Cumhuriyet dönemi ve din anlayışı’nı çarıklısı bilir de Kavuklu’su da eksik kalmasın!

8
Önceki Yazı
Sonraki Yazı

Bu kadim milletin en güzel tanımlarından birisi de herhalde,Sağır duymaz uydurur! ifadesidir.

Okumayı sevmeyenler için meramımızı birkaç cümlede açıklıyoruz.

”..Îlk Diyanet İşleri Reisi olarak da gerçekte Mason (*) Biraderlerden olan Mehmet Rıfat Börekçi (**) atanmıştır.

Diyanet bugünkü Statüsüne 14 Haziran 1935’te çıkardan 2800 sayılı kanunla gelmiştir. Aradaki yıllarda temelde değil, bazı kazai konularda yeni yönetmelikler çıkarılarak işlevselliği güçlendirilmiştir.

Günümüzde yaklaşık yüz bin kişilik bir kadrosu vardır ve çok ilginçtir ki, Türkiye’de toplam nüfusun yaklaşık 120 de biri Diyanet’ten doğrudan veya dolaylı olarak nemalanmaktadır.

Diğer bir anlatımla, toplam nüfus içinde çalışan ve emekli olarak yaklaşık beş yüz bin vatandaş bu kurumdan doğrudan veya dolaylı olarak nemalanmaktadır. (1)

..

Dini ve ahlakı olanlar aç kalmaya mahkûmdurlar, dediler.

Kendisini hilafet ve saltanat makamına layık gören ve bu hususlarda teşebbüslerde de bulunan din ve namus lehinde türlü sözler söyleyen ve hatta hutbe okuyan, benim kapalı yerlerde baş açıklığımla latife eden, fes ve kalpak yerine kumaş başlık teklifimi hoş görmeyen M. Kemal Paşa, benim hayretle baktığımı görünce şu izahatı verdi:

Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkûmdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Onun için önce din ve namus telakkisini kaldırmalıyız. Partiyi, bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz. Bu suretle kalkınma kolay ve çabuk olur..” (2)

Özetlersek…

Diyanet İşleri Başkanı “Mason” olan teşkilatın İmamları da …..! olacaktır.

Resim; http://dunyagerceklerim.blogspot.com/2012/03/papyonlu-frakl-diyanet-isleri-baskan.html

Açıklamalar; (Fazlasını okuyanının araştırmasına bırakmak için alıntılar vikipedi’den yapılmıştır.)

(*)“Masonluk, kökleri her ne kadar 16. yüzyılın sonu ve 17. yüzyılın başlarına kadar dayanıyor olsa da, 24 Haziran 1717 tarihinde Londra’da bir araya gelen dört locanın girişimiyle Londra Büyük Locası’nın kurulması ile başlar. Masonlara göre masonluk akılcılık, bilimsellik ve insanlığın oluşumundan bu yana ortaya çıkarak, insanlığın gelişimine ve bilgi birikimlerine katkıda bulunmuş bir kültür ve fikir üst yapı kurumudur. Ezoterik ve sadece üyelerine açık olan örgüttür. Dünyanın birçok ülkelerinde 5 milyon üyesi ile değişik biçimlerde mevcuttur. Sadece İngiltere, İskoçya ve İrlanda’da 480.000; Amerika Birleşik Devletleri’nde ise 2 milyona yakın üyesi bulunmaktadır.” (Vikipedi)

(*) Mehmet Rifat Börekçi; Börekçizade Mehmet Rifat Efendi (d. 1860 – ö. 1941), (veya, Soyadı Kanunundan sonra, Mehmet Rifat Börekçi, Ankara’nın yerlisi ve müftüsü sıfatıyla, Kurtuluş Savaşı’na ve Mustafa Kemal Paşa’ya önemli destekte bulunmuş bir din adamıdır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Diyanet İşleri Başkanlığı’nı üstlenmiştir. Kısa bir dönem milletvekilliği de yapmıştır.

