Affairisme (2), 5816 Sayılı Kanunla Celal Bayar’ın ilgisi

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

Yakın tarihimizde gerçekleşmiş çok büyük bir “affairisme” olayını, yaşayanın, şahidinin kaleminden kâğıt sanayinin hikâyesini aktarmaya devam ediyoruz. “İş hayatında suyun başını tutan bu grup, Türkiye’nin sanayileşmesini istediklerine ve kalkınma yolunda önemli işler yaptıkları hususunda ilgilileri inandırmış gözükmektedirler.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu şunları yazmaktadır: “…bir iş Bankası vardır ki, hemen bütün sınai ve ticari teşebbüslere yardım etmekte ve hatta çoğuna bizzat katılmakta, bu mali müessesenin başında bulunan ise, Mahmut Celal Bey’den başka biri değildi.

Şu halde Celal Bey’in memleketin en yetkili iktisatçısı olduğuna inanmak lazım gelmez miydi?

‘”İtiraf ederim ki, Atatürk de buna inanmış ve bu inancını birçok vesilelerle açıklamıştır. Mesela her ne vakit İş Bankası’ndan söz açtı ise, O bankanın bütün başarılarını Celal Bey’in dirayetli sevk ve idaresine atfedici beyanlarda bulunmuştur.

Hatta bir gün gelmiş, İş Bankası’nın kuruluşunun onuncu yılı münasebetiyle Ertuğrul yatında yapılan bir törende, bize Celal Bey’i göstererek;

-“Bilesiniz ki, Mahmut Celal Beyefendi Türkiye’nin en büyük iktisatçısıdır’ demiş Ve her birimizin kalkıp onu ayrı ayrı tebrik etmemizi istemiştir.’ (Yakup Kadri Karaosmanoğlu. Politikada 45 Yıl. Ankara 1968. S. 131-132.)

İşte memleketin sanayileşmesine büyük hizmet ettiği hususunda Gazi’yi dahi inandırmış olan bu grup, Devletin yapmayı planladığı kâğıt işini, devletin elinden almak istemiştir.

İsmet Paşa ve iktisat Vekili Mustafa Şeref, bu teşebbüse karşı çıkmışlardır. Celal Bayar. Kendi açısından Kâğıt hikâyesini söyle anlatmaktadır:

-“Bir gün bana Mehmet Ali Kâğıtçı adında bir gençten bahsettiler. Almanya’da kâğıt sanayii ihtisası yapmış. Türkiye’de de bir kâğıt fabrikası kurulmasını düşünüyormuş. Hakkında bilgi toplattım. Böyle bir fabrikayı kuracak ve işletecek bilgiye ve kabiliyete gerçekten sahip bir genç olduğunu kendisini çağırtıp konuştum. Projelerini incelettim.

Projeyi genel idare meclisine getirdim ve karar aldım. (Yeri İzmit’te), Teşvik-i Sanayi Kanunu’na göre, o bölgede aynı mahiyette ikinci bir fabrika yapılmasını önlemek üzere. mıntıkalar ayrılıyordu.

Biz de banka olarak izin istedik. Sanayi Vekaleti vasıtasıyla hükümet cevap verdi:

-Bu fabrikayı da ofis yapacak, size izin veremeyiz.

Bu hadise Devlet bütçesinin aşağı yukarı 200 kusur milyon lira olduğu ve öğretmen maaşlarının ödenemediği bir tarihte cereyan ediyordu.

Bu kararı yürütemeyen Banka İdare Meclisi’ne durumu açtım. İzahat verdikten sonra ilave etmek lüzumunu da duydum;

-Ben onların yerinde olsaydım, dedim. Bu işi reddetmezdim. İhtiyaç çoktur. Elde para yoktur. Bu müsaadeyle devletin yükünü azaltmış olurdum. O devlet ki bütçesi maaş vermeye bile müsait değil.

