Battı Medeniyeti! Hz. Ali uyarıyor; Însanlar ikiye ayrılır, Ya dinde kardeş ya da insanlıkta eştir (5/Son)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

ne gördüğünz

İslam’ı, ‘Terör’ ile irtibatlandırmak sadece günümüzün meselesi değildir. Bunun arkasında bin yıl vardır. Peki, ne oldu da Hristiyan dünyası bunu seslendirmeye başladı ve bunu ısrarla devam ettirmektedir?

Bunun cevabını bir Amerikalı yazar-gazeteci vermektedir. Buna geçmeden, başlıktaki Hz. Ali’ye ait;

Însanlar ikiye ayrılır. Ya dinde kardeş ya da insanlıkta eştir.” Öğüdü de dahil, Hz. Ali’nin, 1358 yıl evvel atadığı bir Valiye hitaben yazdırdığı mektubun tamamı için meraklıları aşağıdaki web adresine bakabilirler.

Bu mektup içeriği, günümüzdeki devlet adamlarına da hitap edecek nitelikte, mükemmel bir şekilde hazırlanmış, “Halkı -adaletle- yönetme sanatı”dır.

http://www.canmehmet.com/hz-ali-ra-dunya-liderlerine-siyasi-ve-sosyal-ders.html

Hristiyan Dünyası neden asırlardır İslam’ı,  bölücülük ve terörle irtibatlandırmaktadır. Ve bunun arkasında yatan nedenler nelerdir?

Sözü Amerikalı (“Savaş Ganimetleri”, eserinin) yazarı John Tırman’a bırakıyoruz

“…

Düşüşü yavaş yavaş Avrupalılar da fark etmeye başladılar; fakat, Malazgirt Savası’ndan sonra 800 yıl süren Selçuklu ve Osmanlı hakimiyeti boyunca Türkler Avrupalılara hakiki bir tehlike gibi görünmüştü.

Bu algılamanın tek sebebi askeri becerileri değildi; çünkü Batı’nın korku ve nefreti, Türklerin 14. Yüzyılda Balkanlar’daki saldırılarda güçlerini kanıtlamalarından çok önce ortaya çıkmıştı.

İslam üzerinde odaklanan vaazlar, halk hikâyeleri, gezginlerin fantastik seyahatnameleri, Batı’da 12. Yüzyılda ortaya çıkmaya başlamıştı.

Bu kaynaklarda Peygamber Muhammed cinsel denetimsizliği ve kana susamışlığı teşvik eden bir büyücü olarak çiziliyordu; Müslüman birey ise bir barbar olarak görülüyordu.

O zamanlar yaşamış olan bir kronik yazıcısı

‘Kötülüğü ifade edilebilecek her türlü fenalığı geçen birisinin şeytanlığından da da rahatlıkla bahsedebiliriz’, diye iddia ediyordu.

İslam’ın “şeytani” varlığı nedeniyle büyüyen dehşet ve en önemlisi Kudüs’teki kutsal mekanların Müslümanlarca işgali, Avrupalı aristokrat ve din adamlarını Kutsal Toprakları ele geçirmek, Türk ve Müslümanları yok etmek üzere bir dizi kampanya planlayıp uygulamaya şevketti.

Bu kampanyalar, “Yakın Doğu” ile Hıristiyan Batı arasındaki ilk askeri karşılaşma, yani Haçlı Seferleri’ydi.

Haçlı Seferleri’ni başlatan Avrupalıların dinmek bilmeyen tutkuları pek çok şeyi hedefliyordu: tabii ki Boş Mezar’ı* Gethsemane’yi**  ve Beytüllahim’i***  ele geçirmek; ama aynı zamanda macera, yağmalama, fetih ve Muhammedilere duyulan katıksız bir tiksinti, Haçlı Seferleri aslında İslam’daki cihad anlayışından çok da farklı olmayan kutsal bir savaştı.

Gerçekte, imansızla savaşarak selamete ulaşma kavramı çok daha önceden Chanson de Rolandda, Charlemagne’in İspanya’da Araplara karşı 9. Yüzyılda yaptığı saldırıları anlatan epik şiirde ortaya konmuştu.

