İslam Medeniyetinin Batı Hristiyanlığına Dönüşümü : “Tenk Yu Hacı !” (1)

Toprakları değil algıları işgal et!

 

18 Ekim 2017 (Çarşamba) bir işim dolayısıyla Anadolu yakasından Avrupa yakasına geçtim ve işimi bitirerek karşıya geçmek üzere gemiye bindim. Gemide ağırlıklı olarak gruplar halinde Arap Turistler de vardı. Kalabalık Araplardan bir grup, üst katta yaşlı bir beyefendinin tek başına oturduğu sıraya yönelince, yaşlı beyefendi, çocuk ve kadınların çoğunluk olduğu gruba birlikte oturmaları için yerinden kalkarak onları buyur etti. Önce gruptan Arap bir bayan, Müslüman bir ülkede aynı inanç nedeniyle kardeşi de sayılan yaşlı beyefendiye : “Tenk Yu” dedi. Arkasından da eşi olan beyefendi “Tenk Yu Hacı !” dediğinde, bir Müslüman olarak çok üzülmemin yanında, geldiğimiz noktayı yazmamın gerektiği düşünerek, Müslümanların nereden nereye geldiklerini bu dizide anlatmaya çalışacağım.

Yararlandığım kaynaklar :

“İslamiyet, Doğuşundan Osmanlı Devletinin Kuruluşuna Kadar”

Yazar : CLAUDE CAHEN, BİLGİ YAYINEVİ. Birinci Basım, Ağustos 1990.

Yazar CLAUDE CAHEN hakkında :

1909’da Paris’te doğdu. Sorbonne Üniversitesi Yüksek Öğretmen Okulunda ve Doğu Dilleri Okulunda tarih ve Önasya dilleri öğrenimi gördü, 1932’de yükseköğrenim kurumlarında öğretim üyesi olma hakkını veren sınavı başardı, 1940’ta edebiyat doktoru oldu. 1945-1959 arasında profesör olarak Strassburg Üniversitesinde çalıştı. 1959’dan bu yana Sorbonne Üniversitesinde profesördür. 1967 de konuk profesör olarak Michigan Üniversitesinde bulundu.

Yazarın bu kitabı yazmaktaki amacı (çevirmenin önsözünden) :

“…Asıl amacı, İslam tarih ve kültürünü, genellikle bundan hiç haberi bulunmayan Avrupalı okuyucuya öğretmek…”

“VII. yüzyılda, Roma İmparatorluğu’nun batıdaki yarısının Cermen saldırıları sonucu, temsil ettiği kültürle birlikte çöküşünün üstünden yüzyılı aşkın bir zaman geçmiş bulunuyordu. İmparatorluğun doğudaki Helenleşmiş (Yunanlılaşmış) öteki yarısı ile temsil ettiği kültür ise, Avrupa yakasında Asya kökenli göçebe boylarla Slavların saldırılarına, Asya yakasında da Aral Gölü’nden Irak’a kadar tüm İran’a egemen bulunan, antikçağ devletlerinin mirasçısı Sasanilere (İranlılar) karşı ikide bir parlayan savaş  ateşlerine rağmen yine de varlığını sürdürmekteydi.

Persler, Suriye ve Mısır’da Akdeniz kıyılarına kadar ilerlemişler, Bizans adı verdiğimiz Doğu-Romalılar da onları sonunda geri püskürtmüşlerdi; ama her iki büyük devlet de sürdürdükleri bu sonuçsuz savaşlardan bitkin duruma düşmüştü, işte İslamiyet bu dönemde ortaya çıkar.

İslamiyet’in doğuşu ve yayılışı bir mucize izlenimi uyandırır.

O güne kadar hemen hiç tanınmayan bir halk, yeni dinin verdiği güçle bir birlik oluşturmuş; birkaç yıl gibi çok kısa bir zaman içinde tüm Sasani İmparatorluğunu fethetmiş; Küçük Asya’nın batı kesimi dışında Bizans imparatorluğunun Asya ve Afrika’daki bütün topraklarına, Sicilya’ya, İspanya’nın büyük bölümüne yerleşmiş ve Avrupa’da daha birçok ülkeyi ele geçirmeye niyetlenmişti.

Böylece İslamiyet; Hindistan’ın, Çin’in, Habeşistan’ın, Batı Sudan’ın, bugün Fransa denilen Galya’nın ve Bizans başkenti Constantinopelin (İstanbul)  kapılarına dayanmıştı. Nice zamandır varlıklarını sürdüren eski devletler art arda yıkılıvermişler; Siriderya’dan Senegal’e kadar, bugün yarım milyar insanın yaşadığı koca bir bölgenin halkı, bu yeni inancı benimseyerek atalarının dinini inkâr etmiştir.

Üst üste gerçekleştirilen fetihlerle baş döndüren bir hız göstererek yayılan bu yeni kültür, insanlığın en parlak kültürlerinden biridir ve antikçağ kültür mirasının büyük kısmını alıp, onu yeni bir ruhla doldurarak, bir bakıma batı dünyasının eğiticisi olmuştur.

Bilmemiz gerekir ki, İtalya’da doğmuş bir ‘Thomas d’Aquin’den önce, Orta Asya’dan gelmiş bir İbn Sina yaşamıştır; yine bilmemiz gerekir ki, Fransa’nın, Almanya’nın ünlü Katedrallerinden çok önce Şam’ın, Kordoba’nın görkemli camileri yapılmıştır.

Bugün İslam ülkeleri Avrupa’nın çok büyük kültürel ve teknik ilerleyişine oranla, her ne kadar -kuşkusuz geçici olarak- geri kalmış durumda ise de, buna aldanıp onları küçümsemekten kesinlikle kaçınmalıyız.

