Anayasa değişikliği referandumu, Tam (iktisadi) bağımsızlığımız için neden yüzyılın son fırsatıdır (2)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

 

Toplumun eğitimini ve sağlığını en büyük meselesi olarak gören siyasetçi: hem devlet adamı, hem de halkın adamıdır.

Toplumun eğitimini ve sağlığını en büyük meselesi olarak gören siyasetçi: hem devlet adamı, hem de halkın adamıdır.

 

IMF parası ile silah alabilirsiniz. Ancak, eğitim ve sağlığa yatırım yapamazsınız. Şaka gibi değil mi? Gelişmişlerin desteği ile, ülkenizde kanlı bir askeri darbe yapabilir, ancak seçilmiş bir hükümetseniz, onların rızasını almadan bir yasa çıkaramazsınız.

Ve birileri hala bu düzene sıkılmadan! “Cumhuriyet/Temsili yönetim” diyebilmektedir.

Kuşatılmış ülkelerdeki darbeci askerler her zaman yeni bir anayasa yapabilir, ancak seçilmiş milletvekillerinin oluşturduğu meclisler, değil bir anayasa, anayasa değişikliği dahi yapamamaktadır.

Peki, Neden?

Geçen yazının sonunda “bilinmeyenlere bir kapı değil bin kapı” açacağımızı söylemiştik. Kapılardan birisini açarak konuya başlayalım.

Ülkemiz çok yakın tarihe kadar, düzenin koruyucularına, 3-5 Kankaya pervasızca soydurulmuştur.

Soygunun bahanesi size hiç yabancı değildir.

“Türkiye Laiktir, Laik kalacak!”  Ve biz zenginleşmeye devam edeceğiz!

Bakalım, “Cumhuriyet, Laiklik!” adı altında, ağır bir dünya savaşından çıkmış ülkemizin alınteri, zenginlikleri, kurumuş memesinden kan gelinceye kadar kimlerce emildi, kimler emilmesine izin verdi?

Körlerle sağırlar birbirlerini mi ağırlar!

Sayın (Eski) Cumhurbaşkanı A. Necdet Sezer, Sayın (eski) Yargıtay Cumhuriyet başsavcısı Sabih Kanadoğlu ve Sayın  (eski) CHP genel başkanı, Deniz Baykal, bakalım nerede “el ele, kol kola, gönül gönüle” dir?

Şimdi biraz gerilere, mesela, 1960’lara gidiyoruz:

-“Bir televizyon kanalında (Skytürk- 29 Nisan 2007, saat: 11.00) herkese Sabataycılık elbisesi giydirmekle maruf Yalçın Küçük şunları söylüyordu:

-“…Muhtıranın verildiği 28 Nisan günü önemli bir tarihtir. 28 Nisan 1960’ta yani 27 Mayıs müdahalesinden bir ay önce İstanbul’da ve Ankara’da üniversite gençliği harekete geçmişti. Darbeyi hazırlayan bu yürüyüş ve gösterilerdi. Ben de aralarındaydım.

Daha kimler vardı: Sabih Kanadoğlu, A. Necdet Sezer, Deniz Baykal…” (1)

Şimdi biraz yakınlara, 1988’lere geliyoruz:

Ahmet Necdet Sezer, “Yargıtay 2. Hukuk Dairesi üyesiyken Yargıtay Genel Kurulu’nca belirlenen üç aday arasından dönemin cumhurbaşkanı Kenan Evren  tarafından o güne kadar atanmış en genç üye olarak 27 Eylül 1988’de Anayasa Mahkemesi asil üyeliğine atandı. 6 Ocak 1998’de Anayasa Mahkemesi Başkanı seçildi.” (2)

Şimdi de, 1992’deyiz:

-9 Eylül 1992,’de Deniz Baykal CHP genel başkanıdır.

