Arap Baharını Teşvik Edenler, Bunun Mülteci Sorununa Ve İnsan Ticaretine Yol Açacağını Öngöremediler mi? (1)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

 

Neden Rusya veya Suudi Arabistan’da bir “Arap Baharı” yaşanmadı? Bu anlamda Çin, Avrupa, Amerika’da her şey yolunda mı gitmektedir?

Avusturya-Macaristan Veliaht Prensi Franz Ferdinand’ı, 28 Haziran 1914 Tarihinde öldürerek; 28 Temmuz 1914 Tarihinde (suikasttan bir ay sonra) I.Dünya Savaşı’nın başlamasına neden olduğu ileri sürülen Sırp Milliyetçisi Gavrilo Princip’in; tek başına dünyanın tüm dengelerini değiştirdiğini iddia etmek herhalde fazla saflık olacaktır.

Bu iddia, Arap Baharını başlatan Tunuslu Muhammed Buazizi için de geçerlidir.

I.Dünya Savaşı’na katılan taraf devletler; bir dünya savaşına değil bir ay, bir yıl; birkaç yıl öncesinden hazırlık yapmaya başlarlarsa, ancak başarılı olabileceklerini çok iyi bilirler.

Savaşlar ve devrimler gerçeğinde oluşan şartların bir sonucu; çıkan bir kıvılcım veya iki el ateş, olayların (yarışın, savaşların) başlaması için bir işaret fişeği midir.

İnsanla ilgili gelişmelerde doğru olan; insan ve haklarının öncelikli olmasıdır.

Bir anlayış, bir düzen; insanı merkezine almıyorsa orada güçlüler lehine sahte bir parıltı, sahtekarlık vardır.

Mutfağında; insanı ve haklarını doğrayarak, bunları parıltılı ışıklarla donatılmış vitrinlerde çeşitli isimlerle sergileyenler, en büyük sahtekar, soyguncu ve kan emicilerdir.

Bir devlet düzeninde, zenginliğin bir kutupta, yoksulluğunda bir kutupta toplanması; o topluma hiçbir zaman kalıcı huzur getirmemiş ve getirmeyecektir.

İnsanın ve haklarının merkezde olmadığı düzenlerde bakalım neler öncelik kazanarak merkeze taşınmakta; zenginliğin, yoksulluk ile farklı kutuplarda barındırılmasında kimler ne adına bunu körüklemektedir?

“..Dış baskıya direnme ve hasım ülkelere denk bir oluşturma zarureti, ülkeyi o zamana kadar bilinmeyen sanayileşmeye mutlak öncelik vermeye şevketti. Bunun insanî maliyeti, 19. Yüzyılın İngiltere ve Fransa’sının sanayileşmesinin maliyeti kadar korkunç oldu. İngiltere ve Fransa’sının o sanayileşme döneminde beş yaşındaki çocuklar bile maden ocaklarında çalıştırılıyordu. İşçi ölümleri ise öyle bir yüzdeye ulaşmıştı ki bizzat sanayiciler bile: dehşete kapılmış ve kendilerini gelecekte çalıştıracak işçi bulamayacakları korkusu sardı. Bu sanayileşme 1. Napolyondan 3. Napolyona kadar da katı diktatörlüklerle devam ettirildi. (1)

Bu itiraftan anlaşılan: Her türlü diktatörlüğün, sömürü için bulunmaz bir dayanak olduğudur.

Bu noktada İngiltere’nin Sanayi Devrimi öncesine bir örnek daha verelim:

“…Madencilerin yararlandığı hakların kapsamı gerçekten şaşırtıcı boyutlardaydı. Bunlar maden ocaklarında kullanacakları keresteyi çevredeki ormanlardan özgürce alabildikleri gibi, kerestenin kıt olduğu zamanlarda, fırınlarına yetecek kadar odunu sağlayıncaya dek koru sahibinin korusundaki ağaçları kesmesine bile engel olabiliyorlardı… Kilise avluları, bahçeler, meyve bahçeleri ve anayolların dışında, her yerde maden araması yapabiliyorlardı. Dahası, ırmakların yataklarını değiştirme ve en yakın anayoldan yararlanma gibi haklara da sahiptiler.

