Yüce Türk Milleti Kitap Okumadığı Halde Her Şeyi Nasıl Bir Uzman Seviyesinde Biliyor (1)

 

ABD yönetimi, “Türkiye’de eğitim dili İngilizce olduğu zaman, kitap şirketlerimize ne kadarlık bir pazar olur?” konusunda bir araştırma yaptırır. (1)

Türkçe konuşulan bir ülkede, eğitimin İngilizce yapılmasının kendileri açısından getirisini bugünden gören Amerika, yakın gelecek için bugünden hazırlık yapmaktadır.

Bu konuda yaşanacakları erkenden görmüş olmalılar ki, gelişmiş bir Avrupa ülkesinde en tanınmış 300 eğitimci ve yazar halklarını ve devletlerini uyarmak adına bir bildiri yayınlarlar.

Uyarı çok önemli olduğu için önce bildiriyi aktarıyoruz:

11 Temmuz 1992 tarihli Le Monde gazetesinde “Çağrı-Fransız Dilinin Geleceği” başlıklı bir bildiri vardı. ülkenin en tanınmış eğitimci ve yazarlarından 300’ü tarafından imzalanmış metin şu değerlendirme ile başlıyordu:

“Fransa değişiyor. Bazı açılardan gelişiyor. Diğer bazı açılardansa. geriliriyor. Örneğin dili açısından… Birkaç seneden beri bazı kesimlerde-büyük yatırımlar, reklamcılık, bilimsel araştırma, audio-visuel(=sabit resim, film ve ses bantları kullanarak yapılan aktif-‘öğretim metodu)-ve ‘devlet mekanizmasının’ içine kadar bazı karar vericiler, kendi dilini reddetme ve yerine İngilizce ya da daha çok Amerikanca konuşturma girişiminin başına geçmişlerdir.

Herkes bu sonucu şimdiden değerlendirebilir. Fransız ülkesi içinde sayısı giderek artan girişimler, personellerini İngilizce konuşmaya zorluyorlar. Kamu kaynaklarıyla düzenlenen seminerler sadece İngilizce kullanıyor. Bilim kurumlarının araştırmacıları İngilizce yayınlanmadıkça mesleklerinin etkisizleştiklerini görüyorlar.

Orta eğitimde durum giderek daha zor, hatta bazı kolejlerde İngilizceden başka dil öğrenmek imkânsız hale gelmiştir, sanki sinemalarda ve Fransız televizyonlarında Amerikan filmlerinin ya da televizyon filmlerinin oranı (toplam olarak yüzde 60) yeterince çok değilmiş gibi, büyük kısmı, hatta tamamı Fransız, sermayesiyle çevrilen filmlerin İngiliz diliyle seslendirilmesini bir avuç prodüktör mecbur tutuyor. Plaklardan ve radyolardan ise bahsetmeye gerek yok. Ne de reklamlar ve de dükkan tabelalarından. Halen Paris’te Kanada’nın başkenti Montreal’den daha çok İngilizce sözcük görülüyor.

(…) Bu İngilizce oburları izah ihtiyacında kalınca bazı etkenlik sebepleriyle ticari sebepleri ileri sürüyorlar. (…) acele önlem almazsak, eskiden sadece Fransa’da konuşulan Kanada’daki Quebec bölgesinin otuz yıl önceki durumuna döneriz.”

1994’de Fransa’da pekiştirilen 1635 yılına ait bir yasayla Fransa dili “Fransa’nın kişiliğini ve ata mirasını kanıtlayan unsur’ olarak nitelendi. Böylece reklam levhalarından film isimlerine kadar kamuya yönelik, bütün metinlerde ve medya dilinde Fransızca kullanılması gerektiği ve başka dillerden -tabii özellikle İngilizceden- alıntıların cezalandırılacağı ilan edildi.

Fransızca bile İngilizce ya da Amerikancaya teslim olurken Türkçenin etkilenmemesi beklenemezdi.

Amerika’da uzun süre yaşamış uluslararası ünlü bilim adamı Oktay Sinanoglu, “Bye Bye Türkçe” isimli kitabında, 1962 den beri yabancı dille eğitimin tuzak olduğunu savunmuştur.

Türkçe karşılığı çok daha anlamlı iken yerlerine İngilizce deyimler kullanılmasını eleştirir. 1998 de Kenan Evren Vakfı nın düzenlediği bir Atatürk Balosu’nda topladığı gelirlerle Muğla’da İngilizce dilli bir kolej kurulmasına tepkisini belirtir:

Türk çocuklara İngilizce öğretilecek, dükkanların üstüne İngilizce adlar yazan sokaklarda göğsünde Amerikan bayrağı gömleklerle dolaşacak, açık seçik düşünemeyecek, milliyetini, zaten artık bilemeyeceği kültürünü şerefli tarihini inkâr edecek bir nesil yetişecek…” (2)

Peki, bizler, aydını, akademisyeni ve siyasetçisi ile bu durumun farkında mıyız?

Niçin okumuyoruz?” sorusu yöneltilen üniversite ve yüksek okul mezunlarından alınan yanıtlar şöyle: %33’ü televizyon ve interneti izlemekten, % 15’i geçim şartlarının ağır oluşu, % 10’u kitapların pahalı olmasından, %19’u okullar ve üniversiteler kitap okuma alışkanlığı kazandırmadığından, %23’ü ise diğer sebeplerden…

Bağımsız Eğitimciler Sendikası Başkanı Gürkan Avcı, gençliğin kitap okumamasına karşılık her konuda bilgi üretmesinin şaşırtıcılığına temasla ekliyor:

-Bir yılda (2006 yılı için) -ders kitapları hariç-Amerika da 72 bin,

-Almanya’da. 65 bin,

-Brezilya’da 13 bin,

-Türkiye de ise 6.031 kitap yayınlandı.

Ayrıca kitap okuma imkânı sağlayan halk kitaplıklarının:

-Almanya’da 11.332,

-İspanya’da 5.209,

-Fransa’da 4.800 olduğunu,

-Türkiye’de 267’i kapalı, 1,433 kitaplık bulunduğunu, ama bunlardan sadece 400’ünün kütüphane standardına uygun olduğunu ekliyor…

İskender Aruoba da:

-İngiltere ve Fransa’da toplumun yüzde 21’i,

-Japonyada 14’ü,

-ABD’de 12’si düzenli kitap okurken, bunun

Türkiye de on binde bir olduğunu hatırlatıyor.

Japonya’da bir kişi, yılda 25 kitap okurken Türkiye’de 6 kişi bir kitap okumaktadır.

Bu durumda, hiç okumadığı halde Yüce Türk Milleti nasıl oluyorsa her konuda bir “uzman!” seviyesinde konuşabiliyor?

Diğerleri hiçbir şey bilmediği için olabilir mi?

www.canmehmet.com

Devam edecek

Resim: Tarafımızdan hazırlanmıştır.

Kaynaklar

(1)Oktay Sinanoğlu,(Aktaran: Orhan Koloğlu, “Osmanlıcadan Türkçeye okuryazarlığımız.”

(2)Osmanlıcadan Türkçeye Okuryazarlığımız, Orhan Koloğlu. İstanbul, 2015, Tarihçi Kitabevi

(3) Metin Küçük, Vakit, (Aktaran: Orhan Koloğlu)

Sanayileşmenin Gizli Tarihi: Arslan’ın Tek Vazifesi Zincirini Koparmaktır (4)

 

 

Batı, kalkınırken hiçbir kurala tabi değildir. Kurallar, kalkındıktan sonra peş peşe devreye sokulur. Amerika/Batı, binlerce kilometre öteden, “Terör”  bahanesi ile Ortadoğu’ya gelir. Aslında geliş nedenleri, petrol, yağmadır. Hedef ülkeler yakılır-yıkılır, müzelerden binlerce yıllık eserler talan edilir. Ancak, Terör nedeniyle on birlerce evladını, yüzlerce milyar dolarını kaybeden Türkiye’nin, güvenliği için sınır ötesine bir operasyon yapması hoş karşılanmaz.

Peki, Neden? Nedeni: Güçlünün haklı bir gerekçeye, bir nedene ihtiyacı olmamasıdır.

Sömürgecilerin (Dünya) Medyası üzerinden sattıkları hayaller ve sömürü ekonomisi gerçeği

İngiltere/Batının kalkınma dönemi:

…Baltık Denizi’yle Akdeniz’in tam ortasındaki İngiltere, Amerika kıyılarına dönük limanlarının konumundan yararlanmayı bilmişti. İngiltere kurduğu sistemle dünyanın fabrikası olmuştu: Dünyanın her yerinden gelen hammaddeler İngiltere’de işleniyor, mamul maddeler dünyanın her yerine gönderiliyordu. Dönemin en büyük limanına ve en güçlü mali sistemine sahipti imparatorluk. Ticari uzmanlaşma düzeyi çok  yüksekti, nakliyat ve sigorta İngiltere’nin tekelindeydi. uluslararası altın piyasası da İngiltere’nin denetimindeydi.

…Başlangıçta, İngiliz endüstrisi henüz rekabet edebilecek düzeyde değilken, ham yün ihraç eden İngilizlerin sağ eli kesilirdi. Aynı suçu tekrar işleyenler ise asılırdı. Cesetler gömülmeden önce, rahip kefenin İngiliz malı olup olmadığını kontrol etmek zorundaydı. (1)

Batı’nın sanayileşmesi için gerekli sermaye nereden geldi?

Brezilya altınının İngiltere’nin gelişimine katkısı

Altın furyasının başlangıcı, Portekiz’le İngiltere arasında imzalanan Methuen Antlaşması’yla aynı zamana rastlar. 1703’te imzalanan bu antlaşmayla, İngiliz tüccarları Portekiz’de birtakım ayrıcalıklar kazanıyordu. Portekiz şaraplarına İngiliz piyasasında öncelik tanınacak, buna karşılık Portekiz, iç pazarını ve sömürgelerini İngiliz mamullerine açacaktı. Bu dönemde sanayinin henüz gelişmemiş olduğu göz önünde bulundurulursa, bu kararı yerel imalatın ölüm fermanı olduğu ortaya çıkar.

İngiliz kumaşların bedeli şarapla değil, Brezilya altınıyla ödenecekti; bu arada Portekiz dokuma tezgâhları da boş duracaktı. Portekiz kendi yeni doğmakta olan endüstrisini öldürmekle kalmayıp, Brezilya’da da ithalatın gelişmesini önceden engellemiş oluyordu.

Krallık, 1715’te şeker rafinelerinin işletilmesini yasakladı. 1729’da maden bölgesinde yeni yolların yapımının “suç” olduğunu ilan etti…

İngiltere, Brezilya altınını Londra’ya akıtmak için yalnız kanunsuz ticaretten yararlanmıyordu; yasal yollara da sahipti. Almürgedeki sanayi ürünleri talebini hızla artıyordu. Bu talebi karşılayacak ödeme gücünü de yine altın yaratıyordu.

1755’te Portekiz Başbakanı Pombal Markisi, korumacı bir politikanın benimsenmesi için uğraşmaya başladı, fakat artık çok geçti. Başbakan, İngiltere’nin bir fethin zorluklarına bile katlanmak durumunda kalmadan Portekiz’i fethettiğine, gereksinimlerinin üçte ikisini Portekiz’den karşıladığına, İngiliz tefecilerin Portekiz ekonomisine egemen olduğuna dikkati çekiyordu. Portekiz hemen hiçbir şey üretmiyordu. Altından elde ettiği zenginlik o kadar düzmeceydi ki, madenlerde çalışan Afrikalı kölelerin giyecek gereksinimi bile İngilizlerce karşılanıyordu.

Celso Furtado, endüstriyel gelişme konusunda açık seçik bir siyaset güden İngiltere’nin, Brezilya altınıyla temel ithalatını karşıladığını, böylece yatırımlarını sanayide yoğunlaştırabildiğini ortaya koymuştur.

Avrupa’nın mali merkezi bir süre sonra Amsterdam’dan Londra’ya kaydı. İngiliz kaynaklarına göre belirli dönemlerde Londra’ya giren Brezilya altını haftada yirmi beş bin kiloya ulaşıyordu. Bu olağanüstü birikim olmasaydı, İngiltere Napolyon’la baş edemezdi…

Dünya piyasasında en çok aranan ürünlerin, kendilerini fedakârIıkla üreten Latin Amerika halkına getirdiği mutsuzluk ve felaket de o kadar büyük oldu. Uluslararası pazarlara önce deri, sonraları et ve yün sağlayan Rio de la Plata bile bu çelik yasadan fazla etkilenmediği halde azgelişmişlik cenderesinden kurtulamadı. (2)

Osmanlının (Türkiye’nin) Kesik Damarları!

Osmanlı Devleti, İngiltere ile 1838 yılında iktisadi ilişkilerle ilgili İstanbul’da bir antlaşma imzalar. İmzalar, ancak, bu (Balta Limanı Anlaşması) imalat sanayine, ekonomisine mezar olur.

Osmanlı Devleti, 1826 yılından beri ülkedeki hammaddelerin yurtdışına çıkmasını engellemek için yedi-vahid (yani tekel sistemini) yürürlüğe koymuştur. Ancak, İngiltere, çıkarlarına uymadığı için bu sistemin kaldırılması için Osmanlı’ya baskı yapıyordu.

İngilizlerin bekledikleri fırsat, (Belki de oyunları sonucu) Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa‘nın Osmanlıya isyanı ile doğar. İngiltere, kendisinen yardım karşılığında  bu (koruma) sistemin kaldırılmasını ister.

İstenen ve elde edilenler sadece bunlarla sınırlı kalmayacaktır:

-Yedi-vahid (tekel sistemi) kaldırılmıştır.

-İç ticarete İngilizlerin de katılabilecek olması öngörülmüştür.

-İngiliz vatandaşları Osmanlı ürünlerini ihraç etme hakkına sahip olmuşlardır.

-Transit resmi kaldırılmıştır.

-İngiliz gemileriyle gelen İngiliz ürünleri bir defaya mahsus gümrük vergisi ödeyebilme hakkına sahip olabileceklerdir.

-Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde ticaret yapan İngilizler, Osmanlı vatandaşlarından bile daha az vergi ödeyeceklerdir.

Antlaşmanın Osmanlı Devletine Etkileri:

-Osmanlı Devleti diğer devletlere borçlanmıştır.

-Osmanlı sanayisi büyük bir darbe görmüştür.

-Osmanlı Devletinin mali çöküntüsü hızlandı.

-Osmanlı devletinde satılan kaliteli ve ucuz Avrupa malları Osmanlı üretiminin azalmasına sebep olmuştur. İşsizlik artmıştır. Küçük iş yerleri kapatılmıştır. Esnaf dayanışma kuruluşu olan Loncalar bu gelişmeler nedeni ile eski önemini yitirip kaybetmiştir.

-Osmanlının siyasi ve iktisadi yapısı başka bir boyuta taşınmıştır.

-İhracattan alınan vergi artmış, ithalatta gümrük indirimi olmuştur. “Rusumatı dahiliye” denilen iç gümrük kalkmıştır.

-Tanzimat Fermanı’nın ön hali gibi değerlendirilebilinir. Yerli tüccarlar iç gümrük öderken yabancılar bundan kurutulmuştur.

-Osmanlı devletinin bozuk olan ekonomisi daha da çöküş yaşamıştır.(*)

Özetle, Latin Amerika’da uygulanan sömürü sistemi aynen Osmanlı’da uygulanır. Uygulanması ile Osmanlı imalat sanayi biter.

Peki, Bize bugün anlatıldığı gibi o dönemler gerçekten de Osmanlı İmalat Sanayinde geri midir?

Geri olan bir ülke:

1851 – Londra Uluslararası Fuarı

1855 – Paris Uluslararası Fuarı

1862 – Londra II. Uluslararası Fuarı

1863 – Sergi-i Umumi-i Osmani

1867 – Paris II. Uluslararası Fuarı

1873 – Viyana Uluslararası Fuarı

1889 – Paris Uluslararası Fuarı

1893 – Chicago Uluslararası Fuarı

1900 – Paris Uluslararası Fuarı’na imalat ürünleri ile katılır, üretimi-ürünleri ile dünya birinciliği ödülü alabilir mi? (**)

İngiltere/Batı için sömürü sadece ülke dışında mı olmuştur?

Çevreci Greepeace Örgütü ve Çevre Kirliliği

Ortaçağda endüstrileşme Batı Avrupa’da çevreye çok büyük zarar vermişti. Tarlalar ve otlaklar açmak, ve o zamanın başlıca ana hammaddesi olan keresteye sürekli artan gereksinimi karşılayabilmek amacıyla milyonlarca dönümlük orman yok edildi. Ağaç yalnızca evlerde ve fırınlarda yakacak olarak kullanılmakla kalmıyor aynı zamanda Ortaçağ endüstrisinin hemen her kolunun, şu ya da bu biçimde, kaçınılmaz bir öğesini oluşturuyordu. Yapı alanında ağaç, ağaçtan çatılmış evler, su değirmenleri, yel değirmenleri, köprüler, kaleler ve çitlerin yapımında; şarapçılıkta da fıçı ve teknelerin çatılmasında kullanılıyordu. Gemilerin yanı sıra, dokuma tezgâhları gibi Ortaçağ makineleri de ağaçtan yapılıyordu. Dericilerin, urgancılarınsa ağaç kabuğuna gereksinimleri vardı. Cam fabrikalarının fırınlarında da yine odun yakılıyor, demir endüstrisinde odun kömürü kullanılıyor, dolayısıyla da ormanlar tüketiliyordu…

Madencilerin yararlandığı hakların kapsamı gerçekten şaşırtıcı boyutlardaydı. Bunlar maden ocaklarında kullanacakları keresteyi çevredeki ormanlardan özgürce alabildikleri gibi, kerestenin kıt olduğu zamanlarda, fırınlarına yetecek kadar odunu sağlayıncaya dek koru sahibinin korusundaki ağaçları kesmesine bile engel olabiliyorlardı… Kilise avluları, bahçeler, meyve bahçeleri ve anayolların dışında, her yerde maden araması yapabiliyorlardı. Dahası, ırmakların yataklarını değiştirme ve en yakın anayoldan yararlanma gibi haklara da sahiptiler.

Bu bağlamda John de Treeures şöyle yakınmaktadır:

Tam tamına altmış kalay madencisi, buğday, arpa, yulaf, yonca, bezelye ekili ve en az Cornewaille’deki diğer tarlalar kadar verimli Treeures’in demesnesine (beylik tarlasına) girmişlerdir; …” (3)

Neticede özellikle Londra o hale gelir ki, “Şehirde adam asacak ağaç… Thames Nehri’nde çevre kirliliğinden zehirlenmeyen tek bir balık kalmamıştır…”

Peki, Batı Avrupa’nın, özellikle Aydınlanma Çağı’nı da geçirdikten sonra insanı ve çevreyi acımasızca sömürü anlayışı  değişmiş midir?

