Atatürk’ün Uşağı’nın gizli defteri’nden; Bu hal bana çok dokundu.Yalnızlığı öylesine hüzün vericiydi ki..(son)

Önceki Yazı
Tarih geçmiş insanlar için değil, kendilerine rehber olacağı için gelecek ve gelecekteki insanlar içindir.

Tarih geçmiş insanlar için değil, kendilerine rehber olacağı için gelecek ve gelecekteki insanlar içindir.

 

Şeyh uçmaz, müridi uçurur. “Bir kimseye bağlanan ve inananlar, onu olduğundan daha üstün görürler. Onda olağanüstü değerler bulunduğuna inanır ve buna başkalarını da inandırmak isterler.” Bu, iki amaç ile yapılır. İlgili kişi yüceltilerek ondan istifade etmek, onun üzerinden mevkii, servet sahibi olmak veya onu yanlış yönlendirerek başka bir siyasi hesabın içinde olmak.

Bu bölümle, Atatürk’ün Uşağı’nın gizli defteri’ndeki anıları sonlandırılmaktadır.

Sonrası, tarihçilere ve araştırmacılara kalmaktadır.

VASİYETNAMESİNİ EMİRLE YAZDIRDI

Hastalık gittikçe ilerliyor, karın gittikçe şişiyordu. Atatürk çevresindekilere neşeli görünmek istediği halde acı içinde kıvrandığı belli oluyordu.  Yorgunluk ve halsizlik  yüzünü  inceltmiş, onu bitkin bir hale getirmişti. Karnının su toplaması yüzünden artık yatakta dik oturamaz hale gelmişti. Bu yüzden  arkasına yastıklar koyuyorlardı.

Sonunda Atatürk bütün  dayanıklılığını  kaybetmeğe başladı.  Artık acıya dayanamaz hale gelmişti… Doktorlara:

Karnımdaki suyu bir an evvel alın… Diye emir verdi. Fakat hiç birinde buna cesaret yoktu. Daha bir süre suyun alınmamasını uygun görüyorlardı.

Atatürk’ün  suyun  alınması için diretmesi,  tam da Fransız doktorunun ikinci  gelişine  rastladı, Doktor , Atatürk’ü daha iyi bulacağını umut ettiğini söylemişti. Fakat gelir gelmez düş kırıklığına uğradı. Bunun  üzerine  Atatürk’e  bakan Türk doktorlariyle Fransız  doktoru  arasında  uzun  süren bir görüşme oldu ve Atatürk’ün karnından suyun alınmasına karar verildi. Yoksa acısını hafifletecek başka hiç bir çare kalmamıştı ve bunu yapmağa zorunluydular. Yoksa hastalık daha kötüye doğru gitmeğe başlamıştı.

Atatürk,  karnından ilk  kez su alınmasından  bir süre öne vasiyetnamesini hazırlamış ve kendi eliyle notere vermişti. Çünkü yavaş yavaş öleceğini artık O da anlamıştı.

Karnının gittikçe şişmesi, idrarının kesilmesi, Avrupa’lardan getirilen doktorların hastalığının karşısında elleri kolları bağlı kalması, O’na ölümün kaçınılmaz  bir şey olduğunu anlatmıştı.

Hastalığının “Siroz“ olduğunu biliyordu,

Vasiyetnamesinin hazırlanması için Umumî Kâtip Hasan Rıza  Soyak’ın yardımını istediğini duymuştuk. Bir gün Soyak’ı çağırdı. Mal olarak nesi varsa bir listesini çıkarmasını istedi. Umumî  Kâtip buna hiç lüzum olmadığını, kendilerine yapılacak operasyonun basit ve tehlikesiz bir şey olduğunu, bundan kaygılanacak hiç bir şey bulunmadığını söylüyorsa da dinletemiyordu…

Bunu  behemahal  yapalım…  Diyorsa. Emir emirdi. Hem daha fazla ısrar etmesi, zaten hasta olan Atatürk’ü üzebilirdi.

