CHP ve AK Partililere, ülke insanını tanımak, ülkenin çıplak gerçeğini öğrenmek istermisiniz?

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

Size 17 devlet kurdu… Artık yaşananlardan bir ders alsanız…

 

Her evde 20 oda var. Her odada ortalama 3-4 kişi oturuyor, saymak zordur bu gibi evlerin sakinlerini. Hiç şüphesiz, veremin yayıldığı ocağın ta merkezindeyiz. İçeri girdiğimiz eve güneşin girmesi şöyle dursun, bir insan dahi gidemez, korkmadan…

Ankara devlet matbaasında çalışan işçiler, bu durumdan çok müşteki olarak, müdürlükten kendilerini, şehir dışındaki ucuz kenar mahallelerine kadar getirip-götüren bir otobüsün tahsisini rica etmişlerdi.(1).

İstanbul Likör-Votka fabrikası işçileri de, şehrin uzakta olan kenar mahallelerinde ev tutup ayda 30 – 40 lira kadar kira ödemek zorunda kaldıklarından yakınıyorlardı. (2)

Oysaki İstanbul’da 12000 oturma yeri boştur, ev sahipleri bunlar İçin olmayacak derecede yüksek fiat istiyorlar. Ulus gazetesine yazıkları bir mektupta; Makine – Kimya Kurumu işçileri, mesken kiraları çok yüksek olduğundan, ancak iş yerlerinden çok uzak kenar mahallelerinde ev bulabildiklerini yazıyorlardı. Aldıkları ücretler de düşük olduğundan, otobüse para veremeyip kilometrelerce uzak yerlere yaya gelip gidiyorlarmış (3).

Malatya tütün fabrikaları işçilerinin, ücretlerinin artırılması isteğini inceleyen Yüksek Hakem Heyetinin kararında şunlar belirtilmişti :

”1953 yılında geçim için gereken para, 1951 yılma kıyasla % 30 oranında artmıştır. İşçilere 1951 yılında 25-30 liraya kiralanan mesken, bugün 50-60 lira kadar tutmaktadır. Mesken kiraları pahalılığı yüzünden işçiler, şehirden 10 kilometrelik mesafede oturmak, zorunda kalıyorlar ve bu yüzden de yol parası olarak ayda 20-30 lira ödüyorlar.” (4)

İşçilerin meskenleri, bir nevi batakhane sayılabilir. Çoğunda ışık yok, gaz yok, su yok, kanalizasyon yok.

“Yeni Asır” gazetesi muhabiri, işçileri oturdukları bir mahalleyi ziyaret ettikten sonra anlatıyor :

“Avlunun dibinde ardına kadar çöple dolu tahtadan bir çöp sandığı duruyor… Bu kutudan dört bir yana çürük ve leş gibi kokan sular akıyor… Evlerden de kirli sular dışarı akıtılıyor… (noktalar, bu yazıyı yazan muhabirindir. ‘(Bu sular def i hacet’le ilgili olmalı- Canmehmet’)

Yüz metre boyunda eğri büğrü bu sokakta, 20-30 kadar ailenin evleri bulunur.

Her evde 20 oda var. Her odada ortalama 3-4 kişi oturuyor, saymak zordur bu gibi evlerin sakinlerini. Hiç şüphesiz, veremin yayıldığı ocağın ta merkezindeyiz. İçeri girdiğimiz eve güneşin girmesi şöyle dursun, bir insan dahi gidemez, korkmadan.. Upuzun koridorda yanyana bir çok oda… Her odada birer mangal yanıyor. Aydınlatma için yakılan çıra, tütün borular, içilen sigaralardan fabrika bacasından çıkan dumanlardan beter dumanlar yayılıyordu. Bu evde oturanlar fakirden de daha yoksul olan kimseler.” (5)

Muhabir daha sonra insanların korkunç bir yoğunlukta, sıkışıklıkta oturduklarını anlatıyor.

