19 Mayıs 1919 Gençlik ve Spor Bayramı ve benzerleri Toplum Mühendisliği midir?

Lenin’in Rusya’sı, Mao’nun Çin’i, Hitler’in Almanya’sı, Mussolini’nin İtalya’sında yapılanlar ile Kuzey Kore’de geçenlerde yapılan muhteşem törenler hatırlanacaktır. Bu merasimler, bir  toplum mühendisliği midir? Yoksa halkı, ülkesinin başardıklarına, sevincine ortak etmek mi?

Aşağıda, “19 Mayıs 1919 Bayramı”na giden tüm süreç yorumsuz olarak anlatılmaktadır.

Yorum her zaman olduğu gibi, suyun döküldüğü kabın şeklini alacağı misali okuyanındır

“1940’a gelindiğinde on iki ilâ kırk beş yaş arasındaki Türklere Beden Terbiyesi Mükellefiyeti getirildi.

Yine de, kaynak yetersizliği başta olmak üzere birçok etken devletin, vatandaşlarının bedenleri üzerindeki planlarını gerçekleştirmeye sekte vurdu.

Ayrıca spor oyunlarının halkın heyecanının devletin denetimine teslim olmadığı bir alan olmadığı görüldü.

Türkiye’deki futbol çılgınlığı gözönüne alındığında, erken cumhuriyet ve skor ve şöhret takıntılı olduğu iddiasıyla futbola karşı çıkmış olması şaşırtıcı görünebilir.

Yetkililer kitlesel olarak yapılan ve rekabete dayanmayan beden eğitimi etkinliklerini ve doğrudan askerlikle ilgili sporları tercih ediyorlardı.” (1)

-“9 Mayıs 1919 tarihi, Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihindeki dönüm noktalarından biridir. Atatürk’ün Samsun’a ayak bastığı tarih olan 19 Mayıs aynı zamanda “Gençlik ve Spor Bayramı” olarak kutlanmaktadır. Atatürk Millî Mücadele sıralarında Türk milletini ileri götürecek olanların ve köhnemiş fikirlere karşı gelecek olanların genç fikirler olduğunu görmüştü.

Bu nedenle de “gençlik” kavramı Atatürk için ayrı bir önem taşımaktadır. Atatürk gençlerden sık sık bahsederken, yaş sınırı dışında fikri olarak gençliği yani, fikirde yeniliği ifade etmiştir. O’nun şu sözü çok anlamlıdır: “Genç fikirli demek, doğruyu gören ve anlayan gerçek fikirli demektir.”  (2)

20 Haziran 1938 tarihli kanunla“Gençlik ve Spor Bayramı” olarak kutlanan bu ulusal bayramın adı 12 Eylül Darbesinden sonra“Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı” olarak değiştirildi.”

“1926’ya kadar yasalarla kabul edilen bayram günleri, “genellik” niteliği de taşımakta idiler. Belki 19 Mayıs, daha özel, mahallî bir gün olarak kutlanabilirdi.  Tıpkı 3 Temmuz (1919), 23 Temmuz (1919), 4 Eylül (1919) vb. gibi.

Fakat Samsunlular, ya 19 Mayıs’ın resmî bayram günü olarak yasayla onaylanmasını beklediklerinden, ya da bugünün unutulmasına gönülleri razı olmadığından, 1926’da 19 Mayıs’ı “Gazi Günü” ilân ederek kutlama törenleri düzenlediler.

Bundan sonra 19 Mayıs, programlı törenlerle her sene kutlanmaya devam etti. 1927 yılı kutlamaları münasebetiyle vilâyet gazetesinde yer alan bir yazıda deniliyordu ki: “Samsunlular, tarihin kendilerine bahşettiği bu şerefli fırsatı fevtetmeyerek vak’ayı geçen sene tesbit ve memleket (yani Samsun) hesabına bir bayram olarak kabul eylediler.

Bu bayram iki senedir büyük tezahüratla tes’id olunuyor. Bundan sonra da devren alâ devr tes’id olunacağına şüphe edilemez. Fakat gönül pek arzu ederdi ki istiklâl ve inkılâp tarihinde pek mühim olan bugün, umum vatan için tebcil ve tes’id olunsun. Bu gün de inkılâp ve ihtilâlin başlangıcı olmak hasebiyle sair bayramlar arasına girsin”

Bu yazıdan anlaşılacağı üzere Samsunlular, 19 Mayıs’ın diğer dört millî bayramımız gibi bir yasayla resmî bayram ilân edilmesini bekliyorlardı.

