ABD’den sonra Dünya Siyasetinin Yeni Belirleyicisi, efendisi kim veya kimlerdir? (2)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

Kazananın yanında bir kaybeden; birincinin arkasında sırasını bekleyen bir ikinci her zaman vardır.

Son beş yüzyılın önemli devletlerinin yükseliş ve çöküşlerinin nedenlerini detaylı olarak inceleyen Paul Kennedy; “Milletler, askeri güçlerini, ekonomik kaynaklarına göre ve geniş çaptaki ekonomik çıkarlarını savunmak amacıyla ayarlamaktadırlar.” Diyerek devam etmektedir; “Ancak, bu askeri gücü ortaya koymanın bedeli, taşıyamayacakları kadar ağırdır.” (1)

Bu açık ifadesi ile, sizi başlarda yükselten ordu-güç, bir müddet sonra taşınamayacağı için yok ediciniz, öğütücünüz olmaktadır.

İlk yazıda verilenleri özetlersek;

-ABD’nin W. Bush döneminde dışişleri bakanlığı ve ulusal güvenlik danışmanlığı görevlerini yürüten Condoleezza Rice, “Amerikan ideali tehlikede” (2)

-“SONY, Colombia Pictures’ı 3.4 milyar dolara satın almış, 6 milyar dolardan fazla ödeyerek Universal Studio’ların sahibi olmuştur. 7 Eleven dükkanlarının ana şirketin sahibi Japonlardır. McDonald’s bile % 50 Japon ortaklığıdır…”

-Birleşik Devletler’in sanayi ve ileri teknoloji alanında rekabet gücü azalmaktadır.

-Birleşik Devletler hükümeti ihracatçılarını ve denizaşırı yatırımcılarını dünyanın her köşesine hızla göndermesinin maliyetini, halk yoksullaşarak ödemiştir.

-Birleşik Devletler firmalarının son otuz yıldır dünyanın en büyük oniki şirketi listelerinden silinmesi de sanayi rekabetindeki kaybı teyid etmektedir. Örneğin 1960’da Birleşik Devletler her bir kategoride ilk onikiye giren altı elektrikli cihaz/elektronik şirketine, yedi demir ve çelik şirketine, sekiz demir içermeyen metal şirketine ve sekiz kimyasal madde şirketine sahipti;

-Birleşik Devletler Ticaret Odası’nın 1990’da yayınladığı bir araştırmada, gelecek ekonomik refah için yaşamsal olan (süperiletkenler, bioteknoloji vb.) oniki önemli teknoloji alanında küresel rekabet açısından Birleşik Devletleri’n dört teknolojik alanda “kötü bir şekilde kaybederek” alanı Japonya’ya kaptırdığı, altı alanda “kaybetmekte olduğu”, iki alanı “tuttuğu”, hiçbir alanda da “kazan”madığı belirtiliyordu.”(3)

-“Model, Birleşik Devletler ’in bölgesel nüfuz ve gücünü Orta Doğu ve Güney Batı Afrika’ya yayarak, “bölgedeki en etkin dış güç olarak bölge petrolü üzerindeki Birleşik Devletler çıkarlarını korumak ve Batı’nın bu alanlara girmesini önlemek amacı” ile müşteri rejimlerle askeri ittifaklar kurmak üzerine kurulmuştur. (4)

-“Müttefiklere muz cumhuriyetleri gibi muamele yapmak. Washington’un kamuda yarattığı, kendi çıkarlarını gözetirken müttefiklerin kararlarının da kapsanacağı söylemi ile derinden çelişiyordu. Büyük ölçüde bu “egemenlik ve tabiyet politikası”, kapitalist rakiplere karşı yığınsal askeri üstünlüğün korunması, ihtilaflı bölgelerde tek taraflı veya geçici koalisyonlarla güç gösterme, -özellikle Üçüncü Dünya ülkelerinde- uluslararası kapitalizmin yönlendiriciliğinde derinleştirilecek ittifaklar stratejisi etrafında örülüyordu.

