Atatürk’ün Uşağı’nın Gizli Defteri’nden; “Senin Allah’ını okutsa yine bu adam…”(5)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı
Tarih geçmiş insanlar için değil, kendilerine rehber olacağı için gelecek ve gelecekteki insanlar içindir.

Tarih, geçmiş insanlar için değil, kendilerine rehber, ışık olacağı için gelecek insanlar içindir.

Olaylara geçmeden, yemek masasında Atatürk’e kafa tutan Dr. Reşit Galip hakkında az da olsa bilgi verilmelidir. Siyasetçi ve doktor olan Reşit Galip (1893-1934) İki dönem Aydın Milletvekilliği ile, 19 Eylül 1932-13 Ağustos 1933 arasında Milli Eğitim Bakanlığı yapmıştır. Döneminde, Üniversite Reformu gerçekleşmiş ve Türk Tarih Kurumu’nun temelini oluşturan kurumlar hazırlanmasının yanında, Türk Dil Kurumu’nda başkanlık görevlerinde bulunmuştur.

Reşit Galip, Öğrenciliği devam ederken gönüllü olarak Balkan Harbi’ne katılmış ve yaralanmıştır. Ardından I. Dünya Savaşı’na da yine gönüllü katılmış ve Çatalca ve Kafkasya Cephelerinde savaşmıştır. Erzurum’da hastalanarak geri dönen Galip, Tıbbiye’yi 1917’de bitirebilmiştir.

1923 yılının Mart ayında hekimlik yaptığı Mersin’e gelen Atatürk’e hitaben yaptığı konuşma ile önderi etkileyen Reşit Galip, iki yıl sonra onun önerisiyle milletvekilliğine aday gösterilmiştir. 1925 ara seçimlerinde General İzzettin Çalışlar’ın istifa etmesi ile boşalan Aydın milletvekilliğine seçilerek meclise girdi. (*)

Yemek Masası Mustafa Kemal Paşa için neden önemliydi?

Bunu Lord Kinross yazdığı kitapta aşağıda detaylı olarak açıklamaktadır.

“…Mustafa Kemal’in sinirlerini yatıştırmak için başvurduğu bir başka yol da içkiydi. Çok içerdi. İlk gençliğinde, kendine güven vermek, başkalarının karşısında sıkılmadan hareket edebilmek için içmişti. Zihni genişledikçe, onu frenlemek için içmeye devam etti. Kafasındaki düşünceler gece uykularını kaçırıyor, gündüz üzerinde dinamo gibi etki yapıyordu. Akşamları, o da güneş battıktan sonra, sinirlerindeki gerginliği yatıştırmak için içerdi.

Mustafa Kemal irade zayıflığı İle değil, isteyerek içiyordu. Alkol hoşuna gider ve ona iyi gelirdi. İçtiğini kimseden gizlemez, iki yüzlü davranmaktansa, herkesin bilmesini tercih ederdi.

Yabancı gazetelerde, içkiye düşkünlüğü üzerinde yazılar çıktığı vakit kızacak yerde memnun olur,

-‘Bunlar yazılmıyacak olsa, halk beni anlamaz,’ derdi. Bir akşam, İzmir Valisi, yemek yedikleri lokantanın perdelerini kapattırmak istemişti. Mustafa Kemal:

-‘Sakın ha, dedi. Perdeyi kapatırsanız herkes bizim kadın oynattığımızı zanneder, şimdi hiç olmazsa sadece içtiğimizi görüyorlar.’

Bir Fransız gazetecisi, Türkiye’nin bir sarhoş, bir sağır ve üç yüz sağır-dilsiz tarafından idare edildiğini yazmıştı. Mustafa Kemal,

-‘Yanlış, diye cevap verdi, Türkiye’yi yalnız bir tek sarhoş idare eder.” (1)

Sözü Atatürk’ün Uşağı Cemal  Granda’ya bırakıyoruz;

Reşit Galip  ile  Atatürk  arasında geçen  oldukça  ilginç bir tartışma  vardır ki, bir çokları tarafından   yanlış   bilinmektedir. Sofrada geçen bu tartışmayı Yakup Kadri Karaosmanoğlu da bir yazısında yazmış, sonunu da bilenler tamamlasın demişti. Bilenlerden biri olarak  üstadın bu makalesini tamamlamağa  çalışacağım.