Burada yeri gelmişken, 1927 ve 1928 yıllarında icra edilen 19 Mayıs’ı kutlama törenlerinden sözedelim. Çünkü bu törenler, günümüze kadar süregelen Samsun’daki 19 Mayıs törenlerinin esasını teşkil etmektedir.

1927’de Vilâyetçe hazırlanan kutlama programı önce Samsun gazetesinde yayınlanmış 14, daha sonra el ilânları şeklinde halka dağıtılmış ve şehrin belirli yerlerine asılmıştır.

Bu program gereğince, törenlere fabrika ve demiryolu kuruluşlarının düdüklerini çalmasıyla başlanmış, parktaki töreni müteakip Gazievi’nin önüne gelinmiş ve orada günün anlam ve önemini belirten konuşmalar yapılmıştır.

Nitekim Gazievi, 1926’da Samsun halkı tarafından “Büyük Kurtarıcı” ya hediye edilmişti. Gazievi’nin önündeki törenden sonra Mecidiye Caddesi’ni takiben belediye binasına gidilmiş, akşam da belediyede bir şükran balosu, gece şehirde fener alayları düzenlenmiştir.

Öte yandan Samsun gazetesinde konu ile ilgili makaleler yayınlanmış, kutlama törenleri hakkında haberlere geniş ölçüde yer verilmişti. Edhem Veysi Bey, “Gazi Günü” unvanlı makalesinde şunları yazmaktaydı:

-“Ordu müfettişi nâmı altında memleketimize ayak basan bu simadan o zaman kimse bir şey anlamamıştı.. Çünkü o zaman memleket kafası yerinde anlayacak vaziyette değildi. Muhtelif ve müttezâ kavgaların hasıl ettiği hây-hûy içinde kendinden geçmiş gibi idi.

O büyük sima, burada bir hafta sessiz durdu. Etraf ve eknaht dinledikten sonra mekânı Anadolu içlerine nakletti. İşte o zaman o büyük simadan bir şeyler okunmağa başladı. Meğer o sima, o zât, o zekâ ordu müfettişi değil, bir vatan mübeşşiri imiş… üç sene sonra vatanın nail olacağı şerefli istiklâlini müjdeliğe gelmiş…

“Samsun, bunu o gün anlamamış ise herkes gibi mazurdur. Çünkü o beşaretin cihanı hayrette bırakan mevzu ve medlulünü idrak eylemekte cihan dahi izhâr-ı acz eylemiş idi…

“Her ferd ve her memleket bu cihanşümul cidal ve zaferden payını alsın diyoruz. Ortada taksim-i ganaim yok. Hisse-i şeref ve zafer var… Pek sarih olarak malûmdur ki böyle bir nasib davasındaki hakkımızın mertebesi yüksektir. Belki de birincidir. Çünkü Anadolu’yu kurtarmağa gelen o büyük Türk, Anadolu toprağı olarak ilk adımını Samsun iskelesine atmıştır”

1927 yılı 19 Mayıs kutlamalarının bir diğer yönü de parkta halk tarafından yaptırılacak olan Gazi heykelinin temelinin atılması ve İş Bankası Samsun şubesinin açılmasıydı.

Gerek temel atma ve gerekse İş Bankası şubesinin açılış törenleri parlak bir şekilde icra edilmiş, bu sene 19 Mayıs daha görkemli bir tarzda kutlanmıştı. İş Bankası Samsun şubesinin açılışında bulunmak üzere Ticaret Vekili Rahmi Bey Ankara’dan, İş Bankası Genel Müdürü Celâl Bey de İstanbul’dan gelip törenlere katılmışlardı.

19 Mayıs’ın mahallî bir gün olarak törenlerle kutlanması, öteki vilâyetler için de örnek teşkil etti. Onlar da Gazi ile ilgili günlerini anmaya, mahallî günler düzenlemeye başladılar…

1928 senesi 19 Mayıs kutlamaları için yine önemli hazırlıklar yapıldı. Halk Fırkası, Belediye ve Park önünde taklar inşa edildi. İlk tören, saat dokuzda Gazi Paşa’nın karaya ayak bastıkları iskele hizasında, okulların, askerî birliklerin, askerî ve mülkî erkân ile memurların ve halkın toplanmasıyla başladı. Bando eşliğinde geçit resmi yapıldı.

