İkbal Beklentisi İle Onaylanmayan Sevr Anlaşması’nı Çarpıtanlar: Sevr’in Ana Amacı Toprak Değil Petrolün Gasp Edilmesidir (4)

 

Dönemin büyük devletlerinin işgali altında bir ülke, Sarayının etrafı tellerle çevrili bir Sultan (1) :  Ordusunun tasfiyesi ve silahlarının teslim belgesi Mondros Antlaşması ’da hazır imzalanmışken; neden  taraflarının meclislerinde onaylanmayacak bir anlaşma taslağı Osmanlılara (sözde) dayatılmıştır?

İşte Nedeni:

Sevr Taslağı/Antlaşması’nın hazırlanmasındaki ana amaç : Osmanlı Devleti’nin elinden petrollerin alınması için bu taslağın baskı-şantaj unsuru olarak kullanılacak olmasıdır.

Birinci Dünya Savaşı’ndan mağlup çıkan Osmanlı Devleti için İngiltere tarafından  (5 Ocak 1918) ; Amerika tarafından (8 Ocak 1918) Tarihinde açıklananlar, Osmanlının geleceğinde hangi toprakların üzerinde yaşayacağı çok net olarak açıklanmıştır. (*)

-“Sevr (Taslağı) Antlaşması, 10 Ağustos 1920’de, hemen hemen tutsak olan Padişahın ve çaresiz hükümetinin temsilcileri tarafından imzalandı. (2)

O gün içerisinde olan duruma bakılırsa:

“..Kardeşinin ölümü üzerine birkaç ay önce tahta çıkmış olan yeni Padişah VI. Mehmet (Vahidettin, 3 Temmuz 1918’de Sultan Reşat’ın ölümü üzerine 57 yaşında tahta çıktı.) Büyük güçlüklerle yeni bir Sadrazam ve kabine buldu… Talat ve Jön Türkler hâlâ Meclis’e, polise ve orduya hâkimdiler ve yeni rejimi denetlemek için kabinede temsil edilmek istiyorlardı. Sultan’ın onaylayacağı ve Talat’ın koşullarını kabul edecek bir devlet adamı bulunması bir hafta sürdü. Sonunda itilaf devletlerince kabul edilebilir olacağı düşünülen Ahmet izzet Paşa, içinde ittihatçıların da bulunduğu yeni kabineyi kurdu. Talat ile nazırları resmen 13 Ekim’de istifa ettiler..”(3)

“..İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon, 1 Ekim 1920’de Paris’teki İngiliz Büyükelçisi Lord Derby’ye gönderdiği telyazısında, işi geciktirmeden Sevr Antlaşması’nı onaylaması için Damat Ferit’e baskı yapılmasını, bunu yapamazsa, antlaşmayı onaylayacak yeni bir Sadrazam bulunmasını öneriyordu.’ (4)

Sevr Antlaşması’nın, Petrol ve San Remo ile olan ilgisi :

Sabık Sultan Vahdettin’in, Osmanlının ve Petrolünün paylaşıldığı San Remo’ya sürgüne gönderilmesinde (İşgalcilere göre) özel bir anlamı mı vardır?

Bu konunun bugüne kadar (bildiğimiz kadar) hiç sorgulanmadığını da not düşmüş olalım.

Sevr ve Petrol…

Versailles Konferansı, (**) (Lütfen dip notu okuyunuz.)

Mandalar konusunda Amerika Birleşik Devletleri’nin durumu belli oluncaya kadar Türkiye üzerindeki anlaşmanın açıklanmasını yasakladı. (5-6)

Müttefikler, Nisan 1920 ortalarında San Remo’da toplanarak Türk Antlaşması’na karar verdiler. Amerikan ve İngiliz petrolcüleri anlaşma teşebbüsüne giriştiler. Amerikalılar aradıkları çıkarı San Remo’da sağlamışlardı. Türk-Yunan savaşı hissecilere pahalıya mal oluyordu.’ (7)

Dış Türkiye petrolleri (Irak-Mezopotamya) eşit önemde 4 grup arasında paylaşıldı:

British Petroleum, Royal Dutch Shell, Compagnie Française ve Near East Development (Standard Oil Company of New York’ün başlangıcı olan Standart Oil ve Socony Mobil). Her birine düşen pay %23.75’ti. Gülbenkyan ise tek başına %5 alıyordu.(8)

Sevr Antlaşması’nın koşulları 1920 Mayıs’ında açıklanınca, Fransız gazetelerinin çoğunluğu İngiltere’ye saldırıyor ve bu ülkeyi tüm Ortadoğu’da kendi hegemonyasını kurmaya çalışmakla suçluyordu.’ (10)

Gazeteler, antlaşmada değişiklik yapılmasını öneriyor, Fransız Dışişleri Bakanlığı genel sekreteri M. Berthelot ise, Fransız parlamentosunun, bu antlaşmayı aynen onaylamasının şüpheli olduğunu Paris’teki İngiliz Bûyükelçisi’ne bildiriyordu. (11)

İtalyanlar, Serv Antlaşması’na karşı o kadar sert bir tepki gösteriyorlardı ki, İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon, 5 Temmuzdan 10 Temmuz’a kadar süren Konferans’da, İtalya Dışişleri Bakanı Kont Sforza’nın dikkatini, italya’nın Yakın ve Ortadoğu’daki “sadakatsiz tutumuna” çekiyor, Sevr Antlaşması’nın değiştirilmesi için İtalyanların üstün çaba harcadıklarını ve Türkleri, bu antlaşmaya karşı direnmeye üstelediklerini öne sürüyordu…” (12)

Dünya Savaşında Arapları Türklere karşı kışkırtan İngiliz Albayı Thomas E Lawrence 30 Mayıs 1920 tarihli Sunday Times gazetesinde yayımlanan bir yazısında şöyle diyordu:

“…(Antlaşma’nın) hiçbir koşulu üç yıl bile yürürlükte kalamayacak, bu  antlaşma, Almanlarla imzalanandan daha mutlu bir sonuca varacak, çünkü değiştirilmeyecek – tümüyle unutulacak..”(13)

-“Sevr Antlaşması’na farklı bir pencereden daha bakılırsa:

-Müttefikler, (Örtülü de olsa) Sultanını esir aldıkları, işgal altında tuttukları, meclisini dağıttıkları bir hükümete Sevr’i niçin imza ettirdiler?

-Osmanlı’yı kendi aralarında paylaşırlarken Osmanlı’dan onay mı almışlardı?

-İstedikleri yeri alıp, istedikleri yönetimi kurma gücüne sahip iken, hiçbir yaptırım gücü olmayan İstanbul hükümetinin onayını alma gereği duymaları,

-İstanbul hükümetini, Osmanlı kamuoyu önünde iptal etme girişimidir.

Böylelikle Ankara’nın İstanbul ile bütün bağları koparılmış, yeni hükümetin meşruluğu sağlanmış oluyordu.

-Sevr Antlaşması, taraf devletlerce imzalanmış olmasına rağmen, yetkili organlarına onaylatılmadığı için, uluslararası bir antlaşma özelliğini kesinlikle kazanmaz, olsa olsa bir protokol, antlaşma taslağı olmaktan başka bir anlam taşımaz. 

Bu antlaşmayı, baş aktörler İngiltere ve Fransa onaylamadığı gibi, Osmanlı hükümeti ve de Padişah da onaylamamıştır. Bu hali ile de sözü edilen antlaşmanın uygulanabilirliği yoktur.

İşgal kuvvetleri, Sevr Antlaşması’nda yazılı olsun olmasın istedikleri yeri işgal ve yaptırım gücünü kullanabilirler ama bunun dayanağı, onaylanmamış antlaşma taslağı olamaz..”(14)

“..1920 senesi sona ererken, Sevr Antlaşması İtalya dışında hiçbir ülkenin parlamentosu tarafından onaylanmamıştı.. Clemenceau’nun yerine (1920-1921) başbakan seçilen Leygues’ın Londra’da Lloyd George ve Kont Sforza ile yaptığı görüşme sırasında,hükümetinin Türkiye ile barış antlaşmasının bazı hükümlerinin değiştirilmesi ve günün şartlarına uydurulması görüşünde olduğunu belirtmesi, İngiliz ve İtalyanlar’ı endişelendirmişti…” (15)

“..Büyük Millet Meclisi toplanırken, Müttefikler de San Remo’da, barış antlaşmasının son halini kararlaştırmak üzere bir araya geldiler. Taslak İngiliz, Fransız ve İtalyan uzmanlar tarafından hazırlanmıştı. Bazı pazarlıklar da yapıldı, İngiltere’yle Fransa arasında, Musul petrol yataklarıyla ilgili hakları ilgilendiren uzlaşmalar bunlar arasında sayılabilir. Antlaşmaya göre, Fransızlara tercihli muamele yapılacak ve ayrıca Suriye’nin geliştirilmesi için petrol ürünlerini kullanma hakları da verilecekti. Lloyd George’un kabinesindeki bakanlar ve uzman danışmanlar. Başbakanı, Venizelos’un İzmir çevresinde daimi bir bölge edinme talebini desteklememesi için defalarca uyardılar. Böyle bir bölge yıllarca bir çıbanbaşı olur ve Küçük Asya’da kuşaklar boyunca kan dökülmesine yol açabilirdi. (16)

-“Evvela petrol anlaşması yapıyorlar.

Bu, Long-Berenger anlaşmasıdır.

Petrolü taksim ediyorlar.

Nisan 1920’de San Remo’da toplanıyorlar. Burada petrol anlaşması teyit ediliyor.

Sonra da Sevr Antlaşması’nın taslağı yapılıyor.

Mayıs 1920’de Damat Ferit’i Paris’e çağırıyorlar.

Sevr Antlaşması 10 Ağustos 1920’de imza ediliyor..”(17)

Bu noktada bir açıklama yapılması gerekmektedir.

-Savaşın bitimi için yapılan antlaşmanın tarihi, (Mondros) 30 Ekim 1918,

-Ülkenin işgal tarihi, Kasım-Aralık 1918,

-İşgalcilerin, Yunanlılara Anadolu’yu işgal ettirmelerinin tarihi, 15 Mayıs 1919,

-Aralarında yaptıkları Petrol Antlaşması‘nın tarihi, Nisan 1920,

Sevr Antlaşması’nın masaya imza için konulmasının tarihi, Ağustos 1920,

Lozan Antlaşması‘nın imza tarihi ise, 24 Temmuz 1923.

Mondros (Ateşkes) antlaşması, (30 Ekim 1918) ile; Lozan (Barış!) Antlaşması’nın, (24 Temmuz 1923) arasında yaklaşık beş yıl vardır.

-Almanlarda bizimle birlikte bu savaştan yenilmiş olarak çıktılar. Bakalım onlarla yapılan anlaşmanın süresi nedir?

-Galip devletlerle Almanlar arasında, 18 Ocak 1919’da başlayan görüşmeler, 28 Haziran 1919‘da Paris’in Versay banliyösünde imza altına alınır.

-Galiplerle Almanların bir antlaşma için görüşmeleri kaç ay sürmüştür? Yaklaşık Beş (5) Ay…

-Osmanlılarla galiplerin görüşmesi ne kadar sürmüştür? yaklaşık Beş (5) Yıl…

-Neden 5 yıl?

-Bunun nedenini çözenler, “Yeni Devlet‘i de çözmüş olacaklardır.

“TÜRK ANTLAŞMASI

“..Hindistan Genel Valisi’nden Dışişleri Bakanlığı’na gelen aşağıdaki telgraf “Bombay Chronicle”da yayınlandı.

Fransa ve İtalya, Türk Antlaşması’nın, İzmir ve Trakya’nın Türkiye’ye bırakılması şeklinde değiştirilmesi hususunda mutabakata vardılar…

…Tartışma, aşağıda yazılı sonuçlar üzerinde bir mutabakat gösterdi:

Majesteleri hükümeti, Sevr Antlaşması’nın değiştirilmesi için Türkler üzerindeki baskısını sürdürmeli ve “Antlaşma”yı değiştirmek için derhal teşebbüse geçmeli..”10 Aralık 1920..” (18)

Lord Harding’den (Paris) Curzon’a

Fransız Parlamentosu’nun Sevr’i olduğu gibi onaylamak istemediği, Fransa hükümetinin de antlaşmada değişiklik yapılması görüşünde olduğu, zira Bolşevik tehlikesine karşı Mustafa Kemal ile İzmir konusunda anlaşmaya varılmak istendiği.  Fransız siyasî çevrelerinin, Mustafa Kemal ile anlaşabilmek için İzmir’in Türklere bırakılması fikrinde oldukları. (19)

“..Sol basın ve kamuoyu kesimi öteden beri Fransa’nın Kilikya ve Suriye’deki emperyalist ve militarist girişimlerine son derece karşı idi. Le Temps’ın bu yazısı, kamuoyunu aydınlatma kampanyası başlatmalarına, bulunmaz ve çok ilginç bir fırsat daha vermiş oldu. Kampanyanın başında bulunanların fikri şöyle idi: ‘’Sağ ve burjuva çevrelerin gazeteleri  bile Doğu’daki maceraya karşı çıkıyor … Sağ basın, Doğu’da İngiltere’nin ve onun uşağı Yunanistan’ın oyununa geldiğimizi, anlamsız bir savaşa sürüklendiğimizi yazıyor Kamuoyunu aydınlatmak görevimizdir. Sevr Antlaşması’nı yırtın!..” (20)

“Müttefiklerin Paris’teki Toplantısı, 25 Ocak 1921

-(İtalya) Kont Sforza: “Fikrime göre, Türk sorununa kalıcı bir çözüm. Milliyetçi Türklerle varılacak bir antlaşma ile elde edilebilir. Ruslar İstanbul’a girerse, Bolşeviklik kazanır. Türk atasözünün söylediği gibi, ‘denize düşen yılana sarılır.’”(21)

(İngiltere) Curzon: Yunan Kralı Konstantin tanınmalı, Anadolu’da girişeceği ileri harekât önlenmemeli, Mustafa Kemal’i İstanbul’un dışında Türkiye’nin gerçek hâkimi olarak kabul etmeli, ancak Sevr Antlaşması’nda yalnız ufak tefek değişiklik yapılmalı.’’ (22)

“Curzon’dan Paris, Roma ve Brüksel Büyükelçiliklerine

19 Ağustos 1921, No.275

1-Müttefik Devletlerin tarafsızlığının, özel firmalarca, savaşan taraflara askerî malzeme satılmasına engel olmadığı, İngiltere hükümetinin firmalara silah satış lisansı vereceği,

Dışişleri Bakanlığı’ndan İngiliz Ticaret Odası’na

20 Ağustos 1921,

Özel firmaların Yunanistan’a ve Kemalistlere silah satmalarına bir engel bulunmadığı, Bu konuda gereken işlemin yapılması.(23)

Burada bir açıklama daha yapılması gerekmektedir.

-Verilen bilgiye göre, İşgalci devletler, işgal ettikleri ülkeye silah satmaktadırlar.

-İlginç değil mi?

“…Mustafa Kemal Paşa’ya göre, Fransızlar ile Ankara’da imzalanan 20 Ekim 1921 tarihli antlaşmanın değeri, Sevr Antlaşması’nı hazırlayan itilaf devletleri grubunun en önemli bir rüknü olan Fransa’nın, bu antlaşmanın tatbik kabiliyeti kalmadığını fiilen ve hukuken kabul etmiş olmasındadır.” Türk-Fransız barış antlaşması 20 Ekim 1921’de imzalanacaktır.” (24)

“..İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon, 5 Haziran 1920’de, İngiltere Kralı’ndan Padişaha şu karşılığı gönderiyordu:

Türkiye’nin geleceği. Bağlaşık yönetimlerinin elindedir. Bu yönetimler, adil bir barış antlaşması hazırlamak için uzun süre sabır ve gayret göstermişlerdir Tüm yanlara karşı adilane biçimde davranacaklarına güvenilebilir.” (25)

“..Türklere antlaşmayı imzalamaları için on gün veriliyor, bu süre sonunda antlaşmayı imzalamazlarsa. Bağlaşık Devletlerin “gereken tedbirleri alacakları” yolunda uyarı yapılıyordu…” (26)

Curzon’dan Robeck’e,  23 Ekim 1920, No.999

1-Sevr’in onaylanması konusundaki Fransız projesine İngiltere’nin de esas itibariyle katıldığı,

2-İngiltere’nin Anadolu’ya bir heyet gönderilmesinden önce Sevr’in onaylanmasını istediği, böylelikle bir olupbitti ile karşı karşıya bırakılacak milliyetçilerin pazarlığa kalkışamayacakları,

3. İngiltere ve Fransa’nın, antlaşmanın hemen onaylanması konusunda. Padişahı tahttan ayrılmak zorunda bırakacak kadar ısrar etmek istemedikleri.

4-İngiltere’nin, Anadolu’ya gönderilecek heyette temsilci bulundurmamayı tercih ettiği.” (27)

Curzon’un İngiliz temsilcisine gönderdiği iletiden, Sevr Antlaşması’nı imzalayacak heyetin, ittihat ve Terakki Cemiyeti’nin kurucusu, Selanikli banker Carasu tarafından teşkil edilmiş olduğu anlaşılmaktadır..” (28)

Sevr Taslağı/Anlaşması ile ilgili tarafların görüşleri özetle:

“..İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon: işi geciktirmeden Sevr Antlaşması’nı onaylaması için Damat Ferit’e baskı yapılmasını, bunu yapamazsa, antlaşmayı onaylayacak yeni bir Sadrazam bulunmasını öneriyordu.’

Müttefikler, Nisan 1920 ortalarında San Remo’da toplanarak Türk Antlaşması’na karar verdiler. Amerikan ve İngiliz petrolcüleri anlaşma teşebbüsüne giriştiler. Amerikalılar aradıkları çıkarı San Remo’da sağlamışlardı.

Dış Türkiye petrolleri (Irak-Mezopotamya) eşit önemde 4 grup arasında paylaşıldı:

British Petroleum, Royal Dutch Shell, Compagnie Française ve Near East Development (Standard Oil Company of New York’ün başlangıcı olan Standart Oil ve Socony Mobil).

-Sevr Antlaşması’nın koşulları 1920 Mayıs’ında açıklanınca, Fransız gazetelerinin çoğunluğu İngiltere’ye saldırıyor ve bu ülkeyi tüm Ortadoğu’da kendi hegemonyasını kurmaya çalışmakla suçluyordu.’ …Fransız Dışişleri Bakanlığı genel sekreteri M. Berthelot ise, Fransız parlamentosunun, bu antlaşmayı aynen onaylamasının şüpheli olduğunu Paris’teki İngiliz Bûyükelçisi’ne bildiriyordu.

-İtalyanlar  Sevr Antlaşması’na karşı o kadar sert bir tepki gösteriyorlardı ki, İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon…Sevr Antlaşması’nın değiştirilmesi için İtalyanların üstün çaba harcadıklarını ve Türkleri, bu antlaşmaya karşı direnmeye üstelediklerini öne sürüyordu…”

-Dünya Savaşında Arapları Türklere karşı kışkırtan İngiliz Albayı Thomas E Lawrence 30 Mayıs 1920 tarihli Sunday Times gazetesinde yayımlanan bir yazısında şöyle diyordu:

“…(Antlaşma’nın) hiçbir koşulu üç yıl bile yürürlükte kalamayacak, bu  antlaşma, Almanlarla imzalanandan daha mutlu bir sonuca varacak, çünkü değiştirilmeyecek – tümüyle unutulacak..

Sevr Antlaşması’na farklı bir pencereden daha bakılırsa:

-Müttefikler, (Örtülü de olsa) Sultanını esir aldıkları, işgal altında tuttukları, meclisini dağıttıkları bir hükümete Sevr’i niçin imza ettirdiler?

Osmanlı’yı kendi aralarında paylaşırlarken Osmanlı’dan onay mı almışlardı?

İstedikleri yeri alıp, istedikleri yönetimi kurma gücüne sahip iken, hiçbir yaptırım gücü olmayan İstanbul hükümetinin onayını alma gereği duymaları: İstanbul hükümetini, Osmanlı kamuoyu önünde iptal etme girişimidir.

Böylelikle Ankara’nın İstanbul ile bütün bağları koparılmış, yeni hükümetin meşruluğu sağlanmış oluyordu.

-Sevr Antlaşması, taraf devletlerce imzalanmış olmasına rağmen, yetkili organlarına onaylatılmadığı için, uluslararası bir antlaşma özelliğini kesinlikle kazanmaz, olsa olsa bir protokol, antlaşma taslağı olmaktan başka bir anlam taşımaz. 

Bu antlaşmayı, baş aktörler İngiltere ve Fransa onaylamadığı gibi, Osmanlı hükümeti ve de Padişah da onaylamamıştır. Bu hali ile de sözü edilen antlaşmanın uygulanabilirliği yoktur.

İşgal kuvvetleri, Sevr Antlaşması’nda yazılı olsun olmasın istedikleri yeri işgal ve yaptırım gücünü kullanabilirler ama bunun dayanağı, onaylanmamış antlaşma taslağı olamaz..”