Umumî Kâtip bürosuna giderek kayıtlardan istediği listeyi çıkarıyor. Bu liste esas tutularak Kocaeli Milletvekili Selâhattin Yargı ile bir vasiyetname hazırlanıyor .

Atatürk vasiyetnamesinde bütün mal ve mülkünü yine millete bırakmaktaydı. Şahsî servetinden, çok yakınlarına,  sevdiklerine aylık  bağlanıyordu.

Vasiyetnamede yaşadıkları sürece kızkardeşi Makbule Atadan’a ayda 1000, Prof. Afet İnan’a 800, tayyareci  Sabiha Gökçen’e 600, Ülkü’ye  200, Rükiye ve Nebile’ye de 100 er lira bırakıyordı. Ayrıca Sabiha  Gökçen’e  bir  ev  alabilecek  para  verilecek,  Makbule  Atadan’ın  da Çankaya’da  oturduğu   ev  ölünceye kadar  emrinde  kalacaktı.  Bunlardan başka  İsmet İnönü’nün   çocuklarına  yüksek   öğretimlerini   bitirinceye kadar  gereken  yardımın  yapılmasına  ilişkin  bir madde  de vardı.

Umumî Kâtip Hasan Rıza Soyak, Atatürk’ün emrettiği gün Altıncı Noter İsmail Kunter’i Ata’nın yatmakta olduğu üst kattaki denize bakan odaya götürüyor. Atatürk onları pijaması ve robdöşambrı sırtında, traş olmuş vaziyette karşılıyor. Sigara ve kahveler içildikten sonra bir süre şundan bundan konuşuluyor; fakat hastalığından hiç sözedilmiyor. Sonunda Umumî Kâtip’le Noter, gitmek üzere ayağa kalkıp izin istedikleri zaman, masanın üzerinden  aldığı  kapalı bir zarfı Notere doğru uzatarak:

Bu benim vasiyetnamemdir. İcabettiği zaman açarsınız. Diyordu. Hasan Rıza Soyak sonradan  bunları anlatırken gözlerinin yaşlarla dolduğunu farketmiştim…”

YALNIZLIĞI

Bir sonbahar  gecesi… Çankaya  Köşkü’nde akşam  sofrasındalar. Hava  biraz sıcak olduğundan Atatürk sofrayı dışarı kurmamı emretti. Onlar sofradayken, ikinci bir sofrayı da bahçeye hazırladım.

-Sofra hazır Paşam…

Deyince önce Atatürk ayağa kalktı . Sonra birer birer bütün misafirler kalktılar. Gramofonda Zeybek havası çalıyordu. Meclisin en keyifli zamanıydı. Bu bulunmaz  ahengi  bozmamak  için   gramofonu   kucakladığım gibi onların önüne düştüm. Misafirler, kucağımda taşıdığım gramofonun ahengine kendilerini kaptırmışlar, oynıyarak  ilerliyorlardı .

Böylece bahçedeki sofraya vardık. Herkes yerlerini aldılar. Yediler, içtiler, çalgı çalıp eğlendiler. Güldüler,  oynadılar…

Atatürk’ün sofrada uzun süre içtikten sonra  hora tepip dans ettiği, Zeybek oynadığı görülürdü. En sevdiği müzik parçaları  arasında Rumeli  türkülerinden sonra Zeybek havaları gelirdi. O’nu neşelendirmek için arkadaşları ve davetliler de, kendisinin pek sevdiği Zeybek  oyunlarını  oynarlardı.