Öyle olsaydı, İngiltere, Çin ile, “Afyon Savaşları” yapmaz, Amerikalılar da, bitmiş bir savaş sonucunda Japonların kafasına iki atom bombası atarak insanları ve çevreleri katletmezlerdi.

Çevreci Örgütler ile Nükleer Teknoloji ve Nükleer Elektrik Santralleri

İlk planda Batı Avrupalıların (İngiltere, Fransa’nın) gerçekleştirdikleri Sanayii Devrimi, ima edildiği gibi Batının aydınlanması ile değil,, enerji sorununu çözmeleri ile başlar.

İngilizler, bugün hatırlamak istemeseler de, Sanayii Devriminin başında maden ve cam üreten ocaklarda kullanmaları (yakmaları) nedeniyle ve kendi ifadeleri ile: “Londra da adam asacak ağaç, çevre kirliliğinden Thames nehrinde zehirlenmemiş balık kalmamıştır.”

Bakmayın siz bugün (İngiliz İstihbaratın Cinliğini) Greenpeace (***) Örgütü’nün çevre dostu Nükleer karşıtı kesilmelerine!

Adama demezler mi?

Sen önce git, ülkende/Avrupa’daki (İngiltere’de/Fransa’daki) 20’den fazla Nükleer Santralleri kapat, sonra Türkiye’de çevreci, Nükleer karşıtı ol.

Yukarıda yazılanlar özetle:

Kendine gelişmiş Batı, kalkınırken, hiçbir insani ve çevre kurallarına saygı duymaış, acımasızca her türlü kaynağı sömürmüştür.

Ancak, takipçi devletlerin kendilerine yetişmesini engellemek adına, “insani” veya “çevre” ismi altında, çoğuna kendisinin dahi uymadığı yüzlerce kural geliştirmiştir.

Ülkemizin yeterli petrolü bulunmamaktadır.

Bu nedenle enerji temini/ithali için her yıl (dışarıdan) yaklaşık 50 (elli) milyar dolar borç paraya ihtiyacımız vardır. Bizim yıllık cari açığımızda bu seviyededir.

Bu ekonomik ve idari sistemiyle bunları aşmamız, bu kafesten çıkmamız nerede ise imkansıza yakındır.

Şimdi, Sayın Başkan Erdoğan ile yeni bir (ekonomik) döneme girmiş bulunuyoruz.

Arslan’ın tek görevi, zincirlerinden kurtulmaktır.

Türkiye, içeride ve dışarıdaki “vesayet dönemi“nden kurtulmak zorundadır.

Arslan, ya bu zincirden kurtulacak, ya da “Bir Arslan” olmak iddiasından vazgeçeçektir.

Son söz:

Japonlar, kendi dinamikleri ile kalkınmadılar.

Elbette, çok okudular, çok çalıştılar…

Ancak, onlar, bizler gibi, İki yüz yıl boyunca isyan ve savaşlarla engellenmediler.

www.canmehmet.com

Resim:Yazı tarafımızdan düzenlenmiştir

(*)Yararlanılan Kaynak Linki : https://antlasmalar.com/balta-limani-antlasmasi/

(**)Daha fazlası için bakınız:http://www.canmehmet.com/amerika-erdogan-cekismesinin-arkasinda-siyasi-ve-ekonomik-tam-bagimsizlik-kavgasi-vardir-7.html

(***)Green Peace: Dünyanın tabiat dengesini sağlamaya çalışan ve zaman zaman gelişmekte olan ülkelerin ekonomik yapılarına darbe vurmaya çalışan “Green Peace” (Yeşil Barış) örgütünün merkezi de Exeter Üniversitesi olup burada özel laboratuar kurulmuştur Green Peace örgütü elemanlarının hedefleri İngiltere’de tespit edilir ve bu örgüt dünyanın her tarafına yayılmıştır. Green Peace örgütünün İstanbul Boğazında yaptığı eylemler aslında İstanbul için değildir. Rusların çok büyük tankerlerinin petrol-doğalgaz taşımalarını engellenmesi düşüncesiyle Ruslara deniz taşımacılığında darbe vurulmak istenmiştir. Yani İngiltere’nin rakibi olan Rus ticareti engellenmeye çalışılmıştır. Her ne kadar büyük tankerlerin boğazdan geçmeleri tehlike arz etmiş olsa da Gren Peace’nin asıl görevi İngiltere lehine Rus deniz taşımacılığına darbe vurmaktı. Gren Peace’ın İstanbul boğazında yaptığı eylemler ile büyük Rus şilepleri ve tankerlerinin boğazlardan geçişi engellenmişti. Green Peace elemanları dünyanın hiçbir yerinde gerçek manada İngiltere aleyhine oluşacak bir eylem yapamazlar. (İngilizler ve Planlar -Stratejik Yaklaşımlar Dizisi. Mehmet Ali Bilgin, İskenderiye Basım Yayın. Sahife:54

(1)Latin Amerika’nın Kesik Damarları,

(2)A.g.e:

(3) ORTAÇAĞDA ENDÜSTRİ DEVRİMİ, Jean Gimpel, TÜBÎTAK POPÜLER BİLİM KİTAPLARI, 1996, Sahife; 91

Sanayileşmenin Gizli Tarihi: Japonları Destekleyen Batı Türkleri Geçmişin Hesabıyla Çembere Alır (3)

 

Sömürgeciler, 19. Asrın sonunda Avustralya ve Afrika dahil tüm dünyayı aralarında paylaşmıştır. Hızlanan sanayileşme için gerekli hammadde-enerjinin henüz paylaşılmayan son kaynağı ise, Osmanlı Devletidir.

Osmanlının dağılmasını, “Milliyetçilik Hareketleri”, Fransız Devrimi’ne bağlayanlar bu gerçeği gözardı etmemelidir.

Geçen bölümde Japonların kalkınmasında itici kuvvet olarak gösterilen, “Ülke içerindeki sağlanan birlik”, Osmanlı Devletinde sağlanamadığı için İmparatorluk dağılmıştır. Aşağıda bu süreçte yaşananlar çok kısa olarak aktarılmaya çalışılacaktır.

(Osmanlının dağılmasını) Özellikle 19.yüzyılın ikinci yarısında ivme kazanan milliyetçilik hareketleri…ulus-devlet diyalektiği ile açıklamak yanlış ve eksik olur…aynı dönemin temel dinamiklerinden olan emperyalizm olgusu içinde büyük devletlerin bu süreci hızlandırıcı etkilerinin de önemli bir payı vardır.

Özellikle Rusya, İngiltere, Fransa ve Amerika Birleşik Devletleri, dinsel ve mezhepsel farklılığı bir nüfuz alanı olarak kullanmak suretiyle İmparatorluğun Balkanlardaki hakimiyetini sekteye uğratmaya dönük bir politika izlemişlerdir. Bu iki bileşenin sonucunda 20. yüzyıl başlarında Osmanlı Devleti’nin Balkanlardaki varlığı büyük ölçüde sona ermiş ve siyasi harita yeniden şekillenmiştir. (1)

Kırım Savaşı nedeniyle ilk kez (İngiliz-Fransız bankerlerden) bir dış borç alarak ekonomik bağımsızlığını kısmen de olsa kaybeden Osmanlı Devleti, yukarıda açıklanan devletler tarafından desteklenen iç kargaşa ve isyanlarla Kuzey Afrika ve Balkanlardan elde ettiği gelirlerden mahrum kalır ve zorda olan ekonomisi, buradaki isyanlar nedeniyle iyice dengesini kaybeder.

Japonlar bu süreçte, içeride birlikleri sağlamanın arkasında hızlı bir şekilde kalkınmak için hareketlenirken; Osmanlı Devleti, Balkanlar ve Kuzey Afrika’da kasıtla çıkarılan isyanlarla uğraştırılmakta, ekonomisi çökertilerek, kalkınma için tüm enerjisi ve kaynakları silaha-savaşlara harcatılmaktadır.

(Batılılar için) Fikri temelleri Türklerin Anadolu’ya ayak basmalarına ve daha sonra Osmanlıların Rumeli’ne geçip Balkanlarda hakimiyet kurmalarına kadar uzanan Doğu Sorunu, eski adıyla Şark Meselesi (Eastern Question), son dönemlerde Batılı devletlerin Osmanlı Devleti karşısında takındıkları tavrın ve izledikleri politikaların ortak paydası olmuştur. “Merkezî ve Garbî Avrupa devletlerinin Sultan Mahmud-Mehmed Ali kavgasına müdahale ve tavassutları, Avrupa devletleri arasında uzun uzadıya diplomasi müzakerelerini istilzâm etti; bu sırada Yakın Şark ile alâkadar siyasî işlere “Şark Meselesi” denmek âdet oldu. Şark Meselesi, müverrihler (Tarihçiler)  ve siyasî muharrirler tarafından muhtelif tarzlarda tarif olunmuştur. Bunun en basit tarifi şudur:

Onsekizinci asırdan beri Avusturya ve Rusya devletleri, Osmanlı İmparatorluğu’nu istilâ etmeğe ve Hıristiyan tebaayı ayaklandırmağa çalışıyorlardı. O esnada Fransa Krallığı ise Osmanlı ülkesinin iktisadî istismarını kendine hasr için uğraşıyordu. Rusya ve Avusturya’nın bu tazyik ve Fransa’nın bu istismar faaliyeti, Fransa ihtilâli devrinde zaruri olarak gevşemişti.” (…) Rusya ise Osmanlı Devleti’nin içerisinde bulunduğu idarî, askerî ve malî buhrandan istifade ile Osmanlı Devleti’nin “istiklâl ve tamâmiyetini tehdit eyliyordu. Rusya’nın bu tehdidi altında, Osmanlı Devleti’nin ortadan kalkmak ihtimalleri vardı; bütün Avrupa devletleri nazarında bu mühim bir mesele idi; “Şark Meselesi” denilen mesele işte budur.”(2)

Yukarıda açıklananlara ilave edilmesi gereken önemli bir husus daha vardır:

Osmanlı Devleti, Batı Dünyasınca sadece ekonomik beklentiler nedeniyle parçalanmamıştır.

Osmanlının parçalanmasının ana sebeplerinden birisi de Osmanlıların (Müslüman Türklerin) Anadolu ve Rumeli’ye (Avrupa’ya) ayak basmaları, yerleşmeleridir.

Bu noktada “Ne kadar geriye bakarsanız, o kadar ileriyi görürsünüz” diyen, Henry Ford’un sözünü tekrarlayarak ve özellikle gençlerimizin kendi tarihi gerçeklerini öğrenmeleri adına kısa bir gezintiye çıkacağız.

Batılı büyük düşünürlere göre Osmanlı, insanlık tarihinin görüp göreceği tek “Güneş Devlet” tir. (*) Osmanlı, kastedilen manada “Hasta“ değildir. Ortada bir hastalık varsa, bu: Hristiyan dünyasının, kendi itirafları ile Osmanlının bünyesine beş yüzyıl boyunca aşıladıkları virüslerdir.

Osmanlı, beş yüzyıl boyunca yapılan binbir çeşit saldırıya karşı direncini son ana kadar koruyabilmiş; 1918 Dünya şartlarının gereği olarak kendi iradesi ile bir Anka Kuşu (**) misali küllerinden yeniden doğmuştur.

Bu iddialı sözler, duygusal bir (Müslüman, Türk ve Osmanlı hayranı!) beynin değil, açıklandığı gibi insanlığın çok sayıda düşünen büyük beynin ortak ifadesidir.

Aşağıda ve ilerleyen bölümlerde, çok sayıda devlet adamı ve düşünürün bu konudaki tespit ve görüşlerine yer verilmektedir. Bunlardan birisi de, Romen Büyükelçi Trandafir G. Djuvara‘dır.  Diplomat-Tarihçi Djuvara, 1914 yılında yazdığı kitapta, bizim anlayamadığımız, daha doğrusu anlamamız istenmediği için doğru anlatılmayan Osmanlı gerçeğini bize tam ve doğru olarak aktarmaktadır.

Hıristiyan güçler, altı yüzyıldır Osmanlı Devletine değişik saldırılar düzenliyorlar. Parçalanması yüzyıllardır planlanan, çeşitli iç ve dış güçlüklere rağmen son zamanlara kadar direnebilen başka bir devlete rastlamak mümkün değil. Osmanlı Devletinin sonunun geldiği çok söylenmiştir, ancak Osmanlılar her seferinde ya kendi güçleriyle ya da beklenmedik yardımlar alarak ayağa kalkabilmişlerdir.

…18. Yüzyılda kimse Türkiye’nin sonunun yaklaştığını sanmıyordu. Mösyö Djuvara’nın (“Osmanlının paylaşılması hakkında yüz proje”nin yazarının) pek yerinde olarak yollama yaptığı Montesquieu: “Türk İmparatorluğu eskiden Greklerin bulunduğu zayıflık derecesindedir ; ama daha uzun süre yaşayacaktır; zira bu İmparatorluğu yıkmak isteyecek bazı hükümdarlara, Avrupa’nın üç tüccar Devleti hemen katılmayacaklardır” diyordu. Bu tahmin uzun süre doğru çıktı. 19. Yüzyılın büyük bir bölümünde Osmanlı İmparatorluğu’nun varlığının Avrupa’nın dengelerini koruma açısından gerekli olduğu düşüncesi, üzerinde tartışma bile yapılamayacak bir gerçek sayılıyordu. Pitt’in şu ünlü sözleri biliniyor: “Osmanlı İmparatorluğu’nun varlığının devamının İngiltere için bir ölüm kalım sorunu olmadığını söyleyen kimseyle tartışmaya bile girmem”. Ancak böyle görüşlere artık İngiltere’de: de başka yerde de rastlanmıyor. (***)

15 Mayıs 1889 tarihinde Godefroid Kurth  şöyle yazıyordu:

“İslam başka hiç kimsenin yapamadığı, hatta cesaret edemediğini yaptı. Haç (Hristiyanlar) herkesi yenmişti. Hilal (Müslümanlar) ise haçı yenilgiye uğrattı.” (3)

XI. Yüzyılda “Tanrı böyle istedi” denmişti. Bugün de aynı şey söylenebilir. O tarihlerde yaptığımız savaşın eşini bugün aynı düşmanlara karşı yapıyoruz”

Tarîh-i İslâm sırf akvâm-ı îslâmiyye’nin (Müslüman Toplumlar) zararına olarak akvam (Cemiyet) ve milel-i Mütecâvvirenin (komşu devletler)  terakkîyâti  (yükselme) tarîhi demektir. Ve binâen’aleyh ba’zı mahiyet-i diniyyeyi muhtevidir. (Fatih) Sultan Mehmed-i Sânî ile Sultan Süleyman-ı Kanuni’nin Hrıstiyan memâlîğindeki (Ülkelerinde) muzafferiyeti Hilâl’in Sâlib’e muzafferiyetidir. (İslam’ın Hristiyanlığa galip gelmesidir)  (4)

…Bizans İmparatorluğu’nun vârisi bulunan Osmanlı İmparatorluğu bu verasetin hem menâfi’ini (faydasını) hem de mehâzîrini (zararını) gördü. Her taraftan boğazlara sâhib bu imparatorluk bir hayli zaman Asya’ya müntehi (tamamlayıcı) olan Avrupa yollarına da hakîm bulunmakta ve kendi silahî kuvveti ile bütün Avrupa’yı merkezî üzerine icrâ-yı hükm ve nüfuz eylemekde idi. (söz sahibi oldu)  Ve tabî’î bundan dolayı birçok düşman kazanmış idi. (5)

Garbtan (Batıdan) Hindistan’a vâsıl olmak arzusunda bulunan Kristof Kolomb İslâmiyeti bidâyet-i i zuhurunda mahv etmek (yıkmak) fikrine düşmüş idi. (****) Bu fikrin evhâm ve hayâlâtdan (Hayal) ibaret olduğunu mu’âsırîni (aynı asırda yaşayanlar) Kristof Kolomb’a söylüyorlardı.

İşte o vâkiten beri evlâd ve ahfadı da (gelecek nesiller) aynı fikri perverde (yetiştirilmiş) ediyorlar  fî-yevminâ hazâ  (bugünkü günde) birlikte Pamir Kıt’ası’na gelmiş olan ve biri Kafkasya’ya ve diğeri Nil’e hakîm bulunan Rusya ile İngiltere’nin şarktan (Doğudan) vesâ’ir Hükûmet-i Hristiyaniyyeninde garbtan (Batıdan) Bahr-i Sefid  (Akdeniz) üzerinden Müslümanları tazyik ettikleri görülüyor. (6)

Papa Aeneas Sylvius Piccolomini 1463 yılında Fatih Sultan Mehmet’e yazdığı bir mektupta onu Hristiyan olmaya davet ediyordu:

–“Vaftiz olacağın bir damla su seni Hristiyan yapacak, İncil’in hizmetine sokacaktır; bunu yaparsan, yeryüzünde senin şanını aşabilecek, gücün eşit olabilecek hükümdar bulunmayacaktır.” (7)

İstanbul’un fethinden hemen sonra bile zaman zaman Osmanlı imparatorluğunun kısa zamanda yıkılacağı söylenir olmuştu; büyük Napolyon da tahmininde yanıldı, 1784’te Türkiye’nin on yıl içinde Rusya’nın avucuna düşeceğini yazan Prusya’nın İstanbul’daki temsilcisi Diez de (8) Rus Çarı Büyük Pierre 23 Mart 1711 tarihli bildirisinde Doğu Hristiyanlarına şöyle sesleniyordu:

‘Sizleri orduma davet ediyorum, gelin; kılıcımın gücüyle, barışa kavuşacaksınız ve Türklerden kurtulacaksınız.”  1807 yılında Şövalye Gentz“ İstikbali mezardan daha da karanlık” görüyordu; Ruslar 200.000 kişi kaybedecekler ama Konstantinopl’a (İstanbul’a) yerleşeceklerdi. (9)

(İngiltere Dışişleri Bakanı) Lord Curzon’un İstanbul ile Boğazlar’ın Türklerden alınması konusunda İleri sürdüğü düşünceler aşağıdadır:

-“Aşağı yukarı beş yüz yıllık bir süre boyunca Türklerin Avrupa’da bulunmaları Avrupa siyasası için bir delilik, entrika ve çürüme, Türklere tâbi uluslar için bir zulüm ve fena idare kaynağı, İslam âlemi için de yerinde olmayan küstahçasına ihtiraslar saiki olmuştur Türk’ü, kendini büyük bir devlet addetmek cüretine sevk etmiş ve ona aynı hayali diğerlerine kabul ettirme kudretini vermiştir… (Türklerin Avrupa’da bulunmaları) Balkan sorununun çözülmesine ve Balkan uluslarının tam serbestisine karşı sarsılmaz bir set olmuştur. Gelir ve varlığının İstanbul’un çürümüş çevresine veyahut hakiki kuvvetli ve ihtiyaçları ile mütenasip olmayan kara ve deniz kuvvetlerinin gereklikleri için israf olunması Türk ulusunun daha iyi ve uygun hiçimde yöneltilmesini aynı surette engellemiştir.” (10)

Lozan Antlaşması, 24 Temmuz 1923’de imzalanmış, onaylanmak üzere (İngiltere Meclisi’ne) Avam Kamarası’na gelmiştir. Tarihler, 15 Ocak 1924’ü göstermektedir ve İngiltere Kralı V. George  açış konuşması ile kürsüdedir ve dünyaya ilan etmektedir:

Lozan’ı ilgilendiren bir kanun tasarısı derhal görüşülmek üzere Parlamentonun gündemine gelecekBu tasarı kabul edilir edilmez Lozan Antlaşması onaylanmış olacak ve YENİ BİR ÇAĞ AÇILACAKTIR “  (11)

İngiltere Kralı V. George, “Yeni bir çağ açılacaktır” ifadesi ile kastettiği:

“Sevr anlaşması öncesi Lozan’daki İngiliz temsilcisi Lord Curzon, hükümetine verdiği memorandumda bütün batı dünyasının görüşlerine tercüman olarak şu açıklamayı yapıyordu.

