ABD Senatosu’nda Lozan Antlaşması neden imzalanmadı, arka planında yatan nedir? (2)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

"Bir damla petrol bir damla kandan daha değerlidir." İngiltere başbakanı Churchill, bu tespiti keyfinden söylememiş olmalı!

 

ABD, I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı İmparatorluğu ile savaşan ülkelerden olmamakla birlikte Osmanlı’nın mirasından büyük pay ister. Onaylanmayan Lozan antlaşmanın arkasında istenen bu pay vardır.

Gerçekte Lozan’daki kavga, Türkiye-Avrupa arasında değil,

Avrupa-ABD arasında geçmiştir.

Acı gerçek, bizim  kaybeden taraf olarak Lozan’da tek yaptığımız,; dikte edilenlerin altını imzalamak olmasıdır.

DÜNÜNÜ DOĞRU ÖĞRENEMEYEN MİLLETLERİN, KENDİLERİNE DOĞRU BİR GELECEK YAPILANDIRMALARI HAM HAYALDİR. BİR İNSAN İÇİN HAFIZA NE İSE, MİLLETLER İÇİN DE TARİH ODUR.

NE HAFIZASIZ BİR İNSAN YAŞAYABİLİR, NE DE TARİHSİZ BİR MİLLET.

Lozan Antlaşması ABD Senatosu’nca –neden- reddedildi.

Dışişleri Bakanlığı’nı ve Amerikan Hükümeti’ni 1922’de Yunanlılar yararına işe karışmaya zorlamış olan nedenler, Senato üzerinde büyük etkiler yapmıştı.

Bu etki yüzünden, kapitülasyonları geri getirmeyen, Hristiyanlara cömertçe imtiyazlar vermeyen ve bağımsız bir Ermenistan yaratılmasını önleyen bir Türkiye antlaşmasına razı olunamazdı. Fakat, antlaşma, durumun gerçekliğine dayanıyor ve bu gerçeklilik sürüp gidiyordu.

Lozan görüşmeleri, bu gerçekleri açıklığa kavuşturmuş ve bunlar, görüşmelerde, taraf olanlarca kabul edilebilir resmî ve diplomatik deyimlerle anlaşmalara geçmişti.

Türkiye ile A.B.D. arasındaki ilişkilerin dayandığı gerçeklerin bu resmî yorumu hiçbir zaman uygulanmadı ve anlaşmanın Senato tarafından reddedilmiş olmasının bu ilişkilere etkisi pek az oldu.

Anlaşma gerçekte, daha çok var olan şartların ışığı altında, kendine, özgü olaylara uymak için gerekli kuralları ortaya koymuştu ve şimdi, bir anlaşmanın eksikliği, genel ve özel düzeyde daha fazla bir şiddetle duyulacaktı. (1)

Amerika, Türkiye ile doğrudan bir savaşa girmediği için Amerika, Lozan görüşmelerine “bir gözlemci” olarak katılmış ve imzacı ülkeler arasında yer almamıştır.

Amerika’nın imzalamadığı antlaşma, kastedilen Lozan antlaşması değil, onun eki anlamına gelen ve Türkiye-Amerika arasında ayrıca yapılmış; “6 Ağustos 1924 Tarihli dostluk ve Ticaret Antlaşması”dır.

Oylama anlaşma tarihinden yaklaşık dört yıl sonra yapılmış olmasına rağmen gerekli üçte iki çoğunluk sağlanamadığı için ABD Senatosu tarafından reddedilmiştir. (2)

I.Dünya Savaşını Kaybeden Osmanlı Amerika’dan Manda istedi mi?

(Amerikalı)Yüksek Komiser, 14 ağustos tarihinde, Mustafa Kemal partisinin Erzurum’da bir hazırlık kongresi yaptığını ve bu kongrede Türkiye’nin parçalanmamasını istediğini yazıyordu. Bu,  Mandaya karşı çıkmak anlamına gelmiyordu, fakat herhangi bir Manda yanlısı olmamakla birlikte, bu konuda bir zorunluk olursa, daha çok bütün Türkiye’yi içine alan tek bir Manda düzeni yeğ tutuluyordu.