Güzel bir ay ışığı vardı. Sabaha karşı herkese bir mahzunluk çöktü. Sesler,  çalgılar yavaş  yavaş   kesildi. Hava adamakıllı serinlemişti. Herkes başladı üşümeğe… Misafirler ellerini  öperek ayrıldılar. Afet Hanım:

-Paşam, soğuk başladı, gidelim… Dedi. Fakat Atatürk, bu insanı iliklerine dek ürperten serin havadan ayrılmak istemiyordu. Bunun üzerine kızkardeşi ile Sabiha Gökçen, Afet İnan, Rukiye, Nebile, Zehra Hanımlar hep beraber izin isteyerek ayrıldılar. Bütün gecelerini uykusuz geçiren Atatürk sıhhatine pek düşkün değildi. Yerinden bile kıpırdamadı.

Orada benden başka kimse kalmadı. Bir de yaverlerden Celâl Bey vardı. Atatürk üşüyecekti. Çok üzülüyordum. Fakat vazifem yüzünden orasını bırakamazdım.

Gramofonda güzel valsler çalıyor, ben vazifen icabı oradaydım. Misafirler birer birer çekilip gitmişlerdi. Hepsinin evinde bir bekleyeni vardı. Çoluğu, çocuğu, eşi, anası, babası…

Atatürk ise sadece düşünceleriyle başbaşaydı. Koca köşkte yapayalnızdı,  rakı veriyordum. Bir an geldi : Rakı  istemez… Yeter!  Dedi .

Artık yalnız gramofon dinliyor ve düşünüyordu. Biraz önce burasını neşeye boğan misafirler, yiyip içmişler, birer ikişer başlarını alıp gittiler…

Bu hal bana çok dokundu. Yalnızlığı öylesine hüzün vericiydi ki…

Bir gece kendisini  odasına  çıkaracak bir adamı bile olmadığından acı acı yakınmış, ne kadar bedbaht olduğunu anlatmak istemişti .

Sabah olmuştu. Atatürk hâlâ  çenesini, yumruğuna dayamış, olduğu yerdeydi. Yavaş yavaş  doğrulduğunu, ağır adımlarla köşke doğru ilerlediğini gördüm. Ben de arkasından ağır ağır yatak odasına kadar yürüdüm. Sessizce odaya girdi.  Bir anahtarın döndüğünü  işittikten sonra geri döndüm. Sofrayı topladıktan sonra  yatmağa gittim .

Atatürk belki yapayalnızdı ama, bütün benliği Türk milletiyle doluydu. Bütün milletin de kalbinde yatıyordu. Aile mutluluğunu, milletinin sevgisiyle  değişmişti .

“SERVETLERİNİZİ VERİNİZ..

1930-1931 Yıllarında yurdumuzda  büyük bir ekonomik bunalım başgöstermişti. Ürün fiatları  düşüyor,  Devlet  bütçesindeki açık genişledikçe  genişliyordu. Genel bir ulusal ekonomi seferberliği olmadıkça  bu hal düzelemezdi. Her gün bir ya da birkaç  tüccarın iflâs  ettiği  duyuluyordu. Huzursuzluk son haddini  bulmuştu. Bu durumu gören bütün milletvekilleri, Atatürk’ten bu hastalığa bir çare bulmasını istediler.  Hatta Nuri Conker :

-Paşa, vaziyet kütüdür. Böyle giderse, memleket mahvolur. Diyordu.

O gün sofrada bulunan Yunus Nadi ve Hikmet Bayur :

-Paşam, bu işe ancak siz çare bulabilirsiniz… Deyince Atatürk şu cevabı verdi :

Ben askerim. Vazifem olan şeyleri bilirim. Gerisine karışmam. Bu memlekette Yüksek Ticaretten mezun dünya kadar genç yetişiyor. Bunların arasından seçin bir tanesini,  İktisat  Vekili yapın...

Fakat Hikmet Bayur’un dediği dedikti :

-Paşam,  bizim hiç bir işe sizin kadar aklımız ermiyor. Onun için her şeyi siz yaparsınız. Buna da siz  çare bulacaksınız. Dedi.