Yine kaçınmamız gereken bir tutum da başka aşırılıklara düşmektir; yani İslam tarihini bundan böyle Binbir Gece Masallarından kaynaklanan bir hayal ortamının etkisinde incelememek; onu yabancı, alışılmadık ve çoktan geçip gitmiş bir dönem olarak, belirsiz bir özlemin konusu olarak görmemek; aksine bu tarihi, evreleri ve oluşum alanları çeşit çeşit görünse de, aslında yine de bir bütün halinde, insanlık tarihinin vazgeçilmez bir bölümü saymak zorundayız.  (1)

Prof. Gautier özetlemektedir : “İslâm medeniyetinin tekâmül (gelişim) hareketi durduğu zaman, biz işte onun vardığı neticelerden istifade ederek yeni bir medeniyet kurmaya başladık. Bu hâl, eski zaman koşucularının mukaddes meşaleyi elden ele vermelerini andırır. (2)

Profesör P. Hitti’nin “Precis d’Histoire des Arabes” ismindeki eserinin 1950’de neşredilen Fransızca nüshasının 149. Sayfasında da şu mühim kayda tesadüf edilir :

Latin Garb’ı, Astroloji kadar Astronomi’yi de tetkike sevk eden gayret, Endülüs tarikiyle (yoluyla) Müslümanlardan intikal etmiştir (geçmiştir). Bu sahalardaki İslâm eserlerinin başlıcaları İspanya’da, Arapça’dan Latince’ye tercüme edilmiştir.

Yine aynı sayfada diğer bir mühim nokta da şöyle anlatılmaktadır :

Avrupa dillerinin ekserisinde (çoğunda) yalnız yıldız isimleri İslâm menşelerine bağlanmakla kalmıyor, aynı zamanda Azimut, Zenith, Nadir vesaire gibi birçok fenni tabirler de Arapça’dan geçmek suretiyle, İslâmiyet’in Hristiyan-Avrupa’daki ilmî mirasının ne kadar zengin olduğunu göstermiş oluyor.”

İşte bundan da anlaşılacağı gibi, ilim sahasında Avrupa, İslam’ın muazzam servetine varis oluvermiş bir mirasyediden başka bir şey değildir. (3)

Bu haklı ve güzel itirafın sahibini takip eden L. A. Sedillot da, “Historie Generale des Arabes” ismindeki eserinin 1877 Paris baskısının, birinci cildinin birinci sayfasındaki şu hakikati ilk söz olarak tespit etmektedir :

“Müslümanları ve onların bütün Orta Çağ boyunca yeni medeniyet üzerine icra ettikleri tesiri unutulmaya mahkûm etmekte herhalde hususî bir kas(ı)t olsa gerektir.”

Bu Garp nankörlüğünün sebeplerinden bir de, İslâm inhitatın (gerilemesinin) eski muhteşem devirlerimizi unutturacak dereceleri bulmuş olmasında gösterilir.

E.F.Gautier’nin “Moeurs et Coutumes des Musulmans” ismindeki eserinin, 1955 Paris baskısının 235. Sayfasında, bu nokta şöyle izah edilmektedir :

“Gözlerimizin önünde İslâm’ın bugünkü hali bulunduğu için, biz onu medeniyetin en esaslı amili (etkeni) tasavvur etmekte (görmekte) güçlük çekiyoruz.”

Burada bir not düşülmesi gerekmektedir.

Prof. Gautier ne demektedir ?

Biz İslam’ı bugünkü hali ile değerlendirdiğimiz için, onun mükemmel bir medeniyet kurucusu olduğu gerçeğine inanmakta zorlanıyoruz.

Elbette bu duruma gelinmesinde :

Kıskançlıktan doğan inkârın,

Ve kimi ilim ahlâkına sahip olmayan bilginlerin, Batı Medeniyetini doğrudan Antik Yunan Medeniyetinin bir devamı olarak göstermesi,

– Ve bu kasıt – inkârın, bizim kitaplarımızda da aynen kopya edilerek işlendiğini de unutmamak gerek.

Aynı müellif (yazar), (Prof. Gautier) aynı eserinin 251. sayfasında da, Garp nankörlüğünün ırkî cephesini şöyle anlatır :

– “Rönesans’ın ilk kekeleme anları öyle bir devre tesadüf etti ki, barbarlıktan uyanmakta olan Avrupa, İslâm medeniyetine bitkin bir hürmetle bakmaktaydı. Taklidine imkân olmayan bu örnek karşısında cesaretini kaybeden Garbın kolları sarkıyordu. Herhalde biz bugün de tamamıyla aksine bir ifrata (aşırılığa) düşüyoruz. Irkî dalaletlere (sapkınlığa) dayanan bu sersemce nankörlüğümüzden dolayı kendi kendimizi ne kadar ayıplasak yeridir.”

Yine aynı menbaın (kaynağın) 282. sayfasında da şu satırlara tesadüf edilir :

-“Bizim Rönesans’ımız, İslâm medeniyetinin hatırasını çabuk unuttu; hâlbuki onlara karşı çok büyük minnetleri vardı. Buna rağmen klasik eski çağa çılgınca ve mahviyetle (alçakgönüllülükle) bağlandı. Bu tercih, nankörlükten başka bir şey olmamakla beraber mazur görülebilir; çünkü derin sebepleri tamamıyla seçilebiliyor. Yunanla Roma’nın Garp medeniyeti, o derin manâsıyla biz Garplılar için, Müslümanların Şark medeniyetinden çok daha kolay anlaşılabilecek bir şeydi. Muazzam bir mazinin varisi ve yeryüzünün en eski medeniyetinin mümessili olmak korkunç bir şeydir : İslâm’ın şanlı mazisiyle bugünkü aşağılık halinin tarifi ise budur.”