Atatürk asla kin tutmazdı. Bir kimseye ne  kadar kızarsa kızsın bir zaman sonra onu affeder, olanları unuturdu. Bu yüzden çevresindekilerden bir çokları zaman zaman gözden düşer, sonra yeniden affedilir, eski yerlerini alırlardı.  İşte Dr. Reşit Galip te  gözden  düşüp, sonra itibara   kavuşanlardandı.

Dolmabahçe Sarayı’nın Harem Kısmında (Hususî Daire) akşam sofrasını henüz  kurmuştum .  Mevsimlerden yazdı. Misafirler birer ikişer geldiler. Yemek süresince herkes, her konuda konuştu. Gece yarısına kadar süren toplantı sonunda Reşit Galip’in ayağa  kalktığını gördüm. O zamanın Millî Eğitim Bakanı Esat Hoca’yı kastederek :

Yaşlı insanlara vekillik yaptırmamalı. Memlekete fayda yerine zarar getiriyor. Dedi.

Bunun üzerine  Atatürk :

-Memlekette Maarif Vekili  yok  mu ?

 -Var  ya… Esat Hoca mükemmeldir .

Deyince Reşit Galip hayır anlamında başını sallıyarak :

Çok iyi ama, çok ta ihtiyar. Artık ondan geçmiştir. Bu memleketi Maarif  Vekili o adam değildir . Dedi.

Bunun üzerine Atatürk’le Reşit Galip arasında şu tartışma geçti :

-Yahu nasıl olur? Bu adam beni okutmuştur, nasıl Maarif  Vekili olamazmış .

Değil seni okutmak, senin Allahını okutsa yine bu adam Maarif  Vekili olamaz .

O devirde dalkavukların yanında böyle medenî cesaret sahibi, sözünü sakınmaz  cinsten  kimseler  de vardı. Faka t bu derece ileri gideceği, bir Hükümet üyesi hakkında bu  derece sert konuşacağı kimsenin aklından bile geçmezdi. Atatürk tarifsiz şekilde kızmıştı. Fakat duygularını belli etmeden, çok sakin şu emri  verdi :

Lütfen  sofrayı  terkediniz !

Burası sizin değil, milletin sofrasıdır. Gerçi biz saraydayız ama, hocanız Hace- i Sultanî değildir . Cumhuriyette serbesttir…  Diye başlayınca Atatürk yavaşça yerinden kalktı. Kucağındaki peçeteyi masaya bıraktıktan sonra :

Öyleyse müsaade ederseniz ben terkedeyim. dedi ve salondan  çıkıp  gitti .

Hemen arkasından koştum. Doğru Harem kısmındaki yatak odasına  girmişti. Ben de  arkasından girdim.  Her  zaman  olduğu  gibi  kapıları  kilitledim. Atatürk soyunana kadar  bir  kelime konuşmadı. Sinirleri henüz yatışmamıştı. Cumhurbaşkanı olduktan sonra

belki de hiç kimse O’nunla böyle konuşmamıştı .

Çelebi Efendi, desene ki, yılanı koynumuzda büyütüyormuşuz. Dedi .

Cevap vermiyerek yavaşça kapıyı açıp dışarı çıktım. Oradaki görevim bitmişti.

Yemek salonuna dönünce bir  dene  göreyim. Reşit  Galip rakı kadehini hırsından dişlerinin   arasına almış kemiriyor. Baş ucunda da Recep Zühtü ve Kılıç Ali duruyorlar. Reşit Galip  başını  kaldırıp  beni  görünce :

Çelebi, bana bir kadeh rakı ver,  diye bağırdı.

