Başarı bir tercihtir. Eğer, Şans oyunlarına ilginiz varsa bu tercihiniz şansınızı yok et… (4)

 

Bir kitap beni nasıl değiştirebilir diyorsan, elindeki kitaba bak, o bir zaman odundu.

Bir kitap beni nasıl değiştirebilir diyorsan, elindeki kitaba bak, o bir zaman odundu.

 

Ermenilerin : “Nikola bu bir ola, bir daha olursa iki ola, üçüncü de gözün kör ola! İfadesine, Dostayevski’nin yorumu : İlk yapılan yanlış kaza, ikincisi hata, üçüncüsü tercih dir.

Bunlardan anlaşılması gereken: eğer, hayatınızda bir şeyler kendini tekrar ediyorsa, bu, tercihiniz ve sonucudur.

Peki, İnsanlar kendilerini (neden) tekrar ederler.

Bunu Einstein yorumlamaktadır:

-Aynı (düşünce) malzeme ile yapacağınız yemeğin (uygulamanın) tadı her zaman aynı olacaktır. Tadını, (sonucunu) beğenmiyorsanız, malzemeyi (düşüncenizi) değiştirmelisiniz.

Ancak, insanlar (başarılı) mutlu olmayı değil, mevcut iddialarında (görüşlerinde) haklı (ısrarcı) olmayı seçerler. Bu nedenle kişi sonunda:

Sana her ne gelirse senden gelir, sen zannetme ki o benden gelir. Durağına ulaşmaktadır.

Kaldığımız yerden devam ediyoruz.

“Başarı” konusunda Harvard Üniversitesinde bir çalışma yapılır ve bu çalışma ile; kimi insanların “Başarılı”, Kimilerinin “Başarısız” olduğu konusuna bir açıklık getirildiği ileri sürülür.

“..Bu dünyada yaşayan insanları psikoloji bakımından geniş iki gruba ayırmak kabildir. Bunlardan azınlığı teşkil eden birinci grup fırsat ve imkânlardan faydalanan ve bir şey elde edebilmek için büyük bir gayretle çalışmak arzusunu gösteren insanlardır, çoğunluğu teşkil eden ötekiler ise buna o kadar hevesli değildir ve aldırış etmezler.

…Acaba, bir şey başarma ihtiyacı (veya bunun mevcut olmaması) tesadüf mü, irsimi veya ortamın bir sonucu mudur? Bu tek başına ayrılabilecek insanî bir motif; saik, güdü müdür veya servet, iktidar kazanma gibi birçok güdülerin bir birleşimi midir?

(Başarılı olmada) Belirli bir insanî güdü mevcuttur ve bu ötekilerinden ayırd edilebilir.

İşte bir örnek. Bundan bir süre önce, Pennsylvania eyaletinin Erie şehrindeki bir fabrikanın kapanması üzerine açıkta kalan 450 işçi ile ilgili olarak çok esaslı bir inceleme yapılmıştı.

İşten çıkarılan işçilerin çoğu bir süre evlerinde oturdular ve sonra Amerikan Federal İş Bulma Kurumu ile temas ederek eski işlerine geçmenin veya bunlara benzeyen işlere girmenin kabul olup olmayacağına baktılar.

Fakat bunların içinden bir azınlık büsbütün başka türlü hareket etti: Daha işten çıkarıldıkları gün iş aramağa başladılar. Onlar hem Amerikan Federal, hem de Pennsylvania Eyalet iş Bulma Kurumlarına başvurdular; gazetelerin “personel aranıyor” ilânlarını gözden geçirdiler; sendikaları, kiliseleri ve üye bulundukları türlü dernek ve kulüpleri vasıtasiyle iş aradılar; yetiştirme kurslarının yardımı ile yeni bir şeyler öğrenmeğe çalıştılar, hatta iş bulmak gayesine gayesi ile Şehirlerinden bile ayrılmaktan çekinmediler.

Büyük çoğunluğa gelince, onlar kendilerinden sorulduğu zaman, başka bir yerde iş bile bulsalar Erie’den hiçbir surette ayrılmayacaklarını söylediler.

Görülüyor ki aktif azınlığa mensup işçiler başka şekilde bir güdünün etkisi altında idiler : İş bulmak zorunda idiler, paraya, gıdaya, barınacak bir yere ve iş teminatına ihtiyaçları vardı. Fakat yalnız ufak bir azınlık muhtaç olduğu şeyi bulmak için şahsî teşebbüsünü (insiyatifîni) kullanıyor ve harekete geçebiliyordu.

Neden? Senelerce süren araştırmalardan sonra psikologlar “bu soruya cevap verebileceklerine inanıyorlar! Onlar bu insanların insanî güdünün özel bir cinsine daha fazla bir dereceye sahip olduğunu gösterenler, şu an için bu şahsiyetin karakteristiğine “A güdüsü” diyelim ve diğerlerinden daha fazla bu güdüye sahip olan insanların öteki karakteristiklerinden bazılarını inceleyelim…” (1)

Devam edecek…

Eğer, şans oyunlarına meyliniz varsa, siz baştan…

www.canmehmet.com

Resim: Web ortamından alınmış, yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

(1)  İnsan Mühendisliği Nüvit Osmay,

Başarılı olmak hiçbir zaman zor olmadı: Eğer, şans oyunlarına bir ilginiz… (3)

 

Bilgi, kendisinden yeni bilgiler üretildiğinde daha değerli olmaktadır.

Bilgi, kendisinden yeni bilgiler üretildiğinde daha değerli olmaktadır.

 

Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar”, diyenlere aldırmayınız. Doğru olsaydı, “Dürüstlük” para etmezdi. Peki, Şans oyunlarıyla ilgilenenler başarılı mıdır? İlginin olmaması başarı kazanmakla ters orantılı mıdır?

Bazı insanlarda hayatta bir şey başarmak, bir şey yapmak için büyük bir arzu vardır, diğer taraftan başkaları da buna o kadar önem vermezler.” (1)

Peki, neden?

“Bu dünyada yaşayan insanları psikoloji bakımından geniş iki gruba ayırmak kabildir. Bunlardan azınlığı teşkil eden birinci grup fırsat ve imkânlardan faydalanan ve bir şey elde edebilmek için büyük bir gayretle çalışmak arzusunu gösteren insanlardır, çoğunluğu teşkil eden ötekiler ise buna o kadar hevesli değildir ve aldırış etmezler.” (2)

Peki, Neden?

-“Bir şey başarma ihtiyacı (veya bunun mevcut olmaması) tesadüf mü, irsimi veya ortamın bir sonucu mudur?

-Bu tek başına ayrılabilecek insanî bir motif; saik, güdü müdür veya servet, iktidar kazanma gibi birçok güdülerin bir birleşimi midir? (3)

Başarılı olma isteğini veya elde etme arzusunu insanlara verebilecek bir yöntem veya teknik var mıdır?

Başarı, insani bir duygu olmanın yanında bir ihtiyaç mıdır?

Başarılı insanlar olmasaydı, insanlık ilerleyebilir miydi?

Başarı, bir insanın, toplumun “kalite” göstergesi midir?

Neden?

Kimi insanlar başarılı olmak istemezler?

Bir şeyi başarmak arzusu duymayanlar, nasıl bir düşünce yapısının sahipleridir?

Başarılı olmak istemeyenler; Başarılıların (gönüllü) elleri-kolları mıdır?

Başarılılar, İnsanlığın düşünen kafaları, yol göstericileri, rehberleri midir?

Başarılı insanlar için: “Şanslı” diyenler;

-Şans ve Tesadüflerin, hep benzer düşünce yapısındaki insanları bulması nasıl yorumlanmaktadır?

-Başarı neden hiç yanlış adrese gitmemektedir?

-Eğer, şans oyunlarına meraklı veya bu anlayış içerisinde iseniz; yaşamı başarmak için ömrünüz “Talih Kuşu”nun beklemekle mi geçmektedir?

-Başınıza bir “Talih Kuşu” konmasını beklerken, yürüyerek yol alanların arkasından nasıl yetişecek, onların çıktıkları tepelere nasıl ulaşacaksınız?

-“Talih Kuşunun sırtına binerek” mi?

Devam edecek

-Başarılı olmanın, Hayal etmek ve farklı düşünme biçimi ile bir ilgisi var mıdır?

www.canmehmet.com

Resim:Trafımızdan düzenlenmiştir.

(1-2-3)BAŞARMA GÜDÜSÜ David C. Mcclelland (İnsan Mühendisliği, Nüvit Osmay)

İşte başarının elle tutulan, gözle görünen sırrı: Arı veya Örümcek olmak… (2)

 

Bilgi, ondan kendinize uygun yeni bilgiler üretiyorsanız değerlidir. Üretilmeyen bilgi durgun su misalidir. Kokar!

Bilgi, ondan kendinize uygun yeni bilgiler üretiyorsanız değerlidir. Üretilmeyen bilgi durgun su misalidir. Kokar!

 

Şans” veya “Mutluluk” İfadeleri ham hayaldir. Yaşam, kimseye böyle armağan vermez. İlk bölüm ebeveynlere mesajdır. Bundan sonrası Lise ve Üniversiteli öğrenci kardeşlerime yönelik devam edecektir.

Genç, akıllı ve başarma isteği ile dolu güzel kardeşim!

Bunları yaşamış (dört yetişkin evlat sahibi) birisi olarak yazıyorum.

“Başarı”,  “Adil” Olan Allah’ın kulları arasında ayırım yapmadan verdiği bir lütuf (aslında) karşılık olmalıdır.

Elbette, “Hikmet!” kısmını aklımızda tutarak.

İnsan, deneyim kazandıkça (beynindekilerle) bilgisi ile, bunları edinmeden gözleri (gördüğü) ile hüküm, karar veren; süreçte olgunlaştığına göre (normal olarak) hata yapabilen bir varlıktır.

Genç kardeşim!

Yaşam arabana, bilgi ve yeteneklerini (aslında sıkı çalışmanı) koşarsan yolculuğunun rahat geçeceğine;

Yaşamının, yol ayrımlarında hata yaparak değil, hata yapanlardan (düşenlerden) bir ders çıkararak, zaman ve maddi kayba uğramadan ilerlendiğinde, ömrün bereketli (uzun) kılmanın yanında, daha düşük maliyetle başarılı olunabileceğini not ederek bir hikâye ile başlayalım.

