Batılıların yükselişini ilk fark eden Osmanlılar, onları Teknoloji üretiminde geçen Japonlar oldu (8)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

elma şekeriii-1-

 

1687’de Lipova Kalesi savunmasında Avusturyalılara esir olan ve on iki yıl esarette kaldıktan sonra kurtulan Temeşvarlı Osman Ağa 1724’de kaleme aldığı hatıratının sonunda şunları yazar: “Dünya müminin cehennemi, kâfirin İse cennetidir. “(1)

Bu cümle sahih -doğru- olmayan bir hadistir ve XVIII. Yüzyıl başlarında Osmanlı aydınlarının içine düştüğü karamsarlığı aksettirir.

Gerçekten, Osmanlı Devleti 1699’da Avusturya ve müttefikleriyle imzaladığı Karlofça Andlaşması’yla ilk defa olarak toprak kaybetmişti.

Devlet ve fikir adamlarının bazıları imparatorluğun Batı karşısında gerilediğini idrak ettiler.

Bunların başlıcaları; Sadrâzam Nevşehirli Damad İbrahim Paşa ile ilk Müslüman matbaasını kuran Müteferrika İbrahim Efendi’dir.

Devletin varlığını korumak için batılılaşmanın gereğine inanmışlardı. Bu yüzden, 1718’de askerî kurumların Batı Örneğinde düzenlenmesine giriştiler.

Ancak, gerçekleştirdikleri ıslahat yetersiz kaldı ve savaşlarda Osmanlı ordularının yenilmesi devam etti.

Nitekim, 1768’de Rusya’ya karşı açılan savaş 1774’de Küçük Kaynarca Andlaşması’nın yapılmasıyla sona erdi. Bu andlaşmayla, bir Müslüman memleketi olan Kırım’ın terkine rıza gösterildi.

Böylece Osmanlı devlet yöneticileri, askerlik alanındaki ıslahatın yanısıra, diğer kurumların da Batı tarzında değiştirilmesine gerek duydular.

III. Selim’in 1792’de başlattığı “Nizam-ı Cedid” hareketini, 1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından sonra II. Mahmud’un ıslahatı takip etti. Buna rağmen, Osmanlı Devleti’nin gerilemesi durmadı. Yabancı devletlerle yapılan savaşlar başarısızlıkla sonuçlandıktan başka, Padişahın orduları 1832 ve 1839’da ayaklanan Mısır valisinin kuvvetlerine yenildiler.

Avrupa’yı tanıyan devlet adamları imparatorluğun parçalanmasını önlemenin çaresini, düşünce alanında da ıslahat yapılmasında gördüler. (2)

Osmanlılar, Toprak kaybıyla Batının rekabette öne geçtiğini farkeder ve çareyi, ordunun modern silahlarla donatılmasında bulurlar. Bulurlar ancak, modern silahları kullanacak şekilde donanımlı insanlara ihtiyaç duyulacağını akıllarına getiremezler.

İlk adımda dikkat edilmediği için çok farkedilemeyen Rekabetçi Devletler’inizin, size doğru silah ve bu silahlarla ilgili eğitimin verilmeyeceğidir. Kısmen verilse de, bunun bedeli ödenemeyecek kadar ağır olacaktır.

Buna, 1853 Kırım Savaşı’nı örnek verebiliriz.

Rusların haksız taleplerine “Hayır!” diyen Osmanlı Devleti, bu savaş nedeni ile ilk kez, İngiliz-Fransız bankerlerden yüksek faizlerle borç alacak ve bu borç yaklaşık 30 yıllık süreçte devleti ekonomik boyutta çökertecektir.

Gerçeğinde öğrenilmesi gereken; Batının ne yaparak arayı açtığı ve bunların ülkede yapılması için tüm önlemlerin alınmasıydı.

Ne yazık ki aradan geçen bunca zaman sonra dahi bunun farkında değiliz, farkında da olsak, bedelini ödemeye hazır değiliz.

Bu dizide, anlatmaya çalışılan bu konuda ne yapılması gereğidir. 

Batı ne yaptı da Ortaçağ karanlığından çıktı, Rekabetçisi olan Osmanlı Devleti’ni geçti?

Batılılar, bir sabah bilgi edinmek, aydınlanmak için okumaları gerektiğine inanarak uyanmadılar.

Okuma ve yazma aşklarını depreşmesi ve bunu tetikleyen nedenler, üç bölümde (8-9-10) verilecek; 11. bölümle, Japonlar ne yaptılar da, Avrupalıları bilgi- teknoloji üretiminde geçtiler?” Sorusu, Japonlar yetkililerin kaleminden aktarılarak sonlanacaktır.

XVIII. Yüzyılın sonunda yazmanın yaygınlık kazandığı Avrupa’da, erkeklerin % 60’ı ila % 70’i imza atabiliyor: Saint-Malo-Cenevre hattının kuzeyinde yer alan Fransa’da oran % 71, Avusturya Hollanda’sında % 61, İngiltere’de % 60, İskoçya’da % 65’tir. Kadınlar için, İskoçya dışında yüzdeler % 40 civarında seyrediyor: Kuzeybatı Fransa’da % 44, Avusturya Hollanda’sında % 37, İngiltere’de % 40.