Atatürk bir iki saniye düşündükten sonra Nuri Conker’e  dönerek :

Bu millet çok çabuk kurtulur ama, usulünü bilmek lâzım. İsterseniz sizi misâl alalım.  Siz  Selanik’ten Türkiye’ye gelirken Ankara’ya ne getirdiniz ? Tabii hiç bir şey. Şimdi neniz var? Yüzbin liralık bir apartman, Kütahya’da ikiyüzbin liralık bir kiremit fabrikanız. Hepiniz bütün  mallarınızı millete verirseniz, bu dâva  kendiliğinden halledilmiş olur.  İşte sana kurtuluş  yolu…

Sonra Yunus Nadi ile Hikmet Bayur’a dönerek :

Ne buyrulur? Diye sordu. Daha onların vereceği cevabı beklemeden ekledi :

Ben askerdim. Allahın  inayeti,  milletin  yardım ve çalışmasiyle bugüne ulaşabildik. Memleket ve millet artık kurtulmuştur. Ben bir şey yapmadım ki… Benim  vazifem çekilip bir yana  oturmak olmalıdır.  Reisicumhurluğu bile üzerime  almamam lâzımdı. Ne çare ki, hiç  istemediğim  halde  bu vazife her yıl benim üzerimde kalıyor. Benim kalmam bu millet için belki zararlı olur.  Dedi.

Bir yıl  kadar  sonra  9 Eylül 1932 de İş Bankası Genel Müdürü olan Celâl  Bayar Çankaya Köşküne çağırıldı.  Atatürk Bayar’a :

Seni İktisat Vekili yapıyoruz.  Deyince Bayar :

-Paşam, beni af buyurun. Ben yalnız İş  Bankasında kalmak istiyorum. Bu iş bile bana fazla geliyor .  Diyerek üç sefer de yapılan isteği geri çevirince Atatürk :

Hem İş Bankası Müdürlüğünü yapacaksın, hem de İktisat Vekilliğini. Dedi. Bayar bu isteğe  uymak  zorunda kaldı .

Bunu duyunca çok sevindik. Sevincimiz daha çok şu bakımdan ileri geliyordu. Bayar eli açık, bol bahşiş verirdi. Hatırımızı sorar,  yakınlık  gösterirdi.

AMERİKALI GAZETECİ

Ankara Palas Oteli salonları sık sık büyük  balolara   sahne  olur  ve  bunların bazılarında şeref konuğu olarak Atatürk te çağrılı bulunurdu. Bir gece yine böyle büyük balolardan biri veriliyordu . Kızılay eliyle düzenlenen baloda Atatürk dans  ederken,  elinde  viski   kadehiyle   dolaşan   uzun boylu bir adama yaklaştı. Duruşundan  bir  yabancı  olduğu   anlaşılıyordu.

Atatürk, yanında bulunan Tevfik Rüştü Aras’a :

Bu  mösyö  kimdir?  Diye sordu. Tevfik  Rüştü Aras ta :

-Paşam,  Amerikan  gazetecisidir… Deyince  tanıştırılmasını istedi. Tanıştırıldılar. Atatürk’le yabancı gazeteci arasında  Fransızca  olarak şu konuşma geçti :

Önce konuk Amerikalıya :

Hangi  ırktansınız?  Diye sordu.

-Amerikalıyım… Cevabını alınca da:

Hayır siz Amerikalı değil Türksünüz.   Diye karşılıkta bulundu.

Amerikalı önce şaşırmıştı. Aralarına bir anlaşmazlık olduğunu sanarak yine ilk sözünde diretince Atatürk;

Kristof Kolomb’tan elli yıl evvel Türkler Amerika’yı keşfetmişler. Diye başladı anlatmağa. Amerikalı can kulağiyle dinliyordu.