Soğuk bir kış günü oturduğu şöminenin önünde çok sevdiği uzun sakalını da sıvazlayarak daldığı kitaptaki son cümle Hocanın canını sıkar ve bir hışımla kitabı aldığı dolaptaki yerine bırakır.

Nedir o son cümle?

“Bir tutamdan fazla sakal (bırakmak) mahzurludur!”

Yaşlı hoca nasıl kızmasın? O çok sevdiği ve bakımlı sakalı nerede ise beline kadar inmektedir.

Aradan bir yıl geçer…

Hoca yine şöminenin önünde kitabını okurken yanan odunlardan sıçrayan bir kıvılcım kuru sakalını tutuşturur, Hoca can havli ile elini çenesine götürerek bir tutam sakalını, hafifçe yanmış eli ile ancak kurtarır.

Kurtarır, kurtarmasına da, aklına bir yıl evvel okuduğu kitaptaki o cümle gelir.

Bir tutamdan fazla sakal (bırakmak) mahzurludur!”

Hoca oturduğu yerden kalkar, kütüphanesindeki o kitabı ve bu cümlenin yazdığı sahifeyi bulur ve altına sabit kalemle şu notu ekler:

“Tecrübe ile sabittir ki burada yazılan doğrudur.”

Akıllı insanlar yaptıkları hatalarda ders alırken; Çok akıllı insanlar, başkalarının deneyimlerinden yararlanır.

Bu tespitlerden sonrası sana kalıyor, genç, akıllı ve güzel kardeşim.

 

Devam edecek

-Eğer, şans oyunlarına ilginiz varsa, bir kez değil…

www.canmehmet.com

Resim: Web ortamından alınmış, yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

İlim insanları başarının etken maddesini buldular, Başarmak artık çocuk oyuncağı! (1)

 

Bilgi "Eşek Yükü"dür. Eğer, ondan ihtiyaçlarınıza uygun yeni bilgiler üretemiyorsanız.

Bilgi “Eşek Yükü”dür. Eğer, ondan ihtiyaçlarınıza uygun yeni bilgiler üretemiyorsanız.

 

Önce her harfinden kendimizi, ailemizi ve çocuklarımızı bulacağımız harika bir şiirimiz var. Görmek isteyenin göreceği tüm güzellikleri içeren. Sonra sıra başarının basit formülünün hikayesinde.

YAŞ DAL

Eğer bir çocuk kavga ve gürültü içinde yaşarsa, kavgacılık öğrenir.

Eğer bir çocuk korku içinde yaşarsa, korkmayı öğrenir.

Eğer bir çocuk daima ona acıyan insanlarla beraber yaşarsa, kendini zavallı hissetmeyi öğrenir.

Eğer bir çocuk kıskançlık içinde yaşarsa, nefret etmeyi öğrenir.

Eğer bir çocuk cesaret ve heyecana değer verilen bir çevrede yaşarsa, kendine güvenmeyi öğrenir.

Eğer bir çocuk övmeyi bilen insanlarla beraber yaşarsa, başkalarını da takdir etmeyi öğrenir.

Eğer bir çocuk sevgi içinde yaşarsa, sevmeyi öğrenir.

Eğer bir çocuk kendisini adam yerine koyan bir çevrede yaşarsa, hayatta erişmek için çalışmağa değer bir amacı olmasını öğrenir.

Eğer bir çocuk dürüst hareket eden insanlar içinde yaşarsa, adaletin ne olduğunu öğrenir.

Eğer bir çocuk sözlerine güvenilir insanların içinde yaşarsa, hakikatin ne olduğunu öğrenir.

Eğer bir çocuk açık kalpli, güleryüzlü ve anlayışlı insanların arasında yaşarsa, dünyanın gerçekten yaşamağa değer güzel bir yer olduğunu öğrenir. (*)

Başlarken…

Gençliği kazanırsanız geleceği de kazanırsınız. Gerisi boştur.

Devam edecek

-Başarı bu kadar basitse neden herkes başarılı değil?

www.canmehmet.com

Resim:Web ortamından alınmış yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

(*) Ann LANDER (Alıntı kaynağı: “İnsan Mühendisliği”, Nüvit Osmay

Bir insan ve ülke kalkınmasında neden Özgürlük ve Adalet çok önemlidir (3)

 

Bilgi, ondan kendi ihtiyaçlarınıza uygun yeni bilgiler üretebildiğiniz ölçüde daha değerlidir.

Bilgi, ondan kendi ihtiyaçlarınıza uygun yeni bilgiler üretebildiğiniz ölçüde daha değerlidir.

 

En mükemmel varlık, “İnsan:  Eğer,  Özgür ve Eşit’ se ancak anlamını bulabilmektedir. Özgürlük ve Adalet, bir insan için su-hava derecesindedir. Peki, buna rağmen İnsanı yaşamında ve düşünce oluşumunda aldatan bizzat kendisi mi; kendi değerlerini paylaşan diğer insanlarla oluşturduğu (ortak) destek, birleşme etkisi (sinerji) midir?

Şimdi bu görüşümüzü biraz açalım.

Magna Charta (*)

1215 Yılında (İngiltere’de) imzalanan ve iki kelimeden oluşan, “Büyük Sözleşme!” anlamına da geldiği iddia edilen bu ifadeyi biliriz. Bu sözleşme, (kimilerine göre) Anayasal sürecin başlangıcı olarak kabul edilir.

Sözleşme: Din adamları ile Kral (ve destekçileri) arasında yetki paylaşımını, diğer ifadesi ile, Kralın yetkilerinin azaltılması, belirlenen yasalara uyacağını kabul etmesi ile ilgilidir.

İleride bir çok kanuna yataklık ettiği iddia edilecek olan Magna Charta,

“hiçbir hür insanın yürürlükteki kanunlara başvurmaksızın tutuklanamayacağı, mülkünün elinden alınamayacağı, öldürülemeyeceği” esasına dayanak olacaktır.

 -“Magna Carta, Özellikle insan haklarına, Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ile Fransız Devrimi’nin İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’ ne öncülük ettiğine inanılmaktadır.”

Bu sözleşme tarihinin, 1215 Yılı olduğunu lütfen yazının sonunda tekrar hatırlayınız. Ve son cümledeki ağır iddiaya! 

Bir devletin servet ve makam silahına sahip olanlar, bu silaha sahip olmayan vatandaşlar arasında tarafsız kalmıyor; Adaleti, bir “Hayat-Memat!” görmüyor; devleti, toplumun geneli ile bütünleştiremiyor’ sa; O ülkedeki halk, Vatan’ında değil, Gurbet’te yaşamaktadır.

Dünya üzerinde yaklaşık 16 büyük uygarlığın yaşadığı ifade edilmektedir.

Bunlardan günümüzde varlığını sürdürenler; İslam Medeniyeti ile Batı Medeniyetidir.

Medeniyet, basit tanımı ile “Şehirli yaşam”; şehirde, diğer insanlarla birlikte ve bir kurallar manzumesi içerisinde yaşamayı öğrenmek ve sürdürebilmektir.

Uygarlık, insanlara ne sağlamaktadır?

Cevaptan önce, bir insan için “Vazgeçilmez” öneme sahip olanları açıklamak gerekir.

Bunlar; Özgür ve Yaşam hakkına sahip olabilmesinin yanında; beslenmesi, barınması, korunması, (diğerlerinde olan ilişkilerinde) adaletle yönetilmesi” dir.

Uygar bir devletin, kendisini yaşatan halkına bunları sağlaması hem borcu hem de görevi’dir.

Aşağıda bir devlet başkanının, tayin ettiği bir valiye, görevini ifa ederken, dikkat etmesi gerekenleri not ettirdiği bir mektuba yer verilmektedir.

Mektubun tarihi ve yazanın kimliği yazının sonunda açıklanmaktadır.

Mektup içeriği; (**)

“Bil ki ey Malik!

“Seni, senden önce adaletle ve zulümle hüküm sürenlerin bulunduğu bir beldeye gönderdim. Sen, daha önceki yöneticilerin durumlarına baktığın gibi, insanlar da senin durumuna bakacaktır. Sen onlar hakkında ne söylersen onlar da senin hakkında aynısını söylerler…

“Halka karşı merhametli olmayı, sevgi ve iyilikle bulunmayı kendine şiar edin. Kesinlikle onların malını ganimet bilen yırtıcı bir canavar olma.

O insanlar iki sınıftır, Birincisi, dinde kardeşin, ikincisi ise yaratılışta senin eşindir.

“İnsanlara, yakınlarına, ailene ve insanlar arasında özel sevgi beslediğin kimselere karşı adaletli davran!

“Sana en sevimli gelen şeyler şunlar olsun: Hak hususunda kazanmak…

“Şüphesiz ki; çoğunluğun öfkesi azınlığın rızasıyla, azınlığın öfkesi de çoğunluğun rızasıyla kaybolup gider.

“Valiyle halkı arasında en zararlı olanlar bollukta yardım eden, zorlukta yardımı kesen, ölçüsüz davranan isteklerinde ısrar eden, ikram edildiğinde teşekkür etmeyen, yasaklara karşı duyarsız olan ve zamanın zorluklarına en az sabreden seçkinlerdir.

…Ümmetin çoğunluğunu meydana getiren halk ile istişare etmeli ve onlara meyletmelisin.

… “Yönetimin altında bulunan ülkenin istikrarının devamı için âlimlerle müzakerede bulunmayı, akıllılarla tartışmayı artır. Senden önce insanları yönlendiren şeyler bunlardı.

Sonra yoksul sınıfta olupta yardım edilmesi, gözetilmesi gereken ihtiyaç sahipleri ve miskinler gelir. Bunların hepsi için Allah’ın katında ferahlık vardır. Bunların durumlarının düzeltilmesi, Vali üzerindeki haklarındandır.

…Bulunduğun yerde ve ülkenin değişik bölgelerinde onları denetle, tüm bu anlattıklarımın  yanı sıra şunu da bil; onların çoğunda aşırı hırs, çirkin bir cimrilik, stokçuluk ve Pazarlara tekel kurma arzusu vardır… Onları stokçuluk yapmaktan alıkoy. Çünkü Rasulullah (sav) bunu yasaklamıştır. Alan ve satan her iki tarafın zarara uğramayacağı bir şekilde ve adalet ölçüleri doğrultusunda bir alışveriş ortamı olsun.