-“..1920 senesi sona ererken, Sevr Antlaşması İtalya dışında hiçbir ülkenin parlamentosu tarafından onaylanmamıştı.. Clemenceau’nun yerine (1920-1921) başbakan seçilen Leygues’ın Londra’da Lloyd George ve Kont Sforza ile yaptığı görüşme sırasında, hükümetinin Türkiye ile barış antlaşmasının bazı hükümlerinin değiştirilmesi ve günün şartlarına uydurulması görüşünde olduğunu belirtmesi, İngiliz ve İtalyanları endişelendirmişti…”

Sonsöz:

Bilgi Toplumlarında Tarih:

-Tarih, kanıtların analizine ve yorumlanmasına dayalı olarak kendi yöntem ve prosedürleri ile bir disiplin temelli tarih görüşüdür. 

-Tarihin (şüphecilikle) bir sorgulama süreci olarak vurgulanması önemlidir. Çünkü öğretmenlere, öğrencilerin sadece “öğrenmek” için değil, müfredatta özetlenen içeriği aktif olarak araştırması gerektiğini işaret eder.

-Bu sorgulama yaklaşımı: öğrencileri soru sormaya ve cevap aramaya, kanıtları bulmaya, analiz etmeye ve yorumlamaya; geçmişle ilgili farklı bakış açılarını yorumları keşfetmeye ve açıklamaya ve kanıtlara dayanarak kendi yorumlarını geliştirmeye ve kanıtlamaya teşvik eder.

Değilse?

Tarım Toplumu ve “Sömürge” olarak …..

www.canmehmet.com

Resim:Tarafımızdan hazırlanmıştır.

Açıklama ve Kaynaklar:

Malaya Savaş Gemisi’nin Mustafa Kemal Paşa’nın vefatı için gelmesi için bakınız: http://www.atam.gov.tr/wp-content/uploads/02-Figen-Atabey1.pdf  Sahife:22

(*)I.Dünya Savaşı resmi olarak 12 Kasım 1918’de sonlandırılmasına rağmen, savaşın galipleri yaklaşık 10 ay evvel kafalarındaki (Lozan’da nihai şekli verilen) düzeni açıklarlar.

Baştan belli olan bu düzen, “Wilson İlkeleri” dir. Bununla ilgili :

İngiltere Başbakan Lloyd George, 5 Ocak 1918’ deki, İşçi Sendikaları Kongresinde :

Türkiye’yi başkentinden veya ırkça hakim unsuru Türk olan Küçük Asya ve Trakya’nın verimli topraklarından mahrum etmek için savaşmıyoruz. Biz, Akdeniz ve Karadeniz arasındaki deniz trafiği uluslararasılaşmış ve yansızlaşmış olmak kaydıyla, başkenti İstanbul ile birlikte Türk ırkının anayurdunda Türk devletinin varlığını sürdürmesine karşı değiliz (7) derken,

Bu tarihten üç gün sonra, 8 Ocak 1918’de, ABD Başkanı Wilson ise :

Osmanlı Devleti’nin Türk olan kısımlarında egemenliği sağlanacak, Türk olmayan milletlere kendi geleceklerini tayin hakkı tanınacak, Boğazlar uluslararası trafiğe açık olacak ve uluslararası denetim altında tutulacak” (8) demiştir. Meraklıları, Lozan Antlaşması’ndaki ilgili maddelere bakabilirler.

(**) Versay Barış Antlaşması, (28 Haziran 1919) I. Dünya Savaşı sonunda İtilaf Devletleri ile Almanya arasında imzalanan barış antlaşmasıdır.

-“1919 Paris Barış Konferansı’nın laneti; İSRAİL devletini, 1919 Paris Konferansı’nda, İngiliz ve Fransız emperyalizmi ile Arap milliyetçiliği kurdu. ABD’nin işbirliği ile. Paris Konferansı’nda Osmanlı İmparatorluğu paramparça edilip, cetvel ve pergelle Arap devletleri ve mandalıkları kurulmasaydı İsrail devleti de kurulamazdı. Günümüzü anlamak için bu gerçeği hiçbir zaman unutmamak gerekir! Biri ötekinin diyetidir!  SÖZ DİNLEYEN ARAP…Daha önce sözünü ettiğim “Paris 1919” adlı kitaptan İngiltere Başbakanı Lloyd George’la ilgili bir alıntı yapacağım: “Anadolu’da Helenik dünyanın dirilmesi, Filistin’de yeni bir Yahudi uygarlığının oluşması, Süveyş’in güvene alınması, Hindistan yolunun her türlü tehditten arındırılması, ‘Verimli Hilal’ topraklarında, Dicle-Fırat vadilerinde sadık ve söz dinleyen Arap devletlerinin olması, İngiltere’nin İran’dan aldığı petrolün korunması ve bir takım yeni kaynakların doğrudan İngiltere kontrolü altında olmasıyla ilgiliydi. Amerikalılar nezaket gösterip orada burada bazı mandalar üstlenecekler” (S. 375) ve Fransa mümkün olduğunca Ortadoğu yağmasından uzak tutulacaktı. (Daha fazlası için; Özdemir İnce/Hürriyet /15 Ağustos 2006 http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=4922870&tarih=2006-08-15

(1) http://www.canmehmet.com/ve-dolmabahcenin-tel-orguleri-19-mayis-1919-tartismalarina-son-noktayi-koyar-1.html

(2)Fromkin, Barışa Son Veren Barış, s.429;

(3)Fromkin, Barışa Son Veren Barış, s.367.

(4)Kurtuluş Savaşı Günlerinde, FO/5056/E 12184, DBFP i/XIII, s.l53. Lord Curzon’dan Lord Derby’ye kapalı telyazısı, Londra, 1.10.1920.

(5)Roger R. Trask, The United States Response to Turkish Nationalism and Reform, 1914 1939, University of Minnesota, 1971, s.26.

(6)Age, S27.

(7)Fontaine. Pierre. Petrolün Starları, Türkiye’nin Petrol Meseleleri, Türkiye’ye Petrol Tröstleri Nasıl Girdiler? Gülbenkyan kimdir?, (Çeviren ve özetleyen: Erdoğan Alkan, Yayınevi ve basım yılı yazılı değil), s.24. (Ayrıca bakınız; Osmanlının tasfiyesi, Cengiz yazoğlu, sahife;568)

(8)Age, s.24:.

(10) Age, S.355. (Sonyel, Belleten)

(11) Sonyel, Belleten Age, S.356; FO/5049/E 6527, DBFP I/XIII,s. 82, Grahame’dan Lord Curzona kapalı tel yazısı, Paris, 15.6.1920.

(12)Sonyel, Belleten Age, s.356; FO/5216/E 8098, DBFP I/XIII s, 99-100, Lord Curzondan Buchanana kapalı telyazısı, Spa, 10.7.1920.

(13)Sonyel, Belleten Age, S.357; Sunday Times, Londra, 3.5.1920.

(14)Osmanlının Tasfiyesi, Cengiz Yazoğlu

(15)Kurtuluş Savaşı Günlerinde, s.368; Cab. R 23/23,70 (20) Ek III, İngiliz Kabinesi tutanakları, 2.12.1920.

(16)Palmer, age, s.398.

(17)Esmer, Siyasi Tarih, s.363.

(18) Catalogue Reference:CAB/23/38 Image Reference:0019.

(19)B.Şimşir, age, s.CXXIII.

(20)Akyüz, S.197.

(21)B, Şimşir, Age, S.69.

(22)B. Şimşir, Age, S.XXX.

(23) Osmanlının tasfiyesi, Cengiz Yazoğlu,

(24)Akyüz, s. 198.

(25)Kurtuluş Savaşı Günlerinde, s.342.

(26)Kurtuluş Savaşı Günlerinde, Age, S.343; FO/5109/E 8322. DBFP I/VIII. S.553-556, İngiliz temsilcisi Robert Vansittart’tan Lord Curzona kapalı tel yazısı. Paris. 17.7.1920. İkdam, 16.7.1920.

(27)Osmanlının Tasfiyesi, Cengiz Yazoğlu dip notu.

(28)Osmanlının tasfiyesi, Sahife:585

İkbal Beklentisi İle Sevr’de Yaşananları Çarpıtmak: Damat Ferit Paşa’yı “Hain” Biliriz Değil mi (3)

 

Tarihimizde fazla öne çıkarılmazsa da, M. Kemal Paşa’yı Anadolu’ya gönderenlerin arasında Damat Ferit Paşa’da vardır. (1)

“Ömrümde bundan daha aptalca bir şey duymadım… :

Paris “Barış Konferansı’nda Türk Delegasyonu (Onlar Konseyi)

Henüz bir barış antlaşması taslağı formüle edilmemiş olmasına rağmen, 17 Haziran 1919 tarihinde bir Türk delegasyonunun Onlar Konseyi’ne katılmasına izin verildi. Delegasyonun başında, 4 Mart tarihinde sadrazamlığa getirilen ve padişahın kayınbiraderi olan Damat Ferit Paşa bulunuyordu.

Damat Ferit Paşa alttan almaktan ziyade dikbaşlılıkla okuduğu önceden hazırlanmış metninde, Türkiye’nin savaşa girmesinde ve Ermeniler’le Yunanlılar’ın gördüğü kötü muamelede Türk halkının bir sorumluluğu bulunmadığını, ülkesinin daima İngiliz ve Fransız yanlısı olduğunu, yapılan zulmü de yürekten kınadığını ifade etti.

Olanlarda padişahın da bir kabahati yoktu. Hiç tartışmasız bütün kabahat, Almanya’yla ittifaka girip ordunun denetimini elinde tutan ve böylece bütün bir ülkeyi teslimiyete götüren İTC’nin(İttihat terakki cemiyeti)  birkaç liderinde aranmalıydı.

Zulme uğrayanlar sadece Hıristiyanlar değildi. İTC’nin yaşattığı şiddetten üç milyon Müslüman da nasibini almıştı. İsteklerini çoğunluğun ortak dinine dayandıran Damat Ferit Paşa, Osmanlı İmparatorluğu’nun bütünlüğünün korunmasını talep ediyordu.

-“Çünkü.” Diyordu. “Bu yekpare bloğun parçalanması Doğu’nun barış ve huzur ortamı için çok zararlı olacaktır.”

Muhtıra, Damat Ferit’in Onlar Konseyi karşısında tutturduğu ses tonundan daha da sert çıktı. Dolambaçlı ifadelere hiç girilmeden, Osmanlı hükümetinin,

– ‘İmparatorluğun parçalanmasını ya da muhtelif mandalar altında taksim edilmesi’ni kabul etmeyeceği belirtiliyordu. Bunu hemen hükümetin kabul etmeye hazır olduğu maddeler izliyordu.

Trakya’da, Edirne’yi korumak amacıyla 1878 Berlin Kongresi’nde belirlenen sınırlara dönülmesi zorunluydu. Kıyı adalar ile Rus ve İran sınırına kadar Musul dahil bütün topraklar Türkiye’ye ait olmalıydı.

Eğer Müttefikler şu anki Rus Ermeni devletini kabul ederse, Türkler ortak sınır konusunda onlarla görüşmeye taraftardı. Muhtelif Arap eyaletleri, İstanbul’da bulunan halifenin denetiminde kalmalıydı. Bütün valiler, kendilerine kayda değer bir yerel özerklik hakkı tanınacak olmasına rağmen padişah tarafından atanmalıydı.

Kendi idari örgütlenmesini sağlayacak olan Hicaz buna istisnaydı. Son olarak, Türkiye, Mısır ve Kıbrıs meselelerini İngiltere’yle görüşmeye hazırdı.

Onlar Konseyi’nde bulunanlar kulaklarına inanamıyorlardı.

Wilson, “ömrümde bundan daha aptalca bir şey duymadım,” derken, Lloyd George Türk delegasyonu ve muhtırası için

-‘iyi espri’ ifadesini kullanıyor ve gösterinin ‘Türkler’in siyasi kabiliyetsizliğinin en iyi kanıtı’ olduğu yorumunu yapıyordu.

Türk halkının sorumluluk dışı tutulması yaklaşımını reddeden konsey, yaptığı yazılı açıklamada,

–“Bir ulus kendisini idare eden hükümetle değerlendirilmelidir,” diyordu.

Türkiye’nin yakın geçmişiyle değil, Türk tarihi boyunca azınlıklara gösterilen yardımsever yaklaşımla değerlendirilmesi isteğini de azmi şekilde geri çeviren konsey, şunları söylüyordu:” (*)

Bu noktada bir not düşülmesi gerekmektedir:

Önce bilginin kaynağını verelim (**) (“SEVR ENTRİKALARI Büyük Güçlerin Hedefleri ve Tutumları”, Paul C. Helmreich. Sahife:149)

Bakınız, ABD’li ilim insanı ne demektedir:

-“..Fransızlar’ın Picot’yu Mustafa Kemal’le görüşmeye göndermiş olmaları bile , İstanbul rejimine güvenlerini yitirdiklerinin işaretiydi. Mustafa Kemal’in Anadolu’da Fransa’nın danışmanlığını ve ekonomik yardımını tercih edeceklerini belirtmesi, Quai d’Orsay’da gerekli etkiyi yapmıştı. İngiltere nasıl Yunanistan’da tutunabileceği yeni bir kuvvet arayıp bulmuşsa, Fransızlar da Mustafa Kemal’i önemsemeye başlıyor ve birlikte çalışılabileceklerini düşünüyorlardı..”

Buradan anlaşılması gereken, Osmanlı Hükümeti’nin, İmparatorluğun üzerinde “bir ameliyata izin vermeyecek” olmasıdır.

İddia o ki: Yunan işgali bu tespit üzerine kurgulanır.

Amaç, yeni bir devlet ortaya çıkararak onunla anlaşma yapabilmek. Bu iddia önümüzdeki bölümlerde işlenecektir.

Yukarıdaki yazılanlara ve sizce, Damat Ferit Paşa, (kimilerinin iddia ettiği gibi)  “Hain”lik yapabilecek bir anlayış ve karakterde midir?

Sevr ile ilgili anlatıya başlamadan önceki bölümde bahsettiğimiz, “Sevr Taslağı’nın Osmanlı Hükümeti tarafından neden imzalandığı ile ilgili iddiayı” (sorunun ikinci cevabı da) buraya not düşüyoruz.

Vahdettin İşgal güçlerince tehdit ediliyor!

Kaynak: “Misak-ı Milli’den Lozan’a” Mustafa Budak (Başbakanlık Devlet arşivleri Genel Müdür Yrd)

“..Bu arada belirtelim ki. Sultan Vahdeddin de biraz farklı olmakla beraber itilâf devletlerinin baskı ve müdahalelerinden şikayetçiydi. Fakat, yukarıda değindiğimiz itilâf devletlerinin İstanbul ve Boğazlar hakkındaki niyetleri, en önemlisi de Sultan’ın itilâf karşıtı bir davranış göstermesi halinde İstanbul’un idaresinin Rumlara bırakılması tehdidi:

“Bu tehdidin varlığını, Sultan Vahdeddin, San Remo günlerinde, ablası Mediha Sultan’la yaptığı konuşmada da dile getirmişti:

-“Gitseydim, İstanbul Rum’undu. Her namazımda dua ediyordum hemşire! İstanbul’u dualarım muhafaza etti.”

Ayrıntı için bkz., Murat Bardakçı, Şahbaba (Osmanoğullarının son hükümdarı VI. Mehmed Vahideddin’in hayatı ve hatıraları ve özel mektupları), 2. Basım, Pan Yayınları, Istanbul 1998, s. 101;

Gerçekten, İstanbul ve Boğazlar meselesi, tarihî Doğu Meselesi’nin esasıydı. Mütarekeden sonra da bu konudaki tartışmalar uluslararası ilişkilerin ana gündem maddesini oluşturmuştu.

Bu konudaki tartışmaların özlü bir anlatımı için bkz.. Bilge Criss, İşgal Altında İstanbul, 1918-1923, 2. Baskı, iletişim Yayınları, İstanbul 1994, s. 21-25.

Sultan Vahdeddin’i çaresiz bırakmıştı. Bu yüzden Sultan ile onun hükümetleri itilâf devletlerinin her türlü isteklerini kabul ediyorlardı. (***)

Osmanlı Hükümeti, onaylanmayacağını önceden bildikleri için Sevr’de bir antlaşma taslağına imza koymuştur.

Yukarıdaki açıklamalara göre :

“Onlar Konseyi”ne katılan ve bizlere “Hain” olarak aktarılan Osmanlı Hükümeti ve Sadrazam Damat Ferit Paşa, konferansta yapılan toplantılarda Ülkesini nasıl savunmaktadır:

– ‘İmparatorluğun parçalanmasını ya da muhtelif mandalar altında taksim edilmesi’ni kabul etmemektedir,

-Trakya’da, Edirne’yi korumak amacıyla 1878 Berlin Kongresi’nde belirlenen sınırlara dönülmesini istemektedir,

-Kıyı adalar ile Rus ve İran sınırına kadar Musul dahil bütün topraklar Türkiye’ye ait olmalıdır,

-Muhtelif Arap eyaletleri, İstanbul’da bulunan halifenin denetiminde kalmalıdır. Bütün valilere kayda değer bir yerel özerklik hakkı tanınacak, ancak,  padişah tarafından atanacaktır.

Evet…

Bu insan ülkesine ait olan neyi satmış veya bir imkan olmasına rağmen  neyi korumamıştır ki “Hain” etiketi ile yaftalanmış olsun?

Devam edecek

www.canmehmet.com

Resim: Tarafımızdan hazırlanmıştır

Açıklama ve kaynaklar:

(*) “Sevr Entrikaları…”,  Sahife:81-82-83

(**) “SEVR ENTRİKALARI Büyük Güçlerin Hedefleri ve Tutumları”, Paul C. Helmreich. Sahife:149

(***) “Misak-ı Milli’den Lozan’a”. Mustafa Budak, Sahife: 21-25

(1)Damad Mehmed Ferid Paşa, Osmanlı diplomatı ve devlet adamı. VI. Mehmed saltanatında 4 Mart 1919 – 30 Eylül 1919 ve 5 Nisan 1920 – 17 Ekim 1920 tarihleri arasında toplam bir yıl bir ay on beş gün sadrazamlık yapmıştır. (Vikipedi)

Konu ile daha fazlasını merak edenler bakabilirler:

-“Misak-ı Milli’den Lozan’a” Mustafa Budak (Başbakanlık Devlet arşivleri Genel Müdür Yrd.

-Murat Bardakçı, Şahbaba (Osmanoğullarının son hükümdarı VI. Mehmed Vahideddin’in hayatı ve hatıraları ve özel mektupları), 2. Basım, Pan Yayınları, Istanbul 1998, s. 101;

Bilge Criss, İşgal Altında İstanbul, 1918-1923, 2. Baskı, iletişim Yayınları, İstanbul 1994, s. 21-25.

İkbal Endişesi ile Çarpıtılan Sevr Taslağı/Antlaşmasında M. Kemal’e Göre Gerçek Nedir? (2)

 

Sevr’in bir “Proje/Taslak/Antlaşma” olarak değerlendirilmesindeki hassasiyet: Osmanlı Hanedanlığının sadece bu konuda suçlanmış olmasıdır. Osmanlı Hanedanlığı bu konuda aklanırsa halkın tarihe bakışı da değişecektir.

Bu konu yaklaşık 90 yıldır sadece bizim kafamızı karıştırmakta değildir.

Sevr Konusu: 1922 Aralık ayında Mustafa Kemal Paşa ile Ankara’da yüzyüze görüşen İngiliz bayan yazar-gazeteci Mary Ellison’ın da dikkatini çekmiş, kafasını karıştırmıştır.

Belgelere dayalı açıklamalara geçmeden kaynağımızı açıklayarak Ellison’ın açıklamalarına geçelim:

İngiliz gazeteci Grace M. Ellison tarafından kaleme alınan ve Lozan’da 1923 yılında yayınlanan “KUVA-I MİLLÎYE ANKARASl” : 1973 Yılında, “Milliyet Yayınları” tarafından Türkçeye çevrilerek yayımlanmıştır.

Yazar, ülkemizi ve Mustafa Kemal Paşa’yı çok iyi tanımanın yanında, Mustafa Kemal Paşa ile defalarca görüşme yapmıştır.

Konu ile ilgili olayın birinci derecede tanıkları ile görüşen yazar, (Kendi kitabındaki bir iddiaya göre de) İngiliz Başbakanı’nın akrabasıdır.

“Sevres Antlaşması” ile ilgili belki de medyada ilk kez açıklanacak görüşlerin yanında, o dönemle ilgili yaşanan ve bizlere çok acı verecek olaylardan da kısaca bahsedilecektir.

İngiliz Gazeteci bize Sevr Antlaşması ile ilgili tespitini bakınız nasıl aktarmaktadır:

..Türkiye, yenilmiş, ezilmiş ve Sevres’de bütün gururu kırılmıştı. Bu kadar haksız şartlarla biz onların başına felâket getirmedik mi?

-“Anlayamıyorum dedim Türk delegelerinden birine Bir Türk böyle bir antlaşmaya nasıl imza koyar?”, “Çünkü bütün hatalarına rağmen ben onları çok gururlu bilirdim.”

-“Eğer imzalamasaydık” diye karşılık verdi: ‘”Yunanlılar İstanbul’a gireceklerdi ve biz onları ne zaman dışarı atardık, Allah bilir. Önemli olan şey, antlaşmanın meclisçe onaylanmayacağıdır.”