Bu ilk törenden sonra, kutlamalara katılanlar Saathane Meydanı’na geçmiş, burada bir süre bekledikten sonra Mecidiye Caddesi yoluyla Gazievi önüne gitmişlerdir. Gazievi önündeki törende günün önemini belirten konuşmalar yapılmış, bando marşlar çalmış ve kutlamalara nihayet verilmiştir. Aynı gün, diğer bir etkinlik de Gazievi’nin açılmasıydı.

Gazievi ziyaretçiler tarafından gezilmiş ve bundan böyle devamlı olarak ziyaretçilere açık tutulmuştur. Şehrin manzarası görülmeye değerdi. Her taraf baştan başa bayraklar ve defne dallarıyla donatılmış, bütün kuruluşlar, mağazalar, dükkânlar rengârenk süslenmişti. Daha önceki kutlamalarda olduğu gibi, gece fener alayları ve belediyede şükran balosu düzenlenmişti.

Samsun’da halkın coşkusuna basın da katılmış, daha doğrusu bu coşkuya tercüman olmuştu. Edhem Veysi Bey, konu ile ilgili olarak yazdığı makalede, 19 Mayıs’ın “üçüncü defa” ve fakat “dokuzuncu yıldönümü olarak” kutlandığını belirterek, “Bu tarihin Samsun’dan başlamasıdır ki memleketimiz için yegâne şeref teşkil eyler…

Bugün, her sene tes’id edilmelidir. Çünkü bugünkü halâsı, bugünkü rehâ ve selâmeti ve nihayet bugünkü hakikat ve hürriyeti temin eden cidalin başıdır” diyordu.

Görülen odur ki 19 Mayıs, resmî bir bayram olarak değil, fakat geleneksel mahallî bir gün olarak kutlanmaktaydı. Bugünün Samsun’a özgü olması, ona verilen değerin artmasına, coşku ve heyecanın çoğalmasına sebep oluyordu.

Öte yandan İçişleri Bakanlığı’nca hazırlanan ve Bakanlar Kurulu’nca TBMM’ne şevki kararlaştırılan “Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkında Kanun” tasarısı, 20 Mayıs 1935’te Meclis İçişleri Komisyonu’nda görüşüldü.

Komisyon, tasarı metninde bazı değişiklikler yaptıktan sonra, 23 Mayıs 1935’te tasarıyı TBMM Başkanlığı’na sundu.  Meclis Genel Kurulu’nun 27 Mayıs günkü birleşiminde müzakere olunan söz konusu tasarı, aynı gün kabul edildi.

Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkındaki 2739 sayılı kanunun birinci maddesinde yurtiçi ve yurt dışında kutlanacak ulusal bayramın Cumhuriyetin ilânı olduğu belirtilmiş, ikinci maddesinde genel tatil günleri sıralanmıştır.

Buna göre, 30 Ağustos Zafer Bayramı, 23 Nisan Ulusal Egemenlik Bayramı, 1 Mayıs Bahar Bayramı, 1 Ocak Yılbaşı Günü olarak kabul edilmiş ve ayrıca Şeker Bayramı’nda üç, Kurban Bayramı’nda dört gün tatil yapılması kararlaştırılmıştır.

Kanunun üçüncü maddesi ile hafta tatilinin pazar günü olduğu, dördüncü maddesi ile önceki düzenlemelerin yürürlükten kaldırıldığı, beşinci maddesi ile yayımı tarihinden yürürlüğe gireceği ve altıncı maddesi ile de icrasından Bakanlar Kurulu’nun sorumlu olduğu belirtilmiştir.

Bu yasa ile 1926’ya kadar dört ayrı kanunla kabul edilmiş bulunan dört milli bayramdan üçü muhafaza olunurken, bir bayram, yani 1 Kasım Hakimiyet Bayramı yürürlükten, kaldırılmıştır.

Aynı yasada 19 Mayısla ilgili herhangi bir ifadenin bulunmadığı ve dolayısıyla 19 Mayıs’ın bayram olarak kabul edilmediği görülmektedir.Halbuki Atatürk, bugüne çok değer vermiş, Büyük Nutku’nu 19 Mayıs’la başlatmış, kendisine doğum gününü soranlara “neden 19 Mayıs olmasın” cevabını vermişti.