Efendim, kilerci uyumuş. Diye atlatmağa çalıştım .

Demek  bana verecek bir kadeh rakın bile kalmadı desene... Diye acı acı söylendi.

Ne yalan söyleyeyim, bu olaydan çok  üzüldüm. Çünkü  Reşit  Galip’i gerçekten  çok  seviyordum .  Aralarının  açılmasına  gönlüm  razı  değildi. Fazla  içip te daha kötü bir  olaya meydan verilmemesini    istemiş, bu yüzden de rakı yok demiştim.  Rahmetliye  bir kadeh rakıyı esirgeyişim  içimde  eziklik  olarak  kaldı.

Ertesi gün Reşit  Galip,  Atatürk’e ve İstanbul’a küserek Ankara’nın yolunu tuttu. Hattâ cebinde on lirası bile olmadığı  için tren parasını Umumî Kâtip Tevfik Beyden borç aldığını hatırlarım .

Aradan bir ay  geçmişti. Biz yine İstanbul’daydık. Yemek salonuna gelen Atatürk bir  ara bana:

Çelebi efendi,  şimdi Ankara’da Reşit Galip Bey bir konferans verecek, onu dinliyelim . Dedi .

Daha şaşkınlığım geçmeden koşup radyoyu açtım. Reşit  Galip’in Türkocağı  salonunda verdiği   konferansı sessizce dinledi. Radyoyu kapattıktan sonra, gözlerinde bir sevinç pırıltısı yanıp söndü:

-Kendisini  affettirdi. Dedi.

Onbeş gün kadar sonra da biz  Ankara’ya  gittik. Ertesi akşam Reşit Galip’ i sofraya çağrılmış gördüm . Sanki aralarında hiç bir şey geçmemiş gibi hareket ediyorlardı.  Bir kaç gün sonra da  Anadolu  Ajansı, Reşit Galip’in Millî Eğitim Bakanı olduğunu haber veriyordu.

O gece sofra oldukça kalabalıktı. Reşit Galip’in üzerinden sevinç akıyordu. Toplantının en kıvamlı anında Atatürk kapıda duran askerlerden  ikisini  çağırdı ve güreştirmeğe başladı.  Çoğunluk böyle yapar, gezilerinde olsun, köşkte olsun,  yiğit  mehmetçiklerden bir kaçını yanına çağırarak güreştirir, Türk gücünün nelere yettiğini gözleriyle  görmek   isterdi. Hattâ yanında bulunan çok sevdiklerini, bu mehmetçiklerle -istemeseler bile- güreşe tutuşturur, onların hırpalanışını hazla seyrederdi.

Bir kaç keresinde mehmetçikleri  kendisiyle  güreşe de davet  etmiş, fakat  hiç biri “Senin sırtını yedi düvel yere getiremedi, biz mi getireceğiz” diye güreşe yanaşmamışlardı .

Güreş çok tatlıydı. Hepimiz büyük bir dikkat ve merakla sonunun nasıl geleceğini bekliyorduk . Reşit Galip’in ise merakı son haddini bulduğu bir sıra, Atatürk askerlere işaret ederek yeni bakanı “altı okka” yapmalarını   emretti .

Hepimiz şaşırmıştık. Bakan da öyle. Daha şaşkınlığımız geçmeden o babayani iki asker, Reşit  Galip’i karga tulumba kucaklayıverdiler. Havaya kalkan bakan, önce bir iki çırpınmayı denedi; fakat ne had­dine… Dev gibi muhafızların birer çelik pençeyi andıran elleri arasında kıpırdamak ne mümkün…

Mecliste bulunanlarda heyecan son haddini bulmuştu. Sonunun ne olacağını merak ediyorlar, adeta nefes bile almaktan korkuyorlardı. Atatürk ise soğukkanlı ve tabii görünüyordu.