Yazabilenlerin az sayıda olduğu İsveç’te XVIII. Yüzyılın ortasına doğru kadın ve erkeklerin % 80’i okumayı biliyordu.

Bir önceki yüzyılın sonundan özellikle de 1686’daki Kilise kanunundan sonra, devletçe desteklenen Lutherci Kilise geniş bir okuma öğretimi seferberliğine girişmişti; amaç bütün müminlerin “okumayı öğrenmesi ve Kutsal Kelam’la Tanrı’nın neyi emredip buyurduğunu kendi gözleriyle görmeleri”ni sağlamakta.

Okuryazarlık işlerini (ama aslında sadece okuma öğretmeyi) dini çevrelerdeki ruhbanların üstlenmesi bu yüzdendir; dini yerleri ziyaret vesilesiyle yapılan, müminlerin din bilgilerini ve okuma becerilerini denetleyen periyodik sınavlar da bu sebeple yapılır; okumayanlar ve dini bilgisi olmayanlara getirilen evlenme ve Kudas ayinine katılma yasağı da yine aynı amaca yöneliktir. (3)

1690 ile 1720 yılları arasında hız kazanan bu seferberlik, İsveçli ve Finli nüfus içerisinde, yaygın (fakat dini temelli ve dini kullanıma yönelik) bir okurluk ile sadece küçük bir elite özgü yazarlık arasında köklü bir ayrılık yaratarak meyvelerini verdi.

Yazıyla ilişkinin bu şekli kuşkusuz sadece İsveç’e özgü değildir. XVIII. Yüzyıl sonunda okurluk ile yazarlık arasındaki farkın çarpıcı olduğu Danimarka’da durum muhtemelen aynıydı.

Okuryazarlığın başka bir düzeyindeki İskoçya’da ise durum kesinlikle böyleydi çünkü en azından erkekler söz konusu olduğunda İmza açısından Avrupa’da başı çeken bir ülkede okurluk genele yayılmış haldedir.

1742’de o zamanlar İskoç Kilisesi’ni altüst eden dini olayın yaşandığı bucak olan Cambuslang’un Evanjelist pastörü tarafından kaydedilen ifadelere göre; kadın, erkek, müminlerin hepsi kendilerine din kitaplarından sorulduğunda, okumayı öğrenmiş olduklarını beyan ediyor. Fakat yalnızca erkeklerin % 60’ı, kadınlarınsa % 10’u yazmayı bildiklerini belirtiyor.

İsveç Lutherciliğinde kilisenin, İskoç Presbiteryanizminde cemaatin baskıları (çok sayıda Cambuslang’lı dindar, dini toplantılara katılamamanın “utancını” yaşamamak için okuma öğrendiğini söyler), kimi Protestan coğrafyada okuma yeteneğinin genele yayılmasını sağlar – ve bu olgu, imza sayımlarıyla ölçülen okuryazarlık oranlarından bağımsızdır…

Sonuçta Kitabı Mukaddes’in statüsü bile değişime uğrar: XV. Yüzyıl Almanyası’nda pastörlerin, din adamı adaylarının, kilise kütüphanelerinin kitabıyken XVIII. Yüzyıl başındaki Almanya’da düşük fiyata çok sayıda üretilen, herkese ait bir kitap haline gelir. Belki de Piyetizm (*) Almanyası’nda okuryazarlığın gelişimi de yine buna bağlıdır: Doğu Prusya’da adlarını yazıp imza atabilen köylülerin oranı 1750’de % 10 iken 1765’te % 25’e, yüzyıl sonunda ise % 40’a yükselir.

Demek ki Almanya’da okuma pratiğinin kirlelere yayılması Lutherci reformlarla değil Piyetizmle beraberdir – ve bu yayılma, İsveç Kilisesi’nin okuma yazma seferberliğinin olduğu XVII. Yüzyılın aynı 10 yıllık dilimlerinde gerçekleşir. (4)

Yukarıda yazılanlar bir cümlede özetlenirse:

Hristiyan Batı’da Okuma-Yazma aşkı’nı başlatan dini kitap okunmasındaki talep ve devletin halk ile olan ilişkilerinde okuma bileni ön sıraya alması, bunun için zorlamasıdır.

Devam edecek…

-Ortaçağ’ın ileriliği

www.canmehmet.com

(*) Pietizm: “..17. yüzyılda Alman Lutherciliği içinde doğan ve 18. yüzyılda da gelişimini sürdüren dinsel reform hareketi. Kilisenin laikleşmesine karşı kişisel imana ağırlık veren pietizm akımı, kısa sürede öteki ülkelere de yayılmıştır…”  Daha fazlası için bakınız: https://tr.wikipedia.org/wiki/Pietizm

Kaynaklar:

(1)Kendi Kalemiyle Temeşvarlı Osman Ağa, Hazırlayan : Harun Tolasa, Konya, 1986, s. 169. Metinde hadisin Arapça aslı yazılmış olup şöyledir: “Eddünya sicnül-mü’min ve cennetü’lkâfir.”

(2)TÜRKİYE’NİN BATILILAŞMASI ve milli meseleler, Prof. Dr. Ercüment KURAN, ANKARA 2007 .

(3)Özel hayatın Tarihi, Sahife:131

(4)A.g.e.Sahife:133

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*