Samsun halkının beklentisi, isteği ve coşkusu kadar, “Atatürk’ün özel ilgisi” de bugünün millî bayramlarımız arasında yer almasını sağlamıştır.

Atatürk, 19 Mayıs gösterilerini ölümünden altı ay kadar önce, Ankara’da 19 Mayıs Stadyumu’nda son kez izledi. Ulu Önder, Türk gençliğine ve Türk sporculuğuna bugünün tahsis edilmesini istiyordu.

O nedenle, İçişleri Bakanlığı’nın 2739 Sayılı Kanunun 2. maddesine bir fıkra eklenmesi hususunda hazırlamış olduğu yasa tasarısı, Bakanlar Kurulu’nda görüşülerek, 1 Haziran’da TBMM Başkanlığı’na sunuldu. Meclis İçişleri Komisyonu’nda müzakere olunan tasarı, 8 Haziran’da Meclis Başkanlığı’na takdim edildi.

Meclis Genel Kurulu, söz konusu tasarıyı, 13 Haziran’da birinci kez, 20 Haziran’da ikinci kez görüşüp kabul etti.

Böylece 20 Haziran 1938 tarih ve 3466 sayılı Kanunla 2739 Sayılı Kanun’un ikinci maddesine aşağıdaki fıkra eklenmiş oldu: “G) Gençlik ve Spor Bayramı, Mayıs’ın 19 ncu günü”

Görüldüğü üzere, 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı, 20 Haziran 1938’de, ondokuzuncu yıldönümünden sonra, bir yasa ile kabul edilmiştir.

Halbuki Samsun’da 1926’dan, yedinci yıldönümünden itibaren “Gazi Günü” ya da 19 Mayıs Bayramı adıyla kutlanıyordu. Cemal Kutay, 19 Mayıs’ın ayrıca bayram olarak kutlanması kararını, Atatürk’ün hastalığının acı bir gerçek olarak ortaya çıkmasıyla ilgili görmektedir.  (4)

“Milli Mücadele’nin İki Yüzü”,

-Yıl 1936. Günlerden 19 Mayıs. Atatürk Dolmabahçe’de, yanında Şükrü Kaya, Ruşen Eşref, Kılıç Ali, Salih Bozok, Mehmet Soydan, Nuri Conker var, konuşuyorlar.

Birden bire Atatürk soruyor: “Bugün günlerden ne?” Diyorlar Salı, Çarşamba neyse. Ayın kaçı: 19’u. Aylardan ne: Mayıs.

-“Ne oldu bugün söyleyin bakalım?” diyor. Düşünüyorlar, 19 Mayıs’ta ne oldu? “- Bilmiyorlar mı nasıl olur?

“-Nasıl bileceksin canım, o zamana kadar 19 Mayıs’ın lâfı yok. Onun için soruyor Atatürk. Şimdi bunlar arıyorlar,

-“İzmir’in işgalinin 3. günü” diyorlar, “Ankara mitingi yapılmıştı” diyorlar. Atatürk, “Değil” diyor, “ismet Paşa’nın Lozan’dan Gazi’ye çektiği telgraf” diyorlar. “Hayır.

-O 1923’te, Mayıs’da değil” diyorlar. “Haliç Konferansı” diyorlar, “İngilizlerle Irak meselesi üzerinde konuşmuştuk” diyorlar.

“-Kim anlatıyor bunu size?

“- Şükrü Kaya anlattı. “Terakki Perver Fırka’nın kapatılması da bu aylarda olmuştu” diyorlar. Atatürk,

-“Bırakın yahu bunları” diyor. “Öyle bir şeydir ki bu ülkenin kuruluşudur.” Yine bulamıyorlar. En sonra Şükrü Kaya hatırlıyor.

-“Bu sizin İstanbul’dan ayrıldığınız gün mü?” deyince, “Yaklaştın” diyor, “Samsun’a çıktığımız gün.” Sonra

-“Asıl yapacağımız bayram bu” diyor.

Ertesi sene 19 Mayıs’ta Şükrü Kaya’nın tertibiyle 19 Mayıs Bayramı kutlanıyor.” (5)

-“1931’de Türk Tarih Kurumu, 1932’de de Türk Dil Kurumu kuruldu. Türk Dil Kurumu alfabe değişimine, hâlâ sürmekte olan Türkçe’yi Arapça ve Farsça unsurlardan kurtarma girişimini ekledi.

