ABD ve Rus Kardeşliği: Ülkemiz Er-Doğan’la birlikte gelişmeye ve yalnızlaşmaya başlar (7)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

coğrafi keşifler

 

Osmanlı ve Cumhuriyet yönetimi: Rekabetçi devletleri yakalamak için Çağdaşlaşmayı değil, Batılılaşmayı hedefine alır. “Batılılaşmak”, taklidi: “Çağdaşlaşmak” sizden gelişmenin tüm gereklerini istemektedir.

Bu, gerçeğinde uzun bir yoldur. Yöneticilerimizin (II. Mahmut ve M. Kemal Paşa dahil) buna tahammülü yoktur.

Biz işin kestirme yolunu severiz. Ancak , dünyada ve yaşamda böyle bir uygulama yoktur.

Önce bir doğum olayı için, hamile kalınılacak, çocuk yatağında yeşerecek ve doğuma hazır hale gelecek, doğumla birlikte eğitilecek, öğretilecek ve illaki  ustalarının yanında pişecek, sonra ele avuca gelecek, üretici olacak, üretecektir.

Batı Avrupa (Hıristiyan Batı), İslam Alemi, çağının en ileri ülkeleri, parlak bir medeniyetin sahipleri olarak bunların nimetlerinden yararlanır, refah toplumu olarak yaşam sürerken; Onlar Ortaçağ karanlığından çıkmayı hedeflerler.

Bunu, onlar gibi “Müslüman olmak” veya İslam Medeniyeti’nin bir takipçisi olarak değil, Çağdaşlaşarak yapacaklardır.

Çağdaşlaşmak: aldığınızı taklit değil, geliştirerek, yeniden üretmektir. Bizim önceki dönemlerde düşündüğümüz gibi “-Batılılaşmak” değil.

Aşağıda bu süreç çok açık ve berrak bir sunumla gözler önüne serilmektedir.

Erdoğan Hükümetleri yaklaşık 14 yıldır yapmak istedikleri, Batılılaşmak değil, çağdaşlaşmak ’tır.

Bu nedenlerle çok sık olarak, “2023, 2071…” Yılları dile getirilmektedir.

Bu, “Çağdaşlaşmak” anlayışı ile ülkemiz çok kısa bir zaman diliminde hızla toparlanmaya başlamış ve dışarıdan bakılınca iri adımlarla yürümekte ve yürürken de bu oranda, üzerinden bir “kene” misali beslenen devletleri rahatsız etmektedir.

Gezi, Rusların uçak olayı, Suriye, Irak ve PKK olayının azdırılması, özeti ile başımıza gelen tüm kazalar! bu gelişmelerin engellenmesi, durdurulmasıdır. Değilse?

Değilse, Şark Meselesi” ile elleri-ayakları bağlanan (Kendi hallerine bırakılmaya gelmeyen!)  Türkler  “Kuş kafesten” kaçacaktır.

Osmanlı Devleti, 18’ci asırdan itibaren (Ordularının) yenilmesi ve sonucunda yapılan anlaşmalarla toprak kaybetmeye başlayınca, gerilediğini ve lehine olan güç dengesinin değiştiği görür.

İlk akla gelen, Ordunun, Avrupa’da olduğu gibi yeni silahlarla donatılmasıdır.

Yeni silahlar alınır, ancak, onu kullanacak insanın eğitimini unutulur.

Ve elbette, sadece rakiplerini şeklen taklit ederek, onların asıl güç kaynağı, ekonomilerini büyüten, zenginlik kaynaklarını oluşturan etkenleri, unsurları oluşturmak olduğu, görülemez.

Ve bunu göremedikleri için I. Dünya Savaşı sonunda galiplerce başka bir biçime (“Kuş” tabiri doğru olmaz belki, ancak, kökleri ve tüm dalları budanmış ağaçadönüştürülürler.

Yenen, -Doğal olarak- masada size ait olan her şeyi almıştır.

Cumhuriyet dönemine gelindiğinde bu kez devlet eliyle kalkınma modeli denenir.

Bunu Japonlar da yapmıştır. Ancak burada da bir husus (kimsenin günahını almayalım da)  atlanacaktır/atlanmıştır.

Japonlar, devlet eliyle kurdukları üretim tesisleri (çok cazip şartlarla) hızlı bir şekilde şahıslara  devretmiş, özelleştirmişlerdir.

Devlet, (Batılı kalkınma anlayışında) ne tüccardır, ne de çiftçi. Devlet: çatı, organize eden, gözetleyendir.

Cumhuriyet yönetimi bunu yapmaz-yapamaz ve hepimiz bildiği “Sümerbank-Seka-Maden üretim tesisleri-Çiftlikler (belki de)  iyi niyetlerle kurulmalarına rağmen, (bu tesisler,  devlet ve millet için birer kara delik, vergi ve gelirleri yutan canavarlara dönüşür,.

(Bu arpalıklar için) 1990’lı yıllarda tasfiye edilecekleri dönemde de hangi büyük kavgaların yaşandığı meraklılarınca hatırlanacaktır.

Bu tesisler üzerinden halk, devlet eliyle soyulmuş, yoksullaştırılmış dediğimizde yine doğru bir tespit yapmış olunacaktır.

Bu hatalı ekonomik politikalarla, 2000’li yıllara geliriz.

Bu politikalarla, dışarıya olan mal ve para bağımlılığımızı önlemez ve  aldığımız her borç arifesinde bizlere dayatılan antlaşmalarla, yoksul olan ülke, bu kez dışarıdan ve bizlerin  gönüllü tavizkarlığı sonucu bir kat daha soyulacak, ülke (halk) belini uzun bir süre daha doğrultamayacaktır.

Burada önemine atfen:

30 Ekim 1918’de imzalanan, ‘Mondros (Ordunun-silahların İngilizlere) Teslim Belgesi’ ile,

-“1838’de imzalanan ve Ekonominin, üretim tesislerinin yine İngilizlere teslim belgesi olan  “Baltalimanı Anlaşması ” hatırlanmalıdır. (Değil, kafalara kazınılmalıdır)

Peki, Neden?

Burada üzeri çok açılmadan iki isimden bahsedilecek, gerisi meraklılarının araştırılmasına bırakılacaktır.

Bu iki belgeyi ( 1838 ve 1918 Yıllarında) imzalayanların ortak bir yanı vardır. Birisi Mustafa Reşit Paşa, Diğeri Rauf (Orbay) Bey,

Rauf (Orbay) Bey, Türkiye Cumhuriyeti’nden üçüncü sıradan başbakanlık yapmış, Mustafa Reşit Paşa’nında kendisi kadar ünlü bir lakabı vardır.

Ve geldik Er-Doğan’lı Yıllara, Batının nasıl kalkındığına

-Ancak yerimiz kalmadı…

Devam edecek:

-Batı nasıl kalkındı, Er-Doğan, neyi, neresinden yakaladı?

www.canmehmet.com

Resim: Web ortamından alınmış, alt yazı tarafımızdan düzenlemiştir.

626 Toplam Ziyaretçimiz 2 Günlük Ziyaretçimiz

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*