Hıristiyan Garb’ın bu tarihî nankörlüğü bilhassa on dokuzuncu asırdan beri, tedricen (yavaş yavaş) azalmakta ve birçok büyük müellifler bugünkü Garp medeniyetinin hakikatte Yunan-Roma kültüründen değil, doğrudan doğruya İslâm medeniyetinden doğmuş olduğunda artık ittifak etmektedir.

Dikkat edilecek mühim bir nokta vardır. Avrupa’da İslam medeniyetinden umumiyetle (genellikle)Arap Medeniyeti” şeklinde bahsedilir ve hatta İslâm tarihine de çok defa “Histoire des Arabes = Arap Tarihi” denilir.

Bunun sebebi, İslâmiyet’in menşei(nin) Arabistan ve Kur’an’ın lisanı(nın) da Arapça olmasıdır.

İşte bundan dolayı “Arabe” kelimesi gittikçe “Müslüman” mefhumunu (kavramını) da ifadeye başlamıştır.

Buna mukabil (karşılık), Osmanlı İmparatorluğunun azamet devrinde yazılmış eserlerde de İslâmiyet “La Religion des Turcs = Türk Dini” ismiyle anılmış, fakat inhitat (gerileme) devrimizden itibaren bu isim artık unutulmuştur. “Arabe” kelimesinin bugün hâlâ “Müslüman” manâsın(d)a kullanılmasındaki mahzuru (sakıncayı) nazar-ı itibara (göz önüne) alan Garp müellifleri (yazarları), İslâm medeniyetinin ırkî ve milli manâsıyla bir Arap medeniyeti olmadığını ehemmiyetle (önemle) tebarüz ettirmektedirler (göstermektedirler).

Meselâ, medeniyet tarihine ait külliyatıyla meşhur Will Durant, “Histoire de la Civilisation” külliyatıL’age de la Foi” serisi, Francois Voudou’nun birinci cilt Fransızca tercümesi, 1952 Paris baskısının 305. sayfasında bu mühim noktayı şöyle anlatır :

– “Fatihler öyle bir müsamaha (hoşgörü) gösteriyorlardı ki, o sırada Arapça’yı dünyanın en edebî ve en ilmî lisanı haline getirmiş olan şairler, alimler ve filozoflar içinde Arap kanından olanlar ancak küçük bir ekalliyet (azınlık) teşkil ediyordu.”

Arthur Pellegrin’in “L’İslam dans le Monde” ismindeki eserinin 1950 Paris tabının (baskısının) 92. sayfasında da şu izaha tesadüf edilir :

-“Eğer Arap münevver kütlesi (aydınları) yalnız kendi imkânlarına bırakılmış ve işgal edilen memleketlerin yeni mühtedilerinden (dinden dönenlerinden) feyz almış olmasaydı, belki de o kadar ileri gidemez ve o kadar yükselemezdi. Yunan-Latin kültürüyle son derece meşbu (dolu) olan o yeni Müslümanlar, Arap fikriyatına usûl, vuzuh ve derin tetkik itiyatlarını (alışkanlıklarını) soktular; Kur’an tefsiri, bundan geniş bir nispette istifade etti. Çünkü malûm olduğu veçhile (şekilde), Kelâmullah’ın (Allah’ın sözünün) mukaddes metni, her türlü fikir hamlelerinin ilham kaynağı idi. İşte bununla da sabittir ki, Kur’an-ı Kerim esas itibariyle insan fikrinin en yüksek nazariyelerini (teorilerini) beslemeye kâfi gelecek fikirlerle hislerden mürekkep (oluşan) bir servet ihtiva etmektedir (içermektedir).”

Profesör Gautier’nin yukarıda bahsettiğimiz “Moeurs et Coutumes des Musulmans” ismindeki eserinin 230. sayfasında, “Bedevi aşiretlerde medeniyet tohumları yoktur” denildikten sonra, 231. sayfasında da İslâm medeniyetinin ihtida etmiş (sonradan müslüman olmuş); ayrıca Arap (Arap olmayan) milletlerin müşterek (ortak) eseri olan Şark medeniyeti olduğundan ve Arap kavminin işte bu medeniyete ancak zemin hazırladığından bahsedilir.

Bu yazılarımızın birincisinde de söylediğimiz gibi, Hint âlimlerinden Asaf Feyzi’nin Fransızca nüshası 1956’da neşredilmiş (yayınlanmış) olan “Conferences sur L’İslâm” ismindeki eserinin 18. sayfasında, İslâm medeniyetinin teşekkülünde (oluşumunda) en fazla Türklerle İranlıların amil (etken) oldukları tespit edilmiştir. (4)

Devam edecek…

Büyük Bir Medeniyet nasıl oldu da rehberi olduğu toplumların gerisine düştü ?

– Düşmekle kalmadı da, onların bıraktıklarına kurtuluş reçetesi olarak yapıştı?

www.canmehmet.com

Resim: Web ortamından alınmış, alt yazı tarafımızca düzenlenmiştir.

http://www.dailymail.co.uk/travel/travel_news/article-2901717/Saudi-Arabian-tourists-world-s-biggest-spenders-splashing-14-BILLION-shopping-trips-abroad-year.html

Kaynaklar :

(1) “İslamiyet, Doğuşundan Osmanlı devletinin Kuruluşuna Kadar”, CLAUDE CAHEN, BİLGİ YAYINEVİ. I. Basım Ağustos 1990.