Milli Mücadele’de Şeyhülislam Dürrizade’nin fetvasına karşı Ankara Fetvası’nı ilan etti. Fetva 153 müftü tarafından imzalanarak dağıtıldı. Bunun üzerine 24 Nisan 1920 tarihinde padişah imzasıyla Ankara Müftülüğünden alındı ve Divan-ı Harb-ı Örfi tarafından Kuva-yı Milliye’cilere katılmaktan ölüme mahkûm edildi. 1860’ta Ankara’da Beynam köyün’de doğmuştur. Babası Börekçizadelerden Ali Kazım Efendi’dir. Mehmet Rifat Efendi, ilk ve orta öğrenimini Ankara’da tamamladıktan sonra yüksek öğrenim için İstanbul’a gitmiştir. Burada Beyazıt Medresesi müderrislerinden Atıf Efendi’nin derslerine devam edip dini yüksek ilimleri tahsil ederek icazetname (diploma) almaya hak kazanmıştır. Mustafa Sabri Efendi’nin Kuvay-i Milliyecilerin katline ilişkin fetvasına karşı fetva yazarak Milli Mücadeleyi desteklemiş ve Mustafa Sabri Efendi’nin fetvasını geçersiz kılmıştır…

Mehmet Rifat Efendi, 23 Nisan 1920’de toplanan TBMM 1. Dönem’e Menteşe (Muğla) mebusu olarak girdi. Ancak Müftülük görevini tercih ederek, daha sonra milletvekilliğinden istifa etti. Bu arada 23 Aralık 1922-30 Mart 1924 tarihleri arasında Şer’iye Vekaleti Heyet-i İftâ azalığında bulundu. 4 Nisan 1924’te de yeni kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ilk başkanı oldu. Soyadı Kanunuyla Börekçi soyadını alan Mehmet Rifat Efendi, vefatına kadar (5 Mart 1941) bu görevde kaldı…” (Vikipedi)

Kaynaklar;

(1)”DEVLET VE KİMLİK” AYTUNÇ ALTINDAL, 1.Baskı: Nisan 2010, Sahife;94 Paragraf;1

(2) “Kazım Karabekir anlatıyor” Uğur Mumcu, 25. Baskı: Aralık 2009, Ankara, Sahife;75 ve sonrası)

Resim; http://dunyagerceklerim.blogspot.com/2012/03/papyonlu-frakl-diyanet-isleri-baskan.html

8 thoughts on “Cumhuriyet dönemi ve din anlayışı’nı çarıklısı bilir de Kavuklu’su da eksik kalmasın!

  1. dinde yeni reform projesinin mucidi” Aydın milletvekili Dr. Reşit Galip ve Antep milletvekili Kılıç Ali. Biri azgın bir laik savunucu (Reşit Galip), diğeri de sanığın idamına şahitlerin bilahare dinlenmesine, diyecek kadar pervasızlaşan biri. Ayrıca Rıfat Börekçi’nin mason olduğuna dair uzun seneler önce bir kaç değişik kitap ve gazetede okumuştum. Ancak kaynak olarak neyi kullandıklarını şu anda hatırlamıyorum Adem efendi.

    1. Değerli (Ankaralı) Yusuf Yılmaz, 1453 İstanbul, 1458 Atina’nın fethi: Hristiyan Batı için (siyaseten) büyük bir yıkım olmuş, tarihte ilk kez Hilal (İslam), Salip’e (Hıristiyanlığa) galip gelmiştir. 15.Asırdaki (1490’lı yıllar) Avrupalıların coğrafi keşiflerinin arkasında bu fetihlerin paniği vardır. Papalık, bu keşifler ile, (Osmanlının ekonomisini zayıflatmak için Anadolu’dan geçen kara ipek yolunu denizlere kaydırılmasını sağlamış) Avrupalı toplulukları Osmanlılara karşı birleşmeye zorlamıştır. Kanuni’nin (Avrupa’nın kalbine yaptığı) İlk Viyana seferinden sonra bu birleşme baskıları ete kemiğe bürünmüştür. Osmanlının zayıflatılması ve yıkılması: yaklaşık 400-500 yıllık bir planın parçasıdır. Neticesi ile: Din üzerinde yapılan uygulamalar, 1860-1870 yıllarında doğanların (özellikle yabancı okullarda) aldıkları eğitim-öğreniminin sonuçlarıdır. Bunlar da Osmanlının yıkılma planın bir parçasıdır. Meraklıları, “Türkçülük” meselesini ve bunun fikir babalarını çok iyi araştırmalıdır. “Laiklik”, bir siyasi tercihtir. Bizim aydınlarımız laiklik kavramını, “din-devlet işlerinin ayrılması” olarak bilirler. Gerçekte böyle değildir. “Laik anlayış”ta, Devlet dini yönetmektedir.

