Batılılaşmak, Elden Düşme Bir Yaşama razı olmaktır

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

“Batılılaşmak” : Diğerinin refahını değil, Karakterini ve insani anlayışını değiştirir. Son dönemde ekonomi ve savunma sanayiinde yaptığımız atılımlar ile bağımsız siyaset anlayışımız, bizleri gerçek bağımsızlık sürecine yaklaştırıyor olmalı ki; Avrupa Parlamentosu ve Yeni Zelanda Katliamcısı üzerinden açık mesajlarla uyarılmaktayız!

Uyarılar arasında ilginç olan ; Ayasofya “Müzesinin”, hem Yeni Zelanda katliamcısı hem de Avrupa Parlamentosunun raporunda ortak payda olmasıdır.

Aşağıda Batılılaşmanın, aslında taklitçiliğin bizlerden neler götürdüğüne bir örnek vererek kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Işığı Yanan Evler..

Tıp fakültesini yeni bitirmiş, pratisyen hekim olarak ilk görev yaptığım yere, Konya’ya bağlı bir beldenin sağlık ocağına gitmiştim. Gençtim, bekârdım. Küçük bir beldeydi gittiğim yer.

İlk gece bir eve misafir olmuştum. Tren istasyonunun hemen yanında bir evdi. Akşam yemeğinden sonra çaylarımız gelmiş, sohbetler edilmişti. Üzerimde yol yorgunluğu, geldiğim yeni yerin yabancılığı vardı. Saatler ilerliyor, ağır bir uyku beni içine çekiyordu. Ev sahibine bir şey de diyemiyordum.

Bir müddet daha geçti; yine bir hareket yoktu. Evin büyüğü olan Hacıanneye sıkılarak:

-“Anneciğim, sizin buralarda kaçta yatılıyor?” dedim. Hacıanne:

-Evlâdım treni bekliyoruz. Az sonra tren gelecek, onu bekliyoruz” dedi. Merak ettim, tekrar sordum:

-“Trenden sizin bir yakınınız mı inecek ?” Hacıanne:

-“Hayır evlâdim, beklediğimiz trende bir tanıdığımız yok. Ancak burası uzak bir yer. Trenden buraların yabancısı birileri inebilir. Bu saatte, yakınlarda, ışığı yanan bir ev bulmazsa, sokakta kalır.

Buraların yabancısı biri geldiğinde, “Işığı yanan bir ev” bulsun diye bekliyoruz.

Konya Ovası’nda, ya da bir başka yerinde Türkiye’nin, trenden inen yabancılar için “ışığı yanan evler” yerinde hâlâ duruyor mudur?

Yabancılar, yorgun bedenlerini yün yataklarda dinlendirmeye devam ediyorlar mı?

Aç bir köpeğin önüne bir kap yemek bırakan kadınlar yaşıyorlar mı?

Kuşlara yuva yapan mimarlar sahi şimdi neredeler?

Bu güzel insanlar, atlarına binip gitmişler.

Bizler, atlarına binip giden güzel insanlara sahip bir medeniyetin yetimleriyiz.

Çekip gidenlerin doldurulmamış boşluklarında savrulup duran yoksullarız.

Şâir öyle diyordu:

Güzel insanlar, güzel atlara binip gittiler.”

Şimdi bu güzel insanlar, neden ve nasıl atlarına binip gittiler?

Onları ne yıldırdı da bir daha dönmemek üzere, sessiz sedasız gittiler?

Ey güzel yurdumun güzel insanları! Neredesiniz? (1)

-Merhamet;  “Tüm insanlar ve tüm canlılar için dünyayı güvenli bir yer kılma duyarlılığına sahip olmadır.”

Bir medeniyet son bulduğunda, bağrında oluşan insan tipini ve insani anlayışı da yanına alıp götürür (2)

Peki, bir medeniyet neden sonlandırılmak istenir?

Aşağıdaki yazıyı, Avrupa Parlamentosu,  2018 Türkiye Raporunu hazırlayan ve araya Ayasofya’yı da sıkıştıran Kata Piri’ye hediye ediyoruz!

Kurtuba Camii ve Ayasofya:

Kurtuba Merkez Cami-i Şerif’i, İspanya’nın Cordaba şehrinde sonradan kiliseye çevrilmiş olan camidir. Caminin temelini 786’da I. Abdurrahman atmıştır. 1984 yılında Kurtuba Camii  UNESCO  tarafından Dünya Mirası olarak ilan edildi.

Bu ulu cami bugün Cordoba Katedrali’dir.

