Barzani Olayının Özeti : İsrail’den Sonra Paralı Askerlik Sırası Barzani Aşiretinde mi (2)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

“Modern Batı (!)” olarak dayatılanların gerçek yüzünü görmek isteyenler,  yazının içeriğini üç kez okumalıdırlar.

 

Hristiyan Batı, asırlardır işkence etmenin yanında topluca katlettiği, oradan oraya sürdüğü Yahudilere, Filistin’de bir devlet mi kurdu; yoksa onları (Siyonistleri kullanarak) ilelebet kaynayacak Ortadoğu kazanının altına ateş olmaları için mi attı ?

Ve şimdi sıra, kaynayan kazanın altına gönüllü olarak atılmayı bekleyen Kürtler’de mi?

İsrail’in kuruluşu ile bir taşla beş kuş vurmanın hesabını yapan, siyonist anlayışla Ortadoğu’da Bir Yahudi-Müslüman savaşı çıkartanlar, şimdi aynı beklentilerle, sözde “Büyük Kürdistan (!)”ın kuruluşu üzerinden, Kürt-Arap savaşı çıkartmayı hedeflemektedir.

İsrail, Amerika’nın paralı askeri mi ?

Amerika, dün İsrail’i, bugün ise Kürtleri kullanarak (bölgede) neyi hedeflemiş ve hedeflemektedir?

Bunun için biraz gerilere gitmemiz gerekecektir.

Otu çek, köküne bak !

Önce, “Kürt Meselesi”.

Batılılar bir “Kürt Meselesi (!)” oluşturuyor :

“…1897’de Fransa’da yayınlanan ‘Les Kurdes’ adlı antropoloji kitabının yazarı Ernest Chantre, Dr. Beddoe, Yüzbaşı Barry, Barry Isabella Bird, Gertrude Bell, Philip Price ve Lynch gibi İngiliz, Fransız, Alman fotoğrafçılar, turistler, gazeteciler, bölgeye adeta akın ettiler. Kürtlerin tarihini, antropolojiyi araştırmaya ve fotoğraflarını çekmeye, yüz ve vücut ölçülerini almaya ve kitaplar yayınlamaya başladılar…

..Nitekim 1892’de Irak’a “seyyah ve arkeolog” olarak giden İngiliz Gertruide Bell, daha sonra ünlü İngiliz casusu ve “Arap uzmanı” T. E. Lawrence ile birlikte, İngiltere hükümetine önemli raporlar hazırlayacak ve 1921 yılında da, yani Osmanlı imparatorluğu çöktükten sonra, İngiltere’nin mandası altında kurulan Irak Krallığı’nın İngiltere Yüksek Komiseri Sir Percy Cox’un Siyasi Sekreterliğini yapacaktı. (1)

Kürtleri Keşfetmek

Avrupalılar artık “Kürtleri keşfetmişlerdi”. Daha doğrusu, bu hassas ve çıkarların çatıştığı bölgede, Türklere karşı kendi çıkarları için kullanabilecekleri bir “halkı” bulmuşlardı. Yapılacak şey, bu halkta veya halklarda bulunmayan milliyetçilik ve kimlik duygularını telkin etmek, canlandırmaktı. İngiliz ajanı Yüzbaşı Barry şöyle diyordu :

–  “Türklerden farklı olan bu kavmi kendi tarafımıza çekmeliyiz.”

Amerikalı misyonerler de Amerika’daki merkezlerine :

-“Kürtleri Hıristiyanlığa daha kolay kazandırabiliriz” mesajını gönderiyorlardı. Problem, o zamana kadar birbirlerine düşman Ermenilerle, Osmanlı’ya sadık (olan) Kürtleri uzlaştırabilmekti !..

Miss Gertrude Bell o sırada, o bölgede hem Ermenilerle, hem Kürtlerle ilgili araştırmalar ve çalışmalar yapmakta olan Amerikan misyoner Dr. Joseph Cochran ile de yakın temastadır.