Bu arada, Mustafa Kemal, zamanla Türkiye’nin denetimini ele geçirmeyi ve güçlü bir hükümet kurmayı umuyordu. Yüksek Komisyon, Türkiye anlaşmasının geciktirilmesinin, Mustafa Kemal’in lehine çalıştığı kanısındaydı. (3)

Amerika’nın derdi

“…Amerika’nın üzerinde durduğu yarar konusu başlıca “açık kapı” ilkesinin onayı ve kendisinin Osmanlı imparatorluğu toprakları üzerinde varolan hak ve imtiyazlarının devamını sağlamaktı. Bu toprakların Türk yönetiminde kalması  Bağımsızlığını kazanmış olması ya da başka bir devletin yönetimine geçmiş bulunması, bu amacın elde edilmesine engel olmamalıydı.

İlgili devletlerle bu noktalara son ve kesin biçimini vermek için yapılacak görüşmeler, İtilâf Devletleri’yle Türkiye arasında kesin anlaşmaya varılıncaya kadar ertelenmeliydi. Yeni Türkiye Hükümeti ile Amerikan çıkarlarını hesaba katan bir antlaşma, bu ülkenin bağımsızlık ölçüsünü göz önüne almalı ve öteki devletlerin antlaşmayla elde ettikleri imtiyazlar ölçüsünde genişletilmeliydi.

Bütün bu sorunlar, Barış Antlaşması’nın alacağı son duruma bağlıydı. O zamana kadar A. B. D.’nin 24 mart 1920 tarihinde Fransız Elçisi’ne verilen notayla Belirtilen durumundan başka diplomatik alanda yapabileceği bir şey yoktu.

Çünkü antlaşma henüz onaylanmamış olduğundan var sayılmazdı. Amerika’nın Manda altına konulacak ülkelere karşı tutumu da aynıydı.

Milletler Cemiyeti’nin Manda şartlarını onaylamasına ve kurulacak yönetimin niteliğini belirtmesine kadar bu ülkelerle Amerikan ilişkileri üzerine anlaşma görüşmeleri mümkün değildi, fakat bu sırada Amerika resmî yoldan hiçbir şey yapamamak durumunda olduğu halde, yine de Amerikan yararlarını korumak yolunda büyük girişimlerde bulunabilirdi ve bulundu da…

A.B. D. Fransa ve İngiltere arasında, petrol ve kapitülasyonların devamı hakkında sürdürülen yazışmalar Amerikan Orta Doğu politikasının ilkelerini kesin biçimde ve şöyle yerleştiriyordu: Türkiye’den ayrılmış ve Manda altına konulmuş ülkelerde “açık kapı” ilkesi, özel hakların devamının korunması, A.B.D’nin haklarının sürdürülmesi, Amerika’nın resmi olmaksızın kapitülasyonların sona erdirilmesini tanımanın reddi; Dışişleri’nin aşağıdaki bu politikası 1914  günlerine dönüşün tecrübesi olmadığı gibi, 1920 lerin orta Doğu’sunun, bundan on yıl önceki durumuna göre, tamamen değişik olduğunu kabul edilmemesi değildi.

Amerika politikasının ana amacı yeni şartlara uymak fakat bu şartları Amerikan görüş ve seçimine göre benimsemektir. Böylece de, Osmanlı İmparatorluğu’nun son ve kesin bölüşülmesinin ve Avrupa devletlerinin Orta Doğu egemenliklerinin İleride alacağı şeklin ortaya çıkardığı yeni politik durumun şartlarına uymaktı. Bu durum, Amerika’nın Orta Doğu ile ilişkilerinin niteliğini kökünden değiştiriyordu.

Sorun şuydu: Bu amaca nasıl ulaşılacaktı?

Çünkü Amerika, Doğu’ya doğrudan doğruya karışmak ve baskı yapmak olanağına sahip değildi ve bu konuda yalnız Avrupa Devletleri üzerine genel anlamda bir baskı yapabilirdi.

