“Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal, Mustafa Kemal Paşayı öldürdü!” (1)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı
M. Kemal Paşa'nın vefatından evvel (Hüviyet Cüzdanındaki) kullandığı isim; Kamal Atatürk'dür.

M. Kemal Paşa’nın vefatından evvel (Hüviyet Cüzdanındaki) kullandığı isim; KAMAL ATATÜRK’dür.

 

“Ortak Akıl!” Nasıl ki, bir Milleti iyi bir geleceğe taşıyabiliyorsa; Halkın değerlerinin üzerine inşa edilmeyen bir Devlet Sistemi’nin onu rekabetçileri kadar başarılı bir çizgiye ulaştırması mümkün değildir. Bu manada her bir başarının veya bir başarısızlığın arkasında bir hikâye vardır.

Bu bölümde, Mustafa Kemal Paşa’nın başarılarının olduğu kadar başarısızlıkların da bugüne kadar tartışılmamış veya tartışılmasından özenle kaçınılmış hikâyeleri gelecekte ibret alınması,  dersler çıkarılması için sorgulanacak ve araştırmacıları-meraklılarına bir kapı aralanmaya çalışılacaktır.

Konunun açılması adına ilk bölümde kısa notlar verilecektir.

…Onun, arkadaşlarıyla ve birçok yerde halk ile arasındaki görüş ayrılığı da buradan ileri geliyordu. Ankara’da bulunduğumuz sırada, Dersim mebusu Diyab Ağa

-“Ben cahil bir adamım. Bütün bildiğim; gördüğüm şeylere inhisar eder. Âl-i Osman, bu devleti vücuda getirmek ve onu bugüne kadar yaşatabilmek için asırlarca müddet uğraşmışlar, hükümetler devirmişler, ordular mahvetmişler, kırmışlar ve kırılmışlar… Şimdi nasıl oluyor ki beş-on adamı bir yere toplamak ve sonra halka karşı tahakküm etmekle bir hükümet yapılabiliyor? Ne duruyoruz? Biz de Dersim’e gidelim ve orada bir hükümet kuralım. Bundan kolay ne var?” demişti! (1)

İzmir’in işgali, Harb-i Umumi’den sonra ikinci bir harbin açılmasına ve tasavvur edilemeyecek felaket ve mezalimin üç sene daha devam etmesine sebep olmuştu.

1919 senesi Mayıs’ının 19. Günü idi, ki İnebolu (Bandırma) vapuru Samsun önünde demir atmıştı. Gemilerin gelişinde adet olduğu veçhile bir kısım halk sahilde toplanmıştı. Vapurdan bir sandal ayrılmış ve dört- beş subayla beraber genç bir tuğgeneral (liva) da karaya ayak basmıştı. Onun Anafarta Kahramanı olduğu ve bundan başka, bir kumanda deruhte etmek üzere hükümet tarafından gönderildiği de ağızdan ağıza dolaşıyordu. Bu memleketlerde resmî kişilere karşı yapılması mutad olan hürmetkar merasimle karşılandı. Halk kendisini şaşırtıcı bir itina ile seyrediyor ve yüzünün, birbiriyle kesişen derin boşlukları arasında bir ciddiyet ve vakar görerek onun azim ve irade ile tanınmasını anlıyordu. Bu adamın gelişi itimad, ümit ve teselli uyandırmıştı…(2)

Beşeriyetin mukadderatına hakim olan târihî şahısların en büyük kudretleri, maksatlarına hizmet edebilecek ve kendilerini hedeflerine ulaştırabilecek “Hadise’leri icat etmelerinde görülür, İzmir’in işgali ve Yunanlıların zulüm ve iğtisafları Anadolu halkını galeyana getirmemiş olsaydı, böyle bir dayanak noktasından mahrum olan Mustafa Kemâl ne yapabilirdi?

Bu suale cevap vermek müşkildir. Şu kadar, ki Mustafa Kemâl vatan ve millet için selamete (kurtuluşa) sebep olabilecek bir “hadise” icad etmemiş, Samsun’a çıktığı anda kendisini hedefine doğru daha kolaylıkla götürecek bir “vakıa” bulmuştur.

Bununla beraber bu hadiseden istifade edebilme tedbirlerini de düşündüğü ve bunları zemin ve zamanının şartlarına göre tedricî olarak ve aşırı ihtiyat ve itina ile icrasından geri durmadığı aşikardır.

En müşkil ve karışık bir zamanda ve hatır ve hayale gelen-gelmeyen zahmet ve müşkilat içinde senelerce uğraştığını, zıt fikir ve duyguları bir “gaye” etrafında toplamaya muvaffak olduğunu itiraf etmemek de haksızlık ve insafsızlık olur.

ilk zamanlarda yapılan mezalimi ve birtakım ayak takımına ve sefil kimselere (eclâf ve esâfile) itibar edilmesini zaruri ve haklı gösterebilecek sebepler bulunabilirse de, memleketin her tarafında ve her sınıf halk nezdinde bükün süren hoşnutsuzluğu ve “cumhuriyet” namı altında devam eden mezalim ve haksızlıkları (iğtisafâtı) izah ve tevil etmek mümkün olamaz.