Biraz daha yakınlardayız…

Sabih Kanadoğlu, “… 19 Temmuz 1984 tarihinde Yargıtay Üyeliğine seçilmiştir. Yargıtay Büyük Genel Kurulu’nca; ilki 26 Aralık 1994 tarihinde, ikincisi de 28 Aralık 1998 tarihinde olmak üzere iki kez Yargıtay Onbirinci Ceza Dairesi Başkanlığına seçilmiştir. Yargıtay Büyük Genel Kurulu’nca gösterilen adaylar arasından 21 Ocak 2001 tarihinde Ahmet Necdet Sezer tarafından Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına seçilmiştir. (3)

Özetle:

–Ahmet Necdet Sezer, dönemin cumhurbaşkanı Kenan Evren tarafından o güne kadar atanmış en genç üye olarak 27 Eylül 1988’de Anayasa Mahkemesi asil üyeliğine atandı. 6 Ocak 1998’de Anayasa Mahkemesi Başkanı seçildi.”

Sabih Kanadoğlu, Yargıtay Büyük Genel Kurulu’nca gösterilen adaylar arasından 21 Ocak 2001 tarihinde Ahmet Necdet Sezer tarafından Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına seçilmiştir.

Ve CHP’liler bağırmaktadır?

“Yargıma dokundurtmam!”

-Çay da söyleyeyim mi?

Bitti mi?

Elbette Hayır!

“..Anlatılanlara bakılırsa, TÜSİAD ile hükümet arasında varılan Mutabakat çok ilginçti. TÜSİAD, yersiz irtica suçlamalarından bunalan AK Parti hükümetini irtica suçlamalarına karşı kamuoyunda koruyacak, AK Parti hükümeti ise bunun karşılığında Avrupa Birliği reformlarını aksatmadan yürütecekti.

Mutabık kalınan bu iki genel konu 2006 yılına kadar aksamadan sürdürüldü. AK Parti hükümeti, AB müzakere sürecinin başlamasını sağladı. TUSlAD ise AK Parti hakkındaki irtica suçlamalarını elinden geldiği kadar bertaraf etti. Tarafların bu uyumu Merkez Bankası’na yeni başkan atanmasına kadar sürdü.

2006’da ne oldu?

AK Parti, 2006’da görev süresi dolan Merkez Bankası Başkanı Süreyya Serdengeçti’nin yerine TÜSİAD’ın onayını almadan Adnan Büyükdeniz’i Merkez Bankası’na başkan olarak önerdi. Bu isim hakkında kamuoyunda birdenbire olumsuz bir hava estirildi. Ahmet Necdet Sezer, Adnan Büyükdeniz’in atanması için Köşk’e gönderilen Bakanlar Kurulu kararını veto etti. Ayrıca Merkez Bankası başkan yardımcılığına atanan Mehmet Şimşek’in kararnamesini de geri çevirdi. Böylece Merkez Bankası’na başkan ataması kilitlendi. “ (4)

“..Aslında, Türkiye’nin yaşadığı temel sorun ve bu krizin sonradan bizi vurmuş gibi görünmesi, Türkiye’de yapısal uyumun kurulamamasından kaynaklanıyordu…

Yapısal uyumun sağlanamaması ile ilgili size sadece bir örnek vermek istiyorum. Türkiye 2001 yılında bankacılık krizine girdiğinde Bankalar Kanunu yoktu. Çünkü A. Necdet Sezer’in başkanlığını yaptığı Anayasa Mahkemesi, 1995 yılında Bankalar Kanunu’nu iptal etmişti. Bankaların sahipleri tarafından soyulmasında bu yasal boşluk önemli bir rol oynamıştı.

Kısacası A. Necdet Sezer’in Cumhurbaşkanı olduğu dönemde çıkan 2001 mali krizi, Anayasa Mahkemesi’nin 3182 sayılı Bankalar Kanunu’nun, ‘bankaların içini boşaltanları cezalandırılmasını’ düzenleyen 69. Maddesini 1995’te iptal etmesinden kaynaklanmıştır.

Anlayacağınız, 2001 krizinde iki milyon kişinin işsiz kalmasının nedenini de meydanı boş bırakan bu yargı kararına bağlamanın yanlış bir değerlendirme olmadığını düşünüyorum. (5)

Yargı-Ekonomi ilişkisi

Türkiye’de yargı son yirmi beş yıldır istediği zaman yürütmeyi ve yasamayı kuşatıp, bu organları iş yapamaz hale getirmiştir.

Nasıl yapmıştır bunu?

Bu kuşatmanın nasıl yapıldığını anlamak için yargı ve ekonomi ilişkisine biraz daha derinlemesine bakmamız gerekiyor.