…Ben Rasulullah’ın birçok yerde; ‘Allah, zayıfın hiç çekinmeden güçlüden hakkını alamadığı bir toplumu yüceltmez. dediğini işittim…

“Valilerin yanında zulmeden, aşırı giden, ilişkilerinde insafsız dostları, yardımcıları olabilir. Bu durumun nedenlerini ortadan kaldırarak onların iyi olmayanlarını etrafından uzaklaştır.” (1)

Mektupta vurgulanan ana temalar:

Dini amaçların farklı oluşu haklarda veya siyasi, sosyal ve insani ödevlerde bir ayrıcalık unsuru değildir. Însanlar ikiye ayrılır. Ya dinde kardeş ya da insanlıkta eştir.

Vatandaşlar arasındaki eşitlik,

Devletin, toplumun geneli ile bütünleşmesinin zarureti,

-“Hak hususunda orta yolu tutmak, adaleti herkese yaymak ve halkın gönlünü kazanmak,

-“Tüccar ve sanatkarlar  gözetlenmeli. Bununla birlikte şunu da unutma ki onlardan aşırı hırs, çirkin cimrilik, stokçuluk ve pazarlarda tekel kurma arzusu vardır. Onları stokçuluk yapmaktan alıkoy”.

– Memurların durumunun gözden geçirilmesi,

Adalet, mülkün temeli olup Allah’ın güzel isimlerinden biridir..

VEDÂ HUTBESİ (8 Mart 632 Cuma)

Hz. Muhammed (s.a.s.) Vedâ haccında bütün insanlığa şöyle hitab etti:

Ey insanlar! Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada bir daha buluşamayacağım…  Bu şehriniz (Mekke) nasıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle mukaddestir, her türlü tecâvüzden korunmuştur.

Ashabım!  Muhakkak Rabbinize kavuşacaksınız. O’da sizi yaptıklarınızdan  dolayı sorguya çekecektir. Sakin benden sonra eski sapıklıklara dönmeyiniz ve birbirinizin boynunu vurmayınız! Bu vasiyetimi, burada bulunanlar, bulunmayanlara ulaştırsın. Olabilir ki, burada bulunan kimse bunları daha iyi anlayan birisine ulaştırmış olur…

Ashabım! Kimin yanında bir emanet varsa, onu hemen sahibine versin. Biliniz ki, faizin her çeşidi kaldırılmıştır. Allah böyle hükmetmiştir. İlk kaldırdığım faiz de Abdulmutallib’in oğlu (amcam) Abbas’ın faizidir. Lakin anaparanız size aittir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız.

Ashabım! Dikkat ediniz, cahiliyeden kalma bütün adetler kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Cahiliye devrinde güdülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası Abdulmuttalib’in torunu Iyas bin Rabia’nın kan davasıdır

Ey insanlar!

Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah’ın emaneti olarak aldınız ve onların namusunu kendinize Allah’ın emriyle helal kıldınız. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, kadınların da sizin üzerinizde hakkı vardır…

…Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur.

…Azası kesik siyahî bir köle başınıza amir olarak tayin edilse, sizi Allah’ın kitabi ile idare ederse, onu dinleyiniz ve itaat ediniz.

Kimse kendi suçundan başkası ile suçlanamaz. Baba, oğlunun suçu üzerine, oğlu da babasının suçu üzerine suçlanamaz…

Dikkat ediniz! Şu dört şeyi kesinlikle yapmayacaksınız:

–  Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayacaksınız.

–  Allah’ın haram ve dokunulmaz kıldığı canı, haksız yere öldürmeyeceksiniz.

–  Zina etmeyeceksiniz.

–  Hırsızlık yapmayacaksınız..”(2)

Bir soru ile bölümü sonlandırarak, sonrasını düşünebilen insana bırakalım:

Magna Carta, iddia edildiği gibi, 1215 Yılında, İnsanlık için Anayasal Süreci, (İnsan, Kadın, Çocuk, çalışanların, ihtiyaç sahiplerinin hakları ile, özgürlük, adalet kavramlarını, vb) başlatmış mı;

-Yoksa ondan birkaç asır evvel İslam, yaptığı en büyük İnsanlık Devrimi ile bu süreci başlatmasının ötesinde yükselterek geliştirmiş mi?

İnsan, düşünen bir varlık olarak sorumluluk sahibi’ dir. Bu nedenle “Akıl” (değerlendirme/Doğruyu Yanlıştan Ayırma melekesi’ne) sistemine sahiptir.

www.canmehmet.com

Resim: www.kursatsenturk.com  ’dan alınmış, yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

Kaynaklar;

(*) Magna Charta (Carta): 1215’te Kral John tarafından imzâlanan, İngiliz halkıyla kral arasındaki hak ve hukuku bir anlaşma ile ayıran ilk siyâsî belge. Büyük ferman adlarıyla da anılan Great Charter, yâni Magna Charta, altmış üç maddeden meydana gelir. Bakınız: https://www.turkcebilgi.com/magna_carta

(**) Mektup, (Hicri 37) Miladi takvimle 657 yılında, Hz Ali (ra) tarafından Mısır’a vali olarak tayin ettiği Eşter Neha-i’ye yazılmıştır. Verilen siyasi ve sosyal mesajlar, günümüzden, 1357 yıl evveline aittir. Mektup, O döneme ait İslami düşünce düzeyini, Yönetim ve İdarecilik anlayışı göstermektedir. Mektubun tamamı için bakınız: http://www.canmehmet.com/hz-ali-ra-dunya-liderlerine-siyasi-ve-sosyal-ders.html

Hz. Ali (ra); (599-661) Hz. Muhammed (sav) yanında büyümüştür. Amcasının oğlu ve sonradan damadı olmuştur. Hz. Ali (ra) İslâm Devleti’ni, 656-661 yılları arasında yöneten IV. Hâlifedir.

(1)“İslâm ve insan Hakları, Haklar Değil Gereklilikler”, Dr. Muhammed UMARA

(2) Daha fazlası ve kaynaklar  için bakınız: (a) Diyanet Başkanlığının web sitesi,  (b) http://www.canmehmet.com/islamda-kadinin-yeri-ve-dayak-konusundaki-gercekler.html

“Kazanmanın ahlakı mı olur?” Diyen Avrupa’da Yönetim sisteminde anlatılmayan omurga nedir (2)

 

Bilgi eşek yüküdür. Eğer, ondan kendinize uygun yeni bilgiler üretemiyorsanız.

Bilgi eşek yüküdür. Eğer, ondan kendinize uygun yeni bilgiler üretemiyorsanız.

 

İnsanlar yönetim şekilleri üzerinden aldatılmakta mıdır? Bir yönetim şeklinin, halkın yaşam kalitesi üzerine olumlu katkısı ancak, halkın bilinçlenerek ülke ve kendi meselelerine sahip çıkmasıyla mümkündür. Ki; Bu da sık anlatılan bir olgu değildir.

Anlatılmayanları, Bir hukukçu ilim insanının (*) Başkanlık Sistemi ilgili konuşmasında satır aralarında, samanlıkta iğne arama misali ancak bulabiliyorsunuz.

Bir ülkede aslolan: Halkın, çağın gerektirdiği bilgi ve donanıma sahip olması; yönetime (iradesi ile) ortak olarak kendi meselelerine sahip çıkması,  yöneticilerin izin verilenlerin, yetkilerin dışında davranmasını engellemesidir.

Halk, kendi çıkarını gözetmez, gözetmek için kendini yönetime ortak ve asıl karar sahibi görmez ise:

Ülke yönetiminin başında: İmparator, Kral, Cumhurbaşkanı, Başkan veya bir şef, hatta babanız olsa nihayetinde bir insan olarak, Önce can sonra canan  demeyecek midir?

Her zaman bir Hz. Ömer ve anlayışı bulunamayacağına göre…

Avrupa hatta Dünyanın büyük devletlerinin yönetimlerine baktığınızda yönetimlerin başında; İmparator, Kral ve başkan görürsünüz.

Avrupa’nın kişi başı gelir sıralamasında şampiyon Norveç’te Parlamenter Monarşi;

Dünyanın nakit zengini Japonya’nın başında bir İmparator,

Dünyanın (kendine) “Süper Güç”ü Amerika’da Başkan,

Dünyanın siyaset tilkisi! Bir ada, balıkçı ülke İngilizlerin başında Kraliçe yok mudur?

Ülkemizde (yakın tarihe kadar) her taşın altında İngilizlerin olmasına rağmen siz onların (Merkez!) medyaca suçlandığına hiç şahit oldunuz mu? Halkımıza ecdadı Osmanlıya, 7 gün 24 saat hakaret ettirilirken, İngiliz Hanedan üyeleri (Gelinleri, prensleri, Kraliçeleri) şirinlikleri, magazin haberleri ile ‘Merkez Medya‘nın gözdesi değil midir?

İlginç değil mi?

Sanırsınız, İstanbul, İzmir, Samsun, Antalya, Mersin’in Fatihi, Osmanlı Hanedanlığı değil de, İngiliz Hanedanlığı?

Yönetim usullerinin açıklamasına geçmeden, Değerli Prof. Dr. Serap Yazıcı’nın, (Anayasa Hukuku uzmanı ve başkanlık sistemi üzerine çalışmalarıyla tanınmaktadır) Konu ile ilgili bir konuşmasının satır aralarından bakınız neler anlatmaktadır.

Soru: “Başkanlık sistemi sizce Türkiye’de işler mi?”

-Dünyaya baktığımızda sadece ABD’de gerçek anlamda uygulanıyor ama Latin Amerika’da sistemin çok sıkıştığı zamanlara tanık oluyoruz.

…Başkanlık sistemi yasama ve yürütme kuvvetlerinin sert ve kesin olarak birbirinden ayrıldığı bir sistem.  Bu şunu ifade ediyor, yürütme gücünün yegane sahibi olan başkan, halk tarafından belirli bir süre için, sabit bir görev süresi için seçilmektedir…

…Bu yapının sağladığı bir önemli avantaj var, her zaman için hükümetin maksimum düzeyde istikrarı garanti edilmektedir…Başkanın düşürülmesini sağlayacak bir yetki kongreye verilmediği için, bir başkanlık anayasası, başkanın görev süresini hangi süre ile tayin etmişse, dört yıl ya da beş yıl olabilir, o süre içinde başkan görevini sürdürecektir. İşte bu sebeple başkanın hükümeti maksimum süreyle istikrarını muhafaza etmektedir.

