletilmişti : “Din kardeşlerini, Hristiyan aleminde (yaşayarak) katlanmakta oldukları eziyetlerden kurtulmaları ve güvenlik ve refah bulmaları için Türkiye’ye davet etmişti” (3). Haham Sarfati, şöyle yazmıştı : “Burada, her insan kendi asmaları ve incir ağacı altında, huzur içinde yaşıyor”. (3)

..

…II.Mehmet (Fatih), İstanbul’u 1453 yılında aldığında, onu çoşkuyla karşılayan, mazlum bir Romanyot / Bizanslı Yahudi topluluğu ile karşılaştı. II.Mehmet, tüm Yahudilere bir ferman yayınladı : “…İmparatorluk Tacı’nın ülkesini yükseltmek, en iyi topraklarda yaşamak; gümüşle ve altınla, zenginlikle ve sürüleriyle, kendi incir ağacı altında yemeğini yemek için…” (ülkesine davet etti). (4)

Sefarad Yahudileri için Bir Sığınak

Sultan II.Beyazıt’ın ülkesine davet etmesi, zulme uğrayan İspanya Yahudileri için yeni bir umut oldu.  1492 yılında Sultan, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki vilayet valilerine : “Yahudileri içtenlikle kabul edin; onları geri çevirmeyin ya da onlara zorluk çıkartmayın” emrini verdi (5). Bernard Lewis’e göre : “Yahudiler sadece Osmanlı topraklarında yaşamaya izin almadılar; ayrıca bunun için cesaretlendirildiler, yardım gördüler ve bazen de buna mecbur oldular”.

Immanual Aboab, şu ünlü yorumu II.Bayezit’e atfeder : “Katolik kral Ferdinand, yanlış olarak akıllı olarak tanınır; çünkü Yahudileri İspanya’dan kovarak ülkesini fakirleştirmiş ve Türkiye’yi (Osmanlı’yı) zenginleştirmiştir”. (6)

Yüzyıllar boyunca artan bir sayıda Avrupa Yahudileri, anavatanlarındaki zulümden kaçarak, Osmanlı İmparatorluğu’na yerleştiler. 1537 yılında Yahudiler, şehir Papa’nın yönetimi altına girince, Apulia (İtalya)’dan kovuldular. 1542 yılında Bohemya’dan (bugünkü Çek Cum.), Kral Ferdinand tarafından kovulduklarında, Osmanlı İmparatorluğu’nda güvenli bir liman buldular. 1556 yılı Mart ayında, “Muhteşem” Sultan Süleyman, Papa IV.Paul’a bir mektup yazdı ve Osmanlı vatandaşları olacaklarını açıkladığı Ancona Marronos’larını serbest bırakmasını istedi. O günlerin “Süper Gücü” olan Osmanlı İmparatorluğu karşısında, Papa’nın onları serbest bırakmaktan başka bir alternatifi yoktu.

Osmanlı gelenekleri ve yönetimi altında, her bir gayrımüslim topluluk, okulları da dahil olmak üzere kendi kurumlarından sorumluydu. (7)

* * *

Güneş Ülkesi isimli ütopya eseri ile ünlenen İtalyan Filozof Tommaso Campanella (1568-1639) şair, yazar ve filozoftur.

“Güneş Ülkesi” isimli eser, filozofça bir devlet tasarısıdır. Platon’un “Devlet”i, Thomas Moore’ın “Ütopya” çizgisinde, toplum yararını bireyinkiyle bağdaştırıp, halklı bir düzen tasarısı getiren “Güneş Ülkesi”, sosyal bilimlere eğilenlerin okumadan edemeyecekleri, dünya üniversitelerinde de yardımcı kitap olarak salık verilen ana yapıtlardan biridir.

“Filozof Companella, son tahlilde Osmanlı’nın şahsında; her şeyin ideal ve nihaî anlamda tatbik edildiği ‘Güneş Ülke’ özlemini şu şekilde tavsif ve tarif etmektedir :

‘Güneş Ülke’yi yeryüzünde bulmak mümkün müdür ?

Fikir hürriyetine, vicdan hürriyetine, lisan hürriyetine ilişmeyen (Müslüman) Türklerin varlığı, hiç olmazsa yarın böyle bir ülkenin var olacağını bana hissettiriyor.

Madem ki düşünceyi zindana koymayan, hakikat sevgisini zincire vurmayan bir millet, o cesur, adil (Müslüman) Türkler var; üzerinde yalnız hakikatin, adaletin ve hürriyetin hüküm sürdüğü bir ‘Güneş Ülke’, yarın neden vücut bulmasın ? ” (8)

* * *

Fatih Sultan Mehmed Han, Rumeli’deki fetihleri genişleterek Sırbistan sınırlarına geldiği zaman, iki ateş arasında kalan Ortodoks Sırplar, Katolik Macaristan ile Müslüman Osmanlı arasında tercih yapmak zorunda kalmışlardı. Sırbistan Kralı George Brankoviç, Hem Macar Kralı Jan Hunyad’a, hem de Sultan Fatih’e heyetler gönderdikten sonra, Osmanlı’yı daha müsamahalı bularak; kendileri için, aynı dine mensup Hıristiyan Macarlara karşılık (rağmen), Müslüman Osmanlı’yı tercih ve (ona) itaat etmişti.

