Bizim yükselmemizin altında Avrupa ile ABD’nin post kavgası mı vardır? (1)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

Medyada, İngiltere -Avrupa- ve ABD’nin çıkar amaçlı bir kavgasına rastlamazsınız. Gerçeğinde dünün sömürgeler kralı İngiltere’yi borçlandırarak batıran ve sömürgelerini elinden alan ABD’dir. Bu büyük çıkar kavgasını wikileask bile su yüzüne çıkaramamıştır.

Atatürk’te bir ara wikileask aracılığı ile işlenmiş, ancak olay nedense Yunanlılar araya karıştırılarak kapatılmıştır.

Bu bir  tehdit midir? Ve bu tehdit ise kime ve ne karşılığında yapılmıştır?

Bu dizide, İngiltere (Avrupa) ile ABD’nin medyaya yansımayan daha doğrusu, medya kontrollerinde olduğu için yansıtılmayan kavgalarının birkaç asırlık perde arkası, dünü ve bugünü ile açıklanmaya çalışılacaktır.

Umulur ki,  bölgenin yeniden yapılandırılmasında BOP gibi ancak, sadece ambalajını görerek konuştuğumuz uzun vadeli plan ve uygulamaların, “halının tozu”nun dışındakilerinin de anlaşılmasına katkı sağlasın.

Konuyu açmak adına, biraz gerilere giderek ağzımızı biraz tatlandıralım!

Otu çek köküne bak!

-“Aaa… İnsanlık ne kadar da ilerlemiş!”

-Şu silahlara, sloganlara ve medeni sömürü düzeneklerine bakınız!

-Yaşasın! Köleliği simgeleyen zincirler de yok artık…

-Kredi kartlarımız, mobil telefonlarımız, web ağımız, misyonerler yerine filmlerimiz ve daha akla gelmeyen ne cinliklerimiz olmuş!

-Rüya gibi valla!

Büyüyen her devletin yeni sömürgelere (ucuz hammadde ve işgücü)  kaynaklarına ihtiyacı vardır.

Ol hikâyemizin ana teması budur.  Ve bu gerçek içtiğimiz su kadar berraktır.

-Çin büyümektedir…

-Rusya ve Hindistan da büyümektedir…

-Japonya hızlı büyütülmüş, çabuk yorulmuş, taze kana ihtiyacı vardır.

-Gelişmiş batı (ABD ve Avrupa ) yaşlanan nüfus ve rekabet edemeyen sanayisi ile yolun sonuna gelmiştir,

-Türkiye, Arjantin, İran vb. aradan sıyrılmak istemektedir…

İletişimin bu kadar kolay ve yaygın hale gelmesi, gelişmişler-batı için hem iyi, hem de fena olmuştur…

Sömürülenler uyanmaktadır.

Aslında birileri tarafından, eski oyunların bozularak yeni oyunlar kurulmak üzere dürtülmektedir!

Gerçeğinde dün,

Hanedanlık-Cumhuriyet ve devrimler olarak dışarı yansıtılan ekmek kavgası!

Bugün,

Cumhuriyet, demokrasi, kavgası olarak yansıtılarak yeni oyunlar tezgâhlanmaktadır.

-Tüm tezgah, mevcut düzenin bozulması ve yeni kurulacaklardan aslan payının alınmasıdır.

İnsanlar (Siyasetçiler-akademisyenler) modernleştikçe! Pazarlama şekilleri de değişmektedir.

Son yüzyılın sihirli pazarlama cinliklerinden örnekler;

“Diktatörlerden özenle kurtarır, Milletleri özgürleştiririz!”

– “Petrol ve hammadde zengini, Terörist devletlerin! Elllerinden olmayan, Kimyasal ve Nükleer silahlarını alır, ülkelerini işgal ederek çıkarılan petrolü altı dolara kapatır, altmış dolara pazarlarız.”

-Afganistan gibi ülkelerde de hiç bir şey bulamazsak dert değildir!

-On yaşındaki kız çocuklarının resimlerini seksenlik dedelerle birlikte çeker, ağızlarında diş kalmamış dedeleri, 7 gün 24 saat Tv’lerde, “namülsüM Teröristler!” olarak pazarlar, tepelerine, insanlığı kurtarmak adına “O T A N”, bombaları yağdırırız…

Otu çek köküne bak!