Bir odada oturan erkekler, kadınlar, çocuklar, genç, İhtiyar olanlar. Bu yerlerde oturanlar gazete muhabirine, kira ödemek için paralarını kuruş kuruş biriktirdiklerini anlatıyordu. Oda kiraları 28 lira imiş, Ayda. Ama bu kira da gittikçe artıyormuş.

Yoksulluktan ve çocuk kalabalığı yüzünden her gün büyük, kavgaların, döğüşlerin meydana çıkmasından yakınıyordu bu evlerin sakinleri…

Bu insanlar için kendi çocukları bile bir yük, bir felâket gibi geliyor.

Muhabirle konuşan işçilerden birisi açıkça itiraf etti:

Yüzümüz kir-pas içinde yatıyoruz, sabahleyin gözlerimizi çapak içinde açıyoruz. Ve bu meskenler için ayda 60 – 80 lira alan işçiler 28 lira kira ödemek zorundadır.

Gazete muhabiri gerçek bir üzüntü ile, kendini tutamayarak haykırıyor :

Ve bu manzara, bu çamur, bu kir – pas her sokakta!”

Ve gene de binlerce işçi böyle şartlar içinde dahi oturamıyor, çünkü mesken için ödeyecek paraları yok. Bunun için işçilerin çok büyük bir kısmı gecekondu denilen yerlerde barınıyor.

Gecekondular bir tek gecede şehrin dışında bir yangın veya çöplük yerinde kontrplâktan, latadan, sandıklardan ve buna benzer, “inşaat malzemesinden” yapılıyor. Örneğin, İstanbul’da bu gibi izbe yerlerde, 50.000 küsur işçi barınmaktadır. Hükümet polis, jandarma, askerlerin yardımıyla defalarca bu gecekonduları yıktırıyordu, ama bu izbe, eğri büğrü kulübeler gene, yeniden yapılıyordu çünkü işçilerin başka barınak yerleri yoktur.

1951 yılının Haziran ayında İstanbul yetkilileri şehrin kenarlarında 160 kadar gecekondu yıktırmışlardı. (6) Eninde sonunda özel bir kanun hazırlanmış ve bu kanuna göre, böyle gecekondu yapanlar üç aylık hapis cezasına ve 50-500 lira da para cezasına çarptırılıyor (7).

Ve aynı solukta meclis başka bir karar daha almıştır: Ev kiraları % 50 oranında artırılmıştır. Bugün ev sahipleri aldıkları kiralarla yetinmeyerek, gelirlerini artırmak için var gücü ile kiraları yükseltmeye uğraşıyorlar. Bu ise şehirlerin esas kitlesini teşkil eden emekçiler için çok ağır bir darbe oluyor ve durumlarını daha da vahimleştiriyor.

Emekçi kitlelerinin son derece yoksul olmaları, açlık, sefalet, hastalık, çok kötü şartlarla oturmak zorunluğu —hepsi bir arada— nüfusun ortalama ömrünü kısaltıyor.

Türkiye istatistiklerinde. Türkiye nüfusunun, 1950 yılı itibariyle yaş veya ömür ortalamasını gösteren sayılara rastlanılıyor ve hatta bu sayılar başka kapitalist ülkelerle karşılaştırılıyor : ABD, Batı Almanya, Belçika, İngiltere vs. (toplam olarak 17 ülke) (8).

Sayılan ülkeler arasında Türkiye, ikinci dünya savaşma katılmamış çok az ülkelerden biri olduğu için, insan kaybı da olmamıştır.

Bu elverişli şartlara rağmen karşılaştırma için alınan ortalama sayılar gösteriyor ki, Türkiye’nin 30 yaşından yukarı olan nüfusun yüzdesi, bütün sayılan 17 ülkeden daha düşüktür.

Aynı zamanda Türkiye’de, diğer kapitalist ülkelere kıyasla, yaşlı insanların yüzdesi de gitgide azalmaktadır. Karşılaştırma için hazırlanan bu istatistikten anlaşılıyor ki, Türkiye emekçilerinin ömürleri bütün Avrupa, Amerika ve Asya ülkeleri arasında en kısa olanıdır.