Çünkü Macar Kralı’nın : “Sırbistan’ın her tarafında Katolik kiliseleri tesis edeceğim; Ortodoks kiliselerini yıkacağım !” sözüne karşılık, Fatih; : “Her caminin yanında bir kilise inşa edilecek !” şeklinde karşılık vermişti. (9)

* * *

Fransız Gazeteci Stefan Laussanne, Balkan Harbi sırasında Bulgar Millî Meclisinde aza (üye) olan yaşlı bir Bulgar nasyonalistiyle tanışır ve söylediklerini açık kalpliliği ile yazar :

“Bizimle Türkler arasında hiçbir esaslı ihtilaf yoktu. Şikâyetimiz de yoktu… Bizim Sırplarla ve Yunanlılarla müstakil birer devlet olarak komşuluğumuz ve bilhassa, üzerimizde Rus minnetini ve hakimiyetini her zaman duymamızın huzursuzluğu, Osmanlı idaresinde yaşamaktan çok beterdir. Biz de, çocuklarımız da yaptığımız hatanın acısını çok çekeceğiz.” İleride ne olacak bilir misiniz ?

Osmanlı Devleti dünya üzerinde bir muvazene (denge) unsuru ve yeri doldurulamaz bir imparatorluk olarak elini eteğini çektiği zaman Avrupa, Rusları kendi topraklarından çıkaramayacaktır. Balkanlar da, huzur ve sükûn yüzü görmeyecektir” (10)

* * *

Biz Amerikalı’ya Hayranız, Amerika’lı ise Bize !

“…George Washington tarafından Amerika’nın kuruluşundan sonra açılan Temsilciler Meclisi’ne, 1945 yılında yenileme ve düzenleme çalışmaları için gelen bir heyet tarafından, dünyanın en büyük 23 kanun yapıcısının büstünün koyulması kararlaştırmıştır. Bu karar, ABD Kongre Meclisi tarafından onaylandı.

Bunun ardından Colombia Tarih Derneği, Pennsylvania Üniversitesi ve ABD Temsilciler Meclisi Kütüphanesince (yapılan) titiz çalışmaların ardından (karar verilerek), Kanuni Sultan Süleyman ve 22 kanun yapıcının büstü yapılıp, ABD Temsilciler Heyeti Galerisine konulmuştur. (11)

* * *

Osmanlı’ya Halâ Kimler Küfrediyor ?

Sevr anlaşması öncesi Lozan’daki İngiliz temsilcisi Lord Curzon, hükümetine verdiği memorandumda, bütün batı dünyasının görüşlerine tercüman olarak şu açıklamayı yapıyordu : 

“Türkleri Avrupa’dan ve İstanbul’dan sürmek için 500 yıldır beklediğimiz fırsat doğmuştur. Bu fırsat asla kaçırılmamalıdır.”

1899 Yılında Avam Kamarası’nda yaptığı bir konuşma sırasında Kur’an-ı Kerimi gösterip, masaya atarak : “Bu Kur’an Müslümanların elinde kaldıkça, biz onlara hakiki hâkim olamayız. Ya Kur’an’ı ortadan kaldırmalıyız veya onları Kur’an’dan soğutmalıyız” diyen İngiliz Başbakanı Gladstone ise, Lord Curzon’un bu görüşünü destekleyerek Barbar Türkleri Asya’ya Sürmeliyiz” açıklamasını yapıyordu”. (12)

* * *

Sonsöz :

Okumuyoruz.

Okumadığımız için de; ne kendimizin, ne avrupanın, ne de dünyanın tarihini biliyoruz.

Medyanın beslendiği (tek taraflı) batılı kaynaklarından gelen bilgileri, sorgulamadan “doğru” kabul ediyor; atalarımıza, değerlerimize 7/24 hakaret ederek, kalan özgüvenimizi de yok ederek, gönüllü sömürgeliğe devam ediyoruz.

www.canmehmet.com

Resim : Tarafımızca hazırlanmıştır.

Kaynaklar :

(1) İslam’a Karşı Laiklik. Olivier Roy. s.40.

(2) İslam’ın Geleceği. Wilfred Scawen Blunt.

(3) The Jews of Islam. Bernard Lewis. (alıntı : http://www.jewishvirtuallibrary.org/turkey-virtual-jewish-history-tour)

(4) Encyclopedia Judaica, Volume (Cilt)16, page (sy)1532. (alıntı : http://www.jewishvirtuallibrary.org/turkey-virtual-jewish-history-tour)

(5)  In the Review Yossef Daath, No.4. Abraham Danon. (alıntı : http://www.jewishvirtuallibrary.org/turkey-virtual-jewish-history-tour)

(6)  A Consolacam as Tribulacoes de Israel, III Israel. Immanual Aboab. (alıntı : http://www.jewishvirtuallibrary.org/turkey-virtual-jewish-history-tour)

(7) http://www.jewishvirtuallibrary.org/turkey-virtual-jewish-history-tour

(8-9-10) Kaynaklar için bakınız : http://www.canmehmet.com/vatandasin-osmanli-tarihi-dede-seni-affetmeyecegim-osmanlinin-gunes-devlet-oldugunu-neden-gizlediniz-8.html

(11) Fazlası ve kaynaklar için bakınız : http://www.canmehmet.com/vatandasin-osmanli-tarihi-osmanlinin-gunes-devlet-oldugunu-gizleyenler-affedilmeyecek-9.html

(12) Her Yönüyle Kürt Dosyası. Prof. Dr. A. Haluk ÇAY, 1996. s.13-14. (Turan Kültür Vakfı Yayınları) Ayrıca bakınız, Prof. Karaca’nın “Büyük Oyun” isimli eseri ve fazlası için: http://www.canmehmet.com/lozanda-lokomotif-vagonlardan-ayrilir-ve-salip-hilali-doguyu-halleder-son.html

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*