ABD ve Rus ortaklığının arka planında bizde Batının sömürgeleştirme hesabının tutmaması mı vardır (3)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

coğrafi keşifler

 

Gelişmemiş” veya “Geri kalmış ülkeler” kavramı sömürgeci ülkelere göre üretilmiş kavramlardır. Kim, kime veya neye göre “Gelişmemiş!” Yoksul ülkelerin içerisinde bulunduğu durumun sorumlusu sömürgecilik anlayışına sahip batılı ülkelerdir.

“işin aslına bakarsanız, bugün, Üçüncü Dünya Ülkeleri’nin ekonomik, politik, toplumsal yapısını kemiren ne kadar dengesizlik varsa, bunların tamamının tohumu sömürü günlerinde atılmıştır.”

Sömürgeciler, Üçüncü Dünya’dan fiilen çekilirken, menfaatlerinin devamını sağlayacak mekanizmaları da oluşturmuşlardır.

“üçüncü Dünya’dan Batı çekilir, bu topraklar üzerinde yepyeni kentler kurulurken, sınırlar gerçeklere istinat ettirilmedi. Kasıtlı olarak yapay sınırlar inşa edildi. Bu suretle daha işin başında bu genceci’k devletler arasında, sınır ihtilâflarının çıkması ve bu yoldan Batı’nın yeni kazançlar sağlaması garantiye alınmış oluyordu. Demokrasinin pamuk ipliğine bağlı yasaları ve kuralları, çok kısa bir süre içinde demokratik düzenlerin diktatörlüklere dönüşmesini engelleyemedi. Îşin kötüsü, yönetimi ele geçirenlerin, Batı’nın eğitim tezgâhından geçmiş olmasıydı. Bunlar kendi toplumlarına özgü gelişme modellerini inkişaf ettirmek yerine. Batıyı taklit etmeyi yeğlediler.” (1)

Batılılaştırılmak sömürgeleştirilmenin birinci adımıdır.  Bunu bize kim söylemektedir?

“3. Dünyanın Batılılaştırılması” eserinde Paul Harrison. Bakalım yazar  bu iddiasını bize nasıl ispat etmektedir?

FUKARALIĞIN KÖKLERİ

-“Bugün, Üçüncü Dünya olarak bilinen kıtaların üçü de, son derece ileri medeniyetlere yataklık etmişlerdir. Kentlerinin büyük bir kısmının zenginliği dillere destan olmuştur. O günlerin Avrupalı ziyaretçileri, bu ülkelerde her şeyin kendi ülkelerindeki mütekabillerinden çok ilerde olduğunu görmüşlerdir. Araplar, Hintliler ve Çinliler arasında matematik son derece gelişmiş idi. Bu medeniyetlerin geri olduğunu söylemek hatalı olur.

Ahlâki ve manevi değerler açısından Avrupa’nın çok çok önündeydiler. Avrupa’yı üstün kılıp, Üçüncü Dünya insanlarının Batı’nın önünde diz çökmeğe mahkum eden bir tek sebep vardır:

Avrupa, madde bilimlerinde emsallerinden çok ilerdedir. Bu sayede savaş teknolojisinde, denizcilikte üstünlük sağlamıştır.

Bu üstünlük ise, askeri fetihlerin yolunu kendilerine açmıştır. Endüstriyel kapitalizm ile birlikte insanlara ve tabiata karşı mütecaviz saygısız bir tutumu geliştirmeyi başarabilmişlerdir…”

…Batılı olmayan ülkeleri, Avrupa’nın gösterdiği gelişmeyi gösterememiş olmakla suçlamak doğru değildir. Teknoloji sahasında ilk çıkışı yapan Avrupa, Üçüncü Dünya ülkelerini kendisine bağlı, sömürüye açık ve sonuç itibariyle geri kalmağa mahkûm kılmıştır. Bu sebepledir ki; geri kalmış ülkelerin geri kalmışlığı, açıklanmaya muhtaçtır…

Güneş imparatorlukları

Macohu Picohu’ya gidebilmek için Cuzea’dan kalkan küçük bir trene binmeniz gerekir. Treniniz, şehri çevreliyen tepeleri aşabilmek için bir süre zigzaglar çizerek yoluna devam eder. Bir süre sonra kayalık Anta vadisine ulaşırsınız.

Bu vadinin bir ucu Urubamba nehri ile birleşmektedir. Üliantaytamba’ya ulaştığınızda tabiatının zaten haşin olan çehresinin daha da haşinleştiğini görürsünüz. Bu noktadan öteye gidebilen iki vasıta vardır.