-“Türkleri Avrupa’dan ve İstanbul’dan sürmek için 500 yıldır beklediğimiz fırsat doğmuştur. Bu fırsat asla kaçırılmamalıdır.”

İngilizlerin bu konudaki düşüncesi elbette bunlarla sınırlı değildir….“Bu Kuran Müslümanların elinde kaldıkça biz onlara hakiki hâkim olamayız. Ya Kuran’ı ortadan kaldırmalıyız veya onları Kur’an’dan soğutmalıyız” diyen İngiliz Başbakanı Gladston ise, Lord Curzon’un bu görüşünü destekleyerek “Barbar Türkleri Asya’ya Sürmeliyiz” açıklamasını yapıyordu…”(12)

Yukarıdaki açıklananlar özetlenirse:

-Sanayileşen Batı,19. Asrın sonunda Osmanlı Toprakları hariç tüm dünyayı paylaşmıştır.

-Osmanlı Devleti, (Bölgesinde çok önemli bir denge olmasından dolayı), hem ekonomik hem de eskiden gelen bir intikam düşüncesi ile sona bırakılır ve ancak, bir dünya savaşı sonunda paylaşılabilir.

-Batılılar, Japonları, kendi iç birliklerini sağlamalarına izin verir, onları (çıkarları için) desteklerler. BU nedenle, Japon kalkınması sadece Japonlara ait değildir.

-Japonları destekleyen Batılılar, Osmanlının içeride birliğini kurmasına izin vermediği gibi, sebepsiz savaşlarla ekonomisi (borç para-faizlerle) çökerterek, kalkınması için harcayacağı kaynakları tükettirir.

-Osmanlının yıkılması, 18.asırda değil, Anadolu’ya ayak basmaları ile birlikte planlanmıştır.

Devletler için “yüzyıl” insan için “bir yıl” ölçüsündedir. Yaşananlar gösteriyor ki, Tarih, ibret almak içindir. İbret almayanlar, her seferinde aynı acıyı yaşayacakları emin olmalıdır.

Devam edecek

www.canmehmet.com

Resim: web ortamından alınmış, yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

Kaynaklar:

(*) Güneş Devlet:Güneş Ülkesi isimli ütopya eseri ile ünlenen İtalyan Filozof Tommaso Campanella (1568-1639)  şair, yazar ve filozoftur. “Güneş Ülkesi, isimli eser, filozofça bir devlet tasarısıdır. Platon’un Devlet’i, Thomas Moore’ın Ütopya’sı çizgisinde, toplum yararını bireyinkiyle bağdaştırıp, halklı bir düzen tasarısı getiren Güneş Ülkesi, sosyal bilimlere eğilenlerin okumadan edemeyecekleri, dünya üniversitelerinde de yardımcı kitap olarak salık verilen ana yapıtlardan biridir.

“Filozof Companella, son tahlilde Osmanlı’nın şahsında; her şeyin ideal ve nihaî anlamda tatbik edildiği “Güneş Ülke” özlemini şu şekilde tavsif ve tarif etmektedir:

“Güneş Ülke’yi yeryüzünde bulmak mümkün müdür?

-Fikir hürriyetine. Vicdan hürriyetine, lisan hürriyetine ilişmeyen Türklerin varlığı hiç olmazsa yarın böyle bir ülkenin var olacağını bana hissettiriyor.

Madem ki, düşünceyi zindana koymayan, hakikat sevgisini zincire vurmayan bir millet, o cesur, âdil Türkler var; üzerinde yalnız hakikatin, adaletin ve hürriyetin hüküm sürdüğü bir “Güneş ülke” yarın neden vücut bulmasın?”

(**) Anka Kuşu: “Arap, Fars ve Türk edebiyatlarında anka, efsanevi özellikleri ve değişik adlarıyla çeşitli teşbih, mecaz ve mazmunlar halinde geniş kullanma sahasına sahiptir. Özellikle divan edebiyatının manzum ve mensur metinlerinde iyi özellikleri ile zikredilir. Renkli tüyleriyle bir cennet kuşu kabul edilerek zümrüdüanka diye bahsedilmiştir. Yükseklerde uçması ve kolay avlanamayışı yüzünden ulaşılması çok zor durumları ifade etmek için kullanılmıştır. Sevgili, adı herkes tarafından iyi bilindiği halde, kendisini görenin olmaması, gözle görülmeyişi veya ona ulaşma zorluğu sebepleriyle ankaya benzetilmiştir. Onun aşığa iltifat etmesi ve yakınlık göstermesi ise aşığın başına “devlet kuşu” konması olarak kabul edilmiştir. Ankanın en meşhur özelliği, kimseye muhtaç olmadan kendi başına yaşadığı için kanaati temsil etmesidir. Bu yüzden kanaat sahiplerine “ankameşreb” veya “ankatabiat” denir. Yine bu özelliği sebebiyle kimseden birşey beklemeden darda kalan herkese yardım eden bir varlık hüviyeti kazanmıştır.”Efsaneye göre: Anka Kuşu; ölümünün yaklaştığını hissetmeye başladığı an kendisine kuru dallardan bir yuva inşa etmeye başlar ve bunu ne olduğu bilinmeyen bir zamkla sıvar.Daha sonra yuvanın içinde ölümünü bekler. Güneş ışınları yuva içindeki kuru dalları (kuş ile birlikte) yakar. Efsaneye göre bir süre sonunda küllerden yeni bir Anka Kuşu doğar. Bu efsane, birçok dinde yeniden varoluş, diriliş sembolü olarak benimsenir”

(***) Elçi, Fransa Enstitüsü üyesi Paris Hukuk Fakültesi ve Siyasal Bilgiler Okulu Profesörü. “Türkiye’nin Paylaşılması hakkında yüz proje”nin önsözünden)

(****) Hurmuzaki, Suppl. I, Cilt II, Sh.220 (Alıntı: Türkiye’nin paylaşılmasında…)

(1) (La Croix et le Croissant; Le Magasin Littéraire et Scientifique; Gand ve Paris) Alıntı: “Türkiye’nin paylaşılması hakkında yüz proje” Trandafir G. Djuvara İkinci Baskı: Ağustos 2008

(2)Şark Mes’elesi  Edouard dé Driault, “Bidâyet-i Zuhurundan Zamanımıza Kadar “

(3) A.g.e: Sahife:64

(4) A.g.e: Sahife:6

(5) “Evolutions du probleme oriental.” Revue des Deux Mondes, 1878)

(7) C.von Sax, Geschichte des Machtverfalles der Türkei, Wien, 1908, Sh. 118,

(8) “Türkiye’nin paylaşılması hakkında yüz proje”

(9) Osmanlının Tasfiyesi, Yazarın dip notu: Hikmet Bayur, sahife:316. Bunlar, Ocak 1919’da İngiliz kabinesi üyelerine dağıtmış olduğu bir andıçta bulunmaktadır. Bkz. Lord Ronaldshay, The Life of Lord Curzon, III, s. 264)

(10) Metin daha sonra; “YENİ BİR BARIŞÇIL İLİŞKİLER ÇAĞI AÇILACAKTIR”  olarak değiştirilmiştir.” fazlası için bakınız:   http://www.canmehmet.com/majestelerinin-gazetesinde-yayinlanan-laik-bir-cumhuriyet-ilanin-arkasindaki-sir-4.html

(11-12)Prof. Dr. A. Haluk ÇAY, 1996, “Her Yönüyle Kürt Dosyası” S.13–14, Turan Kültür Vakfı Yayınları. Ayrıca bakınız, Prof. Karaca’nın “Büyük Oyun” isimli eserine Daha fazlası için bakınız;    http://www.canmehmet.com/lozanda-lokomotif-vagonlardan-ayrilir-ve-salip-hilali-doguyu-halleder-son.html#sthash.XjqVPLWv.dpuf

Sanayileşmesinin Gizli Tarihi: Aynı Dönemde Japonlar Kalkınmaya Türkler Parçalanmaya Başlar (2)

 

Dünya kamuoyuna Japon kalkınmasının parlak ışıklar altındaki vitrini gösterilmiş, bu işin pişirildiği mutfak, arka plan gözlerden uzak tutulmuştur.

Bu bölümden itibaren, son iki yüz yıldan bugüne, sanayileşme hamlemizde nerede hata yaptığımızı görmek adına: Bilgimiz ve deneyimimizin izin verdiği ölçüde, Osmanlı ve Japonya’nın kalkınma hamlesi eş zamanlı olarak aktarılmaya çalışılacaktır.

Japonya, bir taraftan Çin’i ve diğer Asya toplumlarını Batı çıkar ve değerleri için açılmaya zorlayarak Batı dünya egemenlik ilişkilerine eklemlenmesine katkı sağlayabilecek; diğer taraftan da Rusya’nın bölgede yükselişini ABD ve İngiltere yararına durdurabilecek bir konumdadır.

Japonya’nın bu görevleri yerine getirebilmesi, ancak modernleşmesi ve bölgesel bir güç olması ile mümkün olabilecektir. Bu görevlerle Japonya, Batı dünya egemenlik ilişkilerinde tamamlayıcı bir rol üstlenebilecektir. Bu nedenle Japonya’ya ilgi duyulmuştur. Japonya’nın bu ilgiye olumlu cevap vermesi ile söz konusu ilişkilere başarılı şekilde eklemlenmesi ve böylece modernleşme sürecine girmesi ve başarı sağlaması mümkün olmuştur. (1)

Yukarıdaki açıklamadan anlaşılan Amerika ve İngiltere, Rusya’nın büyümesini dengelemek (Çin’i zorlamak) için Japonları (kalkınma hamlelerini) desteklemişlerdir.

Bu noktada, kalkınma hamlelerinin insan unsurundan bağımsız olamayacağı iddiasında bulunan ilim insanının görüşüne yer verilmelidir.

Dünyaca ünlü Harvard’lı iktisat profesörü : “Bizim ekonomik dediğimiz meseleler aslında sosyal ve kültüreldir.” Demektedir.

-“Otuz yılımı yatırım, istihsal ve iktisadi gelişme meselelerine verdim ama sonunda şunu anladım ki bütün bu meseleler bir toplumun sosyal yapısı ile orada çarpışan fikirlere, karşılıklı menfaatlerle karşı karşıya gelince hiçbir sonuç vermez.” (2)

Ömrünü iktisadi gelişme meselelerine harcayan ilim insanına göre:

-Ekonomik gelişmeler insan unsuru ile yakından ilgilidir. (İnsanla hayat bulmakta, başarılı olabilmektedir.)

-Ekonominin bir yüzü sermaye/servet; diğer yönü insanın kural haline getirdiği yaşayışı ve anlayışıdır.

-Ekonomik ve sosyal unsurlar bir bütündür. Ekonomik gelişme, kültürel kalkınma ile birlikte ancak anlam kazanmaktadır.

Özeti: İnsanınızın karakterini ve anlayışını dikkate almadan (kopya-taklit) hazır programlarla, hazır alınan ürünlerle sanayileşemiyor, kalkınamıyorsunuz.

Japon Kalkınması:

Amerikan Savaş Gemileri (1853’te) Japonları dışarıya açılmaya zorlamadan evvel, Japonlar dış dünyaya kapalı bir yaşam sürdürmektedir. Japonların Batı’ya açılmaları, Amerikalıların zorlamaları neticesidir.

Ancak, Batılılara direnemeyen Tokugawa yönetimi, halk nezdinde meşruiyetini kaybeder ve (Tokugawa yönetimi) Şogunluk kurumu ile birlikte ilga edilir. (Kaldırılır)

Bu olaylardan sonra (1868’de) tahta geçen İmparator Meiji, Japonya’yı Batı örneğine göre yeniden örgütler  ve başarılı reformlar gerçekleştirir.

Japonya ve Türkiye Asyalıdır. Biri Asya’nın en doğusunda ve diğeri de en batısında yer almaktadır. İki ülke de köklü modernleşme çabası içine girmişlerdir. Japonya, modernleşme sürecinde önemli bir mesafe almış ve dünya ekonomisinin ikinci büyük gücü olmuş, Dünya ekonomisine entegre olarak kısa zamanda ekonomik büyümesini devasa boyutlara çıkarmıştır.

Buna mukabil Türkiye, temel sorunlarını aşamamıştır. Bu çalışmaya yön veren varsayım; Japon modernleşme başarısı, Batı ile kurulan belli ilişkilerin bir ürünüdür.

Bir başka ifade ile; Japonya sanıldığı gibi iç dinamikleri ile değil, Batı’nın, özellikle ABD ve İngiltere’nin bu ülkeyle kurduğu özel ilişkiler sonucu modernleşme sürecine girmiştir. (3)

19. yüzyılda Batı, Doğu’yu denetim altına alma çabaları çerçevesinde, Japonya’yı kendi çıkarlarına elverişli hale getirmek için askeri önlemlerle dışa açılmaya zorlamıştır. Japonya bu zorlamaya sürecine girmiş ve dış ilişkilerini Batı siyaseti ile uyumlu şekilde direnemeyerek Batı’ya açılmış ve batıcılaşma/modernleşme biçimlendirmiştir.

Çin 19. yüzyıl boyunca Batı dünya egemenlik ilişkilerine direnme başarısı göstermiş ve bir Hindistan’a dönüştürülememiştir. Japonya aynı zamanda Uzak Doğu’ya yayılan ve oradan da Amerika kıtasına sarkmayı başaran Rusya’nın da komşusudur.

Japonya, bir taraftan Çin’i ve diğer Asya toplumlarını Batı çıkar ve değerleri için açılmaya zorlayarak Batı dünya egemenlik ilişkilerine eklemlenmesine katkı sağlayabilecek; diğer taraftan da Rusya’nın bölgede yükselişini ABD ve İngiltere yararına durdurabilecek bir konumdadır.

Japonya’nın bu görevleri yerine getirebilmesi, ancak modernleşmesi ve bölgesel bir güç olması ile mümkün olabilecektir. Bu görevlerle Japonya, Batı dünya egemenlik ilişkilerinde tamamlayıcı bir rol üstlenebilecektir. Bu nedenle Japonya’ya ilgi duyulmuştur. Japonya’nın bu ilgiye olumlu cevap vermesi ile söz konusu ilişkilere başarılı şekilde eklemlenmesi ve böylece modernleşme sürecine girmesi ve başarı sağlaması mümkün olmuştur.

Japon seçkinlerinin ülkenin Batı’ya açılacağı kararını vermeleri ile birlikte Japonya, Batı örneğinde bir toplum oluşturmak ve ancak böylece güçlenmek amacıyla toplumsal düzeyde bir dizi reformlar yapmıştır.

Meiji dönemi (1868-1912), Japon modernleşmesinin temel niteliklerini kazandığı bir dönemdir. (4)

Yukarıda yazılanlar özetle:

-Japonların Batı’ya açılmaları, Amerikalıların zorlamaları neticesidir.

-Batılılara direnemeyen Tokugawa yönetimi, halk nezdinde meşruiyetini kaybeder ve Şogunluk kurumu ile birlikte kaldırılır. Bu olaylardan sonra (1868’de) tahta geçen İmparator Meiji, Japonya’yı Batı örneğine göre yeniden örgütler ve başarılı reformlar gerçekleştirir.

Japonya sanıldığı gibi iç dinamikleri ile değil, Batı’nın, özellikle ABD ve İngiltere’nin bu ülkeyle kurduğu özel ilişkiler sonucu modernleşme sürecine girmiştir.

-Buna mukabil (O dönem) Türkiye, temel sorunlarını aşamamıştır.

Peki, Türkiye’nin (Osmanlının) aşamadığı (anlatılmayan) temel sorunları nelerdir?

Aşağıda aktarılanlar, Seyyah, gazeteci, yazar ve ilim insanı, Abdürreşid İbrahim’in, 1909 Yılında Uzakdoğu seyahatinde Japonya’da gördükleri ile ilgili olarak bunları bize yazdığı (Alem-i İslam) kitabına aittir.

Yazar, Japon Prens, Bakan, General, Üniversite Hocaları, yöneciler, kontlar ve büyük sermaye sahipleri ile birçok kez ve çok uzun görüşmeler yapmıştır.

Bu anlatımlarda ana tema, Japonya’nın kalkınmasındaki sırların öğrenilmesi ve aktarılmasıdır.

Bir ülkenin kalkınmasında birincil önceliğin ne olduğu, Yaşlı Tokyo adliye meclisi reisinin ağzından Japonların uçurumun kıyısından hangi olayla ve nasıl döndükleri anlatılmaktadır. (Yıl 1909)

“…Japonya bundan 50 sene evvel 300 bu kadar vilayete taksim olunurdu, her ne kadar memleketin hâkimiyet ve imparatorluğu şimdiki hanedana mensup idiyse de, umumiyetle vilayetler birer emirlik şeklinde idare olunurdu. Ve her emirlik de kendi ülkesinde hür ve müstakil idi. Birbirleriyle muharebeler ederlerdi, birinin mülkü diğerine geçer ve ilâ gayri zâlik. Bununla beraber umumiyetle federasyon usulünde tümüne bir Japonya denilirdi. İmparatorluk payitahtı Kiyoto beldesinde bulunurdu.

Çimbo Tingo tarihi 20. Senelerinde Tokyo emirliğinde olan Tokogavakiki gayet kuvvetli bir emirlik olmuştu, pek çok muharebeler kazandı, büyüdükçe büyüdü, sonunda imparatorluğa karşı dahi harp ilan etti.

O arada emirlikler arasında bir i’tilaf (yakınlaşma-anlaşma) başlamıştı, bu yakınlığa da sebep 1808’de Amerika’nın Japonya’ya karşı icra ettiği nümayiş olmuştu. Amerika’nın tecavüz edeceğini hisseden Japonlar kendi aralarında ittifak antlaşmasının lüzumuna kesin olarak karar vermişlerdi.

