Amerikayı Tanımanın Tam Sırası: ABD/Batı Neden Ülkemizde Gerçek Bir Halk iktidarı İstememektedir (6)

 

 

Türk dostu İngiliz diplomat Amerika ve Avrupalı Devletlerin tuzaklarına karşı bizleri uyarır. Bu uyarıları ne yazık ki, bizler değil, Japonlar dikkate alır, birlikte başladığımız kalkınma hamlesinde başarılı olurlar.

Amerika ve Batı Avrupalı ülkeler her fırsatta dillerinden düşürmedikleri “Demokrasi, hukukun üstünlüğü, Özgürlük, vb.”  uygulamaları, sömürmek için hedef aldıkları ülkelerde asla istemezler. İstemezler, çünkü, halkı özgür ve iktidarda olduğu devletleri sömürmeleri mümkün değildir. O ülkelerde yasaları halk yapar, halk uygular ve iktidar gücünü halk kendi lehine kullanır. Bu anlayışla, nerede ise tüm sömürgelerde (sözde) Cumhuriyet, gerçeğinde ise dikta yönetimler, diktatörler vardır.

Bizleri uyaran İngiliz Diplomatın uyarıları aktarmadan önce, Türkler ve Japonlarla ilgili büyük benzerlikler taşıyan hikayemizi aktarıyoruz.

İspanya, Hollanda, Fransa, İngiltere, Rusya Ve Amerika tarafından (19. Asrın ortalarında) eş zamanlı olarak, Türklerin ve Japonların gelecekleri ile ilgili uzun vadeli iki plan hazırlanır.

Bu planlardan birincisi, ticaret yolu ile sömürmek; ikincisi, Halklarını Hristiyanlaştırarak, Batı kültür değerleri üzerinden dönüştürmek.

Bu plan kapsamında Amerikadan ülkemize özel görevle gönderilen Misyoner Hamlin,1863’de, (Bebek İlahiyat Okulu’nu) Robert Koleji’ni açmıştır. Türk araştırmacılara göre, Okul, Misyonerlik ve Ajan Yuvası’dır. (1)

Bu okulun açılmasında alınan iznin hikayesi, Japonların serbest ticarete zorlanması arasında çok büyük bir benzerlik vardır.

-O dönemde (Osmanlı Devleti’nde) Hristiyan Alemi (Ruslar, Fransızlar, İngilizler ve yerel uzantıları, Katolik Ermeniler vb) bir tarafta, Osmanlı’yı bilinçli olarak biri bitmeden diğerini soktukları savaşlarla maliyesini ekonomik yıkıma götürürken, bir taraftan da Müslüman Türklerin kültür değerlerini yozlaştırarak yıkmayı çabuklaştırmanın hesapları içindedir.

Ancak, ileride paylaşacakları Osmanlının Mirası’na yanlarına bir ortak daha istemeyen Fransız (Cizvitler) ve Ruslar bu (misyoner) okulunun (Bebek İlahiyat Okulu adıyla) açılıp, Robert Kolejine ve en sonunda da Boğaziçi Üniversitesi’ne dönüşen eğitim mekânının) açılmaması için büyük mücadeleler vermişler ve ellerinden geleni yapmışlardır. Rahip Hamlin, önceleri okula izin alabilmek için devreye sokmadık kişi bırakmaz. Ancak, bu durum bir anda değişir ve Girit isyanı ile sonun başına gelinir.

O sıralarda ABD’li Amiral Farragut Bâb-ı Âli’ye gelmiştir. Papaz Hamlin bu kez şansını bu Amiral üzerinden denemeye karar verir ve okul izni için Amiralden aracılık etmesini ister. Amiral Bâb-ı Âli’den Hamlin’in istediğine müspet cevap verilmesini aksi halde Akdeniz’e Yunanistan lehine zırhlı gemiler göndereceği tehdidinde bulunur. Etekleri tutuşan Osmanlı bürokrasisi “Farragut’un zırhlılarından birinin Akdeniz’e açılmasındansa iznin verilmesini daha uygun görürler. (2)

 Aynı dönemde Japonlar ve Amerikalılar arasında bakalım neler yaşanmaktadır:

1853 yılında Amerikalı amiral Matthew Perry, ABD adına ticarî imtiyazlar (kapitülasyonlar) almak üzere bir donanma ile Tokyo limanına yanaştı. Şogun, anlaşma imzalamaya hiç istekli olmasa da, sonunda Perry’nin Tokyo’daki Uraga kasabasını topa tutmakla tehdit etmesi nedeniyle masaya oturmak zorunda kaldı. Neticede Amerikalı amiralin istediği anlaşma imzalandı (1858). (3)

Tehdit elbette sadece ticaret ayrıcalıklarla ile sınırlı değildir.

“…Japonya’ya Batı İlgisi Tokugowa Dönemi (1603-1867) Japonya’sında Hıristiyan misyonerleri ile temsil edilmişti. Bunun dışında, Japonya’nın Oshimya adasında, İspanya ve Portekiz tüccarlarından oluşan küçük bir grubun faaliyet yapmasına olanak tanınmıştı. Daha sonra bu gruba bilimsel çalışmaları ile öne çıkan Hollandalılar da dahil edilmiştir. Misyonerlik faaliyetleri Afrika’nın aksine tüm Asya’da olduğu gibi Japonya’da da başarısızlığa uğramıştır.

Japonya’da Meiji döneminde Hıristiyanlığın bir ulusal din olarak benimsenmesi söz konusu edilmiş, ancak sert muhalefet sonucu bu yöndeki tartışmalardan vazgeçilmiştir. Geleneksel kültür ve ahlak öğretilerinin üstünlüğü konusunda oybirliği yeniden sağlanmıştır. Japonya’nın direnişi ve Batı’da görülen sekülerleşme süreci, Batı’nın yeni kimliği, misyonerlik faaliyetlerini sona erdirmese bile epeyce zayıflatmış durumdaydı. (4)

Artık Batı varlığı, kendini ticaret ve sömürgecilik faaliyeti ile sınırlandırmak durumunda kalmıştır.

Bu noktada Japonların birkaç tespitini aktarmak yararlı olmalıdır.

-Japon yazarı Aizawa Seishisaii (1782-1863) ülkesine yönelik tipik Batı tutumunu şu şekilde tasvir etmektedir:

“Barbarlar bir ülkeyi bozmak istiyorlarsa, ilk önce ticaret yapmak istediklerini söylüyorlar ve bu arada ülkenin düzenini öğrenip hem kar, hem de ‘casusluk’ ediyorlar. Eğer şartların elverişli ve değerlendirebileceklerini düşünürlerse ülkeye hemen asker çıkarıyorlar. Bunu başaramayacaklarını anlarlarsa dinlerine uygun ibadetle halkı kandırmaya ve kalplerine hitap etmeye başlıyorlar. Böylece kendilerine olan tepkiyi önlemek istiyorlar ” (5)

-“Hıristiyan misyoneri buraya öğrenmeye değil değiştirmeye geliyor” (6)

Yukarıdaki açıklamalardan Amerikalıların, 19. Asrın ortalarında dünya siyaset sahnesinde tehditle Misyoner Okulları ve serbest ticaret anlaşmaları üzerinden kendilerine yer açmaya çalıştığı görülmektedir.

Gerçeğinde Misyoner okulları çok maksatlıdır. Bu okullarda hem yerel halkın kültürü yozlaştırılmakta hem de amaca uygun yetiştirilen öğrenciler üzerinden ülke yönetimi ele geçirilmektedir.

Devam edecek

-Japonlar kalkınma hamlesi için çok uzun süre sınırlarını yabancılara kapatırlar.

– Japonlar, Osmanlı ile birlikte başladıkları kalkınma hamlesinde Sömürgeci Batı’nın tuzaklarından nasıl kurtuldular ve Japonların kalkınmasında halkın iktidarda olması neleri değiştirdi?

Resim:web ortamından alınmış, yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

(1)Daha fazlası ve kaynaklar için bakınız:

http://www.canmehmet.com/robert-kolej-dosyasi-fatihin-hisar-taslarindan-tersine-fetih-icin-yapilan-bir-okulunun-hikayesi-1.html

(2) Yararlanılan eser, “Robert Kolej Uğrunda Bir Ömür” İstanbul: Dergâh Yay., Kasım 2012, Daha fazlası için bakınız: http://www.canmehmet.com/robert-kolej-dosyasi-arsa-satan-adam-kiyamete-kadar-onlarin-can-sesini-dinlesin-6.html

(3) BATI TERÖRÜ, ROGER GARAUDY, Daha fazlası için bakınız: 1)    http://www.canmehmet.com/amerika-ve-ingiltere-osmanlinin-yeni-devlete-donusturulmesinin-neresindedir-8.html  2) http://www.canmehmet.com/yabancilar-hedef-ulkelerde-okul-ve-askeri-usleri-nasil-acabilmekte-ve-izin-alabilmektedir.html

(4) (Altuğ:1967, 18). (Alıntı: JAPON MODERNLEŞMESİ ÜZERİNE (1868-1912)

Hakkı Büyükbaş, Yrd. Doç. Dr., Erciyes Ü., Nevşehir İİBF, hbuyukbas@eunev.edu.tr

(5) Stenzel:1982, 217.  (alıntı: JAPON MODERNLEŞMESİ ÜZERİNE (1868-1912) Hakkı Büyükbaş, Yrd. Doç. Dr., Erciyes Ü., Nevşehir İİBF.  hbuyukbas@eunev.edu.tr

(6) Kakuzo: 2001, 22. (alıntı: JAPON MODERNLEŞMESİ ÜZERİNE (1868-1912) Hakkı Büyükbaş, Yrd. Doç. Dr., Erciyes Ü., Nevşehir İİBF.  hbuyukbas@eunev.edu.tr

Dünya’da İlk Kez Başörtüsü Devrimi İle İktidar Olan Milletimizi Ayakta Alkışlıyoruz (5)

 

Bir sözün doğruluğunu, bir hareket yaptığımızda anlarız.

 

 

Yakın tarihe kadar neden en önemli tartışmaların, “Din-Gelenek-Başörtüsü” etrafında yoğunlaştığını bilir misiniz? Bunun en büyük nedeni: Halkın, “İslamcı, milliyetçi, muhafazakâr” değerleri temsil etmesi, bu değerlerin (yönetenlerce) baskılanmaması durumunda, iktidar koltuğuna halkın oturması : Bu, açık ifadesi ile, egemenliğin kayıtsız şartsız millete geçmesidir.

Kısaca, “Cumhuriyet, laiklik elden gidiyor!” söylemleri, düzenin sahiplerinin, iktidarı kaybetme korkularına karşı uydurdukları ifadelerdir.

Darbelerin yapılmasının nerede ise, tek nedeni budur. Halk iktidara gelmemelidir. Gelmemelidir ki : ülke birkaç bin (iç-dış) aile tarafından sömürülmeye devam edebilsin.

Bu noktada şu akla gelmelidir: İlkelerinden birisi de, “Halkçılık” olan Cumhuriyet Halk Partisi, halkın çoğunluğunun kullandığı başörtüsüne neden karşı çıkmış, kız çocuklarının eğitim-öğrenimine engel olmuştur? Bunun nedeni :

Beyaz Türkler; Batı kültürüyle yoğrulmuş, Avrupa görmüş, Cumhuriyet’in ve laikliğin savunucusu bir seçkinler tabakasıdır. ‘Zenci Türkler ise milliyetçi, muhafazakâr ve İslami değerleri temsil eden gelenekli zümredir.(1)

Beyaz Türkler, Gri Türkler ve Siyah Türkler : Başörtü Devrimi ile iktidar olunur mu?

Kürsüden indirilen İHL’li kız konuştu

Adana’nın Kozan ilçesinde, 24 Kasım Öğretmenler Günü dolayısıyla düzenlenen törende, kompozisyon yarışmasındaki ödülünü almak için çıktığı kürsüden başörtülü olduğu gerekçesiyle indirilen İmam Hatip Lisesi öğrencisi Tevhide Kütük, ‘Başörtüme bakacaklarına, başarıma baksalardı daha iyi olurdu.

…Kütük, yaptığı açıklamada, Öğretmenler Günü dolayısıyla düzenlenen kompozisyon yarışmasında ‘Bir Öğretmen Olmalı’ başlıklı eseriyle birinci olduğunu öğrenince büyük bir sevinç duyduğunu belirtti. Bu sevincinin ödül töreninde hayal kırıklığına uğradığını ifade eden Kütük, yaşadıklarını şöyle anlattı:

‘Ödülümü almak için sahneye çıktığımda sunucu öğretmen bana ‘hangi okulda okuduğumu’ sorduktan sonra protokole gitti.

Protokolün bakışından beni sahneden indireceklerini sezmiştim ve sezgim gerçekleşti. Sunucu öğretmen bana ‘Aşağıya iner misin, senin ödülünü sonra vereceğiz’ dedi. ‘Neden’ dediğimde ‘öyle isteniyor’ dedi. Ne yapacağımı şaşırdım. Afalladım ve gözyaşları arasında sahneden indim. Daha sonra annemin yanına geçtim. Hakkım yenildiği için bir şeyler yapmalıydım.

Milli Eğitim Müdürü’nün yanına zorlukla giderek ‘Neden hocam?’ diyebildim. Bana, ‘senin kılık kıyafetin yönetmeliğimize uymuyor’ dedi. Sonra salonu annemle beraber terk ettim’…

ANNE : NASIL TESELLİ EDECEĞİMİ BİLEMEDİM

Anne Gülsiye Kütük ise kızının kürsüden indirilmesinden sonra ağlamaya başlayınca çok üzüldüğünü söyleyerek, ‘Bir başörtüsü insanı bu kadar mı rencide ediyor? Başarılı bir birey yetiştirmeye çalışırken kızıma yapılan bu hareket bir anne olarak beni derinden üzdü. Kızım ağlayınca onu teselli etmek için ne yapacağımı şaşırdım. Kızımın bu duruma düşmesini istemezdim’ diye konuştu.

BABA : BİZ BU VATANIN EVLATLARI DEĞİL MİYİZ?

Baba Arif Kütük de, kızının başarı getirirken başörtüsü nedeniyle böyle bir tepkiyle karşılaşmasının kendisini fazlasıyla üzdüğünü belirterek, ‘Biz bu vatanın evlatları değil miyiz?’ diye sordu. (2)

Türban yasağının geçmişi

Üniversitelerde ilk türban eylemi 1967’de A.Ü. İlahiyat Fakültesi’nde yaşandı.