Süleyman Nazif merhum

-“Enver Paşa Enver Bey’i öldürdü!” sözlerini tekrar edip dururdu.

-Biz de Reisicumhur Mustafa Kemâl, Mustafa Kemâl Paşa’yı öldürdü!” diyebilir miyiz! (3)

Erzurum mebusu Salih (Yeşil) Hoca da başkumandanlık kanunu ile ilgili gizli celselerden birinde Mustafa Kemâl’e şöyle diyordu:

-“Paşa Hazretleri emir buyurdular ki ‘Anadolu’da eser-i himmetimle yalnız bu işi ben yaptım’. Öyle ise bizi niye karıştırdınız? ‘Yalnız bu işi ben yaptım.’ (yani ‘sen yaptın’); öyle: ise bizim ne kıymetimiz kalmıştır. Benim hanem, ailem tarumar olup gitti. Ya benim ne işim vardı? Sonra gideyim de diyeyim ki salahiyet-i teşriiye ve icraiyemi yapmaya gittim. Fakat ben ne yaptım burada? Senin önünde ilk önce ölen biziz. Paşa Hazretleri sen bir kere bizi tecrübe el Allah’ını seversen!” (*)

Mütareke sırasında. Hüsnü Paşa tarafından, Ittihad ve Terakki’nin başkalaşmış bir şekli olmak üzere yeni bir fırka teşkili de büyük bir şey ifade edemezdi. Fakat, düne kadar memlekete hakim olan Ittihadçılar şimdi nerede idiler? Bunun için fikir yormaya hacet yoktur. Şeyh Ebu’l-Vefâ-i Kürdî’nin “Kürt yattım, Arap kalktım!” dediği gibi bu zevat da bir akşam evvel “îttihadçı” yatmışlar ve ertesi sabah yataklarından “Kemalist” olarak kalkmışlardı! (4)

Mustafa Kemâl’in ihtirasları ve müfritane emelleri herkesin gözünü korkutmuştu. Vatanı kurtarmak ve millete istiklal ve iradesini iade etmek isteyen bu adamın en sonunda hilâfet ve saltanatı ortadan kaldırarak “cumhuriyet” ilan eyleme ve hükümetin başına geçip istediğini yaptırma emelinde olduğunda kimsenin şüphesi kalmamıştı.

Bir taraftan, vatan müdafaası için çalışmak ve bu maksadla da ona yardımda bulunmak zaruri olduğu halde, diğer taraftan da onun umumi efkar ve hissiyata tevafuk etmeyen emellerinin önüne durabilme mecburiyeti hasıl olmuştu.

Onun, arkadaşlarıyla ve birçok yerde halk ile arasındaki görüş ayrılığı da buradan ileri geliyordu. Ankara’da bulunduğumuz sırada, Dersim mebusu Diyab Ağa

-“Ben cahil bir adamım. Bütün bildiğim; gördüğüm şeylere inhisar eder. Âl-i Osman, bu devleti vücuda getirmek ve onu bugüne kadar yaşatabilmek için asırlarca müddet uğraşmışlar, hükümetler devirmişler, ordular mahvetmişler, kırmışlar ve kırılmışlar… şimdi nasıl oluyor ki beş-on adamı bir yere toplamak ve sonra halka karşı tahakküm etmekle bir hükümet yapılabiliyor? Ne duruyoruz? Biz de Dersim’e gidelim ve orada bir hükümet kuralım. Bundan kolay ne var?”demişti!

Altı-yedi asırlık bir târihî geçmişe ve büyük bir siyasi öneme sahip bir devlet-i muazzamanın yerine geçecek “Mustafa Kemâl Cumhuriyeti” Osmanlı mevcudiyetinin, hüküm ve nüfuzunun, saltanat ve hilâfetinin yerini tutabilecek ve bu milletin hayatını ve istiklalini temin edebilecek mi idi? Vahidüddin, sultan bin sultan bin sultan… ve halife-i İslâm idi. Arkasında zaferlerle, şan ve şöhretle, sayısız övünçle dopdolu mesud bir mazi bulunuyor ve uzun zamanlardan beri fena idareden, sonu gelmeyen gafletlerden, zulümlerden dolayı vatana zaaf ve inkıraz arız olduğu inkar edilemezse de yine Türklüğün hayat ve bekasının bu mevcudiyete bağlı bulunduğu kanaati her yerde hüküm sürüyordu. Bugün, vatanlarını kurtarmak için Mustafa Kemâl’e iltihak edenler; dün fikir ve mevcudiyetlerini başka bir varlığın teminine, onun kurtuluş ve refahına adamışlar ve ecdadlarını da bu maksadla çalıştıklarını ve hayatlarını feda ettiklerini görmüşlerdi. Bir gümrük memurunun, bir Zübeyde kadının (tûtînin) oğlu; Sultan Osman’dan beri tâc ü tahtına varis olan Osmanlı padişahlarının yerine geçmek istiyordu. Böyle bir suikasde taraftar olmak müşkil idi. Bahusus, meşrutiyetin iadesinden sonra, hükümet işinin, Hz. Peygamber’in