Bu bağlamda John de Treeures şöyle yakınmaktadır:

Tam tamına altmış kalay madencisi, buğday, arpa, yulaf, yonca, bezelye ekili ve en az Cornewaille’deki diğer tarlalar kadar verimli Treeures’in demesnesine (beylik tarlasına) girmişlerdir; …”

…Londra o hale gelir ki, “Şehirde adam asacak ağaç… Thames Nehri’nde çevre kirliliğinden zehirlenmeyen tek bir balık kalmamıştır…”(2)

Arap Baharı, Mülteciler ve İnsan Ticaretine başlamadan evvel “Birleşmiş Milletler ve Bunun gizli ve açık oluşum gerekçelerine kısaca bir göz atalım:

Birinci ve İkinci Dünya Savaşı ile dönemin güçlüleri dünyayı aralarından paylaştıktan sonra, (sonraki paylaşımlarda) aralarına yeni ortaklar almamak için çeşitli cinliklerle birtakım “Kuruluşlar!” oluşturdular ve hâkimiyetlerini gelecek süreçte de –kendileri açısından- garantiye aldılar.

26 Haziran 1945 Yılında ABD/New York’ta kurulan, “Birleşmiş Milletler” de bunlardandır.

Bu örgüt (görüntüde) ne yapacaktır?

-“Dünya barışını, güvenliğini koruyacak  ve uluslar arasında ekonomik, toplumsal ve kültürel bir iş birliği oluşturacaktır.”

-“Birleşmiş Milletler kendini “adalet ve güvenliği, ekonomik kalkınma ve sosyal eşitliği uluslararasında tüm ülkelere sağlamayı amaç edinmiş küresel bir kuruluş” olarak tanımlamaktadır.

Örgüt yapısal olarak idari bölümlere ayrılmıştır; Genel Kurul, Güvenlik Konseyi, Ekonomik ve Sosyal Konsey, Yönetim Konseyi, Genel Sekreterlik ve Uluslararası Adalet Divanı. Örgütün en göz önündeki merciisi Genel Sekreterdir.

Bu bölümlerden “Güvenlik Konseyi” on beş ülkeden oluşmakta olup, bu üyelerden beşi  (ABD, Rusya, Çin, Birleşik Krallık ve Fransa) daimi üye statüsündedir ve mutlak veto yetkisine sahiptir.

Peki, Bu Daimi Üye ve Veto hakkı ne anlama gelmektedir?

Elbette; Körlerle sağırlar birbirlerini ağırlayacak, beş ülke menfaat toplarını aralarında çevirecektir.

Birleşmiş Milletler’e bağlı kuruluşlar:

-Gıda ve Tarım Örgütü

-Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu

-Uluslararası Para Fonu

-Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü

-Dünya Bankası

Bunlardan Gıda ve Tarım Örgütü ne işe yaramaktadır?

Bunu bize, Eski Sovyetler Birliği Devlet Başkanı MIHAIL GORBAÇOV, “Yerküre Manifestom” İsimli kitabının 36.cı sahifesinde açıklamaktadır:

-“..Soğuk savaş döneminin bitmesiyle, gelişmiş ülkelerin silahlanma yarışı için harcadıkları dev paraların, kısmen de olsa, dünyadaki fakirliğin ortadan kaldırılması amacıyla kullanılacağını sanıyordum.  Bana öyle geliyordu ki, Hristiyan değerler üzerine inşa edilmiş medeniyetler, dünya üzerindeki 800 milyon insanın aç, bir milyardan fazla insanın içecek sudan mahrum kalması, 2 milyardan fazla insanın elektrik şebekesiyle henüz tanışmamış olması ve dünya nüfusunun yarısı olan 3 (üç) milyar insanın da temel ihtiyaç maddelerinden yoksun durumda bulunmasına asla tepkisiz kalmazlar ve içlerine sindiremezlerdi..”

Batıda hazırlanan İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’ni de unutmamak gerekir!

“İnsan Hakları Evrensel Bildirisi, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu’nun Haziran 1948’de hazırladığı ve birkaç değişiklik yapıldıktan sonra 10 Aralık 1948’de, BM Genel Kurulu’nun Paris’te yapılan oturumunda kabul edilen 30 maddelik bildiridir.”