Türbanıyla derslere girmek isteyen Hatice Babacan üniversiteden atıldı. 1982’de kıyafet genelgesiyle türbanı yasaklayan YÖK, 1984’te bu yasağı kaldırdı. Ancak 1987’de ’disiplin suçu’ denilerek yasaklandı. Özal Hükümeti’nin, türbanı serbest bırakmak amacıyla YÖK Yasası’nda yaptığı değişiklik veto edildi. Özal hükümeti 1988’de 2. yasa değişikliğini çıkardı. Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in başvurusu üzerine Anayasa Mahkemesi, 1989’da iptal etti. 1990’da türbana izin veren 3’üncü kanunu çıkarıldı. SHP Anayasa Mahkemesi’ne götürdü. Reddedildi. Prof. Kemal Gürüz’ün YÖK Başkanlığı’nda, 15 Eylül 1997’de bir genelgeyle türbanlı öğrencilerin okullara alınması yasaklandı. (3)

Hürriyet yazarı başörtü yasağı Kenan Evren’in o sözüyle başladı,

İşte Ahmet Hakan’ın Türkiye nasıl bu hale geldi? başlıklı yazısı:

– KENAN EVREN: Bu memlekette başörtüsü için ilk “Yasak hemşerim” lafını eden kişidir kendisi… Üniversitelerde başörtüsü yasağını o başlattı… O, “Yasak hemşerim” dedi ve ünlü yasak da başlamış oldu.

– CHP ÇİZGİSİ: Kenan Evren’in “Yasak hemşerim” dediği zamanlarda CHP yoktu, öncülleri vardı. Kenan Evren’in her yasağına itiraz eden bu öncüller, ilk kez, Evren’in bir yasağını pek bi’ beğendiler. Anında “Başörtüsü yasak olmalıdır, Kenan Paşamız haklıdır” pozisyonuna geçiverdiler.

– TURGUT ÖZAL: İktidar olup da muktedir olamadığı için hiçbir şey yapamadı üniversite kapılarında itilip kakılan başörtülüler için. Bir ara başörtüsünün adını “modern türban” olarak değiştirip bir şeyler yapmaya çalıştı ama nafile! Hakiki muktedirler “Türban da yasak hemşerim” diyerek noktayı koyuverdiler. Turgut Özal da işin peşini kovalamaktan vazgeçti.

– YILMAZ VE ÇİLLER: Bu ikisi ne yaptı başörtüsü yasağını kaldırmak için? Hiç! Hiçbir şey! Başörtüsü için bir şey yapmadılar ama yaptıkları şeyler vardı: Mesela Mesut Yılmaz imam hatip okullarının kapısına kilit vuran yasayı savundu, yasaya karşı çıkanlara “aydınlıktan korkan yarasalar” dedi. Mesela Tansu Çiller Amerika’lara, Avrupa’lara falan gidip “Bu türban yanlılarını ancak ben durdururum, beni destekleyin” dedi.

– BÜLENT ECEVİT: Öyle şeyler yaptı ki başörtüsüne karşı, neredeyse şampiyon oldu. Meclis’e giren başörtülü kadın milletvekili için “Bu hanıma haddini bildiriniz” dedi. Başörtüsüyle Meclis’e girmeyi devlete meydan okumak olarak değerlendirdi.

Partisinin milletvekilleri de Meclis’e giren başörtülü kadın milletvekiline yumruk sallayıp “Dışarı, dışarı” diye bağırarak utanç verici bir ayine imza attılar.

– SÜLEYMAN DEMİREL: Cumhurbaşkanı sıfatıyla başörtülü kadın milletvekiline “ajan provokatör” demesini geçtim… Yine aynı sıfatla üniversite kapısından kovulan başörtülü kızlara, “Burada size ekmek yok, hadi gidin Arabistan’da okuyun” dedi. Diyebildi…

– KEMAL KILIÇDAROĞLU: Yorgan gidip kavga bittikten sonra üniversitelerde başörtüsü özgürlüğü konusunda kısmen özgürlük yanlısı bir tutum alsa bile… Şöyle masaları falan yumruklayarak, “kimse kimsenin kılık kıyafetine karışmasın kardeşim, bırakın isteyen istediği gibi giyinsin, size ne” diyemedi, demesini bir türlü beceremedi.

Kısacası…

Yasakladılar, uğraştılar, mücadele ettiler, oyaladılar, zulme destek çıktılar, laf edemediler, laf etseler bile istismar için ettiler, tek bir adım bile atmadılar, halkın önemli bir kısmının talebini görmezden geldiler, gözlerini kapadılar, aleni düşmanlık yaptılar, dost gibi gözüküp düşmanlığa meylettiler falan…

Sonuçta ne oldu?

Şu oldu:

Halkın büyük bölümü, bu saçma, anlamsız ve haksız yasağı ortadan kaldırma potansiyeli taşıyan partiyi iktidara taşıdı, her girdiği seçimde oylarını arttırdı, muktedir olmasını sağladı.

Yani AK Parti’nin her girdiği seçimden daha büyük bir oy potansiyeliyle çıkmasını sağlayan biraz da diğer bütün partilerin başörtüsü yasağına karşı sergiledikleri sekter, lakayt, yasakçı ve etkisiz tutumlarıdır. (4)

Yukarıda anlatılanlardan anlaşılan,

Başörtü serbestisine kadar iktidarda (Halk ve) Halkın değerlerinin olmadığıdır.

www.canmehmet.com

Devam edecek

-Türkiye’nin Batılılaştırılması bir tuzak mıydı? Doğrusu, Batılılaşmak değil de çağdaşlaşmak mı olmalıydı?

-Başımıza gelecekleri yaklaşık, 140 yıl evvel Türk dostu bir İngiliz diplomat anlatıyor

Resim: Web ortamından alınmış, alt yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

Kaynaklar:

(1)Rifat N. Bali, ‘Tarz-ı Hayat’tan Life Style’a Yeni Seçkinler, s. 330 (Alıntı: Türk Toplumunda aydın sınıfın anatomisi)

(2)Daha fazlası için bakınız: http://www.haber7.com/guncel/haber/282823-kursuden-indirilen-ihlli-kiz-konustu   GİRİŞ 26.11.2007 16:00 (İHA)

(3) Daha fazlası için: Hürriyet Haber 10.02.2008

http://www.hurriyet.com.tr/gundem/turban-yasaginin-gecmisi-8201449

(4) Daha fazlası için bakınız: http://www.hurriyet.com.tr/turkiye-nasil-bu-hale-geldi-24890553

Halkımızın 15 Temmuz Direnişi ile Ordumuzun Yerli SİHA’lara Kavuşması Ülkemizin Önünü Açmıştır (4)

 

Bir devlet diğeri ile ancak çıkarı kadar dosttur. 

 

 

Değil İstanbul’un el değiştirmesi, kontrol eden gücün değişmesi bir DÜNYA SAVAŞI nedenidir. (1) O halde 15 Temmuz 2016 Askeri Darbesi hangi mutabakatların, antlaşmaların sonucudur? Ve bu kez ne oldu da (İç ve Dış) Darbeciler, seçilmiş halk iktidarını indiremediler? Bunun için öncelikle NATO ve Avrupa Birliği’nin kuruluş amaçları sorgulanmalıdır.

Başlamadan İnsan, Toplum ve Devletlerle ilgili bir anlayışın not düşülmesinde yarar olacaktır.

Kimse size karşı değildir, herkes kendi tarafındadır.

Bu ifadeden anlaşılması gereken : Kimsenin sizinle şahsi bir hesabının olmadığı, meselenin, çıkarının sizin çıkarınız ile çakışması, çatışması olduğudur.

NATO”,  Bir  “Savunma” mı,  “Amerikan Emperyalizmi-Yayılmacılığı” nın aracı mıdır?

NATO (sadece) bir “Askeri İttifak” Değildir. İttifak’lar (Askerler), bir çıkar düzeninin korunması görevi için vardır.  Bu anlayışla NATO, Amerikan (Batı) yayılmacılığının aracıdır.

-NATO (Kuzey Atlantik Paktı), 12 Farklı Devlet arasında, 1949 yılının Nisan ayında  imzalanmıştır.

NATO’nun (görünür) en önemli özelliği; “hukukun üstünlüğü ve özgürlükleri tanıyan devletlerin barış ve güvenliğini sağlamak, ayrıca askeri, sosyal ve kültürel olarak birbirlerine destek sağlamak noktasında, ortak faydalar güden ülkelerin bir araya toplanması” ile oluşturulmuş” Olmasıdır.

NATO’nun kuruluş gerekçesi:

2. Dünya Savaşı’nın ardından, gelişmeye başlayan teknoloji, çeşitli silahlar ve özellikle kitle imha silahlarının, bir takım ülkelerin tekelinde bulunması, yaşanılan savaş tecrübeleri, milletlerin dünya üzerinde tek başına var olabilmelerini olanaksız kılmaya başladı. Bu nedenle, milli menfaatleri benzer yönde olan büyük devletler, belli noktalarda buluşarak, dayanışma ve işbirliği yapmak zorunda kaldı. Bu doğrultuda bir araya gelen on iki ülke, Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın 51. maddesi çerçevesinde hazırlanan, toplam 16 maddelik antlaşmayı 4 Nisan 1948 tarihinde, ABD’nin Washington Şehri’nde imzaladı. İmzalanan antlaşma onaylanarak 24 Ağustos 1949 tarihinde yürürlüğe girdi.

İttifakın kuruluşundaki devletler: Birleşik Krallık, Belçika, Kanada, Danimarka, Fransa, İzlznda, İtalya, Lüksemburg, Hollanda, Norveç, Portekiz, Amerika Birleşik Devletleri.

 

Bu devletlerden Meşruti Monarşi-Parlamenter Sistem ile Yönetilenler:

-Birleşik Krallık, Belçika, Kanada, Danimarka, Hollanda, Norveç, Lüksemburg (Dükalık)

Tam ve Yarı Başkanlık ile yönetilenler:

-Amerika Birleşik Devletleri, Portekiz, Fransa.

Gerçeğinde Amerika ve Rusya Kendilerinden küçük devleri sömürmek üzere farklı askeri antlaşmalar, “Varşova Paktı” (*) ile gruplaşmışlardır. Bu tezgâha (Amerika’n dostlarına) göre: “Rusya öcü!” ; Rusya’ya göre Amerika, “En büyük emperyalisttir.”

Gerçeğinde bu (sömürme) iş sıraya bindirilmiştir. Önce Balkan ülkeleri Rus Tankların altında ez(dir)ilmiş, arkasından da Ortadoğu kan gölüne dön(dürül)müştür.

Bu aşamada İsrail Devleti’nin kurulmasını ve Rusların da buna bir taş koymamasının nedenini: Araplara (Ortadoğu) Bölgesine satılan yüzlerce milyar dolarlık silahlarda arayabilirsiniz.

Avrupa Birliği: (Yıl, 2004)

Fransa (eski) cumhurbaşkanlarından Giscard d’Estaing, 2004 yılında, AB ile ilgili görüşlerini açıklamaktadır:

-“Avrupa’nın ortak kimliği Hıristiyanlıktır. Türkiye bunun hangi parçasını oluşturabilir? Türkiye bir İslam ülkesidir. Bu iki kimlik bir arada olmaz. Aksi hâlde AB dağılır.

–Türkiye, AB’ ye girmesi için; İslam kimliğinden, egemenliğinden, bağımsızlığından vazgeçecek mi?

-Brüksel’i Ankara yerine başkent kabul edecek mi?

-Türkiye Avrupa tek devletinin bir federe devleti olacak mı?

–Türkiye halkı bu gerçekleri hiç bilmiyor.” (2)

Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’da  AB’nin oyalamaları karşısında artık dayanamamış olmalı ki, 12 Temmuz 2017’de  konu ile ilgili aşağıdaki açıklamayı yapmıştır :

“Erdoğan’dan kritik açıklama! ‘Bizim için vazgeçilmez değil

BBC’ye röportaj veren Cumhurbaşkanı,

Eğer AB açık açık biz  Türkiye’yi kabul edemiyoruz derse, bu bizi rahatlatır. B ve C planlarımızı hayata geçiririz.  Avrupa Birliği bizim için vazgeçilmez değil, biz rahatız” dedi.

Erdoğan’a göre, Türklerin çoğu artık AB’yi istemiyor ve uluslararası örgütün ikiyüzlü olduğuna inanıyor. (3)

Gerçeğinde Avrupa Birliği’nin kuruluş gerekçesi nedir?

Kuruluş gerçeğinde: Avrupalı devletlerinin kendilerini ABD ve Rusya’ya karşı koruma niyetinin yanında, AB’nin ; ABD-NATO için Rusya’ya karşı tampon olma görevi olmalıdır.

Bunu biraz daha açalım:

“…Amerika’nın rekabeti Avrupa Birliği’ni dayattı

Günümüzde varlığını sürdürdüğü biçimiyle Avrupa Birliği, kimi burjuva yazarların göstermek istediğinin tersine hiç de Avrupa ülkelerinin aralarındaki sınırların kalkması yolunda ilerlemedi. Esasen birliği teşvik eden temel faktör, Avrupa’nın ortak tarihsel ve kültürel kimliğinin bütünleştirilmesi masalı değil, bu tür oluşumlar bakımından her zaman olduğu gibi ekonomik çıkarlardı.

AET’yi AB’ye ilerleten başlıca neden, Amerikan ve Japon rakipler karşısında birleşerek daha fazla rekabet gücü kazanma güdüsüydü. Nitekim 60’lı yıllarda emperyalist güçler arasında yükselen rekabet, özellikle ABD ile Avrupa arasındaki çekişme, Avrupa’nın ekonomik birliğinin ilerletilmesi hedefine can verdi. (4)

Demek ki, kimse size karşı değildir. Herkes kendi tarafındadır.

NATO ve Avrupa Birliği kuruluş gerekçelerini birbirlerine eklediğimizde, kimsenin vitrinlerde sergilenen “Demokrasi, Hukukun üstünlüğü, Kadın Hakları, İnsan Hakları” vb. ile ilgili bir kaygılarının olmadığı görülmektedir.

Bu nedenle “Oltadaki Balık” (**) Türkiye, kendi ayakları üzerinde durduğu, sömürge çizgisinden uzaklaşmaya başladığı anda hemen “çek bir çay demli olsun!” Pardon, “Yap bir darbe kanlı-canlı olsun!” kahveleri, senaryoları ateşe sürülmüştür.

