Bir örtü daha kalkıyor. Demokrat Parti CHP tarafından kurduruldu ve Menderes feda mı edildi?

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

Tarihin önemi, geçmişi değil geleceği ve gelecektekileri ilgilendirmesinden kaynaklanmaktadır.

 

İsmet İnönü, dönemin iç ve dış şartlarının zorlaması ile Atatürk gibi kendi muhalefeti oluşturmak için DP’yi kurdurmuş ve görevini tamamlanınca kapattırmış mıdır? Konu belki de ilk kez aşağıda dört  farklı kaynaktan alınan bilgilerle tartışmaya açılmaktadır.

Kaynak 1; “Türkiye’yi kazanmak” , Türkiye Batı için neden vazgeçilmez, Philip H. Gordon- Ömer Taşpınar.

Türkiye ve Soğuk Savaş

Atatürk’ün ölümünden sonra, 1938 yılında, sonradan siyasete atılmış kahraman askerlerden bir diğeri olan İsmet İnönü başkanlık koltuğuna oturdu. İsmet İnönü Türkiye’yi İkinci Dünya Savaşı’nın dışında tutmuş olmasına rağmen savaşın bitişinden sonra Sovyetler Birliği’nin toprağını genişletme arzuları baş gösterince Türkiye, ivedilikle özgür dünyanın bir parçası olma isteği duydu.

Çok geçmeden Türkiye NATO’nun Sovyetler Birliği’ne karşı güney istihkâmı haline geldi ve Batı’nın bir müttefiki olarak statüsü tartışılmazdı. Nükleer tehdit ve hassas bir güç dengesinin tahakkümü altındaki soğuk savaş dünyasında Türkiye’deki askeri müdahaleler, insan hakları standartları ve Müslüman kimliği hakkında dikenli sorular nadiren sorulmaktaydı.

Türkiye soğuk savaşın iki kutuplu dünya düzenindeki yerine sorunsuzca oturmuştu; reelpolitik, Türkiye’nin “Batı”ya katılımını gerektiriyordu.

Öte yandan soğuk savaş aynı zamanda Türkiye’yi demokrasi çağına girmeye zorluyordu. NATO’ya katılım ve Marshall Planı doğrultusunda Amerikan yardımı almaya hak kazanmak umudu İnönü’nün çok parti seçim düzenlemesini sağladı.

Dahası, komünizmin yeni bir iç tehdit olarak ortaya çıkmasıyla Kemalist laiklik ve milliyetçilik yavaş yavaş politik önemini yitirdi…”

**

Kaynak 2; “Modern Türkiye Tarihî”, İslam, Milliyetçilik ve Modernlik, 1789-2007, Carter V. Findley, I.BASKI Ekim 2011, İstanbul, s.266

İnönü dönemi Türkiye’si (1938-1950)

İnönü’nün cumhurbaşkanlığı, partisinin 1950 seçimlerinde Demokrat Parti karşısında mağlup olmasıyla birlikte sona erdi ve böylece tek parti devri kapandı.

Bazı gözlemciler ve yazarlar, kolayca, bunun da dış politikadan ve Batı’ya hoş görünme kaygısından kaynaklanan bir değişiklik olduğu sonucuna vardılar.

Ne var ki, Osmanlı ve Türk tarihinin önceki dönüm noktalarında olduğu gibi bu değişikliğin de, en azından, dış ilişkiler kadar ülkenin iç dinamiklerinden de kaynaklandığı anlaşılmaktadır. 

**

Kaynak 3; “27 Mayıs ihtilâli ve sebepleri”, Ord. Prof. Dr. Ali Fuad Başğil

“Hatta bir defasında Meclisi o kadar şiddetli sallayan bu münakaşalar esnasında, C.H.P. lideri İsmet İnönü kürsüden D.P. mebuslarına ve hükümet üyelerine şu târihî sözlerle hitap etti:

– “Sizi o kadar fecî bir akıbet beklemektedir ki ondan sizleri ben bile kurtaramayacağım.”

Birdenbire bu sözlerin mânâsı pek kavranamadı, bu sözlerin mânâsı 27 Mayıs sabahı anlaşılacaktı.