Nihayet Tokogavakiki güç ile galebe ettiğinde bütün emirliklerle beraber kendi emirliğini de lağvederek, memleketi tamamıyla müstakilen şimdiki (imparator) Mikado’ya terketti. İmparatorluk da Tokyo’ya naklolundu.

Daha doğrusu evimize dışardan hırsız geleceğini hissedince birleşiverdik.

Sonra baktık ilim ve maarife ihtiyacımız büyük, çocuklarımızı Avrupa’ya tahsile gönderdik, öğretmenler getirdik. (5)

Yaşlı Japon siyasetçi ne demektedir?

-“…1808’de Amerika’nın Japonya’ya karşı icra ettiği nümayiş olmuştu. Amerika’nın tecavüz edeceğini hisseden Japonlar kendi aralarında ittifak antlaşmasının lüzumuna kesin olarak karar vermişlerdi. “

Demek ki, Japon kalkınmasının ilk roketi, ülke içinde sağlanan birlik olmuştur.

Birlik sağlandıktan sonra ancak, sıra ilim ve maarife gelmiştir. Daha doğrusu gelebilmiştir.

www.canmehmet.com

Devam edecek

Resim:Tarafımızdan hazırlanmıştır.

Kaynaklar:

(1)JAPON MODERNLEŞMESİ ÜZERİNE (1868-1912) Hakkı Büyükbaş Yrd. Doç. Dr., Erciyes Ü., Nevşehir İİBF hbuyukbas@eunev.edu.tr

(2)“Osmanlı’dan günümüze kimlik ve ideoloji”, Prof. Dr. Kemal H. Karpat (Daha fazlası için bakınız: http://www.canmehmet.com/osmanli-ile-ilgili-konusmadan-evvel-ilgili-donemde-asya-avrupa-ve-afrika-haritalarina-birlikte-bakilmalidir.html

(3) JAPON MODERNLEŞMESİ ÜZERİNE (1868-1912) Hakkı Büyükbaş Yrd. Doç. Dr., Erciyes Ü., Nevşehir İİBF hbuyukbas@eunev.edu.tr

(4)A.g.e.

(5)Alem-i İslam Cilt I.

Sanayileşmenin Anlatılmayan Gizli Tarihi: Neden Bizim Bir Toyota, Sony’miz Yok (1)

 

Bir zamanlar, gelişmekte olan bir ülkenin önde gelen bir araba üreticisi ilk binek otomobillerini ABD’ye ihraç etti. Bu küçük firma, o güne kadar sadece tapon ürünler – daha zengin ülkeler tarafından üretilen kaliteli ürünlerin kötü taklitlerini- üretmişti. Bu otomobil çok karmaşık bir şey değildi.  -sadece ucuz ve küçük bir arabaydı (bazıları bunu ‘dört tekerlekli bir kül tablası’ diye adlandırabilirdi). Fakat bu, ülke için çok önemli bir andı ve ihracatçıları da gurur duyuyorlardı.

Maalesef, ürün başarısız oldu. Çoğunluk, küçük otomobilin gayet kötü göründüğünü düşündü. Konu hakkında yeterli bilgisi olan alıcılar, sadece ikinci sınıf ürünlerin yapıldığı bir yerden gelen bir aile arabası için önemli miktarda para harcamakta isteksizlerdi. Yeni otomobilin ABD pazarından çekilmesi zorunluluk haline geldi. Bu felâket ülkenin vatandaşları arasında esaslı bir tartışmaya yol açtı.

Pek çok kişi, firmanın basit tekstil makineleri imâlatı olan asıl işinde kalması gerektiğini ileri sürüyordu. Zaten, ülkenin en büyük ihracat kalemi ipekti. Eğer firma, 25 yıllık denemeden sonra iyi arabalar yapamıyorsa, bunun bir geleceği de yoktu. Hükümet, araba imalatçısına başarılı olması için her türlü fırsatı vermişti; yüksek gümrük tarifeleri ve otomobil endüstrisinde yabancı sermayeli yatırımlara getirilen sert kontroller firmanın iç pazardaki yüksek kârını garantilemişti. On yıldan daha kısa bir süre geçmemişti, firmanın eli kulağındaki bir iflastan kurtarılması için kamu parası dahi kullanıldı. Dolayısıyla da o tarihlerde durumu eleştirenler 20 yıl önce ülkeden kovulan yabancı menşeili arabaların ülkeye dönüşü için araba ithalatçılarına yeniden izin verilmesi gerektiğini ileri sürdüler.

Aynı fikirde olmayanlar da vardı. Bunlar otomobil üretimi gibi ‘ciddî’ bir endüstri geliştirmeksizin hiçbir ülkenin, hiçbir yere varamadığını ileri sürdüler. Herkese çekici gelecek arabalar yapmak için sadece daha fazla zamana ihtiyaç duyuyorlardı.

Yıl 1958’di ve gerçekte o ülke Japonya’ydı. Firmanın adı Toyota’ydı ve araba Toyopet diye anılıyordu.

Toyota tekstil makinaları (Toyoda Otomotik Dokuma Makinası — Toyoda Automatic Loom) imâlatçısı olarak iş hayatına başladı ve 1933’te araba üretimine geçti. Japon hükümeti, General Motor ve Ford’u 1939’da kapı dışarı etti ve Toyota’yı 1949’da merkez bankasının (Japonya Bankası) parasıyla iflastan kurtardı.

Bugün Japon otomobilleri İskoç som balığı veya Fransız şarabı kadar doğal görünüyorlar. Fakat 50 yıldan daha kısa bir süre önce Japonlar da dâhil pek çok kişi, Japon otomobil endüstrisinin var olmaması gerektiğini düşünüyorlardı.

Toyopet yenilgisinden yarım yüzyıl sonra, Toyota’nın lüks markası Lexus, Amerikalı gazeteci Thomas Friedman’ın kitabı, Lexus ve Zeytin Ağacı (The Lexus and the Olive Tree) sayesinde bir bakıma küreselleşmenin ikonu oldu.

Kitap, başlığını 1992 ‘de Japonya’dayken Shinkansen hızlı trenindeki yolculuğu esnasında Friedman’a gelen vahye borçlu. Friedman, Lexus fabrikasına kendisini adamakıllı etkileyen bir ziyarette bulunmuş. Toyota City’de bulunan otomobil fabrikasından Tokyo’ya dönerken trende okuduğu gazetede, uzun süre muhabirlik yaptığı Orta Doğu’daki sorunlara ilişkin sarsıcı bir makaleyle karşılaşmış. ‘kendini Dünyanın daha iyi bir Lexus üretmeye adayan geri kalan yarısının, küresel sistemde başarılı olmak için ekonomik modernleşme, etkinleşme ve özelleştirme yönünde kararlı göründüğünü; oysa diğer yarısının — hattâ bazen aynı ülkenin yansının, bazen aynı insanın yarısının — hâlâ hangi zeytin ağacına kimin sahip olduğu kavgasını sürdürdüğünü’ fark etmiş.

Friedman’a göre, zeytin ağacı dünyasındaki ülkeler, kendilerini Friedman’ın Altın Deligömleği (Golden Straitjacket) dediği belirli bir dizi iktisadî politikaya uyduramadıkları taktirde, Lexus dünyasına katılamayacaklardır.

Friedman, Altın Deligömleği’ni tanımlarken büyük ölçüde zamanımızın neoliberal ekonomik ortodoksluğunu özetliyor: Bir ülke bu duruma uyum sağlamak amacıyla, kamu iktisadî teşebbüslerini özelleştirmeye, enflasyonu düşük tutmaya, devlet bürokrasisinin çapını daraltmaya, bütçe dengesini tutturmaya (eğer fazla vermiyorsa), ticareti serbestleştirmeye, yabancı sermayeli yatırımların önündeki engelleri kaldırmaya, sermaye piyasalarındaki düzenlemeleri zayıflatmaya, ülkenin para birimini konvertibl hâle getirmeye, yolsuzlukları azaltmaya ve emeklilik sistemini özelleştirmeye ihtiyaç duyar.

Ona göre bu, yeni küresel ekonomide başarıya giden tek yoldur. Bu Deligömleği, haşin fakat coşturucu küreselleşme oyununa uygun tek kıyafettir.

Friedman durumu kategorize etmektedir: ‘Altın Deligömleği’nin maalesef ‘herkese uyan tek bir beden ölçüsü’ vardır… Her zaman hoş, yumuşak veya rahat değildir. Fakat buradadır ve bu tarihsel sezonda askıda duran tek modeldir. ‘

Bununla birlikte, gerçekte Japon hükümeti 1960’ların başlarında serbest ticareti savunan iktisatçıları izleseydi, Lexus olmayacaktı. En iyi durumda Toyota, Batılı bir otomobil üreticisinin küçük ortağı olacak ya da en kötü durumda silinip gidecekti. Aynı şey, tüm Japon ekonomisi için de geçerli olacaktı. Eğer Japonya Friedman’ın Altın Deligömleği’ni daha önce giymiş olsaydı, ülke 1960’larda olduğu gibi Şili, Arjantin ve Güney Afrika’yla aynı gelir düzeyinde üçüncü sınıf bir endüstriyel güç durumunda kalacaktı.

O yıllarda Japonya, Fransız Cumhurbaşkanı Charles De Gaulle tarafından, başbakanı bir ‘transistörlü radyo satıcısı’ gibi kovulup hakarete uğrayan bir ülkeydi’

Başka bir ifadeyle, eğer Japonlar, Friedman’ın tavsiyesine uysalardı, bugün Lexus ihraç etmeyecekler fakat hâlâ kimin hangi dut ağacına (ipek böceklerini besleyen) sahip olduğuna dair kavga ediyor olacaklardı.

Toyota hikâyemiz, Thomas Friedman ve meslektaşlarının öne çıkardıkları küreselleşme hikâyesinde sarsıcı hususlar bulunduğunu ileri sürmektedir. Bunun ne olduğunu tam olarak söyleyebilmek için, öncelikle size ‘küreselleşmenin resmî tarihi ‘ olarak adlandırdığı şeyi ve bunun sınırlılıklarını anlatmam gerekir.

Bu tarihe göre, küreselleşme son üç yüzyılda şöyle gelişti, İngiltere 18. yüzyılda, diğer ülkelerden çok daha önce serbest piyasa ve serbest ticaret politikalarını benimsedi. 19. yüzyılın ortalarına kadar bu politikaların üstünlüğü İngiltere’nin muhteşem ekonomik başarısı sayesinde açık biçimde ortaya çıktı.

Diğer ülkeler de kendi ticaretlerini serbestleştirmeye ve ekonomilerini yeniden düzenlemeye başladılar. 1870’ler civarında İngiltere hegemonyasında mükemmelleşen bu liberal dünya düzeni; yurt içinde laissez-faire (bırakınız yapsıncı) sanayileşme politikalarına, hem ulusal hem de uluslararası düzeyde güçlü para (düşük enflasyon) ve dengeli bütçe ilkeleri tarafından garanti edilen uluslararası mal hareketlerinin ve işgücü hareketlerinin önündeki düşük engellere ve makroekonomik istikrara dayanıyordu. Bunları daha önce görülmemiş bir refah dönemi izledi. (1)

Yukarıdaki yazılanlar özetlenirse:

Japonya, yakın tarihe kadar, ürettiklerinin kalitesi ile alay edilen ülke sınıfındadır. (Japon başbakanı Fransa’da bir ‘transistörlü radyo satıcısı’ gibi kovulup, hakaret görmektedir.

-Japon Devleti, özel sektöre ait makine üreten bir fabrikayı, Merkez Bankası desteği ile iflastan kurtarmıştır.

-Küresel pazara yeni çıkan firmalar, oyunun kuralına uymak zorundadır.

Bunlar bilinenler. Peki, ya bilinmeyenler:

Japonlar, Batı ile aralarındaki farkı kapatmak için yaklaşık iki asır içlerine kapanmıştır.

-Japonlar, dünyanın en sade (yoksul) yaşayan halkları arasındadır. Nerede ise kalkınma döneminde evlerinde hiçbir eşya (hasır ve mangal dışında) bulunmamaktadır.

-Japonlar dünyanın en çok okuyan insanları başında gelmektedir.

-Japonya’da halk, devlet nezdinde itibarlıdır.

Toparlanırsa: Japonlar, çok okuyan, çok çalışan, hiçbir israfta bulunmayan ve devletinden saygı gören toplumların başında gelir.

Bu örneklerden sonra Ülkemizin neden sanayileşmediğini anlayabilmek için yaklaşık iki yüz yıl geriye gidiyoruz.

www.canmehmet.com

Devam edecek:

Resimler web sitasinden alınmış, yazılar tarafımızdan düzenlenmiştir.

Kaynak:

(1)”SANAYİLEŞMENİN GİZLİ TARİHİ”, Ha -Joon Chang, İngilizceden çeviren:  Emin Akçaoğlu. EOPS YAYINLARI-76

Özgürlüğe mi Yürü(tülü)yoruz? İmamhatipler, Bekarevleri, Ayran, Bira: Altı Kaval Üstü Şeşhane!

 

 

Kimseye bir şey sormuyor, hesap vermiyor, canınızın istediği gibi yaşıyorsunuz. Ne çocuğunuzun ne eşinizin ne de anne-babanızın hiçbir değer ve kurala bağlı olmadan “sorumsuzca” yaşamasını, “Yaşama Özgürlükleri” olarak değerlendiriyor, hoş karşılıyor, “Onları anlayabiliyor!” sunuz.

Aşağıda, üzerinde toplum ve kişi olarak düşünmemiz için sosyal yaşantımızla ilgili günümüze ait bazı rakamlar verilmektedir.

Yorumunu, okuyanın bilgi-deneyim ve basiretine bırakıyoruz.

Türkiye Gayrimenkul sektörünü bekarlar taşıyor

Son 10 yılda 2,2 milyon bekar kendi evine çıktı

Häfele Türkiye’nin Eurostat verilerinden yaptığı araştırmaya göre, Türkiye’de tek başına yaşayan bekarların sayısı 2007 yılında 1,3 milyon seviyesindeyken bu rakam 2017 yılında 3,5 milyona yaklaştı.

10 yılda 2,2 milyona yakın bekarın kendi evine taşındığını ifade eden Hafele Türkiye İcra Kurulu Başkanı Hilmi Uytun, “Türkiye’de 2007 yılında hane halklarının yüzde 7,3’ünü bekarlar oluştururken, bu oran 2017 yılında yüzde 15,1’e yükseldi.

…sektördeki potansiyelin çok yüksek olduğunun altını çizen Uytun, “2007’de Türkiye’deki hane halkı sayısının yaklaşık 18,3 milyon seviyesindeyken bu rakam 2017’de 23,1 milyona ulaşmış durumda. Türkiye’deki hane halklarının yüzde 51,9’unda en az bir çocuk bulunuyor. Bu oranla Türkiye, Avrupa’nın zirvesinde. Bu alanda AB ortalaması ise yüzde 29,6 seviyesinde.” diye konuştu.

…Türkiye AB’de tek başına yaşayanlar oranında son sırada. İsveç’te bu oran yüzde 51,4 iken Danimarka’da yüzde 44,4, Litvanya’da yüzde 42,5, Finlandiya’da yüzde 41,3, Almanya’da yüzde 41,2.”

…”Bugün Avrupa’da bu alandaki rakamları analiz ettiğimizde, Türkiye olarak son sırada olduğumuzu görüyoruz. AB’deki 28 ülkede, tek başlarına yaşayanların oranı yüzde 33,6 seviyesinde. Türkiye’nin de yakın gelecekte bu seviyelere yaklaşacağını öngörüyoruz. (1)

Özetle: “Türkiye’de 2007 yılında hane halklarının yüzde 7,3’ünü bekarlar oluştururken, bu oran 2017 yılında yüzde 15,1’e yükseldi. Avrupa Birliği’nde tek başına yaşayanların ortalaması, yaklaşık % 34 seviyesinde.

Konut Sektöründen, Eğitime, İmam Hatip okullarına geçiyoruz.

Kaynak: Eğitim Sen (Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası)

2015-2016 Eğitim Öğretim İstatistikleri

Milli Eğitim Bakanlığı (MEB), 2012-2013 eğitim öğretim yılından itibaren hayata geçirilen eğitimde 4+4+4 düzenlemesinin dördüncü yılına ilişkin sayısal verileri açıklamıştır…

Özellikle son dört eğitim öğretim yılına ilişkin veriler, eğitim sisteminde yaşanan yoğun ticarileşme, özelleştirme ve eğitimin dinselleştirilmesine ilişkin temel göstergeleri bütün yönleriyle ortaya koymaktadır.

Eğitimin Ticarileştirilmesi ve Özelleştirilmesinin Somut Kanıtı: Özel Okul Sayısındaki Hızlı Artış

Eğitim Sen, ilk gündeme geldiği günden itibaren eğitimde 4+4+4 dayatmasına yönelik olarak siyasi iktidarın iki temel hedefi olduğunu vurgulamıştır.

Bunlardan birincisi 4+4+4 düzenlemesinin asıl amacını oluşturan kamusal eğitimi daha da zayıflatmak ve kamu kaynaklarını özel okullara aktararak özel öğretimi büyük ölçüde devlet desteği ile güçlendirmektir. İkinci temel hedef ise siyasi iktidarın eğitim sistemini kendi siyasal-ideolojik çizgisinde biçimlendirerek, “tek din, tek mezhep” anlayışı üzerinden eğitimi dinselleştirme uygulamalarını adım adım hayata geçirmektir.

MEB’in 4+4+4 sonrasındaki dört yılda açıkladığı örgün eğitim istatistikleri, devlete ait ilkokul ve ortaokul sayısının belirgin bir şekilde azalırken, özel ilkokul ve ortaokul sayısının ve bu okullara yönlendirilen öğrenci sayısının dikkat çekici bir şekilde artmaya başladığını göstermektedir.

…Velilerin çocuklarını özel okullara yöneltmesinde kamu eğitim kurumlarının 4+4+4 nedeniyle yaşadığı tahribatın, özellikle okullarda yaygınlaşan dinselleşme pratiklerinin belirleyici olduğunu belirtmek gerekir. Zorunlu-seçmeli din dersleri, aşırı kalabalık sınıflar, öğretmen yetersizliği, fiziki koşullar gibi pek çok neden birçok velinin özel okullara yönelmesini beraberinde getirmiştir…

İmam Hatip Okullarında İktidar Destekli Artış Sürmektedir!

Eğitim sistemini dini kurallar ve referanslara göre biçimlendirme süreci, eğitimde 4+4+4 dayatması sonrasında belirgin bir şekilde artmış, yıllarca dini eğitim kurumları olarak bilinen imam hatip okulları tartışması yeniden alevlenmiştir.

1996-1997 eğitim-öğretim döneminde 400 binlerde olan imam hatip liselerindeki öğrenci sayısı 2002-2003 eğitim-öğretim döneminde 71 bine kadar gerilemiş, AKP iktidarının eğitimin en temel sorunlarından çok imam hatiplerin sayısını arttırma derdine düşmesi ile birlikte yeniden yükselmeye başlamıştır.

