Batı’nın, Nüfus Plânlaması İle Dünyaya Attığı Kazık, Fransız Devrimi’nin Yanında Masum kalır!

Önceki Yazı

“Bireyciliğin ilerisi bencilliktir.”

 

Yıl, 1789. Fransız Halkı, yayınlanan kitap sayısındaki artış ve etkinliği giderek artan gazetelerin katkısı ile bilinçlenir. Bu sonuç ile halkın iradesi, ülkedeki mutlak monarşiyi yıkacak, Kilise’ye reform yaptıracak, hatta Cumhuriyet’i kurduracak noktaya ulaşır (iddia edilen budur.)

Ancak, ülkedeki sermaye sınıfının (burjuvanın), İngiliz Devrimi (İngiliz modeli olan) ‘Parlamenter Monarşi Rejimi’ altında yönetime katılma arzusu çok dillendirilmez.

Bunun yerine, çok uluslu imparatorluklarda yaşayan farklı etnik köken ve inançlara sahip toplumların kimlikleri kaşınır, (isyan etmeleri için) para ve silahla desteklenirler.  Birlikte (sorunsuz) yaşadıkları devletlerinden koparılırlar.

Bu arada dökülen kan ve gözyaşı (da) kimsenin umurunda değildir.

1789 Fransız Devrimi’ nden, 1945-1950 Avrupa Birliği fikrine geliyor ve Avrupa Birliği kurucularının kaleminden meramlarını aktarıyoruz :

Birleşmiş Avrupa fikri, bir zamanlar filozofların ve ileri görüşlü insanların düşlerinde yer alıyordu. Victor Hugo, insancıl ideallerden esinlenen barışçıl bir ‘Avrupa Birleşik Devletleri’ni hayal etmişti. Bu hayal, İkinci Dünya Savaşı’nın yıkıntılarından sonra Avrupa Kıtası için yeni bir umut oldu.

Savaş süresince totaliterliğe direnen insanlar, Avrupa’da devletler arasındaki kin ve düşmanlığa son vermek, (ve) kalıcı bir barış oluşturmakta kararlıydı. 1945 ve 1950 yılları arasında Konrad Adenauer, Winston Churchill, Alcide de Gasperi ve Robert Schuman’ın aralarında olduğu bir grup cesur devlet adamı, ulusları yeni bir çağa adım atmaya ikna etmek için yola koyuldu. Fransız Dışişleri Bakanı Robert Schuman, başlangıçta Jean Monnet tarafından tasarlanan bir fikri ele aldı ve 9 Mayıs 1950’de Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’nun (AKÇT) kurulmasını önerdi. Bir zamanlar birbiriyle savaşan ülkelerde, kömür ve çelik üretimi için sorumluluk paylaşımıyla, ortak bir pazar oluşturulacaktı. Pratik fakat aynı zamanda oldukça sembolik bir şekilde, savaşın ham maddeleri, uzlaşı ve barışın araçlarına dönüşüyordu.

Avrupa bütünleşmesinde ilk adım, Belçika, Federal Almanya, Fransa, İtalya, Lüksemburg ve Hollanda’nın kömür ve çelikte ortak pazar kurmalarıyla atıldı.

Altı üye devlet, daha sonra Roma Antlaşması’nı imzalayarak çeşitli mal ve hizmetleri içeren ortak bir pazara dayalı Avrupa Ekonomik Topluluğu’nu (AET) kurmaya karar verdi. Altı ülke arasında, gümrük vergileri 1 Temmuz 1968’de tamamen kaldırıldı ve 1960’larda özellikle ticarette ve tarımda ortak politikalar oluşturuldu.

Bu girişim öylesine başarılı oldu ki Danimarka, İrlanda ve İngiltere, Avrupa Ekonomik Topluluğu’na katılmaya karar verdi. İlk genişleme, 1973’te altı üyenin dokuza çıkmasıyla gerçekleşti.

1981’de Yunanistan AET’ye katıldı, 1986’da da İspanya ve Portekiz izledi.

…1990’ların ortalarında on iki ülke daha –Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Polonya, Romanya, Slovakya, Estonya, Letonya, Litvanya, Slovenya, Kıbrıs ve Malta– AB’ye üyelik başvurusunda bulundu.

Başvuruları kabul eden AB, aday ülkelerle katılım müzakerelerini, Aralık 1997’de Lüksemburg’da ve Aralık 1999’da Helsinki’de başlattı. Böylece Birlik, ilk kez bu denli büyük bir genişlemeye yöneldi. 10 Aday ülkenin müzakereleri 13 Aralık 2002’de Kopenhag’da tamamlandı ve bu ülkeler 1 Mayıs 2004’te Avrupa Birliği’ne katıldı.