Yunanlıları uzakta tutmak, “kan dökümünü önlemek” Belki de haklıydı. (“Kuvay-ı Milliye Ankarası”, Sahife:18)

İngiliz Yazar’dan anladığımız:

-Osmanlı Hükümeti, Sevr Taslağı’nı imzalamamış olsaydı, İşgalciler (İngiliz-Fransız ve İtalyanlar) Yunanlıları İstanbul’u işgal ettirecek, yağmalatacak ve en büyük ideallerini (*) gerçekleştirmelerine zemin hazırlatacaklardır.

-Yunanlılara bu fırsatın verilmemesi: Ege Bölgesinde yaşanan katliamın, soygunun bir benzerinin de İstanbul’da yaşanmaması için bu  (sevr) taslağın, hükümet tarafından işgalcilerin oyalanması adına imzalanması: ancak, imzalanan anlaşmanın, Son Osmanlı Meclisi kapandığı/kapatıldığı için hiçbir zaman onaylanmayacağı ve yürürlüğe girmeyeceğidir.

Son cümle, lehte ve aleyhte olan tüm yazar ve taraflarınca onaylanmaktadır.

Peki, tartışma nerede çıkmaktadır?

Tartışma: Kimi (aleyhte) yazarların: “Evet…bu (taslak) antlaşma meclisçe onaylanmadı, ancak, kimi maddeleri uygulandı” konusundadır.

Gelecek bölümden itibaren, tartışılan : “uygulamalar yapıldı/yapılmadı” konusu, tüm tarafların penceresinden işlenecektir.

www.canmehmet.com

Resim:Tarafımızdan hazırlanmıştır.

(*)Megali İdea ya da Megalo İdea “Büyük Fikir”, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u alarak, Bizans İmparatorluğu’na son verdiği günden beri yürürlükte olan bir Yunan ülküsüdür. Bizans İmparatorluğu’nu bir Helen İmparatorluğu olarak kabul eden Yunan milliyetçileri, Megali İdea adını verdikleri büyük ülküleri ile eskiden Bizans’a ait olan tüm toprakları yeniden elde ederek, Konstantinopolis (İstanbul) başkent olmak üzere, büyük Helen İmparatorluğu’nu yeniden kurmayı hayal etmektedirler.

İlim İnsanları İkbal Endişesi ile Sevr Taslağı’nda Olduğu Gibi Tarihi Gerçekleri Çarpıtabilir mi (1)

 

Tarih: Tamamlanmamış bir resim, bir hikaye ve gelecektir. Bilinmeyenler, bilinenler fazladır. Tarihçi bunu unutmamalıdır.

 

Önce M.Kemal Paşa’nın beyanları ve belgeleri ile Vahdettin konusuna üstelikte hiç bir itiraza yer vermeyecek şekilde bir açıklık getirelim.

Belge 1:

“Sivas’ta bir grup öğretim üyesi, 40 kadar “İrade-i Milliye” nüshasını Latin harflerine çevirerek Sivas Belediyesinin de destekleriyle ve orijinaliyle birlikte 2007 yılında yayınlandı. (1)

-“İrade-i Milliye 4 Eylül 1919 yılında Sivas Kongresi’nde alınan kararla çıkarılan ilk gazete.

İlk sayıda, gazetenin yayınlanmasından 10 gün önce toplanan Sivas Kongresi’nde Mustafa Kemal Paşa’nın Kongreyi açış nutku ile Padişah’a, Sadrazam’a ve İtilaf devletlerine çekilen ariza ve muhtıralar yer almaktadır… (2)

-“İrade-i Milliye” gazetesinde yazılanlar. Kuva-yı Milliye dönemine ait çok önemli ve dikkatlerden kaçmış beyanlar ve telgraflar, haberler, sıcağı sıcağına tepkiler, en azından Ankara’ya gitmeden önce Mustafa Kemal tarafından yazılan başyazılar. Her biri önemli bizim için…

Mesela 14 Eylül 1919 tarihli nüshada daha önce de dile getirdiğim bir telgraf yer alıyor. Çeken

-“Üçüncü Ordu Müfettişi, Yaver-i Hazret-i Şehriyarileri Mustafa Kemal”,

-Çekilen kişi “Zat-ı Şahane” yani Sultan Vahdettin, çekildiği yer Havza. Tarih 14 Haziran 1919.

Burada Mustafa Kemal Paşa, son görüşmelerini hatırlatıyor padişaha ve şöyle diyor:

“ Huzurdayken İzmir’in işgali karşısında “pek mahzun olan” kalbinizin “bu nokta-i necâta ait ilhamatı”nı, yani ülkenin sizin öncülüğünüzde millî mukaddes bir kudretle kurtulacağına dair verdiğiniz ilhamları şu an gibi hatırlıyorum.

Sizin “ilkâ”nızdan, (yani Şemseddin Sami’nin “Kamus-i Türkî”sine bakılırsa, ) benim fikrimi çelmenizden aldığım imanın azmiyle görevime devam ediyorum. …” Sivas’ta çıkan İrade-i Milliye gazetesinin 14 Eylül 1919 tarihli ilk sayısında çıkan Mustafa Kemal Paşa’nın Vahdettin’e çektiği telgrafın orijinali.

Müthiş bir metin tabii. Ancak telgrafın bu şeklini başka kaynaklarda bulabileceğinizi sanıyorsanız aldanıyorsunuz.

“Nutuk” dahil diğer kaynaklarda “ilkâ” kelimesinin “ilham”a dönüştürüldüğünü görüp hayrete düşüyorsunuz (mesela “Atatürk’ün Bütün Eserleri”, c. 2, s. 375). Meğer, diyorsunuz, Atatürk’ün kendi sözleri de zamanla kitabına uydurulmuş.

Belge 2:

”KUVA-l MİLLİYE ANKARASI” yazar, Grace M. ELLİSON, (*) Cumhuriyet Turkiyesi’ni ilk ziyaret eden ve bu arada başta Atatürk olmak üzere bütün devlet büyükleriyle tanışıp röportaj yapan bîr İngiliz kadın yazardır…”

“GAZİ MUSTAFA’ KEMAL PAŞA’YLA KONUŞMA

LOZAN’DA konferans toplandıktan hemen sonra Gazi M. Kemal Paşa bana şu konuşmayı lütfetti:

Benim sorularını şöyle başladı:….

Soru; “Türkiye’yle Büyük Britanya arasında samimi bir anlaşmaya varılacağına inanıyor musunuz?”

Cevap;“Bizim eski geleneksel dostluğumuzun geriye geleceğinden şüpheli değil, eminim. Olmaması için bir neden yok. Lehinde de pek çok sebepler var. Bizim özgürlüğümüz uğruna şeref ve namus dışında istediğimiz bir şey yok. Biz Sultanı, daha çok özgürlük temini uğrunda uzaklaştırdık” (Sahife:172, paragraf:2)

1920’lerden yakın tarihe geliyoruz.

Demirel, Ecevit’in ‘Vahdettin hain değildi’ sözlerine karşı çıkarak ‘Bu yadırgatıcı bir beyandır” dedi.

…Osmanlı tarihi ile ilgili bir kitap yazan eski başbakan Bülent Ecevit’in, ‘Vahdettin hain değildi’ demesi tartışma yarattı. Ecevit’in, ‘Ben Vahdettin için hiçbir zaman hain demedim. Çünkü ne kadar zor koşullar altında padişahlık yaptığını biliyorum. Ülke işgal altındaydı. Ordusu kalmamıştı. Yine de çok önemli işler yaptı’ sözlerine öncelikle, eski politik rakibi Süleyman Demirel karşı çıktı.

Demirel, ‘Türkiye’de bu konuda ilk defa bilinenlere aykırı bir şey söyleniyor. Ben böyle bir beyanı muhakeme edemiyorum. Ancak, tarihteki bazı kişiler hakkında, alışılagelmiş kanaatlerin dışındaki beyanlar yadırganır. Sayın Ecevit’in beyanı da yadırgatıcı bir beyandır. Türkiye böyle bir beyanı kaldıracak durumda değildir’ dedi. Tarihçiler ise şunları söyledi:

Hain, demek haksızlıktır

PROF. METE TUNÇAY Ben öteden beri ‘Hain padişah Vahdettin’ sözünün, o dönemin şartları içinde söylenmiş haksız bir şey olduğunu düşündüm. Vahdettin siyasi anlamda yanlış hesap yapmış olabilir ama bu Vahdettin’in veya Damat Ferit Paşa’nın hain olduğu anlamına gelmez. Hain olması için en azından karşılığında bir şeyler alıp satması gerekir. Vahdettin’in bir şey alıp sattığını kimse söyleyemez herhalde. Bu, Cumhuriyet’in kuruluş dönemi koşulları öyle gerektirdiği için dolaşıma sokulan bir söyleyiştir. Bugün artık bu meselelere çok daha soğukkanlı bakabilecek ve şefkatle yaklaşabilecek durumdayız.

Hain siyasi bir kavram

YILMAZ ÖZTUNA Sultan Vahdettin’in hain olmadığını ben 40 senedir yazıyorum zaten. Kaldı ki, tarihçiler ‘hain’ kelimesini kullanmaz. Çünkü bu siyasi bir kelimedir. Kuruluş yıllarının ateşli dönemlerinde kullanılmış bir kelimedir bu ve öyle bir dönemde de mutlaka kullanılması gerekirdi. Bu Fransız İhtilali’nden sonra da böyle olmuştur, Rus Devrimi’nden sonra da böyle olmuştur. Ama aradan zaman geçip yeni rejim yerleştikten sonra, geçmiş dönemleri daha dikkatle tetkik etmek ve inceleme yaparken de böyle kavramlara yer vermemek gerekir. Ecevit’in böyle düşünmesi ve düşüncelerini cesurca söylemesi, bence önemlidir.

Ne haindi ne kahraman

PROF. M. KEMAL ÖKE Vahdettin ne bazılarının iddia ettiği gibi ne hain, ne de onlara karşıt olan kesimlerin iddia ettiği gibi, Mustafa Kemal’e Anadolu’ya geçip Milli Mücadele’yi başlatması insiyatifini kullanan perde arkasındaki gizli kahramandır. Doğrudur, Vahdettin, Mustafa Kemal’i Samsun’a gönderirken, Mustafa Kemal’in ne yapacağını gayet iyi biliyordu. Ve bu projeye de sadece onay vermekle kalmadı, para da verdi. Ancak, bunu saraya yakın çevrelerin telkin ve hatta tazyikiyle yaptı. Bir yerde bu işe zorlandı. Mustafa Kemal’in idam fermanını onaylaması ise tamamen İngiliz baskısının bir sonucudur.

Sevr’deki tutumu tartışmalı

PROF. REŞAT KAYNAR Padişah Vahdettin’in doğrudan doğruya memlekete zarar vermek için yaptığı bir hareket yok. Dolayısıyla, elimizde Vahdettin’in ihanetini gösterecek bir belge de yok. Ama hadiseleri Atatürk’ün Nutuk’ta anlattığı gibi gözden geçirirsek, Vahdettin’in en büyük kusurunun Sevr’in imzalanması sırasında ortaya çıktığını görürüz. Sevr, devletin ve milletin ortadan kalkması demektir. Atatürk, Sevr konusunda doğrudan Vahdettin’i suçluyor. Dolayısıyla, asıl tartışılması gereken Vahdettin’in Sevr konusunda aldığı tutum olmalıdır.

İhanetle alakası yok

MURAT BARDAKÇI (Vahdettin biyografisinin yazarı) Bir hükümdarın devletine ihaneti ile sıradan bir insanın kendi evini yakması arasında hiç fark yoktur, zira hükümdarlar devletin kendilerine Allah’ın lutfu olduğuna inanırlar ve devleti mülkleri olarak görürler. Vahdettin herşeyin bittiği bir anda, 4 Temmuz 1918’de tahta geçti, üç ay sonra, 30 Ekim’de Mondros Mütarekesi’ni imzalayıp teslim olduk. Yani, dünya savaşının ve yenilginin Vahdettin ile hiçbir alákası yoktur. İktidarı, Bebek ile Aksaray arasındaki bölgeye sıkışmış bir padişahın çaresizliği sözkonusu. Tek yaptığı, ‘iki tarafı birden idare edip zaman kazanma’ çabası ve işte bu oyalama taktiği bizde ihanet olarak yorumlanıyor. Hatıralarında, ‘Facialara ve olaylara kalkan olamadım ise de, paratoner vazifesi gördüm. Musibetleri üzerime çektim, kendimi feda ederek vatanı kurtarmaya çalıştım’ diyor. Vahdettin hakkındaki tek belgesel biyografiyi yazmış bir kişi olarak şunu söyleyebilirim: Osmanlı Tarihi’nin en şanssız hükümdarıdır, her insan gibi o da bazı hatalar yapmıştır ama memleketini seven bir kişidir ve ihanetle hiçbir alákası yoktur.”(3)

Yazılanlar özetlenirse:

-M. Kemal Paşa’ya göre: kendisini (ikna ederek) Anadolu’ya Sultan Vahdettin göndermiş.

-M. Kemal Paşa : “Biz Sultanı, daha çok özgürlük temini uğrunda uzaklaştırdık” demektedir.

Açıklamalara göre: Sultan Vahdettin kaçmamış, Halife II. Abdülmecit gibi sürgün edilmiştir. Gerçeğinde Vahdettin sürgün edilmeden 16 gün önce de saltanat kaldırılmıştır.

Dolayısıyla Sultan Vahdettin Yurt dışına “Sabık Sultan” olarak gönderilmiştir.

Ancak, bu husus bugüne kadar hep gözlerden kaçırılmıştır.

Ecevit-Demirel tartışmasında Demirel neyi vurgulamaktadır?

‘Türkiye’de bu konuda ilk defa bilinenlere aykırı bir şey söyleniyor.

Ben böyle bir beyanı muhakeme edemiyorum.

Ancak, tarihteki bazı kişiler hakkında, alışılagelmiş kanaatlerin dışındaki beyanlar yadırganır.

Sayın Ecevit’in beyanı da yadırgatıcı bir beyandır.

Türkiye böyle bir beyanı kaldıracak durumda değildir’

Şunu mu anlayalım?

“Resmi tarih yazılımındaki bir iddia doğru olmayabilir… Bu çok önemli değildir. Siz (ilim insanları, yazarlar, düşünen insanlar) bunları görmeyin, duymayın!

Devam edecek:

Sevr konusu da, “Vahdettin kaçtı” meselesi gibi midir?

www.canmehmet.com

Resim: Web ortamından alınmıştır.

(*)Eserin ismi : “KUVA-I MİLLÎYE ANKARASl “

Yazar; Grace M. ELLISON  (İngiliz Bayan gazeteci)

İngilizce yayım tarihi; Lozan-Ocak, 1923

Türkçe Yayım tarihi:  “MİLLİYET YAYIN LTD. ŞTİ. YAYINLARI”, Birinci Baskı: Ocak 1973

Kaynaklar; (Dr. Fatih M. DERViŞOGLU – Milli Mücadele döneminde basın ve İrad-i Milliye gazetesi)

(1) a) Irâde-i Milliye gazetesi, Heyet-i Temsiliye’nin Sivas’ta çalışmalarının sürdürdügü 8 Eylül 1919-13 Aralık 1919 tarihleri arasında 16 sayı yayınlanmıştır. Ankara’da, Heyet-i Temsiliye yayın organı Hâkimiyeti Milliye (10 Ocak 1920) tarihinde yayın hayatına katılmıstır. Bu iki zaman dilimi arasında Irade-i Milliye dört sayı daha yayınlanmştır. Hâkimiyet-i Milliye’nin yayınlanmasından iki gün sonra (12 Ocak 1920) Irâde-i Milliye’nin 20. sayısı neşredilmiştir. Milli Mücadele’nin yeni yayın organı, Hâkimiyet-i Milliye gazetesinin (10 Ocak 1920) tarihinde yayınlanmasına kadar geçen zaman zarfında Irâde-i Milliye gazetesinin ulusal kimligini muhafaza etmiştir.” Dr. Fatih M. DERViŞOGLU. b)Daha fazlası için bakınız: http://www.canmehmet.com/irade-i-milliye-gazetesinde-yazilanlar-tarihimizi-degistirir-mi.html

(2) –“Izmir’in işgali iç ve diş siyasetteki başarısızlıkların müsebbibi olarak Sadrazam Damat Ferit Paşa açıktan eleştirilir, Ülkedeki olumsuzluklara çare aramak için toplanan Sivas Kongresini tenkil etmek için Ali Galib’i görevlendiren Sadrazamın bu oyunu ise millete şikâyet edilmektedir. Sivas Kongresi ve Müdafaa-i Hukuku Milliye Cemiyeti’nin, mevcut kanuni çerçeve içinde faaliyet gösterdiği belirtilmektedir. Hükümetin düşmanca tavrına rağmen, Padişah’ın “son beyanat-ı mülûkâneleriyle tasvit etmiş oldukları” gibi, Veliahd Abdülmecid Efendinin de Padişah’a sunduğu bir layihayla mevcut hükümetin icraatlarını eleştirerek Anadolu’daki hareketin tekliflerinin dikkate alınmasını tavsiye ettiği” belirtilmektedir.

(3)http://www.hurriyet.com.tr/kelebek/ecevit-i-yadirgadim-335629

30 Ağustos: Lozan’da Vazgeçilen İddiaları Sahiplenirseniz Yeniden Batı’nın Hedef Tahtası olursunuz (5)

 

 

Devletler siyaset gereği söyleyeceklerini: Eski bir siyasetçi, diplomat, ya da bir gazeteciye söylettirirler. Almanların, eski Dışişleri Bakanı’nın aşağıdaki beyanatı gibi.

Eski Alman bakandan Türkiye yorumu: Avrupa’nın hasta adamı geri dönüyor

Almanya’nın eski Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Joschka Fischer, AKP Türkiyesi’nin, Ortadoğu’da ‘Arap Baharı’ denilen olayların başlamasının ardından yaşadığı dönüşümü analiz ederken “Avrupa’nın hasta adamı geri dönüyor” yorumunu yaptı…

 

“ERDOĞAN BATI’YLA ENTEGRE ETME ŞANSINA SAHİPTİ”

…“Stratejik konumu, ekonomik ve insani potansiyeli sayesinde Türkiye’nin parlak 21. yüzyıl geleceğine doğru hareket etmesi gerekirken milliyetçilik ve yeniden doğuya yöneliş anlayışıyla 19. yüzyıla doğru yol aldığını” öne süren Fischer, “2014 yılında cumhurbaşkanı olan Erdoğan, Türkiye’nin hızla modernleşmesine ve aynı hızda geriye doğru gidişine başkanlık etti.

Atatürk’ün izinden ilerleme ve Türkiye’yi Batı’yla entegre etme görevini tamamlama şansına sahipti ancak başarısız oldu” ifadelerini kullandı… (1)

Türkiye’deki tüm darbeler ne zaman oldu bilir misiniz?

Halk ne zaman iktidara gelir gibi oldu ve bağımsızlığına sahip çıktıysa.

İlginç değil mi?

NATO’nun ve Avrupa Birliği’nin sessiz kalarak sonucunu heyecanla bekledikleri 15 Temmuz 2016 Darbesi de dahil.

Alman Siyasetçiden sonra :

Wasington’daki Türkiye uzmanlarından Lisel Hintz yukarıdaki konu hakkında açıklama yapmaktadır:

…Başkan Trump’ın çelik ve alüminyum ürünlerinde Türkiye’ye yönelik gümrük tarifelerini iki katına çıkardığını açıkladığı Twitter mesajının, normalde sürpriz olması gerekse de Trump’ın karakteri düşünüldüğünde sürpriz olmadığını söyledi. Hintz, Trump’ın da tıpkı Erdoğan gibi “güç gösterisi” ve kimlik siyaseti yöntemi izlediği görüşünü dile getirdi.

Amerikalı uzman, Brunson meselesinin Amerika’da hem yürütme hem yasama organları, hem de iki partinin de birleştiği bir konu olduğuna dikkati çekti.

‘İlişkiler sürekli daha kötüye gidiyor’

Hintz, Türkiye’nin yön değiştirdiği ve “artık Batı kampında görülmediği” tartışmalarıyla ilgili olarak da şu değerlendirmeyi yaptı:

“…Evet Türkiye teknik olarak NATO üyesi ama bence ‘müttefik’ kelimesini bu yaşanan duruma uydurmanın hiçbir yolu yok, ittifakın üyesi olmak tamamen resmiyette kaldı. Bence karşılıklı değerler ve hatta bir dereceye kadar ortak çıkarlar hakkında konuşmak için bile çok geç. Bunu Suriye’de, ya da başka bazı konularda gördük. Türkiye kendi bağımsızlığını, NATO’ya illa bağlı olmadığını ortaya koyma yönünde çok gayret gösterdi; Şangay 5’lisine dahil olma, Çin’den Rusya’dan silah alma, İran’la müzakere etme, Astana sürecinin parçası olma gibi sözleri ya da gelişmeleri sık sık duyduk, gördükDolayısıyla Erdoğan tarafından Batı’ya karşı koyma, ‘size ihtiyacımız yok, sizin güvenlik altyapınızın parçası olmamıza artık gerek yok’ şeklinde çok güçlü bir çaba sergilendi. Bu durum sürdürülebilir mi değil mi, bence bunun üzerinde düşünmek önemli çünkü çok yakın bir Türk-Rus ortaklığının Erdoğan’ın bile güvenebileceği bir durum olduğunu düşünmüyorum. Ama Erdoğan’ın Putin’i araması, konuşmasında Çin’e, Rusya’ya, İran’a güvenden bahsetmesi, bence bunlar Batı’ya karşı ‘sizin kurallarınıza göre hareket etmek zorunda değiliz şeklinde çok güçlü bir sinyal.”

