Batı soslu hayatımız: Avrupa Rönesans’la aydınlığa, bizler ayranla tango ve vals yapmaya! (16)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

Diğerlerinin  ilmini alır ve geliştirirseniz, ancak kalkınabilir: onların ilmi yerine kültür değerlerini benimser ve yaşantılarını taklit ederseniz, onların sadece kötü birer kopyası olursunuz.

Diğerlerinin ilmini alır ve geliştirirseniz, ancak kalkınabilir: onların ilmi yerine kültür değerlerini benimser ve yaşantılarını taklit ederseniz, onların sadece kötü birer kopyası olursunuz.

Eleştiri ve tartışma kültürü, gelişmenin iki ayağıdır. Kendimize ve uygulamalarımıza güvenmediğimiz için eleştiriyi; bilgimize güvenmediğimiz için de tartışmayı sevmiyoruz. Sevmediğimiz için  bugüne kadar “Eşeğin kuyruğu” misali…

Yaklaşık, 250 yıldır Avrupa ile açılan aramızı kapatmak için kendimizce uğraşıyoruz.  Ancak:

-Avrupa’nın,  aşağıdan (Halktan devlete) yukarıya doğru kalkındığını:

-Devletin, yolun en başında serbest girişim için halkın önünü açtığını ve kendisinin bir düzenleyici olarak kenara çekildiğini;

-İlk başlarda doğuyu taklit ederek yaptıkları üretimi, kısa sürede yeni teknolojilerle geliştirerek rekabetçilerine karşı bir avantaj sağladıklarını;

-Batıda devletin, halkının efendisi değil de hizmetçisi olduğunu;

-Okumayan, okumaya teşvik edilmeyen bir halk ile ancak, “Her Türk asker doğar… En büyük asker bizim asker… Mustafa Kemal’in askerleriyiz!” sloganları ile gönül eğlendiriyor, 21’nci asrın, askerlerden çok,  Bilgi-Teknoloji çağı olduğunu kavrayamıyor veya dün olduğu gibi bugün de tembellikten görmemezlikten geliyoruz.

Anlatılacaklardan sonra gelecek bölümden itibaren “Nerelerde hata yaptık?” sorusuna cevap aranacaktır.

1593 yılında, günlük gelişmelerin kaydını tutmakla görevli bir Osmanlı katibi olan Selanikli Mustafa Efendi İngiliz elçisinin İstanbul’a gelişini anlatmıştır.

Mustafa Efendi elçiden çok elçiyi getiren İngiliz gemisi karşısında hayretler içinde kalmıştı: “İstanbul limanına bu kadar acayip bir gemi girmemiştir. 3.700 deniz mili yol kat etmiş ve diğer silahlar yanında seksen üç top taşıyan… bu gemi çağın bir mucizesi, böylesi ne görülmüş ne de duyulmuş.” (1)

Başka bir şaşkınlık nedeni de elçiyi gönderen hükümdardı: İngiltere adasının hükümdarı, kendisine miras kalan adayı mutlak bir güçle yöneten bir kadındır.

Osmanlı tarihçisinin değinmediği bir başka nokta da önemliydi. Söz konusu elçi gerçekten de Kraliçe Elizabeth tarafından resmen atanmıştı ama onu seçen ve destekleyen İngiliz hükümeti değil bir ticari şirketti; Batı dünyasının Ortadoğu’ya ilgi duymasının asıl nedeninin ticaret olduğu bir devirde bu gerekli bir düzenlemeydi.

Aslında, yeni çağın başlangıcını Batı’nın hızlı ve yenilikçi teknolojik ve ekonomik yayılması –fabrika, okyanus aşırı yük taşımacılığı, yatırım ortaklıkları- oluşturuyordu.

Atlantik için yapılmış Batı Avrupa gemileri Akdeniz, Kızıl Deniz ve Hint Okyanusu için yapılmış gemileri, hem savaşta hem de ticarette, kolaylıkla alt edebiliyordu ve bu ticaret Batılıların iki alışkanlığı –işbirliği ve rekabet- sayesinde gün geçtikçe güçleniyordu.

On sekizinci yüzyıla gelindiğinde, kahve ve şeker gibi geleneksel Ortadoğu ürünleri hem Asya hem de Amerika’daki yeni Batı sömürgelerinde üretiliyor ve Batılı tüccarlar ve şirketler tarafından Ortadoğu’ya pazarlanıyordu. Hatta Güney ve Güneydoğu Asya’dan Arabistan’daki kutsal toprakları ziyarete giden Müslüman hacılar bazen Avrupa gemilerini kullanıyordu çünkü onlar daha hızlı, daha ucuz, daha güvenli ve daha rahattı…

Batılı ve Ortadoğulu çoğu tarihçi için, modern Ortadoğu tarihi 1798’de, Napolyon Bonapart adında genç bir generalin şahsında Fransız Devrimi Mısır’a ayak bastığında başlar. General Bonapart ve küçük keşif gücü, takdir edilecek kadar kısa bir süre içinde, ülkeyi zaptetmiş, yönetimi ele geçirmişti.