Dr. Cochran’nin dostu Gertrude Bell sonraları, 1921’de Lawrence ile birlikte, Kahire’de “Kürt” konusunu konuşmak için yapılan, Winston Churchill’in başkanlığındaki toplantıda başlıca SÖZ sahiplerinden olacaktı… (2)

Ve, dünü ve bugünü ile Amerika’nın siyaset gerçeği

Bartolome de Las Casas, Amerika kıtasının keşfine katılmış bir Papazdır. 1542’de İspanya Prensi II. Philip’e ithafen yazdığı “Kızılderili Katliamı” adlı kitapta Amerika kıtasının nasıl ele geçirildiğini Eski Dünya’nın gözleri önüne sermektedir :

-‘’Sırf eğlence olsun diye, kadın erkek demeden yerli halkın ellerini, burunlarını ve kulaklarını kesip kopardıklarını ve bunun bölgenin değişik yerlerinde defalarca tekrarlandığını kendi gözlerimle gördüm. Bazen de insanların üzerine köpek saldıklarına, yerlilerin bu şekilde paramparça edildiğine, çok sayıda evi ve yerleşim merkezini yaktıklarına şahit oldum. Memeden kesilmemiş bebekleri, annelerinin göğsünden alarak onları en uzağa fırlatma konusunda birbirleriyle yarıştılar.” (3)

“Seçilmiş Halk” Miti’nin (efsanesinin) Tarihsel Sonuçları

“Asıl itibariyle Tanrı’ya ait olan ve sonra Tanrı’nın ‘en yakınında’ bulundukları için Krallar’ın da sahip olduğu mutlak monarşi görüşü, ırksal bir tekelciliği ve gücünü Tanrı’dan alan bir yabancı düşmanlığını şart koşar. İlk İbranilerin putperest ve kavimsel görüşünde Yahve, “kıskanç” bir tanrıdır. Kökeninde çoktanrıcılık bulunan bu dinde Yahve, yalnızca tanrıların en güçlüsüdür. Kendileriyle aynı inancı taşımayan bütün kavimleri katletme hakkını onlara tanıyarak ve hatta bunu görev şeklinde empoze ederek ‘seçilmiş halk‘ haline getirdiği ve koruduğu kavimlere zafer verecektir.

Bu ‘seçilmiş halk’ mefhumu, tarihin en kan dökücü mefhumlarından biridir. Yeşu’nun tamamen efsanevi kahramanlıklarıyla örneklendirilmiş olan bu tarih, eskiden Amalikalılar’a muamele edildiği gibi, Amerika’ya ayak basan İngiliz püritenlere(**), Kızılderililere karşı vahşice davranmayı ilham etmiştir. Papa’ya, Kızılderililer’in bir ruhu olup olmadığına karar verme hakkını tanımıştır; o da bunların topraklarını İspanyollarla Portekiz’ler arasında paylaştıracaktı. Bu mantık, her tür sömürgenin ilkesi olmuştur. Bu ‘ilâhî seçim’in mirasçısı olarak kendisini ilan etmiş olan, Roma’nın Pavlusçu Kilise’si, (tıpki Papa’nın 1992’de Saint -Domingue’de yaptığı gibi) milyonlarca Kızılderili’nin soyulmasını ve katlini, ‘Hıristiyanlaştırma’ olarak adlandıracaktı. Aynı Papa, Compostelle’de, dünyadaki ‘medeniyet getirici rolü’nden dolayı (doğal olarak Hıristiyan) Avrupa’yı övmüştür. Aynı ‘ilâhî seçim’ ilkesi adına Birleşik Devletler (ABD), önce sömürgeci bir siyaset gütmüş, sonra da yasalarına, yeni ‘seçilmiş halk‘ın ‘yazgı manifestosu’ ismini vererek evrensel bir boyun eğmeyi şart koşmuşlardır.

1620’de bir grup İngiliz göçmen, Püriten Kalvinistler (***), zulümlerden kaçarken, Massachusetts’e demir attılar. Onlar bu gelişlerinin Tanrı’nın çağrısı gereği ‘yeni bir toprak’ yaratma olduğu görüşündeydiler. İki asır sonra Birleşik Devletler’in kurucuları olacak (olan) bu sömürgeciler, hiçbir tarihi olmayan bir ülkeye kök salmışlar ve İngiltere’den çıkışlarının, Kitab-ı Mukaddes doğrultusunda yeni bir ‘göç’ olduğu şeklinde bir miti (efsaneyi) oluşturmuşlardır.