Yukarıda gösterilen ve esas itibariyle Türkiye kaynaklarından alınan gerçekler, ikinci dünya savaşından sonra Türkiye emekçi kitlelerinin, kelimenin tam manasıyla sefalet ve yoksullaşmasının korkunç ölçüler aldığını ispat ediyor…”(9)

Ülkenin çıplak gerçeğine biraz daha yakından bakalım…

1938 yılı istatistiği ile 1951 yılının besin maddelerinin tüketilmesini gösteren istatistiklerin karşılaştırılması gösteriyor ki, emekçi olanlar yarı aç yarı tok bir hayat sürdürüyorlar. Günlük ortalama yağ tüketimi (margarin, tereyağı, kuyruk yağı dahil) 16 gram, patates (artışına rağmen) 55 gram, şeker 27 gram kadardır.

Ülkede besin maddelerinin son derece düşük tüketimi, OON istatistiklerinden de anlaşılmaktadır. Örneğin, İngiltere ile kıyasla; Türkiye’de üç misli daha az tüketiliyor, şeker tüketimi 4,7 kat daha azdır, balık 5 kat daha azdır, süt 6,5 kat az. Avrupa’nın kapitalist devletleriyle kıyasla, nüfus başına tüketilen besin maddeleri (et, yumurta, süt, şeker, yağ v.s.), Türkiye’de en azdır (10).

Emekçilerin yoksullaşmasının gittikçe artması sonucunda verem, trahom ve başka ağır hastalıkların da artması görülüyor. Resmi verilere göre Türkiye’de her 10.000 kişiden, 257 kişi vereme tutulmuş oluyor.

Bu veriler dahi bir hayli indirilmiş olacak ki, İngiliz ticaret ataşeliğinin bir raporunda aynen şunlar açıklanıyor:

“Maamafi bu sayılar bir hayli indirilmiştir, çünkü birçok kimse kendini resmen hasta ilân etmek istemiyor.” (11)

Vereme tutulmuş hastaların çoğunluğu Türkiye istatistiklerinde hiç gösterilmiyor. İşçiler hasta olarak kabul edilmekten korkuyorlar, çünkü bunun neticesinde kendilerini sokakta bulacaklar.

Türkiye’de vereme tutulmuş bir kimsenin işine, hemen son veriliyor.

Hastalanan işçilerin gerçekten feci mukadderatını, Ulus gazetesinde yayınlanan bir hastanın mektubu anlatıyor :

-“Bilindiği gibi demir ve çelik sanayii, en ağır işler sayılır. Burada çalışanların hayatları ve sağlıkları daima tehlikededir. Yayılan zehirli gazlar, elektrik çarpmaları ve buna benzer olaylar her gün, her gün bir iki kişiyi hastahaneye sevkeder. Bugün 4000 kişiden, ağır hasta olarak 250 kişi yatıyor (12).

Hastalıklar arasında en çok rastlanan hastalık veremdir.

Demokrat Partisi, iktidara gelmeden önce bol keseden vaadlerde bulunup bu hastalıklarla mücadele edileceğini, bunlara son verileceğini, işçi ücretlerinin hayat standardına uygun bir seviyeye yükseltileceğini ilân ediyordu.

Oysa ki, haber aldığımıza göre hâlâ şifa bulmayan bu hastalarımızın işlerine son verilecektir.”

Aynı mektupta daha sonra, bu hastalara ödenen yardım paralarının son derece az olduğu ve ileride bu hastalara tedavi için hiçbir şekilde yetmeyeceği yazılmaktadır. (13)

Ebetteki bu şartlarla çalışan işçiler, işlerinden kovulmamak için, hastalıklarını saklamaya çalışıyorlar. Ama yardım için başvurdukları zaman da, bu yardım yoksul olan bu insanlara zaten uzun vadeli bir destek olamıyor.