Ancak, bugüne kadar böyle gelen bu süreç, Milletimizin uyanması ve Sayın Erdoğan’ın da liderliği ile İnşallah, 15 Temmuz 2016 tarihinde son bulmuştur.

Bu aşamadan sonra, Millet olarak bizlere düşen, çok okumamız, çok çalışmamız ve ihtiyacımız olan sivil-askeri yüksek teknolojik araçları-sistemleri kendimiz üretmemizdir.

Dışarıya olan yüksek teknolojik bağımlılığımız devam ettiği sürece, tam bağımsızlık, düşündüğümüz manada gerçekleşmeyecektir.

Devam edecek

-Afrin temizlik operasyonu’nda  kendi ürettiğimiz yüksek askeri teknolojiler bizlere neler kazandırmıştır?

www.canmehmet.com

Resim: Web ortamından alınmış, yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

Kaynaklar:

(*)”Varşova Paktı, 14 Mayıs 1955 tarihinde Varşova’da, sekiz sosyalist ülkenin imzaladığı “Dostluk, İşbirliği ve Karşılıklı Yardım Antlaşması” ile kurulan askeri ve siyasal birlik. Antlaşmayı imzalayan ülkeler Arnavutluk, Bulgaristan, Çekoslovakya, Doğu Almanya, Macaristan, Polonya, Romanya ve SSCB’ydi. Pakt, Macaristan, Çekoslovakya ve Afganistan’ın işgalleri gibi önemli siyasal olaylarda askeri unsur olarak yer almıştır…”

(**) Oltadaki Balık Türkiye: Emperyalizmin Tuzaklarındaki Ülke, M. Emin Değer

(1) Bu ifade Fransız Komutan Napolyon’a aittir.

(2)Bitmeyen hesap”, Yaşar YAZICIOĞLU. S.67-3

(3)http://www.milliyet.com.tr/son-dakika-erdogan-dunyaya-ilan-siyaset-2483398/

(4)http://marksist.net/elif_cagli/AB_avrupa_birligi_gercegi.htm

Sayın Erdoğan Halka İktidarı, Ordumuza Yüksek Teknolojik Bağımsızlık Kazandırdı (3)

 

 

Kıbrıs’ta 1974 yılındaki savaşta kendi uçaklarımızın, Kıbrıs’a asker ve teçhizat getiren Yunan gemileri zannıyla kendi gemilerimizi bombalaması ve Akdeniz’in 54 denizcimize mezar olması ile ilgili acı olay hala yüreklerimizi sızlatmaktadır.

Geminin batışı o zaman “kuvvetlerimiz arasındaki koordinasyon eksikliği”yle izah edilmişti.

Bu bölümde, ülke olarak kısa sürede nerelerden nerelere geldiğimizi öğrenmek adına bu olayın kısa bir özeti aktarılmaktadır.

Kocatepe’nin Türk Uçaklarınca Batırılması 21 Temmuz 1974, Kıbrıs açıkları

20 Temmuz 1974’de Kıbrıs çıkarma harekatı başladığında Kocatepe gemisi de Mersin Limanı’nda hazır durumdaydı. Harekat sırasında Yunanistan gemilerinin Türk bayrağı çekeceği, ve telsiz operatörü olarak Türkçe bilen kişiler kullanacağı, bu sayede Türk uçaklarının kandırılacağı öğrenilmişti.

Bu konuda dönemin başbakanı Ecevit, Amerikalı yöneticilerle de görüşmüş ancak bir sonuç alınamamıştı. Çıkarma operasyonları devam ederken 21 Temmuz 1974’de bölgede (Baf açıklarında) konvoy halinde Yunan gemileri olduğu yönünde bir istihbarat alınmış ancak bu doğrulanamamıştı.

Bunun üzerine 301 nci Filo’ya ait S-2E tipi Tracker Deniz Karakol uçakları keşif için gönderildi. Radar görüntüleri, 4 destroyer ve 7 nakliye gemisinin Ada’ya yaklaşmakta olduğuna işaret ediyordu. Teyit için 184 ncü Filo’ya ait RF-84F uçakları da keşif için gönderildi. Elde edilmiş radar bulgularının aksine, denizde olması gereken yerlerde ve Ada ile Antalya arasındaki alanda fiziki hiçbir netice elde edilemedi.

Kocatepe ve iki tane daha muhribimiz bölgeye bu konvoyu aramak ve önünü kesmek için gönderildi.

İngiltere, Türkiye ve Yunanistan’ın garantörlüğünde 1960’da resmen kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti adadaki iki etnik topluluk arasındaki ilişkileri bir sisteme bağladıysa da Türkler ve Rumlar arasındaki sorunlar bir türlü sona ermiyordu. Her iki topluluk içinde de adanın Türkiye’ye ve Yunanistan’a bağlanması için faaliyetler sürüyor, zaman zaman da saldırılar ve katliamlar meydana geliyordu.

1963, 1964 ve 1967’de kanlı olaylar cereyan etmiş ve Türkiye “soydaşlarını kurtarmak üzere” adaya silahlı müdahalede bulunmaya bile kalkışmıştı. 1964 olaylarından sonra Başbakan İsmet İnönü Kıbrıs’a çıkartmayı ciddi ciddi düşünmüş ama hem 5 Haziran 1964’deki ünlü “Johnson Mektubu” hem de Türk ordusunun bu çapta bir amfibik harekatı yürütecek olanaklara sahip olmaması üzerine çıkartmadan vazgeçilmişti.

ABD Başkanı Johnson Başbakan İsmet İnönü’ye gönderdiği mektupta, eğer çıkartma yapılırsa bir Sovyet tehdidi karşısında Nato’nun Türkiye’nin yanında yer almayacağını söylemiş ve İnönü de “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de orada yerini alır gibi ağır bir laf etmişti, ama olay da o noktada bitmişti. Buna rağmen Türkiye bir gövde gösterisi yapacak ve uçaklarını adanın üzerine gönderecekti.

Bu harekat sırasında 8 Ağustos 1964’de Türk pilotu Cengiz Topel’in uçağı düşecek ve pilot da hayatını kaybedecekti. 1967’deki kriz sırasında ise Yunanistan’daki Albaylar Cuntası Yunan askerlerini ve Grivas’ı adadan çekmeyi kabul ederek geri adım atacaktı.

Ancak Yunan cuntası Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios’dan kurtulmakta kararlıydı ve nitekim 1974 yazında harekete geçti. 15 Temmuz 1974’de Nikos Sampson liderliğinde bir darbeyle Makarios devrildi ve Kıbrıs’ta da Atina’daki cunta yönetimin uzantısı bir yönetim oluştu. Makarios son anda kurtularak Malta’ya kaçmıştı.

….Sampson yönetimi uluslararası düzeyde tepkiyle karşılanmış ve arkasında Yunanistan’ın olduğu bilindiği için Albaylar Cuntası da ağır bir baskı altına alınmıştı. Dolayısıyla koşullar Türkiye’nin adaya çıkartma yapması için hayli uygundu.

…20 Temmuz sabahı başlayan savaş 21 Temmuz günü de bütün şiddetiyle sürerken Ankara’da savaşı yönetmekte olan Genelkurmay Karargahına gelen bir istihbarata göre Yunanistan’dan Kıbrıs’a doğru yola çıkan bir filo adaya silah ve asker götürüyordu. Baf limanı açıklarına doğru ilerlediği bildirilen bu Yunan savaş gemilerinin durdurulması gerekiyordu.

Girne limanında bulunan üç Türk muhribi, Kocatepe, Adatepe ve Mareşal Çakmak gemilerine bölgeye doğru hareket etmeleri ve bu Yunan filosunu karşılamaları emri verilirken, Türk savaş uçaklarına da aynı şekilde bölgeye intikal etmeleri ve Yunan gemilerini vurmaları bildirildi.

Ama bu arada Ankara’daki savaş karargahı çok ilginç bir şey daha saptadı. Bu Yunan gemileri Türk bayrağı çekmişti ve telsiz konuşmaları da Türkçe yapılıyordu! Karargah hemen bu durumu değerlendirdi; Yunan gemileri Türkleri şaşırtmak ve kendi gemileri sanmalarını sağlamak için Türk bayrağı çekmek ve Türkçeyi iyi bilen Yunan personelini kullanmak gibi çok kurnazca bir savaş hilesine başvurmuşlardı, ama Türk Genelkurmayı bu numarayı yemezdi!

Türk ve Yunan askerleri NATO’da birlikte çalıştıkları için ortak yürütülen tatbikatlarda Türk birliklerinin kullandığı dili ve kodları iyi incelemişlerdi ve görüldüğü kadarıyla gayet güzel taklit ediyorlardı.
Bu durum hemen Başbakan Ecevit’e de bildirilecekti. Çünkü yine o saatlerde ateşkes görüşmeleri de sürüyordu ve ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’la Ecevit arasında sürekli telefon görüşmesi yapılıyordu. Kissinger, Yunanistan’ın ateşkes istediğini söylüyor ve Türkiye’nin de buna olumlu yanıt vermesi için baskı yapıyordu. Yoksa savaş Kıbrıs’la sınırlı kalmayarak bir Türk-Yunan savaşına dönüşebilirdi.

Adaya çıkartma yapmış Türk birliklerinin ilk hedeflerine ulaşmadan bir ateşkese yanaşmak istemeyen Ecevit de zaman kazanmaya çalışıyordu. Ecevit’e Türk bayrağı çekmiş ve Türkçe konuşan” Yunan savaş gemilerinin Kıbrıs açıklarında bulunduğu bilgisi verilince Türkiye Başbakanı çok sevindi.

İşte Kissinger’in ateşkes baskısını geriletmek için eline iyi bir silah geçmişti. Kissinger’a Yunanistan’ın ateşkes isterken samimi olmadığını artık kanıtlayabilirdi; hem ateşkesten söz ediyor, hem de asker ve cephane yüklü savaş gemilerini Kıbrıs’a gönderiyordu. Ve üstüne üstlük de bu gemilere Türk bayrağı çekip, Türkçe bilen personel yerleştirerek kötü bir savaş hilesine başvuruyordu. Kissinger’a tüm bunları anlattığında ABD Dışişleri Bakanının söyleyebileceği bir şey kalmayacaktı. 

Nitekim Başbakan Ecevit ABD Dışişleri Bakanı ile bu konuyu tam da bu çerçevede görüşecekti. Daha sonra Henry Kissinger anılarını yayımladığında o 21 Temmuz sabahı kendisiyle Ecevit arasında geçen telefon görüşmesini bütünüyle aktaracaktı.

Ecevit telefonda bazı Yunan savaş gemilerine Türkçeyi iyi bilen personelin yerleştirilip, Türk bayrağı çekildiğini ve bu gemilerin batırılacağını söyleyince Kissinger da şaşırmış, Ecevit’in sözünü ettiği bölgede Yunan savaş gemilerinin bulunduğu bilgisine sahip olmadığını söylemiş ama Ecevit’in verdiği bilgilere de kuşkuyla yaklaştığı için çok ilginç bir yanıt vermişti. Kissinger; “Evet, sayın başbakan” demişti, “Türk bayrağı taşıyan ve Türkçe konuşulan gemileri batırdığı için Türkiye’yi kimse suçlayamaz.” 

Kissinger’ın anılarında aktardığına göre Ecevit’le konuşmaları şöyle olmuştu:

Ecevit: Yunanistan’ın ateşkes istediğinden söz ediyorsunuz ama ortada ciddi bir sorun var. Yunanistan’ın samimiyetinden ve güvenilirliğinden kuşkuluyuz. Yuannides’in şeref sözü bir oyundan ibaret. Yuannides’in sözlerinin gerisindeki oyunu şimdi anladık. Yunan bayrağı taşıyan her gemiye ateş açabileceğimizi söyleyip ardından da gemilerine Türk bayrağı çekiyor!

Kissinger: Eh, kendi gemilerinizi batırırsanız sizi hiç kimse suçlayamaz.

Ecevit: Hayır, Dr. Kissinger, onlar bizim gemilerimiz değil. Onlar Yunan gemileri. Türk bayrağı çekmiş Yunan gemileri.

Kissinger: Evet, sayın başbakan, Türk bayrağı taşıyan ve Türkçe konuşulan gemileri batırdığı için Türkiye’yi kimse suçlayamaz.

Ecevit: Yunanlılar hile yapıyorlar. Biz NATO müttefikiyiz ve Yunan pilotlar kodumuzu biliyorlar. Türkçe konuşuyorlar, pilotlarımızla Türkçe ve bizim kod kelimelerimizi kullanarak temas kuruyorlar. Bu durumda Yunanistan’ın sözlerine nasıl güvenebiliriz?

…Kissinger’la bu görüşmenin ardından “Türk bayrağı çekmiş ve Türkçe konuşulan” Yunan gemilerinin batırılması için bir engel kalmamıştı. Çünkü Türkiye resmen Yunanistan’la savaş halinde değildi ama bu gemiler batırıldığında iş bu noktaya kadar gidebilirdi. Ancak ABD Dışişleri Bakanı’nın da onayladığı gibi Yunanistan yaptığı hilenin sonuçlarına katlanacaktı!

Türk savaş uçakları üç Türk gemisinin üzerinde görüldüğünde gemidekiler bunların Türk uçakları olduğunu anladılar. Çünkü Yunan uçaklarının menzili bulundukları bölgeye kadar gelip böyle uzun uzun dolaşmalarına yetmezdi. Uçakların saldırıya geçmeye hazırlandığım (hazırlandığını) gören gemiler şaşkınlık içindeydi.

Pilotlarla temas kurmaya çalıştılar. Ama tüm çabalar beyhudeydi, Türkçe konuşmaları ve kendilerini Türk gemileri olarak tanıtmalarının bir şeyi değiştirmesi mümkün değildi. Zaten pilotlara bunun bir Yunan savaş hilesi olduğu bildirilmişti. Pilotlar kendileriyle temas kurmaya çalışan Türk gemilerinin subaylarına küfürler yağdırarak saldırıya geçtiler ve bombalarını bırakmaya başladılar.

Saldıranın Türk uçakları olduğunu bilen gemiler ateş de edemiyor, kendilerini savunamıyorlardı. Böylece Akdeniz’in ortasında kolay bir hedef haline gelen üç Türk muhribine Türk uçakları rahat rahat bombalarını attılar. Uçakların ilk saldırısında üç Türk muhribinden Kocatepe ağır yara aldı ve hızla batmaya başladı.

Mareşal Çakmak muhribi Kocatepe’nin yanına doğru hareket ederek gemiyi terk etmekte olan personeli kurtarmak istedi. Ama bu durumu gören uçaklar döndüler ve ikinci bir kez daha saldırıya geçerek bu kez yağdırdıkları bombalarla Mareşal Çakmak muhribinde de ağır hasar meydana getirdiler.