“Ümmetimin helaki birtakım gençlerin (çoluk çocuğun) elinden olacaktır. (**)

hadisinin tasvir ettiği hale düşmesi Enver ve Talat gibi “beyinsizler”in zaman ve mekana hakim olmaları yüzünden görülen fenalıklar, türlü musibet ve belalar vatanı bugünkü elîm vaziyete, inkıraz ve izmihlale kadar götürmemiş mi idi? (5)

Mustafa Kemâl ile arkadaşları ve Millet Meclisi azaları arasında defalarca baş gösteren ve memleket hesabına büyük zararlar doğuran muhalefetlerin de bu zatın ihtiraslarından ve her fazl u rüçhanı şahsına atf ve isnad etmesinden kaynaklandığı muhakkaktır.’ (6)

Kâzım Karabekir de bu konuda şunları söylemektedir:

-“… Kazanılan zaferlerde ve erişilen Türk’ün kurtuluş bayramında, derece derece herkesin hissesi vardı ve herkes, gördüğü hizmet derecesinde sevinmek ve övünmekte haklı idi. Bu hakikatleri, yüksek fikir ve kabiliyetleriyle milli şahsiyet olmuş bulunan kimseleri millete ve cihana göstermek ve bu suretle yeni devletin bünyesinde –haklı olarak- onlara karşı sevgi ve saygı uyandırmak ve bu suretle birtakım türedilere, dalkavuklara tutulmuş bulunan Mustafa Kemâl Paşa’ya düşüyordu. Bu onun târihî ve ahlaki ki borcu idi. Bu borcu ödemekle o, millet ve tarih karşısında daha yükselecek ve insanlığın da en büyük payesini kazanacaktı. Yazık ki Mustafa Kemâl Paşa, bunu yapmadı ve hatta tersini yaptı. Kendini en yüksek bir makamdan mahrum ettiği kadar, fedakar ve feragatkar arkadaşlarında da daima artan ızdıraplar yarattı”(***)

 

Devam edecek…

Açıklamalar;

(*)TBMM Gizli Celse Zabıtları, c. III, s. 346, Ankara, 1980; 40. İn’ikat, 6 Mayıs 1338, 1. Celse. (Bir devletin Dirilişi” dip not; (Sad.)

(**) Buhari, Fiten; Ahmed b. Hanbel. (Sad.)

(***) “Paşaların Kavgas“ı, s. 156, yayıma haz. İsmet Bozdağ, Emre Yayınları, İstanbul, 1991.

Kaynaklar;

(1)”BİR MİLLETİN DİRİLİŞİ” HÜSEYİN KAZİM KADRİ, Birinci Basım: Ocak 2008

(2-3) A.g.e. (3-Sahife;262

(4) Mevlanzade Rıfat’ın şu sözleri de bunu desteklemektedir: “Mustafa Kemâl Paşa, Anadolu’daki kıyama hazırlanmaya başladığı devrede Ittihad ve Terakki’nin zulüm ateşinden, cinayet ve kötülüklerinden bıkmış olan halka ‘bu hareketin, devlet ve milleti felaketten felakete sürükleyen Ittihad ve Terakki zümresiyle alakası olmadığını, milletin ölüm-dirim mücadelesi olan bu kıyamda Ittihad ve Terakki’nin yeri bulunmadığını’ çeşitli zaman ve yerlerde bağıra bağıra söylemişti. Ne yapalım ki Paşa’nın sözleri, daima hareketlerini tekzip etmiştir. Zira görüyoruz, bugünkü kuruluşun, cumhuriyetin ileri gelenleri; Osmanlı İmparatorluğu’nu Almanya hesabına harbe sürükleyen ve devleti parçalayıp sonunda yıkılmasını sağlayan, hepimizin bildiği Ittihad ve Terakki ricalinden başkaları değildir”, (Sahife; 205) “…Ittihad ve Terakki Cemiyeti maddi mesuliyetten masun kalmış, birkaç azası Ermeniler tarafından öldürülmüş, bazıları da başka sebeplerden dolayı Ankara cumhuriyeti tarafından asılmışsa da mülevves adamlarını Ankara’daki yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin dayanağı olan Halk Fırkası (CHP) organizasyonuna dahil ettirmiştir”, (Sahife; 197) Türkiye İnkılabının İçyüzü, Pınar Yay, (Sad.)

(5-6) A.g.e; Sahife.280

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*