Kasım 1095’te Papa II. Urban, Kudüs’ü ele geçirmek ve Doğu’da Hıristiyan inancını korumak için tüm Hıristiyanlari biriik olmaya çağırdı;

“onur ya da çıkar peşinde oldukları için değil, sırf bu yola baş koydukları için” bu görevi üsdenenler ebedi selamete kavuşacaklardı.

Yaklaşık 100.000 kişi bu çağrıya cevap verdi ve o yüzyılın sonunda Haçlılar hakikaten Kudüs’ü ele geçirdi. Bir tarihçinin belirttiğine göre, “İsa’nın askerleri 15 Temmuz 1099’da tüyler ürpertici katliam sahnelerinin ortasında Kudüs’e doğru yol aldılar.

Burada şehirdeki bütün Müslümanları katledip, bütün Yahudileri büyük sinagogda canlı canlı yaktılar ve sonra Kutsal Gömüt Kilisesi’nde**** kanlı ellerini kavuşturarak dua ettiler ve tanrıya şükranlarını sundular.” (1)

Burada, İslam Düşmanlığı’nın ne zaman ve hangi şartlarda ortaya çıktığının daha çarpıcı görülebilmesine bir örnek olarak, hepimizin uzaktan da olsa bildiği, Dante’nin 13’ncü asrın sonunda yazdığı, “İlahi Komedya”sındaki bir anlayışı veriyoruz.

…Eserlerinin hiçbirinde Dante müslümanlar hakkında hakaret teşkil edecek ifadeler kullanmadığı halde İlâhî Komedya’da Hz. Muhammed ile Hz. Ali’yi cehennemde göstermesi dikkat çeken bir husustur.

Eserde üç müslüman daha (Selâhaddîn-i Eyyûbî, İbn Sînâ, İbn Rüşd) yer alıyorsa da bunlar a‘râfın eşiğinde ve azap çekmeyenlerin arasındadır.

Bu durum, Haçlı seferlerinin bütün şiddetiyle devam ettiği o devirdeki katı İslâm düşmanlığının etkisini düşündürdüğü gibi, onları cehennemin en dibinde değil bölücülük yapanların bulunduğu sekizinci katta göstermesi de Hz. Peygamber’in yeni bir din kurarak bölücülük yaptığı şeklinde hıristiyan dünyadaki yaygın kanaatle ilgili olmalıdır…” (2)

Ve kaldığımız yerden devamla;

…Bunun ardından, 1205’teki ‘ünlü’ Konstantinopolis yağması da dahil olmak üzere, çeşitli prenslerin, din adamlarının ve çapulcuların yönettiği başka pek çok “haçlı seferi” gerçekleştirildi; fakat bunlardan hiçbiri Türklerin giderek artan gücünü ortadan kaldıramadı.

Üst üste yaşanan bu yenilgiler Avrupalıların hafızasında yer etti. Birbiri ardına yaşanan yenilgilerin utancı (Balkanlar’da Osmanlılara karşı başlatılan hemen hemen her askeri harekat birhaçlı seferi” olarak yüceltiliyordu), Avrupalılara iki silinmez miras bıraktı.

Birincisi, genellikle Haçlı Seferleri’nin romantikleştirilmesi yoluyla Müslümanları daha da şeytanileştirmek;

-ikincisi ise Türkleri yenip İslam’ı egemenlik altına almaya dönük inatçı bir arzu.

Türkler ve “Seracenler” veya Araplarla ilgili tarifler her zaman kötüleyici değildi. Zaman zaman kusursuz tarifler de yapılıyordu, hatta sık sık Delacroix’in resimlerinde ve Rimsky-Korsakov’un Şehrazat’ında, olduğu gibi romantikleştiriliyordu.

Fakat Avrupalıların İslam’la ilgili görüşleri daha ziyade karanlık ve uğursuzdu.

Fransız bir tarihçi şunu belirtir:

-“Batı’nın kafasında Orta Çağ’da şekillenen İslam imgesi, büyük ölçüde küçümseyen, anlayışsız bir tavrın ürünüydü ve temelde bugüne kadar değişmeden süregeldi.”