…Görevlerini başarıyla tamamladığına inanan pilotların üslerine dönerken duydukları bir telsiz anonsu gariplerine gidecekti; Baf bölgesinde Türk gemilerinin batırıldığını bildiriyordu telsiz. Ama üslerine dönene kadar ne olduğunu anlamayacaklar ancak yere indikten sonra faciayı öğrenebileceklerdi. (1)

Soru: Gerçeğinde kendi uçağımızla, kendi gemilerimize zarar vermemiz : “koordinasyon eksikliği” mi, teknolojik donanım yetersizliği mi, basiretsizlik mi? Bunlar nedense hep Devlet sırrı’dır.  Bunlar “devlet sırrı” olduğu sürece, daha açık ifadesi ile üzerleri örtüldükçe benzeri olayların farklı şekillerde yaşanacağı ihtimalinin yüksek olacağıdır.

(Yerli Savunma gereçleriyle ilgili) ….İlk kıvılcımlar, 1964’te başladı. Kıbrıs meselesinde, Türkiye’nin müttefiki olan ülkeler, Türkiye’ye ambargo uygulayınca 1965 yılında Türk Donanma Cemiyeti kuruldu. 1970’de kurulan Türk Hava Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı kuruldu. 1974 Kıbrıs Barış Harekatı sonrasında da bu vakıflar birleştirilerek, 1975’te Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı ve yine aynı sene ASELSAN kuruldu. Fakat büyük atılım 1985’te gerçekleştirildi ve bütün askerî savunma sanayii projelerinin koordinasyonu, yönetilmesi ve fikrî platform olma işlevi gören Savunma Sanayi Müsteşarlığı kuruldu. Bu tarihte TSK’nın ihtiyaçlarının yerli imkânlarla karşılanma oranı yüzde 18’dir. Günümüzde ise bu oran yüzde 70 civarına yaklaştı. (2)

Devam edecek

www.canmehmet.com

Resim: web ortamıdan alınmıştır.

(1)Daha fazlası için bakınız: Deniz Haber Ajansı  http://www.denizhaber.com.tr/askeri-tarihimizdeki-huzun-kocacepe-muhribinin-batirilmasi-haber-56680.htm

(2) Daha fazlası için bakınız: https://aa.com.tr/tr/analiz-haber/milli-askeri-sanayinin-seruveni-yerli-silahlar/1101751

Sayın Erdoğan Çevreyi Merkeze Taşıyarak Halkı İktidara Getirmiştir. (2)

 

 

Gezi Olayları”, Ağaç-Park olarak pazarlanmasına rağmen gerçeğinde, halka doğru kayan ; ekonomik zenginliklerin ve iktidarın, düzenin efendilerine geri döndürülme meselesidir. Bu nedenle işin içine yoğun olarak İngiliz, Alman ve Amerikan Medyası girmiş düzmece haberlerle ülke gündemi uzun süre meşgul edilmiştir.

Bir Ülkenin halkı (Çevre), değerleriyle birlikte iktidarda (Merkezde) değilse, o ülkenin gelişmesi ve bağımsızlığı, sömürüldüğü için sadece görünürdedir.

Peki, genel tanımı ile (Sosyoloji ve Siyaset dilinde) “Çevre” ve “Merkez” Nedir?

Çevre: Taşrada yaşayan ve yönetimde yer almayan (Halk) çoğunluk;

Merkez: Yöneten : ekonomik, kültürel ve sosyal açıdan her türlü imkana sahip azınlıktır.

Çevre ile Merkez : Siyah, Gri ve Beyaz Türkler…

-İstanbul ilimizin Boğaz ve Bayrampaşa semtlerinde oturan insanlarımız, kendilerine ve ülke meselelerine aynı pencereden benzer ölçülerden mi bakmaktadır?

-Ağrı ve İzmir’de yaşayan insanlarımız, eğitim ve çalışma hayatına eşit koşullarda mı başlamaktadır?

-Erzincan ve Ankara’da yaşayan anne-babalarımız, çocuk eğitiminde benzer sistemleri mi kullanmaktadır?

-“Kültür kenti İstanbul’da tabii bir de azınlık grup var. Aklı başında, bilgili, kültürlü insanlar. Hepsi laik ve Kemalist seçkinler…Ya ötekiler. İslamcı, milliyetçi, muhafazakâr değerleri temsil eden yığınlar.” (1)

-24 Aralık 1995 genel seçimlerinde Rp’nin (Refah Partisi/Erbakan’ın) birinci parti olarak sandıklardan çıkması, medyanın kozmopolit takımını ürkütüyordu. Reaya (Halk) çocuklarının, bir halk demokrasisinde yönetime gelmeleri bile bu tabakanın ‘huylanması için yeter neden olabiliyordu:

-“Bizim mi sayılır artık, İstanbul denebilir mi sarıkların, cüppelerin, tekkelerin teslim aldığı Fatihe?

3 Kasım 2002’de ‘dokunulmazlar’ yine karşılarında. Bu defa Atatürk’ün “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir. “ dediği, Büyük Millet Meclisi de ellerinde, hem de ‘Kasımpaşalıları.’ Bu kez, iki taraf da deneyimli: “Rica ediyoruz, laiklikle açıktan ya da gizliden uğraşmayın. Türkiye bu konuları aştı, bu defter kapandı. Hiçbir kutsal değeri de kullanmayın. Bunları kavga için değil, barış için, iktidarın başarısı için söylüyoruz.

Reaya çocuklarına, partilerinin oklarından birini göstererek bununla uğraşmamalarını öneriyorlar. Ama sen laikliği din karşıtı olarak yıllarca kullan, ’İslam’ olgusunu en ağır biçimde eleştiri yağmuruna tut, yasaları ihlal et, inananların, sakal-bıyık ve giysilerine savaş aç, sonra da insanlara bu girişimlerini dogmatik kalıplar olarak kabullenmeye zorla. Oklarınızdan biri de ‘milliyetçilikti. Bu kutsal kavramı, kurultaylarınızda ‘Yoldaş mı, vatandaş mış’ kavgalarıyla sosyalizme feda ettiniz, kamplara bölündünüz, Atatürk’ün Türk milliyetçiliğine Türk toplumunu hasret bıraktınız, Reaya çocukları bunları sizden soramıyor değilmiş.” (2)

Yukarıdan yazılanlar özetlenirse:

Eğer, bir ülkede halk ve değerleri iktidarda ise, orada halk söz sahibi, egemendir.

Eğer, bir ülkede halk ve değerleri iktidarda değilse, halk orada söz sahibi değildir. Yönetimin adı her ne olursa.

Suyu başında oturanlara göre Halk ve Zeka

– “Türklerin yüzde 60’ı aptaldır.” (Aziz Nesin)

-“Türklerin yüzde 80’inin aptal…” (Müjdat Gezen)

-‘Göbeğini kaşıyan adam’ (Bekir Coşkun)

-‘Bidon kafalı’ (Yılmaz Özdil)

Dağdaki Çobanla niye benim oyum eşit…. (Aysun Kayacı) 

“….Kayacı, AK Parti’ye oy verenleri ve gecekondu da oturanları çok kızdıracak.

“Haydi Gel Bizimle Ol” programında, Müjde Ar ile Pınar Kür ve Aysun Kayacı arasında sert bir tartışma yaşandı. Aysun Kayacı’nın tartışma sırasında söylediği sözler AK Parti’ye oy verenleri, gecekondu da oturanları çok kızdıracak.

İşte o tartışma:
-Kayacı, “Ben vergi veriyorum niye vergisini vermeyen, çok özür dilerim herkes üstüme gelecek ama kalıp olarak söylüyorum, ‘dağdaki çoban’la benim oyum eşit mesela. Niye?

-Müjde Ar: “O zaman en çok vergiyi veren 60 tane oy versin. Öyle şey olur mu?”

Aysun Kayacı, AKP seçmenini çok kızdıracak şu sözleri sarf etti:

-“Ama şu an sizin şikayet ettiğiniz şey, ayak takımının iktidara getirdiği partiden şikayet etmiyor musunuz?”
-Müjde Ar, “Hiç öyle bir şey söylemedik biz. Ayak takımı diye bir şey kullanmadık biz” derken, Kayacı, bu sefer de gecekondu semtlerinde ve fakir mahallelerde yaşam mücadelesi veren vatandaşları kızdıracak sözler söyledi.

-Aysun Kayacı, “Gecekondu diken, sonradan belediyelerin diploma dağıtır gibi tapularını dağıttığı gecekondu dikenle, kaçak elektrik kullananla ki bu yüzbinleri buluyor Türkiye’de; vergi kaçıranla niçin benim oyum eşit acaba?” diye sorgularken Pınar Kür de Kayacı’ya destek çıktı…

Kayacı’nın bu sözlerine çok kızan Müjde Ar, tepki gösterirken, ikili arasında ortam gerildi ve şu diyaloglar yaşandı:

-Müjde Ar: Ben seni bir gecekonduya göndereyim iki gün yaşa, bak ben gittim oralara…

-Müjde Ar: Ama insanlar büyük şehirlere karınlarını doyurmak için geliyorlar. En fazla kaçak elektrik Güneydoğu’da kullanılıyor. Ne yapsın insanlar? Hala Adıyaman’da mağarada yaşayan insan var Aysun…

-Aysun Kayacı: Doğruyu yapacaklar. Ben de çok ekonomik problem çektim. Çalışacaklar… Ben şu anda okulumun parasını da kendim ödüyorum.

-Müjde Ar: Mağaraya alçıpan mı yapacak, dekoratör mü tutacak Allah aşkına.

-Aysun Kayacı: Benim anneannem ne yaptıysa onu yapacak? Sonra bir siyasi parti gelip gecekonduların bilmem nesini verecek, odun verecek, kömür verecek. Ondan sonra da memleket Arabistan olacak, oldu yani… (3)

Gelelim genel tanımı ile “Zeka”ya

-Zekanın ortak bir tanımı bulunmamaktadır.

-“Biyolojik” diyen de vardır, “Çevresel faktörlerin etkisi” diyende.

-Zeka, iddia edildiği gibi bir terazide tartılamamaktadır. Siz, kendi çevrenize göre verdiğiniz eğitim çerçevesinde insanları değerlendirirseniz, dersini iyi çalışan, size, ölçülerinize göre, “zeki”dir.

-Kişi yetenekleri (aslında bu da tartışmalıdır) doğrultusunda kendini eğitir, konu hakkında öğrenim görür ; daha doğrusu çok çalışırsa başarılı olacak, bu da onun “zeki” vasfının kazanmasına yol açacaktır.

-Yeterli beslenen, erken yaşta (bebekliğinde) doğru eğitilen çocukların, daha zeki olabildiği konusunda  genel kanaat vardır.

-Elbette huzurlu bir aile ortamının, başarılı, (zeki) yetişenlerin üzerinde katkısı vardır.

Yukarıdakiler özetlenirse:

-“Zeka”, Bir bilinç (kendini, sınırlarını, yeteneklerini tanıma) ve bir emek sonucunda elde edilen “akıl yürütme sanatı”dır.

-Soru: Zehirli Yılanların ve Vahşi hayvanların yaşadığı bir ormanda kimler hayatta kalır?

Cevap: Önceden Çevre ve Çevre şartlarında yaşamayı öğrenenler.

Bunun zeka ile olan ilgisine de okuyan karar vermelidir.

www.canmehmet.com

Devam edecek

Resim:web ortamında alınmış, alt yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

Kaynaklar:

(1)TÜRK TOPLUMUNDA AYDIN SINIFIN ANATOMİSİ, Prof. Dr. Orhan TÛRKDOĞAN

(2)A.g.e., Sahife:352

(3) Daha fazlası için bakınız: http://www.hurriyet.com.tr/dagdaki-cobanla-benim-oyum-esit-olamaz-8565854

Ülkemiz Bağımsızlığına Çevreyi Merkez’e Taşıyan Sayın Erdoğan’la birlikte sahip oldu (1)

 

 

Napolyon’un oğluna babasının savaşları ve zaferleri anlatılmaz. Anlatılmaz, ki; büyüklük ve hırsa kapılmasın.

Yakın Tarihe kadar, “Türkler, bir toplu iğne yapamaz” Türü özgüveni yok etmek için söylenenlerin yanında; Türklerin, “Yüzde altmışı aptal” türü, söyleyenlerin bilinçaltındakilerini yukarı çıkararak söyledikleri de.

Bu yazı dizisinde, bir Cihan İmparatorluğu kuran millet evlatlarının, bir daha büyük bir iddia sahibi olmamaları için nasıl bir kumpasa alındığı; ancak, bunun gerçek Millet evlatları tarafından nasıl kırıldığının hikayesi anlatılacaktır.

Büyük Milletler, Bir Çınar Ağacı Misalidir. Onun dallarını budamanız ona zarar vermez. Onu daha da yüceltir. Kadim Milletler, köklerinden (tarihlerinden) beslenirler. Onları ancak, Tarihleri ile birlikte yok edebilirsiniz. Bu nedenle Tarih gelecek, Tarih, yarınlara beşiklik eden döl yatağı’dır. Özetle, tarihiniz (kökünüz) kadar varsınız.

Napolyon ‘un oğlu genç Roma Kralı ‘nın acıklı öyküsünü unutmamalıdır. Metternich; bu gencin büyüklük ve hırsa kapılmaması için babasının şanlı savaşları ve zaferleri ile ilgili tarihi öğrenmemesi yargısına varmıştı; Bu kurnaz devlet adamı biliyordu ki, insanın kişilik ve yurt sevgisi duygularının geliştirilmesinde, o insanın bağlı olduğu ulusun tarihindeki şanlı olayları iletmekten daha etkili bir yol yoktur. İşte bunun için Napolyon’un oğluna babasının tarihine ilişkin hiçbir şey söylenmemiş ve bu konularla ilgili hiçbir kitabın eline geçmesine izin verilmemişti. (1)

Türkiye’de görev almış İngiliz İstihbarat subayı H.C.Armstrong’un kaleme aldığı ve uzun süre ülkemizde  basımı yasaklanan,  “Bozkurt” isimli kitap, kamuoyuna her ne kadar “Türk düşmanı” olarak tanıtılsa da, gerçeğinde öyle değildir. M.Kemal Paşa bu kitabı sağlığında okumuş ve cevaplandırmıştır. Bu kitaptan kısa bir alıntı:

“Osmanlı İmparatorluğu ölmüş ve gömülmüştü. İyi ki de ondan kurtulmuşlardı, çünkü gerçek Türklerin kemiğindeki iliği emiyordu.