4+4+4 dayatmasının bütün itirazlara rağmen ısrarla uygulandığı son üç yılda yaşananlar, Türkiye’de eğitim sisteminin yoğun bir dinselleştirme operasyonu ile karşı karşıya kaldığını göstermektedir.

…2012-2013 eğitim-öğretim yılında 730’u bağımsız, 369’u imam hatip lisesi bünyesinde toplam 1.099 imam hatip ortaokulu varken 2014-2015 eğitim-öğretim yılında bin 219’u bağımsız, 378’i imam hatip lisesi bünyesinde toplam bin 597 imam hatip ortaokulu bulunmaktadır.

İmam hatip ortaokullarındaki sayısal artış sadece okul sayısı ile sınırlı değildir.

2012-2013 eğitim-öğretim yılında imam hatip ortaokullarında okuyan toplam öğrenci sayısı 94 bin 467 iken, 2015-2016 eğitim öğretim yılında 5 kat artarak 458 bin 997 olmuştur.

4+4+4 öncesinde 2011-2012 eğitim-öğretim yılında 537 imam hatip lisesinde (İHL) 268 bin 245 öğrenci varken 2015-2016 eğitim-öğretim yılında İHL sayısı bin 149’a, bu okullarda okuyan öğrenci sayısı ise 555 bin 870’e yükselmiştir.

Açıköğretim imam hatip lisesinde okuyan 121 bin 335 öğrenciyi de eklediğimizde, Türkiye’de toplamda İHL’lerde okuyan öğrenci sayısı 677 bin 205’e ulaşmaktadır. Başka bir ifade ile Türkiye’de liseye giden her 100 öğrenciden 15’i İHL’ye gitmektedir.

Türkiye’de imam hatip okullarında okuyan toplam öğrenci sayısı Milli Eğitim Bakanlığı’nın üstün gayretleri ve devletin bütün imkânlarını seferber etmesi sonucunda 1 milyon 15 bin’e çıkmış durumdadır. Bu sayılara açık öğretim imam hatip lisesi rakamlarını da eklediğimizde toplam sayı 1 milyon 136 bin olmaktadır. (2)

İmam Hatip okulları ile ilgili yazılanlar özetle:

-2002-2003 Öğretim yılında İmam Hatip öğrenci sayısı : 71.000

-2012-2013 Öğretim Yılında 94.000

-Bugün gelinen noktada, okula giden 100 öğrencinin, %15’i, İHL’nde okumaktadır.

Milli İçkimiz Ayran mı, Bira mı?

Bira Tüketimi: (*)

-2004 yılı 813.173

-2017 yılı 915.104

Ayran Tüketimi :

“…Başbakan Tayyip Erdoğan’ın “Milli içki bira değil, ayran” açıklaması ile yeni bir tartışma başlarken, Türk halkının açık ara ‘kolakolik‘ olduğu ortaya çıktı. Çünkü Türk halkı yılda 2.6 milyar litre kola tüketiyor…

Türkiye Yeşilay Cemiyeti ve Dünya Sağlık Örgütü’nün düzenlediği Global Alkol Sempozyumu’nda “Bira, Cumhuriyet’in ilk yıllarında bazı kitaplarda maalesef milli bir halk içkisi olarak takdim edilmiştir. Bizim milli içkimiz ayrandır” diyen Erdoğan’ın çıkışıyla hangi içeceği ne kadar tükettiğimiz merak konusu oldu.

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na bağlı Tarımsal Ekonomi ve Politika Geliştirme Enstitüsü (TEPGE) tarafından hazırlanan Süt ve Süt Ürünleri Raporu’na göre, Türkiye’nin 2012 yılında tahmin edilen ayran tüketim miktarı 442 milyon 570 bin litre. Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu (TAPDK) verilerinde, aynı dönemde tüketilen bira miktarının ise 998 milyon litre olduğu yansıtılıyor. Rakamlara göre, Türk halkı en çok ABD’den dünyaya yayılan kolayı içmeyi seviyor. Türkiye’de kişi başına yıllık kola tüketiminin 2012’de 35 litre olduğu tahmin ediliyor. Buna göre, Türk halkının 2012’deki yıllık toplam kola tüketimi 2.6 milyar litre olarak hesaplanıyor…” (3)

Sonsöz: (Doğru soru cevabının yarısıdır.)

-Neyi (kendimize  göre mi) düşünüyor, (kendi değerlerimize göre mi) neyi yaşıyoruz?

-Görünürde iktidarda olan siyasi partimiz, gerçekte, ülke yönetiminde sosyal boyutta etken değil mi?

-‘Sosyal Medya’, anlamını : “Harmanı yel, deliyi el döndürür!” ifadesinde mi bulmaktadır?

www.canmehmet.com

Açıklama ve Kaynaklar:

(*) http://www.gis-der.org/pazar.html

(1)Daha fazlası için bakınız: www.cumhuriyet.com.tr/Gayrimenkul%20sektörünü%20bekarlar%20taşıyor%20-%20Cumhuriyet%20Türkiye%20Haberleri.html#

Yayınlanma tarihi: 18 Haziran 2018 Pazartesi, 12:41

(2) Daha fazlası için bakınız: 2015-2016 Eğitim Öğretim İstatistikleri: Eğitimde Ticarileşme ve Dinselleşmenin Temel Göstergeleri raporu için tıklayınız.

(3) Daha fazlası için bakınız: http://www.haberturk.com/ekonomi/is-yasam/haber/839638-ne-ayran-ne-raki

Türkiye Neden Sanayileşemiyor? Parvus’a Göre Sanayileşmek Köylüyle Başlar (6)

 

Köylülerin kalkınmadaki önemine en güzel örnek Japonlardır.  “Bir gün bir kadın abur-cubur, ufak-tefek şeylerle bir eski gazete kâğıdı, bir de ip parçası getirdi, postacıya verdi: “Omru’ya Takar Miyako’ya gidecek” dedi, gitti. Postacı onları toplayarak kâğıda sardı, o iple bağladı, adresini de yazdı, deftere kaydettikten sonra koçanını orada hizmet eden uşağa verdi (ve) “Falan kadına ver” dedi.”  (1)

Bu olayın, 1909 yılında Japonya’da yaşandığı hatırlanmalıdır.

Şimdi bu örneği ülkemize yansıtalım.

Yaşlı köylü bir kadın; birkaç eski eşya, bir eski gazete ve bir ip parçası ile postaneye gelerek, sadece alıcının adını, soyadını ve yaşadığı bölgeyi bildirerek postaneden ayrılıyor. Postanedeki görevli, bunları bu şekilde kabul eder, alıcısına ulaştırır mı?

Bunun cevabını kendinize verebilirsiniz.

Bu örnek, Japon Devleti’nin köylüsüne, halkına olan saygısının bir göstergesidir. Kendisine bu kadar kolaylık ve saygı gösterilen Japonlar devletleri için neler yapmaz?

Bizde düne kadar, Devlet, kendisine işi düşen halkına ne demekteydi?  Bugün git, yarın gel!”

Bu örnekle, bazı siyasi partilerin halk nezdinde neden hiç rağbet görmediği daha iyi anlaşılacaktır.

JAPONLARDA KÖYLÜLER

Köylü ile şehirli arasında büyük bir fark da göremezsiniz. Âdet ve ahlâk, giyiniş tarzı, her cihetten köylü ile şehirli arasında  zahirî (görünen) bir fark görülemez: Japonların köylüleri de son derecede terbiyeli, edepli, konuk-severdirler…Bazı köylerde gazete neşrolunur. Köylüler oldukça daha sade, yaşantıları tabiata daha uygundur, velhasıl bir Doğu hayatı geçirirler…

En fakir evde her sabah en evvel ele alacakları bir şey var ise, o da gazetedir. (*)Şafak söker-sökmez hemen gazeteciler otomobil ile geçerler.

Bazı köyler vardır ki, âdeta köy denilecek derecede de; iki-üç hane, beş hane, bunlar da pek çoktur. Böyleleri ekseriyede yoldan kenarda, uzakça bulunur, gazeteciler uğramaz. Fakat o hizadan geçerken o köylerin gazetelerini yol üstüne atar gider. (2)

Burada bir özeleştiri yapmamız gerekmektedir. Maalesef ne köylülerimiz, ne de bir okulda öğrenim gören aydınımız, okul sonrasında yeteri kadar okumamakta, adeta bir daha kitap kapağı açmamaktadır.

Meraklıları, Japonların okumaya ne kadar düşkün olduklarını aşağıdaki (*) web adresinden öğrenebilirler.

Japon Sanayii ve üretim anlayışı;

-Tabii bu cihede Japonları da Doğu’dan istisna edeceğiz. Zira Japonlar her şeyi (sanayi ürünlerini) önce Avrupa’dan alıyorlar, 5-10 sene sonra tamamıyla (önce taklit, sonra da daha iyisini geliştirerek) kendilerine mal ediniyorlar. (3)

Bu konuya günümüzdenbir ibretlik örnek :

Kaynak : SAVAŞ GANİMETLERİ‘ Amerikan silah ticaretinin insani bedeli, JOHN TIRMAN. Shf;:148

“…Pentagon’un Dış Askeri Satışlar programı tarafından finanse edilen ortak üretim anlaşmasının merkezinde, Türkiye’nin Mürtet hava üssü yakınlarında, Ankara’nın 20 mil güneyindeki bir buğday tarlasına kurulacak yeni fabrika vardı. Anlaşmanın açıklandığı gün şirket sözcülerinden biri, “..Anlaşma, ülkenin henüz yeni kurulan askeri uçak endüstrisine yardımcı olacaktır” dedi… Türkler buranın İşleyen bir uçak-üretim tesisi olmasını bekliyor ve bunun gerçekleştiğini görmek de General Dynamics’in sorumluluğu” demiştir. Türkler fabrikayı işletmek için, yüzde 51’lik hissesine hükümetin sahip olduğu yeni bir şirket tesis ederek TUSAŞ Havacılık ve Uzay Sanayi’ni (TAI) kurmuştur.

Uçağın ön gövdesi ve kokpiti imal etmek – ki buna uçaktaki her türlü elektronik donanım dahildi – ve bunları Türkiye’deki Mürtet tesislerine göndermek suretiyle en önemli teknoloji üzerindeki kontrolü elinde tuttu. Bu kısmi iş, 1980’lerde Fort Worth’taki sendikaları tatmin etmişti; çünkü o tarihlerde yapılacak bir sürü iş vardı. Ayrıca Dışişleri Bakanlığı’ndaki ihracatı denetim bürokratları tarafından da onaylanmıştı.

Eğer anlaşma Japonlarla yapılmış olsaydı, herkes Japonların iki yıla kalmadan kokpitin “tasarımını deşifre edip” daha iyisini üreteceğini düşünürdü – nitekim birkaç yıl sonra Tokyo ile yapılan FSX anlaşmasında böyle bir kaygı oluşmuştu. Fakat kimse Türkler hakkında böyle bir kaygıyı dile getirmedi..”

Peki, Bir Cihan İmparatorluğu kurarak, 600 yıl devam ettirmiş bir ecdadın torunları olarak neden (yakın tarihimize kadar) bunları başaramadık?

Nedeni, (Kimi yabancı okul ve medya üzerinden) özgüvenimizin yokedilmesidir.

“Biz adam olmayız!” Veya, “Türklerin yüzde …. Aptal!”  İfadeleri tanıdık geldi mi?

Batılıların gözünde Japon kalkınması :

Kaynak “Dünyaya Neden Batı Hükmediyor (Şimdilik)” Tarihin Gelişim Seyrinin Kalıpları ve Gelecek Hakkında Ortaya Koydukları. Yazar: lAN MORRIS

“..W.S. Gilbert ve Arthur Sullivan 1885’te Londra’da komik operaları Mikado’yu sergilediği zaman, egzotik Şark modeli olarak minik kuşların aşk uğruna öldüğü ve yüce cellat efendilerin kendi kafalarını kesmek zorunda kaldığı türden bir yer olan Japonya’yı almışlardı. Ne ki, aslında Japonya halihazırda tarihteki tüm diğer toplumlardan daha hızlı sanayileşmekteydi.

İç savaştan sonra 1868”de, genç imparator usta işi bir sahne amirliğiyle, Tokyo’da, ülkelerini Batılı devletlerle savaşlardan uzak tutacak, büyük ölçüde yerli sermayeyle sanayileşmeyi finanse edecek ve öfkeli halkı yabancılara kışkırtıcı saldırılardan alıkoyacak zeki yöneticileri başa getirdi…

Bu noktada önemine binaen bir açıklama yapılmalıdır:

Osmanlı Devleti’ de, ilk kez İngiliz-Fransız bankerlerden, 1853-1856 Kırım Savaşı’nı finanse etmek için dış borç almış ve bu dış borç nedeniyle de batmıştır.

Demek ki, Batılı siyasetçi ve bankerlerin Doğu için oynadıkları oyun: nedenli-nedensiz bir savaş çıkarmak, bu savaşlara hazır olmayan doğuluları yüksek faizle borçlandırıp, güçsüzleştirerek çıkarları doğrultusunda sömürerek, yönetmektir.

Osmanlı, sistemli ve kasıtlı olarak 18. Asrın sonundan itibaren içine düşürüldüğü isyan ve savaşlardan rahat bir nefes alamamıştır. Bir İstisna olarak Sultan II. Abdülhamid, ülkesini yaklaşık 30 yıl savaşa sokmamış, bu dönemde, 10.000 modern ilkokul, 30.000 km. modern telgraf hattı, Devletinin imkanları ile Hicaz demiryolu, çok sayıda meslek liseleri ve Çanakkale’yi geçilmez kılan Hamidiye Tablaları’nı yapılmıştır.

Yazılanlar özetlenirse:

-Japon yöneticiler ve halkı (Köylüleri ve şehirlileri) arasında yaşam kalitesi yönünden) fark yoktur.

-Japonlar, önce bir bilgiyi ediniyor ve bunu kullanarak, yeni teknolojiler geliştiriyorlar.

-Japonlar, yabancı kültür, yabancı danışman ve (ölümle eş derecede çaresiz kalmadan) dış borç almamışlardır.

–Japonlar, ülkelerini ve halkını sevmekte, hiçbir bahane üretmeden çok çalışmakta ve yatırım için kazandıklarından önemli ölçüde tasarruf etmektedirler.

Şimdi geçen bölümde kaldığımız yerden Parvus’u okumaya devam ediyoruz :

Parvus (**), Japon kalkınması çözmüş olmalı ki, Sanayileşmenin köylülerden geçtiğini ifade etmiş ve bunun gerekçelerini açıklamaktadır.

Yaygın bilinen iddiaların aksine Parvus, Osmanlı Devleti’nin yıkılmasını, kültürel, dini ve siyasi faktörlere değil, Osmanlı ekonomisinin kötü gidişatına bağlamaktadır. (4)

Parvus’a göre Türk milleti, Osmanlı Devleti’nin bekasını korumaya mecbur olduğu gibi, onun iktisadi bağımsızlığı için de mücadele etmesi zaruridir…

Osmanlı Devleti siyaseten kapitülasyonlarla ve bağlı olarak maliyesini kontrol altına alan anlaşmalarla baskı altına alınmıştır; kendi memleketinde istediği gibi hareket edememektedir. Örneğin: Avrupa devletlerinin müsaadelerini almaksızın gümrük vergisini artırıp eksiltememektedir. Devletin hazinesindeki gelirlerin büyük bir kısmı Düyun-ı Umumiye denilen yabancı bir müessese tarafından toplanmakta ve kontrol edilmektedir (5)

Parvus, Türkiye’nin Avrupa sermayesine, Avrupa mamûlâtına (ürünlerine), Avrupa fen ve sanatına muhtaç olduğu için, Avrupa bankalarının, Avrupa büyük sanayiinin iktisadi esareti altına girmiş olduğunu belirtir. Türkiye’nin siyasi esaretten kurtulabilmesi için evvela bu iktisadi tahakküme (baskıya) son vermesi gerekmektedir.(6) Tek kurtuluş yolu budur.

Parvus’un burada altını çizdiği nokta iktisadi ve siyasi bağımsızlığın birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğudur, iktisadi istiklali kazanabilmek için sanayi ve tarım alanlarında ilerleme elzemdir. ‘der. Tarımla uğraşan halkın büyük çoğunluğu köylü olduğundan, Parvus önce köylülere önem verilmesini önerir.(7) Türkiye’de köylüler meselesi, Osmanlı Devleti’nin iktisadi gücünü (gelirinin büyüklüğüyle)  ilgilendiren hayati bir meseledir:

“Devlet, bütün milletin terakki-i iktisadiye ve medeniyesine hadim olmalıdır. Hakikat bu merkezde olunca, ahalinin ekseriyetini köylüler teşkil eden bir memlekette hükümet şüphesiz-en evvel köylülerin hâlini düşünmelidir.”(8) Buradan hareketle Parvus Osmanlı Devleti’nin sınırları içerisinde yaşayan köylülerin ne durumda bulunduklarını, memleket hayatında ne gibi hizmetleri yerine getirdiklerini tetkik eder.

Parvus’un tesbitlerine göre, şimdiye kadar köylülerin hâli ile hemen hiçbir kimse -hükümetler dahil- meşgul olmamış ve köyler metruk (bakımsız) kalmıştır. Köylüler hakkında bilinen bir şey varsa o da durmaksızın asker ve vergi verdikleridir; işin doğrusu köylüleri başka bir şey için düşünen olmamıştır.(9)

Düşünüp kollayanları olan (aydınlarca-yönetilerce sahiplenilen)  Makedonya ve Ermeni köylülerinin durumu, Türk köylülerinkinden çok daha iyidir.

Ermeni, Bulgar, Sırp ve Rum münevverler kendi millettaşları olan köylülerinin menfaatini düşünmüşler, onlara yardım etmekten ve destek vermekten (çekinmemiş) imtina etmemişlerdir. Ancak aynı münevverler, Türk köylülerine yönelik herhangi bir girişimde bulunmamışlardır.

Parvus’a göre bu meselenin milli bir boyut kazanmasının sebebi budur. Gerek Bulgar gerek Ermeni münevverleri ve köylüleri arasında az çok bir münasebet mevcuttur.

Parvus, bu durumun, Ermeni ve Bulgar münevverlerinin medeniyet dünyası nezdindeki nüfuzunu artırıp, mevkilerini yükselttiğini belirtir. Bu aydınlar tarafından dile getirilen iddialar ve talepler, mensup bulundukları milletler adına yapılmış olarak telakki edilmektedir.

Türk münevverleri ise tam tersine, köylülerden yüz çevirmiş ve bu suretle Türk milletini siyaset haricinde bıraktıkları gibi kendileri de muayyen bir gaye ve idealden mahrum kalmışlardır.

Türk aydınları Türk köylüleriyle ilgilendiği, onlarla iletişime geçtiği ve devlet siyasetinde halkın çıkarlarını savunduğu takdirde durum değişecektir.