(2) “Batı Kaynaklarına Göre İslâm Medeniyeti”, İsmail Hami Danişment, Derin Tarih yayınları, Kasım 2015.

(3) A.g.e. Sahife:55.

(4) A.g.e. Sahife:26.

Türkiye, İran Ve Rusya: I.Dünya Savaşı Galipleri Kaç Devleti Çıkarlarına Göre Yeniden Yapılandırdı (7/Son)

Batı anlayışında, “Kazanmanın ahlakı yoktur!” Tüm insani söylemler, sadece bir aldatmacadır.

 

Devletlerin yeniden dizaynı konusunda ilk uyananlar arasında Rus Çar’ı I. Nikola vardır.

Paris’in, “Devrimci hareketlerin esin ve kontrol kaynağı” olduğunun ilk farkına varanların başında, Rus Çar’ı I. Nikola (1795-1855) gelmektedir.

“…Çağdaşlarının çoğu gibi Çar da; Paris’te, Avrupa’daki bütün devrimci hareketlere esin kaynağı olan ve devrimci hareketleri kontrol eden merkezî bir örgüt olduğuna inanıyordu…” (1)

Bu tespit, 1979 yılında, Paris güdümlü (!) ‘İran Şii İslam Devrimi’ni gerçekleştiren Humeyni’den, yaklaşık 150 yıl önce…

Osmanlı Hanedanlığı’nı yaptıkları bir darbe ile sonlandıran Paris Hayranı (!) Jön Türkler’den de, yaklaşık 85 yıl evvel yapılmıştır.

Peki, İranlı ve Osmanlıların (Jön Türklerin) hayran oldukları (!), dünyaya Liberté, égalité, fraternité.” (Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik.) pazarlayan; ancak, Cezayir’de soykırım yapmaktan geri durmayan Fransızlar, bu konuda ne kadar samimidir ?

Jön Türklerin “..Kutsal saydıkları bu özdeyişin, pratikte Fransızlar tarafından uygulanmadığını görmeleri ise, onlar adına şok ediciydi. Hem sömürge imparatorluğunu henüz tamamlamamış olan Fransa’nın saldırgan politikaları, hem de Fransızların Türklere karşı geçmişten gelen ön yargıları ve Fransız kamuoyunun Ermeni meselesindeki tutumu, Batı’da gördükleri değerleri kendi ülkelerinde yaymak isteyen Jön Türkleri; ülkeleri saldırı, hakaret, haksızlık ve ön yargıların öznesi konumunda olduğu için savunmacı konuma koymuştu.” (*)

Konunun açılması adına, biraz daha (213 yıl) geriye gidiyoruz :

“18 yy. da Avrupa’da iki büyük sömürgeci güç vardır : İngiltere ve Fransa. Ve bunlar birbirleriyle amansız rekabet halindedir. O dönemde İngiltere, Fransa’yı Hindistan’dan kovmuş ve Hindistan’ı adeta tek başına yağmalarcasına sömürmektedir. Fransa, kendisi için büyük bir gelir kaynağından mahrum kalınca, yeni oyunlar ve plânlar peşinde koşmaya başlar. Hem Hindistan’ı ezelî düşmanlarının elinden almayı hem de Hindistan’ın giriş kapısı olan, tahıl ambarı Mısır’ı alıp, İngiltere’ye darbe vurmayı planlar.

Bu gaye ile Fransa hükümeti 5 Mart 1798’de I. Napolyon Bonapart’ı vazifelendirerek, hazırlıkları çok gizli bir şekilde yürütmesi emrini verir…” (2)

“Napolyon, 400 parçalık donanması ile 1798’de denize açılır. İskenderiye sahillerine inen Napolyon’un maiyetinde; 40.000 asker, 40 general ve sadece askeri alanda değil, Mısır’ın kültür varlıklarının sömürülmesi ve ahlâken sukût ettirilmesi (çökertilmesi) için de 100 kadar bilim adamı, ressam ve artistine kadar zengin bir kadro bulunmaktadır.” (3)

“Sefer en ince teferruatına kadar hesaplanmış ve propaganda için Arapça matbaa dahi getirilmiştir.” (4)

Bir süre sonra Napolyon, Mısır’dan (toprak işgalinden) başarısız şekilde geri dönse de, bizde olduğu gibi silahlarla giden matbaa makineleri Mısır’a yerleşmiş ve ‘zihni işgal‘, kalıcı hale gelmiştir. Gelmiştir ki :

ABD Demokrat Parti Silahlı Hiz. Kom. ve İstihbarat Komitesi üyesi olan Senatör Udall, 11 Şubat 2011 tarihinde aşağıdaki konuşmayı yapmaktadır :

– “Türkiye’nin 100 yıl önce gördüğü gibi, gerçekten (Mısır’da) bir Atatürk’e ihtiyacımız var. Bence Türk ordusu, Mısır ordusunun bu durumda oynayabileceği rol için iyi bir örnek” dedi. (5)

Ve Mısır’ın seçilmiş Cumhurbaşkanı Mursi, bir darbe ile devrildi.

Mısır’da 2013’te Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin devrilmesinden sonraki 18 ay içinde çıkan olaylarda en az 2600 kişinin öldüğü, bunların yaklaşık yarısının Mursi’yi destekleyenlerden oluştuğu bildirildi.