Dışişleri’nin bulduğu çözüm yolu:

-Birincisi, yerine başka bir şey almadan kendisi de hiçbir şey vermemek,

-İkincisi, büyük bir uyanıklıkla davranmak,

-Üçüncüsü, mümkün olduğu ölçüde hukuk çerçevesinde kalarak Amerikan isteklerinin ve haklarının inkârına sapıldığında bunun bir uluslararası hukukun çiğnenmesi sayılarak karşı durmayı mümkün kılmak,

-Dördüncüsü hakların, en büyük bir etkenlikle kullanmak ve değerlendirmek yoluyla Orta Avrupa devletlerinin ve bu arada Türkiye’nin yenilmesinde Amerikan payını yükseltmek. (4)

Kavganın arkasındaki neden PETROL

ORTA DOĞU petrolleri konusuna gelince: Savaş’tan sonra ulusal petrol kaynaklarının hızla tükenmekte olduğunun görülmesi, Amerika’daki tedirginliği artırmıştı. Savaş sırasında petrol tüketiminin büyük ölçüde artması, hükümetlerin gözlerini gelecekte işletilmesinden faydalanılabilecek kaynaklara yöneltmişti. Yapılan araştırmalar, A. B. D. Kalan kaynakların ancak otuz yıldan biraz fazla bir süre için tüketimi karşılayabileceğini gösteriyordu.

Bunun sonucunda denizaşırı kaynaklardan, gelecekteki petrol ihtiyacını karşılamak konusuna yurtta artan bir ilgi doğmuştu.

31 Mayıs 1919’da, petrol bulunabilmesi olanağı bulunan bölgelerdeki bütün konsoloslara birer genelge gönderilerek “buralardaki petrol üretimine Amerika’nın karışabilmek imkânlarını bildirmeleri,” istenmişti. Yurt içi petrol kiralama kontratlarında petrol kaynaklarının azalması ihtimali üzerine bu kaynakların sömürülmemesini sağlamak düşüncesiyle, 1919 Ağustos’unda ve daha sonraki aylarda Senato’da yabancı ortaklığı üzerinde geniş tartışmalar olmuş ve petrol holdinglerine yabancıların ortaklığı yasaklanmıştı.

Tartışmalar süresince, İngiltere’nin dünya ve Orta Doğu petrollerini kendi denetimine almak politikası üzerinde durulmuştu.

Bu, Elçi Grey’in Dışişleri’ne gönderdiği sert mesaj bir karşılığa yol açtı. Grey, hükümeti’nin dünya petrollerine herkesten önce el koyma niyetini reddediyor ve Amerika Hükümeti’nin, kendi denetimi altında bulundurduğu geniş kaynakları hatırlatıyordu.

Dışişleri, cevabında, Senato’da söylenen sözlerin sorumluluğunu  kabul etmiyor ve şunu ekliyordu: Amerikan üretimi her ne kadar genişse de tüketime ayak uydurmuş değildir.

Öteki  devletlerce denetlemekte olan petrol alanlarında üretimin petrolden gelecekte yararlanılacak şekilde yoluna konulmamış olması ihtimalinden A. B. D. Tedirgindir. Sonraki iki – üç yıl boyunca, İngilizler tarafından yabancı petrol kaynaklarının geliştirilmesine Amerika’nın katılmasını  önleyerek onun yararlarına engel olma tutumu kamuoyunda büyük ölçüde tepki ve yorumlara yol açmış, bu hal, hükümetine yöneltilen suçlamalara karşı İngiliz Elçisi’nin protestolarıyla karşılaşmıştır.

Eski Osmanlı İmparatorluğu’nun petrol kaynaklarındaki A. B. D.nin hakları iki ana temele dayanıyordu.

-Birincisi, Amerikan petrol şirketlerinin istedikleri ve önceden edilmiş olan haklar,

-ikincisi, Amerika’nın  Açık Kapı siyasetine dayanarak istediği haklar.

Bu iki esasa dayanarak Amerika’nın İzlediği politika, Orta Doğu’nun geleceğini kesin bir biçime bağlamak yolunda İtilaf Devletleriyle sıkı bir işbirliği yaptığı sıralarda canlanmıştı.

Fakat bir yıl sonra, 24 mart 1920 tarihli notayla, yeni karışmama, (Ademi Müdahale) politikası ortaya atılmıştı. Bununla birlikte şimdi bu Politikada bir değişme ve bozuşma yoktu ve A. B. D.’nin tutumu başlangıçtan beri ne barış antlaşmalarından çekilmek, ne de yönetimi değiştirmekti…