XVIII. asırda İngiltere’den Eski Ahid ile birlikte gelen “püritenler”, Tanrı’nın Kraliyeti’ni kurmak için Amerika’nın ‘vaad edilen toprak‘ olduğunu iddia etmişlerdir ve Yeşu’nun ve kutsal ‘katliamlarının’, Kitab-ı Mukaddes’çi örneğine uygun olarak, Kızılderililer’in avlarını ve topraklarını çalmış olmalarını haklı göstermek için bu ilâhî görevi öne sürmüşlerdir… Bunlardan biri şöyle yazmıştır: ‘Tanrı’nın, sömürgecileri savaşa çağırıyor olduğu apaçıktır… Kızılderililer, İsrail’e karşı başka kavimlerle birleşen Amalika ve Filistinli kabileleri gibidirler.’ ” (4)

Vaad edilen toprak”, artık doğrudan fethedilmiş toprak olmuştur. Bu soygunlar ve katliamlar, bunların dini görüşüyle çelişki oluşturmamaktaydı; çünkü zafer gibi, zenginleşme de onlar için ilâhî kutsamanın işaretiydi. TocquevilIe’in bize anlattığına göre,

“Connecticut’un (****) Yargıçları, 1640-1650 yılları arasında, kutsal kitaptan alınmış olan şu ceza prensibini ortaya koymuşlardır :

-“Kim Rabb’ın dışında başka bir tanrıya taparsa, ölüm cezasına çarptırılacaktır.”

İngiltere’den bağımsızlıklarını ilan ettiklerinde, kurucu liderleri (olan) George Washington, Birleşik Devletler’in Başkanı olarak açılış bildirisinde, günümüze kadar Amerikan siyasetinin ana ilkesi olacak şeyi net bir şekilde ifade etmiştir :

– “Birleşik Devletler’in halkı gibi bütün halklar, insanların işlerini yürüten gizli ele teşekkür etmeli ve ona tapmalıdır. Ulusal bağımsızlık yolunda onların ilerlemesini sağlayan her adım, ilâhî inayetin izini taşır. (5)

Gizli el” ifadesi, Adam Smith tarafından ekonomi teorisini taçlandırmak için icat edilmiş bir ifadedir : Her birey kendi kişisel menfaatinin peşinden giderse, genelin menfaati de böylece gerçekleşmiş olur.

“Gizli bir el”, bunun uyumunu sağlayacaktır.

Washington, bu “gizli el”de, Tanrı’nın “inayetini” ve aynı zamanda bireysel menfaatlerle genel menfaat arasında uyumu sağlayan temel yasayı görür.

Onu takip eden John Adams, 1765’de şöyle yazmıştır:

Amerika’nın kuruluşunu, insanlığın hâlâ kölelik durumunda bulunan kısmını aydınlatmaya ve özgürleştirmeye gelmiş olan înayetin bir yazgısı olarak görüyorum.’’ Ve  “Amerika, insanın kendi aslî yapısına ulaşması gereken sahne olması için Tanrı’nın inayetiyle yaratılmıştır.” (6)

XIX. asır yazarlarından Herman Melville şöyle yazmıştır:

Biz Amerikalılar, özel bir halk, seçilmiş bir halk, günümüz İsrail’iyiz; özgürlükler gemisini taşıyoruz. (7)

Hâlâ günümüzde bu inancın ve onu oluşturanın anılması anlamlıdır : Her doların üzerinde yan yana Washington’un portresi ve bir banknotta beklenmedik (olan)In God We Trust” (Tanrı’ya inanıyoruz) ifadesinin bulunması.

Bu da artık yeni “seçilmiş halkın” siyasetinin bir değişmezi olacaktır : Tanrı ve dolar, iktidarın iki memesidir. “(8)

Protestan peder Dana gibi Konfederasyon’un ilk teorisyenleri, Yeni Devlet’in ilâhî soydan geldiğini vurgulayacaklardı :Tanrı inayetinin açıkça kurduğu tek yönetim biçimi İbranilerinkidir. Başlarında Yehova’nın bulunduğu konfederasyon cumhuriyetiydi.” (9)

Birleşik Devletler’in üçüncü Başkanı Jefferson da halkının,  “Tanrı’nın seçilmiş halkı olduğunu ilan etmiştir. (10)

İki asır sonra Başkan Nixon şöyle demiştir :  “Tanrı Amerika’yla birlikledir. Tanrı, Amerika’nın dünyayı yönetmesini istiyor.” İşte Birleşik Devletler’in bütün Başkanları, başkalarının sırtından geçinmelerini bu şekilde haklı göstereceklerdi.