  2. Mehmet Rifat BÖREKÇİ (01.04.1924 – 05.03.1941)

    Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Diyanet İşleri Başkanıdır. 15 Cemaziyelevvel 1277 (29 Kasım 1860) yılında Ankara’da doğdu. İlk ve orta tahsilini Ankara’da yaptı. Arapçayı ve İslâmî ilimleri İstanbul’da Beyazıd Dersiâmlarından Atıf Bey’den okudu ve icazet aldı. Daha sonra tekrar Ankara’ya döndü ve Fazliye Medresesi’nde müderris olarak göreve başladı. Birçok talebe yetiştirdi ve icazetler verdi. İlk memuriyetine Ankara Fazliye Medresesi’nde müderris olarak başladı. 10 Ekim 1898’de Ankara İstinaf Mahkemesi azalığına getirildi. 25 Kasım 1908 tarihinde de Ankara Müftüsü oldu. Ayrıca 1911 yılında bir süre Sivrihisar Kaymakamlığı görevini de vekâleten yürüttü.

    Milli Mücadele’nin ilk günlerinde Ankara’da “Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti”ni kurdu ve bu cemiyetin başkanı oldu.
    Yokluklar içerisinde düşmanla mücadeleye hazırlanılan o karanlık ve acı günlerde Mustafa Kemal Paşa ile birlikte çalıştı ve maddî-manevî büyük hizmetlerde bulundu.
    Bu çalışmaları sırasında İstanbul Hükümeti tarafından âsi kabul edilip, Ankara Müftülüğünden azledilerek (1920) idama mahkûm edildi. Ancak Ankara Hükümeti Rifat Efendi’yi derhal müftülük görevine iade etti. Altı ay Muğla(Menteşe) Mebusu olarak TBMM’de çalıştı. Ancak müftülük görevini tercih ederek 27 Ekim 1920’de Mebusluktan ayrıldı. 23.12.1922- 30.03.1924 tarihleri arasında Şer’iye Vekâleti Heyet-i İftaiye azalığında bulundu.
    04 Nisan 1924 tarihinde başladığı Diyanet İşleri Başkanlığı görevini,vefat tarihi olan 5 Mart 1941 tarihine kadar sürdürdü.

    1. Değerli Mustafa Bey, konuya ilginize teşekkür ediyorum. Bilirsiniz, bir olay sonunda ulaşılan sonuç; bir niyeti ve o doğrultuda yapılan uygulamaları-başarıları gösterir. Yakın tarihimizi, sadece “Milli Mücadele” ve işgalci-galiplerin kırk türlü oyun için kullanmak üzere ülkemize getirdikleri ve işleri bitince de götürdükleri Yunanlılarla yaptığımız bir savaşa indirgediğimizde; Bin yıllık süreç içerisinde yaşanan: “Hilal ve Haç kavgasını”, Haçlı seferlerini, İstanbul-Atina’nın fethini, Avrupa’nın kalbi olan Viyana’nın kuşatılmasını, Müslüman Türklerin (Osmanlıların) yaklaşık 500 yıl Hristiyan Güney Avrupa’yı adaletle yönetmelerini, Sanayi Devrimi’nden sonra Osmanlı topraklarındaki zengin hammadde (Petrol) kaynaklarının soyulması için ekonomik haçlı savaşlarını (I.Dünya Savaşını) gözden kaçırır, kaçırmakla kalmaz: İslam ve Osmanlı Medeniyetinin izlerinin silinmesini, bizi “Millet” yapan, başarılı kılan tüm kültür değerlerimizin sıfırlanarak, inkar noktasına yuvarlandığımızı göremeyiz. Geldiğimiz noktada, lütfen! Yetişen gençliğimizin yaşam tercihlerine, caddelerde sıralanan mağazaların (ingilizce) isimlerine, halkımızın değişen yemek ve içecek kültürüne, ülkemizde öğrenim görmelerine rağmen; kurtuluşu, “kapağı yurt dışına atmakta!” bulan insanımıza, anlayışlarına bakınız. Ana okullarından itibaren biz neden çocuklarımıza (İlmini değil) İngilizce-batı kültürünü öğretiyoruz? (Elbette Diplomat-araştırmacı-işadamı olacakların dışında) Bunlar, geldiğimiz yerin bir sonucu değil midir?
      Gelelim “Diyanet İşleri Başkanlığı”nın görev kapsamına ve o dönem yapılan uygulamalara: Bu konuda kaynaklarını vererek aşağıda bazı alıntılar aktarıyorum. Sonrası size ve “gerçeği araştırma merakı”nıza kalmaktadır.