George Bush Aralık 1992’de yaptığı veda konuşmasında, dış politikada ısrarla dünya egemenliğini ele geçirmek gerekliliğinden söz etti. Emperyalizme yeniden akademik canlılık katmak istikrarlı bir uluslararası düzen için şart olduğunu belirtti; “Amerika’nın ekonomik, siyasal ve tabii ki askeri liderliği” her üç açıdan da “burnu büyük bir Amerikan çıkarcılığı’nı kapsıyordu. “iç gereksinimlerin önüne aktif bir dış politika geçiyor” diyenleri dikkate almayarak, “Amerikan liderliğinin alternatifi vatandaşlarımız için çok değil daha az güvenlik. Amerikan ilkelerinin yayılması değil, aktif olarak onlara düşmanlık besleyen bir dünyada tecrit edilmesi demektir.” Dedi

-Küresel güç Birleşik Devletler’in ulusal ekonomisini olumsuz yolda etkilediğinde, bunun siyasal maliyetin ne olacağı –çürüyen bir ulusal ekonomi ile küresel bir güç elde etme isteği veya bunun siyasal temeli olup olmadığı- bilinmiyor.

-Avrupalı, özellikle Alman firmalar dış yatırım alanında Birleşik Devletler’in (ve Japonya’nın) önüne geçmekteler. 1992’de Almanya, Polonya ve Çekoslovakya’da en büyük dış yatırımcı haline geldi ve bilgili bir Amerikan yatırım bankacısına göre bu egemenlik tüm eski blok ülkelerine yayılacak: “Eski Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa ülkelerinde otomatik olarak girecekler, çünkü sermaye malı satıyorlar”. (5)

-Almanya’nın bu ülkelere verdiği 40 milyar dolar tutarındaki borç, bağış ve kredi de Washington’un sağladığı rakamın en az beş kat üzerinde ve bunun da avantajlı konumlarını sağlamlaştıracağı görülüyor. (6)

-Japonya’nın 1970 ve 1980’lerde bir ekonomik güç odağı haline gelmesi büyük ölçüde mavi yakalı emek gücünün bilimsel ve teknik eğitimine bağlıdır. Bu konudaki bir uzman şöyle diyor: “(Onlar) Amerika’daki mavi yakalılara göre yüksek matematiği daha iyi yorumlayabilir, mühendisliğin karmaşık mavi- baskılarını daha iyi okuyabilir, fabrika zemininde çok daha karmaşık görevleri yerine getirebilirler.

-Bu sonucu destekleyecek bir çok kanıt bulunabilir, en azından son yirrni yıldır Amerikalı öğrencilerin matematik ve fen sınavlarından aldıkları notlar Japonya’daki (ve birçok Avrupa ülkesindeki) öğrencilerin çok altında kalmaktadır.’’

-“Birleşik Devletler’deki yüksek öğrenim kurumları da bu farkın açılmasına katkıda bulunmuşlardır. Birleşik Devletler’in küresel ekonomik gücünün en güzel günlerini yaşadığı 1950’li ve 60’lı yıllarda mühendislik alanında alınan master dereceleri işletme alanında alınanlardan fazlaydı, ancak bu yıllarda eğilim ters döndü -ülkenin imalat temelinin erimesiyle eş zamanlı olarak. 1970’lerde işletme masteri yapanların sayısı mühendislerin iki katına çıkmış, 1980’lerde fark daha da derinleşerek bir yılda işletme fakültesini bitirenlerin sayısı 64.000 iken, tüm ülkenin mühendislik fakültelerinden mezun olanlar 20.000’de kalmıştı.

Daha da kötüsü mühendislik fakültelerinden mezun olanların çoğu yabancı uyrukluydu ve hemen kendi ülkelerine geri dönmekteydiler. Bunun tersine, yalnızca 1989’da Japon üniversiteleri 12.000 yüksek mühendis mezun ederken, 1000 kişiye işletme masteri veriyordu.

Son dönemlerde hazırlanan bir OECD raporu Amerikan üniversitelerinin hala Japonya ve Almanya’daki üniversitelere göre mühendislik ve fen alanlarında verdiği mezunlar açısından yıllık  %7 ila % 10 geride kalmakta olduğunu göstermektedir…” (7)

-Birleşik Devletler işletme sektörünün asli küresel rakiplerine kıyasla düşük önem verdiği eğitim alanlarından biri de meslek eğitimi programlandır. En büyük tezat Almanya iledir, Almanya nüfusu Amerika’nın dörtte biri olmasına rağmen, altı kat fazla çırağa sahiptir (1.7 milyona karşı 300 binden az).