Böylesi ilâhî bir inanç ile gerçek uygulama arasındaki çelişki, Amerikan siyasetinin bir değişmezidir. Başkan Mac Kinley, Filipinliler’i “yetiştirmek, medenileştirmek ve Hıristiyanlaştırmak için” Filipin’i fethetmeye çıkmıştır. (11)

Amerika’yı ve siyasetini daha iyi anlamak adına aşağıda 52 yıl içerisinde belirleyici konumdaki üç siyaset ve devlet adamının görüşü verilmektedir :

1898’de senatör Albert J. Beveridge :

-“Dünya ticareti bizim olmalı, olacaktır ve bunu elde edeceğiz de. Denizleri bizim ticaret gemilerimizle kuşatacağız, büyüklüğümüze yakışır bir filo inşa edeceğiz. Kendi kendilerini yöneten, bizim sancağımızı taşıyan ve bizim için çalışan büyük sömürgeler, ticaret yollarımız boyunca yan yana dizilecektir. Kuruluşlarımız, ticaretimizin kanatları üzerinde sancağımızı dalgalandıracaktır. Ve Amerikan hukuku, Amerikan düzeni, Amerikan medeniyeti ve bayrağıyla, bugüne kadar kan revan içinde olan ama artık Tanrı sayesinde yakında ışıl ışıl olacak kıyılara ayak basacağız. (12)

Truman (ABD başkanı,1945) (*****) ise şöyle der :

“Öyle bir zaman gelecek ki. Birleşik Devletler’in ihtiyaç duyduğu pek çok şeyi dışarıdan elde etmemiz gerekecek. Labrador’a ve Liberya’ya gidip, çelik fabrikalarımızın iyi işlemesi için gerekli madeni almalıyız. Bakırımızı dışardan getirtmeliyiz. Arizona’da ve Utah’ta var ama Şili’ninkinden vazgeçemeyiz. Bolivya’da kalay, Endonezya’da kauçuk vardır, tabii. Dünyanın diğer kısımlarında ihtiyacımız olan şeylerin bütün listesini de çıkarabilirim.” Bu ülkeler, oligarşik hükümetlerin aracılığıyla ya da doğrudan alttan idareyle Washington’a elverişli, Amerikan şirketlerinin yoğun olarak yerleştiği, Amerikan finansının ulusal ekonomiyi az çok gizli bir şekilde denetlediği ülkelerdir.” (13)

Kore savaşından kısa bir süre önce, 1950’de Birleşik Devletler’in siyasi çizgisini belirleyen bir belge –National Security Council Memorandum 68 (NSC, 68)- hazırlanmıştır. Bu metni, State Department Planning Staff’ın başında Georges Kennan’ın yerini alan Paul Nitze kaleme almıştır.

Georges Kennan uzaklaştırılmıştı, çünkü iktidar onu fazla ‘uysal” bulmuştu.

Bununla beraber Georges Kennan 1950’de şunları yazmıştı :

“Dünya zenginliğinin % 50’sine, ama nüfusunun yalnızca % 6,3’üne sahibiz. Bu durumda kıskançlık ve hınç duygularına maruz kalmamız kaçınılmazdır. Gerçek görevimiz gelecek dönem için ulusal güvenliğimizi tehlikeye atmadan bu eşitsizlik durumunu koruyacak bir ilişkiler sistemini geliştirmektir. Bunu gerçekleştirmek için her türlü duygusallıktan kurtulacağız ve ayakta düş kurmayı bırakacağız. Günümüzde dünya ölçeğinde huzur sağlama lüksüne sahip değiliz. Artık insan hakları, yaşam düzeyini yükseltme ve demokratikleştirme gibi belirsiz ve gerçekleştirilemez hedeflerden bahsetmeyi bırakmalıyız. ‘Güç ilişkileri’ deyimiyle, açıkça eyleme geçmek zorunda kalacağımız günler çok uzak değildir. İdealist sloganlarla ne kadar az rahatsız edilirsek o kadar iyi olur.” (14)

Devam edecek…

Amerika bu bölgeyi terk ederken yerine kimi bırakacak? İsrail’i ve Barzani Aşireti’ni mi?

www.canmehmet.com

Resim : http://notunga.blogspot.com.tr/2012/07/massachusetts-yeni-inanc-getirenler.html

Açıklamalar :