Batılılaşmamız, Batı için neden bu kadar önemli?”

Konusunun anlaşılması ve açılması adına : 2018’den 1932 Yılına, İngiliz Ajan H.C.Armstrong’un Mustafa Kemal Paşa hakkında yazdığı Bozkurt kitabındaki yazılanlara gidiyoruz.

Yazar, Mütareke (ateşkes) döneminde İngiliz Yüksek Komiserliği’nde çeşitli görevlerde bulunduktan sonra 1923 yılında İstanbul’dan ayrıldı. Türkiye’de kaldığı bu birkaç yıllık dönemde aralarında Mustafa Kemal’in de olduğu birçok şahsiyetle temaslarını sürdürmüştür.

(Bozkurt) “Mustafa Kemal’in sağlığında, 1932’de yayınlanan ilk biyografisidir:

…Kılıç Ali, hatıralarında “Bozkurt” kitabından bahsediyor: “Armstrong ismindeki meşhur bir Türk düşmanının yazdığı kitapta, Atatürk’ün aleyhinde bazı kısımlar vardı ve bunun için de hükümet tarafından memlekete sokulması men edilmişti.”

Atatürk merak etti. Kitabı getirtti. Bir gece sofrada geç vakte kadar tercüme ettirerek okuttu, dinledi. Armstrong, Atatürk’ün herkesçe malûm içkisinden bahsediyor ve bunlara garazkârâne mütalâalarını da ilave ediyordu.

Fakat bunları sayıp dökerken de, memleketin herhangi bir felâketi veyahut memleketini ve milletini alâkadar edecek herhangi mühim bir hadise zuhur etti mi, onun içkisini de, eğlencesini de bir tarafa bırakıp pençesini hadiselerin üzerine atarak arslan gibi kükrediğini de belirtip yazmayı ihmal etmiyordu.

Atatürk kitabı sonuna kadar dinledikten sonra;

-‘Bunun ithalini menetmekle hükümet hataya düşmüş. Adamcağız yaptığımız sefahati eksik yazmış, bu eksiklerini ben ikmal edeyim de kitaba müsaade edilsin ve memlekette okunsun!’ diye latife etmişlerdi” (2)

Kanaatimize göre, “Bozkurt”, Mustafa Kemal Paşa’ya düşmanlık için yazılmış bir eser değildir. Kitabı dikkatli okuyanlar da bu kanaate ulaşacaklardır.

Armstrong kitabında bakınız ne demektedir :

– Osmanlı İmparatorluğu ölmüş ve gömülmüştü. İyi ki de ondan kurtulmuşlardı, çünkü gerçek Türklerin kemiğindeki iliği emiyordu.

-Beş yüz yıldır Türkler Irak’ta, Arabistan’da ve Afrika’da dövüşmüşler ve ölmüşlerdi; hiçbir kazançları olmaksızın Padişah tarafından arsızca sömürülmüşlerdi: Artık yetmişti! (M.Kemal Paşa) Osmanlı İmparatorluğu’nu diriltmeye filan kalkışmayacaktı….

Armstrong neyi vurgulamaktadır?

-Yeni kurulan devlet’in “Osmanlı İmparatorluğu’nu diriltmeye kalkışmayacağı’nı.

Peki, ya bir gün birileri Osmanlının iddialarının peşinden gitmeye kalkarsa?

Kalkarsa, yukarıdaki tehditler peş peşe sıralanmaya başlayacaktır.

Bu pencereden bakıldığında,

Eski Alman Dışişleri Bakanı’nın, yeniden dillendirdiği “Hasta Adam!” ifadesi,

Bir tespit midir, bir tehdit midir?

Batılı büyük düşünürlere göre Osmanlı, insanlık tarihinin görüp göreceği tek “Güneş Devlet” tir. (*) Osmanlı, kastedilen manada “Hasta“ değildir. Ortada bir hastalık varsa, bu: Hristiyan dünyasının, kendi itirafları ile Osmanlının bünyesine beş yüzyıl boyunca aşıladıkları virüslerdir.

Osmanlı, beş yüzyıl boyunca yapılan binbir çeşit saldırıya karşı direncini son ana kadar koruyabilmiş; 1918 Dünya şartlarının gereği olarak kendi iradesi ile bir Anka Kuşu (**) misali küllerinden yeniden doğmuştur.

Bu iddialı sözler, duygusal bir (Müslüman, Türk ve Osmanlı hayranı!) beynin değil, aşağıda açıklandığı üzere çok sayıda (yabancı) düşünür büyük beynin ortak ifadesidir.

Bunlardan birisi de, Romen Büyükelçi Trandafir G. Djuvara‘dır. (3) Diplomat-Tarihçi Djuvara, 1914 yılında yazdığı kitapta, bizim anlayamadığımız, daha doğrusu anlamamız istenmediği için doğru anlatılmayan Osmanlı gerçeğini bize tam ve doğru olarak aktarmaktadır.

15 Mayıs 1889 tarihinde Godefroid Kurth  şöyle yazıyordu:

“İslam başka hiç kimsenin yapamadığı, hatta cesaret edemediğini yaptı. Haç herkesi yenmişti. Hilal ise haçı yenilgiye uğrattı. (4)

XI. Yüzyılda “Tanrı böyle istedi” denmişti. Bugün de aynı şey söylenebilir. O tarihlerde yaptığımız savaşın eşini bugün aynı düşmanlara karşı yapıyoruz”

Tarîh-i İslâm sırf akvâm-ı îslâmiyye’nin (Müslüman Toplumlar) zararına olarak akvam (Cemiyet) ve milel-i Mütecâvvirenin (komşu devletler)  terakkîyâti  (yükselme) tarîhi demektir. Ve binâen’aleyh ba’zı mahiyet-i diniyyeyi muhtevidir. (Fatih) Sultan Mehmed-i Sânî ile Sultan Süleyman-ı Kanuni’nin Hrıstiyan memâlîğindeki (Ülkelerinde) muzafferiyeti Hilâl’in Sâlib’e muzafferiyetidir. (İslam’ın Hristiyanlığa galip gelmesidir)  (5) …

Bizans İmparatorluğu’nun vârisi bulunan Osmanlı İmparatorluğu bu verasetin hem menâfi’ini (faydasını) hem de mehâzîrini (zararını) gördü. Her taraftan boğazlara sâhib bu imparatorluk bir hayli zaman Asya’ya müntehi (tamamlayıcı) olan Avrupa yollarına da hakîm bulunmakta ve kendi silahî kuvveti ile bütün Avrupa’yı merkezî üzerine icrâ-yı hükm ve nüfuz eylemekde idi. (söz sahibi oldu)  Ve tabî’î bundan dolayı birçok düşman kazanmış idi. (6)

Garbtan (Batıdan) Hindistan’a vâsıl olmak arzusunda bulunan Kristof Kolomb İslâmiyeti bidâyet-i i zuhurunda mahv etmek (yıkmak) fikrine düşmüş idi. (***)

Bu fikrin evhâm ve hayâlâtdan (Hayal) ibaret olduğunu mu’âsırîni (aynı asırda yaşayanlar) Kristof Kolomb’a söylüyorlardı.

İşte o vâkiten beri evlâd ve ahfadı da (gelecek nesiller) aynı fikri perverde (yetiştirilmiş) ediyorlar  fî-yevminâ hazâ  (bugünkü günde) birlikte Pamir Kıt’ası’na gelmiş olan ve biri Kafkasya’ya ve diğeri Nil’e hakîm bulunan Rusya ile İngiltere’nin şarktan (Doğudan) vesâ’ir Hükûmet-i Hristiyaniyyeninde garbtan (Batıdan) Bahr-i Sefid  (Akdeniz) üzerinden Müslümanları tazyik ettikleri görülüyor. (7)

Papa Aeneas Sylvius Piccolomini 1463 yılında Fatih Sultan Mehmet’e yazdığı bir mektupta onu hıristiyan olmaya davet ediyordu:

–“Vaftiz olacağın bir damla su seni Hristiyan yapacak, İncil’in hizmetine sokacaktır; bunu yaparsan, yeryüzünde senin şanını aşabilecek, gücün eşit olabilecek hükümdar bulunmayacaktır.” (8)

İstanbul’un fethinden hemen sonra bile zaman zaman Osmanlı imparatorluğunun kısa zamanda yıkılacağı söylenir olmuştu; büyük Napolyon da tahmininde yanıldı, 1784’te Türkiye’nin on yıl içinde Rusya’nın avucuna düşeceğini yazan Prusya’nın İstanbul’daki temsilcisi Diez de(7) Rus Çarı Büyük Pierre 23 Mart 1711 tarihli bildirisinde Doğu Hiristiyanlarına şöyle sesleniyordu:

‘Sizleri orduma davet ediyorum, gelin; kılıcımın gücüyle, barışa kavuşacaksınız ve Türklerden kurtulacaksınız.”  

1807 yılında Şövalye Gentz “İstikbali mezardan daha da karanlık” görüyordu; Ruslar 200.000 kişi kaybedecekler ama Konstantinopl’a (İstanbul’a) yerleşeceklerdi. (9)

(İngiltere Dışişleri Bakanı) Lord Curzon’un İstanbul ile Boğazlar’ın Türklerden alınması konusunda İleri sürdüğü düşünceler aşağıdadır:

-“Aşağı yukarı beş yüz yıllık bir süre boyunca Türklerin Avrupa’da bulunmaları Avrupa siyasası için bir delilik, entrika ve çürüme, Türklere tâbi uluslar için bir zulüm ve fena idare kaynağı, İslam âlemi için de yerinde olmayan küstahçasına ihtiraslar saiki olmuştur Türk’ü, kendini büyük bir devlet addetmek cüretine sevk etmiş ve ona aynı hayali diğerlerine kabul ettirme kudretini vermiştir… (Türklerin Avrupa’da bulunmaları) Balkan sorununun çözülmesine ve Balkan uluslarının tam serbestisine karşı sarsılmaz bir set olmuştur. Gelir ve varlığının İstanbul’un çürümüş çevresine veyahut hakiki kuvvetli ve ihtiyaçları ile mütenasip olmayan kara ve deniz kuvvetlerinin gereklikleri için israf olunması Türk ulusunun daha iyi ve uygun hiçimde yöneltilmesini aynı surette engellemiştir.” (10)

“Sevr taslağı öncesi Lozan’daki İngiliz temsilcisi Lord Curzon, hükümetine verdiği memorandumda bütün batı dünyasının görüşlerine tercüman olarak şu açıklamayı yapıyordu.

“Türkleri Avrupa’dan ve İstanbul’dan sürmek için 500 yıldır beklediğimiz fırsat doğmuştur. Bu fırsat asla kaçırılmamalıdır.”

İngilizlerin bu konudaki düşüncesi elbette bunlarla sınırlı değildir.“Bu Kuran Müslümanların elinde kaldıkça biz onlara hakiki hâkim olamayız. Ya Kuran’ı ortadan kaldırmalıyız veya onları Kur’an’dan soğutmalıyız” diyen İngiliz Başbakanı Gladston ise, Lord Curzon’un bu görüşünü destekleyerek “Barbar Türkleri Asya’ya Sürmeliyiz” açıklamasını yapıyordu…”(11)

Paris 1919: Dünyayı Değiştiren Altı Ay” kitabıyla olay yaratan ünlü tarihçi Margaret MacMillan, Habertürk’ten Selçuk Tepeli’ye konuştu. İngiltere eski başbakanı David Llyod George’un torunu olan MacMillan, olay yaratan kitabında en çok bahsettiği Osmanlı İmparatorluğu hakkında çarpıcı açıklamalarda bulundu.

“HASTA ADAM‘ ALGISI DEĞİŞİYOR”

Ülkesinde Osmanlı’ya dair uluslararası bir tabir olan “Hasta Adam” algısının değiştiğini vurgulayan MacMillan sözlerine şöyle devam etti;

Sadece Kanada’da değil, İngiltere ve Amerika’da da Avrupalıların Osmanlı İmparatorluğu’nu “hasta adam” diye niteledikleri basit algı değişti. Osmanlılar hakkında pek bilgi sahibi olunmadığı ortaya çıktı ve şimdilerde gittikçe artan bir ilgi var.

“BARIŞ VE İSTİKRARA DAİR ÇÖZÜMLER OSMANLI’DA VAR”

Osmanlı algısı Türkiye’de de değişiyor. Aradan zaman geçtikten sonra tarihi daha objektif yargılamak mümkün oluyor. Ayrıca Ortadoğu’daki sorunlara barış ve istikrar getirecek çözüm alternatifleri arayanlar geçmişe bakıyorlar ve orada da Osmanlı İmparatorluğu var.

“DÜNYA OSMANLI’DAKİ PAYLAŞIMI FARK EDİYOR”

Mesela Osmanlı’da müthiş bir paylaşım vardı. Dünya bugün bunu fark ediyor. New York’ta Libya’yla ilgili bir konferansa katılmıştım. Libya Osmanlı kontrolü altındayken İtalyanlara nazaran çok daha üstün bir düzen olduğunu görmek beni derinden etkilemişti. Osmanlılar Libya’da okullar, üniversiteler açtılar. İnsanlar eğitim görüyordu. İtalyanların gelişi Libya’nın bir bakıma sonu oldu.(12)

Yazılanlar özetlenirse:

Bozkurt’un yazarı Armstrong ne demektedir?

– “Osmanlı İmparatorluğu ölmüş ve gömülmüştü. İyi ki de ondan kurtulmuşlardı, çünkü gerçek Türklerin kemiğindeki iliği emiyordu.

-Beş yüz yıldır Türkler Irak’ta, Arabistan’da ve Afrika’da dövüşmüşler ve ölmüşlerdi; hiçbir kazançları olmaksızın Padişah tarafından arsızca sömürülmüşlerdi: Artık yetmişti! (M.Kemal Paşa) Osmanlı İmparatorluğu’nu diriltmeye filan kalkışmayacaktı….”

Sevr taslağı öncesi Lozan’daki İngiliz temsilcisi Lord Curzon, hükümetine verdiği memorandumda bütün batı dünyasının görüşlerine tercüman olarak şu açıklamayı yapıyordu:

Türkleri Avrupa’dan ve İstanbul’dan sürmek için 500 yıldır beklediğimiz fırsat doğmuştur. Bu fırsat asla kaçırılmamalıdır.”

Yuarıdaki mesajlara göre Türkiye’nin yeri Batı mı, Doğu mu?

“Batı’da yer almamız” gerektiğini ileri sürenlerin tezi: (Hürriyet/Taha Akyol)

“…Demokrasi ve hukuk devleti konularında Avrupa’nın sert eleştirileri öteden beri biliniyor.

Avrupa ve Amerika’nın bu tavrı karşısında Türkiye geleceğini artık Batı’da değil İslam dünyasında veya Türk dünyasında ya da Rusya ile Avrasya coğrafyasında mı aramalı?

Hayır!

Türkiye bu ülkelerle ilişkilerini sonuna kadar geliştirmeli fakat Türkiye’nin geleceği dediğimizde, bizim temel ihtiyaçlarımızın neler olduğunu, o coğrafyalarda neler bulabileceğimizi hamasetle değil, akılla iyi tahlil etmeliyiz.

Bilimi, teknolojiyi ve demokrasiyi o coğrafyalardan alabilir miyiz? “

Kendimizi kandırmamızda üstümüze yok!

Batılılar bize paramızla (stratejik) malzeme satmıyor, ne zaman içeride kalkınmamızla ilgili hayırlı bir iş yapılırsa (halkın egemenliğine dayalı bir iktidar oluşturulursa) hemen bir darbe ile tüm düzen başa döndürülmekte değil midir?

Batı, onların dili, dini, kültür değerleri ile onlara gitmemizi istiyor.

Açık ifadesi ile bir sömürge olarak (teslim olmamızı değil de!) Kalmamızı.

İşte kendi ayaklarımızın üzerinde durmamızın bedeli:

-Her yetişkin vatandaş (bilgi edinmek, ilmi temelde üretmek için) bir yılda en az 25 (yirmibeş) kitap okumalı;

-Her vatandaş, kazancını (her ne olursa) en az yüzde yirmi-otuzunu tasarruf ederek; devletinin, işadamının yatırımına kaynak-sermaye oluşturmalı ve dış borç sarmalından, faiz ödemelerinden kurtulmalıdır.

Değilse:

-Bir gün yüzümüzü Avrupa Birliği’ne, Bir gün Rusya’ya döner, yardım bekleriz.

-Döneriz de, Devletlerin dostluğu! Çıkarlarları kadardır.

Ancak:

Dünyanın en değerli Coğrafyasına, verimli topraklarına ve girişimci halkına sahip olan bizlere; bir yere ait olmayı düşünmek, bir tarafa yaslanmak hiç yakışmamaktadır.

“Geçme namert köprüsünden ko aparsın su seni,

Yatma tilki gölgesinde ko yesin aslan seni.” (Koca Ragıp Paşa)

 

www.canmehmet.com

Resim: Tarafımızdan hazırlanmıştır.

Açıklama ve Kaynaklar:

(*) Güneş Devlet : Güneş Ülkesi isimli ütopya eseri ile ünlenen İtalyan Filozof Tommaso Campanella (1568-1639)  şair, yazar ve filozoftur. “Güneş Ülkesi, isimli eser, filozofça bir devlet tasarısıdır. Platon’un Devlet’i, Thomas Moore’ın Ütopya’sı çizgisinde, toplum yararını bireyinkiyle bağdaştırıp, halklı bir düzen tasarısı getiren Güneş Ülkesi, sosyal bilimlere eğilenlerin okumadan edemeyecekleri, dünya üniversitelerinde de yardımcı kitap olarak salık verilen ana yapıtlardan biridir.

“Filozof Companella, son tahlilde Osmanlı’nın şahsında; her şeyin ideal ve nihaî anlamda tatbik edildiği “Güneş Ülke” özlemini şu şekilde tavsif ve tarif etmektedir:

“Güneş Ülke’yi yeryüzünde bulmak mümkün müdür?

-Fikir hürriyetine. Vicdan hürriyetine, lisan hürriyetine ilişmeyen Türklerin varlığı hiç olmazsa yarın böyle bir ülkenin var olacağını bana hissettiriyor.

Madem ki, düşünceyi zindana koymayan, hakikat sevgisini zincire vurmayan bir millet, o cesur, âdil Türkler var; üzerinde yalnız hakikatin, adaletin ve hürriyetin hüküm sürdüğü bir “Güneş ülke” yarın neden vücut bulmasın?”