Mısır’da ülkenin demokratik seçimlerle işbaşına gelen ilk cumhurbaşkanı olan Mursi, istifası için düzenlenen gösterilerin arttığı bir dönemde askeri darbeyle görevden uzaklaştırılmıştı. (6)

Hazır konu darbelere gelince, sırayı kimler alacaktır ?

Bizim Çocuklar..”

Yıl 1980….

Bizim Çocuklar Başardı!”

Paul Bernard Henze, CIA Ankara Bürosu şefliği yapmıştır. Ülkemizde Kenan Evren gibi cuntacıların yaptığı darbeyi kastederek söylediği : “Bizim çocuklar başardı” (7) sözü ile tanınmıştır.

Şimdi İran’dayız:

Bizim Piç Kurusu…”

“…Şah bir diktatör, tipik bir Doğulu despot, dünyanın en kötü insan hakları ihlallerini yapan biri olarak biliniyordu.”

Amerika’da politik çevrelerdeki yaygın görüş şöyleydi :

– “O bir piç kurusu, ama bizim piç kurumuz.”

Amerikan işletmeleri, İran ekonomisinin yalnızca petrol ve silah sektörlerini değil, başka sektörlerini de ele geçirdi ve bu sektörlerde çalışmak üzere kendi işçilerini ve yöneticilerini getirdi.

Sıradaki ülke, Rusya.

Ve İhtilalci Lenin.

1917 Mart’ında, Mohilef’teki Büyük Umumî karargâhında Çar İkinci Nikola’yi terk-i taç ve taht eylemeye zorlıyan Prens Livof Kerenski hareketi, yâni ilk demokratik-sosyalist ihtilâl, Yahudi-Amerikan parası ile beslenmiş değil miydi? (9)

Gene bu sırada Almanya İmparatoru İkinci Wilhelm’in Büyük Umumî Karargâhı, o donsuz Lenin’e, beheri yirmi Marklık iki milyon altın vermiş değil midir? Bu adamı ve arkadaşlarını zırhlı vagonlar içinde talihsiz Rusya’ya sokup, medenî ve müreffeh sınıflara birer kuduz pars gibi saldırtmış olan sersem genelkurmay başkanı, o kakavan Von Ludendorf olmamış mıdır? (10)

1908 hareketi bizim gözümüzü açtı. Örneği İttihatçılardan aldık. Uzun nazariyatla uğraşmayı bıraktık, pratik yola girdik. İşi bir saray baskını ile bitirdik...” (11)

Ludendorf, harp hâtıralarında şöyle der :

-“Lenin’i Rusya’ya göndermekle hükümetimiz büyük bir sorumluluk yüklenmiştir. Ama askerî bakımdan bu hareket iyi netice verdi. Rusya’yı yere sermek lâzımdı...” (Cild 11, Sayfa 509)

Bir müddet sonra kızıllar, Kerenski ile arkadaşlarının yardım gördükleri para kaynaklarını kurutmak ve aynı zamanda o kaynakları kendi taraflarına çekmek istediler. Leiba Braunstein’i Amerika’ya gönderdiler. (12)

Fakat (Amerikalı banker) Jocab Schiff, bu teşebbüse hemen müspet cevap vermedi. Ama birkaç ay sonra, 21 Eylül 1917 günü Leiba Braunstein adına, Stokholm’de bir bankada büyük bir kredi açıldı. Şimdi Sovyetler Birliği’nin her yıl 7 Teşrin-i Evvel’de (ekim) kutladığı “Oktiyaber İhtilâli” bu krediden alınan altunların saçılması ile yapılmıştır. (13)

Görülüyor ki ne tarafından baksanız, Rusya dâima “siyasî para” ile döndürülmüş bir değirmendir. Sırası gelmişken, iç savaşlar esnasında cereyan eden bir para kavgası üzerinde de biraz duralım. Zira bu kavga, en kuvvetli oldukları anda “Beyazlar”ın mahvolmalarına ve bütün ümitlerini kaybetmek üzere oldukları anda da birkaç avuç “Kızıl”ın koskoca Rusya’yı zaptetmelerine sebep olmuştur. (14)

İran ve Albay Rıza Han Darbesi

..Birinci Dünya Savaşı öncesinde, İran’ın siyasi idaresini yıprattıktan sonra, petrolünü sömürmeye başlayan İngiltere, savaş sonrasında da aynı durumun devam etmesi için siyasi oyunlara başvurmuştur. İran tarihinde “siyah darbe” olarak bilinen ve Kaçar (hanedanı) iktidarının sonunu getiren askeri darbe ile Rıza Han’ı iktidara getirerek, nüfuzunun devamını sağlamıştır. Darbe için bu Kazak subayını (Rıza Han) emellerinin icracısı olarak tespit etmiş, daha önce temasta bulunduğu Ziyaeddin ile bir araya getirterek darbeyi gerçekleştirmiştir. Darbe sürecinde İran’da görevli bulunan İngiliz subay, elçi ve konsoloslar gayet gizli davranarak, askerlere ve darbenin diğer figüranlarına para dağıtmışlardır.

Darbe sonrasında, İngiliz elçi Loraine’den İran tahtını isteyen Rıza Han, emeline ulaştıktan sonra İran’ı İngiltere adına yönetmeye başlamıştır. (15)

Flaş… Flaş… ‘Faş’ (!)

I.Dünya Savaşın’ın bitmesine yaklaşık sekiz ay vardır. Ancak, dönemin efendileri (!) olan İngiliz-Amerikalılar, Yeni Dünya Düzeni için daha Dünya Savaşı bitmeden, ana hedefleri olan Osmanlının parçalanarak, gönüllerine göre bir devlet kurulması ve bu devletin formatı konusunda anlaşırlar.