      Kaynak 1: “İslam’a karşı Laiklik”. Kitabının yazarı: Laikliğin ana vatanı Fransa’dan Felsefeci Doç. Olivier Roy
      -“…Türkiye’de Mustafa Kemal Atatürk’ün görüşü de bu yöndeydi. Onun laikliği aşırı militan, hatta açıkça din karşıtıydı. Ülkesinde İslam’ın ağırlığından söz edilse bile, bazı kısıtlamalara uğramıştı. Nitekim, Atatürk Kilise-Devlet ayrımı gibi bir yola başvurmamış, dinin devlet tarafından denetim altına alınmasını öngörmüştü. Türkiye’de imamlar din işlerini yöneten bir kurum olan Diyanet’e bağlıdırlar. Ücretleri Diyanet tarafından ödenir, hatta vaazları bu kurum kaleme alır. Günümüzde pek çok Fransız yorumcu, laikliğin bu devletçi uygulamasına özlemle bakıyor..“(Sahife: 40)

      Kaynak 1-2-3-4-5-6-7-8-9-10:
      -“Mustafa Kemal Atatürk, yanında ‘dinde yeni reform projesinin mucidi” Aydın milletvekili Dr. Reşit Galip ve Antep milletvekili Kılıç Ali olduğu halde 20 Ocak 1932 de Ankara’dan İstanbul’a gelmişti. Aylardan ramazandı. Atatürk, 21 Ocak günün akşamı Türkçe Kur’an okuyacak hafızları Dolmabahçe Sarayı’na davet ederek onlara şunları söyledi:
      -“Sayın hafızlar, içinde bulunduğumuz bu kutsal ay içinde camilerde okuyacağınız mukabelenin tamamını okuduktan sonra, Türkçe olarak da cemaate açıklayacaksınız. İncil de Arapça yazılmış, sonra bütün dilleri tercüme edilmiştir. Bir İngiliz İncilini İngilizce, bir Alman İncilini Almanca daha çabuk bağlanır” Bu sözlerinin ardından Atatürk, “Gazetelere haber verin, yarın camilerde okunacak olan surelerin Türkçe tercümesi de okunacaktır” talimatını verir.’ (1) Dr. Reşit Galip, hafızlara okuyacakları Kur’an’ın Türkçe metnini verirken onlara şunları söylemişti:
      -“Camilerde Türkçe Kur’an okuyacaksınız. İşte size bir tane Kur’an veriyorum. Evet bu tercüme belki iyi değildir. Çünkü Arapça’dan Fransızca’ya ve ondan da Türkçe’ye tercüme edilmiştir…”(2)
      Bununla beraber Ankara’da daha iyi bir Kur’an tercümesi yapılmaktadır.” (3)
      Cumhuriyet gazetesi, 22 Ocak’ta okunacak Türkçe Kur’an ile ilgili olarak “Dini bir inkılap. Türkçe Kur’an” haber başlığı altında şu haberi veriyordu:
      –“Yerebatan Camisinde Türkçe Yasin okunacak. Dün de yazdığımız üzere, bu gün, Ayasofya’daki Yerebatan Camisi tarihi bir gün yaşayacaktır. Riyaseticumhur mızıkası alaturka kısmı şefi Hafız Yaşar Bey (4) mevlit okuyacak, sonra Yasin suresinin Arapçasını ve Türkçe tercümesini kıraat edecektir. Bu tercüme çok güzel bir tarzda yapılmıştır… Bugün Yerabatan camisinin çok kalabalık olacağı ve halkın kendi öz dili ile okunacak Kur’an’ı dinlemeye şitap (acele davranmak) edeceği muhakkaktır.” (5)
      İlk Türkçe hutbenin okunuşu:
      5 Şubat 1932, Ramazan’ın son cuması idi. Bu gün Süleymaniye camisinde bir diğer ilk daha gerçekleştirildi. İlk Türkçe hutbe ses sanatkarı hafız Saadettin Kaynak’a okutuldu. Minberde başı açık ve frank giymiş olarak okudu.(6)
      Kaynak’ın hatıralarında anlattığına, Süleymaniye camisi ilk Türkçe hutbeyi dinlemek için hınca hınç dolmuş, dinleyiciler arasında Başbakan İsmet İnönü de yer almış, hutbe bitince “Arap olduğu sanılan” denilen bir kişi hutbeye tepki için “böyle hutbe olmaz, namaz fasittir (yerine getirilmemiş)” diye bağırarak tepkisini göstermiş, cemaatten onu dinleyen olmamış, daha büyük tepkilerin önüne geçmek için camide dinleyiciler arasına 150 sivil polis yerleştirilmişti.(7)
      1932 Ramazanı boyunca bütün İstanbul camilerinde Türkçe Kur’an okunmuş, Atatürk, ayın sonunda hizmeti geçen bütün hafızları Dolmabahçe Sarayı’nda toplayarak onlara teşekkür etmiş, 200’er lira para vermişti.

