“Affairisme”, vurgunculuk (1)

Sonraki Yazı

İçerikte yakın tarihteki bir zaman diliminde ülkemizde yaşanmış çok büyük bir “affairisme” olayını, birinci dereceden yaşayanın, şahidinin kaleminden aktaracağız. Amaçlanan bir dönemi ve kişileri karalamak değil, ülke olarak yaşadığımız olumsuzluklardan bir ders almaktır. Bir taraftan, bir dönemin kapanması ile yenisinin kurulma sürecinin halk tarafından çok iyi bilinmesinin önemi vurgulanırken, diğer taraftan da; demokratik ve şeffaf bir devlet anlayışının, ülke kalkınmasında ne kadar büyük bir etken olduğu ortaya çıkmaktadır.

Kimse size karşı değildir. Sadece kendi çıkarının yanındadır. Bizlerde halk olarak çıkarlarımızın nerede olduğunun farkında ve yanında olmak zorundayız. Ve İşte hikayemiz…

-“Türkiye daha fazla fabrika kaldırmaz. Türkiye’de daha fazla fabrika kurmak için yer yoktur. Türkiye şeker eksiğini dışarıdan ithal edecektir.’

‘Son istihsal haddi 65 bin tondur… Daha fazla istihsal (üretim) edersek fabrikalar dayanamaz’ denildi. Ve bu tertibe, bir de dokunulmaz isim bulundu: “İnönü Projesi”

‘Hem de bu arada şeker ithal izni tek elde toplamak için bir de özel şirket kurulmuştu. Bu özel şirketin aktif yürütücüsü mesela bir şeker kralı vardı. İdare meclisinde bazı İsimler görülüyordu…

‘Ama şirketin ne yeri, ne yurdu, ne depolama, sevk etme tesisleri, ne büroları vardı. Ama Türkiye’nin büyük miktarda şeker ithalinde gene bu şirket sahnedeydi.

Şekerle ilgili daha bazı işlerde elinde toplanmıştı. Eldeki dört şeker fabrikasının 1939’da mesela bütün istihsali 42 bin tona indirilmişti*

*Şeker ithalatı 1934 ve 1935’te 2-3 bin tona kadar inmiştir. 1935 -1939 döneminde iç tüketim düşük seviyede tutulduğundan, İthalat yılda ortalama 30 bin ton olmuştur.

“Ama 1939 da bu işler kontrol altına alınıp da, “İnönü Projesi”, denilen ve onu tertip edenlerden başkası tarafından görülmeyen proje ve şirket de ortadan kaldırılınca, O sene dört şeker fabrikasının istihsalatı (üretimi) 90 bin tona çıktı. Sonra da 120 bin ton! “

Hem fabrikalar da çalıştı, parçalanmadı. Şeker ziraatı genişletildi, yayıldı. Ve bugün Türkiye’de 16 şeker fabrikası çalışır, istihsal ise 42 bin ton değil 450 bin tondur.

Hatta Türkiye 1 milyon ton şeker istihsal edebilir.

Öyle sanıyorum ki, çeşitli şekillerde şeker etrafında düğümlenen bazı teşebbüsler ve hele özel şirket işi Türkiye’ye devlet nüfuz ve imkânlarına arkasını dayayarak özel sektörün zaferi gibi gösterilen işlerden biridir. (Şevket Süreyya Aydemir, İkinci adam, Cilt, I, s.452)

Bu örnek, memleketin sanayileşmesine hizmet etmek amacıyla kurulmuş bir bankanın yönetici grubunun tutumunu göstermek bakımından da dikkat çekicidir.

Banka, şeker fabrikalarının ortağıdır. Çıkarı teorik planda İthalinin önlenmesi ve iç üretimin geliştirilmesi olmalıdır diye düşünülebilir.