Birisi aşağılarda uzayıp giden Urubamba nehri, diğeri ise canınızı emanet ettiğiniz küçücük trendir.

Treninizin arada sırada öten düdüğü, tepeleri karlarla kaplı vadinin yamaçlarında yansır durur. Aşağılara doğru indikçe sıcak okyanus ikliminin, soğuk dağ havasının yerini aldığını görürsünüz.

Yolun iki kenarında sabır otları sıra sıra dizilmeğe başlarlar. Daha aşağılarda hava daha ısınır, nem oranı artar. Kendinizi bir serada sanabilirsiniz. Bitki örtüsü giderek: yoğunlaşıp bir cangıl yapısına bürünür.

Santa Ana istasyonunda duran trenin yolcuları, seyahatlerinin geri kalan kısmını otobüsle tamamlamak zorundadırlar. Yolunuz taşlı, yolunuz diktir. Bir tepeye ulaşır ve görmek için can attığınız şeyi görürsünüz: Macohu Picohu, înkaların 1911 senesinde Hiram Bingham tarafından bulunan kayıp şehri.

Gördüğünüz, bir mimari şaheseridir. Vadinin zemininde akan nehrin kayaları oyarak oluşturduğu bir adacığın sivri tepesinde inşa olunmuş binalar, sanki buralara tünemiş kartallar gibidirler.

Taşçılığın kalitesi inanılamaz derecede mükemmeldir. Ustalar, inşa ettikleri eserleriyle, cangılla giyinmiş biri diğerlerinden dik dağların bir mükemmel benzerini tarihin ikisinin arasına bir bıçak ağzının girmesine bile izin vermeyecek derecede birbirleriyle bütünleşip kaynaşmışlardır.

Teknik açıdan înkalar Avrupadaki çağdaşlarından daha ileri idiler. Verdikleri eserlerde bunun bütün delillerini görmek mümkündür. Andes’den başlayıp , Ekvator ve Şili’ye kadar ulaşan 3250 mil uzunluğunda bir karayolu şebekesi oluşturmuşlar, yer olmuş nehirler üzerine kemerli köprüler,  asma köprüler  inşa etmişlerdi. Her on iki milde bir istasyonlar kurmuşlar, bu istasyonları kralın mesajını taşıyan habercilerin hizmetine sunmuşlardı.

…Înkalar, tarımı da ihmal etmiş değillerdi. Verimliliği arttırmak için çaba harcamışlardı. Neredeyse bir duvar kadar dik olan vadi yamaçlarında Su kanalları yapmışlardı. Kayalar oyularak inşa olunan bu kanalların bir kısmı bugün hâlâ kullanılmaktadır.

Gübrenin önemini biliyorlardı. Chinoha adasından sağladıkları güherçileyi, tarım bölgelerine adilane dağıtmaktaydılar. înkalı bir vakanüvis olan Garailasa de la Vega, gübresinden faydalanılan deniz kuşlarını öldürenlerin idama mahkum edildiklerini yazmaktadır.

Zirai ürün fazlası, tapınaklar ,mahkemeler ve ordu arasında paylaştırılıyor, ayrıca yokluk yılları için stok yapılıyordu. Yoksullar kollanıyor, hayatlarını sürdürebilmek için gerekli olan gıda yardımı kendilerine muntazaman yapılıyordu.

Uzun yıllar yetecek miktarlarda stoklar oluşturabiliyorlardı. Toprağın korunması ve tebanın çıkarlarının korunması ölçü olarak alınırsa, tarihçi Louis Baudin’in tabiriyle Inka İmparatorluğu kadar başarılı olabilmiş ikinci bir devlete tarihin-henüz tanık olmadığını ileri sürmek, öyle hiç de abartılmış bir iddia sayılmamalıdır…”

On altıncı yüzyıla gelene kadar Çin, bazı teknolojilerde Avrupa’nın çok önündeydi. M.Ö. 1050’li yıllarda Çinliler hareketli harflerle kitap basıyorlardı. Oysa Avrupa, Gutenberg’in icad ettiği baskı makinasından ilk kitabın çıkmasını görebilmek için daha dört yüz yıl beklemek zorunda kaldı.

M.Ö. 1200’lü yıllarda beş yüz işçi çalıştıran haddehaneler vardı. Çin’de Onyedinci ve Onsekizinci asırdan daha önceki zamanlarda endüstrileşmenin şartları mevcuttu.