5 Ocak 1918’de İngiltere Başbakanı tarafından yapılan açıklamadan üç gün sonra, ABD Başkanı Wilson (Wilson İlkeleri adı altında) bunu mecliste açıklar :

8 Ocak 1918 tarihinde, ABD Başkanı Wilson Mecliste konuşmaktadır :

-“Her halk kendini yönetmelidir.” (*)

Biz burada mızıkçılık yaparak ABD’ye, madem “Her halk kendini yönetmelidir (!)” de; sizin İran, Afganistan, Irak, Şili, Arjantin, Vietnam, Afrika Ülkeleri, Birmanya ve Türkiye gibi özellikle gelişmekte olan ülkelerde ne işiniz vardı ? Ve,

“Darbelerle neleri hedeflemiştiniz ?” demeyelim !

Batı medeniyetinde, ”Kazanmanın ahlâkı yoktur.”

İlginç olanı ise,

Batılılar bunu (yaptıkları ahlaksızlıkları bir marifet gibi) iftiharla seslendirirken, aramızdaki kimileri hala :

“Modern, Çağdaş Batılılar..” şarkısını dillendirmeye usanmamıştır.

Sonsöz :

– Onların “Gözleri var görmezler, kulakları var duymazlar

– Mağluplar zannederler ki, “Yenenleri taklit edersek, onlar gibi oluruz (!)

– Onlar bilselerdi : “Başkasının ayak izinden gidenin ancak, iz sahibine hizmetçi olacağını...”

Meraklıları, dizinin birinci bölümünü kişisel web sitemizde okuyabilirler.

www.canmehmet.com

Resim  :http://www.gazetebilkent.com/2016/01/24/jon-turklerin-parisi/ )

Açıklama ve kaynaklar:

(*) Jön Türkler 1:

Jön Türkler: Osmanlı Devleti içinde 19. yüzyılın ikinci yarısında, Meşruti bir temele dayalı bir sistem kurmak, Kanun-i Esasi ilanıyla da serbest seçimlere gitmek ve böylece oluşturulacak meclise, ülke geleceğini teslim etmek gibi fikirlerle yola çıkan, hedef olarak batı örnekliğini seçen Osmanlı aydınlarının ortak adıdır. Bu isim ilk olarak Mustafa Fazıl Paşa’nın yayınladığı bir arizada kullanılmış ve sonradan Namık Kemal ve Ali Suavi tarafından Yeni Osmanlılar karşılığı olarak benimsenmiştir. Ayrıca, I. ve II. Meşrutiyet dönemlerinde de bütün ihtilalciler için bu isim kullanılmıştır.

Jön Türk hareketi, Osmanlı tarihinin son kesitinde en önemli sosyal ve siyasal harekettir. Belki de Osmanlı tarihinde böyle bir orijinallik ve tipiklik, az rastlanan bir örnektir. Jön Türkler’den İttihat ve Terakki’ye uzanan yolda Osmanlı temelinden sarsılmıştır. Kuruluş ve başlangıç noktaları ile sonuçları farklı neticeler doğuran hareket, hem bir felaket hem de geleceği etkileyen bir kaosa dönüşmüştür.

Tarihimizde Jön Türkler konusu aydınlanmamış, karanlık yönleriyle hala önemini ve ilgi çekme özelliğini korumaktadır. Jön Türklerin Türk tarihine damgasını vurdukları 1890-1918 yılları arası, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünün hızlanıp tamamlandığı bir dönem olmuştur. Bir çöküşün yanında, bir kuruluşun oluşumunun temel izahları, bu dönem içinde yatmaktadır. Bu bakımdan, adı geçen çöküş ve kuruluşu iyi anlamak için 1890- 1918 zaman dilimindeki olayların gerçek anlamda bilinmesi ve izahı gerekmektedir…”Kaynak : Osmanlı Devleti’nde Jön Türk hareketinin başlaması ve etkileri (http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/19/1271/14637.pdf)

Yazar: Yrd. Doç. Dr. Durdu Mehmet BURAK, Gazi Üniversitesi. Kırşehir Eğitim Fakültesi. Sosyal Bilgiler Eğitimi Bölümü, Öğretim Üyesi.

Jön Türkler 2: 1800’lerin Paris’i, farklı ülkelerden gençleri adeta büyülüyordu. Bu gençler Rousseau, Montesquieu, Voltaire gibi aydınlanmanın büyük isimlerini okuyor, Fransız İhtilali’ni -dolayısıyla yukarıda bahsi geçen kavramları- kendi ülkelerine de götürme hayaliyle yanıp tutuşuyorlardı. Yanıp tutuşan topluluklardan biri de, Jön Türklerdi. II. Abdülhamit’e muhalefet olan Jön Türkler; Osmanlı’yı -yukarıda sözü geçen aydınların Fransa’da yaptığı gibi- fikir mücadeleleriyle değiştirmeyi, modernleştirmeyi, Aydınlanma Çağı’na taşımayı ümit ediyorlardı. Bu fikir mücadelelerinin erleri arasında kimler yoktu ki: Abdullah Cevdet, Ahmed Rıza, İbrahim Temo, Prens Sabahattin, Yusuf Akçura…

