Batı soslu hayat başlıyor: Laik’i tarikatçı; Ulusçu “Happy birthday to you!”cu (11)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı
"Müslüman kızlarının geleceği böyle olması temennisiyle, Türk güzelini dünya güzeli olarak seçiyoruz."

Jüri Başkanı  kürsüye geçerek elindeki Türkçe ve Fransızca belgeye göre şöyle konuştu:-  “Sayın jüri üyeleri, bugün Avrupa’nın Hıristiyanlığının zaferini kutluyoruz. 1400 senedir dünya üzerinde hakimiyetini sürdüren İslamiyet artık bitmiştir.”Müslüman kızlarının geleceği böyle olması temennisiyle, Türk güzelini dünya güzeli olarak seçiyoruz.”

Kaynak; (*)
Yarışmanın videosu; (**)

Yenilenler, yenenlerin düşünce ve inançlarını alma, ona bağlanma eğilimindedir. Ona boyun eğer, giyimini, kuşamını taklit ederse onun gibi olacağını düşünür. Bu bizim yaklaşık ikiyüz yıldır ve hala farkına varamadığımız içine düşürüldüğümüz, düştüğümüz tuzağın ışıklar altında parlayan aldatıcı vitrinidir.

Bu tuzağa Osmanlılar da düşmüştür, Cumhuriyetin kurucuları da…

Bu tuzağa, Menderes de düşmüştür, Demirel ve Özal da…

Ülkemizde laiklik, Müdafaa-i Hukuk Doktrini doğrudan Fransız Devrimi’nden etkilendiği için, Avrupa’daki manasıyla anlaşılmak ve uygulanmak lazım gelirdi; öyle de başlamış, ilk zamanlarda aynen Fransa’daki gibi aşırı bir din aleyhtarlığı havası esmiştir; zamanla işler yatışacak, gerekli hoşgörü ortamı oluşacaktı. Oluşamadı. Bunun nedeni, rejimin 1935’den itibaren bildiğimiz ‘totaliterliğe’ yönelmesi, demokratikliği ortadan kaldırıp garip bir mason ilericiliğini, ‘seçkinci bir alafrangalık’ halinde yukardan aşağıya dayatması olmuştur: artık solda olduğu gibi, sağda da. Amansız bir yasakçılık yaşanıyordu.

Yıllardır sözde demokrasiyi yaşıyoruz ya, görüş ufukları İnönü Cumhuriyeti’nin dar ufkunu aşamayan ‘gizli’ totaliterler, bugün de laiklikten söz açıldı mı, leyhte olsun aleyhte olsun söz komünistlikten açılınca, da, aynı dar ufuk ve sınırlı mantıkla konuşur, aynı miktarda gülünç oluyorlar.

Nasıl ki söz komünistlikten açılınca aynı dar ufuk ve sınırlı mantıkla konuşur, aynı miktarda “gülünç” olurlar.

Demokrasi, özgürlükleri yalnız kendisi içîn istemek, yalnız kendisi kullanmak demek değildir.

Bunu bir anlayabilsek, rahatlayacağız.

Hep söylerim,

Türkiye’de ‘hasta’ olan ne halktır, ne de ekonomi; hasta olan, aydın kesiminin bir bölüğüdür.

Geçen gün laikliğin tehlikeye düştüğünü söyleyen birkaçıyla tartışacak olduk, laiklik anlayışları basit, sıradan ve sathi; aslında farkında olmadan ‘seçkinci alafrangalığı’ savunuyorlar; her zaman yaptıkları gibi ‘orijinallikle ‘marjinallik’i karıştırıyorlar, vs. Bir ara kafam kızmış olmalı, dedim ki:

“-…şimdi bakın ülkemizde ‘tarikat liseleri’ açılması serbest olsa, Filan yerde Nakşibendi Lisesi, filan yerde Kaadiri Lisesi bulunsa, çocuklarınızı o liselere gönderir miydiniz?

Nasıl bir dehşete düştüklerini anlatmak gerekir mi? Böyle bir ihtimalin tasavvuru bile tüyleri diken diken ediyordu; her şeyin sonu demekti bu laikliğin de, modern Türkiye’nin de, çağdaşlık hayallerinin de!

O zaman korkunç bir şey yaptım,

-‘öyleyse’ dedim, ‘çocuklarınızı yabancıların tarikat okullarında okutabilmek için, niye yırtınıyorsunuz?’

