CHP dosyasını açıyoruz. İşte Müdafaa-i Hukuk ve Halk Fırkası’ndan olma ‘CHP’ gerçeği (7)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı
Koyun görülen vatandaşın eti, sermayenin, sakatatı bürokrasinin ve derisi de Türk Hava Kurumu'nun

Kimilerince, “Koyun!” görülen vatandaşın eti sermayenin, sakatatı bürokrasinin,  derisi de Türk Hava Kurumu’nun

 

Bu Millet, İstiklal Savaşı’nı, CHP’nin programına değil, kendi değer ve beklentilerine göre yapmıştır. Ancak, açıklandığı üzere CHP, milletin başarısının üzerine oturmuş mu olmaktadır?

Peki, oturmuşsa ne olmuştur?

Millet, başarısını haksız olarak tek başına sahiplenen CHP’ye hiçbir zaman iktidarı teslim etmeyerek onu cezalandırmıştır.

Ve iktidarı hiçbir zaman (bu anlayışı sürdürdüğü sürece) ona teslim etmeyecektir.

Millete verilen, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir!” sözüne rağmen millet, “Koyun!” yerine koyulmuştur.

Bu kadim millet neticede,  İstiklal Savaşı’nı herhalde, CHP’nin sonradan içini doldurduğu ilkeleri için yapmamış olsa gerek.

“Kemalizm “Milli Mücadele” döneminin ideolojisi değildir

Kemalist ideolojinin temel unsurları olarak görülen ve “altı ok”la sembolize edilen ilkeler; cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik ve inkılâpçılık idi.

Bu ilkeler, resmi eğitim sisteminin yıllar boyunca propaganda ettiği gibi daha “Milli Mücadele” yıllarında benimsenen ya da bu mücadeleye kılavuzluk eden ilkeler olmadığı gibi, TC’nin kuruluşuna damgasını basarak daha baştan resmiyet kazanmış da değillerdi.

Bir başka deyişle, bugün generallerinden profesörlerine tüm Kemalistlerin iddia ettiğinin aksine bu ilkeler “Kurtuluş Savaşının ve TC’nin kuruluş felsefesini” yansıtmıyordu. Nitekim Milli Mücadeleyi yürütüp başarıya ulaştıran ve böylelikle de TC’ye giden yolu açan I. Meclisin yekpare bir felsefesi ya da siyasi anlayışı olmadığı gibi, bu Meclis içerisinde Bolşevizme içten bir sempati duyan küçük bir gruptan, saltanat ve hilafet yanlılarına kadar geniş bir yelpaze mevcuttu…

Sözkonusu ilkeler, Kemalist bürokrasinin öncülük ettiği burjuva dönüşüm sürecinin çeşitli evrelerinde, günün ihtiyaçlarına yanıt olarak pragmatist bir biçimde gündeme getirilmiş, altları farklı dönemlerde farklı şekilde doldurulmuş, adları sonradan konmuş ve resmiyet kazanmışlardı.

1925 tarihli Takrir-i Sükûn Kanunu ve İstiklal Mahkemeleriyle, Kürtlerin ayaklanmaları bastırılmış, işçi sınıfının örgütleri dağıtılmış, bununla da yetinilmeyip, burjuva devlet aygıtı içinde ve Milli Mücadeleye önderlik eden kadrolar arasında da kapsamlı bir “temizlik” gerçekleştirilmişti.

Böylelikle CHP’nin tek parti diktatörlüğünün önündeki engeller temizlenmişti.

1927’de CHP’nin II. Kurultayında Mustafa Kemal’in 36,5 saat süren Nutuk’u aslında, Milli Mücadeleyle başlayıp o güne dek uzanan tarihsel sürecin, zafer kazanmışlar tarafından yeniden yazılması ve böylelikle bir mitolojinin de temellerinin atılmasıydı.

Aynı Kurultayda, CHP’nin ilkeleri olarak cumhuriyetçilik, milliyetçilik ve halkçılık benimsenmişti.

1931’deki III. CHP Kurultayında ise bunlara laiklik, devletçilik ve devrimcilik de eklendi.

1935’deki IV. Kurultayda ise, parti programına, “Partinin güttüğü bu esaslar Kemalizm prensipleridir” cümlesi eklenerek, “Kemalizm” ifadesine resmiyet kazandırılmıştı.

Sözkonusu ilkeler 1937’de de Anayasaya dâhil edildi…” (1)

**

‘Çocuk, bunlar jandarma, polis partisidir!’

“…Ali Fethi Bey, Mustafa Kemal’in onayıyla, Serbest Cumhuriyet Fırkası’nı kurdu. Bilindiği gibi parti, aynı yıl “emirle” kapandı…. Serbest Fırka’yı kapatan “emir” tam bugünlere kadar yargı ve asker vesayeti olarak iktidarda kaldı

Türkiye, 1927’de tarımsal ürünlerin fiyatlarının düşüşü ile 1929 kriziyle tanışmıştı. Anadolu köylüsü vergi ve tefeci kıskacında can çekişirken, dışarıdan mal talebi ve kredi akışı duran tüccar ve toprak egemenleri de homurdanmaya başlamıştı.