1919’da Filistin’de imtiyaz sahibi ve Mezopotamya petrolleriyle ilgili olan Standard Oil of New York ile yine Mezopotamya ile ilgili bağımsız bir grup petrol şirketleri, kendi çıkarlarının İngilizlerin Orta Doğu yöneticilerince engellenip tehlikeye düşürülmekte olduğundan Dışişleri’ne şikâyette bulundular. Standard Oil Şirketi, Filistin’deki İngiliz yönetiminin şirket yöneticilerini Kudüs’e sokmadığını ve kendi haklarını ispatlayan belgeleri alıp götürdüklerini bildirmişti. Aynı şirket, yine o yıl içinde Dışişleri’ne, kendi ajanlarının Mezopotamya’da petrol araştırması yapması için istenilen izni reddettikleri halde bir Britanya Jeoloğu’nun Shell Şirketi tarafından dört ay süre İle çalıştırıldığını bildirmiştir. (5)

8 nisan 1919’da, İngiliz ve Fransız temsilcileri bir ön anlaşma hazırladılar. Bunun adı: Long-Berenger anlaşmasıdır. Bu anlaşma iki memleketin Dünya petrolleri üzerinde karşılıklı haklarını ayarlamakta ve anlaşma savaştan önceki Türk petrol kumpanyaları holdinglerindeki payları da içine almaktadır. A.B.D. 13 mayıs’ta bu hususu soruyor ve böyle konuşmalar olduğu (Petrol Hakkında) fakat Amerika yararlarını aradan çıkarma yolunda hiçbir anlaşmaya varılmadığı cevabını alıyor. Anlaşma gerçekte bir yıl sonra San Remo anlaşmasında olduğu gibi, benzeri konulan içine almaktaydı.

Lloyd George bu anlaşmadan çekilmişti ve konuşmalar San Remo anlaşmasına kadar bir sonuca bağlanmamıştı.

Elçi Davis, bu konularda bilgi almak üzere, 6 Ekim’de İngiliz dışişleri Bakanlığı ile görüştü. Kendisine “İngiliz Hükümeti’nin, Mandalar hakkında bir karar verilinceye kadar eski Osmanlı İmparatorluğu toprakları üzerinde var olabilecek herhangi bir imtiyazın değerIendirilmesinin yasaklanması ve savaştan önce Türk Hükümeti tarafından verilmiş  olanların durdurulması kararlaştırılmıştır. Çünkü böyle bir sınırlama yapılmazsa ülke, isteklerin ve bekleyenlerin saldırısına uğrayacaktır, cevabı verildi ve şu eklendi:

“İngiliz ilgililerine Mezopotamya’da çalışma izni verildiği yolundaki şikâyete gelince; gerçekte bazı kuyular İngiliz askerî yetkilileri tarafından çalıştırılmıştır, ancak bu, askerî gerekler bakımından petrol darlığı duyulması sonucudur. Shell temsilcisine verilmiş olan denetleme ödevi, bu gerek yüksek askerî makamlarca sağlanır sağlanmaz geri alınmış ve kendisi ülkeyi terke davet edilmiştir.’…

Dışişleri Bakanlığı, verilen karşılığı yeterli bulmuştu. Davis’e Amerika’nın durumu konusunda İngiliz Dışişleri Bakanlığı’na resmen başvurarak ileride Manda düzenine girecek ülkelerde Amerikan yurttaşlarının hak ve yararlarına zarar verilmeyeceğinin güven altına alınmasını sağlaması bildirildi.

Çünkü, bu hakların korunması, esasen Wilson ile Lloyd George arasında ve Manda ilkeleri içinde bir prensip kararma bağlanmıştı. A. B. D., gerek Filistin’de ve gerek Mezopotamya’da İngiliz yurttaşlarına ya da herhangi başka ulus yurttaşlarına tanınacak hakların aynen Amerikan yurttaşlarına da tanınacağını ummaktadır, denilmekte idi.

Curzon’un karşılığı, ekim içinde Davis ile yapılan tartışmada ileri sürülen noktaları tekrarlıyor ve yeni durumda sınırlamaların eşit olarak uygulanacağı bildiriliyordu. Bu arada Dışişleri, Standard Oil Şirketi’nin hukuk açısından durumunu inceletiyor ve şu sonuca varıyordu: Şirket, Türk kanunlarına göre hak elde etmişti. Bu bakımdan Dışişleri Bakanlığı, İngiltere’ye  Orta Doğu’da beklenen izinleri vermesi için baskı yapmaya hakkı olmadığı sonucuna vardı…(6)

Bununla birlikte Elçiye, İngiliz Hükümeti üzerindeki “Baskıyı Sürdürmesi” talimatı verildi. Amaç, bu konuya A. B. D’nin “hayatî konu” olarak baktığı izlenimini ve Türkiye anlaşması üzerinde çalışılırken Amerikan yurttaşlarının korunmasının Amerikan Hükümeti’nce beklendiği ve umulduğu kanısını vermekti. Dışişleri Bakanlığı, İngiltere, iyi niyetli davranmazsa, Amerika’da olumsuz bir duygu uyanırsa, bu ayırıcı işlemden iki ülke arasındaki ilişkiler zarar görebilir,” diyordu.