Fakat ithal malı şeker o kadar ucuzdur ki, bunu ithal edip içeride yüksek fiyatla satmak çok daha kolay ve karlıdır. Bunun için içeride şeker satış tekelini ele geçirmek yeterlidir.

Nitekim Hayri İpar (*) ile işbirliği halindeki nüfuzlu İş Bankası Grubu şeker ticaretini ele geçirdikten sonra, Atatürk Bulvarı Üzerinde bugünkü Meclis’in karşısında içinde iki güzel sekreter bulunan bir büro tutmakla, şeker ithalinden sağlanan büyük karları paylaşmışlardır.

İthal işi dahi şeker fabrikaları tarafından yürütülmüş, kar “TEC şirketi” ne devredilmiştir. Üretimini kısan şeker fabrikaları ise, zarar etmiş ve devletin yüksek teşvik ve himayesi ile girişilen sanayileşme hareketi, devlete en yakın eller tarafından baltalanmıştır.

İş Bankası’nın giriştiği cam sanayiinde de durum farklı olmamıştır. Bankanın sahip olduğu Paşabahçe Şişe ve Cam Fabrikası’nda —bir kararname ile, 25 yıl süreyle 8 ilde başka fabrika kurulamaması hükmü sağlanarak fabrikaya tekel hakkı tanındığı halde — üretim sınırlı ve çok az çeşitli tutulmuştur.

Mamullerin satış tekeli “Kale gurubu” denile “Karoka ve Ortaklarına” verilmiştir.

Bu Musevi grubu yüksek fiyatlı satışlar ve ithalat yoluyla, fabrika ve milli Sanayi aleyhine. Yüksek karlar sağlamıştır.

Musevi tüccar grubunun bu işte yalnız olmadığı milli sanayi kurmakla yükümlü nüfuzlu özel teşebbüsçülerle ortak çalıştığı açıktır.

Meseleyi resmen inceleyen Şevket Süreyya Aydemir bu konuda şunları söylemektedir:

“Affairisme”in İş Bankası etrafında ve asıl koruyucusuna haber verilmeden. Buna benzer (şeker işi gibi) anlaşmaları olmuştur.

Mesela Bankanın yüzde 99 hissesine sahip olduğu ve fiilen idare ettiği Paşabahçe şişe ve Cam fabrikası mamullerinin satışı, bu işe 1939’da yeni hükûmet el koyuncaya kadar, İstanbul’da bir Musevi grubuna, İmtiyazlı bir şekilde kapatılmış gibiydi.

Bundan başka, bu fabrikanın ‘Avrupa fiyat seviyesine uygun’ diye geçirilen fiyatlarının, bu grup tarafından Almanya ve Polonya’dan yapılan ithalat fiyatlarının üç misli üstünde olduğu, fakat iç satışların hep beraber bu yanlış fiyatlar üzerinden yürütüldüğü gurup bürolarında yapılan incelemelerde meydana çıkmıştır.

Böyle bir fiyat iddiası yürütmeye esas tutulan vesikanın, matbaada basılmış, imzasız, sahipsiz ve asılsız bir Almanca yazı olduğu tespit edilmiştir.

Bu misalleri çoğaltabiliriz. Hülasa “affairisme”, Türkiye’de işlemiştir ve Celal Bayar’ın daha önce makalesinden alınan parçada ifade ettiği gibi, hükûmet her şeyi kendi yapmak, özel teşebbüse yer vermemek meylinde olmamıştır.

Aksine olarak özel teşebbüse bağlı tertipler hatta bizzat devlet kontrolünün yürütülmesi gereken sahalara bile nüfuz ederek, işlemek imkânını bulmuştur.

Bu tertiplerin en küçük bir kontrole tahammülü olmadığı da meydandaydı. Nitekim bu neticeler ortaya konulunca. Bu işlerin bağlı bulunduğu Umum Müdür işin esasını meydana vuran beyanlarla görevinden çekilmek zorunda kalmıştır» ’ Şevket Süreyya Aydemir, İkinci adam, Cilt, I, S.453

İş Bankası Grubu, üçüncü bir iş olarak kâğıt sanayiine el atmak istemiştir.