DP’nin  kurulma nedeni

Müttefikler, İnönü Hükümetini San Fransisko Konferansına davet ettikleri zaman buna, Sovyet Rusya îtiraz etti. Sovyetler, ana hatlarıyla, şöyle diyordu: “Türkiye, her ne kadar Hitler Almanya’sına harp açarak son anda Müttefikler cephesine katılmış ise de, bu Hür Devletler konferansında onun yeri yoktur.”

Bereket versin. Müttefikler bu sözlere kulak asmadılar. Çünkü, Türkiye’yi Rusya’nın karşısında yalnız bırakmak istemiyorlardı.

Bizim kanaatimiz şudur ki, İnönü İspanya diktatörü Franko gibi harpten sonra da totaliter rejimini devam ettirebileceğine kanaat getirseydi bunda tereddüt etmeyecek ve ancak Müttefikler tarafından terk edilmek korkusu ile diktatörlüğünden vaz geçecek idi.

Bu görüşümüz kuvvetini, İnönü’nün, kuruluşundan devrilişine kadar D.P. ile giriştiği kin dolu münasebetler (daha ilerde göreceğiz) silsilesinde bulmaktadır. (S.56)

DP’nin kurulması

Yeni partinin bedbahtlığı olarak, bizzat Demokratlar arasında ayrılıklar zuhur etmekte gecikmedi. Bâzı demokrat mebuslar partinin dört kurucusunu ve bilhassa Celâl Bayar’ı şüpheli bir politika takip etmek, eski partilerini derin bir sarsmadan korumak ve eski şefleri İnönü’ye kur yapmakla itham etmeye başladılar.

1946 Seçimlerinden doğan meclis

İstiklâl Savaşı’nda, yâni 1920 ve 1923 yıllarında Ankara’da toplanan ilk Türkiye Büyük Millet Meclisinden bu yana, 1946 seçimlerinden sonra teşekkül eden Meclise benzer hiçbir Meclis görülmemişti. Bundan evvelki Meclislerde, biraz önce işaret ettiğimiz gibi, haklı da olsa, en ufak bir tenkit duyulmamıştı.

Çünkü istisnasız bütün mebuslar kademelerdeki şeflerin sıkı süzgecinden geçmiş tek partinin adamları idiler.

Bu durumun müessif neticeleri arasında, hiç söylemeye hacet yok ki. Meclisin çıkardığı kanunların bilhassa başta Ceza Kânunu olmak üzere  antidemokratik bir karakter taşıması idi.

Musolini İtalya’sından alınan Ceza Kânunu 1937’de geniş çapta tâdil edildi ve birçok ilâveler yapıldı. Bu yeni hükümler arasında, bilhassa, hükümetin keyfine göre hareket etmesine açık kapı bırakan 161. Maddenin antidemokratik bir mahiyet arzettiği besbelli idi.

Bu durumu gören Demokrat grubun ilk teşebbüsü, açık ve samimi olarak tam bir demokrasinin yolunu açmak için, ısrarla bu kânunların ve hükümlerin kaldırılmasını istemek oldu.

Tabiatiyle bu talep C.H.P. mebusları arasında sert bir reaksiyon doğurdu ve Meclisteki iki grup arasında ilk çatışmaların kaynağını teşkil etti.

Yeni partinin bedbahtlığı olarak, bizzat Demokratlar arasında ayrılıklar zuhur etmekte gecikmedi.

Bâzı Demokrat mebuslar partinin dört kurucusunu ve bilhassa Celâl Bayar’ı şüpheli bir politika takip etmek, eski partilerini derin bir sarsmadan korumak ve eski şefleri İnönü’ye kur yapmakla itham etmeye başladılar.

Bu şekildeki ithamlar çok vahim neticeler doğurmak tehlikesini yaratıyordu. Sâdece partinin faaliyetini kösteklemek tehdidiyle kalmıyor, fakat daha sonra görüleceği gibi, bilhassa partinin parçalanmasına yol açıyordu. (S.63)

-Dörtler gerçekten son derece nâzik bir durumda bulunuyorlardı. Şimdi antidemokratik olduğunu iddia ettikleri kânunlara C.H.P.de iken bizzat rey vermemişler miydi?

