CHP’liler Bunları Bilseler, Partileri Hakkında Ne düşünürler? (2)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

Bir İslam Ülkesinde “Mason Diyanet İşleri Başkanı” olabilir mi? Olursa bunun; O ülkenin din eğitimi ve halkın yaşamı üzerinde nasıl bir etkisi olur? İşte belgeler ve dönemin CHP uygulamaları.

…1941 yılında Sulhi Dönmezer, Cumhuriyet döneminin ilk İstanbul Müftüsü olan Mehmed Fehmi Efendi’yi ziyarete gider ve onu sıkıntılı bir halde bulur. Sebebini sorunca Mehmed Fehmi Efendi şunları söyler: Bugün hayatımın en elemli gününü geçirdim. Bir camiye imam olarak mahalle bekçisini tayin ettim.” Cündioğlu’na göre, dönemin müftüsünün bu sözleri, bir mubalağa olarak değil, bilakis o devrin sıkıntılarını bizzat yaşamış, olup bitenlere bizzat tanıklık etmiş resmi bir görevlinin şehadeti olarak kabul edilmelidir.(1)

…Diyanet teşkilatının tek parti döneminde, her yönden ciddi ihmale uğradığı, din hizmetlerinin gereği gibi yerine getirilemediği ve dinî kurumların da ibadet dışında her anlamda kullanılmaya başladığı gerçeğini değiştirmemektedir. Nitekim bu konuda izlenen politika şu şekilde özetlenebilir: Bu dönemde din, özellikle sosyal boyutuyla yasaklanmak istenmiş, ancak bunun imkânsızlığı anlaşılınca reforme edilmeye çalışılmıştır. Dini reforme etme çabaları da sonuç vermeyince, herşeyi ile yeni bir din üretmenin yolları aranmıştır. Müslümanların yoğun bir baskı altına alındığı bu zaman zarfında, önce cemaat camiden soğutulmuş, sonra cemaati ve görevlisi kalmayan camilere el konulmuş, hocaları da başka yerlere sürülmüştür. El konulan bu camilerin birçoğu bakımsızlıktan yıkılmış, geriye kalanlar ise ya çeşitli işler için satılmış, ya kiraya verilmiş ya da depo olarak kulllanılmıştır.(2)

Fergan, o dönemde hangar ya da ahır yapılan camilerin daha sonra Yahudi ve Ermenilere satılarak şarap deposu haline getirildiğini ileri sürmektedir.(3)

Bu dönemde camilerin amacı dışında kullanılmasının en büyük gerekçesi halkın camilere gitmediği bu nedenle de boş kaldığı iddasıydı. Gerçekten de o dönemde camilere giden insan sayısı oldukça azdı. 1949 yılında yapılan Meclis görüşmelerinde camilerin cemaatsiz kalmasını ehliyetli din adamının yetiştirilmemesine bağlayan Maraş milletvekili Emin Soysal, bu konuyla ilgili olarak yaşadığı bir anıyı şu sözlerle ifade etmektedir: “….Geçen sene Beyoğlu’nda bir Rum kilisesine gittim; hıncahınç, halk dolup dolup boşalıyordu. Oradan çıktım, Sultan Ahmet Cami’sine gittim. Bir imam, altı tane asker, yedi tane fakir sivil vardı; o muazzam caminin içinde. Bendeniz bazen böyle şeyleri merak ederim, neden? Millet dinini mi kaybetti? Hayır. Yalnız zayıf, bilgisiz din adamlarının yüzünden, yani zayıf kalan, yetişmemiş, elinden tutulmayan din adamları yüzünden… Ama bence onlar da şayanı hürmettir, bu zayıf vaziyetlerine rağmen din yolundaki vazifelerine devam etmişlerdir...”(4)

“26 sene zarfında, çocuklarımız kıpkızıl Dînsiz yapılmaya çalışıldı!”

“Ebedî” ve “Millî Şef” devirlerinde memleketin ve Müslümanlığın fecî hâlini, belki hiç kimse, hâdiseleri Diyânet İşleri’nin en üst makamında içinden ve bütün dehşetiyle yaşayan, felâketi asgarî zarârla atlatmak için çırpınmaktan daha fazlası elinden gelmiyen muhlis ve mücâhid İslâm âlimi Ahmed Hamdi Akseki merhûm kadar kuvvetle ve samîmiyetle dile getirmemiştir…. vefâtından üç hafta evvel (18 Aralık 1950’de), Dîn Tedrîsâtı ve Dînî Müesseseler Hakkında Bir Rapor başlığıyle kaleme alıp Başvekîl Menderes’e arzettiği çalışmasında, âdetâ feryâd ederek şu tesbîtlerde bulunuyordu:

“…Bugün memleketin birçok yerlerinde, hakîkî ve münevver bir din adamı bulmak şöyle dursun, câmilerde mihraba geçerek halka namaz kıldıracak, minbere çıkıp hutbe okuyacak bir imam ve hatip bile bulunamamaktadır. Hatta bazı köylerimizde, ölenlerin teçhîz ve tekfîni ile ebedî istirâhatlerine tevdî gibi en basit dinî bir vazîfeyi îfâ edecek kimseler dahi bulunmamakta ve cenâzelerin, kaldırılmadan günlerce ortada kalmakta olduğu senelerden beri işitilmekte ve görülmektedir. […]

Hâriçte ve mekteplerde din aleyhdarlığı propagandaları yapılmakta, Anayasa[nın], din ve vicdan hürriyetini teminat altına almasına, ailelerin kendi çocuklarına din dersleri okutmalarına Anayasadan başka Medenî Kanûnun da müsâit bulunmasına rağmen, tatbîkatta buna meydan verilmemekte ve değil din dersi, sadece Kur’ân-ı Kerîm okuyanlar bile cürm-ü meşhûd hâlinde ellerinde Kur’ân’ları olduğu hâlde mahkemelere sevk olunmakta idi. […]

“Ekalliyetlerde bile din adamları yetiştiren muazzam din müesseseleri olduğu halde, hâlen Diyânet İşleri Başkanlığının, kolej şeklinde olsun, bir meslek mektebi yoktur…

 “Bizde olduğu gibi, yirmi altı sene [1924 ilâ 1950 seneleri boyunca], din derslerinin mekteplerde değil, evlerde bile adını andırmamak gibi bir şey, ne Amerika’da, ne dünyanın herhangi bir yerinde [demokratik bir memleketinde] hiçbir zaman vârid olmamıştır. […]

Çocuklarımıza gerek mekteplerde ve gerek başka vâsıta ile 26 seneden beri dîn ve ahlâk aleyhinde söylenebilecek ne varsa hepsi söylenmiş, telkîn edilmiş ve kıpkızıl bir dinsiz olmaları için her şey yapılmıştır. Bugünkü gençler komünist olmamışlarsa, bunu âilelerindeki kuvvetli din terbiyesine borçluyuz.” (5)

İslam’a Karşı Laiklik, Fransız (felsefe) Prof. Olivier Roy 

“..Kilise-Devlet ayrılığını ortaya koyan 1905 Yasası, laiklik sözcüğüne yer vermez. Kavramın açık bir şekilde belirmesi için 1946 Anayasası’nı beklemek gerekecektir. Nitekim, hukuksal sonuçlar doğuran, ama daha derinliğe inmeyen anayasal bir ilke olarak yürürlüğe girmiştir. Aslında, bu kavram son derece hukuksal bir nitelik kazanmıştır. Tartışmaların ötesinde, Parlamento yasa çıkararak, mahkemeler yasayı ve içtihatları uygulayarak vatandaşa dayatılan laikliği tanımlamışlardır.

Laiklik hukuk aracılığıyla belirir.

Fransız hukuku içtihatla beslenerek dinlere ilişkin yasaları düzenlemiştir ve laikliğin tanımı bu mevzuatın bütünündedir.

Laiklik, dinselin konumunu düzenleyen bütün yasalarda ortak bir ilke biçiminde oluşur.

Dinselin konumu, Fransız kamusal alanında Kilise-Devlet ayrılığı ilkesiyle başlar.

Hukuka göre, laiklik ne bir düşünce biçimi, ne bir felsefe, hatta ne de bir ilkedir; geçerliliğini yasa koyucunun iradesinden alan yasalar bütünüdür..”

Yani, laikliğin gerçekliği, doğrudan siyasal niteliklidir. (Yazar devam etmektedir:)

-“..Türkiye’de Mustafa Kemal Atatürk’ün görüşü de bu yöndeydi. Onun laikliği aşırı militan, hatta açıkça din karşıtıydı. Ülkesinde İslam’ın ağırlığından söz edilse bile, bazı kısıtlamalara uğramıştı.

Nitekim, Atatürk Kilise-Devlet ayrımı gibi bir yola başvurmamış, dinin devlet tarafından denetim altına alınmasını öngörmüştü.

Türkiye’de imamlar din işlerini yöneten bir kurum olan Diyanet’e bağlıdırlar. Ücretleri Diyanet tarafından ödenir, hatta vaazları bu kurum kaleme alır.