Oymalı mermer mihrabı bütün camiler içinde en güzel mihraplardandır. Duvarlarda kufi yazılar lacivert zemine altınla yazılmıştır. Minber, pek çok fildişi parçayla, değerli taşlardan altın çivilerle yapılmıştır.

İspanya’nın Cordaba (Kurtuba) şehrinde bulunan Kurtuba Camii dünyanın en büyük ve en eski camilerinden biridir.

Cami, Dünyadaki en fazla sütuna sahip olan mabettir.

Kurtuba Camii, 1236’da katedrale çevrilmiştir. 1523’te çeşitli ilaveler yapılmıştır, fakat bu arada orta kısımlardan 63 adet çok güzel sütun kaldırılmıştır.

“…Bu yazı 1894’de, Almanya’nın Würzburg şehrinde neşredilmiş olan ve Prens Salvator, Prof. Graus, teolog Kirchberger, Baron von Bibra, Bayan Threlfall tarafından hazırlanan (Spaneien = İspanya) ismindeki eserden alınmıştır:

İspanyada en mühim şehirlerden biri, (Arabca telaffuzla Kurtuba) Cordoba’dır. Bu şehir, Endülüs İslam devletinin merkeziydi. Müslümanlar, Târık bin Ziyâd kumandasında, 711’de İspanyaya geçince, bu şehri kendilerine baş şehir yapmışlardı. Arablar bu şehre medeniyet getirdiler. Yarı vahşî olan bu şehri, tam bir medenî şehre çevirdiler. Bir büyük saray [El-kasr], hastahâneler, medreseler yaptılar. Bunların yanında, bir de büyük Câmi’a [Üniversite] kurdular. Avrupa’da ilk kurulan üniversite, budur. O zamana kadar Avrupalılar ilimde, fende, tıbta, zirâatte ve medeniyyette çok geri kalmışlardı. Müslimânlar, onlara ilim, fen, medeniyet getirdiler. Onlara hocalık etdiler.

Endülüs İslâm Devleti’ni kuran birinci Hişam bin Abdilmelik “rahime-hümullah”, Kurtuba’da çok büyük bir cami yaptırmak istedi. Bu caminin Bağdad’da bulunan camilerden daha büyük, daha güzel ve ihtişamlı olmasını istiyordu.

Kurtuba’da bu işe en uygun arsayı seçti. Arsa bir hristiyana aitti. Bu adam, arsası için çok para istedi. Çok âdil bir hükümdar olan birinci Abdürrahman, isterse, zorla bu araziyi alabilirken, katiyyen böyle bir yola başvurmadı. Aksine, hristiyan sâhibine istediği parayı ödedi. Hristiyanlar, bu para ile kendilerine üç küçük kilise yaptılar…

Birinci Abdürrahman’ın ömrü, câminin bittiğini görmeğe yetmedi. 172 [m. 788] senesinde vefat etdi. Ondan sonra hükümdar olan oğlu Hişâm ve torunu birinci Hakem “rahime-hümallah”, caminin tamamlanmasına gayret ettiler…

Caminin içinde, her biri 10 metre yüksekliğinde 1419 sütun bulunuyordu. Bu sütunlar dünyânın en mükemmel mermerlerinden yapılmışdı. Sütunların tepelerindeki kemerler, birkaç renkli mermerden parça parça olarak meydâna getirilmişdi. Camiye girince, insanın gözü bu sütun ormanında kayboluyordu. Mermer sütun başlıklarına bakanlar, bu güzellik karşısında hayran kalıyordu. Camiye giren herkes, adeta büyüleniyordu. Bu kadar güzellik, o zamana kadar dünyanın hiçbir yerinde görülmemişti.

Caminin, 20 kapısı vardı. Kapıların önünde, özel portakal bağçeleri kurulmuş, her taraf yeşilliğe bürünmüştü. Caminin etrafında, diğer bahçeler, havuzlar, fiskiyeler, çeşmeler vardı…

Hristiyanlar, 1492 de Endülüs Devletini işgal edip Kurtuba’ya girince, ilk iş olarak, bu camiyi zabtettiler. Bu çok güzel, haşmetli binaya atlarla girdiler. Camiye sığınmış olan müslümanları, merhametsizce öldürdüler. O kadar ki, caminin kapılarından kan akmaya başladı.(Halbuki bu tarihten 40 sene evvel Sultan Fatih Ayosofya’daki Hristiyanların tamamını affetmişti.) Ondan sonra, altın minberi parçalayarak aralarında taksim ettiler. Fildişinden yapılmış rahleleri paylaştılar. Minberde saklanan ve Osmân’ın radıyallahü anh’ yazdığı Kur’ân-ı kerîmin bir eşi olan inci ve zümrütle işlenmiş nefis Mushaf-ı şerîfi ayaklarının altına alarak çiğnediler. Böylece, minber ve Kur’ân-ı kerîm, bu iki eşsiz nefis eser, tamamen yok edildi.