Madem bir hususi teşebbüs talip olmuştur. Bunu ona verir, hatta desteklerdim. Ben bu gibi meseleleri kendisine (Atatürk’e) intikal ettirmezdim. Ama İdare Meclisimizde arkadaşlar vardı. Atatürk’e söylemişler.

Memlekette bir iş görmek isteyen ve bilhassa sanayi meselelerinde pek hassas olan Atatürk anlatılanlarla ilgilenmiş.

Bir tatil günü Orman Çiftliği’nde atla geziyordum, beni gördü. El sallayarak yanına çağırdı.

-Bir kâğıt meseleniz varmış. Anlatın bakalım, dedi. Anlattım.

-Atlayın otomobile, yolda bana bir kere daha anlatın, dedi

Tekrarladım fikri çok benimsemişti.

‘Devletin yaptığını devlete yaptırmak, ama yapmadıklarını da hususi teşebbüse bırakmak…’ Bu ona çok yakın geliyordu…”

Hikayenin gerisini görgü tanığı Yakup Kadri Karaosmanoğlu’ndan dinleyelim:

Atatürk Yalova’dadır. İktisat Vekili Prof. Mustafa Şeref’i huzuruna çağırmıştır. Aralarında su konuşma geçer:

“Mesela sizin maiyetinizde bir Sanayi Umum Müdürümü ne varmış, onu nasıl bilirseniz?” Diye sordu.

Ve Mustafa Şeref’in hiç tereddüt etmeksizin verdiği cevap şu oldu.

-Dürüst, çalışkan ve kıymetli bir mesai arkadaşım olarak bilirim, Paşam.

İşte, ne olduysa bunun üzerine oldu. Atatürk kendilerinde hiç görmediğim bir öfkeyle elini masaya vurdu ve Mustafa Şeref Bey’i öylesine haşladı ki, zavallı adam neye uğradığını bilemedi.

Yanıbaşında oturduğum için görüyordum: şakaklarından iri iri ter taneleri akıyor, elleri titriyordu. Neredeyse kalbinin küt küt attığını işitecektim.

Arada bir bütün kuvvetini toplayarak, kendini ya da bakanlığını savunmaya çabalıyor. Fakat kelimeler boğazının içinde düğümlenip kalıyor. Yalnız şu iki sözü söyleyip susuyordu

-Efendim. Bendeniz. Arzedeyim, bendeniz…

Hoş, daha fazla konuşabilse de Atatürk onu dinleyecek değildi. Sesinin en yüksek tonuyla

-O sizin dürüst ve kıymetli arkadaşınız diyordu. Memleketimizin iktisadi ve sınai inkişafını baltalamaktan başka şey bilmeyen bir adamdır. Ortada, bundan birkaç yıl evvel 250 bin lira sermaye ile kurulup, bugün 3-4 milyonluk bir mali müessese kudretini haiz bir mili Bankamız var.

İşte bu kadar az bir zaman içinde böyle bir muvaffakıyet elde etmiş olan bu banka, geçenlerde İstanbul’da bir kâğıt fabrikası kurma ruhsatı almak için Vekâletinize müracaat ediyor ve buna karşılık sizin dürüst ve kıymetli arkadaşınız, nedendir bilmem. Bin türlü müşkülat çıkarıyor.

-Arzedeyim efendim.

-Ben meseleyi tetkik ettim. Yapılan müracaatta kanunlara, mevzuata aykırı bir tek nokta bulamadım. Kat’i kanaatim şudur ki, yalnız kötü niyetle hareket etmiştir ya da bazı menfi tesirler altında kalmıştır.

Atatürk, böylece, daha ne kadar konuştu pek iyi hatırlamıyorum. Zaten o anda öyle bir heyecan İçindeydim ki. Söylediklerinin büyük kısmını dinleyemiyordum Yalnız şu ‘menfi tesirler’ sözü beynime saplanıp kalmıştı.