Ortaya yıldırım düşmüş gibi oldu: çoğu ya Amerikan, ya Fransız, ya İtalyan, ya da Alman ‘liselerini’ bitirmişlerdi; çocuklarını da aynı ‘Liseler’de okutabilmek için, yapmayacakları fedakârlık yoktu: içlerinden birisi bile düşünmüyordu ki, yurdumuzdaki (gerçekte bütün dünyadaki) ‘ecnebi’ okullar, çeşitli Hıristiyan tarikatlarının ‘misyonerlik’ faaliyetleri İçindedir; okulları açanlar ya aa yönetenler, ya papazlardır, ya da rahibelerdir; o kadar böyledir ki bu, yakın zamanlara kadar çocuğu bu okullara göndermenin Türkçedeki adı ‘soeur’lere’, ya da ‘frere’lere’ vermek idi.

Türk aydınlarının bir kısmındaki hastalığı görüyor muşunuz?

Dominicain, Fransiscain, ya Jesuite papazlarının okuluna gitmeyi, çocuğunu göndermeyi (bizatihi o okulu), laikliğe hiç de aykırı bulmuyor: çağdaşlığın alafrangalığın’ kaçınılmaz bir gereği sayıyor;

İş, üstelik mensup olduğunu iddia ettiği dinin öğretimi oldu mu, dehşete düşüyor: ‘çifte standart’ değil mi şimdi bu?

Dahası kendi ülkesi, tarihi ve geleceği aleyhine işleyen bir ‘çifte standart’?” (1)

Peki, İstiklal Savaşı sonunda bu yabancı misyoner okullarına ne oldu?

Lozan’da bu okullar kapatılmadı mı?

Bunun cevabını da meraklılarına ve araştırmacılarına bırakalım.

Şimdi kimi Laiklerin kapısında gönüllü! Sıraya girdikleri Hristiyan Tarikat Okullarını biraz açalım. Ve bunlardan: Amerikan, Fransız, İtalyan, Alman Liseleri’nden Robert Koleji örnek verelim

“..Robert Kolej’in ilk talebeleri arasında bulunan Bulgar ihtilâlcisi Mateef, Bulgarca Mir Gazetesi’nin 20 Haziran 1936 tarih ve 10.774 numaralı sayısında şunları yazmıştır:

(Robert Koleji’nin kurucusu) Dr. S. Hamlin Müslümanlık nereden İstanbul’a girmişse hıristiyanlığın da oradan İstanbul’a girmesi için Rumeli Hisarı’nın en yüksek kulesi üzerinde bir Kolej açmak istiyordu.

Amerikan Bord ajanları Kırım Harbi sırasında “Türklere yardım etmek bahanesiyle İstanbul’a gelmiş ve Bebek’de bir evi karargâh haline getirmişlerdi… Kolej, ilk olarak Ermenek Kesiş Okulu’nun bir dairesinde ihtilâlci öğretime başladı. Okulun bütün masraflarını Fransız Yahudilerinden, meşhur ‘ Roşild ailesine mensup Christopher Rinlender –Robert üzerine almıştı. Robert 1878’de ölürken servetinin beşte birinin koleje verilmesini vasiyet etmiş, böylece 400 bin dolarlık bir servete kavuşan okul idarecileri bugünkü Robert Kolej’in dev binalarını yaptırmışlardı. 1878’e kadar Amerikan Koleji adıyla anılan okulun ismi ise bu tarihten sonra Robert Kolej’e çevrilmişti. (2)

“…Re-Thinking Missions isimli eserin 118. Sayfasında yabancı okulların amacı şöyle açıklanmıştır:

-“Misyoner gruplarının kontrolünde bulunan fakülte ve okulların gayeleri bütün ülkelerde birbirine benzer.

“Hristiyan misyonerleri okulunda eğitim, yalnız gaye için – bir vasıtadır- Bu gaye de insanları İsa’ya götürmek ve milletleri Hristiyan oluncaya kadar eğitmektir,” demektedir.” (3)

 “..Îstiklâl Savaşı sırasında Ajan Okullarıyla da mücadele etmek zorunda kalan Kâzım Karabekir, Yeni Sabah’da yayınlanan misyonerlerle ilgili yazısında:

Misyonerlik, gayesini ve faaliyet sahasını artık Avrupa memleketlerinin Asya ve Afrika fütühatını (Fetihleri) kolaylaştırmak için siyasî istilalara manevi öncülük yapmağa hasretmiştir,” (4) demektedir.

Laik anlayış” altında farkında olmadan neler yaptığımızı açıkladıktan sonra şimdi sıra, Ulusçularımız ve uygulamalarında…

Ulusçuluk nedir?