-Beş yüz yıldır Türkler Irak’ta, Arabistan’da ve Afrika’da dövüşmüşler ve ölmüşlerdi; hiçbir kazançları olmaksızın Padişah tarafından arsızca sömürülmüşlerdi: Artık yetmişti! (M.Kemal Paşa) Osmanlı İmparatorluğu’nu diriltmeye filan kalkışmayacaktı….”

Kalkışmaması,  Ortadoğu’daki her kirli olayın içerisinde olan İngilizlerin, İstihbarat subaylarını neden ilgilendiriyordu?

Bir Milletin özgüveni nasıl yok edilir?

“…Türklerin yüzde kaçı akıllı

1990’ların başında “Türklerin yüzde 60’ı aptaldır” diyerek, ilk darbeyi Aziz Nesin vurmuştu. Geçen yıl Almanya’nın eski Merkez Bankası Başkanı Sarrazin, ‘Türklerin zekasının Batılılardan düşük olduğu’ yönünde bir kitap yazdı. Onun şokunu atlatamadan bu defa Müjdat Gezen bir televizyon konuşmasında “Türklerin yüzde 80’inin aptal olduğunu” söyledi. Bu konu daha önce de iki köşe yazarı tarafından matematik alandan, kavramsal alana çekilmişti. Önce Bekir Coşkun ‘Göbeğini kaşıyan adam’ kavramını ortaya attı. Onu daha sonra ‘Bidon kafalı’ deyimiyle Yılmaz Özdil takip etti. Peki bilimsel araştırmalar bu konuda ne diyor? (2)

 **

Peki, Alman Merkez Bankası Yönetim Kurulu Üyesi Sarrazin ne demişti?

Almanya’daki Türkler ve önyargı

…Berlin Eyalet’inin eski Maliye Bakanı ve Merkez Bankası yönetim kurulu üyesi Thilo Sarrazin, son dönemlerde başta Türkler olmak üzere göçmen kökenlilere yönelik eleştirileriyle gündeme gelen bir isim. Birkaç ay önce Türk ve Arapları “sürekli başörtülü kız çocukları üreten bir topluluk” olarak adandıran (adlandıran) Sarrazin, geçtiğimiz günlerde de “Türkiye, Yakın ve Orta Doğu ile Afrika’dan gelen göçmenlerin Almanları aptallaştırdığını” iddia etmişti. (3)

 

Sarazzin devam ediyor…

…Sarrazin 2009 yılında, ”Lettre International” adlı kültür dergisine verdiği röportajda, Berlin’in birçok sorununun kökeninde göçmenlerin olduğunu öne sürdü. “Yanlış politikalardan dolayı sayıları artan bu kentteki Türk ve Arapların büyük çoğunluğunun manavlıktan başka üretim işlevi yok” dedi.(4)

Gerçekten de Türkler’in elinden manavlıktan başka bir iş gelmez mi?

Burada sözü, “TÜRKİYE AB İLİŞKİLERİ Avrupa Birliği’ndeki Son Seçimlerin Türkiye Açısından Değerlendirilmesi” Konulu toplantıdaVural ÖGER’e  Alman Sosyal Demokrat Partisi milletvekili ve Avrupa Parlamentosu Dışişleri Komitesi Üyesi’ne bırakıyoruz.

“…Açık söyleyeyim, geçenlerde bir toplantıda çok doğru, biraz espri ile bir Alman anlattı. Size samimi söylüyorum, sizin hoşunuza gideceği için değil, “ben Türkleri çok seviyorum, ama biz Türklerle baş edemeyiz, anlayan çok insan var, çok çalışkanlar, çok yaratıcılar, çok dinamikler ve çokta güce dayanan insanlar, Avrupalı böyle olamaz” dedi.

Dikkat ederseniz buraya geliyor, bir manav dükkânı açıyor, bir de bakıyorsunuz 10 tane, 20 tane manav dükkanı oluyor, dedi. Adam Cumartesi çalışıyor, Pazar çalışıyor, sohbeti güzel.

Geçenlerde ben Viyana Kayserili bir manavla tanıştım, manav olmuş, adamın aklına gelmiş ben karpuz satacağım Viyana’ya diye, bir kamyon kiralamış beş sene önce, bakın şimdi bir mukayese ediyorum şimdi; adam alıyor halden karpuzları topluyor, atıyor kamyona, tam gaz gidiyor, arabada uyuyor, Viyana pazarına, Viyana’da satıyor karpuzlarını alıyor parayı cebine dönüyor, bir kere daha gidiyor. Dedi ki, Abi, önce bir kamyonla başladım kira, sonra satın aldım, şimdi 17 kamyonum var”.

Yalnız Viyana değil, Stockholm’den tutundan, Münih’e kadar satıyormuş,

-“abi bir teşkilat kurdum, 100 kişi yanımda çalışıyor” dedi, nerelisin dedim, işte Kayseri’nin bilmem ne köyünden dedi. Arkadaşlar Avrupalı böyle değil, ben içlerinde yaşıyorum. Şimdi Avrupalı o kamyona bindiği zaman 8 saati bir dakika geçerse mesai diyecek duracak, ondan sonra diyecek ki işverene “ben burada yatmam, dört yıldızlı otel istiyorum” diyecek, gidecek dinlenecek, o Viyana ile İstanbul arasında bir tur atar ve patrona öyle bir fatura çıkarır ki, patron “ben bu işin altından kal(ka)mam” der, bu adam iki-üç sefer yapıyor ve kamyonunda uyuyor, işte Türk insanı bu.

Bana dedi ki, “ben bundan korkuyorum, bu her tarafı istila ediyor kelimesi doğru değil, öyle gün gelir ki hâkim olur her tarafa” dedi.

Bugün Almanya’daki istasyonlardaki gazeteciler, zerzevatçılar, manavlar, yüzde 95 Türklerin elindedir. Gidin bugün bir Alman manava rastlayamazsınız, bunlar işçi olarak giden insanlar ve onların çocukları. Bizler çok güçlü ve dinamik bir milletiz, bir de dikkat edin hiçbir ülke bizi işgal edemedi, işgal etmeye kalkanlarında ağzının payını verdik.

 

…Ben Türkiye’nin geleceğini çok parlak görüyorum, inşallah iç darbelerle şunlarla bunlarla, demin dediğim ideolojik görüşler bu gelişmemizi durdurmaz, Türkiye çok iyi yerlere gidiyor.

30 sene önce Almanya’dan buraya her işçinin sırtına yüklediği televizyonları bugün biz yapıyoruz, Almanya’da 100 televizyonun 40’ını Türkler yapıyor, beyaz eşya elimize geçti. Biraz daha yaşlılar bilirler, bu ülke 50 sene önce toplu iğne yapamıyordu, bakın İstanbul’daki vitrinlere, Avrupa’da bile yok, kendimize güvenelim, ben o mesajı veriyorum güvenelim kendimize. (5)

Kaldığımız yerden özgüven meselesine devam ediyoruz.

 

“…SARSILMAZ TÜRK EFSANESİNİ SARSAN YÜZDE 60 RAKAMI

1990’lı yılların hemen başında bir Ege kasabasında yaptığı konuşmada, “Türklerin yüzde 60’ı aptaldır” diyerek, ‘Büyük ve sarsılmaz Türk efsanesine’ ilk büyük darbeyi Aziz Nesin vurmuştu.
Birçok insan Aziz Nesin’e kızmış köpürmüş ama olağanüstü mizahının apaçık ortaya koyduğu zekâsı nedeniyle kendisine, “Aptal sensin” diyebilen çıkmamıştı…

GÖBEĞİNİ KAŞIYAN ADAM MI ÇOK YOKSA BİDON KAFALI MI

Müjdat Gezen bir televizyon konuşmasında “Türklerin yüzde 80’inin aptal olduğunu” söyledi.
Bu defa tepki daha örgütlü oldu. Olaya Başbakan Tayyip Erdoğan da girdi. O kargaşa içinde kimse kendisine şu soruyu sormadı.
“20 yıl içinde aptal Türklerin oranı nasıl olup ta yüzde 60’tan yüzde 80’e çıkmıştı?”
‘Türklerin aptallığı’ konusu, bundan bir süre önce, iki ünlü köşe yazarı tarafından matematik alandan, kavramsal alana çekilmişti…
BİLİMSEL ŞOK: TÜRK HALKI 90 IQ İLE SONDAN İKİNCİ

Türklerin akıl seviyeleriyle ilgili tartışma, ‘Aziz Nesin kriterleri’yle devam ederken, 2011’de önümüze taş gibi somut bir araştırma düştü.
İngiliz Ulster Üniversitesi’nden Prof. Richard Lynn, çeşitli ülke halklarının IQ’su üzerine bir araştırma yayınladı.
Buna göre Türklerin ortalama IQ’ları, yani zekâ seviyeleri 90’dı. İngiliz araştırmacının 22 ülkelik listesine bakınca moralimiz bir daha bozuldu.
Çünkü Türk halkı, IQ sıralamasında, 22 ülke arasında 21’inci sırada bulunuyordu. Altımızda kalan tek ülke Sırbistan’dı ve onunla aramızdaki IQ farkı sadece bir tek puandan ibaretti.

YOKSA SARAZİN SONUNA KADAR HAKLI MIYDI

Bu liste, Türklerin zekâsı hakkında fikir yürüten Sarazin’i haklı çıkarıyordu. Çünkü listenin birinci sırasında onun ülkesi Almanya vardı.
1. Almanya 107
2. Polonya 106
3. İsveç 104
Birinci sıradaki Almanya ile aramızdaki IQ farkı sadece 17.
Ama bazıları bunun, Richter ölçeğine göre 6.4 şiddetindeki depremle 6.9 arasındaki kadar büyük olduğunu söylüyor.
Sonra birden yedi yıl önceki bir araştırma aklımıza geldi.
Türkiye, 1999’da, Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatı’nın (OECD) yaptırdığı ‘PISA’ araştırmasına katılma kararı almıştı. Bu araştırmalarda, her ülkenin lise çağındaki çocuklarının matematik, fen, okuma kabiliyeti gibi alanlardaki becerileri ölçülüyordu.
2003 yılında yapılan araştırmanın sonuçları 2004’te yayınlandığında Türkiye için tam bir şok olmuştu.
Türk gençleri;
Matematik alanında, 29 OECD ülkesi arasında 28’inci
Okuma becerisinde, 29 OECD ülkesi arasında 28’inci
Problem çözmede, 29 OECD ülkesi arasında 28’inci sıraya yerleşmişti. Altımızda bir tek Meksika vardı.
Araştırmanın bizi teselli eden iyi bir yanı vardı. Bu araştırma, Türklerin zekasını düşük bulan Sarazin’e kötü bir oyun oynamıştı ve haberimiz yoktu. İngiliz araştırmasında birinci sırada çıkan Almanya, OECD araştırmasında epey gerilere düşmüş durumdaydı. Alman gençleri, matematikte 16’ncı, okuduğunu anlamada ise 19’uncu sırada yer alıyor.
Türklerle aralarındaki sekiz sıra ise, ne Almanları zeki, ne Türkleri aptal yapmaya yeterdi. Olsa olsa Sarazin’in yüzünü kızartabilirdi.
Yine de o kadar üzülmesin. Çünkü, Batı dünyasında Almanlardan kötüsü de vardı. ABD’li gençler matematikte 24’üncü, problem çözmede 24’üncü sıradaydı.
Neyse ki, tartışma orada kesildi. Çünkü uzasaydı, belki de ABD’nin Steve Jobs’u nasıl çıkardığı sorusu gelecekti.
…TÜRKLERİN APTAL OLDUĞU TEZİ BİR EMPERYALİST OYUNUDUR
İstanbul Üniversitesi Liyezon Psikiyatrisi Bilim Dalı Başkanı Prof. Sedat Özkan, Radikal gazetesine şunları söylüyor:
“İnsan zekâsını ırklara indirgeyen her çalışma bilim dışıdır. İnsan zekâsı en çok tek tek insanların zekâsıyla ölçülebilir. Bu iddialar Avrupa’daki emperyalist zihniyetin yansımasıdır.”
Türkiye Zekâ Vakfı Başkanı Emrehan Halıcı’nın görüşüyse şöyle: “Şimdiye kadar yapılan çalışmaların hiçbiri bir ulusun ötekinden zeki olduğunu sonucunu çıkarmadı.”
Kısaca Türk bilim adamları, bu araştırmalarla ve Aziz Nesin’in yargılarıyla aynı fikirde değildi…(6)

 

www.canmehmet.com

 Devam edecek

-“Toplu İğne Yapamayan Türkler…”  Değil, Eğer, Türkler, kıskaca alınmış ise, bir toplu iğne dahi  yaptırılmaz.  Yakın  tarihimiz bunun sayısız örnekleri ile doludur.

Kaynaklar:

(1)Charles N. Sherrill – Bir ABD Büyükelçisinin Türkiye Hatıraları – Mustafa Kemal, Cilt-2

(2)http://www.hurriyet.com.tr/kelebek/aklinizi-basinizdan-alacak-bir-tartisma-19230421

(3) http://www.dw.com/tr/almanyadaki-t%C3%BCrkler-ve-%C3%B6nyarg%C4%B1/a-5717265  21 Haziran 2010

(4)http://www.dw.com/tr/g%C3%B6%C3%A7menlere-zek%C3%A2-testi-tart%C4%B1%C5%9Fmas%C4%B1/a-5739916     28.06.2010

(5)  “TÜRKİYE AB İLİŞKİLERİ Avrupa Birliği’ndeki Son Seçimlerin Türkiye Açısından DeğerlendirilmesiVural ÖGER  Alman Sosyal Demokrat Partisi milletvekili ve Avrupa Parlamentosu Dışişleri Komitesi Üyesi’ne aittir. Konuşmanın tamamı için bakınız:

http://www.rekabet.gov.tr/File/?path=ROOT%2F1%2FDocuments%2FPer%25c5%259fembe%2BKonferans%25c4%25b1%2BYay%25c4%25b1n%2Fperskonfyyn112.pdf

(6)Daha fazlası için bakınız:

http://www.hurriyet.com.tr/kelebek/aklinizi-basinizdan-alacak-bir-tartisma-19230421

 

 

 

 

 

Hristiyan Batı’nın / ABD’nin İSRAEL Aşkının Nedeni, ‘I.S.R.A.E.L’in Açılımındadır (3)

 

 

Batı Avrupa’nın sanayileşmesi ve uyguladığı ekonomik sistemler, beraberinde enerji ve hammadde (sömürge) ihtiyacı doğurur. Gerçeğinde, petrol ve terör kaynaklı kavgalarının arkasında yatan ana neden budur. Bir taraftan gelişmek için (silah) üretilecek, diğer taraftan bu gelişmiş silahların kullanılacağı savaşlara zemin hazırlanacaktır.