Bu tesirler, öteden beri, iş Bankası’nın teşebbüslerini kontrolü altına almağa çalıştığını ve arasına bazı kimselerin bu banka idare meclisi Üyeliklerine tayininde vetosunu dayatmaya kalkıştığını işittiğim ismet Paşa’dan başka kim gelebilirdi?

İş Bankası ile kâh ‘affairiste’leri destekliyor, memlekette her yapılan işten aslan payı alıyor diye uğraşan ismet Paşa değil miydi?

Nihayet beş on günden beri Yalova’nın havasını zehirleyen dedikoduların hep ismet Paşa’nın adı etrafında dönüp dolaşmakta değil midir?

Kendime sorduğum bu sualler, yeter bir açıklıkla cevaplandırmıyor muydu?

Fakat burada gene aydınlanması lazım gelen bir nokta vardı: Küçük politikanın daima üstünde bildiğim Atatürk, Nasıl olmuştu da şu bedbaht ‘Kâğıt Fabrikası’ işinde küçük politikanın yegane mücadele araçları teşkil eden fitne ve tezvir silahlarını kullananların tarafını tutmuştu?

Ben bunu gene şahsi müşahedelerime dayanarak, şu sebepler, ya da olaylarla izah edebiliyorum

1-Atatürk’ün, kendi eseri telakki ettiği ve az zaman içinde birçok başarılarını görerek övdüğü Bankası’nın öteden beri ismet Paşa tarafından sinsi sinsi gözetlenişi Ve hatta —biraz önce yukarıda söylediğim gibi— bazı teşebbüs ve muamelelerinin önlenmesi ve kontrolü yolunda birtakım tedbirler alınması;

2-Kâğıt fabrikası meselesi ortaya çıktığı vakit İsmet Paşa’nın kendini ve hükümetini, diğer bütün devlet işlerinde olduğu gibi, doğrudan doğruya Atatürk’le başbaşa verip savunmak lüzumunu duymaksızın küskün ve hırçın bir tavır alarak arasına Yalova’ya geldiği halde dahi O’nun semtine uğramaktan çekinir görünüşü.

Yakup Kadri’nin sözlerini, Falih Rıfkı’nın şu gözlemiyle tamamlayalım:

-“İsmet Paşa, Mustafa Kemal’in gittikçe kuvvetlenen otoritesini kendi menfaatleri için istismar edenlere karşı mücadele ederek, ona belki de en büyük hizmeti etti…İsmet Paşa’nın etrafındaki bütün hasımlıkların baş sebebi, bu mücadeledir”

Kâğıt fabrikası meselesi Mustafa Şeref’in Yerine İktisat Vekilliğine Celal Bayar’ın gelmesiyle çözülecektir.

İş Bankası Grubu’nun nüfuzu, ismet Paşa’nın cumhurbaşkanı oluşuyla kırılacaktır.

Başvekil Celal Bayar ve İktisat Vekili Şakir Kesebir, görevlerinden ayrılacaklardır.

İş Bankası Genel Müdürü görevinden uzaklaştırılacaktır.

Kılıç Ali gibiler bir daha milletvekili seçilemeyecektir

Grubun Yerli Sanayiin gelişmesini baltalayan cam ve şeker skandalı gibi çeşitli yolsuzlukları incelenecek, dosyalar hazırlanacaktır.

Fakat Türkiye’de bugün kapitalizmin gelişmesini araştıranlar için değerli bir kaynak teşkil eden bu dosyalar, «devr-i sabık yaratılmasın» diye, devlet arşivlerinde uyutulacaktır. Şevket Süreyya. Hikâyenin sonunu şöyle tamamlamaktadır:

“Yeni Reisicumhurun işe başlamasından ve Celal Bayar’ın gene başvekil olarak kalmasından sonra Bayar’ın eski Başvekilliği devrine ait… affairiste tertiplerle ilgili birçok dedikodular ortada dolaşıyordu. Hatta bunlardan bir kısmının kahramanları, Celal Bayar’ın yakın çevrelerinden sayılan kimselerdi.