Parvus, işte o zaman Türk meselesi yani Türk milliyeti ve Türklerin milli terakkileri meselesinin de, Bulgar, Ermeni ve sairenin milli meseleleri sırasına gireceğini ve neticede medeniyet âleminin Türklere de diğerlerine olduğu gibi muamele edeceğine işaret eder.

Bu bakış açısından, Osmanlı’daki köylülerin halini onların devlet hayatındaki vaziyetlerini ele alarak anlamaya çalışır ve işe ordudan başlar.

Osmanlı ordusunu teşkil eden, köylülerdir. “Meşrutiyet idaresi askerlik hizmetini gayrimüslimlere de teşmil etmesine karşın, bugün askerlikten en ziyade müteessir olan yine köylülerdir. Çocuğu askere giden bir köylü ailesi en sağlam bir işçisinden mahrum kalmaktadır.

Parvus, bu durumun köylünün iktisadi kuvvetini son derece zayıflattığına dikkat çeker. Kanun-i Esâsiyle (Anayasa) askerlik hizmetinin gayrimüslim ahaliyi de içerecek şekilde genişlemesi Müslüman köylülere hiçbir fayda sağlamamıştır. Zira askere alınacakların sayısı artırıldığından, ahali-i İslamiye’den alınan neferlerin adedi değişmemiştir. Askeri hizmet yükü evvelce olduğu gibi yine fakir-köylü Müslümanlar ve özellikle Türk köylülerin sırtındadır…(10)

Parvus’un yazdıkları özetlenirse:

-Parvus’a göre, Osmanlı Devleti’nin yıkılması, (Kültüründen değil) ekonomisinin kötü gidişatı yüzündendir. (4)

-İktisadi ve siyasi bağımsızlık birbirine sıkı sıkıya bağlıdır.  İktisadi (Ekonomik) istiklali (bağımsızlık) kazanabilmek için sanayi ve tarım alanlarında ilerleme elzemdir.  Bu nedenle Tarımla uğraşan halka (büyük çoğunluk köylüye) önem verilmelidir.

-Türkiye’de köylüler meselesi, Devletin iktisadi gücünü ilgilendiren hayati bir meseledir:

-Köylülerini düşünen ve kollayan ülkeler (yönetici-aydınlar) köylülere önem verdikleri ölçüde, büyük gelir elde etmekte ve kalkınmak için yerli sermaye oluşturmaktadır.

Meraklıları, İngiliz, Alman ve Japonların sanayileşmede ihtiyaç duydukları kaynakları kendi halklarından (yerel kaynaklardan) temin ettiklerini bilmektedir.

Bizde, 1800’lü yılların başından itibaren, özellikle Ruslar, Avusturyalılar ve Fransızlar, Osmanlının: Balkanlarda ve Kuzey Afrika’daki  verimli topraklarında isyan çıkartmış, işgal etmiş; bu şekilde onu bir taraftan borçlandırıken, diğer taraftan (verimli ovalardan elde edilen) büyük gelirlerinden mahrum bırakmışlardır.

Elbette ülkemiz sürekli savaş içerine çekilmesinden dolayı (köylü silah altında bulundurulmuş) Anadolu’da gerekli tarım çalışması, üretim yapılamamıştır.

Sonsöz:

Tarihin önemi, geçmiş insanlar için değil, ibret almaları için gelecekte yaşayan insanlar içindir.

www.canmehmet.com

Resim : tarafımızdan hazırlanmıştır.

(*) http://www.canmehmet.com/japon-devlet-adamlari-nasil-kalkindiklarini-anlatiyor-japonlarin-en-buyuk-sirlari-tayfalari-3.html

Kaynaklar;

(1-2-3) “Alem-i İslam”, Cilt I. Sahife:

(**)Parvus http://www.canmehmet.com/turkiye-neden-sanayilesemedi-sanayilesemiyor-cevabini-110-yil-evvel-parvus-efendi-vermis-4.html

(4)Parvus’un “Köylüler ve Devlet” başlıklı ilk yazısı (Türk Yurdu) dergisinin A. Cildinde, 22 Mart 1912 tarihinde neşredilir.

(5) Parvus, “Türklerin Ödünç Almaya en Haklı Oldukları Bir Akçe”, 3 [2İ/25: 23-24,31 Ekim 1912: parvus, Türkiye’nin Can Damarı: Devlet-i Osmaniye’nin Borçları ve Islahı, çev. Emin Raşid, Türk Yurdu Kütüphanesi, Istanbul,1914 s.17-42

(6)parvus, “İş İşten Geçmeden Gözünüzü Açınız”, 3 [2]/36: 200-203, 3 Nisan 1913

(7)M. Asım Karaömeroğlu, “Helphand-Parvus and his Impact on Turkish Intellectual Life , s. 155.

(8)Parvus, “Köylüler ve Devlet”, 1 (1)/9: 146,22 Mart 1912.

(9)Parvus, “Devlet ve Millet, 3 (2)/27; 57, 20 Kasım 1912

(10)Parvus, “Türk Gençlerine Mektup, II” 4(2)/45:385-386,7 Ağustos 1913.

Türkiye Neden Sanayileşemiyor? Parvus’a Göre Sanayileşmek Köylüyle Başlar (6)

 

Köylülerin kalkınmadaki önemine en güzel örnek Japonlardır.  “Bir gün bir kadın abur-cubur, ufak-tefek şeylerle bir eski gazete kâğıdı, bir de ip parçası getirdi, postacıya verdi: “Omru’ya Takar Miyako’ya gidecek” dedi, gitti. Postacı onları toplayarak kâğıda sardı, o iple bağladı, adresini de yazdı, deftere kaydettikten sonra koçanını orada hizmet eden uşağa verdi (ve) “Falan kadına ver” dedi.”  (1)

Bu olayın, 1909 yılında Japonya’da yaşandığı hatırlanmalıdır.

Şimdi bu örneği ülkemize yansıtalım.

Yaşlı köylü bir kadın; birkaç eski eşya, bir eski gazete ve bir ip parçası ile postaneye gelerek, sadece alıcının adını, soyadını ve yaşadığı bölgeyi bildirerek postaneden ayrılıyor. Postanedeki görevli, bunları bu şekilde kabul eder, alıcısına ulaştırır mı?

Bunun cevabını kendinize verebilirsiniz.

Bu örnek, Japon Devletinin köylüsüne, halkına olan saygısının bir göstergesidir. Kendisine bu kadar kolaylık ve saygı gösterilen Japonlar, devletleri için gereken her fedakarlığı  yapmaz mı?

Bizde düne kadar, Devlet, kendisine işi düşen halkına ne demekteydi?  Bugün git, yarın gel!”

Bu örnekle, bazı siyasi partilerin halk nezdinde neden hiç rağbet görmediği daha iyi anlaşılacaktır.

JAPONLARDA KÖYLÜLER

Köylü ile şehirli arasında büyük bir fark da göremezsiniz. Âdet ve ahlâk, giyiniş tarzı, her cihetten köylü ile şehirli arasında  zahirî (görünen) bir fark görülemez: Japonların köylüleri de son derecede terbiyeli, edepli, konuk-severdirler…Bazı köylerde gazete neşrolunur. Köylüler oldukça daha sade, yaşantıları tabiata daha uygundur, velhasıl bir Doğu hayatı geçirirler…

En fakir evde her sabah en evvel ele alacakları bir şey var ise, o da gazetedir. (*)Şafak söker-sökmez hemen gazeteciler otomobil ile geçerler.

Bazı köyler vardır ki, âdeta köy denilecek derecede de; iki-üç hane, beş hane, bunlar da pek çoktur. Böyleleri ekseriyede yoldan kenarda, uzakça bulunur, gazeteciler uğramaz. Fakat o hizadan geçerken o köylerin gazetelerini yol üstüne atar gider. (2)

Burada bir özeleştiri yapmamız gerekmektedir. Maalesef ne köylülerimiz, ne de bir okulda öğrenim gören aydınımız, okul sonrasında yeteri kadar okumamakta, adeta bir daha kitap kapağı açmamaktadır.

Meraklıları, Japonların okumaya ne kadar düşkün olduklarını aşağıdaki (*) web adresinden öğrenebilirler.

Japon Sanayii ve üretim anlayışı;

-Tabii bu cihede Japonları da Doğu’dan istisna edeceğiz. Zira Japonlar her şeyi (sanayi ürünlerini) önce Avrupa’dan alıyorlar, 5-10 sene sonra tamamıyla (önce taklit, sonra da daha iyisini geliştirerek) kendilerine mal ediniyorlar. (3)

Bu konuya günümüzdenbir ibretlik örnek :

Kaynak : SAVAŞ GANİMETLERİ‘ Amerikan silah ticaretinin insani bedeli, JOHN TIRMAN. Shf;:148

“…Pentagon’un Dış Askeri Satışlar programı tarafından finanse edilen ortak üretim anlaşmasının merkezinde, Türkiye’nin Mürtet hava üssü yakınlarında, Ankara’nın 20 mil güneyindeki bir buğday tarlasına kurulacak yeni fabrika vardı. Anlaşmanın açıklandığı gün şirket sözcülerinden biri, “..Anlaşma, ülkenin henüz yeni kurulan askeri uçak endüstrisine yardımcı olacaktır” dedi… Türkler buranın İşleyen bir uçak-üretim tesisi olmasını bekliyor ve bunun gerçekleştiğini görmek de General Dynamics’in sorumluluğu” demiştir. Türkler fabrikayı işletmek için, yüzde 51’lik hissesine hükümetin sahip olduğu yeni bir şirket tesis ederek TUSAŞ Havacılık ve Uzay Sanayi’ni (TAI) kurmuştur.

Uçağın ön gövdesi ve kokpiti imal etmek – ki buna uçaktaki her türlü elektronik donanım dahildi – ve bunları Türkiye’deki Mürtet tesislerine göndermek suretiyle en önemli teknoloji üzerindeki kontrolü elinde tuttu. Bu kısmi iş, 1980’lerde Fort Worth’taki sendikaları tatmin etmişti; çünkü o tarihlerde yapılacak bir sürü iş vardı. Ayrıca Dışişleri Bakanlığı’ndaki ihracatı denetim bürokratları tarafından da onaylanmıştı.

Eğer anlaşma Japonlarla yapılmış olsaydı, herkes Japonların iki yıla kalmadan kokpitin “tasarımını deşifre edip” daha iyisini üreteceğini düşünürdü – nitekim birkaç yıl sonra Tokyo ile yapılan FSX anlaşmasında böyle bir kaygı oluşmuştu. Fakat kimse Türkler hakkında böyle bir kaygıyı dile getirmedi..”

Peki, Bir Cihan İmparatorluğu kurarak, 600 yıl devam ettirmiş bir ecdadın torunları olarak neden (yakın tarihimize kadar) bunları başaramadık?

Nedeni, (Kimi yabancı okul ve medya üzerinden) özgüvenimizin yokedilmesidir.

Biz adam olmayız!” Veya, “Türklerin yüzde …. Aptal!”  İfadeleri tanıdık geldi mi?

Batılıların gözünde Japon kalkınması :

Kaynak “Dünyaya Neden Batı Hükmediyor (Şimdilik)” Tarihin Gelişim Seyrinin Kalıpları ve Gelecek Hakkında Ortaya Koydukları. Yazar: lAN MORRIS

“..W.S. Gilbert ve Arthur Sullivan 1885’te Londra’da komik operaları Mikado’yu sergilediği zaman, egzotik Şark modeli olarak minik kuşların aşk uğruna öldüğü ve yüce cellat efendilerin kendi kafalarını kesmek zorunda kaldığı türden bir yer olan Japonya’yı almışlardı. Ne ki, aslında Japonya halihazırda tarihteki tüm diğer toplumlardan daha hızlı sanayileşmekteydi.

İç savaştan sonra 1868”de, genç imparator usta işi bir sahne amirliğiyle, Tokyo’da, ülkelerini Batılı devletlerle savaşlardan uzak tutacak, büyük ölçüde yerli sermayeyle sanayileşmeyi finanse edecek ve öfkeli halkı yabancılara kışkırtıcı saldırılardan alıkoyacak zeki yöneticileri başa getirdi…

Bu noktada önemine binaen bir açıklama yapılmalıdır:

Osmanlı Devleti’ de, ilk kez İngiliz-Fransız bankerlerden, 1853-1856 Kırım Savaşı’nı finanse etmek için dış borç almış ve bu dış borç nedeniyle de batmıştır.

Demek ki, Batılı siyasetçi ve bankerlerin Doğu için oynadıkları oyun: nedenli-nedensiz bir savaş çıkarmak, bu savaşlara hazır olmayan doğuluları yüksek faizle borçlandırıp, güçsüzleştirerek çıkarları doğrultusunda sömürerek, yönetmektir.

Osmanlı, sistemli ve kasıtlı olarak 18. Asrın sonundan itibaren içine düşürüldüğü isyan ve savaşlardan rahat bir nefes alamamıştır. Bir İstisna olarak Sultan II. Abdülhamid, ülkesini yaklaşık 30 yıl savaşa sokmamış, bu dönemde, 10.000 modern ilkokul, 30.000 km. modern telgraf hattı, Devletinin imkanları ile Hicaz demiryolu, çok sayıda meslek liseleri ve Çanakkale’yi geçilmez kılan Hamidiye Tablaları’nı yapılmıştır.

Yazılanlar özetlenirse:

-Japon yöneticiler ve halkı (Köylüleri ve şehirlileri) arasında yaşam kalitesi yönünden) fark yoktur.

-Japonlar, önce bir bilgiyi ediniyor ve bunu kullanarak, yeni teknolojiler geliştiriyorlar.

-Japonlar, yabancı kültür, yabancı danışman ve (ölümle eş derecede çaresiz kalmadan) dış borç almamışlardır.

–Japonlar, ülkelerini ve halkını sevmekte, hiçbir bahane üretmeden çok çalışmakta ve yatırım için kazandıklarından önemli ölçüde tasarruf etmektedirler.

Şimdi geçen bölümde kaldığımız yerden Parvus’u okumaya devam ediyoruz :

Parvus (**), Japon kalkınması çözmüş olmalı ki, Sanayileşmenin köylülerden geçtiğini ifade etmiş ve bunun gerekçelerini açıklamaktadır.

Yaygın bilinen iddiaların aksine Parvus, Osmanlı Devleti’nin yıkılmasını, kültürel, dini ve siyasi faktörlere değil, Osmanlı ekonomisinin kötü gidişatına bağlamaktadır. (4)

Parvus’a göre Türk milleti, Osmanlı Devleti’nin bekasını korumaya mecbur olduğu gibi, onun iktisadi bağımsızlığı için de mücadele etmesi zaruridir…

Osmanlı Devleti siyaseten kapitülasyonlarla ve bağlı olarak maliyesini kontrol altına alan anlaşmalarla baskı altına alınmıştır; kendi memleketinde istediği gibi hareket edememektedir. Örneğin: Avrupa devletlerinin müsaadelerini almaksızın gümrük vergisini artırıp eksiltememektedir. Devletin hazinesindeki gelirlerin büyük bir kısmı Düyun-ı Umumiye denilen yabancı bir müessese tarafından toplanmakta ve kontrol edilmektedir (5)

Parvus, Türkiye’nin Avrupa sermayesine, Avrupa mamûlâtına (ürünlerine), Avrupa fen ve sanatına muhtaç olduğu için, Avrupa bankalarının, Avrupa büyük sanayiinin iktisadi esareti altına girmiş olduğunu belirtir. Türkiye’nin siyasi esaretten kurtulabilmesi için evvela bu iktisadi tahakküme (baskıya) son vermesi gerekmektedir.(6) Tek kurtuluş yolu budur.

Parvus’un burada altını çizdiği nokta iktisadi ve siyasi bağımsızlığın birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğudur, iktisadi istiklali kazanabilmek için sanayi ve tarım alanlarında ilerleme elzemdir. ‘der. Tarımla uğraşan halkın büyük çoğunluğu köylü olduğundan, Parvus önce köylülere önem verilmesini önerir.(7) Türkiye’de köylüler meselesi, Osmanlı Devleti’nin iktisadi gücünü (gelirinin büyüklüğüyle)  ilgilendiren hayati bir meseledir:

“Devlet, bütün milletin terakki-i iktisadiye ve medeniyesine hadim olmalıdır. Hakikat bu merkezde olunca, ahalinin ekseriyetini köylüler teşkil eden bir memlekette hükümet şüphesiz-en evvel köylülerin hâlini düşünmelidir.”(8) Buradan hareketle Parvus Osmanlı Devleti’nin sınırları içerisinde yaşayan köylülerin ne durumda bulunduklarını, memleket hayatında ne gibi hizmetleri yerine getirdiklerini tetkik eder.

Parvus’un tesbitlerine göre, şimdiye kadar köylülerin hâli ile hemen hiçbir kimse -hükümetler dahil- meşgul olmamış ve köyler metruk (bakımsız) kalmıştır. Köylüler hakkında bilinen bir şey varsa o da durmaksızın asker ve vergi verdikleridir; işin doğrusu köylüleri başka bir şey için düşünen olmamıştır.(9)

Düşünüp kollayanları olan (aydınlarca-yönetilerce sahiplenilen)  Makedonya ve Ermeni köylülerinin durumu, Türk köylülerinkinden çok daha iyidir.

Ermeni, Bulgar, Sırp ve Rum münevverler kendi millettaşları olan köylülerinin menfaatini düşünmüşler, onlara yardım etmekten ve destek vermekten (çekinmemiş) imtina etmemişlerdir. Ancak aynı münevverler, Türk köylülerine yönelik herhangi bir girişimde bulunmamışlardır.

Parvus’a göre bu meselenin milli bir boyut kazanmasının sebebi budur. Gerek Bulgar gerek Ermeni münevverleri ve köylüleri arasında az çok bir münasebet mevcuttur.

Parvus, bu durumun, Ermeni ve Bulgar münevverlerinin medeniyet dünyası nezdindeki nüfuzunu artırıp, mevkilerini yükselttiğini belirtir. Bu aydınlar tarafından dile getirilen iddialar ve talepler, mensup bulundukları milletler adına yapılmış olarak telakki edilmektedir.

Türk münevverleri ise tam tersine, köylülerden yüz çevirmiş ve bu suretle Türk milletini siyaset haricinde bıraktıkları gibi kendileri de muayyen bir gaye ve idealden mahrum kalmışlardır.

Türk aydınları Türk köylüleriyle ilgilendiği, onlarla iletişime geçtiği ve devlet siyasetinde halkın çıkarlarını savunduğu takdirde durum değişecektir.

Parvus, işte o zaman Türk meselesi yani Türk milliyeti ve Türklerin milli terakkileri meselesinin de, Bulgar, Ermeni ve sairenin milli meseleleri sırasına gireceğini ve neticede medeniyet âleminin Türklere de diğerlerine olduğu gibi muamele edeceğine işaret eder.