Bu bildirideki ifadelere baktığımızda;

-“…Bütün insanlar özgür, onur ve hakları yönünden eşit doğarlar…”

-“İnsan haklarının özellikleri: Herkes, ırk, renk, cins, dil, din, siyasal ya da her hangi bir başka inanç, ulusal ya da toplumsal köken, varlıklılık, doğuş ya da herhangi bir başka ayrım gözetilmeksizin bu bildiride açıklanan bütün haklardan ve bütün özgürlüklerden yararlanabilir..”

Bunlar kulağa ne kadar hoş geliyor değil mi?

-Peki, bize ve kimi ülkelere vize uygulamasını kimler yapmaktadır? Ve kendi dilini öğrenmeyene ülkesinde yaşam hakkı tanımamaktadır.

Neden ülkelerinde çıkardıkları iç savaş nedeniyle kaçan Mültecilere kapılarını açmamakta, onları (gözlerini kapatarak) insan tacirlerinin ellerine teslim etmektedir?

(Kontrollerindeki) DAEŞ için binlerce kilometre uzaktan “terör!” bahanesi gelerek Ortadoğu’da ordular, üsler kuran, terör örgütlerine alenen binlerce uçak ve tırlarla silah getiren kendine gelişmişler! herkesin gözü önünde Akdeniz’i bir köle pazarı yapılmasına neden seyirci kalmaktadır?

Bu, Açık Deniz Köle Pazarı’nda, çaresiz, kimsesiz kadınların ve çocukların cinsel malzeme olarak satılmasına kimler örtülü onay vermektedir?

Ustaları Makyavel’in öğüdünü mü yerine getirmektedirler?

Makyavel ne demiştir: “Kazanmanın ahlakı yoktur!” 

Artık Arap Baharı ve Sonuçlarından İnsan Ticaretine başlayabiliriz.

Devam edecek

www.canmehmet.com

Resim: (AP Photo)  Web ortamından alınmış, yazı tarafımızdan hazırlanmıştır.

DOSYA – 27 Ocak 2016 Çarşamba günkü dosya fotoğrafı, Suriyeli mülteci çocuklar, öğretmenlerini dinleyen bir okula dönüştürülen bir çadırda, Qab Elias’taki Suriyeli bir mülteci kampında dinlerken yere oturdu. Bekaa Vadisi, Lübnan’daki bir köy. Önde gelen uluslararası bir insan hakları grubu olan İnsan Hakları İzleme Örgütü, 19 Temmuz 2016 Salı günü yayınlanan bir raporda, Lübnan’da kayıtlı yaklaşık 500.000 okul çağındaki Suriyeli çocuğun yarısından fazlasının okula gidemediğini ve hiçbir örgün eğitim almadığını söyledi. Suriye’nin çatışması Mart 2011’de başladığından beri, yüz binlerce Suriyeli şu anda 1,1 milyon kayıtlı mülteciye ev sahipliği yapan Lübnan’a kaçtı. (AP Fotoğrafı / Bilal Hussein, Dosya)

FILE — In this Wednesday, Jan. 27, 2016 file photo, Syrian refugee children sit on the ground as they listen to their teacher inside a tent that has been turned into a makeshift school, at a Syrian refugee camp in Qab Elias, a village in the Bekaa Valley, Lebanon. Human Rights Watch, a leading international human rights group, said in a report released Tuesday, July 19, 2016, that more than half of the nearly 500,000 school-age Syrian children registered in Lebanon do not go to school and receive no formal education. Since Syria’s conflict began in March 2011, hundreds of thousands of Syrians have fled to Lebanon, which is now home to some 1.1 million registered refugees. (AP Photo/Bilal Hussein, File)

 

Kaynaklar

(1) YOBAZLIKLAR, Roger Garaudy, Sahife:42

(2)Kaynaklar ve daha fazlası için bakınız;  http://www.canmehmet.com/greenpeace-yesil-baris-dosyasini-aciyoruz-orgut-ingilizlerin-cinliklerinden-birisi-midir-1.html

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*