(*) Wilson ilkeleri : Birinci Dünya Savaşı resmi olarak, 12 Kasım 1918’de sonlandırılmıştır.  Ancak, bundan yaklaşık olarak 10 ay önce, yani 5 Ocak 1918’de, I. Dünya Savaşı’nın galip devletlerinden İngiltere Başbakanı, 8 Ocak 1918 tarihinde de ABD başkanı, savaş sonrasındaki “Yeni Dünya Düzeni” ile ilgili çok önemli açıklamalarda bulunurlar. İngiltere Başbakan Lloyd George, 5 Ocak 1918’ deki, İşçi Sendikaları Kongresinde : “Türkiye’yi başkentinden veya ırkça hakim unsuru Türk olan Küçük Asya ve Trakya’nın verimli topraklarından mahrum etmek için savaşmıyoruz. Biz, Akdeniz ve Karadeniz arasındaki deniz trafiği uluslararasılaşmış ve yansızlaşmış olmak kaydıyla, başkenti İstanbul ile birlikte Türk ırkının anayurdunda Türk devletinin varlığını sürdürmesine karşı değiliz.(Bayur, a.g.e. c. III/4, s. 620-621.)

-Bu tarihten üç gün sonra, 8 Ocak 1918’de, ABD Başkanı  Wilson da :  “Osmanlı Devleti’nin Türk olan kısımlarında egemenliği sağlanacak, Türk olmayan milletlere kendi geleceklerini tayin hakkı tanınacak, Boğazlar uluslararası trafiğe açık olacak ve uluslararası denetim altında tutulacak.” Daha fazlası çin bakınız : http://www.canmehmet.com/turkler-yahudiler-ve-anglosaksonlar-bilgi-silah-ve-altina-hukumran-olmustur-2.html

(**) Püriten: İngiltere’de 16. Ve 17. Yüzyıllarda ortaya çıkan, ibadetlerde ve dinî törenlerde katı bir sadeliğe taraflar olan Protestan bir gruba mensup olan kişi. (Pınar Yay. N.)

(***) Kalvinist: john Calvin tarafından Fransa’da kurulan Protestan mezhebine mensup olan kişi. (Pınar Yay. N.)

(****) Connecticut: ABD’de bir eyalet. (Pınar Yay. N.)

(*****) Harry S. Truman (d. 8 Mayıs 1884 – ö. 26 Aralık 1972), Amerika Birleşik Devletleri’nin 33. başkanıdır. Göreve 1945 yılında o zamanki başkan olan Franklin D. Roosevelt’in görev başında ölmesi sonucu başkan yardımcısıyken gelmiştir. Başkanlığa geldiğinde II. Dünya Savaşı’nın son ayları yaşanıyordu. Truman 1945 yılının Ağustos ayında savaşı daha çabuk kazanmak gerekçesiyle Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombası atılması kararını verdi. Truman, Hiroshima ve Nagasaki’ye atom bombası atılarak binlerce kişinin ölümüne sebebiyet vermekle kalmamış, aynı zamanda gelecek kuşak Japonların büyük sıkıntılar çekmelerine neden olmuştur. (Vikipedi)

Kaynaklar :

(1) “BÜYÜK Kürdistan Küçük TÜRKİYE”,  Altemur KILIÇ

(2) A.g.e.

(3) “BATI TERÖRÜ” ROGER GARAUDY, Le terrorisme occidental, al qalâm, paris, 2004. Pınar Yayınları Birinci basım: ekim 2007 (Pınar Yay. N.)

(4) Truman Nelson, ‘’The puritans of Massachusetts: From Egypt to the Promise Land”, Judaisme cih XVI, 2, 1967. “BATI TERÖRÜ”, ROGER GARAUDY. Dip notu)

(5) “BATI TERÖRÜ”, ROGER GARAUDY. Sahife.81

(6) Autobiographie, cilt I, s. 282. “BATI TERÖRÜ”, ROGER GARAUDY.

(7) America as a civilization, s. 893. “BATI TERÖRÜ”, ROGER GARAUDY.

(8) “BATI TERÖRÜ”, ROGER GARAUDY.

(9) “BATI TERÖRÜ”, ROGER GARAUDY, s.17, Dana Sermons.

(10) Virginie Eyaleti üzerine Notlar, Bölüm XIX. (“BATI TERÖRÜ”, ROGER GARAUDY)

(11) “BATI TERÖRÜ”, ROGER GARAUDY. Sahife 83.

(12) A.g.e.

(13) A.g.e.

(14) A.g.e Daha geniş bilgi ve kaynaklar için bakınız : http://www.canmehmet.com/amerika-ve-ingiltere-yeni-devlet-olusumuna-hangi-anlayisla-ve-ne-zaman-dahil-oldular-7.html

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*