İNGİLİZLERLE Fransızlar arasında 27 Nisan 1920’de, San Remo’da İmzalanan petrol anlaşması, Amerika’nın Orta Doğu petrol politikasına bütünüyle bambaşka bir renk getirdi.

Artık sorun yalnız bir Amerikan yurttaşı yararı olmaktan çıkarak daha çok bir ulusal çıkar konusu haline gelmişti. Anlaşma, iki ülkenin Romanya, Galiçya, eski Rus toprakları ve bazı Fransız ve İngiliz sömürgelerini ve özellikle Mezopotamya’yı kapsıyordu. Anlaşmanın genişliği A. B. D. Dışişleri Bakanlığı’na, işin, iki devlet tarafından ne ölçüde bir Ciddiyet ve gerçekçilikle ele alındığını göstermekte, buna karşı Amerikan çıkarlarıysa, anlaşmada yalnız Mezopotamya  ile sınırlandırılmış bulunmaktaydı.

Anlaşmaya göre, Mezopotamya petrollerinin İngilizlerce denetimini kabul konusunda gösterdiği uysallık karşılığı olarak Fransa, petrolün dörtte birini alacak ya da petrol Özel örgütlerce işletilirse Fransız ortaklar yine yüzde yirmi beş pay sahibi olacaklardır. Özel örgütlerce işletilecek petroller de devamlı olarak İngiliz denetimi altında bulunacaktı. Artık Orta Doğu’da Amerikan haklarının vakit geçirilmeden korunmasına girişilmesi zorunlu oluyordu.

Orta Doğu petrollerinin bütün üretimine erken davranacak İngiliz ve Fransızlarca fiilen el konulmasını, Manda konusunun görüşülmesi sırasında varılmış olan anlaşmaya ve vaatlere açıkça aykırı olup henüz el sürülmemiş büyük petrol kaynaklarının işletilmesine katılma olanağından Amerika’yı ayrı tutma gibi amaçları önlemek gerekiyordu.

San Remo anlaşmasının ana noktaları 3 Mayıs’ta Dışişleri’ne tellenmişti ve tam metin 7 Mayıs’ta gönderildi. Standard Oil of New Jersey’den A. C. Bedford, San Remo’daki Fransız delegasyonunun bir üyesinden gizlice elde ettiği bu anlaşma metnini Elçiye, vermişti. Dışişleri, Elçiye hemen karşılık verdi. Bunda petrol anlaşması konusunda İngiltere ve Fransa ile tartışmaya girişilmesi yasaklandı.

Çünkü A. B. D., bu anlaşmadan resmî olarak bilgi sahibi değildi ve Amerika’nın durumu, Manda düzeninin genel İlkelerinin temeli içinde açıkça belirtilmiş bulunmaktadır. 10 mayıs’ta Londra’ya bir nota tellendi ve bu nota, 12 Mayıs’ta İngiliz Dışişleri’ne verildi.

Nota, Orta Doğu petrolü hakkında geçmiş olan yazışmalara işaret ettikten sonra A. B. D. Hükümeti’nin gerek Manda altında bulunan ve gerek işgal altında tutulan ülkelerde uygulandığını görmekten memnun olacağı ilkeleri “kesin bir biçimde açıklamaktadır. Nota şöyle devam ediyor: “Birincisi. Mandater hükümet” Paris’te Barış Konferansı’nın devamı sırasında ortaya konmuş ve onaylanmış ilkelere ve Mandaların Londra’da hazırlanmış olan tipini yaratan ilkelere titiz ve çok sıkı bir biçimde uymak ve bunları uygulamakla” görevlidir. İkincisi, bütün ulusların, kanun ve uygulamada, kişi hakları bakımından, bütün ticarî ve ekonomik eylemlerde eşit işlem görmeleri güven altına alınmış olmalıdır. Üçüncüsü, Manda altına alınmış ülkede özel kayırma imtiyazları verilmemeli ya da üretim tekeli yaratılmamalıdır…” (7)

Yukarıdaki bilgilerden anlaşılan, bölgemizde yakın tarihte yapılmış ve yapılacak nerede ise tüm savaşların arkasında Petrol gerçeğinin olduğudur.