Mesela Denizbank’ın satın aldığı ve SATIE şirketine ait dedikodulu bir han davasının tahkikatı, Böyle bir grup üstünde toplanmıştı. Gene Başvekilin istifasından bir gün evvel ve bizzat Bayar Meclis karşısına çıkarak: ‘Arkadaşlar, size hiç hoşunuza gitmeyecek ve sizi üzecek bir haber vermek vazifesiyle mükellefim’ sözleriyle başlayan açıklamasında, İmpex isimli bir şirketin karanlık ve sahteci işlerinden söz etmek zorunda kalmıştı.

Ama bu şirketin de mensupları ve hele yöneticisi gene yakın ve tanınmış bir iş adamaydı. Bundan başka, Hariciye, Millî Savunma Vekâletleri adına sahte vesikalar tertip ederek, Amerika ve Kanada’dan, o zaman iç harplerle kaynayan İspanya’ya uçak kaçakçılığı yapıldığı meydana çıkmıştı.

Bu işin başında görünen Ekrem Konig adındaki milletlerarası bir maceracının içeride hatta nüfuzlu kimseler arasında elleri olduğunu basın açığa vurup duruyordu. Hatta bu arada Millî Savunma Bakanı Kazıp Özelp de —tahkikatın selameti için— istifa zorunda kaldı.

Kısacası, bunlar gibi, ortaya her gün bir başkası atılan karanlık konular, çorap söküğü gibi uzayıp gidiyordu. Öyle görünüyordu ki, eğer iş bir disiplin altına alınmaz ve bir ‘devr-i sabık’ yaratılmaya gidilirse,

Bundan bizzat devletin ve rejimin İtibarı zedelenecekti. Nitekim ilk ağızda ortaya dökülen bu Ekrem Konig, Denizbank. Impex işi gibi konular şu veya bu şekilde neticelere bağlanarak daha fazla dedikodular yaratacak bir “devr-i sabık“ yaratılmasına gidilmemesi daha uygun görüldü.

Gerçi Meclis koridorlarında, Meclis encümenlerinde suçlu arayan, baş isteyen mebuslar çoktu ve bütün ithamlar, haklı haksız hep aynı kimselerin üstünde toplanıyordu

Rivayetlerin çoğu, tabii, ya önemsiz ya köksüzdü. Ama anlaşılıyordu ki, eğer çöplük eşilirse, ortalığı üfunetli (cerahat) bir hava sarabilirdi. Bu arada ve 5 Ocakta kabine, Reisicumhurun başkanlığında toplanarak ‘devletin satın almalarında komisyonculuk usulünün kaldırılması’ kararına varmıştı.

Böylece İş Bankası Grubu, bir süre için politika sahnesinden silinecektir.

Ama çoğu kudretli işadamları olarak daha da güçlenecektir. Şeker Kralı’nın şeker işleriyle ilgili bir yakını, büyük bir bankanın kurucusu ve başkanı olacaktır.

Başka bir şekerci, büyükçe bir bankanın kurucusu ve başkanı olacaktır. Diğer bir Şeker Kralı, Fransa’nın Güney kıyılarında büyük bir işadamı olarak ömrünü sürdürecektir.

“32 şirketin idare meclisi üyesi” diye ün yapan bir başkası. Dev bir yabancı tekel ile iş Bankası ortaklığı olan yağ şirketinin yöneticisi olarak görünecektir. 1950’de iktidar değişikliğinden sonra, İş Bankası, Türkiye’de kapitalizmin gelişmesinde çok daha önemli bir rol oynayacaktır.

Bunun yanında, olanakları ölçüsünde olmamakla birlikte, iş Bankası’nın bu dönemde, ülkenin sanayileşmesinde yine de önemlice bir rol oynadığını kabul etmek gerekir.

Devam edecek…

Çimento Sanayi…

* Affairisme; Vurgunculuk, çıkarcılık, spekülasyon, entrika,

(1) “Türkiye’nin Düzeni, I. Cilt, S. 393 ” Doğan Avcıoğlu

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*