17. Yüzyıl tarihi konusunda önemli bir yeri olan Bibliotheque Orientale Peygamberden,

-“sapkın bir inancın yaratıcısı ve kurucusu olan meşhur sahtekar Muhammed”,diye bahsediyordu. Muhammed’in aynı dönemde yazılan: The True Nature of Imposture**Sahtekârın Gerçek Doğası

isimli diğer bir biyografisinde de, onun güya şiddete dayalı yayılmasının altını çiziyordu: “Arapların zayıflığından istifade ederek, onları kendi nefretine alet etmek için galeyana getirdi… Roma İmparatorluğu’nun doğudaki tüm eyaletlerini korkunç biçimde yakıp yıkarak istila etti.” Şeytanın cisimleşmesi tekrar tekrar  başvurulan bir temaydı.

Sir Walter Scott’un Haçlı kahramanlarından biri. The Talisman’de*** muska meşhur Kürt savaşçısı Selahaddin’e şöyle demişti:

-“Senin kör ırkın iğrenç bir iblisin soyundan geliyor; onun yardımı olmasa, Tanrının bunca yürekli askeri karşısında Filistin’in bu kutsanmış topraklarını elinizde tutamazdınız.”

Fransız yazar Chateaubriand ise 1800’lerin başında ısrarla şunu belirtmişti:

“Haçlılar yalnızca Kutsal Gömüt’ün kurtanlmasi ile ilgili değildir. Daha ziyade dünya üzerinde kimin kazanacağı ile ilgilidir; medeniyetin düşmanı olan, cehalete, despotizme, köleliğe tamamen uygun bir kültürü mü, yoksa bilge Antik Çağ’ın dehasını modern insanda yeniden uyandıran ve adi köleliği yok eden kültürü mü.

Bu tipik düşmanlık örnekleri rekabet ve korkudan kaynaklanıyordu. Rekabetin iki somut nedeni vardı.

-Bunlardan birincisi İspanya’nın büyük bölümündeki Arap egemenliği, Kudüs üzerinde uzun süredir devam eden himaye rejimi ve en tehlikelisi de Osmanlıların Akdeniz’deki ve iki kez Viyana kapılarına dayanmalarını sağlayan Güneydoğu Avrupa’daki hakimiyetleriydi.

Bu tehdit acı verecek kadar gerçekti.

Osmanlı, Avrupa’daki (İtalya, Macaristan, Polonya, Rusya) sonu gelmeyen savaşlarda insanların canına kıymış, hazinesine el koymuştu; bir dönem Asya’ya giden ticaret yollarını tıkamış; Mağrip ve Afrika’nın büyük bir bölümünü egemenliği altına almıştı; ve bunlar yüzyıllar boyu sürmüştü.

Elizabeth döneminden bir tarihçi yaygın bir uyarısı yapmış,

“Osmanlılar günümüzün dünya terörüdür” diyerek Osmanlıları yerden yere vurmuştu.

Kolektif hafızanın ve otuz neslin folklorunun Avrupalı zihniyet üzerinde oluşturduğu bu etki hiç kuşkusuz abartılmış bir şey değildir.

Avrupalıların öz-kimliğinin oluşmasına önemli bir katkıda bulunmuş, dolayısıyla etnik olarak birleştirici bir rol oynamıştır.

-Rekabetin ikinci nedeni dindi. Hem İslam hem Hıristiyanlık kendilerinin dünya dini olduklarını, aynı temellere sahip olduklarını iddia ediyorlardı.

İslam kendisinin, eksik bir vahiy saydığı Hıristiyanlığın halefi olduğuna inanıyordu.

Her ikisi de diğerini imansız, sahtekâr ve doğal olarak ölümcül bir tehdit olarak gördü.

Martin Luther gibi hiç de önemsiz sayılamayacak birisi İslam’ı şöyle suçlamıştır:

-“Deccal’in hizmetindeki bir vahşet hareketidir; doğru yola getirilemez, çünkü kapıları akla kapalıdır; ona yalnızca kılıçla karşı konabilir.”

Daha sonra, 1800’lerde Avrupalılar Ortadoğu’yu egemenlikleri altına almaya başladıklarında dini coşku yeniden uyanmış, bu kez bir komplo fobisi yaratılmıştır: Avrupalılara karşı gösterilen Müslüman direnç, medeniyete bir saldırı veya nefret olarak değerIendirilmiş, pan-lslamizmin her türlü ifadesinin şeytani etkilenmelerden kaynaklandığı düşünülmüştür.