Devam edecek…

 

Resim; web ortamından alınmıştır.

Kaynaklar;

(1) Laurence EVANS, “Türkiyenin paylaşılması” Sahife; 417

(2) Yazının tamamı için bakınız; http://www.kongar.org/medyanotu/435_ABD_Hangi_Lozani_Imzalamadi.php

(3) Laurence EVANS, “Türkiye’nin paylaşılması”, Sahife;184

(4) A.g.e; Sahife; 293

(5-6-7) A.g.e

(*) Manda; Fransızca olan sözcüğünün kelime anlamı “yetki, görev” demektir.

Manda kavramı ilk kez 1919’da toplanan Paris Barış Konferansı’nda gündeme geldi ve 28 Haziran 1919’da imzalanan Milletler Cemiyeti Sözleşmesi’nin 22.ci maddesinde resmen tanımlandı.

Manda projesinin temelinde, I. Dünya Savaşı’nda yenilen Osmanlı Devleti ve Almanya’dan ayrılan ve Avrupa dışında kalan bölgelerin yönetimi sorunu yatıyordu. Dünya kamuoyunda sömürgeciliğe duyulan tepki nedeniyle, bu ülkelerin doğrudan doğruya galip devletler arasında paylaşılması uygun görülmedi. Ayrıca barış konferansında etkin olan ABD, sömürgeci sistemin genişletilmesine karşı idi.

Türkiye’de Amerikan Mandası Konusu

“Mandacı” Görüşler

Savaştan yenik ve perişan çıkan Türkiye’de İngiliz veya Amerikan “müzahereti” (yardım, kolaylık gösterme) konusu 1918 Kasımından itibaren yoğun olarak tartışıldı; 1919 Mayıs veya Haziran’ından itibaren “manda” sözcüğü popülerlik kazandı. Eylül 1919’dan sonra konu gündemden düştü.

Türkiye’nin toprak bütünlüğünü koruması ve ekonomik kalkınmasını sağlaması için Amerikan yardımı düşüncesi, savaştan sonra Türk aydınlarının önemli bir bölümünce desteklendi. Bu görüş özellikle feshedilen İttihat ve Terakki Partisine yakın, milliyetçi ve reformist kanatta taraftar buldu. Halide Edip, Rauf Bey, Kara Vasıf, Yunus Nadi (Abalıoğlu) gibi, daha sonra Milli Mücadele’nin düşünsel ve örgütsel önderleri arasında yer alacak olan kişiler, İngiliz ve Fransız emperyal “emellerine” karşı, Amerikan yandaşı bir tutumu benimsediler. Kasım-Aralık 1918’de Mustafa Kemal’in ortağı ve başyazarı olduğu Minber gazetesi de Amerikan “müzaheretini” savunanlar arasındaydı.

Halide Edip “bütün eski ve yeni Türkiye hudutlarına şamil olmak üzere, muvakkat [geçici] bir Amerikan mandasını ehven-i şer olarak görüyoruz.” derken, gerekçelerini şöyle açıklıyordu:

ABD’nin Tavrı

Wilson’ın konuyu incelemek için görevlendirdiği King-Crane Komisyonu, Osmanlı topraklarında yaptığı araştırma gezisinden sonra 28 Ağustos 1919’da yayımladığı raporunda ABD mandası lehine görüş bildirdi. Ancak tam bu sırada ABD Senatosu ile Başkan Wilson arasında şiddetli bir görüş ayrılığı baş gösterdi. Senato Paris barış antlaşmalarını ve Milletler Cemiyeti sözleşmesini reddetti. Eylül-Ekim 1919’dan itibaren Wilson Amerikan dış politikası üzerindeki kontrolünü kaybetti. Senato, Wilson’un aktif dünya siyasetini terkederek “yalnızlaşma” (isolationism) dönemini başlattı.(Vikipedi)

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*