Bu bakış açısından, Osmanlı’daki köylülerin halini onların devlet hayatındaki vaziyetlerini ele alarak anlamaya çalışır ve işe ordudan başlar.

Osmanlı ordusunu teşkil eden, köylülerdir. “Meşrutiyet idaresi askerlik hizmetini gayrimüslimlere de teşmil etmesine karşın, bugün askerlikten en ziyade müteessir olan yine köylülerdir. Çocuğu askere giden bir köylü ailesi en sağlam bir işçisinden mahrum kalmaktadır.

Parvus, bu durumun köylünün iktisadi kuvvetini son derece zayıflattığına dikkat çeker. Kanun-i Esâsiyle (Anayasa) askerlik hizmetinin gayrimüslim ahaliyi de içerecek şekilde genişlemesi Müslüman köylülere hiçbir fayda sağlamamıştır. Zira askere alınacakların sayısı artırıldığından, ahali-i İslamiye’den alınan neferlerin adedi değişmemiştir. Askeri hizmet yükü evvelce olduğu gibi yine fakir-köylü Müslümanlar ve özellikle Türk köylülerin sırtındadır…(10)

Parvus’un yazdıkları özetlenirse:

-Parvus’a göre, Osmanlı Devleti’nin yıkılması, (Kültüründen değil) ekonomisinin kötü gidişatı yüzündendir. (4)

-İktisadi ve siyasi bağımsızlık birbirine sıkı sıkıya bağlıdır.  İktisadi (Ekonomik) istiklali (bağımsızlık) kazanabilmek için sanayi ve tarım alanlarında ilerleme elzemdir.  Bu nedenle Tarımla uğraşan halka (büyük çoğunluk köylüye) önem verilmelidir.

-Türkiye’de köylüler meselesi, Devletin iktisadi gücünü ilgilendiren hayati bir meseledir:

-Köylülerini düşünen ve kollayan ülkeler (yönetici-aydınlar) köylülere önem verdikleri ölçüde, büyük gelir elde etmekte ve kalkınmak için yerli sermaye oluşturmaktadır.

Meraklıları, İngiliz, Alman ve Japonların sanayileşmede ihtiyaç duydukları kaynakları kendi halklarından (yerel kaynaklardan) temin ettiklerini bilmektedir.

Bizde, 1800’lü yılların başından itibaren, özellikle Ruslar, Avusturyalılar ve Fransızlar, Osmanlının: Balkanlarda ve Kuzey Afrika’daki  verimli topraklarında isyan çıkartmış, işgal etmiş; bu şekilde onu bir taraftan borçlandırıken, diğer taraftan (verimli ovalardan elde edilen) büyük gelirlerinden mahrum bırakmışlardır.

Elbette ülkemiz sürekli savaş içerine çekilmesinden dolayı (köylü silah altında bulundurulmuş) Anadolu’da gerekli tarım çalışması, üretim yapılamamıştır.

Sonsöz:

Tarihin önemi, geçmiş insanlar için değil, ibret almaları için gelecekte yaşayacak insanlar içindir.

www.canmehmet.com

Resim : tarafımızdan hazırlanmıştır.

(*) http://www.canmehmet.com/japon-devlet-adamlari-nasil-kalkindiklarini-anlatiyor-japonlarin-en-buyuk-sirlari-tayfalari-3.html

Kaynaklar;

(1-2-3) “Alem-i İslam”, Cilt I. Sahife:

(**)Parvus http://www.canmehmet.com/turkiye-neden-sanayilesemedi-sanayilesemiyor-cevabini-110-yil-evvel-parvus-efendi-vermis-4.html

(4)Parvus’un “Köylüler ve Devlet” başlıklı ilk yazısı (Türk Yurdu) dergisinin A. Cildinde, 22 Mart 1912 tarihinde neşredilir.

(5) Parvus, “Türklerin Ödünç Almaya en Haklı Oldukları Bir Akçe”, 3 [2İ/25: 23-24,31 Ekim 1912: parvus, Türkiye’nin Can Damarı: Devlet-i Osmaniye’nin Borçları ve Islahı, çev. Emin Raşid, Türk Yurdu Kütüphanesi, Istanbul,1914 s.17-42

(6)parvus, “İş İşten Geçmeden Gözünüzü Açınız”, 3 [2]/36: 200-203, 3 Nisan 1913

(7)M. Asım Karaömeroğlu, “Helphand-Parvus and his Impact on Turkish Intellectual Life , s. 155.

(8)Parvus, “Köylüler ve Devlet”, 1 (1)/9: 146,22 Mart 1912.

(9)Parvus, “Devlet ve Millet, 3 (2)/27; 57, 20 Kasım 1912

(10)Parvus, “Türk Gençlerine Mektup, II” 4(2)/45:385-386,7 Ağustos 1913.

Türkiye Neden Sanayileşemiyor: Parvus’un 110 Yıl Önceki Tespitlerinden Bugüne Bir Şey Değişmemiş (5)

“Ne kadar geriye bakarsanız o kadar ileriyi görürsünüz”. H. Ford

 

Esrarengiz Parvus, bir Türk vatanseveri gibi nerede ise tüm ekonomik sorunlarımızı ve çözümlerinin hepsini açıklamış. Bununla da kalmamış yazılarında sık sık uyarmış:  İş İşden Geçmeden Gözünüzü Açınız!”

Parvus’un yazılarına geçmeden, konu ile ilgili yazdığı, “Türk Yurdu Dergisi” hakkında aşağıda  özet bilgi verilmektedir.

Türk Yurdu Cemiyeti, Türk Yurdu Dergisi

Osmanlı imparatorluğu nda Türk milliyetçiliğinin öncü girişimi, Mehmed Emin Yurdakul önderliğinde 31 Ağustos 1911 tarihinde kurulan Türk Yurdu Cemiyeti’dir. Bu cemiyet Mehmed Emin Yurdakul, Ahmed Hikmet Müftüoğlu, Ahmed Agayef (Agaoğlu), Hüseyinzâde Ali, Dr. Akil Muhtar Özden ve Yusuf Akçura (Akçuraoğlu) gibi Türkçülük hareketinin önde gelen aydınları tarafından kurulur, Mehmed Emin in teklifi üzerine Türk Yurdu adıyla bir dergi çıkarılmasına karar verilir, dergi 25 Ocak 1912’de kurulacak olan Türk Ocağı’nın yayın organı olarak görülür. Türk Yurdu, programını ve izleyeceği yolu Osmanlı İmparatorluğu içerisindeki Türk unsurunun haklarını korumak, Türk milliyetçiliğini yaymak ve Türk dünyasının her yerinden acı tatlı olayları haber vererek Türk Aleminin menfaatlerini korumak olarak belirlemiştir. 1911 yılında ilan edilen yedi maddelik program bütün Türk Dünyasına yönelik hedeflerle pantürkçülükle şekillendirilmiştir…

Türk Yurdu iktisadi ve mali hususlarda yazılar kaleme alması için sosyalist Parvus Efendi (Alexander Helphand) ile anlaşmıştır. Bu durumu ayrıca okuyucularına açıklamıştır…Sonuçta Parvus 1911-1914 tarihleri arasında dergide Osmanlı Devleti’nin ekonomik duruma, emperyalizm, köylülük gibi konularda makaleler yazmıştır. (*)

Ve Parvus’un Dergiye yazdıkları :

“İş İşden Geçmeden Gözünüzü Açınız!” (1) makalesinde, Türkiye’nin içinde bulunduğu hali şöyle anlatıyor:

“Vaktile Türkiye kavî (güçlü) bir devlet idi. Fakat o eski kuvvet artık mevcut değildir. Bugün Türkler, başkaları üzerinde icrayı tahakküm için değil, muhafaz-ı mevcudiyet uğrunda boğuşmak mecburiyetinde bulunuyorlar. Bu hakikati uzun uzadıya izah ve ispata ihtiyaç var mıdır?

Eğer, siz, milletinizin kanının son damlasını akıtmakta olduğunu hissetmiyor … düşmanlar tarafından ihata edilmiş (çevrilmiş) … takip edilmekte bulunan bir av hayvanı gibi sıkıştırılmakta olduğunuzu görmüyorsanız, size bir risale (küçük bir kitap) sahifelerinde bu hususa dair daha fazla ne söylenebilir?”

Bundan sonra Parvus, Türk köylüsünün, Amerika Kızılderililerinin (yerlilerinin) durumuna düştüğünü, Avrupalılar önünde Rumeli’yi yavaş yavaş terk etmekte olduğunu söylüyor. Şöyle diyor:

Avrupa’yı tamamen terk ile Anadolu’da toplanmağa mecbur kalacaksınız ... Sizin akimiz fikriniz harekât-ı askeriye ve muamelâttı diplomasiye. Ahalinizin menafiini, menafi-i iktisadiyesini hiçbiriniz düşünmedi.. . (Devletiniz vaktile demokratik idi) … Zaten Osmanlıların asıl kuvvet ve şevketleri bundan neşet ediyordu. Fakat Bizans medeniyetinin tesirile idare-i devletinizin esasları değişmiş” bulunuyor. (Okuyanlar bunun üzerinde düşünmelidir/Canmehmet)

Parvus, burada bazı Batı’lı düşünürlerin yanlış kanaatlerine katılarak, Osmanlı devletinin Bizans devlet teşkilâtını taklit ettiğini söylüyor. Bu iddianın ne derece asılsız olduğunu, Prof. Fuad Köprülü, ilmî delilleri ile ortaya koymuştu. Onun ortaya koyduğu fikirlerin ve vesikaların sağlamlığı birçok yabancı ilim adamı tarafından da kabul edilmişti. Daha sonra Ord. Prof. İ.H. Uzunçarşılı, Prof. Halil İnalcık, Prof. Ö. L. Barkan, Prof. İbrahim Kafesoğlu gibi değerli tarihçiler ve onları takip eden tarihçi ve sosyal ilimciler, Türk kültüründeki devamlılığı ve Osmanlı devlet teşkilâtının eski Türk devlet teşkilâtının mirasçısı olduğu hususunu ortaya koydular.

Parvus, şu sözleri ile aydınları tenkit ediyor:

“Siz, meşrutiyet usulünü kabul ettiniz. Lâkin ahalinin emellerini (beklentilerini-düşüncelerini) teşhis edemediniz,

Siz, -efkâr-ı münevvere ashabı- (Aydınlar) milletten uzaklaşmışsınız, siz kendi milletinizi tanımıyorsunuz.

Siz, milleti hayallerinizde kahramanlık heyulâsı şekline sokarak medh ve sena ediyor veyahut cehalet ve muhafazakârlığından dolayı onu takbih ediyorsunuz.

Fakat siz millet hayatı yaşamıyorsunuz. Milletin hayatı ile sizin ihtisaatınız (itibar, rağbet) arasında bir nokta-i temas yoktur.

Siz, milletinizin halini öğrenmek ve onun ihtiyacat ve arzularının ne yolda bulunduğunu anlamak zahmetinde bulunmuyorsunuz. Bu sebebten dolayı, milletin refah haline aid meseleler ile meşgul oldunuz zaman, hakikatten ziyade hayalâtınıza (hayal, gerçek olmayan) tâbi oluyorsunuz.”

Parvus, misal olarak “ziraat nezareti”nin orman yetiştirme yerine, kırtasiyeciliğe gömülmüş olduğunu anlatıyor. Şehirlerde, bilhassa İstanbul’da yangınlar sonucu ortaya çıkan arsaların yok pahasına, yabancı malî kuruluşların, bankaların eline geçtiğini anlatıyor. Köylerdeki mirî (devlete ait) ve mülk arazinin de, aynı tarzda sahip değiştirdiğini anlatıyor.

Bugün yabancılara Türkiye’de gayrimenkul ve arazi edinme imkânının sağlanmış olması karşısında, insanın, yeni bir Parvus gelse de, yanıp yakılsa, diyesi geliyor.

Parvus, “Türkiye Avrupa’nın Malî Boyunduruğu Altındadır”(2)

Yazısında, Osmanlı Devletinin, Avrupa’nın malî boyunduruğu altına nasıl düşmüş olduğunu, “Düyun-u Umumiye”nin nasıl işlediğini, güzel istatistik bilgilerle anlatıyor. Diyor ki: “Ben Avrupa’dan bahşettiğim zaman resmî Avrupa’yı yani bugün Avrupa’da icra-yı hükm etmekde bulunan sunuf-i hâkimeyi (hâkim sınıfları) murad etmekteyim. Bizim burada bahsedeceğimiz Avrupa, kendisile münasebetde bulunan memleketleri kendi sermayesi sayesinde taht-ı esaretine alan sermayedar (kapitalist) Avrupadır.

Çünkü bugün bütün Avrupa’da ve sanayi-i cesîme (büyük sanayi) sahibi bulunan diğer memâlikte ‘hâkimiyet-i sermaye’ ile onun taht-ı esâretinde ezilmekte bulunan ahali arasında mücadele vardır; ahalinin ekseriyetile sermayedarlar, birbirlerinden farklı menfaatleri, birbirlerine mâkûs iki sınıf teşkil ederler. Ve sanayii cesîme memâlikinin dahili mücadeletini ve Avrupa ile Asya beyninde meşhud mübazereler, yirminci asır tarihinin alâmet-i esâsiyesidir.”

Parvus, ileri sanayi ülkelerindeki sınıf mücadelesini, “sermayedar” ve “ahali” terimleri ile anlatmağa çalışıyor. Ayrıca, Avrupa ile Asya arasındaki mücadeleyi ele alıyor. Bu, Lenin’in sonradan geliştirdiği “İki tezat” teorisini hatırlatıyor. Birincisi, ileri sanayi ülkelerindeki proleterya ile burjuvazi arasındaki iç tezat; ikincisi, emperyalist Batı ülkeleri ile sömürge ve yarı sömürge ülkeler arasındaki dış tezat…

Parvus’a göre “bu memlekette icra-yı hükmedenler ne hükümet, ne millet, ne Müslüman, ne de Hristiyanlar değildir. Burada hâkim-i Avrupa maliyunudur (Maliyeci). Zaten memleketi soyanlar asıl bu maliyundur” (3)

Avrupa, Osmanlıları “iktisadî ve siyasî esaret altına almak”; “Türkiye’yi bir sermayedar müstemlekesi haline düşürmek” istiyor. “Düyun-u umumuye idaresi, devlet içinde devlet gibi” davranıyor.

Alman sermayesinin Anadolu şimendiferini elde etmesiyle, Anadolu vilayetleri, Alman vilayeti haline gelmiştir. Türkiye’nin başına muharebe belâsını çıkaranlar, yine Avrupa idi. (4)

Osmanlı Devletinin içinde bulunduğu iktisadî ve malî sıkıntıları uzun uzadıya anlatan Parvus “Jön Türk” gazetesine “Meskukat Islahatı” (Madeni paralar) hakkında birkaç makale yazmış olduğunu söylüyor ve şunları ekliyor: “Asıl mesele oradadır ki, devlet-i Osmaniye bugün istemiş olsa bile kaime ihraç edemez. Zira banknot çıkarmak yalnız, Osmanlı bankasına ait bir hak olup devlet-i Osmaniye bu haktan mahrumdur. Osmanlı Bankası ise, evvelce tasvir ettiğimiz veçhile kendisinin takip eylemekte bulunduğu siyaset-i aliye-i maliyenin icabatından olarak mevkii tedavüle lüzumu miktarda banknot ihraç etmekte ve bu suretle vesait-i nakdiyeye olan ihtiyacı daha ziyade büyümektedir. Velhasıl Avrupa maliyunu devlet-i Osmaniyeyi pençe-i esaretinden kaçırmamak için kendisine bir taraftan müşkülat (zorluk) ve tahdidat ihdas eylemektedir. Ve bu suretle kısa vadeli istikrazların bir türlü soru gelmemektedir (5)

Parvus, Osmanlı Ordusunu köylülerin teşkil ettiğini, buna karşılık onların ağır (bir vergi yükü altında bulunduklarını ve fakir olduklarını anlatır.(6)

“Alınan borçlara faiz ödemek tabii lâzımdır; fakat orda da diğer bir hakikat daha vardır ki, o da istikrazların pek ağır şerait (şartlar) tahtında akdedilmiş olmalarıdır. Bu hal devlet-i Osmaniyye’nin bazı borçlara yüzde onüç faiz ödemesini ve en nihayet duçar-ı iflas olmasını intaç eylemiştir. Devlet-i müşarünileyh (1876) senesi yani borçlarının tediyesinden aciz kaldığı zaman öyle bir halde bulunuyordu ki, kendisinin istikraz sermayeleri ve faizleri için senevi ondört milyon Osmanlı lirası ödemesi lazım geliyordu. Halbuki devletin bütün varidatı ancak yirmi milyon Osmanlı lirasına baliğ (ulaşmış) olmakta idi, Memleketin bu yolda idame-i mevcudiyet eylemesi tabii imkansız idi. Bu hakikati tasdike mecbur kalan Avrupa maliyunu devlet-i Osmaniyeyi böyle bir hale getirdikten sonra kendisine karşı güya müsaade karane davranmak yolunu tuttu” (7)

Parvus’a göre iki Avrupa vardır. Osmanlı Devletini bu hale getiren

(Birincisi) “resmi Avrupa’dır; Avrupa Maliyunudur”. Kırım muharebesinden sonra devletin borçlu düştüğü, istikrazlar yaptığı, köylünün iyice sefil olduğu belirtiliyor. Parvus, Türkiye için kurtuluş yolunu şöyle açıklıyor: “Türkiye için bir tarik-i necat (Kurtuluş yolu) vardır, o da demokrasi tarikidir. Bu yolu size gösterecek yine Avrupa’dır. Fakat diplomatlar, bankerler, ve fabrikacılar Avrupası değil, kendi muhtekir (Vurguncu) ve müstebidlerile mücadele etmekte bulunan demokrat Avrupa’dır.”(8)

Parvus’un yazdıkları özetlenirse :

-Bugün (1910’lu yıllarda) Türkler, başkalarını yönetmek değil, mevcut şartlarını korumak için çalışmalıdır.

-Bugün tüm düşmanlarınız tarafından çevrilmiş ve sıkıştırılmış durumdasınız.

-Türkler, yavaş yavaş Rumeli’yi terke mecbur kalacak:  “Avrupa’yı tamamen terk ile Anadolu’da toplanmağa mecbur kalacaksınız …”

-Parvus, şu sözleri ile Osmanlı aydınları tenkit ediyor:  “Siz, meşrutiyet (Hükümdarın başkanlığında parlamento yönetimi) usulünü kabul ettiniz. Lâkin ahalinin emellerini (düşünce-beklentilerini) teşhis edemediniz,

-Siz, -efkâr-ı münevvere ashabı- (Aydınlar) milletten uzaklaşmışsınız, siz kendi milletinizi tanımıyorsunuz.