Anlamı Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünde açıklanmaktadır:

Ulusçuluk/Milliyetçilik: Her ulusun kendi kültür değerlerini, çıkarlarını ve bağımsızlığını her şeyin üstünde tutarak ve koruyarak varlığını sürdürebileceğine inanan, çok kez bölgesel, uluslararası ya da başka tür değerler üzerinde durmayan görüş.

-Her ulusun kendine özgü kültür ve geleneklere bağlı kalıp kendi varlığını herşeyin üstünde tutarak yaşaması gereğine inanan görüş.

-Yabancı baskısı ve sömürüsünden kurtulmayı, kendi ulusunu sevip onu yüceltmeyi amaçlamaktan, kendi ırkını bütün başka ırklara üstün görüp onları egemenliği altına almayı istemeye dek varabilen öğretilerin genel adı.(5)

Bu açıklamalardan anlaşılan, “Ulusçuluk/Milliyetçilik”:

– “Her ulusun kendine özgü kültür ve geleneklere bağlı kalıp kendi varlığını herşeyin üstünde tutarak yaşaması gereğine inanan görüş.”

Bakalım ülkemizdeki uygulamalar böyle midir?

-Doğum günü kutlamalarında, “Happy birthday to you” denilerek, şampanyalar patlatılmakta, “Noel Baba” Kıyafetleri ile Yılbaşı kutlamaları yapılmakta mıdır?

-Çok küçük yaşta çocukların gittiği Ana Okulları’nda kutlanan doğum günü partileri, kimlerin inancına göre düzenlenmektedir?

-TV kanallarında özellikle gençlerin izlediği yabancı müzikler ve flimler hangi lisanla seslendirilmektedir?

-Ülkemizde hazırlanan dizi filmleri hangi ülkelerin yaşam tarzlarını taklit edilerek hazırlanmaktadır?

-Medya okuyucusuna model olarak hangi kültür değerlerini, sanatçılarını ve yaşam şekilleri  sunmaktadır?

YOZLAŞMA’ NASIL BAŞLAR?

“…Grands Boulevards’da (Paris) bir sinemadan çıkmıştık, Republique Meydanı’na doğru yürüyoruz; (Fransız arkadaşım Paul’e) demiştim ki:

“-…Paris’e geldim geleli, dikkatimi çeken bir nokta var, hangi sinemaya gitsem, film hangi ülkenin filmi olursa olsun, mutlaka Fransızca dublajını seyrediyoruz, oysa biz Türkiye’de filmleri hep orijinalinden seyrederiz”; bu dediğim, 1950’lerde oluyor; Paul biraz şaşkın, biraz üzgün:

“-Sahi mi,” demişti, “sözgelişi Fransız filmlerini de mi?”

Savaş öncesinde izmir’de, hatta Karşıyaka sinemalarında seyrettiğim Fransızca filmleri hatırlayarak:

-…Onları da!” demiştim; cevabı aynen şöyle olmuştu:

“-Tunus’ta, Fas’ta filan da, öyle gösteriliyormuş!”

Şu kısacık konuşmanın, ne müthiş bir kültür emperyalizmi gerçeğini sakladığını, o zaman elbette anlayamamıştım; bunun için yılların geçmesi gerekti; o yıllarda, filmlerin dublajı ülkemizde henüz yaygınlaşmamıştı, bütün büyük sinemalar ‘ecnebi’ filmlerini, çevrildikleri dillerde oynatırlar, diyalogları alt yazı olarak Türkçe (daha eski yıllarda, hem Türkçe hem Fransızca) yazarlardı.

Biz bütün uygar ülkelerde bunun bir gelenek olduğunu sanırdık; 1949’da Paris’e gidip de, usulün bu olmadığını görünce şaşmamı, bu yüzden olağan saymalı: birincisi onların neden böyle göstermediği için; ikincisi, biz Türkiye’de Türkçe dublajlı filmleri küçümsüyoruz, orijinalini arıyoruz; şu koskoca Fransız halkı –ki kültürlü diye bellenmiştir- nasıl oluyor da, her filmi Fransızca dublajından seyretmeye katlanabiliyor, onun için!

Arkasından bir şey daha: Yahu bu Fransızlar, ünlü Amerikan şarkılarını da İngilizce söylemiyorlar, ne yapıyorlar, ünlü şarkıcılardan birisi onu Fransızca sözlerle lanse ediyor; herkes de o şarkıyı, o şarkıcının Fransızca bir şarkısı sanıyor. Bu o kadar böyleydi ki, Piaf in ünlü şarkısı Jezabel’in aslında bir Amerikan şarkısı olduğunu ancak Türkiye’ye döndükten sonra anlayabilmiştim; Türkiye’de herkes şarkıyı, İngilizce söylüyordu çünkü! İyi de, neden böyle yapıyorlar?