Günümüzde  pek  çok  Fransız  yorumcu,  laikliğin  bu  devletçi  uygulamasına özlemle bakıyor..” (6)   

Laik anlayışın ruhunu, Fransız felsefe profesörü’nden daha iyi bildiğimizi iddia etmek mümkündür de akılcı değildir.

Fransız Prof. Roy, bize ne anlatmaktadır? “Kraldan fazla kralcı” Olmayı mı?

Bir inancı yok etmek istiyorsan, onu kontrol et !

Rusya’da Çarlık döneminde, Galiçya ve Litvanya ülkesinde oturan Slav ırkından “Ruthenes” denilen bir halk yaşamaktadır. Ne var ki bu halkın mezhebi, Çar’ın Ortodoks mezhebinden değildir.

Çar’lar karar verir : “Rutheneslerin milli mezhepleri söndürülüp, Ortodoks mezhebine sokulacaklardır.”

Bunun için, zulmün klasik tedbiri; Rüten Kiliselerini kapatmak ve rahipleri sürüp, halkı Rus Ortodoks Kiliselerine geçmeye zorlamaktı.

Çar böyle yapmamıştır…

Çar, şu kadarcık bir müdahalede bulunmuştur : Rüten kiliseleriyle, mektep ve manastırlarını hükümet kontrolüne almış; mektep ve manastırlarda ders okutup, ibadet eden genç rahipleri yetiştirecek olan hocaları, Rüten mezhebinin gizli düşmanlarından olmak üzere, kendisi tayin etmiştir.

Bu müdahale kâfi gelmiş, kısa zamanda Rütenlerin milli din ve mezhepleri, sessiz soluksuz çöküvermiştir. (7)

Herkesi bir süre aldatabilirsiniz. Hatta bir kısım insanları, sonsuza kadar aldatabilirsiniz.  Ama herkesi sonsuza kadar aldatamazsınız.

Sonsöz:

Gerçeği yer altına gömseniz bile o yine büyüyerek patlayacak ve her şeyi yok edecektir.

www.canmehmet.com

  • Kaynaklar:
  • Alıntılardaki vurgulamalar tarafımızdan yapılmıştır.
  • (1)Cündioğlu, Bir Siyasi Proje Olarak Türkçe İbadet, s. 111. İsmail Habib Sevük, “Cübbe ve Sarık”, Cumhuriyet Gazetesi, (7 Ocak 1949), s. 2. (Aktaran: CUMHURİYET DÖNEMİ DİNÎ HAYAT (1938-1950) Zeynep ÖZCAN Doktora Tezi Felsefe ve Din Bilimleri Anabilim Dalı 2014
  •  (2)“Camilerde Ramazan” , Selamet, (58), 1948, s. 13-16, Gerger, Bütün Yönleriyle İnönü-Menderes Mücadelesi ve Demirkırat Oyunu, s. 197
  • (3)Fergan, Kara Kitap, s. 28.
  • (4) TBMM Tutanak Dergisi, 4. 06. 1949 Tarihli 101. Birleşim, s. 280.
  • (5) (Sebilürreşad, Nisan-Haziran 1951, V/100-105’den naklen) (Yazının tamamı ve aktaran için bakınız: Yesevîzâde Alparslan Yasa
  •  http://www.yenisoz.com.tr/mustafa-kemal-in-ailesi-dindar-miydi-6-makale-31391
  • (6) “İslam’a Karşı Laiklik”, Fransız  Felsefe Prof. Olivier Roy. Sahife: 40)
  • (7) Liberte Civile. Jules Simon. s.325.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

SPAM ENGELLEME SORUSU

*

Next Post

Amerika Ve Avrupa Bölgemizde Artık Bir "Kürdistan" Kurduramaz (1)

Cum Eyl 13 , 2019
Önceki Yazı Sonraki Yazı İsrail ve “Kürdistan” düşüncesinin arkasında, bir taşla birkaç kuş vurma hesabı vardır. Birincisi : Yahudilerin ve Kürtlerin kullanılarak, Doğu’nun zenginliklerinin Batı’ya aktarılması. ikincisi : İsrail Devleti ile, “Müslüman-Musevi Savaşı”; “Büyük Kürdistan” ile de“Kürt-Arap Savaşı”nın başlatılmasıdır. Bu savaşlar ile Müslümanlar ve Museviler kendi aralarında savaşırken; Batılılar, başta petrol olmak üzere bölgenin kaynaklarını sömürmeye devam edecek, […]

Eğitim

↓