Bin yıllık rekabet boyunca, farklı kültürel faktörler de devreye girmiştir.

Bunlardan en ön planda olanı, Avrupa’nın kendi kültüründen daha ileri düzeyde olan bir kültüre karşı duyduğu korkudur – ki Arap kültürü Rönesans’tan önceki yüzyıllarda kesinlikle daha ileri düzeydeydi.

Müslümanlar felsefede, tıpta ve bilimde, savaş teknikleri de dahil teknolojide ve sanatta Batı’dan çok daha ilerideydi fakat Bizans ile aralarındaki mesafe bu kadar büyük değildi.

Batı bu alanlarda aşama aşama Osmanlıları yakalayıp ‘ geçerken Hıristiyanlann korkuları değişmiş, aynı anda hem romantik (ve Romantik) imgelem için esin kaynağı olan hem de aşağılama ve suçlama için başka bir bahaneye dönüşen Müslümanların sözde nefis düşkünlüğünü hedef almıştı.

19. yüzyıla gelindiğinde pek çok şey değişmişti. Osmanlı İmparatorluğu açıkça gerileme içindeydi.

Aydınlanma ile canlanan ve Sanayi Devrimi ile güçlenen Avrupa, Müslümanlara karşı hami gibi davranabilirdi; fakat esas olarak onları hor görmeye devam etti..” (3)

Beş bölüm özetlenirse;

İslam’ın Batı dünyasınca “terörle irtibatlandırılması!” bugünün değil asırlar öncesinin düşüncesidir.

Hristiyan Batı, İslam’ı gerçeği ile değil, (Kıskançlık nedeniyle) görmek istediği şekilde değerlendirmektedir.

Doğu, zenginliği ile her zaman Batı’nın ilgisini çekmiş ve günümüzde de çekmektedir.

-Klise, etkinliğini kaybetmemek için inananlarına, İslam’ı kasıtlı olarak farklı göstermektedir.

“Barış!” diyen Batılı Gelişmiş! Devletler, Terörü bir kazanç kapısı olarak görmektedirler. Bu nedenle terörü beslemekte, teröristleri silahlandırarak desteklemektedirler. Bir tarafta teröriste silah, diğer taraftan da, terörü başına bela ettikleri (yoksul) ülkelere de gelişmiş silah makineleri satmaktadırlar.

www.canmehmet.com

Açıklamalar;

*Hz. İsa’nın gömüldüğüne inanılan mezarın ve çarmıha gerildiği alanda kurulan kilisenin adı. –y.h.n. (*,**,***,****, Savaş Ganimetleri dip notu)

**Doğu Kudüs’te Zeytin Tepesi’nde bulunan Kidron Vadisi’nin yanındaki bahçe. Hz. İsa’nın çarmıha gerilmeden önce yakalandığı gece bu bahçede dua ettiğine inanılır. – y.h.n

***Bethelem; Hz. İsa’nın doğduğu rivayet edilen, nativitas kilisesi’nin bulunduğu, Filistin’deki şehir. –y.h.n.

****Boş Mezar’la aynı adı taşıyan kilise. – y.h.n.

Kaynaklar;

(1) Savaş Ganimetleri, Sahife:28

(2) TDV İslâm Ansiklopedisi – İLÂHÎ KOMEDYA, Cilt: 22; Sayfa:69; İLÂHÎ KOMEDYA – Mahmut H. Şakiroğlu. Daha fazlası için bakınız; http://www.tdvia.org/dia/ayrmetin.php?idno=d220069

(3) Savaş Ganimetleri,

 

 

 

1271 Toplam Ziyaretçimiz 4 Günlük Ziyaretçimiz

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Güzel bir yazı olmuş. Daha fazla araştırma yapmak isteyenlere; “Batının Batışı” ve “İslam ve Batı Uygarlığının Çehresi” kitaplarını öneririm

Değerli Mustafa İnce Bey, En değerli kaynağın (özellikle farklı) bilgi olmasından hareketle; öneriniz için teşekkür ediyorum. Meraklıları için yararlı olacaktır. Sağlıcakla kalınız.

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*