      Ezan ve salanın Türkçeleştirilmesi:
      1932’de Dinde Reform çalışmalarından birisi olarak ezan ve salanın Türkçeleştirilmesi oldu. Ezan, Türkçeleştirilirken zorluklar yaşandı. Atatürk’ün müdahalesi ile bu zorluklar aşıldı. “Allahü Ekber”in Türkçe karşılığı “Tanrı Büyüktür” demekti. Atatürk buna müdahale etti. “Tanrı Uludur”a çevirdi.(8)
      Bir problem de “felah” kelimesinde yaşandı.” Ezanın Türkçe okunmasının kararlaştırılışı sırasında din adamlarıyla, hafızlarla çeşitli görüşmeler yapılmış, onların da düşünceleri alınmıştı. (9)
      Bu noktada sözü Atatürk’ün Uşağı Cemal Granda’ya bırakıyoruz;

      Yepyeni bir Türkiye kurulmuştu. Bir yandan savaşın yaraları sarılıyor, bir yandan devrimler birbirini kovalıyordu. Şapka devrimi, harf devrimi derken, dilin sadeleştirilmesi ve yabancı sözcüklerin Türk dilinden arınması işine sıra gelmişti.
      Bu arada Ezan’ın da Türkçe okunması üzerinde duruluyordu. Bu devrim de başarılmıştı sonunda. Artık müezzinler minarede “Allah-ü Ekber” yerine “Tanrı Uludur” diye sesleniyorlardı.
      Ezanın Türkçe okunmasının kararlaştırılışı sırasında din adamlarıyla, hafızlarla çeşitli görüşmeler yapılmış, onların da düşünceleri alınmıştı.
      Ezan’daki bütün Arapça sözcükler atıldığı halde “Ferah’a bir karşılık bulunamamıştı… ‘Haydi Felâh’ın nasıl değiştirileceği tartışılıyor, fakat kimse bunun karşılığını bulamıyordu. Felah kurtuluş anlamına geliyordu.
      “Haydi kurtuluş” dense, bu deyim çok garip kaçacak, dinin kudsallığıyla da bağdaşmayacaktı. Kurtuluş denince akla hemen İstanbul’da Rumların çoğunlukta bulunduğu eski Tatavla semti geliyordu.
      Son çare olarak Atatürk’e başvurdular.
      Bu konuda ileri sürülen düşünceleri teker teker dinleyen Atatürk te “Felâh”a bir karşılık bulunmamış olacak ki :
      -Bu da Felah kalsın… Diye bu işi sonuca bağladı. (10) Sağlıcakla kalınız.
      Kaynaklar: (1) Prof. Dr. Yurdakul Yurdakul, Atatürk’ten Hiç Yayınlanmamış Anılar.’ Truva Yayınları, İstanbul. 2005. S. 173 (‘Atatürk’ün Hafızı’ denilen Hafız Yaşar Okuyan’ın anlattıkları.)
      (2) Albay Cemal Said tarafından tercüme edilmişti.
      (3) Ergin, C. V, (Hafız Rıza Sayman’ın anlattıklarından.)
      (4) Hafız Yaşar Okuyan: Dergahta tekke hayatı içinde yetişmiş olan Okuyan, sesinin çok güzel olması sebebiyle dikkat çekmiş. 1914’de 29 yaşında üsteğmen iken Sultan Reşat’ın saray başmüezzinliğini yapmış. Cumhuriyet ilan olununca Cumhurbaşkanlığının İnce Saz Heyeti Faslı şefliğine yüzbaşı rütbesiyle tayin edilmiş, Atatürk’ün ölümüne kadar yanından aynlmamıştır. (Yurdakul, s. 54) Kendisinden “Atatürk’ün Hafızı” olarak da bahsedilen Okuyan, bu özelliği sebebiyle sürekli Atatürk’ün yanında tutulmuş, Atatürk ona Çankaya’da ve Dolmabahçe Sarayı’dan yanında Kur’an ve Mevlüt okumasını sağlamış, her ramazan Ankara’da Hacı bayram Veli ve Zincirlikuyu camilerinde şehitlerin ruhu için mevlit ve hatim okutmuştur. ( Okuya’nın anlattıkları, Yurdakul, sahife; 53)
      (5) Cumhuriyet, 22 Ocak 1932
      (6)Hutbenin tam metni için bakınız: Ergin, C. V, s. 1946-1947
      (7) Ergin C.V,s. 1947
      (8) Sadık Albayrak, Türkiye’ de Din Kavgası, İleri Sanat Matbaası, Istanbul, 1973, s. 264
      (9) “MUSTAFA KEMAL PAŞA’DAN KAMAL ATATÜRK’E GİZLİ – AÇIK PLANLARI VE TUTAN – TUTMAYAN İNKILAPLARI” SÜLEYMAN KOCABAŞ, İstanbul, 2013 (Birden sekize kadar olan dipnotlar yazara aittir.)
      (10) “Atatürk’ün Uşağı’nın gizli defteri” Cemal Granda, (Turhan Gürkan, Fer Yayınları, 1971)