ABD Osmanlıya haraç öder…

“ABD’nin 1774 yılında bağımsız devlet olmasından kısa süre sonra Atlas Okyanusu ve Akdeniz’de Türk korsanları ile ABD ticaret gemileri arasında çatışmalar başladı. Ve ABD, Türk Korsanlarının kendilerine dokunulmaması karşılığında, 1796 yılında imzaladığı Trablus Anlaşması ile yıllık haraç ödemeyi kabul etti….

Trablus Anlaşmasına göre Türk korsanlarına yılda 12.000 altın fidye (haraç) ödenecektir. ABD, Türk denizcilerine 1818 yılına kadar fidye (haraç) ödemeye devam etmiştir. (1)

-Amerikan Bağımsızlık Savaşı,

“1775–1783 yılları arasında Birleşik Krallık (İngiltere) ve Kuzey Amerika‘daki On Üç Koloni arasında geçen ve Amerika Birleşik Devletleri’nin kurulmasıyla sonuçlanan savaştır.

Çatışma önce İngiltere’nin sömürge sorunlarından kaynaklanan bir iç savaş olarak başladıysa da, 1778’de Fransa’nın, 1779’da İspanya’nın 1780’de Hollanda’nın Amerika’nın yanında yer almasıyla uluslararası bir savaşa dönüştü…

Not 1; Bir tarafta; İngiltere, diğer tarafta, Amerika, Fransa, İspanya ve Hollanda vardır.

ABD ile İngiltere, Fransa ilişkileri biraz daha açalım;

“Amerikalılara 1776’dan başlayarak el altından para ve malzeme yardımı yapan Fransa, 1778’de filolarını ve ordularını hazırlamaya başladı ve sonunda Haziran 1778’de İngiltere’ye savaş ilan etti.

Paris Antlaşması (1783) ile İngiltere, batıda Mississippi Irmağını da içine alan geniş sınırlarla, Amerika’nın bağımsızlığını tanıdı. Kanada İngiltere’nin elinde kaldı, ama Doğu ve Batı Florida İspanya’ya verildi. Antlaşmanın imzalanmasından 3 ay sonra, son İngiliz askerlerinin 25 Kasım 1783’te New York’tan ayrılmasından sonra George Washington şehre girdi.

Not 2 ; 18’inci asırda, İngiltere ve Fransa arasında Hindistan paylaşılması adına büyük bir kavga yaşanmaktadır. İngiltere, Hindistan’ı tek başına sömürmek için Fransa’yı Hindistan’dan kovacak, Fransa’da intikam almak için, Hindistan’a giden yolu kontrol eden Mısır’ı işgal edecektir.

Anlaşılması gereken, sömürgelerin paylaşılması için, İngiltere ve Fransa arasında kökü derinlere inen düşmanlık vardır.

Fakat aynı İngiltere ve Fransa 1853 yılında, bizi sona götürecek olan süreci başlatan Kırım savaşında, (Osmanlı’ya yardım adı altında) Osmanlının yanında ve Rusya’nın karşısında birlikte savaşa gireceklerdir.

Birinci Dünya savaşında da bu kez daha büyük paylaşım adına; İngiltere, Fransa, Rusya (perde arkasından ABD) aynı amaç için ortak olacaklardır.

Not 3; Medya’ya dost olarak yansıtılanlar, aslında dost değil, düşman olarak gösterilenler de düşman değildir. Devletlerarasındaki düşmanlıklar, intikam amaçlı olmaktan çok çıkarların çatışması veya birleşmesi noktasında;  birleşmekte veya ayrılmaktadır.

BOP gibi projeler bu kapsamda değerlendirilmektedir.

Burada meraklılarına, “Asiye nasıl kurtulur!” Oyununda verilmek istenen mesaj doğrultusunda, Türkiye’ninmevcut konumunun değerlendirilmesi önerilir.