-Siz millet hayatı yaşamıyorsunuz. Milletin hayatı ile sizin ihtisaatınız (itibar ettikleriniz, yaşantınız) arasında bir nokta-i temas (ortak nokta) yoktur.

Siz, milletinizin halini öğrenmek ve onun ihtiyacat ve arzularının ne yolda bulunduğunu anlamak zahmetinde bulunmuyorsunuz. Bu sebebten dolayı, milletin refah haline aid meseleler ile meşgul oldunuz zaman, hakikatten ziyade hayalâtınıza (hayal, gerçek olmayan) tâbi oluyorsunuz.”

-Parvus, “Türkiye Avrupa’nın Malî Boyunduruğu Altındadır”

-Parvus’a göre “bu memlekette icra-yı hükmedenler ne hükümet, ne millet, ne Müslüman, ne de Hristiyanlar değildir. Burada hâkim-i Avrupa maliyunudur (Maliyeci). Zaten memleketi soyanlar asıl bu maliyundur” (Maliyeci/Bankerledir)

-Avrupa, Osmanlıları “iktisadî ve siyasî esaret altına almak”; “Türkiye’yi bir sermayedar müstemlekesi haline düşürmek” istiyor. “Düyun-u umumiye idaresi, devlet içinde devlet gibi” davranıyor.

İçerisinde bulunduğumuz günlerde, döviz ve faiz hareketleri kimlerin eseridir?

Demek ki, yüzyılda aldığımız mesafe bir arpa boyu bile değilmiş. Kendimizi aldatmadan ifade edersek.

Devam edecek: Parvus’un gelecek bölümde anlatacakları insanı acı acı gülümsetmektedir.

www.canmehmet.com

Resim:tarafımızdan hazırlanmıştır.

Açıklama ve kaynaklar:

(*)Kaynak: “Türkün Büyük Biçare Irkı” ÜMİT KURT

(1) Türk Yurdu, Cilt : 3, İstanbul, 1328 (1913) sf. 361-366,

(2) Türk Yurdu, İkinci cilt, İstanbul, 1328 (1912), sf. 476-484.

(3) “Türk Yurdu”, c. 3, 1320, sf. 148. (Alıntı: Türkün Büyük Biçare Irkı” ÜMİT KURT)

(4) “Türk Yurdu, c. 3, 1329, sf. 1647 vb.

(5) Türk Yurdu, C. 2, 1328, sf. 523-525.

(6) “Türk Yurdu”, C. 2, sf. 587-588.

(7)”Türk Yurdu”, C. 2, sf. 477-480.

(8)”Türk Yurdu”, C. 3, sf. 83-85. (Alıntı: 1’den, 8’e kadar olan dipnotlar: “İstanbul Üniversitesi, İktisat Fakültesi Mecmuası”, C. 43, Prof. Dr. S. F. Ülgener’e Armağan, İstanbul, 1987) Aittir. PARVUS’UN TÜRKİYE HAKKINDAKİ YAZILARI. Prof. Dr. Mehmet ERÖZ

Türkiye Neden Sanayileşemedi, Sanayileşemiyor? Cevabını 110 Yıl Evvel Parvus Efendi Vermiş (4)

“Ne kadar geriye bakarsanız o kadar ileriyi görürsünüz”. H. Ford

 

Parvus, tek borçlu olan devletin Türkiye olmadığını, Avrupa devletlerinin de borçlarının olduğunu belirtir ancak ikraz edenler (borç verenler) yerli banka ve sermayedarlardır. Osmanlı da ise, Devlete para ikraz edenlerin (borç verenlerin) hemen hemen hepsi hariçte yaşayan ecnebilerdir. Osmanlı Devleti’nin sanayisi için Avrupa ile münasebatta bulunması zorunlu olmakla birlikte, Avrupa sermayedarlarının Türkiye’ye para vermeleri birtakım insani saiklerle değil, borçlandırma vasıtasıyla yine kendi servet ve kuvvetlerini artırmak maksadıyladır. (*)

Parvus, genelde Osmanlı İmparatorluğu, özelde Osmanlı ekonomisi üzerine kaleme aldığı yazılarında kapitalizmin gelişim sürecinin Osmanlı gibi Batı dünyasının dışında olan bir ülkede Avrupa’dan tamamen farklı ve kendine özgü dinamikler çerçevesinde geliştiğine dikkat çeker. Karaömeroğlu nun yorumuna göre Parvus un Osmanlı’daki sermaye birikim sürecinin Batı Avrupa dan farklı parametrelere sahip olduğu fikri, onun emperyalizm kavrayışından kaynaklanmaktadır..”(**)

Parvus’a göre “Osmanlı’nın çöküşü, kültürel, dini ve siyasi faktörlerden ziyade Osmanlı ekonomisinin kötü gidişatı ile ilgilidir. (***)

Parvus’un kimliğine geçmeden bizimle ilgili görüşleri özetlenirse:

-Avrupa, Osmanlı/Türkiye’ye borç parayı: faiz almak, kazanmanın yanında, ülkeyi siyaseten kontrol için vermektedir.

-Osmanlı/Türkiye halkı, Batı ekonomik anlayışına göre, (faiz vb. nedenlerle) yeterli birikim sağlayamaz, dışarıya sürekli borçlanmak durumundadır.

Parvus kimdir?

Gerçek adı “Helphand” veya onun Rusça şekli ile “Gel fand” (1) olan bu ünlü ve esrarengiz sosyologun takma adı “Parvus”dur (2),

Lâtince de “küçük” manâsına gelen Parvus’un “Avrupa’da bilinen adı Alexander Helphand (1867-1924), Rusya’da doğmuş, Almanya’da doktora yapmış, 1905 Rus devrimine katılmış, Sibirya’ya sürülmüş, oradan kaçarak Almanya’da ve İsviçre’de sosyalistlere katılmıştır”(3).

Kendisini iyi yetiştirmiş, korkunç bir enerjiye sahip olduğu anlaşılan Parvus, bir zamanlar Trotsky’nin (Troçki’nin) arkadaşı idi.

Troçki’nin, Ocak 1905’te hazırladığı ve onun “sürekli ihtilâl” görüşünün özünü taşıyan ilk broşürlerinin birine, Parvus önsöz yazmıştı. Burada, sosyalist ihtilâlde, köylünün durumunun ve rolünün ne olacağı üzerinde duruyordu. Ona göre Rusya’daki köylüler “sadece siyasi anarşiyi arttırmak ve böylece hükümeti zayıflatmak vaziyetindedirler; onlar, tutarlı, ihtilâlci bir ordu teşkil etmezler”. 27 Ocak 1905’te Iskra’da çıkan makalesinde aynı şeyleri söyler. Trocki çok sonraları, 1905’teki fikirlerinin, Parvus’unkiler ile aynı olmamakla birlikte, kendi fikirlerinin onun fikirlerine sıkıca sınır teşkil ettiğini belirtiyordu (4).

Parvus Almanya’ya gittiğinde Sosyal Demokratlar arasında nüfuz kazandı ve onların en sol ucunda yer aldı. Bolşevikler ve diğer Rus sosyalistleri ile Alman Sosyal Demokratları arasında, bir bağ kurdu, irtibat sağladı (5).

1909’da Selânik’de Benaroi’nin başkanlığında, çokluğu Rum, Yahudi ve Bulgarlardan oluşan bir grup, sosyalist bir parti kurdu. Bunlar, 1908 seçimlerinde Osmanlı Meclisine üye de sokmuşlardı. İkinci Enternasyonel’e bağlandılar. Bu partinin yaptığı kongrelere, ülke dışından sosyalist parti temsilcileri de katılmıştı.

Bunlar arasında, ünlü Alman sosyalist Parvus da vardı. “Parvus, 1912’den sonra Tasvir-i Efkâr, Tanin gazetelerinde ve bilhassa Bilgi ve Türk Yurdu’nda iktisadî yazılar yazmıştır. Bunlar, bilhassa Batı Emperyalizminin iktisadî sahada yaptığı ve yapacağı zararlara, bunlardan korunma çarelerine aittir” (6).

1910 Kasım’ında Türkiye’ye gelen Parvus, barut fıçısı gibi olan Balkanlar’ı gördü. Sonradan Tito hareketine katılacak ve onun Prezidyum’unda yer alacak olan, Osmanlı Meclisindeki Selanik Mebusu Vlaho Efendi ve Romen sosyalisti tins to Rakovsky’nin aracılığı ile, İttihat ve Terakki Fırkası’nın ileri gelenlerine sokuldu. Aşağıda gösterileceği üzere Parvus, Türkiye’de yazdığı yazılarda, “Sosyalizm” ve  “Sosyalist İhtilâl” sözlerinden ihtiyatla kaçındı.

Türk’lerin yapacağı işleri şöyle sıralıyordu:

Avrupa sömürgeciliğinin boyunduruğundan, kapitülâsyonlardan, Osmanlı borçlarından kurtulmalı, demokratik, millî bir devlet kurmalı ve İngiltere ile Almanya arasında çıkacak bir Almanya safında yer almalıdır. Parvus, Türkiye’de açıklamamakla beraber, “sosyalist devrim için tek şansı, emperyalist devletler arasında büyük bir dünya savaşının patlamasında” buluyordu (7).

1901’de Rosa Luxemburg, İkinci Enternasyonel’in bir kongresinde, Güney Afrika’daki emperyalizmin militarist ve şöven karakterini kınayarak, Marx’ta görülmeyen sömürgecilik meselesini ilk defa ele alacaktır (8). Daha sonraki yıllarda bu fikir Parvus’un sömürgecilikle ilgili eserinde Hilferding’in “Finans-Kapital” nde ve Lenin’in “emperyalizm ve sömürgecilik” hakkındaki tezlerinde geliştirilecektir,

Rusya’da bir sosyalist ihtilâlin gerçekleştirilmesini bir iman gibi benimsemiş olan Parvus, bunun çaresini bir Dünya Harbinde görüyordu. Harp patlatıp da emellerine yaklaştığını görünce, derhal teşebbüse geçti. Parvus’un Çarlık rejiminin yıkılması ile ilgili ve Türkiye’de başlayarak Almanya’da devam eden gizli çalışmaları üzerine 1958 yılına kadar söylenenler, bu tarihte çıkan bir kitapta (Zeman, Z.A.B. ve Scharlau W. B., The Merchant of Revolution: The Life of Alexander Israel Helphand “Parvus” Oxford, 1965)  Alman Dışişleri Bakanlığı arşivlerindeki vesikaların yayınlanması ile doğrulanmıştır.

Parvus, Rusya’nın çökmesi için içeride milliyetçi ve sosyalist devrimci zümrelerinin ihtilâl çıkarması gerektiği düşüncesi ile İstanbul’da Alman elçiliğinde çalışan Dr. Zimmer aracılığı ile 9 Ocak 1915’te büyükelçi Wangemhein ile yaptığı bir görüşmede (bu konudaki tekliflerini bildirdi). Alman Dışişleri Bakanlığının isteği üzerine Berlin’e gönderildi ve orada 9 Mart 1915 tarihli ve Rusya içinde ihtilâl çıkarma konusu üzerine bir muhtıra sundu (metni, Zeman, 140-152) … Parvus’un Alman makamları ile işbirliğinin bir sonucu, Lenin ve arkadaşlarının mühürlü bir vagonla İsviçre’den geçirilmesi olmuştur” (8).

Berkes, Parvus’un Türkiye’deki fikrî tesirinden şu sözlerle bahseder:

“Parvus’un bu fikirleri ittihat ve Terakki önderleri üzerine çok. etkili olduğu gibi Türkçüler arasında da ilgi çekti. İttihat ve Terakkinin 1911, 1912 ve 1913 kongrelerinde ve Türkçülük fikirleri yapan Fransızca Jeune Turc ve Türk Yurdu gibi gazete ve dergilerde bunun yansımalarını görürüz … C. Nuri ye Ahmet Agayef, Parvus’un ilişkili olduğu ve sahibinin bir Musevî (Sami Hirtzberg veya Günzberg?) olduğu söylenen Fransızca Jeune Turc gazetesinin yazarlarındandı

… Parvus, İstanbul’da Türkçüleri ve siyonistleri tanıdığı halde, bu muhtırasında Kafkas Müslümanları ile siyonistlerden fazla iyimserlikle söz etmez” (9).

Berkes burada, Türkçülük hareketi liderlerinin Parvus’la, Yahudilerle, siyonistlerle sıkı temasta bulunduklarını söyleyerek, Türkçülüğün, Yahudilikten doğma bir görüş olduğunu, üstü kapalı şekilde ima ediyor. Bunu daha açık şekilde söyleyenler de vardır…”(10)

Parvus’un, Türk Yurdu’nda yazı yazmasının sebebini, Berkes yine kendisi veriyor: Türk Yurdunun sahibi Yusuf Akçura, “Natık-ı perdez” dediği Cavit Bey gibi iktisatçıların, Türk Yurdu’nda Türkiyenin iktisadî meselelerine çare olacak makaleler yazmaları için davet edildiklerini, fakat hiçbirinin buna yanaşmadığını söylüyor. Parvus gelince, iktisadi yazıları ona yazdırıyorlar.

İlk yazısı dolayısıyla, Parvus’u tanıtarak, “ekonomik ve sosyal meselelerin bazı önemli yanlarına katılmamakla beraber, Türk halkına yardım edecek fikirlerinden ötürü yazılarını yayınlayacağını bildiriyordu.(11) Parvus, Türkiye’de ne sosyalizmden, ne de siyonizmden bahsediyordu.

…Parvus, Türkiye’de bir sosyalist olarak görünmediğinden ötürü, Yusuf Akçura ile bu konuda fikir beraberlikleri mümkün değildir. Meğer ki, Akçura onu Rusya’da iken tanımış olsun. Ayrı bir inceleme konusu olmakla birlikte, bu çok zayıf bir ihtimaldir. Batı -emperyalizmine, kapütülasyonlara ve Rus Çarlığına, karşı mücadelede anlaşabilecekleri tabiidir. Burada çok kısa olarak belirtelim ki, Türkçülük hareketi ilhamını, kendi kaynağından almıştır. Dışarıdan alınan sadece metoddur. (12)

Yukarıda yazılanlar özetle:

-Parvus, esrarengiz birisidir. (İhtimaldir ki, ajandır.)

-Almanya’da yetişmiş, Rus ve Osmanlı/İttihatçı devrimlerine kuluçkalık yapmıştır.

-Parvus, İhtilal için Rusya’da köylüler ; Osmanlı’da (İttihatçılar) aydınlar ve Subaylar üzerine çalışmıştır.

-Parvus, Rus sosyalistleri ile Alman Sosyal Demokratları arasında irtibat sağlamıştır.

-1909’da Selânik’de Benaroi’nin başkanlığında, çokluğu Rum, Yahudi ve Bulgarlardan oluşan bir grup, sosyalist bir parti kurmuş ve  1908 seçimlerinde Osmanlı Meclisine üye sokmuşlardı. Bunlar arasında, ünlü Alman sosyalist Parvus da vardı.

-1910 Kasım’ında Türkiye’ye gelen Parvus… Osmanlı Meclisindeki Selanik Mebusu Vlaho Efendi ve Romen sosyalisti tins to Rakovsky’nin aracılığı ile, İttihat ve Terakki Fırkası’nın ileri gelenlerine sokuldu.

-Parvus, Rusya’nın çökmesi için içeride milliyetçi ve sosyalist devrimci zümrelerinin ihtilâl çıkarması gerektiği düşüncesi ile İstanbul’da Alman elçiliğinde çalışan Dr. Zimmer aracılığı ile 9 Ocak 1915’te büyükelçi Wangemhein ile yaptığı bir görüşmede (bu konudaki tekliflerini bildirdi). Alman Dışişleri Bakanlığının isteği üzerine Berlin’e gönderildi ve orada 9 Mart 1915 tarihli ve Rusya içinde ihtilâl çıkarma konusu üzerine bir muhtıra sundu…”Parvus’un Alman makamları ile işbirliğinin bir sonucu, Lenin ve arkadaşlarının mühürlü bir vagonla İsviçre’den geçirilmesi olmuştur”

-Berkes, Türkçülük hareketi liderlerinin Parvus’la, Yahudilerle, siyonistlerle sıkı temasta bulunduklarını söyleyerek, Türkçülüğün, Yahudilikten doğma bir görüş olduğunu, üstü kapalı şekilde ima ediyor. Bunu daha açık şekilde söyleyenler de vardır…

Parvus, Türkiye’de ne Sosyalizm ‘den, ne de Siyonizm’den bahsetmemektedir.  Bunlardan anlaşılması gereken: ülkesine ve insanına göre politika geliştirilmiş olduğudur.

Okuyanı sıkmamak adına bölümü burada sonlandırıyor, gelecek bölümde Parvus’un bize (ekonomimizin) bugünleri nasıl anlatabildiğini şaşkınlıkla öğreniyoruz.

Devam edecek

www.canmehmet.com

Resim:Tarafımızdan hazırlanmıştır.

Kaynak ve açıklamalar:

(*) Parvus, “1327 Senesinin Ahval-i Maliyyesine Bir Nazar”, 2(1)/13:221 16 Mayıs 1912. Alıntı: “Türkün Büyük Biçare Irkı” ÜMİT KURT

(**)Asım Karaömeroglu, “Helphand-Parvus and his Impact on Turkish Intellectual Life , s. 152. Alıntı: Türkün Büyük Biçare Irkı” ÜMİT KURT

(***)“Türkün Büyük Biçare Irkı” ÜMİT KURT

(1)E.H. Carr, The Bolshevik Revolution, c. 3, London, 1966, sf. 34 (dipnot 5).

(2)Adını duyduğumuz, fakat zamanla onu unuttuğumuz Parvus’u bize hatırlatan sayın Prof. Dr. Semavi Eyice’ye müteşekkirim.

(3)Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, ist. 1978, sf. 461.

(4)Carr, aynı eser, c. 1, sf. 72-73 (dipnot: 5).

(5)Carr, aynı eser, c. 3, sf. 35.

(6)Dr. Fehti Tevetoğlu, Türkiye’de Sosyalist ve Komünist Faaliyetler, (1920-1960) Ankara, 1967, sf. 15 : Weiter Z. Laqueur, Communism and Nationalism in the Middie East, London, 1961, sf. 207 ye atıf.

(7)Berkes, aynı eser, sf. 461-462.

(8)Berkes, aynı eser, sf. 616 (dipnot: 63).

(9)Berkes, sf. 462, 616.

(10)Milli Kültürümüz ve Meselelerimiz, (İstanbul,’ 1983, isimli eserimize bk.

(11)Berkes, aynı eser, sf. 460, 616.

(12) 1’den 11’e kadar olan alıntılar: “İstanbul Üniversitesi, İktisat Fakültesi Mecmuası, C. 43. Prof. Dr. S. F. Ülgener’e Armağan, İstanbul, 1987. PARVUS’UN TÜRKİYE HAKKINDAKİ YAZILARI.” Prof. Dr. Mehmet ERÖZ’e aittir.