Yahudilere, Ortadoğu’da Müslümanların kucağında bir devletçik kurmanın ana nedenlerinden birisi de budur. Ve bu planlar uzun yıllar boyunca “zaman”, “şartlar” ve “gelişmeler”, oya gibi işlenerek hazırlanmaktadır.

* * *

1982’de İsrail’de bir plan açıklanır. Açıklanan plan Ortadoğu’da, (Suriye / IŞİD vb. konularında) uzun yıllar sonra yaşanacakları nerede ise kelimesi kelimesine anlatmaktadır. Bu konuda Kudüs’te Dünya Siyonist Örgütü tarafından yayımlanmakta olan Kivunim (Yönelişler) dergisindeki “80’li yıllar için İsrail’in stratejik plânları” ile ilgili bir makale, bize çok net bilgiler vermektedir (1) :

“Merkezde yer alan gövde olması bakımından Mısır, özellikle Müslümanlar ile Hıristiyanlar arasındaki giderek sertleşen çatışmalar gözüne alınırsa, şimdilik bir kadavradır. Bu ülkenin ayrı coğrafi eyaletlere bölünmesi, bizim Batı cephesi üzerinde, 1990’li yıllar için siyasî hedefimiz olmalıdır.

Böylece Mısır bir kere parçalandıktan ve merkezî iktidardan yoksun bırakıldıktan sonra, Libya, Sudan ve diğer uzak ülkeler aynı çözülmenin içine gireceklerdir. Yukarı Mısır’da bir Kıptî devletinin kurulması ve daha az öneme sahip bölgesel kimliklerin oluşturulması, barış anlaşması yüzünden şimdilik geciktirilmiş, fakat uzun vadede kaçınılmaz olan bir gelişmenin anahtarıdır.

Dış görünüşüne rağmen, Batı cephesi Doğu cephesinden daha az problem çıkarıyor. Lübnan’ın beş eyalete bölünmesi… Arap dünyasının bütününde meydana geleceklerin müjdesini veriyor.

Suriye ve Irak’ın etnik veya dinî kıstaslar bazında belli bölgelere ayrılması, uzun vadede, İsrail için öncelikli gaye olmalıdır.

Bunun birinci safhası ise, söz konusu devletlerin askeri güçlerinin imha edilmesidir.

Suriye’nin etnik yapıları, kendisini parçalanmaya hazır hale getiriyorSuriye’nin deniz sahili boyunca bir Şiî devleti, Halep’te ve Şam’da birer Sünnî devleti kurulabilir. Her halükârda Huran’la birlikte Ürdün’ün kuzeyinde –belki de bizim Golan’ımız üzerinde- kendi devletini oluşturmayı ümid eden bir Dürzi kimliği de ortaya çıkabilecektir…”

…Böyle bir devlet, uzun vadede, bölge için bir barış ve emniyet garantisi olacaktır. Bu bizim rahatça gerçekleştirebileceğimiz bir hedeftir.

Petrolce zengin ve iç mücadelelerin pençesindeki Irak, İsrail’in nişan çizgisindedir. Onun dağılması bizim için Suriye’ninkinden daha önemlidir; zira Irak, yakın vadede İsrail için en ciddi tehlikeyi temsil etmektedir.” (2)

* * *

Burada bir ara veriyor ve bir ilginç bilgi daha aktarıyoruz :

“ABD politikasının ilk efsanesi, ‘Bizler seçilmiş halkız’ dövizine dayanır. Ancak ABD’nin de hikmeti vücudu, Yahudi esatirini (mitolojisini) temsil eder. Şu anda kilit noktalar bu gücün elindedir. İsrailoğulları da, vaat edilmiş toprakların Nil’den Fırat’a kadar uzanan, (ve) Tanrı tarafından kendilerine bağışlanmış olduğu kanısındadır.

Nitekim, ABD’de 1960’larda ‘I. S. R. A. E. L.’ tarzında yayınlanan bir dergi de, bu ütopyayı temsil ediyordu.

Buna göre (I) Irak, (S) Suriye, (R. A ) TransJordan yani (Ürdün), E (Egypt (Mısır), L nin de Lübnan a tekabül ettiği yetkili Yahudiler tarafından ileri sürülüyordu.

Böylece, Yahudi tezine göre Tanrı, ‘arzı mev’ udu kendi adlarına göre bahşetmiştir. Semitik zihniyete göre: “arzı mev’ud, Tanrı tarafından kademeli olarak Yahudilere terk edilmiş topraklar anlamını taşır. Birinci aşamada Kudüs ve çevresi, ikinci aşamada Nil’ den Fırat’a kadar olan topraklar, üçüncü aşamada ise bütün dünya ‘arzı mev’ud kapsamına girmektedir. (3)

* * *

Yukarıda anlatılanları, medyada yaygın olarak görebilir misiniz ?

Göremezsiniz değil mi ?

Peki, Neden ?

Nedeni, bilinmesi istenmemesidir.

* * *

“Siyonizm, Nil’den Fırat’a kadar uzanan bütün yöreleri ele geçirme amacını taşır. Ariel Şaron tarafından 1982’de yapılan yirmi bin sivil Lübnanlının katliamı, günümüzde Nazi katliamının da ötesinde en yüksek noktaya ulaşmıştır. ABD, bir güç kaynağı ve denge unsuru olması gerekirken; aksine, desteklemekte hatta Birleşmiş Milletlerin önerilerini de kulak ardı etmektedir. Zira İsrail, Amerika Birleşik Devletleri’nin bütün Ortadoğu petrollerine el koymasının vurucu gücüdür.

Nitekim, Myron J. Aronoff bir yazısında şöyle diyordu :

‘Dünyanın en aşırılık yanlısı ve en kafatasçı rahiplerinin, (…) İsrail’dekinden bile hem çok, hem de önemli Yahudi cemaatinin bulunduğu Amerika Birleşik Devletleri’nde eğitilip-yetiştirilmiş olmaları oldukça manidardır. En azılı ırkçı militanlar, Amerikalı Yahudi Zvi Yehuda Kock (1891-1982) adlı hahamın ‘Milliyetçi Din Partisi’ tarafından açılmış olan Talmud okullarında eğitim görmüş olan hahamlardır. Bu partinin temel prensipleri dikkatle incelenirse şöyledir:

‘Allah, bizleri kurtuluşa erdirecek olan Mesih gönderme işini, bütün bu toprakları Yahudi hâkimiyetine verme mucizesiyle sürdürüyor. Tevrat’ta belirlenen bütün arazi kutsaldır. Bu toprakları korumak, ona yeni topraklar ilave etmek ve oralarda mümkün olan en çok sayıda Yahudi yerleşim birimi meydana getirmek ilahi bir fermandır. Her türlü arazi uzlaşması, Mesihi dönemleri geciktirir.’ (4)

Görülüyor ki, Talmud okulu bize, İsrail emperyalizminin boyutlarının nerelere kadar uzanabileceğini göstermesi bakımından uyarıcı olsa gerek.” (5)

* * *

Batı Avrupa’da başlayan sanayileşmenin (Batılı toplumlara) getirdiği refah, ne yazık ki gelişmemiş toplumların sömürülmesinin, katledilmelerinin bir sonucudur. Geldiğimiz noktada bugün, Batılılar eskisi gibi sömürememekte, bu nedenle giderek bir ekonomik çıkmaza sürüklenmektedir.  Çıkmaza sürüklenmeleri de onları daha da hırçınlaştırarak, acımasız yapmaktadır.

Evlerinde huzur içerisinde oturanlar, sömürülen ülkelerde : Suriye, Irak, Libya, Afganistan, Afrika vb. (kasıtla çıkartılan) savaşlar nedeniyle, ülkelerini terke mecbur bırakılan insanların, açık denizlerde veya havasız taşıma araçlarında boğulmalarını, hayatlarını kaybetmelerini anlamakta zorlanmaktadırlar. Öyle olmalı ki, bir tepki vermemektedirler.

Ancak, insanların ortak sorununa çözümde bir katkı sağlamayanların, yarın kendilerinin de bu çeşit bir olayın içine düşme ihtimalini gözden uzak tutmamalıdır.

www.canmehmet.com

Kaynaklar :

(1) İsrail, Mitler ve Terör. Roger Garaudy.

Bu kitabın Fransa’da yayınlanması yasaklanmıştır. Yazar, kitabını sonunda kendi imkanları ile bastırır. (Sekizinci basım: Haziran 2012, Pınar yayınları.) Daha fazlası ve kaynaklar için bakınız : http://www.canmehmet.com/barzani-olayinin-ozeti-israilden-sonra-parali-askerlik-sirasi-barzani-asiretinde-mi-2.html

(2) Kivunim. Kudüs, sayı 14, Şubat 1982, s. 49-59. (A.g.e)  (Aktaran : Roger Garaudy). (R.G. : Bunun İbranca orijinaliyle tam metni, benim şu kitabımda verilmiştir: [Roger Garaudy,” Filistin, İlâhî Mesajlar Diyarı”, Ed. Albatros, Paris, 1986, s. 377-387 ve 315. Sayfadan başlayarak Fransızca tercümesi.] Daha fazlası ve kaynaklar için bakınız: http://www.canmehmet.com/amerika-israil-iliskileri-ile-kaosterorisidpkk-meselesi-hic-bu-kadar-acik-yazilmadi.html

(3) Osmanlı Devleti’nde Yahudiler. Ahmet Hikmet Eroğlu. s.28 (Aktaran : Türk Toplumunda Aydın Sınıfın Anatomisi. Prof. Dr. Orhan Türkdoğan. s.201-202, Dip Not:146)

(4) The Impact of Gush Emoumin. Myron j. Arnoff. (Kaynak : Çöküşün Öncüsü ABD. Roger Garaudy. s.18-19) (Aktaran : Türk Toplumunda Aydın Sınıfın Anatomisi. Prof. Dr. Orhan Türkdoğan. s.202. Dip Not:147)

(5) Türk Toplumunda Aydın Sınıfın Anatomisi. Prof. Dr. Orhan Türkdoğan. s.202.

Ne Değişti De; Dün Haçlılara Karşı Müslümanlarla Birlikte Savaşan Yahudiler, Bugün Değiştiler (2)

 

 

Yahudi asıllı Türk profesör ve milletvekili Avram Galanti’nin (*) : “Yahudi ile Türk, tırnak ile parmak gibidir.” (1) ifadesini, okuyan ile başbaşa bırakarak; geçen bölümde bahsettiğimiz, Dünya Yahudilerinin 1892’de , II. Abdülhamid’e yazdıkları mektuba geçiyoruz…

* * *

1492 yılının ilkbaharında İspanya’dan kovulan ve Türkiye’de sığınak bulan Museviler, Osmanlı tarafından öz evlat gibi desteklenmişler, hatta 1892’de II. Abdülhamit’in izniyle göçlerinin dört yüzüncü yılını da kutlamışlardır. Bu vesile ile Aliyans Izrailit Cemiyeti’nin Paris Genel Merkezi, Abdülhamit’e hitaben bir teşekkür mektubu da göndermiştir. Dünya Museviliğinin teşekkür ve minnettarlıklarını ifade eden bu mektup şöyle başlıyordu (2) :

“Haşmetmeap! 1492 yılının ilkbaharında İspanya’dan kovulan Museviler, Türkiye’de sığınak bulmuşlardır. Bunlar dünyanın her tarafında zulüm görürken, şanlı atalarınızın ülkelerinde eksilmeyen bir korumaya erişmişlerdir. Bu koruma, orada yetkin bir güven içinde yaşamaya, çalışmaya ve gelişmeye yardım etmiştir.

Haşmetmeap! Bu gelenek, saltanatınız zamanında da değiştirilmemiştir. Museviler, yüce şahsınızda, bütün iyilikleri eylemlerinde beliren bir koruyucu bulmuşlardır. Aliyans Izrailit’in (Uluslararası Yahudi Örgütü) yönettiği okullarda çocuklar, vatanlarına karşı sevgi ve hükümdarlarına karşı bağlılık duygularıyla eğitiliyorlar ve okuyarak tarım, ticaret, sanayi ve bilim alanlarında yararlı olmaya hazırlanıyorlar. Yüce kişiliğiniz, bu kuruluşlara lütfun ve şefkatin bitmek bilmez belirtisini dağıtıyor. Cenabı Hakkın yüce şahsınıza uzun ve daima mutlu bir saltanat bağışlaması dileklerini kabul eylemeye lütfen tenezzül ediniz.” (3)

Ancak bu kutlamadan yaklaşık on altı yıl sonra, Abdülhamit yönetimine karşı darbe hazırlayan Jön Türk hareketinin içinde, dönemin kilit kişilerinden Yahudi kökenli Albert Carasso (Karasu) ve Maliye Bakanı Cavit Bey’e de rastlıyoruz. Bunlardan Karasu, Yahudi; Cavit Bey ise “dönme”, yani Sabetay Sevi grubundandı. (4)

Toplumumuzun kritik dönemlerinde, bu grupların arkadan vurma politikaları hiçbir vakit eksik olmamıştır. Nitekim, Bilinci Dünya Savaşı’nda dünya Yahudilerinin, Siyonist lejyonlar oluşturarak Filistin cephesinde ve Çanakkale’de Türklere karşı savaştıkları unutulamaz. (5)

* * *

Yukarıda yazılanlarla tüm Yahudileri / Musevileri suçlamak da doğru çok değildir. Önceden verdiğimiz bir örneği tekrar edersek :

Son Halife II. Abdülmecid Sürgüne gönderilmektedir.