-Bilhassa, Celâl Bayar bu kânunları teklif etmemiş ve bakan sıfatıyla da altlarına imza atmamış mıydı? O halde, bir dereceye kadar kendi eseri olan bu kânunların karşısına şimdi nasıl çıkabiliyordu?

-Bu dönüşle acaba kendi kendisini tekzip etmiş olmuyor muydu? Hangi taraftan bakılırsa bakılsın bu nokta, Dörtler’de ve bilhassa Celâl Bayar’da bir karakter zayıflığının işareti olarak kabul edilmek tehlikesini yaratıyordu.

Bayar hakikaten kendisini tezada düşüren bu tehlikeli durumdan kurtulmak ümidiyle, tarihin zaruretleri neticesi çıkardıkları bahis konusu kânunları bugünkü şartların antidemokratik hâle getirdiğini açıklayan birçok beyanlarda bulundu.

Bir insanın kanaat değiştirmesi ne kadar mâkul olursa olsun, getirilen bu delillerin zayıflığı gözden kaçmıyordu. Bu nevi mülâhazalar ancak, en açık tenakuzları bile meşru gösterme yolunda sarfedilmiş gayretlerden ibaret idi. Zaten kimse bu izahtan tatmin olmadı. (S.64)

Demokrat Parti’nin parçalanması ve Millet partisinin doğuşu

Dört’lerin ve bilhassa Bayar’ın rakiplerinin başında karakter adamı ve büyük bir medenî cesaret sahibi, partinin il başkanı Avukat Kenan Öner Bey bulunuyordu. Bizzat Meclise gelmediği halde, Kenan Öner Bey Demokrat mebuslar üzerinde ve bilhassa aydın çevrelerde büyük bir prestij kazanmıştı.

General Sâdık Aldoğan, Osman Bölükbaşı ve Fuat Ama gibi bâzı mebuslarla birlikte D.P.’den aynldı ve “Millet Partisi” adında üçüncü bir parti kurdu. (20 Temmuz 1948)

Bu yeni siyâsî teşekkül durumunun ve programının hususiyeti ile umumi efkârda pek büyük bir alâka uyandırıyordu.

Daha önce gördüğümüz gibi D.P. prensipler bakımından C.H.P.’den hiç ayrılmamıştı.

Devletçilik ve laiklik prensipleri üzerinde biraz değişiklik yapmakla beraber C.H.P.’nin ana prensibini tamamen programına geçirmişti.

Aksine, Millet Partisi, yeni veçhesiyle CHP’den olduğu kadar, DP’den de ayrılıyordu. Hakikaten, programı hem iktisâdi sahada liberal hem de millî örf ve ananeler bakımından muhafazakâr bir demokrasiyi açıkça îlân ediyordu. Zâten, Millet Partisi’nin kurucuları, Demokratların safından ayrılmadan önce, Müfrit Demokrat Muhafazakârlar” olarak tanınmışlardı.

Daha sonra çeşitli darbelere ve birçok değişikliklere uğrayacak olan bu yeni parti Devlette husûsî teşebbüse büyük bir yer verilmesini isteyen herkesi hemen bayrağı altına topladı.

Bu yeni teşekkülün genişleyip yayılmasını önlemek için mensuplarını C.H.P. ve D.P.’li rakipleri haksız yere yobazlık ve gericilikle itham ettiler.

**

Kaynak 4; Devrimler ve tepkileri, s. 299 (Atatürk’ün S. Ve D; 3/87)

1929 yılının sonundaki huzursuzluk ve bunalım havası, 1930 yılının başında kulak fısıltılarından basına kadar yayılan yolsuzluk dedikoduları, rüşvet ithamları ve dış ülkelerde bile yankılanan dikta söylentileri ile, daha da şiddetlenerek devam etti.

Öylesine bir iç huzursuzluk hüküm sürmeye başladı ki, Mustafa Kemal Paşa, Mart sonlarında, bir yabancı gazete habercisiyle yaptığı konuşmalarda;

-“İdare işlerine, sizin sandığınız gibi karışmıyorum. İşte karşınızda bir Bakan var, görevine karışıp karışmadığımı ona sorunuz” Demek zorunda kaldı.