Atatürk, buna örnek olarak müzelerimizde ceylan derisinden yapılmış  haritaların bulunduğunu,   Amerika’ya giderken rastlanan Kayık Adalarının Türkçe olduğunu, Türkçede  kayığa  sandal  da  dendiğini, Kanarya Adalarının adının (Kanari) olarak yazıldığını, Kanari’nin bizim Türkçede Kanarya olduğunu anlattıktan sonra Amerikalıya :

-Siz Amerikalılar Orta Asya’dan hicret ettiniz. Olsanız olsanız Türk olabilirsiniz.  Diye sözlerini  bitirdi.

Amerikalı  Atatürk’ü  gittikçe  artan  bir heyecan ve şaşkınlıkla dinliyordu. Bunca yıllık meslek hayatında ülkesi hakkında bu denli ilginç bilgileri  olan  kimseye hiç rastlamamıştı. Atatürk’ün çekiciliğinden    kendini bir türlü kurtaramıyor,  daha çok konuşması için  türlü  bahaneler buluyordu. Görüşme  saatlerce  sürdü.  Bir ara Amerikalı gazetecinin, çevresindekilere:

Hayatımda  tanıdığım en harikulade  adamla şimdi  karşı karşıyayım…  Dediğini  hatırlıyorum .

Amerikalı  gazeteci  Atatürk’ün  ilgisini   gördükten sonra  birkaç  günlüğüne  geldiği  Türkiye’deki  kalışını uzattı. Günlerce müzelerimizde incelemeler yaptı,  çalıştı,  notlar aldı.   Amerika’ya  gidince   de :

Biz Amerikalılar Türkten başka bir şey değiliz..  Diye yazılar yazmış. Bizim Türk gazeteleri de Amerikalının yazılarını çevirmişlerdi.

“MARİFETMİŞ  GİBİ   EVLENMİŞİZ…

Bir gün  sofrada  kadınlar  üzerine  görüşmeler   yapılıyor,   kadın   konusunda   orta ya atılan düşünceleri Atatürk  dikkatle dinliyordu. Bir erkeğin beraber yaşadığı bir  kadından  ayrıldıktan sonra onun için yakışıksız  sözler  söylemesinin  Atatürk  aleyhindeydi  ve   ısrarla   bu  düşünceyi  savunuyordu.

Atatürk’ü n evliliği kısa sürmüş ve Lâtife  Hanımdan ayrıldıktan sonra bile, yeri geldiği zaman ondan saygıyla söz etmeği alışkanlık  haline  getirmişti.

Bizim  Lâtife  Hanım   kraliçe   gibidir.   Lisan bilir, sefir ağırlar, sosyetik  misafirleri  nasıl  kabul edeceğini bilir, kültürlü, aydın kadındır… Şeklindeki öğücü  sözleri  çok  kişinin  kulağından  gitmemiştir .

Bir gün Atatürk’e  Armstrong’un  kitabını  getirdiler. Kitabı okuyunca kaşlarının çatıldığını gördüm. Okuduğu sayfa, O’nun özel hayatıyla ilgili bölümdü.

-Bu İngiliz benim evime giremez…Hususî hayatıma nüfuz edemez. Bizim Lâtife Hanım Avrupa’da tahsil etmişti. Ona bunları olsa olsa o yazdırmıştır. İngiliz, hususî hayatımı bilir  ama bir  yere   kadar bilir.  Dedi.

Daha sonraları evlenme konusu açıldığında Atatürk’ün şöyle konuştuğunu hatırlarım

Biz de bir zamanlar marifetmiş gibi evlenmiştik.  Merasimlerle evlenmeyi bir marifet  sanmıştık…

Atatürk’ün Lâtife Hanımdan ayrılışı, 1926 da Medenî Kanunun çıkışına da yol açmıştır. Eskiden boşanma çok kolaydı. Boş ol, dedi mi, karı koca ayrılıverirdi...(*)