Yukarıda adı geçen Fransız aydınlarına hayrandılar hayran olmasına ama hayranlıkları bu kadarla da sınırlı değildi. 1789 Fransız İhtilali’nin simgesi sayılan “Liberté, égalité, fraternité.” (Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik.) özdeyişi onlar için neredeyse kutsaldı. Hatta bu özdeyişi, “Hürriyet, müsavat, uhuvvet.” olarak çevirmiş yanına da “adalet” kelimesini koyarak kendi mücadelelerinde kullanmışlardır. Kutsal saydıkları bu özdeyişin pratikte Fransızlar tarafından uygulanmadığını görmeleri ise, onlar adına şok ediciydi. Hem sömürge imparatorluğunu henüz tamamlamamış olan Fransa’nın saldırgan politikaları, hem de Fransızların Türklere karşı geçmişten gelen ön yargıları ve Fransız kamuoyunun Ermeni meselesindeki tutumu, Batı’da gördükleri değerleri kendi ülkelerinde yaymak isteyen Jön Türkleri; ülkeleri saldırı, hakaret, haksızlık ve ön yargıların öznesi konumunda olduğu için savunmacı konuma koymuştu. (Kaynak: http://www.gazetebilkent.com/2016/01/24/jon-turklerin-parisi/ )

(**) Wilson ilkeleri, madde 12 : Bugünkü Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Türk kesimlerine güvenli bir egemenlik tanınmalı, Türk yönetimindeki öbür uluslara da her türlü kuşkudan uzak yaşam güvenliğiyle özerk gelişmeleri için tam bir özgürlük sağlanmalıdır. Ayrıca Çanakkale Boğazı uluslararası güvencelerle gemilerin özgürce geçişine ve uluslararası ticarete sürekli açık tutulmalıdır.

1)  a) Matthew Smith Anderson, “DOĞU SORUNU” 1774-1923, Uluslararası İlişkiler Üzerine Bir İnceleme, sahife,80 (dip not;105)      b) Daha fazlası için bakınız: http://www.canmehmet.com/medya-kime-su-tasimaktadir-katolik-agnostik-paris-iran-devrimine-neden-yataklik-yapti-2.html

(2) Kocabaş. Şakir. “Tarihte Türkler ve Fransızlar”. Vatan Yay. İst/90, s.134.

(3) Kutay, Cemal. “Türkiye Hür. ve Mücadele”

(4) A.g.e.

(5) Bakü, 11 Şubat, 2011, Salam News.

(6) http://www.bbc.com/turkce/haberler/2015/06/150601_mursi_misir

(7) http://www.milliyet.com.tr/cuntacilara-bizim-cocuklar-diyen-ajan-oldu/dunya/dunyadetay/04.06.2011/1398393/default.htm

(8) “SAVAŞ GANİMETLERİ, AMERİKAN SİLAH TİCARETİNİN İNSANİ BEDELİ”. JOHN TIRMAN. Aram Yayıncılık: Nisan 2005.

(9) Bu ihtilâl için Newyork’taki “Kuhn, Loeb and Cie” bankası milyonlarca dolar sarfetmişti. Çarın devrilişi akabinde bu banka umum müdürü Jacob Schiff’in yeni geçici hükümet dışişleri bakanı Milyukof a çektiği şu telgraf yeter bir vesika değil midir? ’10 Mart 1917′ “Dindaşlarıma karşı güttüğü politikadan ötürü istibdat idaresinin uzlaşmaz bir düşmanı olduğum için, Rus milletinin delâletinizle parlak bir başarıya ulaştırdığı son hareketten ötürü sizi ve hükümetteki arkadaşlarınızı tebrik etmeme müsaadenizi rica ederim.”

(10) Ludendorf harp hâtıralarında şöyle der: “Lenin’i Rusya’ya göndermekle hükümetimiz büyük bir sorumluluk yüklenmiştir. Ama askerî bakımdan bu hareket iyi netice verdi. Rusya’yı yere sermek lâzımdı…” Cild 11, Sayfa 509.

(11) Trocki müstear adını kullanarak Rusya’ya uzun zaman kan kusturan adam.

(12) Amerika hükümeti 1918 yılı Ekim ayında “Alman-Bolşevik gizli hareketi” adı altında bazı resmî vesikalar neşretmiştir. Bahsi geçen kredi telgrafının bir sureti bunlar arasındadır. Stokholm bankası krediyi Warbourg bankasının emriyle açmıştır. Hamburg’taki “Maks Warbourg” bankasının sahipleri olan Warbourg kardeşler büyük banker Jacob Schiff’in akrabaları idiler. Bunlardan Felix adındaki Amerika’da oturuyordu ve Jacob Schiff’in damadıydı, öteki ise Jacob’un bacanağı…(!)

(13) “Ordu ve Politika”, Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu.

(14) A.g.e.

(15) http://www.sosyalarastirmalar.com/cilt6/cilt6sayi27_pdf/karadeniz_yilmaz.pdf : Daha fazlası ve kaynaklar için bakınız: http://www.canmehmet.com/simdi-degilse-ne-zaman-turkiye-ve-iran-bunlari-birlikte-aciklamalidir-batidan-asrin-soygunu-1.html

Türkiye Ve İran Tekrar Birleşerek, İslâm Medeniyeti Adına Büyük Bir Zafer Kazanmalılar (6)

Batı anlayışında, “Kazanmanın ahlakı yoktur!” Tüm insani söylemler, sadece bir aldatmacadır.

 

Amerika ve Rusya’ya (bir sömürge olmamak için) karşılarına büyük bir güç olarak çıkmak isteyen ve aralarındaki kadim kavga ve anlaşmazlıkları bir tarafa koyan Avrupalı toplumlar birleşerek, “Avrupa Birliği”ni kurabiliyorlar da; bin beş yüzyıllık komşu, kardeş ve benzer kültür değerleri sahibi, Türkler ve İranlılar neden birlikte İslam’ın bayraktarlığını yapmıyor ve Huntington’un, ‘çakma’ (!) “Medeniyetler Çatışması” (*) tezini tarihin çöplüğüne göndermiyorlar ?