– I. Dünya Savaşı, (1914-1918)

-Bir tarafta İttifak devletleri; Almanya, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğu ve Bulgaristan Krallığı ile,

-Diğer tarafta İtilaf devletleri; Britanya İmparatorluğu, Fransa ve Rusya İmparatorluğu önderliğindeki Sırbistan, Karadağ ve Belçika devletleri arasında gerçekleşmiştir.

Savaşa sonradan İtilaf Devletleri tarafında; İtalya, ABD, Japonya, Yunanistan, Portekiz ve Romanya da katılmıştır

Not 4; Birinci dünya savaşında, ezeli düşmanlar olan İngiltere-Fransa-Rusya hatta oyuna İngiltere’den bağımsızlığını kazanan ABD’de, aynı safta yer tutmaktadır.

-II. Dünya Savaşı, (1939-1945)

-Bir tarafta; İngiltere, Fransa, Sovyetler Birliği, Amerika Birleşik Devletleri ve Çin; Müttefik Devletler olarak,

-Diğer tarafta; Almanya, İtalya ve Japonya; Mihver Devletler olarak katılmıştır.

Not 5 ; Birinci ve İkinci Dünya savaşlarındaki saflara baktığımızda; İngiltere-Fransa-ABD ve Rusya’nın yeri değişmemiştir. Önemli devletlerden sadece Japonya yer değiştirmiştir.

Tarih neden önemlidir?

Doğru tarih, meselelerinizi tabaktaki meyva misali önünüze koyabilmektedir.

Meraklılarına sormak gerekir,

Dünü, bunları bilmeden yarınlarımız için doğru hedefler belirleyebilir miyiz?

Örneğin; Bakınız Medyada işlenen BOP ile, perde arkasındaki BOP’ta ilerleyen yazılarda neler çıkacaktır.

Okumuyoruz,

Özellikle de farklı kaynaklardan okumuyor, anne memesinden süt ile beslenmek misalinde olduğu gibi okullarda verilen “ANA sütüyle!  (Okullarda verilen tarih bilgileri ile ) Âleme nizam veriyoruz!

ANA sütü, en fazla iki yaşına kadar yeterlidir.

ANA sütü ile bir ömür beslenilme imkanı var mıdır?

Devam edecek…

Birinci ve İkinci Dünya savaşının perde arkası ve BOP,

BOP’un Yeni Dünya Düzeninde, Avrupa, Amerika ve Çin-Rusya ile olan ilgisi…

(1) ABD arşiv bilgilerinden-http://tarihimiz.net

 

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yukarida yazdiklariniz satirlara tamami ile katiliyorum, ABD ve Avrupanin Cin ve Hindistandaki en buyuk hatasi rekabete ve tctz is gucune dayali kaynaklarini az sermaye kullanarak uretim yapmaya calismasidir.

Bu ulkeler de kurulan fabrika ve atolyeler, ayni zamanda da bu yerlede calistirilacak yine egitimli vasif gucu icin olusturulacak okullar ile ellerindeki bilgi ve teknolojiyi kendi elleri ile bu ulkelere vermislerdir.

Saygıdeğer Ekan IŞIK, konuya ilginize ve yorumunuza teşekkür ediyorum. Çalışanlar kazanmaktadır. Sihirbaz ve çırağının ünlü hikayesini bilirsiniz; Usta sihirbaz, çırağının ileride kendisini geçmesini önlemek için, bildiklerinin tamamını çırağına öğretmemiştir. Bu nedenle, ustasını (kendisini sömürenleri ) geçmek isteyen (milletler) çıraklar, kendileri de yeni şeyler öğrenmek durumundadır. Amerikalılar, 18’inci sonuna kadar Avrupalıların (İngiltere’nin) sömürgesidir. Bugüne geldiğimizde, dünkü çırak (Amerika), İngiltere’nin, (ustasının) elinde ne varsa almıştır. Sağlıcakla kalınız.