Bu alanda da, kâğıt tekeli kurulacak ve Milli Sanayi kurma gerekçesiyle üretimden çok kâğıt ithaline yönlenecekti, İsmet Paşa’nın ağırlığını koymasıyla, bu teşebbüs önlenebilmiş ve kâğıt sanayii devlet eliyle kurulmuştur.

Ama olay, İş Bankası’na ve kudretli politikacılara dayanan grubun büyük gücünü göstermek bakımından dikkat çekicidir.

İnönü’nün 1937 yılında başbakanlıktan ayrılmasında, ileri sürülen görünüşteki sebepler ne olursa olsun bu grubun önemli bir rolü bulunsa gerektir. (1)

Devam Edecek…

Mustafa Kemal Paşa hiddetle bağırmaktadır….

(*) İparlar, Atatürk’ün Müteahhidi”nin Hikayesi…

Yeni cumhuriyetin en önemli ailesi İparlar 30 yıla damgasını vurmuştu. Mehmet Hayri İpar, Mudanyalı bir öğretmen-subaydı. Yeni kurulan cumhuriyetin “Türk zengini” yaratma gayretinin ürünü oldu. Çevresinde “Atatürk’ün müteahhidi” olarak tanındı. Boğaziçi’nden Büyükada’ya kadar sayısız mülk edindi. II. Dünya Savaşı yıllarını ABD’de geçiren aile için, 27 Mayıs 1960 dönüm noktası oldu…

Masal gibi denir ya, İparların hayatı gerçekten masal gibiydi. Her yaptıkları olay oluyordu. Köşkleri, yalıları, kotraları, burada verdikleri davetler, aşkları… Her şeyleri o gün için haber değeri taşıyordu. O yüzden de bugün magazin adını verdiğimiz gazetelerin cemiyet sayfaları İparlarla dolup taşıyordu…

Atatürk’ün müteahhidi diye anılıyordu

İparların soy kütüğü 1860’larda Bursa-Mudanya’ya uzanmakta. Ailenin ilk ferdi Ahmet Rüştü, Osmanlı Telgraf İdaresi’nin Mudanya’daki müdürüydü. Mudanya’nın sevilen eşrafından Ahmet Rüştü Bey, Mudanya eşrafından Sümbülzâdelerin güzel kızı Şaziye ile evlendi. 1882 Şubatı’nda Mehmet Hayri adını koydukları bir oğulları dünyaya geldi…

Mehmet Hayri Rüştü-Emine Tevhide Rüştü çiftinin 1908’de Şaziye adını koydukları ilk çocukları dünyaya geldi. Çiftin sonraları 1918’de Muazzez, 1921’de ikizler Ali ve Muzaffer, 1923’te Selma ve 1926’da Mehmet adlı beş çocukları daha dünyaya geldi. Mehmet Hayri Rüştü’nün müteşebbis bir ruhu vardı. Çeşitli ortaklıklara girerek büyük bir ticari başarı elde etti.

Artık Mehmet Hayri Rüştü ismi Türkiye’nin sayılı işadamları arasında anılmaya başlanmıştı.

Yeni cumhuriyetin ilanıyla birlikte müteşebbis fikirlere karşı duyulan ihtiyaç had safhaya ulaşmıştı. Ticaretin Rum, Ermeni ve özellikle Yahudi azınlıkların elinden kurtarılması hedefleniyordu. Atatürk, içinde Mehmet Hayri Rüştü’nün de bulunduğu bu güçlü müteşebbislere kalkınma yolunda büyük bir güven duymaktaydı.

Bu güven, bu kişilere devlet adına yollar, fabrikalar, köprüler yapma görevi verilmekle kendini gösterecekti. Bu süreçte Mehmet Hayri Rüştü’nün adı, çevresinde, “Atatürk’ün müteahhidi”ne çıkacaktı.