Bu açıklama karşısında yabancı gazeteci;

-“Basına niçin serbestlik verilmiyor” diye sorduMustafa Kemal Paşa bu soruyu

-“İdare ve hükümetin mezhebine taarruz etmemek şartıyla basın serbesttir” diye karşıladı.”

Yalova’da bulunan Gazi 31 Temmuz 1930’da, Büyükdere yakınında olan yakın ve eski arkadaşı Fethi Bey’in ziyaretine gitti. Bir hafta sonra da Fethi Bey’i Yalova’ya çağırttı. Çok partili siyasi hayata gidiş niteliğinde bir devrim aşaması yapma düşüncesinde olduğunu Fethi Bey’e açıkladı.

Şiddet politikasına dayanan ve yukarıdan aşağıya gelen baskılı yönetim sistemi başarılı olamamış, özellikle ekonomik hayat ve bunun sonucu olarak genel toplum düzeni bozulmuştu.

Bunun tepkisi olarak şimdi de aşağıdan yukarıya, idare edilenlerden idare edenlere gitmek bir zorunluluktu.

Bunun için, ‘Laik Cumhuriyet’ temeline dayanmak ya da bu temelden ayrılmamak şartı ile bir parti kurmak tedbirli bir hareket olacaktı. Fakat böyle bir partiyi kurdurmak için çok güvenilir bir kimseye ihtiyaç vardı. Bu da Fethi Bey olabilirdi. (s.303)

Mustafa Kemal Paşa ile Fethi Bey arasındaki görüşmeler olumlu sonuca vardı ve 7 Ağustos 1930’da, Fethi Bey’in ‘Serbest Cumhuriyet Fırkası’ adında bir parti kurması kararlaştırıldı.

Fethi Bey, bu partiyi Mustafa Kemal Paşa’nın isteği ve müsaadesi ile kurduğuna dair bir yazılı teminat, belge istedi.

Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa, 8Ağustos 1930 günü akşamı, İsmet Paşa da beraberinde olduğu halde Fethi Bey ile Yalova’da konuyu ele aldı. Fethi Bey ile aralarında birer mektubun yazılıp verilmesi kararlaştırılınca mektupların metni hazırlandı.

Ertesi günün akşamı, yine Yalova’da, konu üzerinde görüşmeler devam ederken, kimi çevreler belediye seçimlerinden önce yeni bir partinin kurulmasını doğru bulmuyor ve “Önümüzdeki seçimi de siz yapsaydınız da ondan sonra Meclis içinde bir parti bölüştürmesi yapsaydık, daha iyi olmaz mı idi. diyorlardı.

Mustafa Kemal Paşa bu görüşü doğru bulmadı ve

 ‘’Hayır! Bu dürüst bir şey değildir.  Gerekir ki, insanlar önce siyasi rengini, reyini ve kararlılığını apaçık ve milletçe anlaşılır tarzda anlatsın. Mertçe, namusluca davranış budur. Söylediğiniz şekil eski kuruluşlarda denenmiştir. Verdiği sonuçlar milleti acılara, üzüntülere uğratmıştır. Artık biz, bütün bu olayları ve sonuçlarını görmüş tecrübeli insanlar olarak safsata olmuş bu gibi şeyleri uygulayamayız.

Bugünün Türk sosyal topluluğu, geçmişin en derinarlığının yapıcılığını iddia eden Türk ulusunun bugünkü çocukları, açık ve doğru yolu bulmuşlardır. Açık ve doğru düşünmek, açık ve doğru hareket etmek ve böylece Türk’ün yüksek politik kuruluşu olan Cumhuriyet’i yükseltmekle beraber, bu görüşleri benimseyenler hiç birbirlerine karşıt değildirler.