Türkiye’de başkanlık sisteminin ilk telaffuz edildiği 1980’lere dönersek, o tarihlerde 12 Eylül öncesinde, Türkiye’nin en büyük problemi hükümet istikrarsızlığıydı. Buna çare olarak bazı çevreler başkanlık sistemine geçilmesini önermişlerdi…

1980’lerden bu yana Turgut Özal, Süleyman Demirel ve Tayyip Erdoğan bu sisteme geçiş yönünde arzuları olduğunu belirtmişlerdir. Bu üç liderin ortak bir paydası var, üçü de kişisel karizmalarına güvenen, Türkiye’de köklü dönüşüm politikalarını yürürlüğe koymak isteyen, bu politikaları yürürlüğe koyarken parlamentonun, hatta belki bakanlar kurulunun da engelleyici rolünden kurtulmak, tamamen tek başına hareket etmek isteyen kişiler.

…parlamenter sistemde kabul edilen kanunların hemen hemen büyük bir bölümü, hükümetin tasarısı olarak gelmektedir parlamentonun gündemine.

Oysa başkanlık sisteminde, başkanla kongre çoğunluğu farklı siyasi eğilimlere sahip olduklarında, kongre başkanın ihtiyaç duyduğu kanunları kabul etmemek yönünde direnebilir.

…Çünkü başkanlık sisteminde parti bağları güçlü değildir. Disiplinli bir parti yapısı mevcut değildir. Bu yüzden başkanla aynı partiye mensup kongre üyelerinin, başkanın isteği doğrultusunda hareket etmek gibi yükümlülükleri, manevi bir rolleri mevcut değildir.

Bu şöyle bir tabloya yol açmaktadır. Eğer kongre başkana karşı direnecek, onun planladığı kanunları kabul etmeyecek olursa yasama ve yürütme süreci kilitlenebilecektir.

ABD’ye baktığımız zaman bu kilitlenmenin nadiren çıktığı ve bir krize dönüşmeden de aşılabildiğini görebiliyoruz.

Bu ABD’nin özel şartlarından kaynaklanıyor. Birincisi, ABD’de iki partili bir sistem mevcut. Bu iki parti arasındaki görüş farklılıkları da kutuplaşmaya yol açacak derinlikte değil. İkincisi, ABD’de lobi şirketleri olarak tanımlanan kuruluşlar mevcut. Bunlar sistemin bir parçası. Bunlar ücret karşılığında kanun yapma sürecinde etkili bir role sahipler. Haliyle en etkili olan lobi şirketlerine kim para verirse o, kanun yapma sürecinde kontrolü ele geçirmiş demektedir. Üçüncüsü, yine ABD’de çok güçlü sivil toplum kuruluşları var. Bu kuruluşların da karar alma sürecinde güçlü bir rolleri var.

Bu yüzden ABD’de gerçek bir kilitlenmenin yaşanmadığını görüyoruz.

Ancak Latin Amerika’ya baktığımızda, bir kez çok partili sistem mevcut. Partiler arasında derin ayrılıklar, ideolojik farklılıklar mevcut ki bu kutuplaşmayı teşvik eden bir faktör. İkincisi, demokratik siyasal kültür gelişmediği için, meseleleri diyalog ve uzlaşma yoluyla çözme eğilimi söz konusu değil.

Neticede, yasama ve yürütme arasında böyle bir kilitlenme ortaya çıktığı zaman aslında bu devlet hayatının kilitlenmesi anlamına geliyor.

Bu durumda Latin Amerikalı başkanlar iki tür yönteme başvuruyorlar, birincisinde halka giderek kongreyi şikayet ediyorlar. Kendi başkanlıkları ardında daha güçlü bir demokratik meşruiyet olduğunu, dolayısıyla kongrenin bu kanunları kabul etmesi gerektiğini söylüyorlar. Kongre de kendi temelinde bir demokratik meşruiyet olduğunu, kendisini de seçenin halk olduğunu belirtmek suretiyle meşruiyetini başkanla yarıştırır hale geliyor.

…Şimdi objektif olarak düşünürsek, Türkiye’nin siyasal kültürü, partilerin yapısı, partilerin çok sayıda olması, uzun süredir devam eden kutuplaşma eğiliminin kuvveti ve parti liderlerinin hali hazırda kişiselleşme yönünde güçlü eğilimler sergilemesi, başkanlık sistemine geçilmesi halinde, Türkiye’deki modelin, Latin Amerika’dakine benzeyeceği izlenimi uyandırıyor…” (1)

Değerli İlim insanı açıklamalarına devam etmektedir:

bir Şemdinli krizi, Ferhat Sarıkaya daha yaşar mıyız?

-Orada biliyorsunuz savcı yazdığı iddianame yüzünden görevden alındıktan sonra avukatlık yapmayacak hale getirilmişti.
-Meslekten ihraç kararları da yargı denetimine açılacak. Ancak bunları yeterli bulmuyorum. Çünkü şu anki yapıda sorun yaratan faktörlerden biri, kurul kararları şeffaf değil. Bu kararlar yayımlanmıyor. Ne bizler ne de hakimlik ve savcılık mesleğini icra edenler biliyor. Dolayısıyla kurulun belli olaylar karşısında hangi kriterlere dayanarak karar verdiğini hiçbirimiz bilmiyoruz. Halbuki şeffaflık çok önemli. Eğer kurul kararlarına şeffaflık sağlansaydı, hiç değilse bundan sonra hem kamuoyu kurul kararlarının içeriği konusunda bilgi sahibi olabilirdi, tabii bu kurul kararlarındaki keyfiliği, hakkaniyete aykırı durumları önleyebilirdi, hem de hakim ve savcılar evvelce alınan kararları görebilecekleri için, kendi gelecekleriyle ilgili daha öngörülü olabilirlerdi.

Hakimler ve savcıların daha öngörülü olabileceğini söylerken ne kasttettiniz tam olarak?

-Bir hakimin veya savcının hangi sebeplerle meslekten men edilmesi gerektiğine dair kanuni düzenlemeler var. Ama bu düzenlemeler gene de idareye, yani HSYK’ya takdir yetkisi sunmaktadır. Acaba HSYK bu takdir yetkisini hangi ölçüler içinde kullanmaktadır? …

Bu durumda kararlar halka açıklanırsa, bir savcının genelkurmay başkanı hakkında iddianame yazdığı zaman görevden alınamayacağı ya da alınırsa da bu kamuoyu tarafından bilineceği için kurul daha objektif olmak zorunda kalacak... (2)

Aşağıdaki satır aralarına bakıldığında kamuoyunda seslendirilmeyen, dillendirilmeyenler görülmektedir:

1)Halkın meselelerine kendi sahip çıkabilmesi için kendini yönetime ortak görmesi ve bu konuda gerekli donanıma sahip olması gereği ile:

2) Ülke Aydının (buna siyasetçi ve yargı görevlileri de dahil) Hangi un (doku) ve su (anlayış) ile hamur (Aydın) olabildiği, ve ülke çıkarlarını hangi pencereden görebildiği:

3) Kendisini yönetime ortak gören; yönetimi sahiplenen bir halkın, memleket sevdasını her şeyin üzerinde tutan aydınların olduğu bir ülkede, yönetimin adının, “şu” veya “bu” olmasının fazlaca bir önemi kalmamaktadır.

Mehmet Akif Ersoy bu konuda ne demektedir?

Sahipsiz olan memleketin batması haktır, sen sahip çıkarsan bu vatan batmayacaktır.

Amerika ile Latin Amerika’da benzer sistemin yürümesinde-yürümesinde etken ve sorumlu olanlar;

Halk ve (Halkın içinden çıkan ve aynı doku-kumaştaki) Aydınlar değil midir?

Devam edecek

-Parlamenter Monarşi, Başkanlık ve Yarı Başkanlık sistemleri

www.canmehmet.com

Resim:Tarafımızdan hazırlanmıştır.

(*) “Prof. Dr. Serap Yazıcı, Anayasa Hukuku uzmanı ve başkanlık sistemi üzerine çalışmalarıyla tanınıyor.”

(1-2)Tamamı için bakınız: http://www.ntv.com.tr/turkiye/baskanlik-sistemi-turkiyeyi-olumsuz-etkiler,0bq8mi62ZEWydU49edr7ig

Krallıkla yönetilen Avrupa’nın, bizde “Başkanlık” (Güçlü Yönetim) istememesindeki gerçek nedir (1)

 

üzüm talkı

 

Avrupa, demokratikleşmemizi, kalkınmamızı istediği için mi Başkanlık’a karşı çıkmaktadır, sömüremeyeceği için mi? Başlamadan soralım; Batı neden bize paramızla yüksek teknoloji satmamakta, Nükleer teknoloji transferine engel olmakta veya istemedikleri bir uygulamamız karşısında neden anında ambargo koymaktadırlar?

Buradaki doğru: bizlerin kendileriyle rekabet edecek noktaya yükselmememiz değil midir?

Başkanlık veya diğer yönetim usulleri, Hukuk anlayışını yakından ilgilendirdiği için konu hukukçuların görüş alanında olmasına rağmen (nedense) siyasetçiler yüz, hukukçular bir görüş beyan etmektedir.

Etmektedir de, “Hukuk” veya “Adalet” kavramlarını ve uygulamalarındaki ağırlığını, yönetim şekillerinde ne anlama geldiğini kavrayamayanların veya kavranılması için basit açıklama yapmayanların samimi olduğu nasıl ve nereden anlaşılacaktır?

Bakınız bu hususta yetkin bir hukukçu (*) ne demektedir?

 “..Anayasa Mahkemesi üyeliği önemli bir pozisyonu ifade ediyor, yani parlamentodaki iktidar çoğunluğunun bu seçimi gerçekleştirmesi isabetli değildir. Mutlaka iktidar ve muhalefet partilerinin üzerinde uzlaşabileceği kişiler seçilmelidir ki, Mahkemenin de sahip olduğu yetkileri tarafsızlık çerçevesinde kullanabileceğinin garantisi temin edilmiş olsun…”

Değerli ilim insanı bir noktaya işaret ederken,..Mutlaka iktidar ve muhalefet partilerinin üzerinde uzlaşabileceği kişiler seçilmelidir…” derken:

Hem seçilenlerin, hem de seçenlerin ilgili konuda “ehil” olmalarını vurgulamakta;

Ve bu vurgulama, açık ifadesi ile ülke insanının, aydının kalitesiyle ilgili değil midir?