Askerler, Reşit Galip’i iki üç sefer havaya kaldırdılar. Tam yere vuracakları sırada Atatürk’ün bir işaretiyle vurmaktan vazgeçiyorlar, tekrar var hızlarıyla havaya sallıyorlardı .

Birkaç kez tekrarlanan bu hoş oyundan  sonra (biz çocukluğumuzda çok oynardık) Atatürk sofradakilere  döndü. Gülerek :

Biz istersek  böyle  de  hareket  edebiliriz.  Dedi . Acaba   Atatürk,  bu  oyunla,  vaktiyle kendisine hakaret eden Reşit Galip’e centilmence bir ders mi vermek istemişti?  Ama ben, bunun şaka çerçevesini hiç bir zaman  aşmadığını  sanıyorum. Atatürk, Reşit Galip’i sevmeseydi, o olaydan sonra onu ne bakan yapardı, ne de altı okka ettirirdi .

Reşit Galip’in Millî Eğitim Bakanı oluşundan birkaç ay geçtikten sonra İstanbul Üniversitesi’nde “İnkılâp Tarihi”  için bir kürsü gerekmişti . O gün sofrada, devrimlerimizin tarihçesini yapacak kişinin kim olabileceği görüşülüyordu. Atatürk, hararetle bu görevin  kendisine  düşmesi  gerektiği  tezini  savunuyor:

Bu işi ancak ben yapabilirim. Gerçi inkılâbı beraber yaptık, fakat bu kürsüyü ben işgal  edebilirim, yoksa bu maarif vekilinin işi değil. Olmazsa benim namıma kızım  Afet  yapar.  Diyordu .

Reşit Galip ise itirazı basıyor :

Paşam, her şeyi siz yaparsanız, biz ne iş göreceğiz. Diyordu .

Fakat  Atatürk’te  dediğim  dedikti :

Ya ben, ya Afet Hanım.  Diyor da, başka bir şey söylemiyordu.

Reşit Galip buna da cevabı yetiştiriyor :

-Paşam , Afet Hanım kızınızsa, bizler de oğlunuzuz. Aramızda fark var mı ki. Bu işi Maarif Vekilinin  yapması  lâzımdır .  Biz  de  oğlunuz  olarak  bu vazifeni n   kendimize   verilmesini   istiyoruz.  Diye söyleniyordu.

Bu  iş  sonuçlanmadan, aynı  günler  içinde bir başka olaya daha dokunmak isterim. Bir kaç gün sonra sofrada, Kılıç Ali, Recep Zühtü, Ata’nın etrafını çevirmişler, şurdan burdan konuşuyorlardı. Bir ara Recep Zühtü, Atatürk’e:

Paşam, dedi. Reşit Galip’ e biri demiş ki : Hitler bugün konuşacak. Bunun üzerine  Reşit  Galip  te şu cevabı  vermiş :  Bizim Hitler her gün konuşur.

Atatürk bu lâfa kızmak şöyle dursun, kahkahalarla gülmüştü.

Aradan günler geçti.  Reşit Galip  hâlâ  İnkılâp Tarihi kürsüsü için çalışıyor, Atatürk’ü  uygun bir zamanda kandırabilir miyim, diye düşünüyordu. Tam o sırada Millî Eğitim Bakanlığından da affedildi.  Yerine Hikmet  Bayur geldi.

Bakanlıktan ayrılması Reşit Galip’e uğurlu gelmemişti. Bir gün Moda’da denize düşmüş,  zatürrieye yakalanmış. İki ay kadar tedavi oldu. Garip rastlantı, Hikmet Bayur, İnkılâp Kürsüsünde ilk konferansını verdiği gün, Reşit Galip te hayata gözlerini yummuştu.(2)

PROFESÖR DEĞİLSİNİZ “

ÇANKAYA’DAKİ Köşkte bir akşam sofrasında Hukuk Fakültesi profesörü Sadri Maksudî de konuk olarak bulunuyordu. Çeşitli konular üzerinde görüşüldükten sonra söz sırası Denizyollarına geldi . Türk Dil Kurumu’nun deyimleri üzerinde duruluyordu.