Merhaba,
Milliyet gazetesini okurken tesadüfen analizinizi farkettim ve okudum. Çok yerinde saptamalarınız var. Size büyük oranda katılıyorum. Bu tespitlerinize katkısı olacağını düşünerek size bir konuyu hatırlatmakta fayda görüyorum; yüksek teknoloji elektronik ürünlerin üretilmesi için gerekli elementlerin büyük oranda Çin topraklarında bulunması, aslında tezgahlanan büyük oyunun asıl hedefinin Çin olduğu varsayımı mı da göz önünde bulundurmanız gerektiğini düşünüyorum.
Bunun dışında konuyu o kadar iyi izah etmişsiniz ki, sizi gönülden tebrik ediyorum.
Saygılarımla

Saygıdeğer Erhan Doğan, yazıyı değerlendirmenize ve konuyu zenginleştiren görüşlerinize teşekkür ediyorum. Bilirsiniz, mal veya malzeme üretimi için, genel manada dört unsura ihtiyaç duyulmaktadır. Proje, Hammadde, üretim için gerekli donanımlar (makine vb) ve sermaye. Ancak, üretmekle de iş bitmemektedir. Ürünleriniz rekabetçi fiyatlarla pazarda kabul görmeli, satış yapabilmelisiniz.
Kanaatimize göre, Çin’in vitrini, onun gerçek durumunu yansıtmamaktadır. Çin’i görenler bileceklerdir. Büyük şehirleri, Çin’i (Çin kültürünü) temsil etmekten uzaktır. Unutulmaması gereken; Yaşadığımız kültür, gerçekte yükselttiğimiz, zenginleştirdiğimiz kültürdür. Olayın ikinci, pazar kısmına geldiğimizde; Ülkemizde yakın zamanda sokaklarda kredi kartları dağıtılmıştır. (Aslında dağıtılmamış, saçılmıştır.) Peki, bu kredi kartları ile vatandaş neler almıştır? Genellikle; TV, Bilgisayar, Fotoğraf makineleri, el-ev aletleri… Bunlar nerede üretilmiştir? Çin’de… Bu fabrikalar kimindir? Herhalde büyük batılı şirketlerin… Şimdi, batılı şirketler, yaklaşık olarak Çin’in ihracatının yarısını yapmamış olsalardı, Çin’in, madenleri ve iş-gücü ne kadarlık bir anlam ifade edebilecekti? Sağlıcakla kalınız.

Değerli Yahya,

II. Abdülhamid’i, Amerikalı bir araştırmacının kaleminden verirsek;

“II. Abdülhamid devrinde (1876-1909) Osmanlı toplumundaki iki değişim akımı arasındaki farklılaşma, devam eden ortak noktalara karşın, siyaseten, padişahın siyasal gücü yeniden elinde topladığı bir dönem olarak öne çıktı.

Abdülhamid, Osmanlı tarihinin en tayin edici saltanat devirlerinden birinde, 1839dan beri ellerinde bulundurdukları iktidarı mülkiye memurlarından geri aldı. Birinci Meşrutiyet devriyle (1876-1878) onu takip eden istibdat idaresi arasındaki karşıtlık, Jön Türk Devriminin meşrutiyet idaresini yeniden yürürlüğe soktuğu 1908’e kadar devam eden iktidarın merkezindeki kaymaya dramatik bir boyut kazandırdı.

Başka hiçbir Osmanlı padişahı, Abdülhamid kadar tartışmalı bir miras bırakmadı.
Kimilerine göre kana susamış bir zalim olan Abdülhamid, kimilerine göreyse devrinin en meşru ve saygın Müslüman hükümdarıydı.

Osmanlı sınırlarına çok uzak yerlerde yaşayan Müslümanlar önünde saygı ile eğiliyorlardı.

Bu çelişkili fikirler Abdülhamid devrinde Osmanlı İmparatorluğunu birarada tutmanın ne kadar zor bir iş olduğunu göstermekte ve bilhassa muhafazakâr, islamiyet’e bağlı değişim güçleri açısından önemli olan bu devrin yeniden değerlendirilmesini gerektirmektedir.

Aşağıda temel siyasal meseleler hakkında yapacağımız genel değerlendirme bir temel sağlayacak, bu temel üzerinde hem ekonomik ve sosyal gelişmeler hem de bunların 1890-1891’in ihmal edilmiş iki edebî eserindeki yansımaları ele alınacaktır.