Bundan önce, Türklerin ve İranlıların Avusturya ve Rusya’yla karşı karşıya geldiği uzak sınırlarda saldırılar, geri çekilmeler ve toprak kayıpları olmuştu ama küçük bir Batılı gücün İslam’ın kutsal topraklarından birini işgal etmesi tam bir şaşkınlık yarattı. Fransızların ülkeyi terk edişi, bir bakıma, daha büyük bir şaşkınlığa neden oldu.

Onları Mısır’ı terk etmeye zorlayan Mısırlılar ya da ülkeye hükmeden Türkler değil, Horatio Nelson adında genç bir amiralin komutasındaki Britanya Kraliyet Donanması’nın küçük bir filosuydu.

Bu Müslümanların öğrenmesi gereken ikinci acı dersti: Bir Batılı güç gelebilir, işgal edebilir ve istediği gibi yönetebilirdi, üstüne üstlük onu da ancak bir başka Batılı güç kovabilirdi..

Sonra büyük değişim geldi. 1683’te, Türklerin ikinci Viyana kuşatması tam bir bozgunla sonuçlandı; bu Osmanlı ordularının hiç yaşamadıkları bir şeydi. O tarihte Müslüman dünyanın en büyük askeri gücünün bu yenilgisi, bir bakıma günümüze kadar uzayan, yeni bir tartışma başlattı. Osmanlı ordusu, politikacıları ve sonra aydınları arasında iki soruya yanıt aranıyordu: Bir zamanlar zaferden zafere koşan Osmanlı orduları hakir gördükleri Hristiyan düşman karşısında neden hezimete uğramıştı.

Ve geçmişteki hâkimiyetlerini nasıl yeniden kurabilirlerdi. Bu tartışma zaman içinde seçkin çevrelerin dışına taştı, Türkiye’den başka ülkelere yayıldı ve tartışılan konular da giderek çoğaldı.

Endişeler yersiz değildi. Yenilgi yenilgiyi kovalıyordu ve kendi topraklarını kurtaran Avrupalı Hıristiyan güçler eski İstilacılarını Asya ve Afrika’daki kendi topraklarına kadar kovalıyordu. Hollanda ve Portekiz gibi küçük Avrupalı güçler bile Doğu’da geniş imparatorluklar kurmayı başarmış ve ticareti eline geçirmişti...” (2)

Yukarıdaki açıklananlar özetle:

-1593 yılında İngiliz elçisini, 3.700 deniz millik yoldan Osmanlı Devleti’ne getiren, diğer silahları yanında seksen üç top taşıyan gemi çağın bir mucizesidir…

-Söz konusu İngiliz elçi gerçekten de Kraliçe Elizabeth tarafından resmen atanmıştı ama onu seçen ve destekleyen İngiliz hükümeti değil bir ticari şirketti;

-1683’te, Türklerin ikinci Viyana kuşatması tam bir bozgunla sonuçlanır. Bu Osmanlı ordularının hiç yaşamadıkları bir şeydi. O tarihte Müslüman dünyanın en büyük askeri gücünün bu yenilgisi, bir bakıma günümüze kadar uzayan, yeni bir tartışma başlatır.

-Gerçeğinde ortada gelinen durumla ilgili şaşıracak bir durum bulunmamaktadır. 1683’ün gelişi, 1593’den, (90 yıl evvelinden)  belli olmuştur.

-Avrupa, Kalkınmasını halkına, tüccarlarına bırakmış, onları desteklemiştir. Biz bugün dahi işletme sahiplerini hırsızlıkla suçlamakta, suçlamakta kalmamakta, dünyanın en büyük havalimanını, devletten beş kuruş almadan kendi imkanları ile yapabilecekleri  toplu halde içeri atmaktayız…

-Özetle, “Batı… Batı!” diye yırtınırken oyunu onların, Batının kurallarına göre değil, (işe yaramayan) kendi kurallarımıza göre oynamaya çalışıyoruz. Osmanlı da böyle batmıştır…

Neticede Doğu Cephesi’nde değişen bir durum yok!

-Devam edecek…

Resim; web ortamından alınmış, yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

Kaynaklar;

(1)Selaniki Mustafa Efendi, Tarih-i Selaniki, der. Mehmet Ipşirli, ikinci Baskı, ist bul, 1999,5.334. (İSLAM’IN KRÎZÎ, Bernard Lewis)

(2)İSLAM’IN KRÎZÎ, Bernard Lewis, Birinci Basım, Haziran 2003

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*