İspanyollar, bütün müslümân ve yahûdîleri kılıç tehdîdi ile zorla hristiyanlaştırdırlar. Ellerinden kaçabilen yahûdîler, Osmânlı devletine iltica ettiler. Bugün, Türkiye’de bulunan yahûdîler, bunların torunlarıdır. Halbuki, müslümânlar, ilk defa bu memleketleri fethettikleri zaman, orada yaşayan hristiyan ve yahûdîlere hiç dokunmamış, onların kendi dinlerine göre ibadet etmelerine katiyen mani olmamışlardı. Hıristiyan İspanyollar, görülmemiş bir vahşet ile müslümân ve yahûdîleri yok etdikden sonra, bu şaheser camiyi yıkmağa başladılar.

Önce minarelerdeki altın ve zümrütle işlenmiş nar şeklindeki başlıkları indirerek yağma ettiler. Bunların yerine âdî taşdan yapılmış, güya melek şeklinde çirkin başlıklar koydular. Tavandaki o haşmetli, güzel tahta süsleri sökdüler. Yerdeki güzel mermerleri kırıp parçaladılar. Yerlerine âdî taşlar dizdiler. Duvarlardaki bütün güzel süslemeleri yerle bir ettiler. Sütunları yıkmağa çalıştılar. Fakat, ancak bir kısmını devirebildiler. Geri kalan sütunları âdî kireçle badana ettiler. Yıkılan sütunlar, yüzlerce idi ve caminin içinde büyük bir mermer yığını hâlinde serilmiş, kalmışdı. 20 kapıdan çoğu taşlarla örülerek kapatıldı. 

Nihâyet, en son bir vahşet eseri olarak, 929 [1523] senesinde caminin içine bir kilise yapmağa karâr verdiler. Bunun için, o zaman İspanya ve Almanya İmperatoru olan Şarlken’den [yani Almanya imperatoru beşinci Charles Quint’den (1500-1558)] izin istediler. Şarlken, bu teklifi evvela reddetdi. Fakat, mütaassıb kardinaller onu mütemâdiyen sıkışdırıyor, din uğruna bu işin muhakkak yapılması icab etdiğini savunuyorlardı. Bunların başında çok büyük nüfûzu olan kardinal Alonso Maurique bulunuyordu. Bu kardinal, aynı zamanda papayı da bu iş için kandırmışdı. Papanın da câmi’in kiliseye çevrilmesini arzû etdiğini gören Şarlken, bu işe muvâfakat etmek zorunda kalmıştı.

Kilise yapmak için, birçok sütunlar dahâ yıkıldı ve camide kalan sütun sayısı 812 ye kadar düşdü. Yani, en azdan 600 kıymetli mermer sütun yıkıldı. Yapılan kilise, câmi’in ortasında haç şeklinde 52×12 metre ebâdında çirkin bir binâ olarak kendini gösterdi. Şarlken bizzat Kurtuba’ya gelerek bu kiliseyi gördü. Çok üzülerek

“Yaptığınız vahşeti görünce, size bunun için izin verdiğime çok pişman oldum. Dünyada bir benzeri bulunmayan, bu güzel eseri böylece tahrib edeceğinizi bilseydim, size müsâade etmez ve hepinizi cezalandırırdım. Yaptığınız bu çirkin kilise, eşi her yerde bulunan âdî bir binadan ibarettir. Halbuki, bu haşmetli caminin bir benzerini yapmak imkânı artık yoktur” demiştir.

Bugün bu haşmetli binayı ziyaret edenler, harab olmasına rağmen, İslâm mimarisinin bu büyük eserinin güzelliği, büyüklüğü karşısında hayran kalmakta, ortada bir cüce gibi görünen kilisenin hâline acımakda ve böyle bir haşmetli eserin bu hâle gelmesine müteessir olmakdadırlar.