Ancak, bu eksiğimize, yaralı tarafımıza nedense kimse parmak basmamakta, görmek istememektedir.

Bu eksik yanımız ve bunun sonucunda meselelere nasıl yaklaştığımız açıklanmadan, bir ülke için hayati değerde olan hususlar hiçbir zaman doğru olarak anlaşılamayacaktır.

Antik Yunan ve Roma ahlakından beslenen Batı kültüründe : “Kazanmanın ahlakı yoktur”

Antik Yunan ve Roma Demokrasisi: kölelerin ürettiği, asillerin eşit paylaştığı bir sistem üzerine kuruludur. Bugün olduğu gibi.

Siz Avrupa’da demokrasinin olduğunu düşünenlerden misiniz?

O halde soralım: İki Dünya savaşı ile, kaybedilen yüz milyon insan için Avrupa’da kim bir referandum yapmıştır veya halkın görüşü ne zaman, nasıl alınmıştır?

Elbette onlardan beslenen Silah üreticileri, bankerlerin ve (kimi) siyasetçilerin dışında?

Her gün bir avuç fındık (sağlığınıza!) iyi gelir, eğer, yerseniz!

Antik Yunan ve Roma Kültüründen beslenen Avrupa (Batı), bir taraftan, Ortadoğu, Afrika ve Asya’yı (sömürü adına terör ve kaos ile) kan gölüne çevirmekte:

Diğer taraftan bizim son referandumun sonuçları karşısında:  Mezardan çıkmış babasını karşısında görmüş misali tüyleri diken diken olmaktadır?

“Kazanmanın ahlakı mı olur?” Diyenler, bakalım karakaşımız için mi bize yön vermeye çalışmakta, veya kimi uygulamalarımız karşısında neden tüyleri diken diken olmaktadır?

Ve…

Kral-Kraliçe (Parlamenter monarşi ile yönetilen) Avrupa ülkeleri: Büyük Britanya, İspanya, İsveç, Belçika, Danimarka,  Hollanda, Norveç…

Yarı Başkanlık’la yönetilenler: Fransa, Rusya, Portekiz, Hırvatistan ve Romanya…

Tam başkanlık sistemine göre : ABD, Brezilya, Endonezya, İran, Meksika, Uruguay..

Devam edecek:

Şimdi bunların açıklamasına geçelim:

www.canmehmet.com

 

Resim:http: //images.slideplayer.biz.tr/8/2024050/slides/slide_22.jpg

(*) Prof. Dr. Serap Yazıcı, Anayasa Hukuku uzmanı ve başkanlık sistemi üzerine çalışmalarıyla tanınmaktadır.

Türkler Viyana’nın fethini bu kez tamamlayarak Avrupa’nın yeni lideri oluyorlar. Bunu Türkler değil Almanlar söylüyor

Balıkların ve Karıncaların birbirlerini yemelerini güçleri değil, suyun akışı belirlemektedir.

Balıkların ve Karıncaların birbirlerini yemelerini güçleri değil, suyun akışı belirlemektedir.

 

Kanuni’nin başlattığı Viyana’nın fethini bu kez ordularımız değil Kayseriler tamamlıyor. Bu şaka değildir. Hikayesini Almanlardan dinliyoruz.

“…Türkiye’ye bakın, beğenmediği hükümeti halk geri yolluyor, başkasını seçiyor, demokrasi bu, hiçbir İslam ülkesinde bu yok. Demokrasi, bir de tabii tarihten gelen de bir Avrupalı olmak var, yani 700 sene sen Avrupa’dasın, bana bir tarihçi söylemişti Almanya’da çok iyi bilen, “Türk nüfusunun yüzde 30’u Balkan kökenlidir” dedi, doğrudur.

Biz ordumuzu Yeniçerilerden kurduk, Yeniçeriler kimlerdi, 7 yaşına gelmiş Hıristiyan çocuklarıydı, milyonlarca, ne oldu bunlar, İstanbul’a geldi, Adana’ya geldi, Türk hanımla da evlendi, kimisi Boşnak’tı, kimisi Hırvat’tı, onun için dikkat ederseniz biz Avrupa’da olmayan bir insan yapımızda var, biz İmparatorluğun arkası olduğumuz için Hırvatistan’dan Hindistan’a kadar 70 tane millette burada karışmış. Tabii Türk en güçlü element olmuş içinde, dolayısıyla Osmanlı İmparatorluğunu kurmuşuz.

Şimdi fazla derine gitmeden Türkiye’nin stratejik durumu, Türkiye’nin Müslüman dünyasıyla olan durumu, köprü fonksiyonu, Müslüman dünyası için model değil, ben model kelimesini sevmiyorum yalnız kalıyor, biz model olamayız, ama biz onlar için bir hayal kaynağı olabiliriz, yani bizde yapabiliriz diye. Biz resmi heyet olarak İran’a, Irak’a, Mısır’a gittik, bizim yapımız başka.

Bizim Osmanlıdan gelen bir devlet geleneği var, Libya’da 20 sene önce cadde isimleri yoktu, devlet yoktu, gidenlerde bilirler, Osmanlıdan gelen bir bürokrasi yapımız var, bu yüzlerce senenin içinde oluşmuş.

Bir taraftan tabii Rusya’nın yanında Avrupa ile bütün enerji kaynakları arasında olan bütün transit yolları bizden geçiyor. Hele bu “Nabuka Projesi” gerçekleşirse ki gerçeğe değinelim Türkiye enerji açısından da anahtarı elinde olan bir ülke olacak, bunun Avrupalı farkında.

Açık söyleyeyim, geçenlerde bir toplantıda çok doğru, biraz espri ile bir Alman anlattı. Size samimi söylüyorum, sizin hoşunuza gideceği için değil, “ben Türkleri çok seviyorum, ama biz Türklerle baş edemeyiz, anlayan çok insan var, çok çalışkanlar, çok yaratıcılar, çok dinamikler ve çokta güce dayanan insanlar, Avrupalı böyle olamaz” dedi.

Dikkat ederseniz buraya geliyor, bir manav dükkânı açıyor, bir de bakıyorsunuz 10 tane, 20 tane manav dükkanı oluyor, dedi. Adam Cumartesi çalışıyor, Pazar çalışıyor, sohbeti güzel.

Geçenlerde ben Viyana Kayserili bir manavla tanıştım, manav olmuş, adamın aklına gelmiş ben karpuz satacağım Viyana’ya diye, bir kamyon kiralamış beş sene önce, bakın şimdi bir mukayese ediyorum şimdi; adam alıyor halden karpuzları topluyor, atıyor kamyona, tam gaz gidiyor, arabada uyuyor, Viyana pazarına, Viyana’da satıyor karpuzlarını alıyor parayı cebine dönüyor, bir kere daha gidiyor. Dedi ki, Abi, önce bir kamyonla başladım kira, sonra satın aldım, şimdi 17 kamyonum var”.

Yalnız Viyana değil, Stockholm’den tutundan, Münih’e kadar satıyormuş,

-“abi bir teşkilat kurdum, 100 kişi yanımda çalışıyor” dedi, nerelisin dedim, işte Kayseri’nin bilmem ne köyünden dedi. Arkadaşlar Avrupalı böyle değil, ben içlerinde yaşıyorum. Şimdi Avrupalı o kamyona bindiği zaman 8 saati bir dakika geçerse mesai diyecek duracak, ondan sonra diyecek ki işverene “ben burada yatmam, dört yıldızlı otel istiyorum” diyecek, gidecek dinlenecek, o Viyana ile İstanbul arasında bir tur atar ve patrona öyle bir fatura çıkarır ki, patron “ben bu işin altından kal(ka)mam” der, bu adam iki-üç sefer yapıyor ve kamyonunda uyuyor, işte Türk insanı bu.

Bana dedi ki, “ben bundan korkuyorum, bu her tarafı istila ediyor kelimesi doğru değil, öyle gün gelir ki hâkim olur her tarafa” dedi.

Bugün Almanya’daki istasyonlardaki gazeteciler, zerzevatçılar, manavlar, yüzde 95 Türklerin elindedir. Gidin bugün bir Alman manava rastlayamazsınız, bunlar işçi olarak giden insanlar ve onların çocukları. Bizler çok güçlü ve dinamik bir milletiz, bir de dikkat edin hiçbir ülke bizi işgal edemedi, işgal etmeye kalkanlarında ağzının payını verdik.

Geldiler İstanbul’u işgal ettiler, dört sene sonra Atatürk’ün büyük lafı, “geldiği gibi giderler”. Bütün Müslüman dünyası koloni oldu, kendine güvenen, Orta Asya’dan gelip de Viyana’ya kadar güçlü olan, o yüzden Almanlar, Avrupalılar bunun farkında.

Onun için genç, tabii eğitilmesi gereken, böyle bir toplum Avrupa için sağlık aşısıdır. Ben Türkiye’nin geleceğini çok parlak görüyorum, inşallah iç darbelerle şunlarla bunlarla, demin dediğim ideolojik görüşler bu gelişmemizi durdurmaz, Türkiye çok iyi yerlere gidiyor.

30 sene önce Almanya’dan buraya her işçinin sırtına yüklediği televizyonları bugün biz yapıyoruz, Almanya’da 100 televizyonun 40’ını Türkler yapıyor, beyaz eşya elimize geçti. Biraz daha yaşlılar bilirler, bu ülke 50 sene önce toplu iğne yapamıyordu, bakın İstanbul’daki vitrinlere, Avrupa’da bile yok, kendimize güvenelim, ben o mesajı veriyorum güvenelim kendimize.

…Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girip girmeyeceği siyasi bir karar olacaktır. Zannetmeyin ki 35 dosya bitti bizde girdik, hayır. Bu siyasi karar neye bağlı olacaktır? Uluslararası politik konjektöre bağlı olacaktır, ben NATO’ya benzetiyorum, sene 1951, Türkiye çok korku içinde Ruslar, Kars’ı istiyor, Ardahan’ı istiyor, toprak istiyor, Türkiye şaşkın halde üzüntülü, hemen NATO’ya müracaat ediyorlar,

NATO’nun ismi biliyorsunuz “North Atlantic Treaty Organization”, “Kuzey Atlantik Birliği” şeklinde, o zamanda yine bu Fransızlar, Hollandalılar diyor ki, “yahu Türkiye müracaat etti ama alamayız”, neden, “ne zamandan beri Türkiye, Kuzey Atlas Okyanusu etrafında”, Amerika diyor ki, “bizim istediğimiz yerde, bizim ihtiyacımız var, onların da bize ihtiyacı var” deyip şak diye alıyorlar.