(**) Anka Kuşu: “Arap, Fars ve Türk edebiyatlarında anka, efsanevi özellikleri ve değişik adlarıyla çeşitli teşbih, mecaz ve mazmunlar halinde geniş kullanma sahasına sahiptir. Özellikle divan edebiyatının manzum ve mensur metinlerinde iyi özellikleri ile zikredilir. Renkli tüyleriyle bir cennet kuşu kabul edilerek zümrüdüanka diye bahsedilmiştir. Yükseklerde uçması ve kolay avlanamayışı yüzünden ulaşılması çok zor durumları ifade etmek için kullanılmıştır. Sevgili, adı herkes tarafından iyi bilindiği halde, kendisini görenin olmaması, gözle görülmeyişi veya ona ulaşma zorluğu sebepleriyle ankaya benzetilmiştir. Onun aşığa iltifat etmesi ve yakınlık göstermesi ise aşığın başına “devlet kuşu” konması olarak kabul edilmiştir. Ankanın en meşhur özelliği, kimseye muhtaç olmadan kendi başına yaşadığı için kanaati temsil etmesidir. Bu yüzden kanaat sahiplerine “ankameşreb” veya “ankatabiat” denir. Yine bu özelliği sebebiyle kimseden birşey beklemeden darda kalan herkese yardım eden bir varlık hüviyeti kazanmıştır.”Efsaneye göre: Anka Kuşu; ölümünün yaklaştığını hissetmeye başladığı an kendisine kuru dallardan bir yuva inşa etmeye başlar ve bunu ne olduğu bilinmeyen bir zamkla sıvar.Daha sonra yuvanın içinde ölümünü bekler. Güneş ışınları yuva içindeki kuru dalları (kuş ile birlikte) yakar. Efsaneye göre bir süre sonunda küllerden yeni bir Anka Kuşu doğar. Bu efsane, birçok dinde yeniden varoluş, diriliş sembolü olarak benimsenir”

(***) Hurmuzaki, Suppl. I, Cilt II, Sh.220 (Alıntı: Türkiye’nin paylaşılmasında…)

(1)Yazının tamamı için bakınız:

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/dunya/1069049/Eski_Alman_bakandan_Turkiye_yorumu__Avrupa_nin_hasta_adami_geri_donuyor.html

(2) Kılıç Ali, Atatürk’ün hususiyetleri,

(3)Şark Mes’elesi  Edouard dé Driault, “Bidâyet-i Zuhurundan Zamanımıza Kadar “: Sahife:64

4)(La Croix et le Croissant; Le Magasin Littéraire et Scientifique; Gand ve Paris) Alıntı: “Türkiye’nin paylaşılması hakkında yüz proje” Trandafir G. Djuvara İkinci Baskı: Ağustos 2008

(5)Şark Mes’elesi  Edouard dé Driault, “Bidâyet-i Zuhurundan Zamanımıza Kadar “

(6) A.g.e: Sahife:64

(7) A.g.e: Sahife:6

(8) “Evolutions du probleme oriental.” Revue des Deux Mondes, 1878)

(9) “Türkiye’nin paylaşılması hakkında yüz proje”

(10) Osmanlının Tasfiyesi, Yazarın dip notu: Hikmet Bayur, sahife:316. Bunlar, Ocak 1919’da İngiliz kabinesi üyelerine dağıtmış olduğu bir andıçta bulunmaktadır. Bkz. Lord Ronaldshay, The Life of Lord Curzon, III, s. 264)

(11)Prof. Dr. A. Haluk ÇAY, 1996, “Her Yönüyle Kürt Dosyası” S.13–14, Turan Kültür Vakfı Yayınları. Ayrıca bakınız, Prof. Karaca’nın “Büyük Oyun” isimli eserine Daha fazlası için bakınız;  http://www.canmehmet.com/lozanda-lokomotif-vagonlardan-ayrilir-ve-salip-hilali-doguyu-halleder-son.html#sthash.XjqVPLWv.dpuf

(12) http://www.ensonhaber.com/margaret-macmillan-hasta-adam-algisi-degisiyor-2013-12-01.html

30 Ağustos ve Yükselen Dolar : Avrupalılar Neden Mustafa Kemal Paşa’yı Çok Sevdiler? (4)

Başkalarının ilmini alır  ve geliştirirseniz kalkınır; kültürlerini yaşayarak taklit ederseniz, birer kötü kopyaları (sömürgeleri) olursunuz. 

 

Büyükelçi Volkan Bozkır, Avrupalıların Osmanlıya bakışını, ‘Günah Keçisi’: Tête de Turc…” tabiri ile bakınız ne güzel özetlemektedir.

Aşağıda konu ile ilgili  ilginç iki örnekten sonra TBMM Dışişleri Komisyonu Başkanı Sayın Volkan Bozkır’la yapılan zengin içerikli röportajdan bir bölüm aktarılacaktır.

FRANSIZCA’DA ‘GÜNAH KEÇİSİ’: TÊTE DE TURC…

(Fransa Cumhurbaşkanı)Macron’un, Türkiye’nin üyeliğine ilişkin negatif mesajlarını nasıl okumalı?

Macron, iç siyasete oynadı. Oyu şu anda yüzde 30’lara düştü. O da kendisini bir şekilde cendereden kurtarma çabasında. Bilir misiniz, ‘günah keçisi’ diye bir tabir vardır.  Fransızca’daki karşılığı çok enteresandır: Tête de Turc…

Türk kafası yani…

Aynen.

Osmanlı döneminde Avrupa’da ilerlemesi Avrupalıları o kadar yıldırmış ki, eğlence merkezlerine bir yeniçeri kafası koymuşlar. Gelen geçen yumruk atıyor. Karısına kızan, işini kaybeden gelip yeniçeri kafasına vuruyor. Vuruşunun gücünü bir skala gösteriyor. Böylece bu tabir “günah keçisi” terimi olarak Fransızcaya girmiş…(1)

Avrupa’nın Osmanlıya bakışında Fransa’dan Avusturya’ya geçelim.

İçerisinde bulunduğumuz günlerde Avusturyalı siyasetçiler bize neden hoş olmayan davranışlarda bulunmaktadır, bunun arkasında yatan nedir?

Viyanalıların, ünlü “Türk Korkusu!

 “…Viyana’da 1534 yılında Osmanlı Akıncılar’ın gözetlenmesi için St. Stephen’s Katedrali’ne çan çalarak haber vermesi için bir memuriyet tahsis edilir. Bu memuriyet 1956 yılında artık Osmanlı tehlikesi kalmadığı düşünülerek kaldırılmıştır. Memuriyetin ömrü yani Viyana’nın Türk Korkusu tam 422 yıl sürmüştür.”(2)

Özetle: Viyanalılar, 422 yıl boyunca sabah-akşam Osmanlıların Viyana önlerine gelmelerini beklemişler!

TBMM Dışişleri Komisyonu Başkanı Büyükelçi Volkan Bozkır Devam etmektedir:

“…AK Parti Avrupa Birliği’ni “Cumhuriyet’ten sonra Türkiye’nin en büyük medeniyet projesi” olarak görüyordu. Ama o çok başarılı müzakere süreci, sonunda “Haçlı ittifakı” söylemine kadar gitti… Biz nerede hata yaptık, AB nerede?

18 yıldır, AB Genel Sekreteri Yardımcısı, Dışişleri Bakanlığı AB den sorumlu Müsteşar Yardımcısı, Brüksel’de ülkemizin AB Daimi Temsilcisi, AB Genel Sekreteri ve son 7 senedir de AB Bakanı ve TBMM Dışişleri Komisyonu Başkanı olarak, AB ile ilişkilerimiz konusunda  üst düzey görev almış bir konumdayım.

Türkiye’deki reformlar konusundaki çalışmalarda, uzun bir dönem, aslında asker-sivil dengesi tam olarak tesis edilmediği için, Genelkurmay Başkanlığı ve o zamanki MGK Genel Sekreterliği’ni ikna etme zorunluluğu vardı. O zaman kimse de oralara gitmeye, generallerle konuşmaya cesaret edemiyordu.

Bu görevi sürekli üstlendim. AK Parti 3 Kasım 2002’de iktidara geldi, Cumhurbaşkanımız, o zaman Genel Başkan olarak neredeyse ilk toplantısını 6 Kasım’da Dışişleri ve AB Genel Sekreterliği’yle yaptı. Gerçekten AK Parti reformlara ve  AB’ye yürekten inanmış bir parti olarak iktidara geldi. Ve Cumhurbaşkanımızın önderlik ettiği kararlı çabalarla, Türkiye’nin müzakerelere başlayabileceği bir ortama geldik.

2004’te gerçekleşen 16-17 Aralık zirvesi aslında bir dönüm noktasıdır. Sabaha kadar yürüttüğümüz müzakereler sonrasında, 17 Aralık sabahında, Cumhurbaşkanımıza ( o zaman Başbakandı), AB Dönem Başkanı Hollanda Dışişleri Bakanı tarafından iletilen, müzakere tarihi verilmesini Kıbrıs’a bağlayan teklifi kabul etmedik.

Cumhurbaşkanımız, Türkiye’ye dönme kararı aldı. O anda aklıselim sahibi Tony Blair, Schröder, Chirac gibi Avrupalı liderler bize tahsis edilen odaya geldiler. 3.5 saat süren pazarlıklar yapıldı. Türkiye’nin şartları kabul edildi, Kıbrıs bağlantısı kaldırıldı ve o sayede Türkiye’nin müzakerelere başlaması için bir tarih verildi. Buraya kadar kimsenin kırılganlığı yok.

Ve AB, müzakereler başlamadan önce Türkiye için şartları değiştirdi…

Eskiden açılış-kapanış kriterleri, 23 ve 24. fasıllar yoktu. Diğer ülkeler bütün fasılları aynı anda açtılar, kapattıklarını kapattılar, bazılarını tekrar açtılar, iki senede de üye oldular. Bu yeni düzen tamamen müzakereleri ülkemiz için zorlaştırma amacını taşıyordu. Biz itiraz edince ondan sonra müzakere edecek tüm ülkelere uygulamaya karar verdiler. Türkiye, bütün bu zorluklara rağmen çok iyi bir müzakere mekanizması kurdu. Bütün kötü şartlara rağmen iki senede müzakereleri tamamlayacağımız kanaatini AB’de uyandırdık.

2008’de konseyi topladılar, Kıbrıs’ı gerekçe gösterip, sekiz faslı açılamaz, tüm fasılları kapanamaz hale getirdiler. Ben o zaman Brüksel’de daimi temsilciydim. ABD dönüşü Cumhurbaşkanımız ile Brüksel’de havaalanında konuştuk. Değerlendirme sonucunda, Cumhurbaşkanımız, “Devam edeceğiz. Biz tüm fasılları Ankara’da açarız, Kopenhag kriterleri bundan sonra Ankara kriterleri olacak deriz!” dedi. Bence doğru bir adımdı. Bunları açmamız, kapamamız bize fayda sağlıyordu. Öyle devam etti.

Ama…

Yavaş yavaş başka sıkıntılar çıkarmaya başladılar. Fasıl açılışlarını senede bire, ikiye indirdiler. Sonunda fasıl açamaz hale geldik. Zirvelere liderlerimiz davet edilir, aile fotoğraflarında yer alırken birdenbire Sarkozy çıktı, “Türkiye bundan sonra gelmesin” dedi. Zirve fotoğraflarından çıkarıldık.

Halkımıza bu durumu izah etmekte zorlandık. Görüleceği üzere, Türkiye’nin müzakerelerin ve ilişkilerin arzu edildiği gibi yürümemesinde gerçekten kabahati yok.

Vize sürecinin akamete uğraması ve 15 Temmuz hain darbe teşebbüsünden sonraki tutumları ise Türkiye’de tepkiye neden oldu.

Avrupa’nın sıkıntısı nedir?

İki nedeni var: AB altı ülkenin kurduğu bir sistemdir. BM Güvenlik Konseyi’nde nasıl kuruluşta savaşın galibi beş ülkeye veto hakkı verilmek suretiyle tüm BM sistemi kontrol altına alınmak istenmişse, burada da kurucuların kendini güvence altına alma saiki vardır.

Şöyle ki, AB sisteminde her ülkenin bir oyu var gibi gözükse de ülkenin nüfusu ve yüzölçümüne göre belirlenen ağırlıklı oy dediğimiz bir sistem var.

Almanya’nın, Fransa’nın 29 oyu, Hırvatistan’ın 10 oyu, GKRY’nin (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi) 4 oyu var. 91 oyla herhangi bir kararı bloke edebiliyorsunuz.

Bunu kararlaştırırken tabii Türkiye’nin bir gün üye olabileceğini düşünmüyorlardı. Şimdi, üye olduğu takdirde Türkiye’nin 29 oyu olacak. Parlamentoda 100 parlamenteri olacak. Karar mekanizmasını etkileyecek bir durum. Birincisi budur.

İkinci husus, aslında Avrupa Birliği ülkelerinde çoğunluk AB’yi bir Hıristiyan Kulübü olarak görür. Bunu Avrupa Anayasası’na koymak için çok uğraştılar. Fakat AB içinden itirazlar geldi ve önlendi. Bugün anayasada  yazmasa bile ana fikir budur. Bundan dolayı da Müslüman Türkiye’ye karşı genelde bir isteksizlik var. (3)

Türk halkı bu gerçekleri hiç bilmiyor…

Fransa (eski) cumhurbaşkanlarından Giscard d’Estaing, 2004 yılında, AB ile ilgili görüşlerini açıklar:

“Türkiye halkı bu gerçekleri hiç bilmiyor.” (4)

Türkiyenin kendisi, özellikle yakın tarihi ile hangi gerçeklerini biliyor ki ?

D’Estaing devam ediyor:

“Avrupa’nın ortak kimliği Hıristiyanlıktır. Türkiye bunun hangi parçasını oluşturabilir ? Türkiye bir İslam ülkesidir. Bu iki kimlik bir arada olmaz. Aksi hâlde AB dağılır.

Türkiye, AB’ye girmesi için, İslam kimliğinden, egemenliğinden, bağımsızlığından vazgeçecek mi ? 

Brüksel’i Ankara yerine başkent kabul edecek mi?

Türkiye Avrupa tek devletinin bir federe devleti olacak mı ?” (5)

Türkiye halkı bu gerçekleri hiç bilmiyor.” (6)

“Avrupa Anayasası’nı yazarken bizi kaynaştıran özellikleri tanımlamaya çalıştık: Antik Yunan ve Roma’nın kültür mirası, Avrupa hayatının özümsediği dini geçmiş, Rönesans’ın yaratma şevki, Aydınlanma Çağı felsefesi ve rasyonel düşünceOysa Türkiye bu unsurlardan hiçbirini paylaşmıyor.” (7)

Eski Alman bakandan Türkiye yorumu: Avrupa’nın hasta adamı geri dönüyor

Almanya’nın eski Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Joschka Fischer, AKP Türkiyesi’nin, Ortadoğu’da ‘Arap Baharı’ denilen olayların başlamasının ardından yaşadığı dönüşümü analiz ederken “Avrupa’nın hasta adamı geri dönüyor” yorumunu yaptı.

‘Project Syndicate’ isimli internet sitesi için bir makale kaleme alan Fischer, 2011 yılında Arap Baharı başlayana dek başarılı bir ‘İslami demokrasi’ modeli olarak gördüğü Türkiye’nin geçen 7 yılda ‘Avrupa’nın hasta adamı’ unvanını hızlı bir şekilde yeniden kazandığını savundu.

“ERDOĞAN BATI’YLA ENTEGRE ETME ŞANSINA SAHİPTİ”

Sputnik‘in aktardığın(a) göre,“Stratejik konumu, ekonomik ve insani potansiyeli sayesinde Türkiye’nin parlak 21. yüzyıl geleceğine doğru hareket etmesi gerekirken milliyetçilik ve yeniden doğuya yöneliş anlayışıyla 19. yüzyıla doğru yol aldığını” öne süren Fischer, “2014 yılında cumhurbaşkanı olan Erdoğan, Türkiye’nin hızla modernleşmesine ve aynı hızda geriye doğru gidişine başkanlık etti. Atatürk’ün izinden ilerleme ve Türkiye’yi Batı’yla entegre etme görevini tamamlama şansına sahipti ancak başarısız oldu” ifadelerini kullandı…

Fischer, “Hem Avrupa’da istikrar hem de Türkiye’de demokrasi için AB, Türkiye krizine kendi demokratik ilkelerini esas alarak sabırla ve pragmatik bir şekilde yaklaşmalıdır” diye ekledi. (8)

ERDOĞAN’IN TÜRKİYESİ İLE ATATÜRK’ÜN TÜRKİYESİ AYNI DEĞİL’

Fransa olarak Avrupa’nın Türkiye ve Rusya ile yeni tip ilişkiler tesis etmesine, stratejik ortaklık inşa etmesine ihtiyaç duyduklarını belirten Macron, aynı zamanda bu ülkelerin geçirdiği değişimi de dikkate almaları gerektiğini söyledi.

”Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Türkiye’si, Cumhurbaşkanı Atatürk döneminin Türkiyesi değil” diyen Macron şöyle konuştu:

‘AB ÜYELİĞİ OLMAZ, STRATEJİK ORTAKLIK LAZIM’

“Rusya” ve Türkiye ile ilişkileri düşünmeden Avrupa’yı uzun vadeli olarak inşa edemeyiz. Türkiye Cumhurbaşkanı Avrupa karşıtı gözüken pan İslamcı gündemini her gün yeniden teyit ederken Türkiye’nin AB üyeliği hakkında konuşmaya devam edebileceğimizi dürüst ve net şekilde düşünüyor muyuz? Dolayısıyla AB üyeliği değil de stratejik ortaklık inşa etmek lazım. Bu iki güç kollektif güvenliğimiz için önemli olduğundan Rusya ve Türkiye ile stratejik ortaklık lazım, onların Avrupa ile bağlı olması lazım.” (9)

Son bir örnek :

Sıkı Atatürkçü, yazar, gazeteci, siyasetçi Falih Rıfkı Atay’ı (*) nerede ise tanımayanımız yoktur… diyerek,  sözü kendine bırakıyoruz :

(29 Eylül 1929 tarihli The New York Times gazetesinden bir haber)

Türk Hükümeti, İlerlemenin Gerçek Yolu Olarak, Halkına Amerikanlılaşmasını Emrediyor.

(Amerika) Birleşik Devletler’in etkisi, neredeyse hiçbir Amerika’lı bunu farketmeden; Yeni Türkiye’deki, Fransa’nın (önceki) geleneksel kültür etkisininin ve Kur’an’ın ahlâki etkilerinin yerini alıyor.

Reformun çok sayıdaki gel-git dalgalarından etkilenen genç cumhuriyet, şimdi yeni bir dönüşüm denizine girmek üzere. Kemâlist hükümet bu denize “Amerikanizm” diyor.

Bu sonbahardan başlamak üzere, tüm Türk okullarında İngilizce öğretilmesi için Ankara tarafından emir verilmiş olması, Türkiye’de baskın olan Fransız kültüründen uzaklaşmanın önemli bir işaretidir.

Hükümetin önemli sözcülerinden ve Başkan (Mustafa) Kemal’in en yakın arkadaşlarından biri olan milletvekili Falih Rıfkı Bey, günlük resmi gazete olan Milliyet’e şöyle yazdı :

“Doğa, şehirler, bilim, bilgi ve insanların, hepsinin tamamen yeniden yapılandırılması gereken bir millette –ki bu bizimki oluyor-, Amerikanizm ama Avrupalılık değil, reformun temeli olarak vazife görmelidir. İlk adım, İngiliz dilinin geniş bir şekilde yaygınlaşması olmalıdır. Amerikan ruhunu benimsemek için, sadece üretim yöntemlerimizi değil, eğitim sistemimizi de değiştirmeliyiz.”

Avrupa genelinde de seyahat etmiş olan Falih Rıfkı Bey, Amerikancılık kampanyasına ilk kez; (Amerika) Birleşik Devletler’in, Lâtin Amerika üzerinde egemen olan etkisine ve orada gerçekleşen maddi ilerlemeye yönelik gözlemlerine dayanarak, Güney Amerika’ya yaptığı bir seyahatten dönüşünde başlamıştı. Şimdi onun kampanyası, Türk Hükümeti’nin kampanyası oldu. (10)

Şimdi sorabiliriz:

Amerikan Dolarının değeri ile Ülkemize karşı Batıdan yükselen  aykırı sesler neyin göstergesidir?

-Tam Bağımsızlığımızın,

-Tam Bağımsızlığımıza yürümemizin?

Ve birilerine göre:

“Türkiye, Batıya göbekten bağlı bir tarım toplumu olmalı,

-İslam, Cami’nin dört duvarı arasında kalmalı” Hatta mümkünse hiç yaşanmamalıdır.

Bunun adı da “Laik”lik olmalı.

Yorumu okuyanın bilgi, deneyim ve basiretin bırakıyoruz?

 

www.canmehmet.com

Resim: web ortamından alınmış, tazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

Açıklama ve kaynaklar:

(*) Falih Rıfkı Atay (1894-1971) Yazar, gazeteci, siyaset adamı.

“…10 Eylül 1922’de Anadolu’ya geçti. Tanin ve Hakimiyet-i Milliye’deki yazılarıyla Mustafa Kemal’i, Milli Mücadele’yi destekledi… Bolu (1923-1927) ve Ankara (1927-1950) milletvekili seçildi. 1952’de Bedii Faik’le Dünya gazetesini kurdu, ölünceye kadar bu gazetenin başyazarlığını yaptı. Falih Rıfkı ayrıca, yeni Türk alfabesinin hazırlanması ve uygulanması sırasında Dil Encümeni’nde ve Türk Dil Kurumu’nun kuruluşunda görev aldı…1950’lerde Dünya gazetesinde DP’ye karşı Atatürk devrimlerini savundu. …Aralıksız 27 yıl milletvekilliği yapan Falih Rıfkı Atay, yazarlığını da bu doğrultudaki çalışmalara adadı. Atatürk devrimlerinin korunması ve Batılılaşma yolundaki çabalarıyla güçlü, başarılı bir gazeteci-yazar durumuna geldi…Atatürk’e olan bağlılığı ve yakınlığı ile tanınan Atay, Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatında gezi yazısı türünde en çok eser veren sanatçıdır. Cümleleri kısa, akıcı ve etkilidir. Atatürk’e ilişkin anılarını “Çankaya” adlı eserinde bir araya getirmiştir.” (Daha fazlası için bakınız: https://www.turkedebiyati.org/falih_rifki_atay.html )

1)Daha fazlası için bakınız: Haber: İpek ÖZBEY Fotoğraflar: Rıza ÖZEL – 360 DERECE 03.09.2018 – 00:44, Son Güncelleme: 03.09.2018 – 09:43 http://www.hurriyet.com.tr/gundem/tbmm-disisleri-komisyonu-baskani-volkan-bozkir-ab-havayi-da-suyu-da-temizler-40944328

(2) Daha fazlası için bakınız: http://www.etkiliyazar.com/avrupada-turk-korkusu/

(3) Daha fazlası için bakınız: Haber: İpek ÖZBEY Fotoğraflar: Rıza ÖZEL – 360 DERECE 03.09.2018 – 00:44, Son Güncelleme: 03.09.2018 – 09:43

http://www.hurriyet.com.tr/gundem/tbmm-disisleri-komisyonu-baskani-volkan-bozkir-ab-havayi-da-suyu-da-temizler-40944328

(4-5-6-7) “BİTMEYEN HESAP”. Yazar : Yaşar YAZICIOĞLU. Daha fazlası için bakınız: http://www.canmehmet.com/avusturya-bugunlerde-bize-neden-dusmanca-davranmaktadir-bunlar-bilinmedigi-surece-batidan-daha-cok-tokat-yeriz-4.html

(8) Daha fazlası için bakınız: http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/dunya/1069049/Eski_Alman_bakandan_Turkiye_yorumu__Avrupa_nin_hasta_adami_geri_donuyor.html

(9) Daha fazlası için bakınız: http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/dunya/1065760/Macron__Erdogan_in_Turkiye_si__Ataturk_un_Turkiye_si_ayni_degil.html

(10) The New York Times gazetesinin 29 Eylül 1929 tarihli haberi.