“Spaneien” kitabı hristiyan müsteşrikler ve içlerinde papazların da bulunduğu bir heyet tarafından yazılmışdır. Buradan yüksek İslam medeniyetinin nasıl barbarca muamelelere maruz kaldığını görmek yeter. (3)

Peki, Müslümanlar (Osmanlılar) İstanbul’u feth ettikten sonra Ayasofya’ya ne yaptılar?

Ayasofya’nın meleği 160 yıl sonra gün ışığında;

Ayasofya’nın 160 yıldır karanlıkta kalmış bir sırrı gün ışığına kavuştu. En son Sultan Abdülmecid ve o dönem restorasyonu yürüten İsviçreli mimar Gaspare Fossati’nin gördüğü, üzerleri sıva ve metal maskeyle kapatılan 700 yaşında olduğu tahmin edilen altı kanatlı 1.5 X 1 metre ebadındaki melek figüründen birinin yüzü açıldı.

Mozaiğin bugüne kadar çok iyi korunmuş olması uzmanları şaşırttı.

16 yıldır kubbenin güneydoğu çeyreğinde bulunan iskele, iki hafta süren çalışmaların ardından sökülerek kuzeydoğu çeyreğine kuruldu. Kubbeyi taşıyan pandantifteki, 6 kanatlı melek (kerubim-serafim) figürü üzerinde de çalışmalar yapıldı. Meleğin yüzündeki metal maske çıkarıldı, 6-7 kat badana ve sıva kaldırıldı. Yaklaşık 10 gün boyunca heyecanla yürütülen çalışmaların sonunda uzmanların bile beklemediği derecede iyi korunan mozaik, 160 yıl sonra yeniden günışığıyla buluştu..” (4)

Avrupa Parlamentosu 2018 raporu ve Yeni Zelanda Katliamı nedeniyle çıktığımız kısa bir tarih yolculuğunda gördük ki; “Batılılaşmak” bize ne refah ne de (üstün) bir medeniyet sağlamış ve sağlayacaktır.

Bize, I.Dünya Savaşı sonucu ile yaklaşık 800 yıllık bir hesabı ödetmeye çalışmanın yanında bizi dönüştürmeye çalışanlar, buna hiçbir şekilde muvaffak olamayacaklardır.

Bizler, Adaletin, İyiliğin ve Merhametin hüküm sürdüğü bir dünya düzeni istiyor, bunu gerçekleştirenler olarak inanıyor ve buna çalışıyoruz. 

“Manevi uyanışın mümkün olduğu dakikadan itibaren ticaret ve sanayide gelişme başlar. Bir ümit peşinde olanlar, kuvvetlenmek için çok çalışırlar ve hayat mücadelesinin her yöntemine teşebbüs ederler.” (5)

Ülkemizde uyanış başlamış, bu nedenle ekonomimiz canlanmıştır.

Devam edecek…

www.canmehmet.com

Kaynaklar:

(1)Prof. Dr. Saffet Solak’ın hatırasından….

(2) “Adil Hafızanın Işığında Birinci Dünya Savaşı’na Giden Yol ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Sonu” Altay Cengizer

(3) Yazı orijinal haliyle alınmıştır. Yazının tamamı için bakınız: Ahmet Faruk Şenkaya. http://www.kelambaz.com/kurtuba-caminin-huzunlu-hikayesi/

(4) a)Yazının tamamı için bakınız; 

http://v3.arkitera.com/h43367-ayasofyanin-melegi-160-yil-sonra-gun-isiginda.html

(Tarih: 24 Temmuz 2009 Kaynak: Hürriyet Yazan: Serkan Akkoç)  b) http://www.canmehmet.com/osmanli-devleti-asla-geri-kalmamistir-sektorlere-gore-osmanli-imalat-ve-uretim-bilgileri-7.html

(5) “ANADOLU‘DA TÜRKİYE YAŞAYACAK Ml” Johns Mool. I.Baskı: Ocak 2009. Sahife:108

2 thoughts on “Batılılaşmak, Elden Düşme Bir Yaşama razı olmaktır

  1. batılıların kafasında batıya tabi olma anlamına gelen batılılaşma, bizim ya da en azından cumhuriyetin kurucuları arasında batı diye anılan topraklardaki uygarlığın alınarak kendi koşullarımıza uyumlandırılması anlamına geliyordu ki, bunun anlamı antiemperyalist olmaktı. eğer cumhuriyetin ilk 15 yılına doğru bakılır, gerek iç gerekse dış politikada yaşananlar doğru okunursa batılılaşmadan ne anlaşıldığı daha ortaya çıkacaktır. sonradan ve günümüzde batılılaşma batılıların anladığı anlamda bir kavram haline getirilmiştir ve hemen her yerde karşımıza çıkan emperyal tavır da bunu doğrulamaktadır. asolan batının ya da doğunun değil, tüm insanlığın gelişmiş değerlerine sahip çıkmak ve bu değerleri kendi ulusumuzun değerleriyle harman ederek ilerlemektir. attila ilhan’ın hangi batı adlı kitabı gözden geçirilecek olursa, ne denmek istendiği daha iyi anlaşılacaktır. Saygılar…