Onun içinde biz Müslüman toplumuz, fakirmiş, inanmayın bunlara, 10 sene sonra, 15 sene sonra Akdeniz’de Çin denizaltıları dolaşmaya başlarsa, İran’ın elinde Atom Bombası olursa filan, bize öyle bir ihtiyaçları olur ki…” (1)

Bu konuşma: “TÜRKİYE AB İLİŞKİLERİ Avrupa Birliği’ndeki Son Seçimlerin Türkiye Açısından Değerlendirilmesi, Vural ÖGER  Alman Sosyal Demokrat Partisi milletvekili ve Avrupa Parlamentosu Dışişleri Komitesi Üyesi’ne aittir. (1)

Peki, bunları biliyor muyuz?

Yurtdışındaki Türk sermayeli fabrika sayısı 300’e dayandı

Türk şirketleri, 100’den fazla ülkeye ihracat yapıyor… Türklerin yurtdışında yatırım yaptığı bazı ülke isimleri: Rusya en gözde ülke,

Kazakistan, Gürcistan, Moldova, Sırbistan, Ukrayna Azerbaycan, Irak, Kırgızistan, Pakistan, Türkmenistan, Ürdün, Bulgaristan, İtalya, Bosna Hersek, Mısır, Almanya, Fransa, Romanya, Dubai, Suudi Arabistan, ABD, Meksika, İngiltere, İspanya, Slovakya, Güney Kore, Hindistan, Çin, Güney Afrika, İran, Cezayir, Brezilya, Endonezya, Tayland..(2)

Çocuklarımıza iki şeyi miras bırakmak isteriz:

“Birincisi kökleri, ikincisi kanatlarıdır.” (*)

Biz, bin yıllık Çınar ağacıyız. Köklerimiz güçlüdür. Çünkü derinlerden beslenmektedir.

Bizim kanatlarımız da çok güçlüdür. Çünkü uçmaktan korkmaz ve asla vazgeçmeyiz. Uçmak için her çırpınışımız ve yere düşüşümüz, bizi yaramakla birlikte güçlendirmektedir.

Biliriz ki: Demir, kızgın ateşte dövülerek çelikleşmektedir.

Bize, bizlerden çok Mazlum Milletlerin, Barışın ve Adaletin ihtiyacı vardır.

Yazıyı insanlığın ortak değeri olan bir atasözü ile bitirelim:

Bir aslanın komuta ettiği koyun sürüsü, bir koyunun komuta ettiği aslan sürüsünü alt eder. (**)

www.canmehmet.com

Resim:Web ortamından alınmış, tarafımızdan düzenlemiştir.

(*) Sudan atasözü

(**) Gana Atasözü

(1)  “TÜRKİYE AB İLİŞKİLERİ Avrupa Birliği’ndeki Son Seçimlerin Türkiye Açısından Değerlendirilmesi, Vural ÖGER  Alman Sosyal Demokrat Partisi milletvekili ve Avrupa Parlamentosu Dışişleri Komitesi Üyesi’ne aittir. Konuşmanın tamamı için bakınız:

http://www.rekabet.gov.tr/File/?path=ROOT%2F1%2FDocuments%2FPer%25c5%259fembe%2BKonferans%25c4%25b1%2BYay%25c4%25b1n%2Fperskonfyyn112.pdf

(2) 12 Mart 2012, İbrahim EKİNCİ, http://www.dunya.com/sirketler/yurtdisindaki-turk-sermayeli-fabrika-sayisi-300039e-dayandi-haberi-167999

 

 

AB Başkanlığı, Türkiye, Avrupa’nın Yeni Ekonomik Lideri olsun mu, sorusuna “Evet” demiş midir (25)

Balıkların ve karıncaların birbirlerini yemelerini güçleri değil, suyun akışı belirlemektedir.

Balıkların ve karıncaların birbirlerini yemelerini güçleri değil, suyun akışı belirlemektedir.

 

Bu sorunun cevabını, 1982’de Belçika’daki AET Toplantısında bir Yahudi tarafından verildiğini biliyor muydunuz? Diyerek, sözü toplantıya katılanlardan Bankacı Metin Berk’e bırakıyoruz:

“Yıl 1982…İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi öğretim üyeleri ile İstanbul’daki bankacılar, o zamanki adı AET olan Avrupa Birliği kurumlarını tanımak üzere Belçika ve Lüksemburg’a davet edilirler, Bu tür yemeklerde adet olduğu üzere Misafirleri ağırlayan heyet başkanı hoş geldin dedikten hemen sonra (zehir zemberek) bir konuşma yapmaya başlar: (Türk Misafirlerine hitaben)

“Siz kendinizi ne sanıyorsunuz! AET demokratik ülkeler topluluğudur, sizler ise bizim dostlarımız Turan Güneş, Turhan Feyzioğlu gibi pek çok parlamenterin görevlerini engellemekle kalmıyor, hala kendinizi bu topluluğa hangi hakla üye olabileceğinizi sanıyorsunuz?”

Konuşma bu küstahlık devam edip gidiyordu. Konu anlaşılmıştı, AET Dış İşlemleri Sorumlusu bizim vasıtamızla (O sıralarda darbe olmuş ve) Evren’e mesaj gönderiyordu. Sinirlenmiştim. Söz istemek için elimi kaldırdım. Adam şaşkınca “Evet” dedi. Ben ise,

-“AET üyelerinin demokratik hassasiyetlerini görmek hepimizi çok duygulandırdı. Ancak merakımı hoş görün, 79-80 yıllarında Türkiye sokaklarında günde 20-30 kişi terör kurbanı olarak yaşamını yitirirken, bir protestonuzu görmedik, demokratik hassasiyetleriniz neredeydi acaba? Üstelik yönetime el koymuş olan silahlı kuvvetler, en kısa zamanda seçimler yapılacağını vaad ediyorlar. Çok demokratik bir iç savaşı mı tercih ederdiniz?

Tam o sıra, solumda oturan, bugün dahi yüzü gözümün önünden eksilmeyen, kızıl saçlı, seyrek kızıl sakallı genç bana dönerek

Biliyor musun, boşuna sinirleniyorsun. Siz bu oyunu 1453’te kayıp etmişsiniz! Bilmiyor musun?”

Ben şaşkın

“Siz ne söylemeye çalışıyorsunuz? Lütfen açıklar mısınız?”

Kızıl genç

“Bakın dostum, Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettikten sonra Papa Roma’dan kendisine bir elçi göndererek ‘Gel Hıristiyanlığı kabul et. Ben de seni, Doğu Roma İmparatoru olarak takdis edeyim!’ teklifini gönderiyor. Sultan bu teklifi reddediyor. İşte o andan itibaren siz Avrupa’da partiyi kaybettiniz… Bugün demokrasi derler, yarın Kürtlere özgürlük, Ermenilere toprak vs. Sizden her gün yeni bir şey talep edeceklerdir. Bu işin sonu gelmez! Zira burası bir Hıristiyan Birliğidir. Siz ise bu birliğe tam karşıt bir konumdasınız. Bu söylemi de, bu açıklıkla size benden başka kimse söyleyemez, zira ben Yahudi’yim

dedi. Dondum kaldım. (1)

Bu noktada bir hakkı teslim etmek adına bir not düşülmelidir:

**

4 Mart 1924, Son Halife Abdülmecid: “Acı bir tebessümle sözümü kesti.

“-Bizim Hilafetmeâblığımız artık kalmadı. Paşa, bir gecede, apar topar, hanedanımızın altı yüz sene hükümran olduğu bir memleketten kovulduk. Kim derdi ki. Fâtihlerin, Yavuzların, Kanunîlerin torunları çamaşırlarını bile alamadan yolcu edilecekler!...”(2)

Son Halife sürgün edilmek üzere “apar topar” Trene bindirileceği Çatalca Demiryolu İstasyonu’na gitmektedir:

“…Efendimizin maiyetinde Mabeyinci Hüseyin Nakib Turhan Beyle, hususî tabibi Doktor Selâhattin Bey de bulunuyordu. Aile otomobillerinin önünden ve ardından giden arabalar uzun bir kafile teşkil ediyordu. Edirnekapısı’na vardığımız sıralarda gün ağarmaya başlamıştı…öğleden sonra Çatalca Demiryolu İstasyonu’na varabildik. Rumeli Demiryolları Şirketi’nin oradaki âmiri meğer bir Musevi vatandaşımızmış. Efendimizin ve ailesi âzâsının dinlenmelerine elverişli başka bir yer bulunmadığı için üst kattaki dâiresini böyle habersiz gelen yüksek misafirlerinin istirahatine tahsis etti, çoluk çocuğuyla da îzaz ve ikrama yardımlarına Efendimiz tarafından takdirle teşekkür ettiğimiz zaman da:

Osmanlı Hanedanı, Türkiye Musevilerinin velinimetidir. Atalarımız İspanya’dan sürüldükleri, kendilerini koruyacak bir ülke aradıkları zaman onları yok olmaktan kurtardılar, devletlerinin gölgesinde tekrar can, Irz ve mâl emniyetine din ve dil hürriyetine kavuşturdular. Onlara, bu kara günlerinde, elimizden gelebildiği kadar hizmet etmek bizim vicdan borcumuzdur.”

Dedi ve gözlerimizi yaşarttı. (3)

Beş parmağın bir olmadığını bir kez daha hatırlatalım ve devam edelim:

**

Avrupalılar bizleri nasıl görmektedir?

“..Fransızların işgal komutanı Franchet D’Esperey, 25 Kasım’daki (1918) (İstanbul’a) girişini çok gösterişli bulmamış…2. gelişi 8 Şubat 1919 yılında gerçekleşmiştir.

