Avrupalının özel hayatını, törelerini, geleneklerini en başından öğrenmek ister misiniz (2)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

içerik-2-

 

Keşke gelişmenin, özlemi duyulan refaha ulaşmanın basit bir formülü olabilseydi? Ne yazık ki yok. Özlenen yer, sizden büyük bir bedel istemektedir. Bu bedeli, Yüksek Medeniyet kuran her toplum ödemiştir. Biz de ödedik ve ödemeye de devam edeceğiz.

Tarım Toplumunda toprağı; İmalatçı Toplumlarda, demir-çeliği; Sanayii-Bilgi toplumlarında, bilgiyi işlemeden, bunların beraberinde getireceği refah ve konfora ulaşmak ham hayaldir.

Yazıda kaynak olarak kullandığımız, Batının,  “Özel Hayatın Tarihi”, onların nasıl bir süreçten geçtikleri ve bugünkü yere geldikleri detaylı olarak anlatılmaktadır. Çok özet ve parçalı olarakta olsa anlatılmaya çalışılmadaki amaç, meraklıları için ileriye yönelik bir ışık yakabilmek, onları uyandırabilmek adına sarsabilmektir.

Geçen bölümde kalınan yerden devam etmeden önce, bu kapsamlı eseri hazırlayanların önsözü ile Roma dönemine ait özel hayattan küçük bir kesit aktarılacaktır.

Dikkatli okuyanlar, Romalıların, yeni doğan kız çocuklarına olan bakışı ile İslam’ın bu konuda getirdikleri arasında  ç o k  ilginç ilgi-bağlantı bulacaklarını hatırlatmış olalım.

“…Araştırmalarımızı, olası en uzun süreç içinde Batı uygarlığının tüm tarihine yaymaya karar vermiştik. Dolayısıyla iki bin yıllık bir süre içinde kuzeyden güneye, çok değişik âdetlere, hayat tarzlarına sahip olan sayısız bölgeye uygulamamız söz konusuydu: Aşinası olduğumuz biçimiyle çok yakın tarihlerde, ancak XIX. Yüzyılda ve o da Avrupa’nın sadece bazı bölgelerinde gerçek anlamda elegelirlik kazandığını çok iyi bildiğimiz özel hayat kavramıydı bu.

Söz konusu kavramın tarih öncesini ana hatlarıyla nasıl belirtebilirdik? Bu kavramın çağlar boyunca içerdiği gerçeklikleri, geçirdiği değişimlerle birlikte nasıl tanımlayacaktık?

Üstelik temanın sınırlarını gayet net belirlemek ve örneğin konut, oda, yatak konusundaki gündelik hayat anlatısında bir kez daha kaybolmamak, bireyciliğin tarihine, hatta mahremiyetin tarihine doğru asla kaymamak gerekiyordu.

Doğallığında evin, meskenin içinde kayıtlı, kilit altında, özel bölmelere kapatılmış özel hayat, böylece duvarlarla çevriliymiş gibi görünmektedir. Bununla birlikte, XIX. Yüzyıl burjuvalarının olanca güçleriyle bütünlüğünü savunmak istedikleri bu “duvar”ın şurasında ya da burasında sürekli kavgalar verilmiştir.

Özel güç, kamusal gücün saldırılarını dışarıya doğru uzanarak karşılamak zorundadır. Aynı zamanda da, engelin beri yanında, bireylerin bağımsızlık özlemlerini bastırması gerekmektedir;

Çünkü erkeklerin erki kadınlarınkiyle, ihtiyarlarınki gençlerinkiyle, efendilerinki de hizmetkârların haylazlıklarıyla dışarıda olduğundan daha şiddetle çatıştığından, duvarların içinde eşitsizliklerin ve çelişkilerin neredeyse en uç noktalara varmış göründüğü bir grup, karmaşık bir toplumsal oluşum barınmaktadır.

