“Birleşik Türkiye Devleti” Bu milletin Osmanlıya vefa borcudur. (1)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

Karıncayı Hac yolunda görenler, “Bu yürüyüşle mi hacca gideceksin?” dediklerinde, Karıncanın cevabı; “Ulaşamazsam en azından yolun ölürüm” olur.

Kendinizin ve yeteneklerinizin sınırını en doğru olarak rekabetçinizin değerlendirmelerinden öğrenebilirsiniz. Bu anlayışla yeteneklerimizin sınırlarını CIA’nın gözüyle görecek ve yeniden bir dünya devleti olabilmenin ne kadar yakınında olduğumuz ekonomik ve sosyal gerekleriyle anlatılacaktır.

Günümüzde bir dünya devleti olmanın vazgeçilmez koşulları nelerdir?

-Bugünün zenginlik kaynağı olan bilgiyi, ülkenin ihtiyacı olan yüksek askeri teknolojiyi ve gıda maddelerini üretebilmek,

– İşadamlarının ülke dışında yatırım yapmalarını sağlamak ve o ülkelerde ihtiyaç duyulacak insanların yetiştirilmesi için okullar açmak.

-Bir topluluğu millet yapan, bir mıknatıs misali bir arada tutan kültür değerlerini bir sinerji (*) olarak görmek ve bu değerlerinin tamamını kalkınmada itici güç olarak kullanmak.

-“ İnsani yaşat ki devlet yaşasın!” öğüdünden hareketle; insanın, bir devletin temel varlığı, varolmasının gereği olduğunu unutmamak, onu, kölesi, marabası! Olarak görmemek, çeşitli bahanelerle ezmemek.

Türkiye’nin bugün sahip olduğu yeteneklerini ve bir dünya devleti olmasının hangi basamağında olduğunu değerlendirmeden önce neden Osmanlıya bir “Birleşik Türkiye Devleti” borcumuz olduğunu öğrenmek durumundayız.

Bugün dünyanın en geniş (siyasi) bilgi arşivi ile istihbarat  ağına sahip kuruluşların başında CIA’nın olduğu bilinmektedir. Bu manada sahip oldukları imkânlarla dünyanın aktığı mecrayı da doğru olarak analiz eden ve yönlendirenlerde…

Aşağıda bu bölgede uzun yıllar görev yapmış bir CIA yetkilisinin yazdığı kitapta yıkılışımızın ve yeniden bir dünya devleti olmamızın şifreleri verilmektedir.

“Antiemperyalist isyan…

Müslüman dünyasında yabancı hâkimiyetine karşı isyan ve mücadele aslında sömürgecilik karşıtı hareketin tarihinde, şaşırtıcı biçimde, çok geç başlamıştı.

Geçmişe dönecek olursak, İngiliz, İspanyol ve Portekizli efendilerine karşı ilk başkaldıranlar Amerikalar olmuştu. Oysa bu isyanlar yerli halkların Avrupa’nın sömürgeci yönetimine karşı bir mücadeleden daha çok, kendi metropollerinin sıkı denetim altında olmasına karşın Avrupalı sömürgelerin isyanını ifade ediyordu.

Bu durum daha sonraki dönemlerde dünyanın başka bölgelerindeki sömürgecilik karşıtı mücadelelerden oldukça farklıydı.

Sömürgecilik karşıtı veya kendi geleceğini tayin etmeye yönelik hareketlerin bir sonraki önemli aşamasına on dokuzuncu yüzyılda Müslüman Osmanlı İmparatorluğu’na karşı Balkanlardaki bir dizi Hıristiyan isyanında tanık olacaktık.

Bu isyanların başarıya ulaşmasının en önemli nedenlerinden biri, Osmanlı devletinin gücünü ve büyüklüğünü azaltmak, bu devleti yıkmak ve bölgede yeni müşteriler kazanmak amacıyla bu Hıristiyan isyanlarını desteklemeye dünden hazır olan Avrupalı güçler ile Rusya’nın desteğinin alınmış olmasıydı.

Bu isyanların Hıristiyan yapısı, Osmanlı egemenliği altındaki Müslüman nüfusların devlete bağlılıklarıyla taban tabana zıttı.

Neticede Müslümanlar, imparatorluğun belirli yerel politikaları nedeniyle türlü sıkıntılar yaşamış olsalar da, kendilerini hâlâ çok uluslu bu meşru İslam devletinin parçası olarak görüyorlardı.

Bunun doğal sonucu olarak, Müslüman yöneticiler Hıristiyan azınlıkların Batılı devletlerin en ufak bir işaretiyle birlikte isyan edebilecekleri yönünde endişeler taşımaya başlamışlardı.

Aslında bundan yaklaşık yüz elli yıl önce Müslüman liderler, Osmanlı İmparatorluğu’na karşı isyan başlatan Hıristiyanlar yüzünden “Hıristiyanlığın kanlı sınırları” (**)  ifadesini çok büyük rahatlıkla kullanabilirlerdi. Osmanlı imparatorluğu zaman zaman Müslümanların da yerel isyanlarına tanık oluyordu; bunlar elbette çok daha dar kapsamlı isyanlardı.

Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı’nın ardından yıkılması, Arap dünyasının büyük kısmı açısından “bağımsızlık” anlamına gelmeyecekti.