Adının Denizcilik Bankası mı , yoksa Deniz Bank mı olarak kalması tartışıldı. Sadri Maksudi Deniz Bank’ın gramer kurallarına aykı ı olduğunu savunuyor ve bu düşüncesinden bir adım bile geri gitmiyordu. O konu orada kapandı. Aradan bir iki saat kadar geçmişti. Atatürk bir ara, bir şeye sinirlenmiş olacak ki, Sadri Maksudî’y e dönüp :
—Siz profesör değilsiniz... Dedi .
Bu beklenmedik sesleniş, herkesi şaşırtmış, profesörü de can evinden vurmuştu. Hepimiz put gibi yerimizde dona kalmıştık .
Biran süren şaşkınlığından kurtulan Sadrî Maksudî’nin kendini toparlıyarak Atatürk’e şu karşılığı verdiği görüldü :

—Hâşa , ben profesörüm.. Hem de Türkiye’de değil…. İsviçre’de de bana kürsü vermişler. Olmazsa gider orada dersimi veririm.

-Şimdi ben kalkıp burada “Siz kumandan değilsiniz” dersem ne olur?. .

-Kumandanlığınız elinizden alınır mı ?

-Ama kumandanlara kürsü vermediler daha…

Sadri Maksudî’nin elinde şarap kadehiyle söylediği bu sözlere Atatürk karşılık vermedi .

Az sonra da sofra dağıldı.

Bir süre sonra da Sadri Maksudî’nin milletvekilliğinden ayrıldığını duyduk.

ADALI AYŞE HANIM

Ç A N K A Y A Köşkünde yine bir akşam ziyafeti… İstanbul sosyetesinin tanınmış kişilerinden Adalı Ayşe Hanım ve eşi Asaf bey de konuklar arasında bulunuyordu. Saat gecenin ikisine yaklaşmıştı. Pistteki çiftler azaldığı bir sıra Atatürk, Ayşe Hanımı dansa kaldırdı. Hatırımda kaldığına göre bir vals çalıyordu.

Ayşe Hanımın eşi Asaf Beyin bir ara elinde tabancayla ayağa kalkmak istediği görüldü. Medenî Kanun çoktan alınmıştı. Türkiye, çağdaş uygarlık düzeyine yükselmek için dev adımlarla ilerliyordu. Batının bütün yeniliklerini benimsiyorduk. Danstan tabii bir şey var mıydı? Üstelik Adalı Ayşe Hanım ve eşi de sosyeteden gelmeydiler .
Asaf Beyin tabancasının Atatürk’ü hedef tutacağını hiç sanmıyorum. Onun olsa olsa sarhoşluğun etkisiyle bu tabancayı çekmiş olduğu düşünülebilir. Fakat daha ayağa kalkmadan yanında bulunan Sinop milletvekili Recep Zühtü’nün onu bir yumrukta yere sermesi bir oldu.
Recep Zühtü, Asaf Beyin elindeki küçük tabancayı bana verdi. Ben de sofra dağıldıktan sonra başyaver Celal Beye götürdüm.
Atatürk’ün bütün bunlardan haberi yoktu . Dansını bitirdikten sonra konukların yanına oturmuştu . Durumu ancak ertesi günü akşam sofrasında Atatürk’e anlattılar. Kızacağını sanıyorduk. Gülerek :
— Yahu ne var bunda çekinecek. Adamcağız keyfe gelmiş, canı tabanca atmak istemiş… Diye cevap verdi. (3)

 

Devam edecek…

Açıklama;

(*) Reşit Galip için yararlanılan kaynaklar arasında Vikipedi’de vardır.

Kaynaklar;

(1) Lord Kinross, “Atatürk Bir Milletin Doğuşu” Sahife; 399.

(2-3) Atatürk’ün uşağı’nın gizli defteri, Cemal Granda. (Turhan Gürkan, Fer yayınları)

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*