    1. Değerli Yorumcu, bilirsiniz, “Uygarlık”, basit ifadesi ile, (İslam, Batı, Uzakdoğu ve Hint Toplumlarında) Din, Mimari, üslup ve gelenek farklılıklarıdır. Bu pencereden bakıldığında, “Batılılaşmak”: Din, Mimari, uslüp ve gelenek olarak batılı toplumları benimsemek, onları taklit etmektir. Cumhuriyetle (hatta Tanzimat ile birlikte); Medeni, Borçlar, Ceza Hukuku vb. eğitim, kıyafet, hatta davranış şekilleri değiştirilmiştir. Cumhuriyetin ilk onbeş yılını (1923-1938), Falih Rıfkı Atay’ın gözü ile değerlendirdiğimizde : (Atay; Cumhuriyet döneminin en etkin gazetecilerindendir. “Ulus Devlete geçiş, Milli Kimlik inşası, Kolektif bilinç oluşturmak” görevlerinin başındadır. Yazar, aynı zamanda Mustafa Kemal’in yakınında ve 1927-1950 dönemi CHP milletvekilidir.) 29 Eylül 1929 tarihli The New York Times gazetesi Atay’ın bir yazısına dayanarak bir haber yapmıştır.
      “…Türk Hükümeti, İlerlemenin Gerçek Yolu Olarak, Halkına Amerikanlılaşmasını Emrediyor. …(Amerika) Birleşik Devletler’in etkisi, neredeyse hiçbir Amerikalı bunu farketmeden; Yeni Türkiye’deki, Fransa’nın (önceki) geleneksel kültür etkisinin ve Kur’an’ın ahlâki etkilerinin yerini alıyor.
      Reformun çok sayıdaki gel-git dalgalarından etkilenen genç cumhuriyet, şimdi yeni bir dönüşüm denizine girmek üzere. Kemâlist hükümet bu denize “Amerikanizm” diyor.
      Bu sonbahardan başlamak üzere, tüm Türk okullarında İngilizce öğretilmesi için Ankara tarafından emir verilmiş olması, Türkiye’de baskın olan Fransız kültüründen uzaklaşmanın önemli bir işaretidir.
      Hükümetin önemli sözcülerinden ve Başkan (Mustafa) Kemal’in en yakın arkadaşlarından biri olan milletvekili Falih Rıfkı Bey, günlük resmi gazete olan Milliyet’e şöyle yazdı :
      “Doğa, şehirler, bilim, bilgi ve insanların, hepsinin tamamen yeniden yapılandırılması gereken bir millette (ki bu Türk Milleti oluyor), Amerikanizm ama Avrupalılık değil, reformun temeli olarak vazife görmelidir. İlk adım, İngiliz dilinin geniş bir şekilde yaygınlaşması olmalıdır. Amerikan ruhunu benimsemek için, sadece üretim yöntemlerimizi değil, eğitim sistemimizi de değiştirmeliyiz.”…
      Avrupa genelinde de seyahat etmiş olan Falih Rıfkı Bey, Amerikancılık kampanyasına ilk kez; (Amerika) Birleşik Devletleri’n, Lâtin Amerika üzerinde egemen olan etkisine ve orada gerçekleşen maddi ilerlemeye yönelik gözlemlerine dayanarak, Güney Amerika’ya yaptığı bir seyahatten dönüşünde başlamıştı. Şimdi onun kampanyası, Türk Hükümeti’nin kampanyası oldu…”
      F. Fıfkı Atay, Milli Mücadele’de, Ziya Gökalp’ın; “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak” idealinin takipçisidir. İlerleyen süreçte Atay, bunların yerine neyi koyacaktır? “Amerika Ruhunu, Üretim ve eğitim sistemini!”
      Bunun yorumunu size bırakalım.
      Konuya ilginize ve değerli yorumunuza teşekkür ediyorum. Sağlıcakla kalınız.

aylak adam için bir cevap yazın Cevabı iptal et

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

SPAM ENGELLEME SORUSU

*

↓