Önemli olan, bu görüşlerin uygulamada başarılı olmasıdır. … Cumhuriyet Halk Partisi başkanlarıyla çok mücadele edeceklerini tahmin ediyorum. Fakat ben. Cumhuriyet esaslarının kuvvetlenmesini sağlayacak olan bu mücadeleleri güvenle seyredeceğim ve şimdiden söyleyebilirim ki en çok kavgalı gibı olduğunuz geceler sizi soframda birleştireceğim…. Bugünden itiraf ederim ki, bu benim için yüksek bir zevk olacaktır’’ dedi. (Atatürk’ün S. veD: 2/257)

Çünkü Mustafa Kemal Paşa,

“Özgürlükten doğan bunalımlar ne kadar büyük olursa olsunlar, hiçbir zaman fazla baskının sağlayacağı sahte güvenlikten daha tehlikeli değildirler” düşüncesinde idi. (A.Us, 1930- 1950:21)

Serbest Cumhuriyet Partisi, umulmadık bir hızla yayılıp toplumda tutulmaya başladı…

Kapalı rejimden usanmış olduğu anlaşılan halk, yığınlar halinde Serbest Cumhuriyet Partisi’ne koşuyor,  muhalif gazeteleri kapışıyordu. (S.308)

Parti Genel Başkanı Fethi Bey’in, 4 Eylül 1930’da, parti teşkilatını kurmak üzere İzmir’e gidişi karşı gövde gösterisine sebep oldu. Deniz yoluyla İzmir Limanı’na varan Fethi Bey’i eşi görülmemiş bir halk kalabalığı, eşi görülmemiş bir sevgi gösterisiyle karşıladı. Fethi Bey ile birlikte İzmir’e gitmiş olan Serbest Parti Yönetim Kurulu üyesi Kars Mebusu Ahmet Bey (Ağaoğlu), eşine gönderdiği mektupla durumu şöyle anlatıyordu:

Halk tarafından karşılanmamızı görmeliydin. Deniz kıyısına en az kırk bin kişi gelmişti. Gemimiz daha uzakta iken gösteriler başladı. ‘Yaşasın Gazi Fethi Bey, Yaşasın Serbest Fırka’ sesleri her yanı çınlatıyordu. Hesapsız kayıklarla bize doğru geldiler ve gemi istilaya uğradı. Ellerimizi, elbiselerimizi öpüyorlardı.

Sıkıştırılmaktan bayılacak hale geldik. Zorla karaya çıkabildik. Karada da aynı hücuma uğradık. Otomobilin üstüne çıkanlar oldu. Gece yansına kadar otelimizin çevresi insanlarla dolu idi. İlçelerden, bucaklardan…. beş gazeteden dördü bizim tarafa geçmiş.” (A. Ağaoğlu, Serbest Fırka Hatıralan: 46-48).

İzmir Valisi Kâzım Paşa ise, çok partili politikayı aklına sığdıramıyor ve Serbest Parti mensuplarına karşı adeta cephe alıyordu. Fethi Bey’i karşılamadığı gibi, ziyaretine geldiği zaman da makamında bulunmamış ve ziyarete de gitmemişti; sadece. Fethi Bey’in yapacağı konuşmayı ve bu konuşma nedeniyle kurulacak mitingi nasıl önleyeceğini düşünüyordu…

Fethi Bey’in konuşturulmasına engel olmanın imkânı kalmadığını Fethi Bey’in konuşma hakkına ve imkânına sahip olduğunu gören ve anlayan Halk Partililer, hiç olmazsa kalabalığın büyük olmaması için tedbirler almaya başladılar ve bir kısım halkı. Fethi Bey’in konuşması diye, kendi konuşmacıları Adalet Bakanı Mahmut Esat (Bozkurt) Bey’in bulunduğu başka bir meydana götürdüler.

Fakat toplanan halk Serbest Parti’den Fethi Bey’i beklerken, karşılarında Halk Partili Mahmut Esat Beyi görünce büyük bir tepki ve sinirlilikle oradan ayrıldılar ve Serbest Parti’ye sevgi gösterileri yaparak şehre doğru ilerlediler. Halk Partisi binasının önünden geçerken, Halk Partililere ağır sözler söylediler. Serbest Parti (Fırka) mensuplarından bahis ile “Para ile tutulmuş sarhoşlar” diye yazan Anadolu gazetesinin idarehanesine yöneldiler ve idare binasını taşladılar.