Kültür işlerinde devlet girişimlerinin artmasıyla birlikte Türk Ocakları ilgi odağı haline geldi. 1912’de kurulan Türk Ocakları 1925’te 217 şubeye ve otuz bin üyeye sahip bir kurum haline gelmişti. 1930’larda devlet denetiminden bağımsız oluşları yüzünden şüpheli duruma düştüler, bunun üzerine Türk Ocakları Cumhuriyet Halk Partisi’yle birleştirildi ve yerine aynı işlevlere sahip olan ama devlet denetiminde faaliyet gösteren Halkevleri kuruldu.

Bunlara köylerde Halkodaları da eklendi. Sanatların ve yetişkin eğitiminin üzerinde duran Halkevleri (1950’de kapatıldıkları sırada yaklaşık beşbin halkevi vardı. cumhuriyetin modernliğini taşra kasabalarına kadar getirdi.’

Bozkurt Güvenç kendi memleketi için 1936’da Halkevleri’nin ne ifade ettiğini şöyle anlatır:

-“Küçük kasabanın Halkevi’nde izlediğim ilk sesli sinemayı (galiba kasabanın Halkevi’nde izlediğim ilk sesli sinemayı (galiba Hugo’nun Sefilleriydi),  sahnelediğimiz (Faruk Nafiz Camlibel‘in) Akın piyesini. Tümen bando takımının caz konserlerini, halk kitaplığını. Cumhuriyet Balosunu ve danslı Cumartesi toplantılarını ve topu bulunmayan Pingpong masasını hatırlıyorum.

Halkevi’nin patpatli dizel-elektrik motoru, okul dışı aydınlanma sürecinin enerjisini ve ışığını üretiyordu. Halkevi, yalnız büyüklerin değil, küçüklerin de okuluydu. Batı’nın çağdaş medeniyetini, ana babamız ve okuldaki öğretmenlerimizle birlikte ilk kez Halkevi’nde görmüş, sanırım olayı, onlardan biraz daha çabuk kavramıştık… “

…1930’larda kültürel reformlar genişleyerek Türk kimliğiyle ilgili yeni düşüncelere yol açtı. Bunlar sağlam olgusal temellerden yoksun olmakla birlikte o sıralarda başka yerlerde de görülen milliyetçi teorilere ve sonraki etnik gurur hareketlerine benziyordu.

Türk Dil Kurumu eski lehçelerde kullanılan sözcükleri diriltip yeni sözcükler türettikçe Türk dili yeni sözcüklerle doldu.

Bunların çoğu kalıcı olmasa da, önemli bir bölümü dile yerleşti ve böylelikle Türk dili büyük bir değişim geçirdi.

Viyanalı tanınmamış bir bilim adamı olan Hermann Kvergic’in, dünyadaki bütün dillerin, Türkçe aracılığıyla eski bir Orta Asya dilinden kaynaklandığı şeklinde bir teorisi vardı.

Bilim çevrelerinin şüpheyle yaklaşmasına karşın, Atatürk bu “Güneş Dil Teorisi”ni  beğendi ve resmen destekledi.

Türk Tarih Kurumu bu teoriye uygun bir “Türk Tarih Tezi” ortaya attı.

Orta Asya kökenli olan Türklerin buradan çıkarak dünyadaki büyük medeniyetleri kurduğunu ileri süren bu tez de Mustafa Kemal tarafından onaylandı.

Bu, Sümerler ve Hititler gibi Yakındoğu halklarının ön-Türk oldukları anlamına geliyordu.

Bir yandan arkeolojik keşifler Türklerin on birinci yüzyılda Anadolu’ya göç etmelerinden önceki bin yıllara ilişkin bilgileri artırıp dilbilimcilerle tarihçiler Türklerin Orta Asya’daki kökleriyle ilgili çalışmalarını sürdürürken, dil ve tarih teorileri de bütün olguları Mustafa Kemal’in 1927’deki nutkunda, kuruluşunu anlattığı  Türkiye Cumhuriyeti’nin yolunu açan teleolojik kanuna uygun bir “milli” biçim halinde yeniden işledi.