SAVARONA YATININ  HİKAYESİ

ATATÜRK sık sık deniz yoluyla da yurt gezilerine çıktığı için dört  başı  mamur bir yata  ihtiyaç vardı.  Eski  devirden  kalma Ertuğrul yatı,  bir gün sert  bir havada  Karadeniz’de batma tehlikesi geçirdiği için  kullanılması sakıncalı bulunuyordu.  Atatürk denizi çok seviyordu,  deniz  aşıkıydı. Son zamanlarda  sağlık  durumu onun denizden  uzaklaşmasının doğru olmadığını da ortaya koyduğundan, bütün bunları gözönünde bulunduran Hükümet , O’na ulusun bir armağanı olarak Amerikalı milyoner bir kadından çok  ucuza bulduğu Savarona yatını almıştı.

Yatın İngiltere’den alınışı sırasında ben de bulunduğum için kısaca Savarona’nın hikâyesini buraya koymak yerinde olacaktır :

1938 Martında Londra’ya üç saat uzaklıkta Savsantin limanına gittik. Burada Savarona’ya büyük bir törenle Türk bayrağı çekildi. Bayrak çekme töreninde İngiliz bahriyesinden amiral ve komutanlar,  şehrin  ileri gelenlerinden birçok kimse vardı. Londra Büyük ­ elçimiz Fethi Okyar ile elçilik ileri gelenleri hazır bulunmuştu.

Geminin  alınmasında Cumhurbaşkanlığı  Umumi Kâtibi Hasan Rıza Soyak, Ulaştırma Bakanlığı Müsteşarı Sadullah Güney, Nakliyat Şefi Burhanettin, mühendis Naci Ark  ile  komisyoner olarak Avrupa’da  bulunan Zeki adlı bir kişi ve Bal Mahmut vardı .

Limanda bir ay kadar kaldık. Yatın dış kısmı beyaza boyandı. İçersinde yapılacak değişiklikler için İngilizler çok para istediklerinden İngiltere’den ayrılıp Hamburg  limanına  gittik. Zaten yat Hamburg’ta Blonios tezgâhlarında yapıldığı için Almanlar değişiklik konusunda hiç zorluk çekmemişlerdi.

Savarona yatını 1931 yılında Amerikalı bir kadın yaptırmıştı. Misis Katveller, Alman tezgâhlarına  tam beş milyon dolar saymıştı. Yatla  altmış üç gün Dünyayı dolaştıktan sonra Misis Katveller Amerika’ya vatanına döndü. Fakat  Amerika Hükümeti,  beş milyon dolar gümrük vergisi isteyince ters yüzü edip tekrar Avrupa’nın yolunu tuttu.

Bu sırada Katveller kocasını kaybetmiş ve hayatta yapayalnız kalmıştı. Yattan hevesini aldığı ve Amerika’ya da sokamıyacağını anladığı için satılığa çıkardı.

Yata ilk defa o zamanki Alman Başbakan Yardımcısı Von Papen istekli olmuştu. Fakat bizim  komisyoncular açıkgöz davranıp, kadına bu yatı Atatürk’e satma k istediklerini söylediler. Amerikalıların Atatürk’e sevgileri fazla olduğundan yatı bir milyon ikiyüz bin dolara sattılar. Bu suretle Hitler’in istediği  yat ona kısmet olmadı.

Savarona’nın satış işlemi bittikten sonra  1 Haziranda  İstanbul’a  geldik. Florya önlerinde bizi polis ve gümrük motorları karşıladı. Dolmabahçe Sarayı önlerine geldiğimiz sıra Atatürk bir motorla yata geldi. Atatürk’ü tam ikibuçuk ay görmemiştim. Heyecanla ve özlemle merdivenleri çıkmasını bekliyordum. Hemen yanına koştum. Fakat daha ilk bakışta hasta olduğunu sezdim. Yüzü solmuş, incelmiş, karnı şişmişti. Atatürk’e  kaygıyla ve dikkatle baktığımı gören Kılıç Al i :

Neden bu kadar dikkatli baktın Çelebi? Merak etme bir şey yok.  Diye benim hayretimi yatıştırmak istedi. Ama beni kandıramadı .