30 Ağustos Ve Lozan Antlaşması Bizi 100 Yıl Sonra Dahi Neden Tam bağımsız yapamadı (3)

 

Bir ilim insanı ile bir gazetecinin aynı konuyu işledikleri halde farklı sonuçlara gittikleri iki makaleyi aktarıyor, yorumunu okuyanlara bırakıyoruz.

Doğru tarihe sahip olmayan hiçbir millet, doğru bir geleceğe yürüyemeyecektir. Diyerek okuyanı aşağıda bilgilerle baş başa bırakıyoruz.

Hüseyin Çelik, (Y.Doç.Dr.) 1988-1990 yılları arasında Başta İngiliz Devlet Arşivi Public Record Office olmak üzere British Library ve bağlı ünitelerde, çeşitli arşiv ve dokümantasyon merkezlerinde araştırmalar yaptı. University of London SOAS’da Turkish Politic bölümünde MA programına devam etti. Aynı yıllarda belli aralıklarla Hollanda, Almanya Belçika, Fransa, Avusturya, İtalya ve İsviçre’de bulundu…

İlim insanı bize yazıya konu İngiliz Diplomat David Urquhart hakkında aşağıda (özetlenen) bilgiyi vermektedir.

….

“…XIX. Asırda İngiltere’nin dünyanın en büyük süpergücü olduğu ve o dönemin dünya siyasetine şekil vermekteki etkinliği gözönünde bulundurulursa bu tarihte İngiltere’nin resmi siyasetine isyan etmiş ve Türkiye’nin yanında yer almış İngilizlerin görüşleri daha da ehemmiyet kazanır.

Bu eserde, David Urquhart’ın, dolayısıyla Foreign Affairs Committee’lerin 1838 Türk-İngiliz Ticaret Antlaşması’nın Osmanlı ekonomisi için bir tuzak olduğu, Kırım Savaşı’na Osmanlı Devleti’nin yanında katılan İngiltere ve Fransa’nın aslında yılı Girit isyanının iç yüzü, 1875 Bulgar, 1876 Bosna-Hersek isyanlarının amacı, Osmanlı Hıristiyanlarının durumu, Rusya’nın Türkiye üzerindeki emellerinde Batıyı çok rahat kullandığı, Osmanlı maliyesini alt üst eden dış borçlanma, yabancı müdahalesine boyun eğme, reform adı altında Batı’yı taklit etme vs. ile ilgili görüşlerini bulacaksınız…” Demektedir.

1838 Ticaret antlaşması, Osmanlı İmparatorluğu’nun İmalat Sanayii’ni çökertmesinin yanında ekonomisini de adeta bitirmiştir. Yazar, İngiliz Diplomat’ın kendi ülkesinin yararına olmasına rağmen bu antlaşmaya karşı çıktığını ileri sürmektedir.

Yazar İngiliz Diplomat ile ilgili devam etmektedir:

“…1834’te İstanbul’a gelen Urquhart, Mısır yönetimi ile başı dertte olan Osmanlı yönetimine, İngiliz ve Fransız yöneticilerinin muhalefetine rağmen, bu konuda destek verdi. Bunun üzerine İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Palmerston, bu sırada İstanbul İngiliz Elçisi olan Lord Ponsonby vasıtasıyla Urquhart’ı Babıâli’ye sınırdışı ettirdi. Londra’ya gelince England, France, Russia and Turkey (London, 1835) isimli kitabını yayınladı. Bu kitapta yazar, o günkü dünyada güç dengesini değerlendirmekle beraber, İngiliz idarecilerinin gafleti yüzünden Rusya’nın Osmanlı Devleti’ne, dolayısıyla Avrupa’ya hükmedeceğine işaret etti. Urquhart bu tarihten ölünceye kadar Rus tehlikesini bir fikr-i sabit olarak benimsedi.

Diplomat olarak özellikle Dışişleri Bakanı Lord Palmerston’a söz geçiremeyeceğini anlayınca, 1835 yılında kurduğu Portfolio isimli haftalık gazetede dış politika yazıları ile kamuoyunda iyice dikkat çekti. 1836 yılında bir kez daha İstanbul Elçiliği Genel Sekreterliğine tayin edilince Portfolio kapandı. Ancak 1843 yılında tekrar çıktı ve 1845 yılına kadar devam etti. Portfolio’da, Urquhart özellikle 1838 İngiliz-Türk Ticaret Antlaşması ile ilgili olarak Lord Palmerston’u hedef alan, onu Rusların ekmeğine yağ sürmekle suçlayan bir yığın yazı yazdı.

1837’de Elçilik Genel Sekreterliği’nden ayrılıp Londra’ya iki ciltlik The Spirit  of The East isimli eserini yayınladı.

Bu eser o güne kadar Müslüman Doğu ve özellikle Türkler ile ilgili yazılıp çizilenlerden çok değişikti. Yazar, Osmanlı Türkleri arasında, ruh ve fazilet planında yaşanan bir hayattan, dürüstlükten, müsamahadan, âdil idareden, misafirperverlikten, kadına olan saygıdan ve bütün bunlarla ilgili Batıdaki imajın yanlışlığından sözediyordu. Onun bu eseri özellikle Avrupa’da yankılar uyandırmıştır”. (1)

Ve İngiliz Diplomatla  ilgili gazeteci yazar Soner Yalçın’ın yazısı/yorumu:

“KİM BU DA­VİD UR­QU­HART

Ce­ri­de-i Ha­va­dis ta­ri­hin­de, “Da­vid Ur­qu­har­t” adı­na hiç rast­la­mı­yor­su­nuz.

Ne ya­zık ki bi­zim ta­ri­hi­miz­de bu önem­li isim hak­kın­da pek bil­gi yok.

Ne­re­de var bi­li­yor mu­su­nuz; Karl Mark­s’­ta var!

Marks, 1853’ten son­ra Os­man­lı üze­ri­ne cid­di ola­rak eğil­me­ye baş­la­dı. (Öy­le ki Os­man­lı­ca öğ­re­ni­yor­du, öm­rü yet­me­di.)

Marks, New York Da­ily Tri­bu­ne ga­ze­te­si­ne on yıl bo­yun­ca Do­ğu So­ru­nu­’y­la il­gi­li yaz­dı. Os­man­lı ule­ma­sı “kur­tu­luş re­çe­te­si­” arar­ken Marks, ka­pi­ta­liz­min Av­ru­pa ha­ri­ta­sı­nı alt üst ede­ce­ği­ni; ve es­ki tip im­pa­ra­tor­luk olan Türkle­rin, dev­rim­ci ta­vır al­maz­sa/ulus­laş­ma sü­re­ci­ni ta­mam­la­ya­maz­sa ye­ni­lip-par­ça­la­na­rak Ana­do­lu­’ya dö­ne­ce­ği ön­gö­rü­sün­de bu­lun­du.

Hak­lı çı­kan Mark­s’­ın, Os­man­lı­’yı ir­de­le­yen ma­ka­le­le­rin­de ve yaz­dı­ğı “Ka­pi­ta­l”­de Da­vid Ur­qu­hart adı­na rast­lı­yo­ruz.

Marks na­sıl Os­man­lı üze­ri­ne dü­şü­nü­yor ise Da­vid Ur­qu­hart da öy­ley­di!

An­cak iki zıt ku­tup­tu­lar. Bi­ri ka­pi­ta­liz­min el­çi­siy­di.

Pe­ki kim­di Da­vid Ur­qu­hart?

İs­koç­ya­lı. 1805’te doğ­du. (1877’de öl­dü.)

Ba­ba­sı­nın er­ken ölü­mü üze­ri­ne an­ne­si ta­ra­fın­dan İs­viç­re­’ye gö­tü­rül­dü. Ce­nev­re­’de Fran­sız as­ke­ri oku­lun­da ve İn­gil­te­re­’de Wol­wich Kra­li­yet Top­çu Kış­lası­’n­da eği­tim gör­dü.

Ox­for­d’­da okur­ken, Av­ru­pa­’da es­ti­ri­len ro­man­tik Yu­nan ayak­lan­ma­sın­dan et­ki­len­di. Ken­di­si gi­bi İs­koç kö­ken­li, şa­ir Ge­or­ge Gor­don Byron gi­bi, Os­man­lı­’ya kar­şı sa­vaş­mak için Yu­na­nis­ta­n’­a git­ti.

Lord Byron sa­va­şa­ma­dan öl­dü. Ur­gu­hart sa­vaş­tı ve ağır ya­ra­lan­dı.

Ye­di­ği mer­mi Os­man­lı­’ya kar­şı olan duy­gu ve dü­şün­ce­le­ri­nin de­ğiş­me­si­ne ne­den ol­du!

Şa­ka bir ya­na, fik­ri­ni de­ğiş­ti­ren Strat­ford Can­ning (1786-1880) ol­du.

S. Can­ning, 1820-1824 ve 1825-1828 ara­sın­da İn­gi­liz­le­rin İs­tan­bul Bü­yü­kel­çi­li­ği’­ni yap­tı. Şim­di par­la­men­to­da gö­rev­liy­di. (1841’de ye­ni­den İs­tan­bul Bü­yü­kel­çi­li­ği gö­re­vi­ne ge­le­cek ve 17 yıl bu gö­rev­de ka­la­cak­tı.)

Can­ning ve Ur­qu­hart, Yu­nan ba­ğım­sız­lı­ğı­nın Or­to­doks Rus­ya­’nın işi­ne ya­ra­ya­ca­ğı­nı ve bu­nun İn­gi­liz eko­no­mi­si­nin çı­kar­la­rı­nı teh­dit ede­ce­ği­ni dü­şün­dü­ler.

Rus­ya Ça­rı I. Ni­ko­las, “has­ta ada­m” de­di­ği Os­man­lı top­rak­la­rı­nı ele ge­çi­rir­se bu İn­gi­liz çı­kar­la­rı­nın ta­ma­men yok ola­ca­ğı an­la­mı­na ge­li­yor­du. Os­man­lı, ide­al bir pa­zar­dı ve göz­den çı­ka­rı­la­maz­dı.

Ne ya­pıl­ma­lıy­dı?

Da­vid Ur­qu­hart İs­tan­bu­l’­a gel­di…

KA­NU­Nİ CA­SUS

İn­gi­liz Bü­yü­kel­çi­si John Pon­sonby (1770-1855) İs­tan­bu­l’­da gö­re­ve he­nüz baş­la­mış­tı. He­men ar­ka­sın­dan gön­de­ri­len ye­ni “ti­ca­ret ata­şe­si­” Ur­qu­har­t’tan ra­hat­sız ol­du. Ur­qu­har­t’­ın ge­tir­di­ği Strat­ford Can­ning se­la­mı­nı so­ğuk kar­şı­la­dı. Çün­kü am­ca­sı; İn­gi­liz­le­rin ef­sa­ne­vi dip­lo­ma­tı ve Baş­ba­ka­nı Ge­or­ge Can­ning (1770-1827) ile pek ge­çi­ne­mez­ler­di; bir­bir­le­ri­ni sev­mez­ler­di. (Bu çe­kiş­me hep sür­dü ve Ur­qu­har­t’­ın, el­çi Pon­sonb­y’­un Os­man­lı­’da­ki fa­ali­yet­le­ri­ni eleş­tir­me­si­ni ki­mi­le­ri “Türk dost­lu­ğuy­la­” açık­la­dı!)

Fa­kat şim­di önem­li olan İn­gi­liz ti­ca­ret çı­kar­la­rıy­dı. Os­man­lı ka­pa­lı pi­ya­sa­sı İn­gi­liz mal­la­rı­na sı­nır­sız şe­kil­de açıl­ma­lıy­dı.

El­çi Pon­sonby, “ka­nu­ni ca­su­su­n” her tür­lü fa­ali­ye­ti için eko­no­mik kat­kı­lar­da bu­lu­na­ca­ğı­nı söy­le­di. (Ata­şe­le­rin gö­rev­li bu­lun­duk­la­rı ya­ban­cı dev­le­tin du­ru­mu­nu ra­por et­me­si­ne ve fa­ali­yet­te bu­lun­ma­sı­na “ka­nu­ni ca­sus­lu­k” de­ni­yor.)

Ur­qu­har­t’­ı, ön­ce­lik­le Sul­tan II. Mah­mu­t’­u et­ki­le­yen İs­tan­bu­l’­da­ki önem­li isim­ler­le ta­nış­tı­ra­cak­tı. Bun­lar­dan bi­ri ga­ze­te­ciy­di…

“B­LAK BE­Y”

Ale­xan­dre Blac­qu­e (1792-1836) Os­man­lı­’ya ge­lin­ce nam-ı di­ğer “B­lak Be­y” ol­du.

Pa­ri­s’­te hu­kuk öğ­re­ni­mi gör­müş­tü; 1820’de İz­mi­r’­e yer­leş­miş, hem avu­kat­lık hem de ti­ca­ret ya­pı­yor­du.

Fa­kat -Ur­qu­hart gi­bi- ka­de­ri­ni Yu­nan is­ya­nı de­ğiş­tir­di; bu ül­ke­ye yap­tı­ğı ti­ca­ri fa­ali­yet­le­ri bal­ta­la­nın­ca ga­ze­te­ci­li­ğe yö­nel­di. “Le Spec­ta­te­ur Ori­en­ta­l” ve “Le Co­ur­ri­er de Smyrne­” ad­lı ya­yın or­gan­la­rın­da Av­ru­pa­lı tüc­car­la­rın söz­cü­lü­ğü­nü yap­tı. Fran­sız ko­lo­ni­si­nin tem­sil­ci­si seçildi.

Bu ara­da…

1831’de İs­tan­bu­l’­da, Os­man­lı Dev­leti’­nin ilk res­mi ga­ze­te­si Tak­vim-i Ve­ka­yi­’nin çı­ka­rıl­ma ha­zır­lık­la­rı baş­la­dı. Blak Be­y’­den akıl alın­dı.

II. Mah­mut, ta­nış­tı­ğı Blak Be­y’­den et­ki­len­di; onun Av­ru­pa­lı­lar­la iliş­ki­sin­den ya­rar­lan­mak için Tak­vim-i Ve­ka­yi­’nin ay­rı­ca Fran­sız­ca da ya­yın­lan­ma­sı­nı is­te­di.

“Mo­ni­te­ur Ot­to­ma­n” böy­le doğ­du ve ba­şı­na da Blak Bey ge­ti­ril­di. (Oğ­lu Edou­ard Blac­qu­e, 1867’de ilk kez açı­lan Was­hing­to­n’­un Os­man­lı El­çi­si ola­cak­tı.)

Da­vid Ur­qu­hart, Blak Bey ile ta­nış­tı. Kay­naş­tı­lar. Amaç­la­rı ay­nıy­dı. Ur­qu­hart, “Mo­ni­te­ur Ot­to­ma­n” da, eko­no­mi dü­şü­nü­rü-ya­za­rı ol­ma­dı­ğı hal­de ik­ti­sat ya­zı­la­rı ka­le­me al­ma­ya baş­la­dı.

Bu­gün bu ma­ka­le­le­re bak­tı­ğı­nız­da ne ka­dar il­kel ol­du­ğu­nu gö­rür­sü­nüz ama o ta­rih­te Os­man­lı Sa­ra­yı bu ik­ti­sat ya­za­rı­nı pek be­ğen­di! Yet­mez­miş gi­bi, II. Mah­mut da ön­ce ya­zı­la­rı­nı oku­yup son­ra ta­nış­tı­ğı bu “e­ko­no­mik be­yin­de­n” et­ki­len­di.

Os­man­lı Sa­ra­yı ol­ta­ya ge­li­yor­du. Ur­qu­hart ma­ka­ley­le ye­ti­nir mi; 1833’te Os­man­lı Dev­le­ti­’nin eko­no­mik ya­pı­sı­nı in­ce­le­di­ği, “Tür­ki­ye ve Kay­nak­la­rı­” ki­ta­bı­nı ya­yın­la­dı. Ba­zı say­fa­lar Türk­çe­’ye çev­ri­le­rek II. Mah­mu­t’­a su­nul­du.

Os­man­lı dü­şün­ce ha­ya­tı böy­le oluş­tu­rul­ma­ya baş­lan­dı. Ül­ke bu eko­no­mik mo­del­le kur­tu­lur­du! Pe­ki ney­di gök­le­re çı­ka­rı­lan ye­ni eko­no­mik sis­tem?..

“İS­LAM SO­SU­” OL­MAZ­SA OL­MAZ

Ur­qu­hart, Mo­ni­te­ur Ot­to­ma­n’­da­ki ya­zı­la­rı­nın özü şuy­du:

Os­man­lı Dev­le­ti es­ki eko­no­mi ve ma­li­ye uy­gu­la­ma­la­rı ta­ri­hin çöp se­pe­ti­ne at­ma­lıy­dı; özel­lik­le ti­ca­ret te­kel­le­ri­ni ve iç güm­rük­le­ri kal­dır­ma­lı; bu­na kar­şı­lık dış ti­ca­re­ti he­men ser­best bı­rak­ma­lı ve ta­bi­i güm­rük­le­ri çok dü­şük tut­ma­lıy­dı.

Ya­ni Os­man­lı, pa­za­rı­nı ka­yıt­sız şart­sız aç­ma­lıy­dı. Os­man­lı Ha­zi­ne­si an­cak bu şart­lar­da dış borç bu­la­bi­lir­di!

Ay­rı­ca ye­ni eko­no­mik sis­tem ka­bul edi­lir­se, güç­le­nen ti­ca­ret iliş­ki­le­ri sa­ye­sin­de İn­gil­te­re; Rus­ya ve Ka­va­la­lı Meh­met Ali Pa­şa kar­şı­sın­da güç­süz du­ru­ma dü­şen Os­man­lı­’ya yar­dım eder­di!

Da­vid Ur­qu­hart, salt eko­no­mi ya­zı­la­rıy­la et­ki­li ola­ma­ya­ca­ğı­nı bi­li­yor­du. İs­la­mi­ye­t’­i yü­cel­ten ma­ka­le­ler de yaz­ma­ya baş­la­dı. Ör­ne­ğin, 1833’te “İs­lam As a Po­li­ti­cal Syste­m” baş­lık­lı ma­ka­le­sin­de, Hı­ris­ti­yan­lı­ğın sa­de­ce ru­ha­ni ol­du­ğu­nu, dün­ya iş­le­riy­le il­gi­si bu­lun­ma­dı­ğı­nı ve fa­kat “İs­la­m’­ın hem ru­ha­ni hem cis­ma­ni ol­du­ğu­nu, ahi­ret ha­ya­tı ile be­ra­ber ay­nı za­man­da in­san­la­rın dün­ye­vi ha­ya­tı­nı da her ka­de­me­de dü­zen­le­yen bir si­ya­si sis­te­me sa­hi­p” ol­du­ğu­nu yaz­dı.

Bu tür öv­gü ya­zı­la­rı Müs­lü­man­la­r’­ı mest et­me­ye yet­ti. He­le Ur­qu­har­t’­ın Rus­ya düş­man­lı­ğı İs­tan­bu­l’­da her­ke­sin gön­lü­ne taht kur­du. (İn­gi­liz­le­r’­in dö­ne­min “Ye­şil Ku­şak Pro­je­si­” olan Çer­kes­le­r’­i Rus­ya­’ya kar­şı kul­lan­ma stra­te­ji­si­ni uy­gu­la­yan­lar­dan bi­ri de Ur­qu­hart idi. Çer­kes Bay­ra­ğı’­nı bi­le Ur­qu­hart ta­sar­la­dı. Türk Bay­ra­ğı’­nın ren­gi ile yıl­dız ve ay’­ın Bi­zans amb­lem­le­ri ol­du­ğu­nu ya­zan da Ur­qu­hart ol­du! 1844’te çal­mış­tık!)

Marks, Os­man­lı­’yı se­kü­ler bir re­for­mun kur­ta­ra­ca­ğı­nı ya­zar­ken Ur­qu­hart “a­man la­ik­lik­ten uzak du­ru­n” di­yor­du!

En­gels, Mark­s’­a yaz­dı­ğı mek­tup­ta “Türk dos­tu­” ge­çi­nen Ur­qu­har­t’­ı “bu­da­la, adi, ge­ve­ze­” ola­rak ni­te­len­dir­di. İn­gil­te­re­’nin Os­man­lı­’nın ima­lat­çı­sı ha­li­ne ge­ti­ri­le­rek sö­mü­rü­le­ce­ği­ni ön­gö­rü­yor­lar­dı. Ve ol­du.