1930’ların bazı aşırılıklarından vazgeçilse de dil ve tarih siyasallaşmış alanlar olmaya devam etti. (6)

Tarihin devlet iktidarına tâbi hale getirilmesi, Türk okullarının bugün hâlâ “dünyanın geri kalanında geçerli olan bilimsel ölçü ve değerlerden tamamen ayrı düşmüş” bir tarih eğitimi vermeye devam ettikleri anlamına geliyordu.’’ (7)

“...Cumhuriyetin ilk yıllarındaki reformların bazıları diğerlerinden daha önemli olmakla birlikte, bir arada düşünüldüğünde bunların hepsi Türkiye için köklü bir dönüşüme işaret ediyordu. Çok kavimli bir İslam devletinin yerine laik ve milliyetçi bir devlet kurulmuştu.

Osmanlı’nın değişimi yavaş yavaş gerçekleştirme anlayışı yerine laik modernliğe tam anlamıyla ve alabildiğine hızlı geçiş benimsenmişti.

Alfabe, ölçü birimleri, kıyafet, saat ve takvim alanındaki reformlar Türkiye ile Avrupa arasındaki farkları azalttı ve ikisi arasındaki etkileşimi kolaylaştırdı.

Mustafa Kemal ve arkadaşları, kullandıkları yöntemlerin ve bazı hedeflerinin “Jakoben” karakterine karşın, 1790’ların Fransız Jakobenlerinin amaçladıkları köklü, sınıfsal değişimi gerçekleştiren toplumsal devrimi hayata geçirmekten çekindiler.

Osmanlı toplumu en çok, sınıfsal değil etnik farklılıklar temelinde bölünüyordu ve imparatorluğun çöküşü etnik çatışmaların büyük çoğunluğunu iç politika meselesi olmaktan çıkarıp dış mesele haline getirmişti.

İçeride, hükümetin Kürt isyanı ve Batılılaştırıcı reformlara karşı direnci bastırmakta gösterdiği üstün gayret, yeni rejimin kararlılığı konusunda hiçbir şüphe bırakmadı. Kültür alanında Kemalistler, gerek dini kamusal yaşamın dışına sürerek, gerekse alfabede ve dilde gerçekleştirdikleri köklü değişiklikler aracılığıyla gelecek kuşakların Osmanlı kültürel mirasına erişmesini engelleyerek bir devrim yapmayı amaçladılar

Uzun vadede, laik Türkler İslam’ı ehlileştirmekte veya milliyetçilik ve laikliği alternatif inanç sistemleri olarak onun yerine geçirmekte zorlanacaklardı.

Yine de, laik reformcuların vatandaşları şekillendirmek ve “Ne mutlu Türküm diyene” türünden sloganları ikna edici kılmak yönündeki çabaları gerek laik gerekse dindar Türklerin zihinlerinde kalıcı bir iz bıraktı.

Erken cumhuriyet dönemi reformcuları modernliğe geçişin hem toplumun bütününde bir rasyonelleşmeyi hem de bireysel öznelleşmeyi gerektirdiğini anladılar; ancak onlar da kendi örnek vatandaşlarını yaratmak için ikincisini birincisine tâbi hale getirmeye çalıştılar.

Güneş Dil Teorisi ile ilgili çılgın fanteziler 1940’ların sonunda terk edilmiş olsa da, dil reformu onlarca yıl devam eden ve ancak yakın zamanlarda belli belirsiz bir istikrara ulaşan kendiliğinden bir dinamik yarattı.

Bu açıdan yakın zamanda yapılmış çalışmalardan birinde dil reformu “felaket getiren bir başarı” olarak tanımlanmaktadır En “felaket getirici” olan şey, Türkiyede nadiren bahsedilen bir çelişkiydi. Edebi dile istikrar kazandırılamaması, Türkleri büyük ve erişilebilir  bir bir edebi mirasla donatmaya yönelik kültürel milliyetçi hedefle çatışıyordu.

Atatürk’ün kendi konuşmaları bile birden fazla kez “çağdaş Türkçe’ye tercüme edilmek zorunda kaldı.

Bunlardan daha yeni olan Türkçe edebiyat eserleri, bu bölümün sonunda ele alınan roman da dahil olmak üzere, bugün pekçok lise öğrencisi tarafından rahatlıkla okunanamayan bir dile sahiptir.