Ortaçağ’dan beri kültürümüzün bütün devinimi, bu çifte çatışmayı hep daha keskin hale getirmeye yöneldi.

Giderek güçlenen devletin müdahaleleri daha saldırgan ve nüfuz edici olurken, ekonomik girişimlerin rahatlaması, kolektif ritüellerin yatışması, dinsel tutumların içselleştirilmesi, kişiyi ilerlemeye ve özgürleşmeye yöneltiyor, aileden, evden ve daha başka ortak hayat gruplarından ayrı olarak güçlenmesine yardım ediyor, böylece özel uzamı (*)çeşitlendiriyordu.

Özel uzam, erkekler için önce kentlerde ve kasabalarda olmak üzere yavaş yavaş üç kısım halinde ayrıştı: Kadınların varlığının içinde kapalı tutulduğu konut; atölye, dükkân, işyeri, fabrika gibi özelleştirilmiş faaliyet alanları; nihayet erkeklerin kendi aralarındaki suç ortaklıklarına ve dinlenmelerine imkân tanıyan kahvehane ya da kulüp türü kapalı mekânlar.

Bu beş cildin amacı, aslında, zaman içinde özel hayat nosyonunu ve özel hayatın görünümlerini etkilemiş olan yavaş  da hızlı değişiklikleri algılanabilir kılmaktır. Gerçekten de ya da hızlı değişiklikleri algılanabilir kılmaktır. Gerçekten de özel hayatın çizgileri hiç durmadan dönüşmektedir. “Bazı çizgiler uzak bir geçmişten geliyorlar”;

Philippe Aries’in, bize kalan çalışma notlarından birinde söylediği bu söz her aşamada geçerlidir. Daha başka çizgiler ise, diye eklemektedir, “daha yeni olanlar, kâh gelişmek suretiyle, kâh tanınmaz hale gelecek ölçüde bozularak ya da kendini dönüştürerek evrim geçirmeye yazgılıdır”.

Süreklilik ile yeniliği durmaksızın bir araya getiren böylesi bir devingenlikten haberli olursa, okur da, gözleri önünde ilerleyen ve hızlanan ritmiyle onu şu ya da bu ölçüde şaşırtan evrim karşısında yönünü bulmakta belki daha az zorlanır.

Konut ile işyeri arasında, özel sosyalliğin ara uzamlarının solup gittiğini okur da görmüyor mu? Tarihin, içeri ile dışarı, Kamu ile Özel arasındaki ayrışmanın güçlü bir şekilde bağlı olduğunu gözler önüne serdiği erkek ile dişi arasındaki ayrışma, hızlı ve sarsıcı bir şekilde siliniyor; bu sürece okur da tanık olmuyor mu?

Günümüzde tekniğin baş döndürücü atılımı, özel hayatın nihai duvarlarını da yerle bir ederek,

-Dikkatli olunmadığı takdirde bireyi kısa zamanda muazzam ve dehşet verici bir bilgi bankası içindeki bir numaradan ibaret olmaya indirgeyecek-

O devletçil denetim biçimlerini geliştirmekteyken, kişinin bizatihi özünü esirgemek için kafa yormanın ivedilik kazandığını okur da algılamıyor mu? Yazar: Georges Duby (1)

Ana karnından vasiyetnameye

Bir Romalının doğumu yalnızca biyolojik bir olgu değildir.

Yenidoğanlar, ancak aile reisinin vereceği karar gereğince dünyaya gelir, daha doğrusu topluma kabul edilirler; dolayısıyla gebelikten korunma, çocuk aldırma, evlilik dışı çocukların sokağa bırakılması ve köle kadından olma çocukların öldürülmesi alışılagelmiş ve tümüyle yasal uygulamalardır.

Bu uygulamalar ancak -bir an önce tanımlamak gerekirse- “Stoacı” diye nitelenen yeni ahlakın yaygınlaşmasından sonra kınanacak ve ardından da yasadışı ilan edilecektir.