Bu iki eserden birincisi, bazı yerlerde. ilk Osmanlı romancısı olarak adlandırılan Ahmed Midhat’a aittir Diğeri, genellikle göz ardı edilen, Osmanlı’nın ilk kadın romancısı Fatma Aliye’nin eseridir.

İki yazarın arasındaki tamamlayıcı ilişki romanlarının isimlerinde yankılanmaktadır. Ahmed Midhat’ın Müşahedah ile Fatma Aliye’nin Muhazarafı ara benzerlik, iki yazarın Osmanlı-İslam modernliği hakkındaki görüşlerinin belirdiği yaratıcı alan içinde peşine düşmeye değer bir olgudur.

İMPARATORLUK TEHLİKEDE

1877-78 Türk-Rus Savaşı’ndan sonra Osmanlılar, 1912-1913 Balkan Savaşları’na kadar bir daha böylesine yıkıcı bir yenilgi yaşamadılar. Yine de 1878 yenilgisi ardında bir mahzunluk ve vahamet duygusu bıraktı ve bu dönemde çok sayıda kriz meydana geldi.

Daha önce bir kısmı Osmanlılara sınırlı bir destek vermekte olan Avrupalı güçlerin Osmanlı politikası, belli tavizler koparmak için kendi aralarında saldırgan bir rekabet biçimine büründü. 1908’e gelindiğinde Abdülhamid, yönettiği imparatorluğun her vilayetinde krizle karşı karşıya olan bir hükümdar olarak tanınır hale gelmişti.

DEVLET MALİYESİNİN İFLAS ETMESİNİN SONUÇLARI

Abdülhamid tahta çıktığında devlet hem daha yeni büyük bir askeri yenilgiye uğramıştı, hem de ekonomik olarak iflas etmişti. Bunların her biri diğeriyle baş etmeyi zorlaştırıyordu.

1878’de imzalanan Berlin Anlaşması, Osmanlıları, en büyük vilayetlerinden ve en üretken insanlarından yoksun bıraktı. Devam eden müzakereler sonucunda 1881’de Yunanistan’a daha da fazla toprak verildi.

Anlaşma sonucunda Osmanlıların sırtına, Rusya’ya yüzyıl boyunca ödenmek üzere, yıllık 350 bin Osmanlı altını kadar bir savaş tazminatı yüklendi (1.10 Osmanlı altını 1 İngiliz sterlinine eşitti). Osmanlılar yıllık tazminatın nadiren tamamını ödediler ve 1908’de müzakereler yoluyla geri kalanından kurtuldular.

Buna karşın tazminatın Osmanlı ekonomisi üzerindeki etkisi şuradan belliydi ki, 1878-1879 için hazırianan Osmanlı bütçesi 14.5 milyon liraya, yani savaş öncesi dönemin yüzde altmışına düşmüştü.

Devletin iflası, resmen, 1881’de Düyun-u Umumiyenin kurulmasıyla çözüme kavuştu. Düyun-u Umumiye altı büyük gelir kaynağının idaresini eline aldı ve bunlardan sadece alacaklılara yapılacak borç ödemelerinden arta kalan kısmını Osmanlı Devleti’ne bırakacaktı. Bu düzenleme Osmanlı maliyesi üzerinde bir yarı-sömürge düzeni kurarak Osmanlı Devleti’nin uluslar arası kredisini yükseltti.

Osmanlı’nın uluslar arası kredisinin artması Avrupa’nın Osmanlı maliyesi üzerindeki denetiminin olumlu sonucuysa, bu denetimin devlet maliyesinin geri kalanını akılcı bir şekilde düzenlemeyi veya Osmanlı’nın kalkınmaya yönelik ihtiyaçlarına kaynak sağlamayı imkânsız kılması da son derece olumsuzdu.

Ekonomiye yön veren tek etken Düyun-u Umumiye değildi. Abdülhamid merkeziyetçi yönelimini hanedanın mensuplarında görülmeyen keskin bir işadamı sezgisiyle birleştirmekteydi.