Cumhuriyetin ilk yıllarında gerçekleştirilen harf ve dil reformlarının en köklü yanı, bunların, kısa vadeli olayların seri ateşi ölçeğinde, 1840-1860 döneminde modern yazılı basının doğusuyla başlayan ve henüz bitmemiş olan uzun ölçekli gösterge bilimsel devrimin doruk noktalarını belirtiyor olmalarıydı..”

-“…1924 anayasasına göre bütün yetkiler halk egemenliğinin temsilcisi olarak Büyük Millet Meclisi’nin elinde toplanıyordu.

Genel seçimler dört yılda bir düzenlenmekle birlikte bütün adayları cumhurbaşkanı belirliyordu.

1924’teki muhalefet partisi deneyiminden sonra CHP meclis içindeki disiplinini o kadar sıkılaştırdı ki,  serbest tartışmalar sadece kapalı parti toplantılarında gerçekleşiyor, bunun ardından meclisteki milletvekilleri parti kararı doğrultusunda oy kullanmak zorunda kalıyorlardı.

CHP’nin 1927 tüzüğü uyarınca cumhurbaşkanı partinin değişmez genel başkanıydı ve partinin ideoloji ve siyasetini o belirliyordu.

Mecliste tartışmalar gitgide azaldı ve birçok yasa tartışmasız bir şekilde geçti. Mecliste oy kullanmak  bir formalite haline geldi.

Devlet ve parti gitgide daha da içice geçti

1936’da devlet  bir devlet tekeli yarattı. Yine 1936’da içişleri bakanı partinin genel sekreteri,  valiler de vilayetlerin parti başkanı oldular.

Partinin köylere kadar bütün idari birimlerde örgütü vardı. Tek parti yönetiminin bedeli, bilhassa doğuda, şehir parti örgütlerinde gözlenen azalmaydı.

Örgütlerin sayısı 1927de elli yediyken 1935’e kırk dokuza düştü.

Şeyh Said isyanından sonra CHP’nin doğu illerindeki belediyeleri kapandı ve 1940’lara kadar açılmadı.

Parti-devlet bloğu adam kayırma, himaye ilişkilerinin kötüye kullanılması ve mali yolsuzluk gibi şeylerden muaf değildi ve dönemin yazarları bu suiistimalleri eleştirdiler

Başlangıçta kolay olan parti üyeliği bile zorlaştırıldı. Hiyerarşinin en düşük basamaklarında, parti üyelikleri o bölgenin toplumsal yapısını yansıtıyordu.

En yüksek basamaklardaki parti üyeliklerineyse burjuvazinin hem mülk sahibi (mahalli eşraf ve tüccarlar) hem de bürokratik-aydın (memurlar öğretmenler, hekimler ve avukatlar) kesimlerinden gelen iki kanadının mensupları egemendi.

Eşraf siyaseti, partinin, çıkarları ve toplumsal mahalli eşrafla kurduğu tuhaf ittifaklara dayanıyordu.

Devlet-parti bloğu Türk Ocakları, Mason locaları ve öğretmen ve kadın dernekleri gibi diğer bağımsız örgütleri de kapatarak huzursuzluğu daha da artırdı.

Cumhuriyetin önde gelen dergilerinden Kadro da kapatıldı.

Kemalizm veya Atatürkçülük adıyla bilinen resmi ideoloji yavaş yavaş gelişti.

Hiçbir zaman katı bir teoriye dayanmayan bu ideoloji genel ilkelerden oluşuyordu.

Uzun vadede bu olgu, onun varlığını sürdürmeye yardım etti.

Temel ilkeler 1931 parti programında “altı ok” olarak tanımlandı: Cumhuriyetçilik, laiklik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik ve inkılapçılık.

-“ Altı ilke arasında, bilhassa “laiklik” ve “halkçılık” arasındaki gerilim dikkat çekiciydi.

Laiklik halkın önemli bir kısmının kabul etmediği bir şeydi. Halkçılık Türkiye’de hakikaten geçerli olsa, laiklik anlayışı değişmek zorunda kalırdı.

Ne var ki cumhuriyetin halkçılık anlayışı özgürlükçü ve bireyci olmaktan çok tepeden inmeci, seçkinci ve kollektivist nitelikteydi.” (8)

Atatürk’ü Anma ve Gençlik ve Spor Bayramı

Bayram, Atatürk’ün 19 Mayıs 1919’da SAMSUN’da karaya çıktığı saat olan 07.00’de başlar ve 19 mayıs günü saat 24.00’de son bulur. 19 Mayıs günü saat 07.00’de yalnız ANKARA ve SAMSUN’da 21 pare top atışı yapılır.