Roma’da bir yurttaş, bir erkek çocuğa “sahip” olmaz: onu “alır”, onu “kaldırır” (tollere); baba, çocuğu doğar doğmaz onu kolları arasına alarak, böylece onu kabul ettiğini ve sokağa bırakmaya razı olmadığını göstermek üzere bebeği ebenin bırakmış olduğu yerden kaldırmanın ayrıcalığını kullanır.

Anne yeni doğurmuştur (özel bir koltukta, oturur vaziyette ve erkeklerin gözlerinden uzakta) ya da doğum sırasında ölmüştür ve bebek, kesilen rahminden dışarı alınmıştır: fakat bunlar, yeni bir çocuğun dünyaya gelmiş olduğuna karar vermek için yeterli değildir.

Babanın yerden kaldırmadığı çocuk evin kapısının önüne ya da bir çöplüğe bırakılacaktır; dileyen oradan alacaktır. Baba yoksa bile, eğer hamile karısına öyle yapmasını emretmişse, çocuk yine sokağa terk edilir. Yunanlılar ve Romalılar, Mısırlıların, Germenlerin ve Yahudilerin bir özelliklerinin de bütün çocuklarını yetiştirmek ve hiçbirini sokağa bırakmamak olduğunu biliyorlardı.

Eski Yunan’da, erkek çocuklardan çok kızları sokağa bırakıyorlardı; İsa’dan önce I. yılda, bir Helen, karısına şunları yazar:

-‘’Eğer (tahtaya vuruyorum!) bir çocuğun olursa, erkekse bırak yaşasın; eğer bir kız olursa onu sokağa bırak.”

Ama Romalıların da aynı kayırmacılık içinde oldukları hiçbir şekilde kesin değildir. aynı kayırmacılık içinde oldukları hiçbir şekilde kesin değildir.

Onlar, beden özürlü olan çocukları ya da yine “hata” yapmış olan kızlarının çocuklarını sokağa bırakır veya suda boğarlardı (Seneca’ya göre bunun nedeni hiddet değil akıldır: “İyi olan ile hiçbir şeye yaraması mümkün olmayanı birbirinden ayırmak gerekir.”). Ama meşru çocukların terk edilme nedeni, esasen, kimilerinin yoksul olması, kimilerininse güttükleri ataerkil politikaydı.

Yoksullar, besleyemeyecekleri çocukları terk ediyorlardı; daha başka “yoksullar” (bu sözcüğün, bizim “orta sınıf” diye çevireceğimiz antik anlamıyla) kendi çocuklarını, Plutarkhos’un yazdığı gibi, “saygınlıktan ve nitelikten yoksun bırakan vasat bir eğitimle yozlaştıklarını görmemek için” sokağa bırakıyorlardı.

Orta sınıf, yani sıradan soylular ise ailevi bir hırsla, çabalarını ve kaynaklarını az sayıdaki çocuk üzerinde yoğunlaştırmayı yeğliyorlardı.

Ama en zengin olanlar bile, doğumuyla miras paylaşımı konusunda Önceden kararlaştırılmış vasiyet düzenlemelerini altüst edecekse, istenmemiş bir çocuğu gözden çıkarabiliyorlardı. Bir hukuk kuralına göre; eğer baba, sonradan dünyaya gelebilecek olan çocuğunu peşinen mirastan mahrum etmemişse, daha önceden mühürlenmiş olan vasiyetname ‘bir erkek çocuğun (ya da kız çocuğun) doğumuyla ortadan kalkar”dı; belki de çocuğu mirastan mahrum bırakmaktansa, ondan hiç söz edilmemesini yeğliyorlardı.