Savaşın hemen ardından olayların seyri çarpıcı biçimde değişecek, Avrupalı güçler hiç vakit kaybetmeden Arap dünyasının büyük kısmını “mandalarıve emperyalist hâkimiyetlerinin altına alacaklardı.

Dolayısıyla, Avrupa emperyalizmine karşı Müslümanların başarılı isyanı ancak yirminci yüzyılda gerçekleşebilecekti. İki önemli istisna vardı elbette: 1857 yılında Hintlilerin ülkelerindeki İngiliz sömürge yönetimine karşı gerçekleştirdikleri isyanda ve Afganların İngilizlerin kendi toprakları üzerindeki emperyalist girişimlerini püskürtmelerinde Müslümanlar çok önemli rol oynamışlardı.

Bağımsızlığını kazanan ilk Müslüman devlet 1919 yılında Afganistan olacaktı. Onu Irak izleyecekti ama Irak 1932 yılında İngiltere’den sözde bağımsızlığını ilan edecekti. İngilizler, dolaylı hâkimiyet ve halk tarafından istenmeyen askerî varlığı yoluyla Irak’ın yönetimine ve politikalarına 26 yıl daha tamamen hükmetmeye devam edeceklerdi.

Diğer Müslüman devletlerin çoğu sınırlı veya sözde bağımsızlıklarını ilan edecek, bunu da genellikle Batı tarafından seçilmiş yöneticilerin idaresi altında ve ancak ikinci Dünya Savaşı’ndan sonra gerçekleştireceklerdi.

Pek çok Müslüman devletin bağımsızlığını oldukça geç elde etmiş olması, antiemperyalist duyguların Müslümanlar arasında tüm canlılığını bugün bile korumasının nedenini açıklamaktadır; bu arada, Batı’nın neo-emperyalist siyasî müdahaleleri oldukça yoğun biçimlerde sürmektedir…” (1)

Gelişmiş ülke istihbarat örgütlerinin önemli özelliklerinden birisi de,  kontrol ettikleri medya, yayınlattıkları kitaplar ve hazırlattıkları filimler üzerinden dünya kamuoyunu diledikleri doğrultuda yönlendirebilmektir.

Bu yönlendirmelerde inandırıcı olmak adına üç-beş doğru ve büyük miktarda da dezenformasyon (yanıltma haber)  vardır.

Bu nedenle siyasi ve ekonomik yayınlarını, dikkatli okumanın yanında ayrıca bir süzgeçten de geçirmelidir.

Örneğin;

-“Avrupalı güçler” ifadesindeki Papalık kurumu özenle gizlenmiştir.

-“İsyanların Hıristiyan yapısı”, ifadesinin uygulayıcısı ve sürükleyicisi olan İngiliz Başbakan Gladston’un, Evanjelik (***) anlayışı ile bunun günümüzdeki temsilcileri, Başkan Bush’ların, “11 Eylül” olayınının arkasından “ağzından kaçırdığı!” ifade edilen,“Bu yeni bir Haçlı Seferidir.” Açıklaması da tam sırası gediği halde görmemezlikten gelinmiştir.

-“Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı’nın ardından yıkılması, Arap dünyasının büyük kısmı açısından “bağımsızlık”anlamına gelmeyecekti.” İfadesine, Balkanların da önce Ruslar tarafından işgaline ve sonrasında Avrupa Birliği’ne alınması da es geçilmiştir.

Yukarıdaki ifadelerden anlaşılan;

“Osmanlı devletinin gücünü ve büyüklüğünü azaltmak, devleti yıkmak…” İçin Tüm Avrupa ve sonrasında da Amerika’nın çok uzun bir süreçte çaba harcadığı ve ancak Birinci Dünya Savaşı sonunda kırk oyun ve hile ile ancak yere indirebildikleri, hanedanlığı, hilafeti ortadan kaldırdıkları anlaşılmaktadır.

Bizlere, “bir çocuk, bir deli ve bir hain padişah!” Toplamı olarak aktarılan Osmanlının, Tüm Avrupa’nın ve Papalığın el birliği ile ancak birkaç yüzyıllık bir çaba sonucunda  hakkından  gelebildikleri…

Ve anlatılanları daha iyi değerlendirmek adına;

Bugün bir tarafta milyonluk modern ordumuz, yüzlerce milyar dolarlık harcama ile,

Bir tarafta ve nerede ise bir yüzyıl boyunca savaşlarla oyalanarak  ekonomisi çökertilen  Osmanlının, Birinci Dünya Savaşının sonunda tükenmiş hali ile de olsa beş cephede bir milyon askeri silah altında tutabilen bir sırrın yanında;

Devletimizin bir PKK olayını dahi temizlemekte zorlandığı gerçeğini ile birleştirirsek Osmanlıya aslında bir değil iki cihan devleti borcumuz olduğu ortaya çıkmaktadır.

Devam edecek…

(*) Sinerji; “işbirliği sonucu ortaya çıkan artı verim”

(**) Hıristiyanlığın kanlı sınırları” Huntington’un  “İslamın kanlı sınırları!” tezine bir nazire olarak söylenmiş olsa gerek.

(***) Bugünkü “Evanjelizm” Amerika’daki Hristiyan toplumunun tutucu kanadını temsil etmektedir. 

(1) Graham Fuller, “İslamsız Dünya”

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*