M.Kemal, genel sekreteri Hasan Rıza Soyak’a… “Bunalıyorum çocuk, her taraf derin bir yokluk, maddi perişanlık içinde, her gittiğimiz yerde şikâyet dinliyoruz” derken yüzlerce yıl boynu bükük duran Anadolu köylüsünü pek dert edinmiyordu herhalde…

M. Kemal’i asıl bunaltan şey, sermayeyi yeniden, yeni döneme göre, biçimlendirecek tüccar ve geleceğin sanayicisi olacak alan toprak egemenlerinin isyan etmesiydi.

Bu kesim, İsmet Paşa’nın hükümetinden memnun değildi; iktidarda daha fazla yer isteyen ticaret sermayesi ve toprak egemenleri iktidarın devletçi ve bürokratik yönelimine karşı Anadolu’daki muhalefeti örgütlemeye hazırlanıyordu.

M. Kemal’in en büyük endişesi, köylünün homurtusunun örgütlü bir güce, arkasına feodal beyleri ve ticaret sermayesini alarak dönüşmesiydi.

İşte bundan dolayıdır ki Serbest Fıkra’nın M. Kemal’in emriyle kurulması, iktidarını bugüne değin sürdürecek oligarşinin ilk harcıdır.

Yani M. Kemal, İsmet Paşa’nın aksine, askerin ve bürokrasinin, yerli sermaye güçleri ile uzlaşmasını ve “tarihsel bir blok” kurarak 1929 krizini öyle aşmayı düşüyordu. İsmet Paşa, hükümeti ise İtalya ve Almanya’daki faşist-devletçi egemenliği örnek alıyor ve devletin demir yumruğunun kendi sanayisini yaratacağını düşüyordu.

…SCF’nin üye sayısı, ilk haftada 10 bin ikinci haftada 13 bine ulaşmıştı. SCF, M. Kemal’in onayıyla aynı yıl belediye seçimlerine katıldı. Seçimlerde umulmadık bir başarı elde eden SCF, CHP’ye kök söktürmüştü. SCF yöneticileri seçimlere hile karıştırıldığını iddia ediyorlardı. Yine Hasan Soyak’ın hatıratında şu geçer:

“M. Kemal, Soyak’a ‘hangi fırka kazanıyor’ diye sorar; Soyak ‘tabii bizim fırka Paşam’ cevabını verir; bunun üzerine M. Kemal:

-‘Hayır öyle değil, kazanan idare fırkasıdır, çocuk! Yani Jandarma, polis, nahiye müdürü, kaymakam ve valiler, bunu bilesin.’

…Türkiye, Cumhuriyet’ten hemen sonra kendi dinamikleri ile kapitalizmi ve onun temel sınıflarını, kurumlarını yaratamadı. CHP bir devlet partisi olarak, M. Kemal’in Soyak’a dediği gibi, Jandarma’nın, polisin, bürokrasinin iktidarını ve buna bağlı yağmacı devlet sermayesini yarattı.

Bu kesimin, zorunlu olarak, oligarşi çatısında ticaret sermayesi, eşraf ve feodal beylerle buluşması ancak 1945’ten sonra Amerikan “yeni sömürgeciliği” dönemiyle oldu. Ama 1945’e kadar olan süreçte, devlet bütün ideolojik çatısını oluşturmuştu. Oligarşi, bu ideolojik “Türkçü” çatıda kendini korudu ve var etti.

1960’ların başında ordunun ihsanıyla tekelci sanayi sermayesine dönüşen ticaret burjuvazisi, iç pazarı, ulusal sınırları ve faşizme varan baskıyı istiyordu ki, hem enflasyoncu finansla palazlansın hem de dünyaya satamayacağı her malı yüksek fiyattan iç pazarda satsın.

Türkiye’nin en büyük grupları, 1945’ten sonra, Amerika’nın ihsanı ve asker korumasında devleti ve iç pazarı yağmalayarak “en büyük” oldular.

Tabii onların “koruması” da bu büyük gruplarla yarışacak bir sermaye gücü ile ödüllendirildi: OYAK.

Aslında M. Kemal’in Soyak’a dediği gibi, “çocuk, Jandarma, polis ve vali partisi kazandı…” (2)

Bir blog ortamında anlatacaklarımız ancak, parçalı bulutlu, oto sansürlü ve devede kulak! Misalinde olabilmektedir.

İleride Milletin Hamudu ile yutulan develerini de anlatacağız…

Anlatacağız ki, kimse,  kerameti kendinden menkul görmesin, bu Kadim Milleti, “Koyun!” yerine koymasın, onun haklarının üzerine oturmasın, ona zulmetmesin.

Diyeceksiniz ki,  bu millet haklarının üzerine oturtur mu?

Sizce uygulamaları ile öyle mi gözüküyor?

Anlaşılan siz, eline çakmak yerine pilli fener tutuşturulan Köylü Emmimin ne yaptığını duymamışsınız!

 

Resim;web ortamından alınmıştır.

Kaynaklar;

(1) Yazının tamamı için bakınız;  http://www.marksist.net/ozgur_dogan/kemalizmin_alti_oku_ve_gercekler.htm

(2)Yazının tamamı için bakınız; Cemil Ertem/Taraf;  http://www.taraf.com.tr/cemil-ertem/makale-cocuk-bunlar-jandarma-polis-partisidir.htm

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*