Su ile çalışan otomatik makinalar. Tüccarların elinde birikmiş bulunan büyük miktarlardaki sermaye, Çin’in dört bir yanında şubelerini açmış bulunan bankalar ve hatta  çok sayıda işçiyi istihdam eden fabrikalar mevcuttu. Bütün bunlara rağmen endüstri henüz yeterince gelişebilmiş değildi. Ondokuzuncu asra gelindiğinde ise, Çin kendisini daha küçük devletlerin yönetimi altında buluverdi. Artık ne yapması gerektiğini bu devletler dikte ediyorlardı…

…Hindistan, Çin kadar ilerlememiş olmakla beraber ayakları üzerinde tek başına durabilecek kadar güçlü, çıkarabilecek kadar  doğurgandı. Sulama teknolojisi, devrine göre üst düzeydeydi. Tarımda hayvan kullanıyordu ve zirai ürün fazlası veriyordu. El sanatları ziyadesiyle gelişmişti ve İngiltere, endüstrisini tümüyle tahrip etmeden önceki yıllarda dünyanın en büyük tekstil ihracatçısıydı

…Wittfogelin çizdiği siyasi tabloya Hindistan’ın gerçekleri pek güzel uymaktadır…Hind imparatorlarının saraylarının yanında İngiltere Kraliçesi Elizabeth I’in sarayı, bir gecekondu gibi kalır.

Delhi’de zenginlerin ikamet ettiği Red Fort bölgesinde dünyanın en güzel mermerlerini kullanmakla yetinilmemiş, bu mermerlerin içerisine nadide taşlar da serpiştirilmiştir. Tavus kuşu tahtı, takriben 24 milyon dolar değerinde altın ve elmas ile süslenmiştir. Bugün Tac Mahal’in bir benzerini yapacak olsanız, 70 milyon dolan gözden çıkarmanız gerekecektir…

Hindistan’da sömürgecilik öncesi yıllarda Hint köylülerinin büyük ölçüde kendi kendilerine yettiklerini, ihtiyaç duydukları eşyaları üretebildiklerini görmekteyiz. (2)

Bu noktada Hindistanla ilgili olarak yazarın iddiasına bir destek, onaylamak adına bir İngiliz tarihçi ve devlet adamının görüşünü aktarıyoruz.

“Hindistan’ı uçtan uca gezdim ve dilenci, hırsız olan tek bir kişi görmedim. Bu ülkede öyle bir varlık (servet), öyle yüksek ahlaki değerler, öyle ayarda insanlar gördüm ki, bu ulusun (ruhsal ve kültürel mirası olan) omurgasını kırmadığımız sürece ülkeyi hiç fethedebileceğimizi düşünmüyorum. Bu nedenle, eski ve antik eğitim sisteminin, kültürünün değiştirilmesini teklif ediyorum. Öyle ki Hindistanlılar yabancı olanın ve İngilizcenin kendi sahip olduklarından daha iyi ve üstün olduğunu düşünsünler, kendilerine saygılarını ve kendi kültürlerini kaybetsinler, sonuç olarak bizim olmalarını istediğimiz şey olsunlar: gerçekten domine(“Yenmenin de bir adım ötesi” olarak  değerlendirilebilir/canmehmet) edilmiş bir ulus.”  (Konuşmanın sahibi; İngiliz tarihçi ve devlet adamı Thomas Babington Macaulay, 1800-1859)

Zenginlikler ülkesi Hindistan’ın İngiliz sömürgesi olduktan sonraki durumunu içimizde bilmeyen olmamalıdır.

Peki, bu servetler nereye gitti?

Bu noktada Yazar Paul Harrison’ın tespitine bir ilave de biz yapıyoruz. Yazar ne demiştir?

-“..İngiltere, endüstrisini tümüyle tahrip etmeden önceki yıllarda (Hindistan) dünyanın en büyük tekstil ihracatçısıydı…”

-Yıl, 1855: Yer, Paris Dünya Fuarı. O yıl, Osmanlı Kumaşları, dokuma, boyama ve kalite sıralamasında bir Dünya Birinciliği almış ve İngilizlere boyama konusunda teknolojisi satmışlardır. (3)

Yıllar sonra Hintliler ve Osmanlılar nasıl yaftalanacaktır?

-“Geri kalmış ülkeler!”

Peki, ne oldu da bu devletler ileriye gideceklerine geriye düştüler?

www.canmehmet.com

 Resim: web ortamından alınmış, alt yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

(1-2)“3. DÜNYA’NIN BATILILAŞTIRILMASI”, Paul Harrison

(3)“Sanayi Devrimi Çağında Osmanlı İmalat Sektörü” Prof. Donald Quataert,

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*