Özelleştirme karşıtı görüşlerin siyasal mücadelesi ülkemizde yargı üzerinden yapılagelmiştir. Siyasi düzeyde tartışılıp çözümlenmesi gereken özelleştirme konularının tümü yargıya götürülmüş ve siyasi iktidarların ekonomideki hareket alam bu yolla iyice daraltılmıştır. Türkiye’de yapılan her özelleştirme uygulaması yargıya götürülüp durduruldu.

Mesela dönemin başbakanı tarafından 40 milyar dolar değer biçildiği ileri sürülen Türk Telekom özelleştirmesi, 1994 yılında Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildi. Hâlbuki, o zaman Telekom özelleştirilseydi Türkiye’ye alternatif getirişi şimdi 167 milyar dolar olacaktı. Telekom ancak 2006’da 12,5 milyar dolar şirket değeri üzerinden özelleştirilebildi. Daha sonra limanlardan enerji üretim ve dağıtımına, işletme hakkı devri, yap-işlet, yap-işlet-devret yöntemleri için açılan davalar geldi.

Bilirkişi raporu bile hazırlanmadan doğrudan mahkeme kararlarıyla, 1980’li ve 1990’li yıllarda, özelleştirme uygulamalarının iptal edilmesinin bugün Türkiye ekonomisine alternatif maliyeti 586 milyar doları buluyor.

Özelleştirmelerin hukuki altyapısı olmadığı için iptal edildiği öne sürülüyor. Bu ne kadar doğru?

Bunu söyleyenler, aslında özelleştirme karşıtı olduklarım açıkça dile getiremeyenlerdir. Zira artık onların da kesinlikle biliyor olmaları gerekir ki, Türkiye’de devlet mallarının nasıl satılacağı ve özel sektöre nasıl kiralanacağı daha Cumhuriyet’in başlarında, 1927 tarihli Muhasebe-i Umumiye Kanunu ile belirlenmiştir. Hatta KİT’lerin hisselerinin halka nasıl devredileceğini, Atatürk Sümerbank’ın mevzuatında düzenletmiş. Osmanlı Devleti döneminde de kamu hizmetlerinin nasıl özelleştirileceği imtiyaz düzenlemeleriyle mümkün kılınmış.

Dolayısıyla, özelleştirmenin uygulama tarihi Türkiye’de çok eskiye dayanır. Ve yasal dayanakları ile örnek olaylar oldukça fazla. Merkez Bankası’ndan bile daha sağlam bir hukuki altyapısı olduğu halde, özelleştirme tamamen ideolojik nedenlerle yargı üzerinden engellendi ve hâlâ engellenmeye devam ediliyor. Türkiye ekonomisi bu nedenle sürekli zarara uğratılıyor.

Yargı neden özelleştirmelerde bu kadar etkin bir rol oynuyor?

Buradaki amaç büyük devleti korumak olarak ortaya çıkıyor. Çünkü büyük devleti koruduğunuz zaman nemalanması da büyük oluyor. Fakat büyük devlet hantaldır ve verimsizdir. Hantal devlet örneğinde Yunanistan iyi bir örnek oluşturuyor bizim için. Yunanistan Avrupa Birliği’ne rağmen özelleştirmesini tam yapamadı ve neticesinde mali krize girdi.

Özelleştirmesini yapamayan ülkeler bir yerde verimsiz ticari kuruluşlar nedeniyle kriz yaşıyorlar. Özel sektörün üreteceği ürünler özelleştirilmelidir. Çay, şeker, kömür ve demir üretmek özel sektörün işidir. Türkiye’ye bakıyoruz; devlet hâlâ çay, şeker, kömür üretiyor. Hâlbuki bunların hepsini özel sektör üretebilir.

Devlet bunların yerine ne yapmalıdır?

Devlet iyi bir adalet hizmeti üretmelidir.

İyi bir güvenlik, eğitim ve sağlık hizmeti vermelidir.

Fırsat eşitliğini sağlamalıdır.

Bugüne kadar bunlar neden yapılmadı?

…Çünkü devlet KİT’ler yoluyla soyuldu. Özel sektör bankaları bu KİT’lere yüksek faizle kredi verdiler ve yine özel sektör KİT’lerin ürettiği ürünleri ucuza satın aldı.