Fransız Komutan Fatih Sultan Mehmet’in şehre girdiği kapıdan, surlar içerisinden beyaz bir atla, azınlıkların çılgın gösterileri arasında, Türk sancağını çiğneyerek şehre ikinci kez girmiştir. (4)

Batı, Müslüman Türklerin iki zaferini yüzyıllar boyu affedememiştir. Birincisi, İstanbul’un, İkinci Atina’nın fethidir. Bunlarla beraber hazmedemediği bir uygulaması daha vardır.

Nasıl Olur da (Barbar Türkler!) Beş yüzyıl boyunca kendilerini (Hıristiyanları, Güney Avrupalı topluluklarını) adalet, hoşgörü ve yüce bir anlayışla yönetebilir, üstelikte; inançlarına, mezheplerine, yaşamlarına ve dahili yönetimlerine karışmadan ve sömürmeden?

**

Birinci Dünya Savaşı

“…Kudüs düştüğünde Viyana’da kilise canları çalmaya başlayınca, Osmanlı askeri ataşesi dayanamayarak koşmuş, halka müttefikleri (I. Dünya Savaşı’da Avusturya Müttefikimizdir/canmehmet) Türkiye’nin kaybettiğini, düşmanları İngilizlerin kazandığını, şu halde çanların niçin çaldığını, pencerelerden aşağı sarkarak haykırmıştı. (5)

Bir müttefik (Avusturya) , silah arkadaşı (Osmanlı) kaybettiğinde neden sevinir, üzülmesi gerektiği yerde? Bunu açıklamaya Kudüs hikayesi ile başlayalım.

Kudüs ve çevresi Osmanlı Türkleri tarafından 1517’de fetih edilir ve Kudüs, 1917’ye kadar Osmanlıların yönetiminde kalır. 11 Aralık 1917’de, (I. Dünya Savaşı’nda) General Edmund Allenby tarafından yönetilen İngiliz Ordusunca ele geçirilince, Kudüs’teki Osmanlı yönetimi sonlanır.

-“11 Aralık 1917 tarihinde Kudüs’e giren İngiliz Orduları Komutanı Orgeneral Edmund Henry Hynman Allenby Selahaddin Eyyubi’nin mezarına vurarak:

Kalk Selahaddin biz yine geldik der. (6)

**

Graham E. Fuller, Türkiye’de de görev yapmış, Amerikan Merkezi Haber Alma Teşkilatı’nın (CIA) eski üst düzey isimlerindendir.

Aşağıda alıntılar, CIA Ajanı’nın  “İSLAMSIZ DÜNYA”  kitabına aittir.

“…İslam’da Müslüman ordularının eylemlerini yönlendiren tamamen dinî otorite örneği bulmamız oldukça zordur. İslam’ın özellikle ilk birkaç yüzyıllık döneminde güç halifenin elinde olsa da halife kesinlikle lâik bir gücü kullanıyordu ve oldukça lâik yollardan –güç siyaseti yoluyla- seçiliyordu. Evet, Müslüman uleması Müslüman askerî seferlerini kutsuyor olabilirdi, ama bu seferlere kesinlikle ne yön veriyor ne de komuta ediyordu. Bir kez daha kilise ile devletin Hıristiyan tarihi boyunca yakın ilişki içerisinde olduğunu görüyoruz; İslam’da bu duruma daha az rastlanıyordu. (7)

Katolik Avrupa, doğuya yönelik amansız yayılmasına başlamaya hazırdı – hedefte putperest Slavlar, Yahudiler, Doğu Ortodoks Hıristiyanlar, Müslümanlar vardı. O dönemde Ortadoğu’da hangi dininin egemen olduğunun onlar için hiçbir önemi yoktu.(8)

George W. Bush ıı Eylül saldırılarından (2011) bir hafta sonra yaptığı konuşmasında

-“bu Haçlı seferi, bu terörle mücadele,” ifadesini kullandığında bin Ladin’in ortaya attığı kavram ne yazık ki pekiştirilmişti. Haçlı Seferleri döneminin taşıdığı bütün tarihsel anlamları yakından bilen Avrupalılar Bush’un bu ifadeyi kullanması karşısında dehşete düşmüştü.(9)

Haçlı Seferleri bugün Doğu-Batı gerilimlerinin temel sebeplerinden biri olarak görülmektedir. Bununla birlikte, bu mücadelenin ilk temellerinden bazılarının İslam’ın ortaya çıkmasından önce, Bizans İmparatorluğu’nda Konstantinopolis’e karşı bölgesel ayaklanmalarda atıldığını belirtmiştik; bu hareketler, esasen toprak ve güç yarışı olan bu mücadelede çeşitli dinî unsurları (aykırı görüşleri) araç ve simge olarak kullanmışlardı.

Bu gerilimler İslam’dan önce başlamış, İslam’la devam etmişti ve bugün Ortadoğu’da hâlâ devam etmektedir.

İslam doğmasaydı da Haçlı Seferleri yaşanır mıydı?

Muhtemelen aynı biçimde olmazdı, ama durmak bilmeyen ve tutkulu Avrupa her halükarda Doğu’ya gitmenin bir yolunu bulurdu.

Zaten Avrupa’nın diğer sınır bölgelerine karşı savaş başlatılmıştı. İslam, dikkati başka yöne çeken bir unsur olarak ortaya çıkmış olmasaydı. Roma ile Konstantinopolis arasındaki gerilimler çok büyük ihtimalle olduğundan daha dolaysız ve çatışma yoğunluklu olurdu.(10)

Genellikle dinî özelliğe sahip olduğu düşünülen olayların siyasî ağırlıklı yapısı, Fakat yine burada da dinin siyasî çatışma ve karışıklığın nedeni değil, aracı olduğunu görüyoruz. Siyasî liderler, kendi amaçlarına ulaşmanın bir aracı olarak din üzerinde sıkı bir denetime sahip olmaya çalışırlar. Yine de, Protestan Reformu sürecinde yaşanan olaylar ortaya tam tersi bir durumu

(Devlet veya kilise, dinin içeriğiyle ilgili kontrolü elinden kaybeder veya başkalarına, hatta kitlelere, teolojiyi belirme veya anlamını tanımlama izni verip dini kendilerine göre kullanmalarına yol açarsa neler olabileceğini)

koymaktadır.

Hıristiyanlık, Reform dönemine kadar, dinî öğreti üzerinde İslam’a göre çok daha uzun bir süre boyunca ve başarılı biçimde merkezi, siyasî kontrolü elinde tutmuştu; Roma Katolik Kilisesi hâlâ bunun için çabalamaktadır..” (11)

**

Toplam 25 Makalede: Türkiye’nin Enerji meselesi ile, ekonomisinin geleceği‘ni hakkıyla anlatmanın ne bilgimizin ne de yeteneklerimizin sınırları arasında olmadığını biliyoruz.

Bu nedenle eksik ve kusurlarımız için okuyanın hoşgörüsüne sığındığımızı belirtmeliyiz.

İnsan düşünerek üreten varlıktır.

İnsanlara bir şey (düşünce) dayatılması, onun insan tarafına en hafif tabiri ile bir saygısızlıktır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Rekabetçileri olan diğer devletler kadar güçlü olmak durumundadır.

Devletler, sahip oldukları kaynakların üzerinde değil, kendisini vatanına adayan nitelikli, donanımlı evlatlarının omuzlarının üzerinde yükselmektedir.

Hepimiz, nereden geldiğimizi çok iyi biliyoruz.

Nereye gitmemiz gerektiğini de…

16 Nisan 2017, Ülkemizin geleceği için bir kırılma noktasıdır.

Bunun isabetli bir yönde ilerlemesini belirleyecek, sizin oylarınız, iradenizdir.

Bu her ne olacak ise.

Yanlış verilecek bir karar sadece bizleri değil, gözbebeklerimiz, evlatlarımızın geleceğini de belirleyecektir.

Sizler bugüne kadar ve her zaman en iyisini yaptınız..

Bu kez de şaşmayacaksınız,

Eğer, bunun aksi olsaydı;

Bin yıldır bu cennet toprakların ne çiçekleri koklayabilir,

Ne denizi, gökyüzünü seyredebilir,

Ne de atalarımıza yattığı yerde Fatihalar gönderebilirdik.

Bunları hakketmek için ağır bir bedel ödedik, ödemeye de devam ediyoruz.

Milletim Çok yaşa!

 

www.canmehmet.com

Resim: http://www.ronpaulforums.com/showthread.php?508524-Dutch-Have-Triggered-the-Neo-Ottoman-Snakbars-Rotterdam-is-Ground-Zero

Kaynaklar:

(1) Zoraki Bankacı, Bir dönemin perde arkası, Metin BERK

(2)“SON HALİFE ABDÜLMECİD” O. GAZİ AŞİROGLU, Ocak 2011, İstanbul. Sahife: 157

(3) A.g.e:Shf: 123

(4)Fransız komutan D’esperey, Fatih’in İstanbul’a girişine gönderme yaparak Türklere, Fatihten Pera’ya kadar düzenlenmiş zafer alayı ile de diğer işgal ordularına mesaj vermiştir. d’Esperey’in girişi, o denli gürültülü ve küstahça yapılmıştır ki Süleyman Nazif’in, Hadisat’da ünlü ”Kara Bir Gün” başlıklı yazısını yazmasına yol açar. (Prof.Dr. Yaşar AKBIYIK, M.Mücadelede Güney Cephesi – Maraş, Atatürk Araştırmaları Merkezi, 1999 – Ankara, Sina AKŞİN, İstanbul Hükümetleri Ve Milli Mücadele. Cem Yayınevi)

(5) Anılan askeri ataşenin torunu öğretim üyesi Prof. Alp Yalman tarafından, Harvard’da bir toplantı sırasında yazara bizzat nakledilmiştir. “Adil Hafızanın Işığında Birinci Dünya Savaşı’na Giden Yol ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Sonu” Yazar Altay Cengizer, Dip Not:600

(6) Daha fazlası için bakınız: http://www.canmehmet.com/avusturya-bugunlerde-bize-neden-dusmanca-davranmaktadir-bunlar-bilinmedigi-surece-batidan-daha-cok-tokat-yeriz-4.html

Peki, yaklaşık, 730 yıllık bir bekleyişin (Rövanşın!) muhatabı Selahattin Eyyubi kimdir?