Daha şehzadeliği zamanında parasını akıllıca kullanmış ve bir servet biriktirmiştir. Saray hazinesini ve padişaha ait mülkleri (Hazine-i Hassa ) daha önce görülmedik ölçüde genişletti. Bu politikanın sonuçları, ileride daha yakından incelenmeyi hak etmektedir.

Saraydaki merkeziyetçiliği genel olarak bıraktığı bir dönemde, Düyun-u Umumiyenin ve Hazine-i Hassa’nın ekonominin büyük bir kısmını Maliye Nezareti’nin elinden almasının önemli sonuçları olmuştur. Osmanlı Devleti’nin, kendisini karşısında savunmak zorunda kaldığı hiçbir devlet böyle mali engellere katlanmak durumunda kalmamıştır.

TARİH YAPAN SON PADİŞAH
II. Abdülhamid devrinde imparatorluk zigzaglar çizerek, meşrutiyetten (18761878) istibdada (1878-1908), sonra yeniden meşrutiyete (1908) döndü. Bütün İktidarı sarayda toplayabilmesi, ondaki karakter kuvvetinin, sahip olduğu geniş yetkilerin ve meşrutiyetin sağlam bir temele dayanmıyor oluşunun göstergesiydi.

İçeride ayrılıkçı milliyetçilerle, dışarıda Avrupa sömürgeciliğiyle boğuşan çok kavimli bir imparatorlukta ülkesini modernleştiren bir otokratın tartışmalara yol açmaması imkânsızdı.
Avrupaliların ve ülke içindeki muhaliflerin yerin dibine batırdıkları aynı hükümdar, uzak topraklardaki birçok Müslüman tarafından kendilerinin halifesi ve koruyucusu olarak görülüyordu ve bu hiç de sebepsiz değildi.

Abdülhamid 1878’den sonra imparatorluğu büyük savaşlardan uzak tuttu. Tebaası onun devrinde yönetim, bayındırlık, eğitim ve askerlik alanında büyük gelişmeler yaşadı.

Demiryolları ekonomik gelişmenin kazanımlarının simgesi haline geldi.

Osmanlı toplumu, ülkeyi dolduran Müslüman muhacirler başta olmak üzere yaşanan göçlerle ve modernliğin bireysel bilinçler, aile ve evlilik ilişkileri ve sınıf oluşumu üzerindeki etkileriyle önemli bir dönüşüm geçirdi.

Bu dönemde gelişme gösteren yazılı basın, yazarların bu yeni gerçeklikleri keşfedecekleri hayal âlemlerini de genişletti.

İstibdat rejimi, öznelleşme ve rasyonelleşme süreçleri arasındaki modern gerilimi, padişah için olduğu kadar yönetilenler için de devrin en önemli gerçekliği haline getirdi.

Abdülhamid modern yönetim mekanizmasının bütün rasyonelleştirici araçlarından faydalanarak denetim altına aldığı alanı genişlettikçe, yönetilenler de fikirlerini toplumsal ve mahalli sorunlar gibi siyaset dışı görülen alanlara yönelttiler.

Bunlar dışındaki seçenekler azınlıkların ayrılıkçı milliyetçiliğiyle, Jön Türklerin rejim karşıtı muhalefetinden ibaretti.

Padişahın elit yetiştiren okullarından yetişen Jön Türkler, 1908’den 1950’ye kadar imparatorluğu ve cumhuriyeti yönetecek olan sivil ve askerî elitler arasında bir koalisyon kurdular.

Kazandıkları başarı, onların radikal, laik değişim anlayışının Türklerin gelecekteki tarihine damgasını vuracağı anlamına geliyordu.

Bununla birlikte Hamid devri, Osmanlı Müslüman orta sınıfının muhafazakâr, mülk sahibi kanadının oluşumu açısından da bir o kadar önemliydi.

Bunların din temelli dünya görüşü, uzun vadede, laikliğin görünürdeki bütün zaferlerini, alternatif modernlik anlayışları arasında devam eden bir diyalektik ilişkiye dönüştürecekti.

Kaynak; (MODERN TÜRKİYE TARİHÎ, İslam, Milliyetçilik ve Modernlik, 1789-2007, s.135-191, Carter V. Findley , I.BASKI Ekim 2011, İstanbul )

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*