Ayrıca tüm okuyucularımızın dikkatine şunu çekmek istiyorum: Türkiye’de özelleştirmeler ilk başladığında, TÜSİAD üyelerinin hiçbiri gelip özelleştirmeden şirket almaya yanaşmadı.

Neden?

Çünkü bu zenginler, KİT’lere pahalı kredi veriyorlar ve KİT’lerden ucuz mamul alıyorlardı. Bunlar ancak yeni özelleştirilebildi. TÜPRAŞ’ın, PETKİM’in özelleştirilmesi yeni yapıldı. Statükocu zihniyet devleti KİT’ler yoluyla soydu. Kamu bankalarını soydu.

Kamu bankaları hâlâ özelleştirilemedi. Bunların da özelleştirilmesi gerekiyor. Geçmişte kamu bankaları zarar ediyordu. Çünkü statüko kamu bankalarından kredi aldı, ama geri ödemedi…” (6)

Devam edecek

Sistem en başında örümcek ağı misali mi kurulmuş?

www.canmehmet.com

Resim: Yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

(1) Fazlası ve kaynaklar için bakınız: http://www.canmehmet.com/chp-dosyasini-aciyoruz-ama-biz-bankadan-kar-almiyoruz-aaa-sahi-mi-2.html

(2) http://www.canmehmet.com/chp-dosyasini-aciyoruz-ama-biz-bankadan-kar-almiyoruz-aaa-sahi-mi-2.html

(3) http://www.canmehmet.com/chp-dosyasini-aciyoruz-ama-biz-bankadan-kar-almiyoruz-aaa-sahi-mi-2.html

(4) Derin Ekonomi, Süleyman Yaşar,

(5) A.g.e: Sahife:87

(6) A.g.e: Sahife:91

 

564 Toplam Ziyaretçimiz 2 Günlük Ziyaretçimiz

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Tam tersi. Eğer bu değişiklik kabul olursa sonsuza dek sömürü ülkesi olarak kalacağız. Çünkü AKP döneminde yapılan reformların (Tam piyasa ekonomisi ve özelleştirme) kalıcı olması isteniyor. Bunun önündeki iki tehlikeden birisi olan ordu tamamen pasifize edildi. Diğer tehlike olarak ta milli iradenin evi olan meclistir. Onu da yok ettikten sonra tam piyasa ekonomisini bu ülkede artık kimse değiştiremez.

Değerli cankurtm, Bakalım, iddia ettiğiniz gibi tersi, “Ordu(muz) pasifize mi..” 2010 yıllarda Gözbebeğimiz ve bağımsızlığımızın teminatı ordumuz, ihtiyaçlarının ancak, yüzde yirmisini (temel) gereksinimlerini yurt içinden/yerli kaynaklardan sağlamakla, birinci dereceden dış devletlere bağlı değil midir? Ve bu nedenle (teknik olarak) bağımsız olması mümkün müdür? Geçmişte ambargo nedeniyle Amerika-Avrupa’nın silah-parça satmaması nedeniyle ordumuz içerisine girdiği durumu sağduyu sahibi olan herkes takdir edecektir. Bağımsızlığımızın teminatı gözbebeğimiz, bugün; ihtiyaçlarının nerede ise yüzde yetmişe yaklaşan oranda (yerli üretilen yüksek teknolojik silah ve sistemler de dahil) içeriden temin etmektedir. “Sömürge (olan) ülkeler”, “dışarıya muhtaç” olanlardır. Günümüzde Avrupa/Amerika’nın kıyametler koparmalarının arkasındaki gerçek, “Oltadaki Balık!” Türkiye’nin (ekonomik manada) oltadan kurtulması yatmaktadır. Esas tehlike, Ülkemizin çağa uygun teknoloji geliştirememesi ve ekonomik yeterlilik içerisinde bulunamamasıdır. Son yazılarımızda bu konu işlenmektedir. Ve bilirsiniz, bilgi ve hoşgörü ile tartışmak, karşılıklı kör noktaların aydınlatılmasına en büyük kaynaktır. Görüşleriniz ve ilginiz için teşekkür ediyorum. Sağlıcakla kalınız.

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*