İdare binasının çevresi dört yandan akın edip gelmiş büyük bir halk topluluğu ile sarılıp dolmuştu. İşte ne oldu ise bu sırada oldu. İdare binasına yerleştirilmiş olan güvenlik kuvvetleri halkın üzerine ateş açtılar. 14 yaşında bir öğrenci vuruldu. Can çekişen oğlunu kucaklayan baba, onu Fethi Bey’in kaldığı otele getirdi, Fethi Bey’in ayağının önüne koydu, bütün halk ağlarken,

-“İşte size bir kurban!.. Başkalarını da veririz. Yalnız sen bizi kurtar” dedi.

Ve özgürlükten yoksun insanların bunalmışlığının eşsiz bir örneğini tarihe mal etti. (S.312)

ve Halk Partililerin ‘ayaklanma’ dedikleri İzmir’deki halk coşkunluğuna sebep oluşunun en büyük kabahat olarak gösterildiğini, oysaki buna kendisinin sebep olmadığını, bu derece bir coşkunluk olabileceğinin hiç aklına gelmemiş olduğunu, bu kadar büyük bir coşkunluğun neden ileri geldiği incelenmesi gerektiğini, bu derece büyük bir halk hareketini sadece ‘kışkırtıcılara, ‘baldırı çıplaklara, şuna buna’ yüklemenin  doğru olmadığını, bu hareketin derin bir anlamı bulunduğunu, gerçek sebebin halktaki derin hoşnutsuzluk olduğunu açıkladı ve sözlerine devamla “İzmir’e teşkilat kurmak için gittim, niçin teşkilat kurmadan gittin, deniyor…

…illa ki bizi Gazi’ye karşı göstermek istiyorlar. Değiliz, Gazi’ye karşı Türkiye’de parti olamaz. (S.327)

**

Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kuruluşunun ve kapatılmasının hikayesini özetlemek gerekirse;

“Ali Fethi Bey, Paris büyükelçiliğinden dönüşünde Mustafa Kemal’in önerisi ve onayıyla Serbest Cumhuriyet Fırkası’nı, 12 Ağustos 1930 tarihinde kurmuştur.

“Programında, partinin cumhuriyetçi, milliyetçi ve lâiklik ilkesine bağlı olduğu vurgulanıyor, yabancı sermayenin ülkeye girmesinin özendirilmesi isteniyor, ekonomik yaşamda sürekli devlet müdahalesine karşı çıkılıyordu.”

SCF kısa sürede geniş bir destek kazanarak Cumhuriyet Halk Fırkası yönetimini kaygılandırdı. SCF’nin iktidara ancak cumhurbaşkanıyla çatışarak gelebileceğini kavrayan Fethi Bey bunun çok ağır sonuçlar yaratacağı inancıyla, yeni kurulan partiyi, 17 Kasım 1930’da Dahiliye Vekâleti’ne başvurarak feshedildiğini açıklar.

**

Serbest Cumhuriyet Fırkası ile DP’nin kurulmasındaki benzerlikler;

-İki Partinin de kurucusu da, Atatürk’ün güvendiği mutemet insanlardır.

-İki partinin programı, Halk partisinin programından alınmıştır.

-Gerek Fethi Bey, gerekse Celal Bey’in Atatürk’e karşı geçmişteki tutumları açıktır. “Atatürk’e muhalafet kanunu”nu çıkaran Celal Bayar’dır.

**

Biz meraklıları için geçerli kaynaklardan derlenen bilgileri bir açık büfe misali sergiledik..

DP’de, dönemin içeriden ve dışarıdan kaynaklanan zorunlukları nedeniyle, “Serbest Cumhuriyet Fırkası”nı kuran Ali Fethi Bey gibi mutemet, güvenilen insan olarak görülen Celal Bayar’a kurdurulmuş ve Parti Kontrol edilemeyen noktaya geldiğinde, “Söz dinlemeyen!” Adnan Menderes feda edilerek kapatılmış mıdır?

Bu sorunun cevabını okuyanın bilgi-deneyim ve basiretine bırakıyoruz.

 

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*