Çünkü ulusal kültür diye bir şey var, onlar gelişmiş ülke oldukları, ulusal kültürlerini daha gelişmiş ülkelerin kültürlerinin tasallutundan korumak istedikleri için, aktarmaları mutlaka uyarlama biçime sokmayı uygun görmüşler, ortalama seyirci/ dinleyici, böylelikle, hem yabancı bir dilin sürekli baskısı altında kalıp, kendi dilini hor görmeye başlamıyor; hem de yabancı filmler, yabancı şarkılar derken, ülkenin ulusal kültürü ecnebi bir kültürün uydusu haline dönüşmüyor.

Çünkü saptamışlar, biliyorlar ki, bugün film yarın şarkı derken, ecnebi bir kültürün geleneği göreneği ulusal kültürü yozlaştırmaya başlar,

-Yozlaşmış kültürlerin yozlaşmış insanlar ürettiğine kanıt gerekir mi?

-Bir ülkede insanlar yozlaşmasın, artık hiçbir şeyi ayakta tutamazsın!

Paul’ün Fransız filmlerinden söz ederken, Tunus’ta, Fas’ta filan öyle gösteriliyormuş demesi, o tarihte, gözlerimi faltaşı gibi açmıştı; Tunus, Fas ne, düpedüz Fransa’nın sömürgesi, eee, Fransızlar kendi ülkelerinde, -Fransa bağımsız bir ülke olduğundan- Amerikan filmlerini kesinlikle Fransızca oynatıyorlar, oysa zavallı Tunus ve Fas sömürge olduklarından, Fransızca filmlerini Arapça seyredemiyorlar, Fransızca görüyorlar.

Böylece Fransız kültürü, Fransızca filmler aracılığıyla, sömürge topraklarına aktarılıyor, iyi ama, ya Türkiye?... Ulan Türkiye sömürge mi? Bağımsızlığımızı kazandık diye övünüp durmuyor muyuz? Öyleyse ne demeye, yıllar yılı, yabancı filmleri kendi dillerinden gösterdik durduk? (6)

“…Yenik olan, yenene uyma eyilimindedir….Nedeni: İnsan her zaman kendisini yenende bir üstünlük bulunduğuna, ona boyun eğmesi gerektiğine inanır. Ya da ona boyun eğmenin. Onun doğal yengisinden ileri gelmediği ve onda üstün bir yetkinlik bulunduğu yolundaki yanlışa kapıldığı için inanır. Düşünce ve inancını bu yanlışa bağlayınca, artık yenenin, tüm yol ve yöntemlerini benimser..”

“…bu yanlış nedeniyledir ki, yenik olanı her zaman yenene benzeme çabası içinde görürsün: giyiminde, kuşamında, binitinde, binişinde, silahında; bunları yapış ve kullanış yöntemlerinde ve bunlara verilen biçimlerde, bunlardan başka konularda, başka durumlarda benzeme çabasını bulursun. Aynı durumu babalarına benzemeye çalışan çocuklarda da görebilirsin…” (7)

Devam edecek…

Biz, Biz miyiz? Biz değilsek kimiz?

Resim, web ortamından alınmıştır.

(*)http://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/m-necati-ozfatura/576599.aspx?/yazarlar/m-necati-ozfatura/576599.aspx&

** Yarışma ile ilgili video için bakınız;

a) https://www.youtube.com/watch?v=-4GcHBj6YQs

b) https://www.youtube.com/watch?v=-4GcHBj6YQs

Kaynaklar;

(1)Hangi Laiklik Atilla İlhan sahife:230-231

(2)Ajan Okulları, Necdet Sevinç, Sahife:41

(3) A.g.e; sahife: 93

(4) A.g.e: Bu konuda geniş bilgi arayanlara, bakınız; http://www.canmehmet.com/robert-kolej-dosyasi-fatihin-hisar-taslarindan-tersine-fetih-icin-yapilan-bir-okulunun-hikayesi-1.html

(5)http://tdk.gov.tr/index.php?option=com_bts&arama=kelime&guid=TDK.GTS.53183147d20fc2.47827011

(6) “Hangi Laiklik” Atilla İlhan

(7) İbn Haldun’un ‘Mukaddime’ (Cilt 1)

1254 Toplam Ziyaretçimiz 5 Günlük Ziyaretçimiz

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

her kelimesini okudum katılmamak elde değil elinize sağlık.

Değerli kaan, nezaketinize ve görüşlerinize teşekkür ediyorum. Sağlıcakla kalınız.

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*