O günlerde bazı milletvekilleri ve tüccarlar Trakya’da bir şeker fabrikası kurma girişiminde bulunmuşlardı. Bu çabalar sonucunda 14 Haziran 1925 tarihinde İstanbul ve Trakya Şeker Fabrikaları T.A.Ş. adıyla bir şirket kuruldu. Şirketin hissesinin yüzde 68’i İş Bankası’na, yüzde 22’si milletvekilleri ve içlerinde Mehmet Hayri Rüştü’nün de bulunduğu tüccarlara, yüzde 10’u da Ziraat Bankası’na ve il özel idaresine aitti.

Alpullu’da kurulacak ilk Şeker Fabrikası’nın temeli 22 Aralık 1925 günü atıldı. Fabrika 26 Kasım 1926’da faaliyete geçti. Fakat bir süre sonra çeşitli nedenlerle şirket zarar edince, devlet şirkete sermayesinin dörtte birini aşan miktarda yardımda bulundu, vergi muafiyetleri getirdi ve üretilen şekerin tümünü satın almayı taahhüt etti.

Fakat geçen 10 yıllık süreç sonucunda bu şirket başarıya ulaşamadı. Şirket, 1935 yılı Temmuz ayında Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş.’ye devredilerek devletleştirildi. Mehmet Hayri Rüştü, bu tarihten itibaren ölümüne kadar şirketlerin murahhas üyesi oldu…

İpar Ailesi’nin çocukları da bir başka âlemdi. Her biri, gerek İstanbul’da gerek Avrupa ve Amerika’nın en ünlü ve en saygın okullarında eğitim görmüşlerdi. Fakat sorumsuz ve savurganca yaşayan çocuklar aynı zamanda amaçsızdılar. Akıllarına estiği gibi yaşamayı değişmez âdet olarak benimsemişlerdi.

Turing’in 1936’da düzenlediği otomobil yarışlarında direksiyon başında erkeklere meydan okuyan beş kadın sürücüden birisi oydu (Lemia Hanım, Muazzez İpar, İzetta Fracgini, Matmazel Blache ve Azize Hanım).

Hollywood’da yıldız oldu

Yazları Çiftehavuzlar’daki köşkün iskelesine bağlı olan ünlü “İpar Kotrası” dostu düşmanı kıskandıracak kadar lükstü. Marmara’ya her açıldığında mutlaka gazete ya da dergi sayfalarını süslemekteydi. Dünyanın geçirdiği ekonomik buhran ya da “Varlık Vergisi” İparlardaki bu lüks ve gösterişli yaşamı etkilemedi bile. Çünkü dönemin siyasileriyle İparlar arasında büyük bir dostluk vardı.

Ancak bu mutlu günler II. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla sona erdi. Mehmet Hayri İpar’ın işleri yine yolunda gidiyordu ama o, Türkiye’nin de savaşa gireceğine inandı. O günlerde Mehmet Hayri İpar savaşa girme ve servetine el konulması korkusuyla yaşıyordu. Ailesinin saadeti için derhal bu duruma bir çare bulmalıydı.

Mehmet Hayri İpar, ailesine tek kurtuluş olarak ABD’de yaşamayı uygun görmüştü. Çünkü savaşa şimdilik en uzak ülke ABD’ydi. İpar Ailesi bir arkadaşlarının aracılığıyla en kısa zamanda Los Angeles’ta Beverly Hills semtinde muhteşem bir malikâne satın aldı…. (Meraklısı için devamı…

(http://www.chronicledergisi.com/ataturkun-muteahhidinin-hikayesi/)

* Affairisme; Vurgunculuk, çıkarcılık, spekülasyon, entrika,

(1) “Türkiye’nin Düzeni, I. Cilt, S. 387 ” Doğan Avcıoğlu

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*