Os­man­lı, İn­gil­te­re ile 1838’de Ti­ca­ret Ant­laş­ma­sı­’na im­za koy­du.

45 yıl son­ra bu ant­laş­ma­nın so­nuç­la­rı­nı va­ka­nü­vis Ah­met Lüt­fi Efen­di şöy­le ya­za­cak­tı:

“Ol mu­ahe­de (1838 Ti­ca­ret Ant­laş­ma­sı) ile yed-i va­hid (te­kel) usu­lü kalk­tı ise de ye­ri­ne ec­ne­bi in­hi­sa­rı (ya­ban­cı te­ke­li) gel­di ki. Me­ma­lik-i Mah­ru­sa­’da (Os­man­lı Dev­le­ti­’n­de) hur­de­fu­ruş­lu­ğa (en kü­çük ti­ca­re­te) ka­dar ec­ne­bi­ler iş­ti­rak ey­le­di. Sa­na­yi­i da­hi­li­ye bü­tün bü­tün mahv-ü mu­at­tal ol­du (çök­tü) ve em­ti­ayı ef­ren­ci­ye (ya­ban­cı mal­lar) re­vaç bu­la­rak nü­kud-u mev­cu­du­muz (mev­cut pa­ra­mız) Av­ru­pa­’ya çe­ki­lip git­me­ye baş­la­dı.” (Ta­rih-i Dev­let-i Ali­ye-i Os­ma­ni­ye, c:5 s: 112)…(2)

Yukarıda yazılanlara göre, İngiltere ve Avrupa’da araştırma yapan Dr. Hüseyin Çelik’ e göre:

-(İngiliz Diplomat) David Urquhart’ın, dolayısıyla Foreign Affairs Committee’lerin 1838 Türk-İngiliz Ticaret Antlaşması’nın Osmanlı ekonomisi için bir tuzak olduğu,

-Gazeteci Soner Yalçın’a göre ise: Ur­qu­har­t’­ın, el­çi Pon­sonb­y’­un Os­man­lı­’da­ki fa­ali­yet­le­ri­ni eleş­tir­me­si­ni ki­mi­le­ri “Türk dost­lu­ğuy­la­” açık­la­dı!” ifadesinin yanında: “Fa­kat şim­di önem­li olan İn­gi­liz ti­ca­ret çı­kar­la­rıy­dı. Os­man­lı ka­pa­lı pi­ya­sa­sı İn­gi­liz mal­la­rı­na sı­nır­sız şe­kil­de açıl­ma­lıy­dı.” (yorumu ile Osmanlı, 1838 Balta Limanı Ticaret antlaşması’nı (ölüm fermanını imzalamalıydı/canmehmet notu) demektedir.

Şimdi, soralım: Bu ülkenin düşünen, okuyan, sorgulayan ve araştıran insanları neye göre, nasıl karar verecekler, bu kafa karışıklığı ile nasıl  sağlıklı bir sonuca ulaşacaklardır.

Devam edecek

www.canmehmet.com

Resim: web ortamında alınmış alt yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

Kaynaklar:

(1)OSMANLI YANLISI İNGİLİZ DIŞ İŞLER KOMİTELERİ Dr. Hüseyin Çelik. Daha fazlası için bakınız:

Robert Kolej dosyası; Yabancı okulların bu ülkeye İncil’le getirdikleri, Kuran’la götürdükleri (5)

(2)Daha fazlası için bakınız: 1) https://odatv.com/iste-casus-gazeteci-yazarlar-1512131200.html

2) https://webcache.googleusercontent.com/2013/yazarlar/soner-yalcin/casus-gazeteci-yazarlar-424022/

30 Ağustos, Lozan Ve PISA Matematik-Fen Sınavlarının Ortak Noktası Nedir (2)

 

 

Türk Aynştaynı Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu’na Londra’dan bir mektup gönderilir. Mektup, yazı içeriğini desteklediği için aynen yayınlıyor; yorumunu okuyanlara bırakıyoruz.

Merhaba Sayın hocam,

Size bu mesajı Londra’dan yazıyorum. Burada doğdum büyüdüm ve İngiltere’de dilbilim mastar öğrencisiyim. Dün burada okuduğum üniversitenin Türk öğrenciler birliği tarafından ‘dünyanın en genç profesörü kim biliyor musunuz?’ başlıklı bir e-posta mesajı aldım.

Mesaj sizin hayatınız(ı) anlatıyordu ve yurt dışında yaşayan gençlere vermiş olduğunuz mesajlar vardı. Hepsini ilgiyle okudum fakat ne yazık ki ben bu mesajı okumadan önce sizi tanımıyordum.

Fakat o mesajı okuduktan sonra kitaplarınızı alıp okumaya karar verdim.

Ne ilginçtir ki bu mesajı okuduğum aynı günün gecesi ‘ceviz kabuğu’ programında da sizi görüp izleyebilme fırsatına sahip oldum.

Programın içeriği de bir o kadar önemliydi ve söylediklerinizin hepsine kesinlikle katılıyorum hocam. Ben de yurt dışında doğup büyümeme rağmen dilime, kültürüme, bayrağıma daima sahip çıktım.

Okuduğum branş itibariyle Türk diline karşı daha duyarlıyım fakat gün geçtikçe diliminin kirlendiğini görmek beni derinden uzuyor.

Burada bazen Türkçemi geliştirmek için Türk gazetesi okuyorum ama ne yazık ki gazeteler İngilizce kelimelerle dolu. Aynı şey Türk kanalları için de geçerli. Yazılı ve görsel basının da dilimizi kirlettiğine inanıyorum. Ayrıca yabancı dil bilmeyen vatandaşlarımızın da birşey anlamadığına inanıyorum. Hocam ben bunu birazda komplekse bağlıyorum.

İnsanlarımız gerçekten kendileriyle barışık olmadıktan (olmadıkları) müddetçe bırakın Türkçe’mizi ülkemiz bile elden gider. Türkiye’ye her gidişimde sokaklardaki gördüğüm İngilizce kelimelerden (ki bunun sayısı her gün artıyor) çok rahatsız oluyorum. Buna biri dur demeli. Eğitim sorunları da çözümlenmeli ama evvela hükümetimiz iş yerlerindeki ve medyadaki İngilizce kullanımına yasak getirmeli.

Bu önlemler alınmadığı taktirde bizim bütün çabalarımız boşuna. Tek arzum hükümetimizin Türk diline sahip çıkması ve gerekeni yapması. Umarım sizin ve diğer aydınlarımızın dün Cevizkabuğu’nda verdiği mesajlar gerekilen yerlere ulaşmıştır.

Ben İngilizce’nin kullanılmasına ve ya öğrenilmesine (yabancı dil olarak) karşı değilim ama yerinde kullanmasını öğrenmemiz gerek.

Hocam ben de burada genç yaşta mastır okuyabilme imkanına eriştim. Seneye de 22 yaşında doktorama başlayacağım. Burada doğup büyümeme rağmen bazı zorluklarla karşılaştım herhalde Türk ve yabancı olduğum için. Fakat azimle bunları aştım ve bugünlere geldim.

Tek amacım eğitimimi bitirdikten sonra ülkeme gidip yararlı bir vatandaş olabilmek. Ama ne yazık ki Türkiye’deki bazı gençlerden duyduğum şey şu “sakın buraya gelme” bu da beni çok uzuyor. (üzüyor)

Biz niye ülkemize karşı bu kadar küstük?

Avrupa ve ya ABD öyle  uzakta, n (uzaktan) görüldüğü gibi değil ve bunu ancak yurt dışında yasayanlar bilir.

Yine sanırım bu İng(i)lizcenin yoğun bir şekilde kullanılması da bu aşağılık kompleksinden kaynaklanıyor. 

Umarım dilimize ve ülkemize hep birlikte sahip çıkarız.

Türküm, Doğruyum, Çalışkanım

Saygılarımla (1)

Sanayileşememizin arkasında sadece cesaretimizi (kaybettirmeleri) kaybetmemiz mi yatmaktadır?

TÜMOSAN KONYA’NIN VE TÜRKİYE’NİN GÖZBEBEĞİ

TÜMOSAN Konya için değil, Türkiye için de önder kuruluştur. TÜMOSAN ayağa kalktığı zaman önce Konya sonra Türkiye ayağa kalkar. TÜMOSAN sekteye uğradığında Konya sanayii krize girdi. Yemen’e ihracat yapmışlar. Traktör başına 50 dolar indirim yaptıkları için sorumlular hakkında soruşturma yapılmış. Halbuki ihracat yapmak için değil 50 dolar gerekirse 500 dolar indirim yapabilirsin. 2004 yılının Temmuz’unda burası özelleştirildi ve fabrikayı Albayraklar satın aldı. Üretim adetleri 100’lü adetlerden 10.000’ler seviyesine yükseltildi.

Yılda 45.000 adet traktör ve 75.000 adet motor üretim kapasitesi bulunan şirketimizin 50-115 HP aralığında 3 ve 4 silindirli motorları ile yine aynı güç kategorisinde tarla ve bağ bahçe, 2WD – 4WD çekiş özellikli, kabinli ve tenteli olmak üzere 9 seride 170 farklı model traktörü bulunuyor. TÜMOSAN kendi traktörü üzerinde kendi motorunu kullanan ve Avrupa Birliği normlarına başarı ile uyum sağlayan sayılı üreticilerden biri. TÜMOSAN üretim yeri Konya’da 1.600.000 metrekare arazi üzerinde 82.000 metrekare kapalı alanda faaliyet gösteriyor. (2)

Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, 2011’de ülkemizi ziyaret ettiğinde yaptığı konuşmadan:

“Büyük bir tarım ülkesi olan Türkiye için hammadde fiyatlarının düzenlenmesinin önemli olduğuna işaretle, Tarım, Gıda, Balıkçılık, Kırsal Kesim ve Bölgesel İdare Bakanı Bruno Le Maire ile Türkiye’ye geldiğini ifade ederek, bu konuda Türkiye’nin oynayabileceği çok önemli bir rolü olduğunu…”  açıklar.

Sarkozy Başkan özetle, Konya’yı “Buğday deposu” Türkiye’yi de  (Sanayi değil) “Büyük bir tarım ülkesi!” olarak görmek istediğini beyan açık olarak etmektedir.

Konya’nın kendi pazarı (sömürgesi) olarak gördüğü Afrika’ya buğday yerine; Motor, Traktör satması; Fransız Başkan Sarkozy’nin (Özellikle de Almanya’nın liderliğini yaptığı Avrupa Birliğinin) herhalde istediği en son projedir. (3)

Anadolu ve insanının borç para ile değil kendi birikimi ile sanayi üretimine girmesine kimler engel olmuştur, hala da olmaktadır?

Kasıtlı olarak devletin gözü önünde batırılan Kombasan Holdingin kurucusu Haşim Bayram anlatmaktadır:

“…Faisal Finans`ı aldıktan sonra tehdit edildim BDDK ve Hazine`den baskı gördüm. `Sabaha kadar satın, yoksa el koyacağız` dediler. Biz de geri verdik. O dönemde sıkıntımızı gören bazı emekli generaller devreye girdi. `İşinizi hallederiz` deyip, bizden 25 milyon dolar para istediler. Sonradan biz askeriyeye mal sattık. `Biz, sizi yanlış tanımışız` dediler.

– Kombassan Holding Yönetim Kurulu Başkanı Haşim Bayram, Amerika`da aldıkları marketler zinciri `Hit or Miss`in genel müdürünün Amerika Merkezi Haberalma Örgütü (CIA) ajanı çıktığını söyledi.

-Haşim Bayram, Sakıp Sabancı`nın kendisine `Haşim Bey, size yapılanlar bize yapılsaydı bir haftada yıkılırdık.` itirafını aktarırken `Eğer önümüz kesilmeseydi, bugün 5 milyar dolar ciro yapan, 100 bin kişiye istihdam sağlayan bir kurum olacaktık.` ifadelerini kullanıyor.

-Haşim Bayram, eroin taşındığı bahanesiyle uçaklarının koltuklarının yırtıldığını, tehditlerden sonra kağıt fabrikalarının iki defa yakıldığını söylüyor. Bayram, engellemelerden dolayı Alfa Air gibi bazı firmaları kapatmak zorunda kaldıklarını, eksi Başbakan Necmettin Erbakan`ın yıkıldığı gün Petlas`ta 45 milyon dolara el konulduğunu kaydediyor.

-Faisal Finans`ı devretmelerinin altında da aynı baskıların olduğunu dile getiren Bayram en yetkili ağızlardan kendisine `Kombassan`ın banka sahibi olmasını hiçbir zaman istemeyiz.` denildiğini aktarıyor. Bayram`a Faisal Finans`ın devri için 2 defa yazı gelmiş. Birincisinde `Devredeceksiniz. Biz Kombassan`ın banka sahibi olmasını istemiyoruz.` denilirken ikinci mektupta ise `Bu gece devretmezseniz kapatacağız` ibaresi yer alıyormuş. Bayram, `Ağlaya ağlaya devrettim. Satarken zarar ettik. Ama hiçbir şansımız yoktu. Şimdi suç bizde mi devlette mi? O zaman en sağlam banka o idi.` diye soruyor. `SPK`ya emir veriliyordu, onlar da yapıyordu. Ama biz bütün davaları kazandık. Tedbir koydular…

“TBMM Holdingleri Araştırma Komisyonuna bilgi veren Kombassan Holding Yönetim Kurulu Başkanı Haşim Bayram, Faisal Finans`ı satın aldıktan sonra BDDK ve Hazine Müsteşarlığı tarafından tehdit edildiklerini ve geri satmak zorunda kaldıklarını açıkladı. Bayram, `Sabaha kadar satın yoksa el koyacağız, diye tehdit ettiler` ifadesini kullandı…

Komisyona yaklaşık 3 saat süreyle bilgi veren Haşim Bayram, çok önemli açıklamalar yaptı. Komisyon üyelerine slayt gösterisi eşliğinde Kombassan`ın doğuşundan günümüze bir brifing veren Bayram, holdingin 40 şirket ve 25 bin çalışanı bulunduğunu söyledi.

Son üç yılda 3 katrilyon cironun yanı sıra 2.5 milyar dolarlık da yatırım yaptıklarını söyledi… Holdingin yaklaşık 80 bin kişiden 800 milyon Euro para topladığını, düzenli bir muhasebe sistemi kurduklarını ve üyelerine ödeme yaptıklarını anlatan Bayram, kimseyi mağdur etmemeye dikkat ettiklerini söyledi.

Komisyon Başkanı Telat Karapınar, kendilerine başvuran Hanefi Doğan isimli kişinin 200 bin Euro alacağı olduğunu hatırlatınca Bayram, kendi kayıtlarına bakarak bu kişinin 175 bin Euro verdiğini 129 bin Euro ise geri ödeme yapıldığını söyledi…

Dünyanın 8-10 aile tarafından yönetildiğini, aynı sistemin Türkiye`de de geçerli olduğunu söyleyen Haşim Bayram, …. ve ….. ailelerinin bir çok alanda kendilerine engel çıkardığını anlattı.

Haşim Bayram, Petlas Lastik Fabrikası`na `kort bezi` almak için ……. Grubu`na müracaat ettiklerini anlatarak, `Peşin parayla, kendi paramızla bize mal vermediler` dedi. (4)

Özetlenirse, ülkemizin sanayileşememesi için kasıtlı olarak eğitim vb. yollar ve anlaşmalarla sırası ile:

-Özgüven kaybettiriliyor,

-Çeşitli ayak oyunları ile sanayileşmesine engel olunuyor,

-Seçilmiş aileler (ve uydurma montaj hatları hariç olanların) dışındakilere hayat hakkı tanınmıyor,

-Batılı gelişmişler (AB pazarlarını kaybetmemek için) Türkiye’yi bir tarım ülkesi olarak görmek istiyor.

Goethe bakınız cesaretin kaybedilmesi konusunda bize ne demektedir?

Malını kaybeden, bir şey kaybetmiştir,

Onurunu kaybeden birçok şey kaybetmiştir.

Fakat cesaretini kaybeden her şeyini kaybetmiştir.

İnsan, yukarıdakileri ve günümüzde yaşananları (engelleri ve düşmanlıkları) öğrenince, bir kez daha Allah Milletimizin ve Başkanı Er-Doğan’ın gücünü artırsın demek ihtiyacı duyuyor.

www.canmehmet.com

Devam edecek: Türkiye’nin eli-kolu ne zaman hangi anlaşmalarla bağlandı?

Resim: web ortamından alınmış, yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

Kaynak:

(1)Büyük uyanış, Oktay Sinanoğlu

(2 ve 3)Daha fazlası için bakınız:  http://www.canmehmet.com/kureselcilere-gore-turkiye-buyukce-bir-tarim-ulkesidir-oyle-kalmalidir-2.html

(4)10.14.2005. Veli Toprak, Yeni Şafak

30 Ağustos, Lozan Ve PISA Matematik-Fen Sınavlarının Ortak Noktası Nedir (1)

 

 

Singapur, 2015 PISA Birincisidir. Başarılarının nedenlerine geçmeden İngilizlerin başarılı olma konusunda bir yöntemini aktaralım. İngiliz Hariciye Vekaleti İngiliz sporcularını uzun yıllar kazanamayacakları yurtdışı yarışmalarına katılmalarına izin vermemiştir.

Bunun arkasında ana neden, halkın alınan olası yenilgiler karşısında, kendilerine olan özgüvenlerini kaybetmeleridir.

Çok okuyan dolayısıyla çok iyi siyasetçi olan İngilizler bilirler ki, kişi, toplum ve bir devlet kendine olan güvenini kaybettiğinde, kendine göre güçlü olana gönüllü sömürge olmaktadır.

Burada şu soru gündeme gelmelidir: Neden batı medyasından beslenen (kimi) medyada sürekli olarak batılıların her konuda üstün, başarılı; Bizlerin (İslam Ülkelerinin) başarısız, geri kaldığı vurgulanmaktadır.

Burada kesinlikle bir art niyet psikolojik savaş vardır.

Ve aşağıdaki sözler ne amaçla söylenmektedir?

 -“Türk halkının yüzde 60’ı aptal.”

-“Türklerin yüzde 80’inin aptal olduğunu kimlerin iddia ettiğini biliriz.

Düne kadar toplu iğne yaptırılmayan bu millet, ne oldu da İnsansız ve silahlı hava araçlarının yanında yüksek teknolojik araçlar üretmeye başladı?

E v e t   ne   d e ğ i ş t i?

Öğrencilerimiz, uluslararası PISA Matematik ve Fen Sınavlarına katılmakta ancak başarısız olmaktadır. Kimse neden şunu sorgulamamaktadır?

Öğrencilerimiz, okul ve eğitim-öğretim sistemimiz, bu sınavların başarı ölçülerini desteklemekte midir? Ülke şartlarımız bu hedeflerle örtüşmekte midir?

Çocuklarımıza adeta İngilizce öğretimini dayatıyoruz?

Tüm öğrencilerimizin İngilizce öğrenmesi ne kadar gereklidir?

Bunların hepsi, İngilizce öğrendiklerinde birer akademisyen olarak: İngiliz-Amerikan kütüphanelerinde araştırmacı mı olacaklardır?

Biz çocuklarımızdan biliyoruz, Anadolu liselerinden mezun olmalarına rağmen İngilizce ve İtalyancayı işyerimizde, işimizden dolayı öğrendiler. Daha açık ifade edilirse, eğer, dış ticaretle uğraşmasaydık, okulda (sözde) iyi eğitim almalarına rağmen İngilizce konuşamamaktadırlar.

Bu durum, gerçeğinde çok zeki olan öğrenciler üzerinde kendine güvensizlik, İngilizlere-Amerikalılara karşı bir eksiklik! hissetmeyecekler midir?

Singapur ve Eğitimine geçmeden, neden bir hedef olarak Osmanlı İmparatorluğu’nun üstün yönetim yeteneğini gençlerimizin önüne konulması gereğini de hatırlatmış olalım.

Singapur, uluslararası (PISA 2015) fen, matematik sınavlardan en başarılı ülke olurken; Türkiye fende 52’inci, matematikte 49’uncudur. Singapur’u tanımak adına önce bir devlet olarak Singapur kısaca tanıtılacak, sonra başarılarının sorgulamasına geçilecektir.

Singapur:

-Devlet Oluşu :29 Ocak 1819

-Birleşik Krallık ‘tan bağımsızlık kazanması: 31 Ağustos 1963

-Malezya’ya Katılışı:16 Eylül 1963

-Bağımsızlık kazanması: 9 Ağustos 1965

-Yüzölçümü : 719,9 km2

-Nüfus : 5,469,700

-GSYİH 2008 tahmini, Toplam :181,939 milyar  USD.

-Kişi başına : 38.972 USD.

Türkiye :

-Devlet Oluşu : 1299

-Birinci Dünya Savaşı/TBMM Hükümeti: 23 Nisan 1920

-Yüzölçümü : 783.562 km2 (1451 yılından evvelki döneme yakın)

-Nüfus : 81.000.000

-GSYİH 2006 tahmini, Toplam : 900 milyar  USD.