(…) Hırvatistan, 1 Haziran 2013 itibariyle 28. AB Üye Ülkesi oldu.” (1)

Peki, 1789 Fransız Devrimi ile dünyaya armağan (!) edilen neydi?

Ulusçuluk, Milliyetçilik” değil miydi?

‘Ulus’ ve ‘Ulus Devlet’ tanımına baktığımızda, bakalım ne görmekteyiz?

Türk Dil Kurumuna göre, “Ulus : Belli bir sınır içinde yaşayan ve halk kültürüyle seçkin kültürünü yaratan insanların oluşturduğu siyasal toplum. Diğer bir anlamı da : Derebeylik düzeninin yıkılışı ve ana malcı (kapitalist) düzenin oluşumu döneminde ortaya çıkan, toprak, ekonomik yaşam, dil, ruhsal yapı ve ekinsel özellikler yönünden ortaklaşalık gösteren en geniş insan topluluğu biçimi. Aşiret, halk, millet, kavim.”

Özetle Ulus, belli bir sınır içerisinde yaşayan, ortak yaşam, dil, düşünce ve kültür değerlerine sahip geniş insan topluluklarıdır.

Bu pencereden bakıldığında Avrupa Birliği :

“Milliyetçilik” ilkesi (dayatması) ile, Osmanlı İmparatorluğu’yla hiçbir sorunları olmamasına rağmen, (kışkırtılarak) kopartılan farklı etnik ve (mezhep) inanca sahip toplumların, yeniden bir bayrak, bir siyasi yapı altında toplanmaları değil midir?

Soru : Milliyetçilik, Ulusçuluk ile Avrupa Birliği nasıl bağdaşmaktadır?

Cevap: Kim, kimi kandırırsa!

Aile ve Nüfus Planlaması (!) (veya diğer milletlere atılan yeni bir (devrim!) kazık!)

Resmi açıklamalara göre Aile Planlaması:

Aile planlaması, eşlerin istedikleri zamanda, istedikleri sayıda çocuk sahibi olmaları veya kişisel isteklerine ve ekonomik olanaklarına göre çocuk sayılarını belirlemesi ve doğum aralıklarını istedikleri şekilde gerçekleştirmelerini sağlamaya yönelik yapılan çalışmalar.

Aile planlaması tarihte ilk kez, 1966 yılında Birleşmiş Milletler Genel Toplantısında, ‘ailelerin kendi büyüklüklerini belirleme özgürlüğü’ bir hak olarak kabul edilmiştir.  Aile planlaması hizmeti 1978 yılında yayımlanan ve tüm dünya tarafından kabul edilen Temel Sağlık Hizmetleri Bildirgesinde temel bir sağlık hizmeti olarak belirtilmiştir. 1994 yılında Uluslararası Nüfus ve Kalkınma Konferansında kadının aile planlaması yöntemleri konusunda bilgi sahibi olma ve bu yöntemlere ulaşabilme hakkı olduğu savunulmuştur.” (*)

Peki, gerçeğinde “Aile Planlaması” nedir?

– Sanayi Devrimi (sömürüsü) ile birlikte Batı Avrupa’da artan refah, gelinen noktada (ekonomik boyutta) sürdürebilir değildir.

– “Gelişmiş Batı (!)”, gelişmesini değil, refahını sürdürmenin bir yolu olarak, “Nüfus Planlaması” cinliğini akıl eder! Böylece, nüfus artmadığı için, (artmayan) gelir de düşmeyecek ve geriden (gelerek) kendini zorlayacak toplumlar ile ara açılmayacaktır.

-Sanayi Devrimi ile, kadını ve çocuğu (zor koşullarda) rekabet edilmesi ve ucuz emek sağlanması adına, maden ocakları da dahil atölyelere süren Batı’nın, “Kadın Hakları” olarak verdiği de, gerçeğinde “İşçi Hakları” kapsamındadır. (2)

Sonsöz : Avrupa’nın milli gelir şampiyonu Norveç (yönetim biçimi, Meşruti Monarşi); Dünyanın nakit zengini Japonya (yönetim biçimi, Parlamenter Anayasal Monarşi); üzerinde (eskiden diyelim!) güneş batmayan İmparatorluk olan İngiltere, yönetim biçimi “Meşruti Monarşi” değil midir ?

Peki, nerede kaldı Fransız Devrimi; nerede kaldı “Cumhuriyet ve Milliyetçilik” ilkeleri ?

www.canmehmet.com

Resim: web ortamından alınmıştır.

Açıklama ve Kaynaklar:

(*) (Vikipedi’den alıntıdır)

(1) Bakınız: https://www.avrupa.info.tr/tr/abnin-tarihcesi-82

(2) Kaynaklar için bakınız:http://www.canmehmet.com/batida-ozel-hayat-ay-inanmiyorum-kadin-haklari-isci-haklari-ile-birlikte-mi-verildi-10.html

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*