“…4 Mart 1924

‘Yol hazırlıkları ancak sabaha karşı tamamlanabildi. Halife Hazretleri’yle oğlu Şehzade Ömer Faruk, kızı Dürrüşehvâr Sultan ve Kadınefendiler, verilen haber üzerine, alt kata indiler. Binek taşında bekleyen ve elini öpen Eşime Efendimiz :

‘Sizi de birlikte götüremediğimize esef ederim kızım; ileride imkân bulunursa ayrıca çağırtırım.’ dedi; kendisini son defa selâmlayan yaverini kucakladı, arabasına binmeden önce de ellerini açarak milletimizin ve memleketimizin selameti için dua etti…

Efendimizin maiyetinde Mabeyinci Hüseyin Nakib Turhan Beyle, hususî tabibi Doktor Selâhattin Bey de bulunuyordu. Aile otomobillerinin önünden ve ardından giden arabalar uzun bir kafile teşkil ediyordu. Edirnekapısı’na vardığımız sıralarda gün ağarmaya başlamıştı…

Nihayet öğleden sonra Çatalca Demiryolu İstasyonu’na varabildik. Rumeli Demiryolları Şirketi’nin oradaki amiri meğer bir Musevi vatandaşımızmış. Efendimizin ve ailesi azasının dinlenmelerine elverişli başka bir yer bulunmadığı için, üst kattaki dâiresini böyle habersiz gelen yüksek misafirlerinin istirahatine tahsis etti, çoluk çocuğuyla da îzaz ve yardımlarına, Efendimiz tarafından takdirle teşekkür ettiğimiz zaman da :

Osmanlı Hanedanı, Türkiye Musevilerinin velinimetidir. Atalarımız İspanya’dan sürüldükleri, kendilerini koruyacak bir ülke aradıkları zaman onları yok olmaktan kurtardılar, devletlerinin gölgesinde tekrar can, ırz ve mal emniyetine, din ve dil hürriyetine kavuşturdular. Onlara, bu kara günlerinde, elimizden gelebildiği kadar hizmet etmek bizim vicdan borcumuzdur.‘ dedi ve gözlerimizi yaşarttı.” (6)

* * *

Devam edecek…

 

– Ne değişti de, Yahudiler için “Vicdan borçları”nın yerini, başka şeyler aldı ?

 

www.canmehmet

Açıklama ve Kaynaklar :

(*) Avram GALANTİ (cilt : 13; sayfa : 297.  http://www.islamansiklopedisi.info/dia/ayrmetin.php?idno=130297&idno2=c130162)

“1946 seçimlerinden sonra milletvekilliği sona erince, Ankara’dan İstanbul’a dönerek Kınalıada’ya yerleşen Avram Galanti, uzun süren rahatsızlığı sebebiyle son yıllarını Balat Or-Ahayim Yahudi Hastahanesi’nde geçirdi. 8 Ağustos 1961’de öldü. Mezarı Arnavutköy Musevî Kabristanı’ndadır. Öldüğünde, aralarında Osmanlı Yahudileri, Türk-Yahudi ilişkileri, Yahudilik kültür ve tarihiyle Türk kültürü üzerine önemli araştırmaları da bulunan altmışa yakın kitap ve risale ile, değişik ülkelerdeki dergi ve gazetelerde yayımlanmış yüzlerce makale bıraktı.

Eserleri. A) Türkçe ve Türklük’le İlgili Olanlar : “Küçük Türk Tetebbular” (İstanbul 1925), “Türkçe’de Arabî ve Latin Harfleri ve İmlâ Meseleleri” (İstanbul 1925), “Arabî Harfleri Terakkimize Mâni Değildir” (İstanbul 1927), “Vatandaş Türkçe Konuş Yahut Türkçe’nin Tamimi Meselesi” (İstanbul 1928); bu eserlerde Türk dilinin çeşitli meseleleriyle Türk tarihi, Türkçülük, yakın devir Türkiye olayları ele alınmış, özellikle Latin harflerinin kabulü teklifine karşı çıkarak bunun kültür mirası, ilim, politika ve ticaret açısından mahzurları anlatılmış, Arap alfabesinin terki yerine, Türkçe’nin bünyesine uygun işaretler konularak ıslah edilmesi gereği üzerinde durulmuş, Japonya gibi daha karışık alfabelere sahip olan milletlerin bile böyle bir teşebbüste bulunmadığı vurgulanmıştır. Sonuncu kitapta, Türkiye’de Türkçe’nin dışında kullanılan diller üzerinde durulmuş, Türkçe’nin yaygınlaşması yolları gösterilmiştir”

(1) Türk Toplumunda Aydın Sınıfın Anatomisi. Prof. Dr. Orhan Türkdoğan. Dip not : 74.

(2) Türk Toplumunda Aydın Sınıfın Anatomisi. Prof. Dr. Orhan Türkdoğan.

(3) Türkler ve Yahudiler. Avram Galanti. s.82-83. (Aktaran : Türk Toplumunda Aydın Sınıfın Anatomisi. Prof. Dr. Orhan Türkdoğan. Dip Not : 32).

(4) İslam Dünyasında Yahudiler. Bernard Lewis. s.202-203. (Aktaran : Türk Toplumunda Aydın Sınıfın Anatomisi. Prof. Dr. Orhan Türkdoğan. Dip Not : 33)

(5) Yahudi Türkler Yahut Sabetaycılar. Mehmet Şevket Eygi. s.43. (Aktaran : Türk Toplumunda Aydın Sınıfın Anatomisi. Prof. Dr. Orhan Türkdoğan. Dip Not : 34)

(6) Son Halife Abdülmecid. O. Gazi Aşiroğlu. s.123. Ocak 2011, İstanbul.

Batı Destekli Medya; Yahudileri Neden Şişiriyor, Pazarlıyor ve Osmanlı’ya Atılan Müşterek Kazık (1)

 

 

Batı (Avrupa-Amerika), beslendiği tüm kadim medeniyetleri yok sayar. Onlara göre ne Çin, Hint Medeniyetleri vardır; ne Mısır, ne Latin Amerika (Maya), ne de İslam Medeniyeti…

Meraklıları; Batılı birçok kaynağın, “Medeniyetler Tarihi”ni incelerken, Antik Yunan-Roma Medeniyetlerinden sonra, yaklaşık 1000 yıl süren İslam Medeniyeti’nin atlanarak, doğrudan Batıdaki Rönesans ve reformlara geçildiğini bilirler.

Gerçeğinde, İslam Medeniyeti olmasaydı, Avrupa’da (o dönemlerde) ne Rönesans olacaktı, ne de reformlar. (*)

Yahudiler (ve tarihleri de) böyledir. Yakın tarihe kadar bir kaybolmuşluk içerisindeyken, onlar da Hristiyanlar gibi, Osmanlılardan (Müslümanlardan) beslenerek ayağa kalkabilmişler; onları asırlarca ezen Hristiyan Batının, bir yurt vaadi ile (**) Ortadoğu Petrollerinin sömürülmesinde onlara paralı askerlik (***) yaparak, kendilerini asırlarca Hristiyan batılılardan koruyan Müslümanları / Osmanlıları arkadan bıçaklamışlardır.

Bu yazı dizisinde, hiçbir araştırma yapmadan “Müslümanlar, Yahudilerden neden geri kaldı ?” sorusundaki gibi, hayali tezler üzerinden Yahudileri kutsayanlara da cevap verilmiş olacaktır.

Cevaplar, mümkün olduğunca Yahudi / Yahudi Kökenli ilim insanlarının kaleminden aktarılacaktır.

* * *

“…Yahudi kökenli, aynı zamanda İsrail’de profesör olan Israel Shahak, 1994 yılında İngiltere’de ve 1996’da Fransa’da yayımlanan ‘Histoire Juive Religion Juive le Poids de Trois Millenaires / Yahudi Tarihi Yahudi Dini – Üç Bin Yılın Yükü’ adlı eserinde, aynen şu görüşleri ileri sürüyordu :

‘Yahudilerin bilgi âşığı olduğu söylenir, gerçek hiç de öyle değildir. 1780 yılına gelinceye kadar, Yahudi çocukları Tevrat ve Talmud dışında kitap okumak ve din dışı bilgi edinmekten alıkondular. Yabancı dil öğrenmek haram sayıldı. Matematik ve diğer bilimler de yasak olarak kaldı. Yahudi tarihi dahil, tarih ve coğrafya bilimlerine bile karşı çıkıldı.

Uzun zaman Yahudiler, bâtıl itikatlar, kadercilik ve sefil derecede cehalet içinde yaşadılar. İbranice ilk coğrafya kitabı, Rusya’da 1803 yılında kaleme alındı. İbranice olarak 16. yüzyılda ilk neşredilen tarih kitabı ‘Fransa Krallarının ve Osmanlı Sultanlarının Tarihi’ adını taşıyordu. Yahudi tarihini ele alan kitap ise hahamlar tarafından yasaklandı ve yok edildi.

Bu kitap ancak 19. yüzyılda ortaya çıktı. Kısacası, iki yüzyıl önce Yahudilerin büyük çoğunluğu kapkara bir cehalet içinde yüzüyor ve Amerika kıtasının varlığından bile habersiz yaşıyordu.

Talmud ve ondan hareketle yazılan kitaplar, Hıristiyanlığa karşı ağır hakaret içeren ifadelerle doludur. Mesela bir yerde, Hz. İsa’nın cehennemde fokur-fokur kaynayan pislik çukuru ceza çekeceği yazılıdır. Ayrıca, ‘İncil’leri toplayıp ortalık yerde yakmak Talmud hükmüdür. Ve bu hüküm 1980 yılına kadar İsrail’de açıkça uygulanmıştır. (…) 1870’lere kadar Yahudiler, köle ticareti yapmışlardır.” (1)

“…Sana anlattıklarına göre, yağmurdan kaçarken her seferinde doluya tutuluyorlarmış. Her yerde ruha eza çektirilip, bedene işkence ediliyormuş; acımasız zalimler her gün zorla vergi topluyormuş. Hepsi de sahte papaz olan ruhban ve keşişler, Rabb’ın bu mutsuz halkına karşı kalkıyormuş. (…) Ben size derim ki, Türkiye hiçbir şeyin eksik olmadığı bir ülkedir. Eğer isterseniz şu anda burası sizin için en hayırlı yer olacaktır, kutsal topraklara giden yol sizler için Türkiye’den geçiyor. Hıristiyanlardansa Müslümanların egemenliği altında yaşamak, sizin için daha iyi değil midir ? Burada herkes kendi asması ve inciri altında huzur içinde oturabiliyor. Burada en değerli esvaplar giymenize izin var (…) şimdi ey İsrail, bütün bunları görüp de neden uyuyorsun ? Uyan ve bu lânetli toprakları ebediyen terk et.” (2)

“Batı toplumlarında Yahudi milletine olan kin, nefret, işkence, katliam, her türlü insanlık dışı engizisyon, zulüm ve baskı, hatta Isaak Zarlati’nki ifadesine göre, ‘giyilecek esvaplara varıncaya kadar müdahaleci ve tahdit koyucu’ tutumları karşısında, Osmanlı’nın hoşgörü ve sorumluluğu altında özgür bir hayat yaşadıkları tarihi bir gerçektir. Ülkemiz, Osmanlı’dan beri sürüp gelen Sabetay Sevi ağırlıklı bir Yahudi cemaatine sahiptir. Tüm Batı dünyası, tarihleri boyunca emsali görülmemiş Anti-Semitizm metodunu uygularken; Türk toplum geleneği, bir istisna olarak hoşgörü, özgürlük ve eşitlikçi demokratik kurallara sadık kalmış, onları kucaklamıştır. Buna rağmen, tarihin hemen her bunalımlı döneminde, dış ve iç güçlerle ittifak kurmak suretiyle devletin bekasını tehdit etmekten uzak kalmamışlardır.” (3)

* * *

Yukarıdaki yazılanlardan anlaşılan…

Yahudi kökenli Profesöre göre :

“Yahudilerin bilgi âşığı olduğu söylenir, gerçek hiç de öyle değildir. Uzun zaman Yahudiler bâtıl itikatlar, kadercilik ve sefil derecede cehalet içinde yaşadılar. Kısacası, iki yüzyıl önce Yahudilerin büyük çoğunluğu kapkara bir cehalet içinde yüzüyor ve Amerika kıtasının varlığından bile habersiz yaşıyordu.”

…”Ben size derim ki, Türkiye hiçbir şeyin eksik olmadığı bir ülkedir. Eğer isterseniz şu anda burası sizin için en hayırlı yer olacaktır. Hıristiyanlardansa, Müslümanların egemenliği altında yaşamak, sizin için daha iyi değil midir ? Burada herkes kendi asması ve inciri altında huzur içinde oturabiliyor. Burada en değerli esvaplar giymenize izin var.”

…”Tüm Batı dünyası, tarihleri boyunca emsali görülmemiş Anti-Semitizm (Yahudi düşmanlığı) metodunu uygularken, Türk toplum geleneği, bir istisna olarak hoşgörü, özgürlük ve eşitlikçi demokratik kurallara sadık kalmış, onları (Yahudileri) kucaklamıştır.”

* * *

Soru 1 : Medeniyet, nükleer ve gelişmiş silahlar üretmek, bunları satmak için terör ortamı yaratmak mı; yoksa insanı yüceltmek ve korumak mıdır ?

Cevap 1 : Medeniyet, güçlünün haklı olduğu değil; haklıya her ortamda adalet sağlanması (mı)dır (?).

Soru 2 : Müslümanlar Yahudilerden geri mi kalmışlardır ?

Cevap 2 : Müslümanlar, tarihte zaman zaman Yahudilere başvurmuş; onları “efendi ve kurtarıcı” olarak görmüş, adalet ve hoşgörülerine sığınmış mıdır ?..

Soru 3 : Batı Dünyası, medyada pazarlandığı gibi, anlatıldığı gibi “Medeni” midir ?

Cevap 3 : Bu, asırlarca Hristiyan Batılılarca işkenceye tabi tutulan ve en son da Almanya’da gaz odalarında katledilen Yahudilere; Amerikalı ve Afrikalı yerlilere, Cezayir, Irak, Suriye, Afganistan ve Libya halkına sorulmalıdır.

* * *

Devam edecek…

– Yahudiler, Dünya Yahudileri adına, 1892 Yılında, 2. Abdülhamid’e bir mektup yazarlar.

www.canmehmet.com

Açıklama ve Kaynak :

(*) Ünlü bilim tarihçisi George Sarton : “İslâm olmasaydı Rönesans olamazdı”.

Profesör Gautier : “İslâm medeniyetinin tekâmül hareketi durduğu zaman, biz işte onun vardığı neticelerden istifade ederek yeni bir medeniyet kurmaya başladık. Bu hal, eski zaman koşucularının mukaddes meşaleyi elden ele vermelerini andırır.”