-Kişi başına : 11.000 USD.

Yukarıdaki verilere göre nasıl oluyor da bir vilayetimiz kadar küçük olan (yeni) bir devlet, bizden daha nitelikli öğrenci yetiştirebiliyor?

Nerede kaldı bizim devlet birikimimiz; asırlarca bir dünya devleti olmamızın getirdiği zenginlikler?

Singapurlu öğrenciler Matematik ve Fen eğitimde nasıl başarılı oldular?

“…Başarılı ülkelerde her şeyden önce, öğretmen niteliği çok yüksek; öğretmen yetiştiren kurumlara yalnızca en başarılı öğrenciler alınıyor, öğretmenler öğrenim programının oluşmasına doğrudan katkı sağlıyor ve kendilerini sürekli geliştiriyor. Başarılı ülkelerin diğer sırrı da araştırma temelli öğretim yöntemleri kullanılmaları ve okul öncesi eğitime katılımın yüksek olması.

…Öğretmen yetiştiren kurumlara nasıl öğrenci seçildiğinden başlamak gerekiyor. Singapur’da bu kurumlara ilk üçte birlik dilimde yer alan öğrenciler alınıyor. Bu öğrencilere, lisans eğitimleri süresince yoğun bir pedagojik bilgi ve uygulamaya dönük dersler veriliyor. Singapur’un tanımladığı bir öğretmen modeli var; yansıtıcı-uygulayıcı öğretmen.

Nedir yansıtıcı-uygulayıcı öğretmen?

Bilgisini uygulamaya yansıtabilen öğretmen… Bir şeyleri bilmekle, düşünmekle yetinmeyip, bunu yansıtan öğretmen.

Singapur’da öğretmenler uzun bir kariyer yolu tasarlayarak gelişimlerini sürdürüyorlar. Sürekli öğrenmek, sürekli gelişmek üzerine bir sistem inşa edilmiş durumda. Yoğun meslektaş işbirliği, gelişim seminerlerine katılım sözkonusu. Bu seminerler, öğretmen yetiştirme sisteminin bir parçası. Öğretmenler katılırsa katılır, katılmazsa katılmaz biçiminde keyfi bir sistem değil. Öğretmenlik kariyerinin olmazsa olmaz basamaklarından birisi, öğretmenlerin kendilerini yetiştirmeleri için diğer öğretmenlerle kurdukları işbirliği ağları.. Öğretmen yetiştirme programları, ayrıca yoğun bir biçimde uygulamaya da yönelik. Bu da pratiğe yönelik derslerin lisans sürecine yayılması demek.

“Singapur’da öğretmen yetiştirme sisteminde staj çok önemli”

Nasıl?

Birinci sınıftan itibaren pratiğe yönelik dersleri var. Öğretmen adayları ilk iki yılı derse girmeyerek, ama okulu gözlemleyerek, öğretmene yardım ederek tamamlıyor. Üçüncü sınıfta derse girmeye başlıyorlar. Dördüncü sınıfta da öyle. Türkiye’deki gibi dördüncü sınıfta değil, bütün lisans programlarında bütün sınıf katagorilerinde staj var. Ama Singapur’da birinci sınıftan itibaren öğretmen adayı sınıfın havasını soluyor. Sınıf ne demek, sınıf nasıl kontrol edilir bunları öğrenmiş olarak mezun oluyor.

…Estonya örneğini de es geçmemek lazım. Singapur, PISA’da zaten öndeydi ama Estonya fark ettirmeden çok fazla reform yaparak hızlı bir ilerleme kaydetti. Onlar da Singapur gibi öğretmenlerine çok fazla özerklik verdi. Bunu reformlarla pekiştirdi. Öğretmenlerin durumunu değerlendiren TALİS 2013 araştırmasında (Türkiye bu araştırmada yoktu) Singapur ve Estonya’nın öğretmen profesyonelliğinde ilk üç sırada yer aldıklarını görüyoruz. Singapur ve Estonya’nın PISA’da ilk dörtte yer alması, öğretmen profesyonelliğinde de ilk üçte yer almasıyla ilişkili.

“Öğretmenlerin öğretim programının yaratıcısı”

Öğretmen özerkliği ne demek?

Öğretmenlerin yetki sahibi olması… Türkiye’de merkeziyetçi bir sistemden söz ediyoruz. Öğretmenlerin sınıf içindeki uygulamalarda materyal geliştirmesi öğretim programına müdahale etmesi, geliştirmesi… Oysa Türkiye’de öğretmen hazır bir öğretim programının uygulayıcısı gibi görülüyor. Hâlbuki yüksek performans gösteren ülkelerde öğretmenler, öğretim programlarının aynı zamanda yaratıcısı. Mesela Estonya ve Finlandiya öğretim programlarının geliştirilmesiyle ilgili öğretmenlere aktif rol veriyor. Ulusal bir program çerçevesi elbette var. Ancak öğretmenler toplanıp, kendi aralarında tartışıp öğretim içeriğini belirliyor. Nasıl öğretim uygulayacaklarını belirliyor. Ama, Türkiye’de bu hazır olarak verildiği için öğretmen öğretim programını özümseyemiyor. İnisiyatif kullanması zor oluyor. İnisiyatif kullanmak belli bir beceri gerektirdiği için hem yeterlilik hem özerklik verilmeli. Özerklik yeterlilik olmadan uygun bir çözüm değil. O yüzden öğretmenin yetki alanı geliştirilmeli ama bu yetkiyi kullanabilecek nitelikte öğretmen yetiştirilmesi çok önemli.

Öğretmen maaşları nasıl?

…Finlandiya’ya baktığınızda oralarda öğretmenler, doktorlar kadar maaş alıyor. Zaten bu toplumsal statüyü etkiliyor. Öğretmenin okul dışındaki zamanının kalitesini etkiliyor….”(1)

Singapur’un (görünür) başarısı özetle:

-Öğretmen yetiştiren kurumlara yalnızca en başarılı öğrenciler alınıyor,

-Öğretmenler öğrenim programının oluşmasına doğrudan katkı sağlıyor ve kendilerini sürekli geliştiriyor.

-Singapur’un tanımladığı model ; yansıtıcı-uygulayıcı öğretmen.

– Singapur’da öğretmenler için staj çok önemli ve sürekli

-Öğretmenin yetki alanı geniş ve öğretmenler bu yetkiyi kullanabilecek nitelikteler

-Öğretmen maaşları yüksek (doktorlar kadar maaş alıyorlar)

www.canmehmet.com

Devam edecek

Resim: Web ortamından alınmış, yazı tarafımızdan hazırlanmıştır.

Kaynaklar:

(1)Türk Eğitim Derneği’nin düşünce kuruluşu olan TEDMEM’in eğitim uzmanı Derya Şahin İpek. Daha fazlası için bakınız:

http://www.aljazeera.com.tr/al-jazeera-ozel/singapur-egitimde-nasil-basarili-oldu

ABD Neden Geriliyor? Silah İcat Oldu Mertlik, Nükleer İcat Oldu İnsanlık Bozuldu

 

ABD Başkanı Nixon : ”Oraya demokrasiyi savunmaya gitmiyoruz, çünkü Kuveyt demokratik bir ülke değildir, o bölgede de zaten öyle bir ülke yoktur. Oraya bir dikta rejimini yok etmeye de gitmiyoruz. Oraya uluslararası hukuku da savunmaya gitmiyoruz. Oraya gidiyoruz ve oraya gitmeliyiz, çünkü bizim hayati menfaatlerimize dokunulmasına izin vermeyeceğiz.” (1)

Amerika’yı bir örnekle daha tanımaya çalışalım:

ABD Eski Dışişleri Bakanı Condeleezza Rice’ın, Washington Post’a yazdığı makaleden: Rice : BOP ile Türkiye ve 22 ülke değişecek.

Başkan George Bush döneminde Dışişleri Bakanı olan Condoleezza Rice, Büyük Orta Doğu Planı (BOP) ile ilgili en çarpıcı açıklamayı ABD’nin Irak’ı işgalinden sonra yapmıştı. Önceleri, ABD’nin güvenlikten sorumlu danışmanı (sonra dışişleri bakanı) Rice’ın, 2003’te Washington Post gazetesinde yayınlanan “Transforming The Middle East” (Orta Doğu’yu Dönüştürmek) başlıklı yazısında, Fas’tan Basra körfezine kadar Ortadoğu’da bulunan 22 devletin yönetim, sınır ve haritalarının değiştirileceğini, Türkiye’nin de bunların içinde olduğunu belirtmişti.

Aba altından sopa gösterdi
ABD’nin 90 yıllık projesini, 2003’te genişleterek ve BOP adıyla yeniden sahneye koyan eski Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, adım adım yürüyen projenin geldiği noktayı ve bundan sonra neler olabileceğini Washington Post’a yazdığı makalede ortaya koydu.

Rice, Orta Doğu’da bölünüşün bitmek üzere olduğunu vurgularken, tek istisna yaptı: Türkiye’de Kürt meselesi!

İsrail’e koruma kalkanı
Rice, BOP ile ilgili en çarpıcı açıklamayı ABD’nin güvenlikten sorumlu danışmanı olduğu 2003 yılında yapmıştı. Rice, ‘Orta Doğu’yu Dönüştürmek’ başlıklı yazısında, Fas’tan Basra Körfezi’ne kadar Orta Doğu’da bulunan 22 devletin rejiminin, sınır ve haritalarının değiştirileceğini, Türkiye’nin de bunların içinde olduğunu vurgulamıştı. Buna göre, ABD bu proje ile kendisine rakip olabilecek muhtemel bir gücün oluşmasını engellemek istemekle birlikte, rakipsiz askeri gücü ve teknolojik imkânı ile Orta Doğu’yu kontrol altına almak istiyor. Bölgede bulunan petrol ve doğal gaz kaynakları üzerinde denetim sağlamanın yanında, İsrail’i koruma amacı da güdüyor.

Politikamız değişmez
26 Temmuz 2006’da İsrail Başbakanı Ehud Olmert’le Kudüs’te bir araya gelen dönemin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, çantasından BOP dosyasını çıkararak “Yeni Orta Doğu için zaman geldi” demiş,

Türkiye ile birlikte İran, Irak ve Suriye’yi de kapsayan Kürdistan projesi uygulamaya koymuştu.

Barack Obama, 44. Başkan olarak koltuğa oturur oturmaz Wilson’dan Bush’a kadar gelen o haritayı gördü. Bush, ilk parçayı Irak’tan koparıp kuzeyde Kürdistan’ı kurmuştu. Sıranın kendisine geldiğini gören Obama da Suriye’nin kuzeyinden Kürdistan’ın ikinci parçasını koparmak için Esad’ı hedef aldı ve senaryoda figüran rolü verilen Türkiye bataklığa itildi.

Acı gerçek
Dost ve müttefik bildiğimiz ABD’nin Türkiye’ye kurduğu kumpas bunlarla sınırlı kalmadı. Terör örgütü PKK, Bush döneminde, Barzani’nin himayesiyle Kandil’e yerleştirildi, silah ve lojistik destek sağladı, karadan operasyon yapan Mehmetçiğin önü kesildi. Göreve gelen Obama da yine Kandil’i korudu. Bu net ve yalın gerçeklere rağmen Türkiye’den ABD’ye bakan ‘naif uzmanlar’, Obama’nın değiştireceği kaderi beklerken, ABD’nin Ankara Büyükelçisi Francis Ricciardone acı gerçeği hatırlattı : Amerikan politikaları kişiye göre değişmez. ABD’de sandıktan kim çıkarsa çıksın, Türkiye politikası değişmez.” (*)

Yukarıda Eski Başkan Nixon ağzından ifade edilen “Hayati” menfaatler Nedir?

İngiltere Başbakanı Winston Churchill, bunu çok kısa şekilde özetler :

– “Bir damla petrol, bir damla kandan daha değerlidir!”

Amerika neden geriliyor?

“ABD elçisi: ‘Halkbank için uyarımız sonuçsuz kaldı, imparatorluğun çöküşünü izleyeceksiniz !‘. 

Bir grup AB büyükelçisiyle 17 Aralık’ta büyükelçilikte yemekte buluşan ABD elçisi Ricciardone’un, “Halkbank konusunu dile getirmiştik. Sonuç alamadık. Şimdi imparatorluğun çöküşünü izleyeceksiniz” dediği öğrenildi… Kurucuları arasında eski CIA ve MOSSAD başkanının olduğu United Against Nuclear Iran adlı kuruluşunun hazırladığı ve STAR’ın duyurduğu Halkbank raporunda, bu rahatsızlık ayrıntılı bir şekilde dile getiriliyordu. İran’ın Ankara Büyükelçisi Ali Reza Bikdeli’nin sözüyle başlayan raporda, “İran’ın petrol alışverişindeki para transferlerinde kilit olan Halkbank’ın daha da önem kazanacağı” sözleri yer alıyordu.

“…ABD Kongresi’nden çok sayıda parlamenter, bir süre önce Amerikan Dışişleri ve Hazine bakanlıklarına yazdıkları mektuplarla İran devletinin, Halkbank üzerinden yaptığı altın ticaretine karşı önlem alınmasını istemişti.” (2)

Bu habere karşılık;

– “ABD’nin Ankara Büyükelçisi Frank Ricciardone, hakkındaki iddiaları yazılı açıklama ile yalanladı.
Ricciardone, ABD’nin devam eden yolsuzluk operasyonuyla hiçbir şekilde ilgisi olmadığını vurgulayarak, ‘ABD ve Türkiye arasındaki dostluk ve işbirliği iki ülke için de hayati öneme sahiptir. Hiç kimse Türk-Amerikan ilişkilerini böyle asılsız iddialarla tehlikeye atmamalıdır. Böyle bir toplantı yapılmadığı gibi, haberlerde ortaya atılan iddiaların tümü tamamen yalan ve iftiradır’ dedi. (3)

Amerika neden geriliyor?

Amerika’yı ve siyasetini daha iyi anlamak adına aşağıda, 52 yıl içerisinde belirleyici konumdaki  siyaset ve devlet adamlarının görüşü verilmektedir :

1898’de senatör Albert J. Beveridge :

– “Dünya ticareti bizim olmalı, olacaktır ve bunu elde edeceğiz de. Denizleri bizim ticaret gemilerimizle kuşatacağız, büyüklüğümüze yakışır bir filo inşa edeceğiz. Kendi kendilerini yöneten, bizim sancağımızı taşıyan ve bizim için çalışan büyük sömürgeler, ticaret yollarımız boyunca yan yana dizilecektir. Kuruluşlarımız, ticaretimizin kanatları üzerinde sancağımızı dalgalandıracaktır. Ve Amerikan hukuku, Amerikan düzeni, Amerikan medeniyeti ve bayrağıyla, bugüne kadar kan revan içinde olan ama artık Tanrı sayesinde yakında ışıl ışıl olacak kıyılara ayak basacağız. (4)

1945’de, ABD başkanı Truman :

– “Öyle bir zaman gelecek ki, Birleşik Devletler’in ihtiyaç duyduğu pek çok şeyi dışarıdan elde etmemiz gerekecek. Labrador’a ve Liberya’ya gidip, çelik fabrikalarımızın iyi işlemesi için gerekli madeni almalıyız. Bakırımızı dışardan getirtmeliyiz. Arizona’da ve Utah’ta var ama Şili’ninkinden vazgeçemeyiz. Bolivya’da kalay, Endonezya’da kauçuk vardır tabii. Dünyanın diğer kısımlarında ihtiyacımız olan şeylerin bütün listesini de çıkarabilirim”.

Bu ülkeler, oligarşik hükümetlerin aracılığıyla ya da doğrudan alttan idareyle Washington’a elverişli, Amerikan şirketlerinin yoğun olarak yerleştiği, Amerikan finansının ulusal ekonomiyi az çok gizli bir şekilde denetlediği ülkelerdir. (5)

Ve geliyoruz günümüze ve bir İngiliz gazetecinin gözü ile yaşananlara:

…İngiliz gazetesi The Independent’ın dünyaca ünlü Ortadoğu muhabiri Robert Fisk, ABD Başkanı Donald Trump’ın Türkiye’ye yönelik yaptırımları ve gümrük vergilerini yorumlayan bir yazı kaleme aldı.

”ABD, Türkiye’ye, adı duyulmamış bir pastör yüzünden ticaret savaşı mı açmış? Tek kelimesine bile inanmam” başlıklı makalesinde Fisk şu vurguyu yaptı:

”Erdoğan’ın gerçek suçları Rusya’dan S-400 füze sistemi satın alması, ABD’nin Kürt müttefiği YPG’ye verdiği desteğe karşı çıkması ve İslamcı savaşçıların silah, cephanelik, füze yüklü şekilde Türkiye üzerinden Suriye’ye akmasına izin vermesidir.”

…’SANKİ TRUMP’IN UMURUNDA’

”Hapse atılan ya da öldürülen masumları zerre kadar umursamayan Trump, bir anda Türkiye’yi iğdiş etmeye çalışıyor ve bunların hepsi Pastör Andrew Brunson ev hapsinde tutulduğu için yaşanıyor” diye çıkışan Fisk, ”Tek kelimesine bile inanmıyorum. Trump, Brunson’ın aylar süren tutukluluğu hakkında pek az ses çıkardı” vurgusu yaptı.

ABD’deki Evanjelik Hıristiyanların bu tutuklamayı ‘Hıristiyanlığın yargılanması’ gibi sunduğunu belirten Fisk, Trump’ın yaptırım kararlarını ve TL’deki değer kaybını aktardıktan sonra şöyle devam etti:

‘İŞTE ERDOĞAN’IN SUÇLARI’

”Fakat makul olalım. Tüm bunlar bir Piresbiteryen pastör nedeniyle mi yaşanıyor? Hayır. Erdoğan’ın asıl suçlarının listesi şöyle: Türkiye’ye, Rus yapımı S-400 füze sistemi alıyor. ABD’nin Kürt müttefiki YPG’ye desteğini kabullenmeyi reddediyor. İslamcı savaşçıların Türkiye sınırından çok sayıda silah, havan topu ve füzeyle akmasına izin verdi. Ki, o dönem Erdoğan’ın eski dostu Beşar Esad’ı devirmeye çalışan ABD’nin buna hiçbir itirazı olmadı. Ardından, bir Rus savaş uçağını Kasım 2015’te düşürmesi —Moskova bunu hemen boykot etti- sonrasında Erdoğan Putin’e yanaştı. Bu şekilde, Ruslar ve İranlılar, Erdoğan’ı Temmuz 2016’daki Gülen darbesi konusunda ilk uyaranlar oldu. Türk ordusunun iç radyo trafiğini dinliyorlardı ve İstanbul’un Sultanı’na haber verdiler.”

SUUDİLERİN GAZABI

Bu listeye, Türkiye’nin İran’a yönelik yeni Amerikan yaptırımlarını kabul etmeyerek Tahran’dan petrol almayı sürdürmesinin Trump’ın planlarını bozduğunu ekleyen Fisk, ”Trump’ın en yakın müttefiklerinden biri olan ve Pastör Brunson’ın benzerleri için din özgürlüğünün hiç var olmadığı Suudi Arabistan da Erdoğan’a öfkeli” hatırlatmasını yaptı. Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın ‘Türkiye’nin İran ve İslamcı militanlarla birlikte şeytan üçgeninin bir parçası olduğu söylediğini’ anımsattı…(6)

www.canmehmet.com

Resim: Web ortamından alınmış, yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

Kaynaklar:

(*)   a) http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yine-ayni-tezgah-51745h.htm   b) http://www.yenicaggazetesi.com.tr/abd-kurt-kartini-koz-yapma-pesinde-75998h.htm

(1) ABD Başkanı, Richard Milhous Nixon (d. 9 Ocak 1913, ö. 22 Nisan 1994) Başkan Nixon da şunu tekrarlayacaktır: “Tanrı Amerikalılarla beraberdir ve Tanrı Amerikalılar’ın yönettiği bir dünya istiyor.” Demeç, emekliliğe ayrıldıktan sonra Irak işgaliyle ilgili olarak, 7 Ocak’ta New York gazetesine verilmiştir. Kaynak; “BATI TERÖRÜ”, ROGER GARAUDY. (Daha fazlası için:  http://www.canmehmet.com/amerika-ve-ingiltere-osmanlinin-yeni-devlete-donusturulmesinin-neresindedir-8.html

(2) : 21 Aralık 2013, Cumartesi, 02:28 / Star Gazetesi)  http://haber.stargazete.com/politika/abd-elcisi-halkbank-icin-uyarimiz-sonucsuz-kaldi-imparatorlugun-cokusunu-izleyeceksiniz/haber-819016

(3) : http://haber.stargazete.com/guncel/ricciardone-operasyonla-ilgimiz-yok/haber-819099

(4) “BATI TERÖRÜ”, ROGER GARAUDY. Sahife 83.

(5) A.g.e: Daha geniş bilgi ve kaynaklar için bakınız :  http://www.canmehmet.com/amerika-ve-ingiltere-yeni-devlet-olusumuna-hangi-anlayisla-ve-ne-zaman-dahil-oldular-7.html

(6 https://tr.sputniknews.com/avrupa/201808161034792303-fisk-papaz-krizinin-tek-kelimesine-bile-inanmayin/