  3. kefen parasını milli mücade için bağışlarsan mason olursun. son model mercedesle vatan hainliğine çanak tutarsan diyanet işleri başkanı olursun durum bundan ibaret…

    1. Değerli yorumcumuz, bilirsiniz, İnsanlar, bilgileri ve deneyimleri doğrultusunda düşünerek bilgi/düşünce üretmektedir. Ve bir konuda doğruya ulaşmak: Bir iddiayı, karşı iddiası ile birlikte değerlendirmekle mümkün olmasının yanında; İlim/Bilgi’nin bu yöntemle meydana geldiğini biliriz. Size, Fransız felsefeci Prof. Oliver Roy tarafından konu ile ilgili yazılan (kitabını) birkaç alıntı içeren aşağıdaki yazıyı okumanızı öneriyoruz. Bu kitabı veya aşağıdaki yazıyı okuduktan sonra yeni bir yorum daha yapabilirsiniz. Sağlıcakla kalınız. http://www.canmehmet.com/hiristiyan-batidan-dinsizlik-olarak-aktarilan-carpik-laiklik-kazigi-kime-ait-10.html

  4. Papyon taktığı için bir adamı mason ilan etmişsin ya müthiş bir zeka örneği sergilemişsin 🙂

    1. Değerli Adem Bey, “Mason” iddiasında kaynak, “Papyon!” değil, “Devlet ve Kimlik” isimli eseri (Sahife:94) ile Aytunç Altındal’dır. Yazılarımızdaki iddialar, ilgili kaynaklarına aittir. Kaynağı olmayan hiçbir iddia tarafımızdan kullanılmamaktadır. Konuya ilginize ve (farklı da olsa) görüşlerinize teşekkür ediyorum. Sağlıcakla kalınız.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

SPAM ENGELLEME SORUSU

*

Next Post

“Osmanlı İmparatorluğu’ dosyasını açıyoruz; Osmanlı, çağdışı, geri kalmış devlet miydi? (1)

Sal Kas 26 , 2013
Önceki Yazı Sonraki Yazı   “Osmanlı, bir “Güneş –Rüya- Devlet”tir. Tarihte hiçbir milletin başaramadığını başarmış, arkasında (bilinenleriyle) utanılacak bir olay bırakmamış, sadece Hakkın ve Halkın iradesine boyun eğmiştir. … Osmanlının, bir “Güneş devlet” bir rüya devlet olduğunu, maalesef, yabancı ilim insanlarının eserlerinden öğrendik. Osmanlının, Bir “ileri devlet “ olduğunu, maalesef, […]

Eğitim

↓