Yata hemen yerleşildi. Gerekli eşyalar taşındı. Atatürk, yatın mobilyasını, Amerikan zevkini çok beğenmişti. Çünkü yatın sahibi, ince zevkliydi. Yatın içindeki eşyaların bir kısmı, Fransa’daki   müzelerden aslı gibi taklit olunarak yaptırılmıştı. Birçok köşeleri tarihi  eşyalarla  bezenmişti.

Plânlarını gördüğü zaman yatı çok beğenen Atatürk, ne yazık ki,  ona  kavuştuğunda ölüme yaklaşmış ağır bir hastaydı. Savarona’nın safasını süremiyeceğini o da anlamış ve üzülerek

Bu tekne yoksa benim mezarım mı olacak?” diye hazin hazin sormuştu.

Atatürk onbeş gün kadar yatta kaldı. Küçük gezintiler yaptı. Deniz havası yaramış, yüzü biraz düzelmeğe yüztutmuştu.

**

KAFA  ÖLÇÜSÜ

Şapka   Devriminden sonra fes bir  kenara atılmış,  herkes  şapka  giymeğe  başlamıştı… Şapkayla  beraber, bunu  giyecek  olanların kafa ölçüleri de ortaya  çıkmıştı .

1930  yılında  Ankara’dayız, o zamanın Millî Eğitim Bakanı olan Dr. Reşit Galip, elindeki bir makineyle herkesin kafatasını ölçüyor. Dolikosefal mi, Brakisefal mi ?

Yani biz hizmetkârların konuşmalarına göre hayvan mı, yoksa insan mı ? Hatırımda kaldığına göre 77-79 gelen kafalar dolikosefal,  81 den ileri olanlar da Fordman  Brakisefal…

Atatürk’ün başı ölçüldü ve 81 geldi. Odadakiler sıraya girmişler, başlarının ölçülmesini bekliyorlar. Atatürk  Reşit  Galip’e :

Çelebi’ninkini  ölç…   Dedi. Öbürlerinden önce başım ölçüldü. 81 çıktı. Sevinmeğe  başlamıştım  ki    Atatürk :

-Olmaz! . O hayvan kafasıdır. Bir yanlışlık olmasın... Dedi.

-Nerdeyse ağlıyacaktım. Alındığımı anlayınca gülmeğe başladı. Tekrar dalıma basarak :

Baksana Çelebi’nin kafasına… O melon  kafanın benimkiyle ilgisi var mı ?  Dedi.

Açıklama;

(*) Lord Kinross, “ATATÜRK, “BİR MÎLLETİN YENİDEN DOĞUŞU” kitabında bu konuyu farklı anlatmaktadır;

“..Gazi Latife Hanımla evlenirken Müslüman geleneklerini bir yana iterek, töreni Batı ilkelerine uydurmuştu. Boşanırken ise,  bir erkeğe sorgusuz sualsiz karısını boşamak hakkını tanıyan İslâm yasalarına göre davranmıştı.

-‘Boş ol’ ya da ‘Bir daha yüzünü görmeyeyim’ demekle bu iş oluyordu. O da böyle yaptı. Bununla beraber, aldığı kararın sertliğini, ikisi arasında anlaşma ile alınmış olduğunu bildirerek, yumuşatmaya çalıştı.” (Bahse konu eser, Sahife: 638-639-640-641)  http://www.canmehmet.com/konusulan-ancak-bilinmeyenlerden-mustafa-kemal-ve-latife-hanimin-bosanma-nedeni.html

Resim ve Kaynak;

-“Atatürk’ün Uşağı’nın gizli defteri”, Cemal Granda, Turhan Gürkan, Fer yayınları

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*