Vereme yakalanan başka bir işçi, Ulus gazetesine yazdığı bir mektupta şunları anlatıyor :

Çok uzun ve ısrarlı ricalar üzerine memleket hastahanesine alınmıştır. Hastahanedeki düzen son derece bozuk. Ancak parası olana, az çok bakılmaktadır. 35 gün bu hastahanede yattığı halde bir tek doktor zahmet edip kendisine bakmış değildir. Yemek öylesine az ve kötüydü ki, bu işçi hastahanede kaldığı müddetçe 2-3 kilo kaybetmiş.” (14).

Gene de hiç değilse hastahaneye alınmış olan bu işçi çok şanslı sayılabilir, çünkü binlerce hasta, hastahaneye alınma sırasını bekliyor.

İktidarda olanlar, bütçesinin % 30 – 40’ını türlü askeri tedbirler için harcarken, emekçi vatandaşların sağlığı ile ilgilenmeye vakit ayıramıyor. 1950 yılı istatistiklerine göre Türkiye’de topyekûn 18.837 hastahane yatağı vardı.

Bir milyondan fazla nüfusu olan İstanbul’da 8489 yatağın olduğunu kabul edersek, geri kalan 20 milyon nüfusa, topu topu 10.348 hastahane yatağı düşer veya daha doğrusu 10.000 nüfusa 5 hastahane yatağı (15)

1937 yılından 1950 yılına kadar (yani 13 yılda), her 10.000 kişiye düşen yatak sayısı yalnız bir birim kadar artmıştır.

Çoğu İstanbul’da ve Ankara’da bulunan kalifiye, yani mütehassıs olan doktorların sayısı da nüfusa kıyasla çok azdır. Ortalama olarak Türkiye’de, 4500 kişiye bir doktor düşmektedir. Milletlerarası İmar ve Kalkındırma Bankası misyonu, 1950 yılında Türkiye’yi ziyaret ettikten sonra, raporunda kabul ediyordu : “Sağlık servisi ve hasta bakımı yönünden Türkiye, halkının ihtiyaçlarını karşılamaktan henüz çok, çok uzaktır. Doktor ve hemşire sayısı son derece düşüktür. Verem hâlâ çok önemli milli sorun olmaktan çıkamamıştır. Başka hastalıklar da hâlâ çok yaygındır, kamu ihtiyaçlarını karşılayacak hıfzıssıhha hiçbir şekilde yeterli değildir” (16).

Şimdi sormayalım;

Vatandaşın öncelikli derdi…

-Cumhuriyet…

-Laiklik…

-İrtica…

-Parti…

-Anayasa mıdır?

Yoksa…

-Adam yerine konulmak;

-Derdinin dinlenilmek,

-Bir yudum sağlık,

-Bir paket makarna mıdır?

Bu Halk, kendini yönetenlerden daha basiretli, akıllıdır;

Öyle olduğu için,

16 kez yıktığımız ve hala bir ders alamadığınız devletlere karşılık;

17 Kez devlet kurmuştur.

 

Resim;http://www.dunyabizim.com/index.php?aType=haber&ArticleID=3907

Kaynakça; N. R. Rozaliev,  “Türkiye sanayi proletaryası”

(1)Yeni Asır, 5.1.1952

(2)T.C. Resmi Gazete. 9.X.1951, No. 7921

(3)Ulus, 17.X.1953

(4)T.C. Resmi Gazete, 19.XI.1953, No. 8561

(5)Yeni Asır, 6.1.1952

(6)Yeni Işık, 11.VI.1951

(7) iktisadi Yürüyüş, 1951, No. 283

(8)İstatistik Yıllığı, cilt 20, s. 539

(9) N. R. Rozaliev,  “Türkiye sanayi proletaryası”

(10)Yearbook of Food and Agricultural Statistic», FAO, 1954, VOİ. VIII, part-I, p. 202-204

(11)T. G. Muntz, Overseas Economic Surveys, Turken April 1950, London 1951, p. 126

(12)Söz konusu olan işletme, Karabük Demir – – Çelik Fabrikasıdır.

(13)Ulus, 15.IV.1952

(14)Ulus. 18.IV.1952

(15)İstatistik Yıllığı, cilt 19, 1951, s. 154-157

(16)The Economy of Turkey, Washington 1951, p 51-52

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*