Bunun nedenini bulmak zor değildir. Almanya’nın meslek eğitim programları ülkenin en önde gelen şirketleriyle güçlü sendikal kuruluşların işbirliği ile gerçekleştirilmekte, “okul ders programları ve iş nitelikleri geniş bir mesleki ve ticari alanda tanımlanmaktadır.”

Ve bu sürecin düzenleyicisi ve destekleyicisi olarak çıkarılan yasalar “çeşitli gruplarca kamu politikası gibi düzenlenen girişimleri yasaklamaktadır…

Birleşik Devletler’de ise bu faktörlerin hiçbirisi geçerli değildir: sermaye ve devlet bu konuda hiçbir yapıcı ilişki geliştirmemiştir ve örgütlü emek o kadar zayıftır ki, yatırım ya da istihdam konularında hem firmalar düzeyinde, hem de ulusal ölçekte karar süreçlerinin dışında tutulmuştur.

Japon ve Alman sanayi (ve mali) sermayesi eğitim ve işçi eğitimi, konularında Amerikan banka ve sanayi kapitalistlerinin ulusal ekonomide oynadıkları farklı rolleri (genişlemeye karşı yağmalama) yansıtan- davranış ve girişimlerinin tam tersi bir yol izlemektedir. Şubat 1992’de Japon Başbakan’ı Kiichi Miyazawa Amerikan kapitalizmini eğitime yaklaşım biçimi, uzun vadeli yatırımlar yapma konusundaki isteksizliği, işçi vasıflarının düşmesindeki sorumluluğu ve “mal değil para yapma” yaklaşımı nedeniyle eleştirmişti. “Son on yılda neler olduğuna bakarsak” diye başlamıştı.

(Birleşik Devletler’de) değer üretme veya yaratma anlayışı çok gevşemiştir… Üniversitelerden mezun olan insanlar yükse maaşlar için Wall Street’e gitmektedirler. Sonuç olarak, gerçekte her şeyi yapan mühendisler azalmaktadır. Bunun iyi mi kötü mü olduğuna dair tartışmalar sürerken, para piyasaları gelişmiş ve hisse senetleri ortaya çıkmıştır –hisse senetleri adı ile uyumlu biçimde çok tehlikelidir. Onlar başkalarının paralarıyla bir şeyler alıp, sonra borç faizlerini Ödeyemez hale gelip, iflas ederken, biz satışlara hız verdik. Şu herkes için açık olmalıdır ki, bu durum uzun süre devam edemez.” (8)

Yukarıda çok kısa olarak devletlerin yükselişlerinin ve düşüşlerinin şifreleri, bizlerin de çok önemli dersler alacağı ve çıkaracağı şekilde verilmiştir.

Tüm bunların yanında günümüzde bir devletin yükselişinin işaretlerini;

Açık denizde uzaktan bir geminin ilk bacasının görülmesi misali, serbest vakitlerini okuyarak geçiren bir halkın şahsında görebiliriz.

Bu bilinçli insanlar, seyahat ettikleri; uçak, gemi, otobüs benzeri araçlarda zamanlarını okuyarak ve bu şekilde kendilerini geliştirerek değerlendirmekte ve gelen yeni nesile de bir mesaj vermektedirler.

Şimdi sormanın tam sırasıdır;

Yüce Türk Milleti!

Her gün okumak için ayırdığın zaman Televizyon izlediğin zamandan ne kadar fazladır?

Devam edecek…

Resim;haberkusagi.com’dan alıntıdır.

Kaynakça;

(1) Büyük Güçlerin Yükseliş ve Çöküşleri (16. Yüzyıldan Günümüze Ekonomik Değişim ve Askeri Çatışmalar) – Paul Kennedy

(2) Milliyet.com.tr, 30.08.2012

(3- (4,S.38), (5,S.73), (6,S.73), 7- 8-)James Petras-Morıs Morley, “İmparatorluk mu? Cumhuriyet mi? Amerika’nın Küresel Gücü ve iç Çürümesi” (1996)

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*