Selahattin Eyyubi, “2 Ekim 1187’de Kudüs’ü Haçlı kuvvetlerinden alarak kentte, 88 yıl süren Hıristiyan egemenliğine son vermiş, akabinde Hıristiyanların düzenledikleri III. Haçlı Seferi’ni etkisiz hale getirmiştir.”Aradan geçen asırlara rağmen batı anlayışında değişen bir şey yoktur. “Çağdaşlaşmalarına, moderleşmelerine, laikleşmelerine”, Rağmen!

Batının, Osmanlıya (Müslüman Türklere) olan nefretinin arkasında elbette Müslümanların ekonomik zenginlikleri vardır. Ancak, ana neden, bugün yeni yeni açıklamaya başladıkları “Medeniyetler Çatışması”dır. İslam, insanı merkezine almakta; Batı anlayışı, İnsanı, kalkınmasında yakıt olarak kullanmaktadır.

(7)İSLAMSIZ DÜNYA”  Sahife:123

(8) A.g.e: Sahife:124

(9)A.g.e: Sahife:126

(10)A.g.e: Sahife:126

(11)A.g.e: Sahife:129

Yönetimde Halk İktidarının varlığını, Gelir Adaleti ile Enerjinin çözümünden anlayabilirsiniz (24)

Bilgeler akılsızlar tekrarlasın diye değil, öğrensin diye atasözü icat eder.

Bilgeler akılsızlar tekrarlasın diye değil, öğrensin diye atasözü icat eder.

 

Çocuğunuzun gelecekte nasıl biri olacağını iki noktanın aydınlatılması ile basitçe öğrenebilirsiniz. Bunlardan birincisi: çocuklarınızın beslendiği kökler, değerler ve İdeali’dir. ki; bu onun yaşam boyu tükenmez enerji kaynağıdır. İkincisi: uçacağı kanatlara sahip olmasıdır. Bu, özgüveni, cesareti, kararlılığı’dır. Bunlara sahip olan çocuklarımız hem kendi hayatlılarını başaracaklar hem çevresine huzur ve ışık kaynağı olacaklardır.

Bu doğrultuda bir ülkede halkın iktidarda olup olmadığı da basit sorgulamalarla öğrenilmektedir.

Örneğin, Cumhuriyet idaresi: Temsili yönetim olarak adlandırılır, tanımlanır, değil mi?

Peki, (Halkın) Temsil edildiği bir yönetim şeklinde gelirin yüzde onunu halkın yüzde doksanına:

Gelirin yüzde doksanı, halkın yüzde onuna dağıtılır; dağıtılırsa o ülkede halkın yönetiminden, temsili idareden bahsedilir mi?

Temsili yönetimlerin ruhunda böyle bir mantık, anlayış veya beklenti mi vardır?

Bir ülkeye, Özgürlük ve Barış gelmesi, Devlet yönetiminin şu veya bu isimde olması ile mi, halkının ülke gelirinden hakkettiği ölçüde, adaletli şekilde pay alması ile mi mümkündür?

Bu tez, dünya genelinde özgürlük ve barış ortamı için de değerlendirilebilir.

Asyalı, Afrikalı ve Ortadoğulu insanlar, neden ölüm pahasına teknelerle diğer ülkelere iş aramaya, para kazanmaya gitmektedir?

Siz, bu insanlarının ülkelerinin (sahip olduğunuz silah ve gücü kullanarak) zengin kaynaklarını sömürür, o insanları yoksul bırakırsanız, bu çaresiz ve yoksul insanlar olduğu bir dünyaya nasıl barışı getirebilir veya barışta, kardeşlikten bahsedebilirsiniz?

Amerika, Avrupa tokluktan, Afrika, Asya açlıktan ölmekte değil midir?

Bu soruları düşünülmesi için bir tarafa not ettikten sonra konuya dönersek:

Dünya Silahlanıyor!

Küresel ekonomik krize rağmen dünyadaki silahlanma son 10 yılda ikiye katlandı. Stockholm Uluslararası Barış Araştırma Enstitüsü(SİPRİ) 2010 yılı silah harcamaları raporuna göre 2009 yılında askeri harcamalara ayrılan toplam para 1 trilyon 531 milyar dolar.

Bu oran 2008’e göre yüzde 6, 2000 yılına göre yüzde 49 daha fazla…

Toplam satışın yüzde 61.5’ini ABD’den 45 silah üreticisi gerçekleştirdi. Avrupa listeye toplam 9 ülkeden 33 firmayla girdi.

Almanya, İspanya, Finlandiya, Fransa, İtalya, Norveç, İngiltere, İsveç ve İsviçre’den 33 grup 2009’da 120 milyar dolarlık satış gerçekleştirdi ve toplam satışların yüzde 30’unu oluşturdu.(1)

İnsan İnsanın kurdu mudur?

– “Şüphe yok ki bunda düşünenlere ibretler var.” Kur’ân-ı Kerim, HİCR,15/HİCR-75 (2)

Sana her ne gelirse senden gelir, sen zannetme ki benden gelir?

Gelir Adaletinin sağlanması

İnsanların birbirlerini sevmesi, kardeşçe, barış ve huzur içerisinde yaşamasına önemli katkı sağlayacağı için hayati önemdedir.

-2002’de 3.492 dolar olan kişi başına düşen yıllık gelirimiz, 2012 başında 10.469 dolara yükseldi. Yani, kişi başına ortalama 3 misli zenginleştik. Son 10 yılda net 3 kat zenginleşmediğini hisseden varsa, onun zenginleşme hakkı başkasına gitmiş demektir.

-2001 “100” olan Türkiye’nin tüketim endeksi son 10 yılda “170”e çıktı. Avrupa ülkelerinin hiç birinde, bizdeki tüketim artışı yok. Tasarruf oranımız, Avrupa ülkelerinin altında olduğuna göre, başkalarının tasarruflarıyla (borçlanarak) tüketim yapıyoruz.

-184 ülke arasında, 2001 yılında dünyanın en yüksek enflasyonuna sahip ülkeler arasında 3. sırada idik. 2011 sonunda 31. sıraya yükseldik. Enflasyonla mücadelede çok büyük bir başarı elde ettik…

-2002’de 36.1 milyar dolar olan ihracatımız, 170 milyar dolara kadar yükseldi. İhracat artışında “Asya Kaplanları” hariç dünya birincisiyiz. Ama hâlâ, dış ticareti açık veren ülkeler arasında en kötü durumda olanlardan biriyiz. Gayri Safi Milli Hasıla’ya oran olarak dış ticaret açığına bakarsak ABD’den bile 2 kat kötü durumdayız. Otomotiv sanayindeki montajcılık nedeniyle, ithalatı arttırmadan ihracatı arttıramıyoruz.

-2002’de 20 milyar dolar döviz rezervlerimiz varken; bugünlerde rezerv 120 milyar dolara yükselmiş durumda…

-1985-2002 arası, 8 milyar dolarlık özelleştirme yapılmışken; 2003-2011 arasında 48.7 milyar dolarlık özelleştirme yapıldı… (3)

2000-2012 Yılları arasında ülkedeki gelir dağılımındaki değişmeler;

2000 yılında ülkemizdeki gelir dağılımı, yüzde olarak;

-Birinci % 20 En fakir, yüzde olarak……………….4,9

-İkinci % 20 Fakirler………………..….…………….8,6

-Üçüncü % 20 Alt orta …………..……….……….12,6

-Dördüncü % 20 Zengin………….…….…………19,0

-Beşinci % 20 En Zengin………………………..54,9

2012 Yılı gelir dağılımı;

‘Dünya Bankası Dünya Kalkınma Göstergeleri (WDI) 2012 Raporu’na göre, Türkiye’de kişi başına milli gelir itibarıyla;

-Birinci ve en fakir yüzde 20’lik kesim ise tüm gelir ya da tüketimin yüzde 5,7’ini aldı. (2000 yılı, 4,9)

-İkinci yüzde 20’lik kesim gelirin yüzde 22.4’ünü, (2000 yılı, yüzde 8,6)

-Üçüncü yüzde 20’lik kesim gelirin 15.9’unu, (2000 yılı, yüzde 12,6)

-Dördüncü yüzde 20’lik kesim yüzde 10.9’unu elde etti. (2000 yılı, yüzde 19.0)

-Toplumun beşinci (En zengin-elit tabakası) yüzde 20’lik kesimi ise Türkiye’deki gelir ya da tüketimin yüzde45.1’ini elde etti. “2000 yılı, yüzde 54,9

Peki, bunlar yeterli mi?

Elbette yeterli değil.

Bu çarpıklığın arkasında hem girişim hem eğitim-öğretim, hem sağlık, hem de milli hedef yetersizliği, bilinçsizliği vardır.

Ve Enerji

2000’li Yıllarda elektrik kesintileri normal karşılanmaktadır. Vatandaş akşam evine geldiğinde TV izlemesi onun için elektrik olması yeterlidir.

Yakın tarihimize kadar, Kendine “Bilen!” Başbakanlarımız kış günü yakıtsızlıktan başbakanlıkta soğukta oturmakta, ülke “70 sente muhtaç” durumdadır.

Bir ülkenin en büyük zenginlik kaynağı, madenleri, verimli topraklarından çok nitelikli yetişmiş insanıdır.

Hiçbir maden kendiliğinden dönüşmez, hiçbir toprak işlenmeden siz bir şey vermez.

Onu verimli kılan insanlarıdır.

Peki, İnsanınızı (ülke ve kendi geleceği için) nasıl yetiştiriyorsunuz?

-Sömürgecilerin kuruluşlarına memur mu,

-Ülkesinin geleceğini inşa edecek bilgi ve kararlılığa sahip, ilim, öngörü sahipleri mi?

Çocuklarımıza iki şeyi miras bırakmak isteriz: Birincisi kökleri, ikincisi kanatlarıdır. (*)

Devam edecek…

-2002 ile 2016 yılı ekonomik verileri

www.canmehmet.com

(*)Sudan Atasözü

Resim: Tarafımızdan düzenlenmiştir.

(1)Daha fazlası için bakınız;http://www.savaskarsitlari.org/arsiv.asp?ArsivTipID=1&ArsivAnaID=62272

(2)Daha fazlası için bakınız; http://www.kuranmeali.org/15/hicr_suresi/75.ayet/kurani_kerim_mealleri.aspx

(3) Daha fazlası ve kaynaklar için bakınız:http://www.canmehmet.com/turkiye-ekonomisi-2013-cari-acik-dis-borc-gelir-dagilimi-ve-ozgurluk-1.html