A. Başkent’te:

a) Anıt Kabire çelenk koyma töreni ve İstiklâl Marşı ile bayrağın göndere çekilmesi,

b) (Değişik: 13/04/1995-95/6791 B.K.K.) Bayramın açış konuşması, İstiklâl Marşı ile Bayrağın göndere çekilmesini müteakip Millî Eğitim Bakanı tarafından tören alanında yapılır.

c) Gençlik adına konuşma yapılması ve şiir okunması,

Gençlik adına, bir öğrenci tarafından konuşma yapılır ve bir öğrenci tarafından da şiir okunur.

ç) Atatürk’ün Gençliğe Hitabesinin okunması,

Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi okunur ve Gençlik Atatürk’e cevap verir.

d) Samsun’dan getirilen bayrağın kabul töreni,

Samsun’dan getirilen bayrağın Devlet Başkanına sunulmasından sonra şeref çağrısı yapılarak Gençlik Marşı söylenir.

e) Tören geçişi,

Tören geçişi alt komitece tespit edilen sıraya göre yapılır.

f) Gösteriler, Gösteriler alt komitece önceden tespit edilen şekilde yapılır.

g) Programda yer alan diğer faaliyetler uygulanır.

Günün anlam ve önemine uygun olarak, halk oyunları, konferanslar, sergiler, yarışmalar, tiyatro, bale, konser gibi çeşitli faaliyetlere yer verilir.

B. Başkent Dışında:

a) Atatürk Anıt ve Büstlerine çelenk koyma töreni ve İstiklal Marşı ile bayrağın göndere çekilmesi,

b) (Değişik: 11/04/1984-84/7933 B.K.K.) Bayramın kutlanması,

Mahallî Mülkiye Amiri yanında, Garnizon Komutanı veya temsilcisi, Belediye Başkanı olduğu halde, törene katılanların ve halkın bayramını kutlar, İstiklâl Marşı ile Bayrak göndere çekilir.

c) Bayramın açış konuşması,

Mahallî Mülkiye Amiri veya kutlama Komitesince görevlendirilecek kişi tarafından yapılır.

d) Başkent’te uygulanan düzenlemenin (ç), (e), (f) ve (g) fıkraları aynen uygulanır. (9)

www.canmehmet.com

Resim;milliyet.com.tr

(1) MODERN TÜRKİYE TARİHÎ, İslam, Milliyetçilik ve Modernlik, 1789-2007, Carter V. Findley, I.BASKI Ekim 2011, İstanbul

(2)Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, Hazırlayan: Utkan Kocatürk, 3. Basım, Ankara 1984, s.76.

(3) http://mevzuat.meb.gov.tr

(4) Prof. Dr. Dursun Ali Akbulut . ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 33, Cilt: XI, Kasım 1995)

(5) 11.6.1995. Sayın ismet Bozdağ, Şükrü Kaya’dan duyduklarını Nuriye Akman’a aktarıyor. Sabah gazetesi.

(6)MODERN TÜRKİYE TARİHÎ, İslam, Milliyetçilik ve Modernlik, 1789-2007, Carter V. Findley. I.BASKI Ekim 2011, İstanbul

(7) Müge Göçek: “Nationalism” (alıntı sayfa 180’de); Behar, İktidar; Aytürk, “Linguists”, s. 1-25; Aytürk, “Episode” s. 275-93; Laut, Ursprache, s. 95-135; Lewis, Turkish, s. 57-74; Copeaux, Espaces. (Carter V. Findley, Dip not)

(8) Zürcher, Turkey, s. 176-85; Tuncay, Tek-Parti Yönetimi, s. 175-79, 283-95, 304-22; Uyar, Tek Parti’, s. 67-97, 231-68; Atay, Çankaya, s. 378. (MODERN TÜRKİYE TARİHÎ, İslam, Milliyetçilik ve Modernlik, 1789-2007, Carter V. Findley, I.BASKI Ekim 2011, İstanbul . Dip not)

(9) ULUSAL VE RESMÎ BAYRAMLARDA YAPILACAK TÖRENLER YÖNETMELİĞİ, http://mevzuat.meb.gov.tr/html/17475_0.html

 

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*