Sokağa bırakılan çocuklar ne oluyordu? Quintilianus, hayatta kalanları enderdir derken, bir de ayrım yapar: Zenginler, çocuğun bir daha hiç ortaya çıkmamasını temenni ederlerken; yoksullar, salt fukaralık nedeniyle sokağa bırakmak zorunda kaldıkları bebeğin, birileri tarafından sahiplenilmesi için ellerinden geleni yaparlar. Sokağa bırakma, kimi zaman sadece bir aldatmaca oluyordu: Anne, kocasından habersiz, çocuğunu komşulara ya da kendine tabi kişilere emanet ediyor, onlar da çocuğu gizlice büyütüyorlardı, ardından çocuk önce köle ve daha sonra da muhtemelen, kendisini yetiştirenlerin azatlı kölesi oluyordu.

Çok ender durumlarda çocuk, günün birinde, gayri meşru olarak doğduğunu kabul ettirebiliyordu. İmparator Vespasianus’un karısının öyküsü de böyledir.

Sokağa bırakma, meşru ve düşünülmüş bir karar olarak, ilkesel bir gösteri biçimini alabiliyordu. Karısının ihanetinden kuşkulanan bir koca, zina ürünü olduğuna inandığı çocuğu sokağa bırakıyordu; böyle bir durumda bir prensesin kız çocuğu bile, “çırılçıplak bir halde”, imparatorluk sarayının kapısı önünde terk edilmişti.

Çocuğu sokağa bırakma, aynı zamanda siyasal-dinsel bir gösteri niteliği de taşıyordu: Çok sevilen bir prens olan Germanicus’un ölümünün ardından, tanrıların yönetimine karşı ayaklanan plebler, tapınaklarını taşlamışlar ve bazı ebeveynler de, protesto olarak çocuklarını alenen sokağa bırakmışlardı; Agrippina’nın, oğlu Neron tarafından katledilmesinden sonra, kimliği belirsiz bir kişi, “bebeğini, üzerinde ‘ananı boğazlamandan korktuğum için seni yetiştirmiyorum’ yazılı bir tabelayla meydanın ortasına bırakmıştı”.

Sokağa bırakma özel bir karar olduğunu göre, sırası geldiğinde neden kamusal bir eylem olmasındı ki? Bir gün, plebler arasında yalan yanlış bir söylenti yayılır: Kâhinlerden, o yıl bir kralın doğacağını öğrenen Senato, halkı o yıl içinde doğacak bütün bebekleri sokağa bırakmaya zorlamak ister. Burada Masumların Katli olayını anımsamamak mümkün mü (ki, yeri gelmişken söyleyelim, bu bir söylence değil, muhtemelen gerçek bir olaydır.

Devam edecek

www.canmehmet.com

Resim;

-Vurgulamalar ve alt çizgiler tarafımdan yapılmıştır. (canmehmet)

Kaynak; “Özel hayatın tarihi” (1) I.Ve 3. Cilt

(*) Uzam Nedir?Ölçülebilen uzay. Uzaya göre uzam, zamana göre süre gibidir.
Descartes’e göre uzam, sadece yer üstündeki yayılmayı değil, uzay gibi uzunluğu, derinliği ve genişliği de kapsar. Ona göre yer kaplama, özdeğin niteliği, eş deyişle kendiliğidir, bunun karşısında ruhun niteliği ve kendiliği de düşüncedir. Özdek yer kaplar, ruh yer kaplamaz. İdealist yer kaplama ve uzam anlayışı, uzayın özdek-devim-zaman birlikteliğinden soyutlanmasıdır.
Derleyen:Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak:Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf “Felsefeye Giriş” ve 3. Sınıf “Çağdaş Felsefe Tarihi” Dersi Ders Notları (Ömer YILDIRIM); “Felsefe Sözlüğü” Orhan Hançerlioğlu http://www.felsefe.gen.tr/felsefe_sozlugu/u/uzam_nedir_ne_demektir.asp

608 Toplam Ziyaretçimiz 2 Günlük Ziyaretçimiz

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*