Profesör P. Hitti, “Precis d’Histoire des Arabes” ismindeki eserinin 1950’de neşredilen Fransızca nüshasının 149. sayfasında şunları yazmaktadır: Latin Garb’ı, Astroloji kadar Astronomiyi de tetkike sevk eden gayret, Endülüs tarikiyle (yoluyla) Müslümanlardan intikal etmiştir. Bu sahalardaki İslâm eserlerinin başlıcaları İspanya’da Arapça’dan Latince’ye tercüme edilmiştir.”. İşte bundan da anlaşılacağı gibi, ilim sahasında Avrupa, İslâm’ın muazzam servetine varis oluvermiş bir mirasyediden başka bir şey değildir.

L. A. Sedillot, “Historie Generale des Arabes” ismindeki eserinin 1877 Paris baskısının, birinci cildinin birinci sayfasındaki tespitleri : “Müslümanları ve onların bütün Orta Çağ boyunca yeni medeniyet üzerine icra ettikleri tesiri unutulmaya mahkûm etmekte, herhalde hususî bir kast olsa gerektir”. Bu Garp nankörlüğünün sebeplerinden bir de İslâm inhitatının (gerilemesinin) eski muhteşem devirlerimizi unutturacak dereceleri bulmuş olmasında gösterilir.

E.F.Gautier’nin “Moeurs et Coutumes des Musulmans” ismindeki eserinin 1955 Paris baskısının, 235. sayfasında bu nokta şöyle izah edilmektedir : “Gözlerimizin önünde İslâm’ın bugünkü hali bulunduğu için, biz onu medeniyetin en esaslı amili (uygulayıcısı olduğunu) tasavvur etmekte güçlük çekiyoruz.” (Kaynaklar ve daha fazlası için bakınız: http://www.canmehmet.com/ilim-ahlakina-sahip-olanbatili-ilim-insanlari-acikliyor-avrupa-islamin-mirasyedisinden-baska-bir-sey-degildir-4.html )

(**) ”Yahudilerin İsrail topraklarında bir devlet kurma hülyası, 1799’daki Napolyon’un çağrısına dek gider.” Daha fazlası için bakınız : http://www.salom.com.tr/haber-101849-siyonizmin_oykusu.html

Bu hikâyenin bilinmeyen yüzünü biz anlatalım : Fransızlar, birlikte sömüremedikleri Hindistan’ın acısını İngilizlerden çıkarmak için, 1798’de Mısır’ı işgal ederler. Ancak, işler düşündükleri gibi gitmez ve Napolyon içerisine girdiği durumdan kurtulmak için Yahudilere, Araplar ve Kürtlere, kendisine (yardımları karşılığında) devlet sözü verir.

(***) NATO eski Genel Sekreteri Joseph Luns : “İsrail, modern çağımızın en az masraflı paralı askeri olmuştur”. Kaynaklar için bakınız : http://www.canmehmet.com/amerika-israil-iliskileri-ile-kaosterorisidpkk-meselesi-hic-bu-kadar-acik-yazilmadi.html

(1) İzmir Yahudileri Tarihi, (1908-1923). Siren Boras.16. (Aktaran: “Türk Toplumunda Aydın Sınıfın Anatomisi”. Prof. Dr. Orhan Türkdoğan).

(2) Letters of Jews. Yayına hazırlayan : Franz Kobler. s.283-285. Zik B.Lewis, age. s.156-157. Aktaran: “Türk Toplumunda Aydın Sınıfın Anatomisi”. Prof. Dr. Orhan Türkdoğan).

(3) Türk Toplumunda Aydın Sınıfın Anatomisi. Prof. Dr. Orhan Türkdoğan. s.151-152-153.

“Anayasa Değiştirilemez !” Diyenler : Avrupa Birliği’ne Girersek, Anayasa’nın Değişeceğini Bilmiyorlar mı?

 

 

Cumhuriyet yönetimlerinde Halk, dilediğinde Anayasayı değiştirebilir. Buna engel olabilecek bir güç yoktur. Ancak Halk, mevcut Anayasa ile özgür; hukukun üstünlüğü ile adaletin sağlandığına inanıyor, inanç hürriyetine sahip olduğunu düşünüyorsa, neden yeni bir Anayasa yapılmasını ve değiştirilmesini istesin ? Demek ki, Anayasa değişiklikleri isteği bir ihtiyaçtan kaynaklanmış olmalıdır.

Örnek :

“Türkiye’nin AB’ye üyeliği, mevcut anayasamız ile mümkün değildir…

Çünkü Anayasanın 6’ncı maddesi­nde ‘Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir. Türk milleti, egemenliğini, Anayasa’sının koyduğu esaslara göre, yetkili or­ganları eliyle kullanır. Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ, kaynağını Anayasa­’dan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz’ denilmektedir. Ancak : ‘Türkiye’nin AET’ye tam üye olarak ka­tılması halinde, Roma Anlaşması’nı ve AET or­ganlarının yapmış olduğu tasarrufları kabul et­mesi gerekmektedir. Böyle bir kabul, bazı ege­menlik yetkilerinin AET organlarına bırakıl­masını, bazı yetkilerin ise katılma ile birlikte, artık katılan devlet tarafından kullanılmama­sını zorunlu kılmaktadır.’ ” (1)

* * *

Bu, açık ifadesi ile, “egemenlik hakları”nın devredilmesidir.

Bu konuların kamuoyunda tartışılmasını önlemek veya bu konuları tabu haline getirmek, maksatlı değilse, halkın düşünme ve ifade hürriyetine kısıtlama getirmek, yönetime katılmasına engel olmaktır.

Halkın Yönetime Katılması anlamında, kendisini ilgilendiren konularda tartışmaya katılması ile düşüncelerini ifade etmesi neden önemlidir ?

– Ülkemizde ilk “Halk İktidarı”, AKP ile başlamıştır. Nasıl yani ? AKP’den önce, Halk iktidarda değil miydi ?

– Sizce yapılan bu darbelerin gerçek sebebi, “Cumhuriyet, Lâiklik” veya benzeri uydurma bahaneler midir ? Yoksa Halkı iktidardan indirmek için yapılan iç – dış kumpaslar mıdır ? 15 Temmuz 2016, Batılıların Darbesi de dahil. 28 Şubat 1997’de gerçek darbenin Anadolu Sermayesi’nin yediğini kaç kişi bilmektedir ?

– Bu ülkede Rahmetli Erbakan ile ilk halk iktidarı kurulmaya çalışılmış,fakat kendisinin başına gelmeyen kalmamıştır.

* * *

Şimdi biraz gerilere giderek, medyada fazla dillendirilmeyen bu konuların üzerine açalım.

Konu netameli olduğu için, kaynağını peşinen verelim :

Alıntı yapılan eser : “Türk Toplumunda Aydın Sınıfın Anatomisi”. Yazar : Prof. Dr. Orhan TÜRKDOĞAN. Nisan 2014. s.13-14-15.

“…Türk toplum yapısında, özellikle Osmanlı’dan itibaren gözlenen merkez-çevre diyagramı, bu gelenekli Oğuz-Türkmen yapılaşmasının bir ürünüdür. Oğuz merkezi (center), Türkmen ise çevreyi (periferiy) temsil etmek suretiyle, tarihsel bir ayrışımın yolunu açmıştır. Oğuz-Kentli yaşam biçimi, Osmanlı düzeninde zamanla yabancılaşarak, Yabancı Soyluların arenası konumuna dönüşmüş ve böylece, gelenekli Osmanlı toplumuna özgü Merkezi Sınıf asli kimliğini yitirmiştir. Bu açıdan bakıldığında, Türk toplumunun gelenekli yapısal sisteminde yönetici tabaka amalgamasyona uğramıştır. Aydın sınıfın bu toplumsal metabolizmasında Osmanlı’dan günümüze değin Patrimonial kimliğini sürdüren etkileşimleri üzerinde hassasiyetle durulması gereken bir toplumsal trajedidir. Böylece, hem Osmanlı hem de Cumhuriyet, bu azınlık grupların en tepede yaşantılarıyla aydın sınıfın egemenliği altına girmiştir. Bu oluşumu, kendisi de İbrani kökenli olan Ilgaz Zorlu tüm ayrıntılarıyla kamu oyuna sunmaktadır.

Nitekim, bir zamanlar Sabatay kökenli olduğunu ileri süren, ancak son günlerde asli kökenine dönüş kapmış olan İbrani profilinin temsilcisi Ilgaz Zorlu’nun bu görüşleri, Türk toplumunun anatomisine açıklık kazandırması bakımında kayda değer. Bir duruşma döneminde, Adliye’de (Ilgaz) Zorlu, savunmasını yürütürken bakınız aydın sınıfın profillerine nasıl değiniyordu: ‘…Rahşan Ecevit’in asıl isminin ‘Raşel’ ve Sabetaist olduğunu vurgulamak isterim.’

Benzer şekilde Ilgaz, gazeteci Mehmet Barlas’ın eşi Canan Barlas için de Sabetaist asıllı açıklamasını yapıyor. Yine Zorlu ya göre : Türk Masonlarının büyük çoğunluğu Sabetaistlerin ‘Kapani’ kolundan geliyor. Fahri Korutürk başta olmak üzere, Türkiye’de seçilen Cumhurbaşkanlarının önemli bir kısmı da Sabetaisttir.Türkiye’de ‘islâm inancını’ baskı altına alarak devre dışı bırakmayı amaçlayan ‘katı laiklik’ söylemleri ve ‘ATATÜRKÇÜLÜĞÜN DÎNE KARŞIYMIŞ GİBİ GÖSTERİLMESİNDE’ Sabetaistlerin önemli yönlendirmesi vardır. Türkiye’de ordu kumandanlarından önemli bir kısmı da Sabetaist inancına bağlı. İstanbul’da Sabetaistler için Bülbülderesi mezarlığı var. Ve ilginç yazılar, görüntüler yer alıyor’.

Ilgaz Zorlu, bu açıklamalarından dolayı mahkemede yargılanmış ve savunmasını ayrıntılı olarak sürdürmüştür.

Türkiye’de, binlerce Sabetay inancın(a sahip olanlar)dan, İbrani dinine mahkeme kararı ile geçen tek şahıs da yine Ilgaz Zorlu’dur. Aşağıda Ilgaz Zorlu’nun 2000 yılında mahkemeye yansıyan duruşmada, Türkiye deki Gizli Sabetaistlerin aktivitizmini belirten mahkeme savunması, yine aynı şekilde Aydın Sınıfın Anatomisi’ni belirlemesi açısından dikkat çekici olsa gerek :

‘…Ben sayın Can Paker’e hakaret etmedim. Ben sadece kamuoyunda meydana gelen ve Akit Gazetesi yazarı Abdurrahman Dilipak ile Yeni Şafak Gazetesi yazan Mehmet Barlas arasında vuku bulan Sabetaycılık tartışmalarında, milletimizin gerçekleri görmesi için açıklanması şart olan bazı gerçekleri açıkladım. Bu konunun en iyi anlaşılabilmesi için; meydana gelen olayların tarihi sürecinin tam olarak bilinmesi gerekmektedir.

Bu da özellikle Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Sabetaycı cemaatin resmi adayı olan Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı sayın İsmail Cem’in etrafında dönen tartışmalar sonucunda kendisinin seçilememesi üzerine, bu Cemaate mensup olan kişilerin başlattıkları bir kampanyanın neticesidir. Bu sebeple hiçbir hakaret isnadı olmayan ve tamamen bana ait olan ifadelerin açıklanmasını savunmamda yapacağım. Yalnız dava öncesinde bir kuşkumu dile getirmek isterim: Kendisi de Sabetaycı kökenli olan sayın Rahşan Ecevit’in 1970’ü yıllardan itibaren kurduğu ve bugün Türkiye Devleti’nin hükümetinde bulunan bu siyasi ekibin, dikkatle incelenmesi gerekmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti’ni bir başka ülkenin mandası altına sokma fikrinde olan bu kişiler : Can Paker, Prof. Asaf S. Akat, Kemal Derviş, Hasan Bülent Tanla, Prof. Ahmet Yücekök isimli kişilerdir. Sayın devlet bakanı Kemal Derviş Türkiye’ye geldiğinde, basında da yeraldığı şekilde istanbul’da Sayın Paker’le uzun uzun görüşmeler yapmış, sayın Asaf Akat’ın evinde misafir olmuş ve ekte fotoğrafları verilen Şişli Terakki Vakfı Genel Kurulu üyeleriyle de muhtelif ilişkiler kurmuştur…

…keza bu ülkede: “Ben Sabetaycıyım, Baskı Görüyorum” sözlerini ABD’de bir gazetede açıklayan ve Türkiye’de günlerce Hürriyet Gazetesi’nde sözleri konu olan Halil Bezmen gibi bölücü sabetaycılara hiçbir şey yapılamamıştır. Eğer bu sözleri bir Kürt asıllı ya da Ermeni asıllı bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı söyleseydi, D.G.M. Savcıları bu kişiler aleyhinde davalar açmazlar mıydı ? Aralarında Tansu Çiller, İsmail (Şamuel) Cem ipekçi, Rahşan (Raşel) Ecevit, Kemal (Samuel) Derviş gibi Türkiye’nin yönetim kademelerine gelmiş kişilerin bulunduğu bu cemaate mensup olan kişiler, Türkiye Devleti’nde, devlete anayasanın üstünde muamele görmektedirler. Bu husus Türkiye’de azınlıklara baskı olduğunu sık sık tekrarlayan Avrupa memleketleri karşısında, mutlaka ve mutlaka bilinmesi gereken bir husustur” (2)

* * *

Yukarıdaki açıklamalara bir ilave gerekli midir ? Değildir. Bir husus hariç…

Adnan Menderes, İzmir Amerikan Koleji’nden mezundur.

Bülent ve Rahşan Ecevit, İstanbul Amerikan Robert Koleji’nden. Tansu Çiller ve İsmail Cem İpekçi de aynı şekilde.

Misyoner Cyrus Hamlin’in kurduğu Robert Koleji mezunlarına, ünlü “Türkçü” Halide Edip Adıvar’ı da ilave edelim.

Sonsöz:

Hiç kimse, görmek istemeyen biri kadar kör değildir.

www.canmehmet.com

Resim:

Kaynaklar :

(1) Daha fazlası için bakınız : Prof. Dr. Rıdvan Karluk. Anadolu Üniversitesi, İktisat Fakültesi, 13 Ekim 2014.  http://akademikperspektif.com/2014/10/13/avrupa-birligi-uyelik-surecinde-egemenlik-devri-ve-yeni-anayasa/

(2) Türk Toplumunda Aydın Sınıfın Anatomisi. Prof. Dr. Orhan TÜRKDOĞAN. Nisan 2014. s.13-14-15.