 – “Efem! Mezhep ayrılığı, inanç ayrılığı, kem küm…” diyeceklere, şöyle denildiğinde :

Peki Avrupa Birliği’nde, Mezhep, İnanç vb. ayrılıklar yok mudur ?”… Ne diyeceklerdir ?

– “Olur mu ama, İngiltere ayrıldı işte !” diyeceklere de, şunu söylemiş olalım :

İngilizlerin ayrılma nedeni, önemli sayıda İngilizin, “Avrupa Birliği’ne girdikten sonra İngiltere’yi artık İngilizler yönetmiyor (?!)” dedikleri içindir. Peki, bu gerçek midir? Hayır. Bu da tam gerçeği yansıtmamaktadır.

Gerçek şudur : Üzerinde güneş batmayan “Birleşik Krallık”, B-a-t-ı-y-o-r. Ana sebeb budur.

Gerçekten geçmişte Türkler ve İranlılar (Sasaniler) birlikte, aynı safta savaşarak büyük bir zafer kazandılar mı ?

“Türkler ve (Sasaniler) İranlılar

Hüsrev, imparatorluğu dört ana kısma ayırıp her birinin başına bir spahbad, yani general atamıştı. Doğu kısmında Horasan, Sistan (Sakastan) ve Kirman vardı. Güney kısmı Fars, Huzistan ve Basra Körfezi kıyılarından oluşuyordu. Batı, büyük ölçüde Mezopotamya’dan oluşurken; kuzeyde, günümüzdeki Luristan, Azerbaycan ve Kafkaslar yer alıyordu. Gerek doğu gerek batı, imparatorluğun çıkarlarının göçebelere ve Bizanslılara karşı savunulması bakımından çok önemliydi.

Batı, ayrıca stratejik konumu yanında imparatorluğun tarım, idare ve ticaret merkezi olması bakımından da büyük önem taşıyordu. Hüsrev, bütün imparatorlukta ama bilhassa sınırlarda savunma hatlarıyla kışlalar inşa ettirmişti…

Hüsrev, 540 yılında Bizans’a saldırdı ve ordusu Antakya’yı çabucak ele geçirdi, İranlılar Ktesifon’a muazzam miktarda ganimet ve esirle döndü. Sonraki yirmi yıl boyunca, batı ve doğu sınırlarında kimsenin üstünlük kuramadığı bir yıpratma savaşı yaşandı. Ateşkesler ihlâl edildi, topraklar değiştirdi ama Hüsrev, Fırat’ın hemen batısındaki bölgelerin kontrolünü yavaş yavaş eline geçirdi. 561’de kapsamlı bir ateşkes anlaşması yapıldı.

Bunda Hüsrev’in, doğudaki Maveraünnehir bölgesinde(ki) Eftalitlere karşı koymaya başlayan Türklerle ittifak yapmasının payı vardı.

Sasaniler (İranlılar) ve Türkler birleşerek, Eftalitleri ortadan kaldırdı. Böylece Sasanilere ve Orta Asya’dan geçen ticaret yollarına yönelik çok büyük bir tehdit sona erdi.

Bu zafer ayrıca, yıllık haraç öde(n)me(si)nin de sona ermesi anlamına geliyordu. Eftalit toprakları, iki muzaffer taraf arasında paylaşıldı.

Sasaniler Ceyhun Nehri’nin güneyinde, özellikle Afganistan’daki toprakları; Türklerse nehrin kuzeyi ve doğusunda kalan bölgeleri aldılar. Ne var ki iki taraf arasında 569-70 yıllarında ihtilaf çıkınca, Eftalit zaferi sonucu Orta Asya’dan geçen ticaret yollarının güvenliğine yönelik umutlar söndü.” (1)

Yukarıdaki tespitten anlaşılan şey, “Birlik olmanın; taraflarına yarar, ayrılmanın ise büyük zarar getirdiği“dir.

Türkiye ve İran’ın, bir birlik çatısı altında birleşmesi ve olası sonuçları :

– Türkiye ve İran’ın birleşmesine engel olurlar.

– Türkiye ve İran’ın birleşmesi, III. Dünya Savaşı nedeni dahi olabilir.

– Türkiye ve İran bir olursa, Çin’in ekonomik liderliği hızlanır.

– Türkiye ve İran’ın birleşmesi, Hindistan ve Rusya’yı liderliğe değil; İslam ülkeleri ile gerçek ortaklığa taşır.

– Türkiye ve İran birleşirse, (İngiltere’yi ekonomik çöküntüde olduğu için geçiyoruz,) Almanya – Fransa – İtalya, (bu ikiliye) gerçek manada “Dost” olacaklardır.

– Türkiye ve İran birleşirse, Ortadoğu Petrolü’nün patronu, gerçek manâda İslam Medeniyeti olacak ve Tüm İslam ülkelerindeki yoksulluk, kısa sürede sonlanacak. ‘Yeni Dünyanın Rehberi’, Huntington’ın Medeniyetler Çatışması” tezine inat, dünyaya huzur gelecek, Batı’nın kurtuluş reçetesi olarak gördüğü “Terör, Kaos planları (!)” çökecek ve İslâm Medeniyeti tüm insanlığa, öncesinde olduğu gibi huzur getirecektir.

Devam edecek….

www.canmehmet.com

Resim : Web ortamından alınmıştır ve tarafımızca düzenlenmiştir.

Açıklama ve kaynak:

(*) Huntington, “Medeniyetler Çatışması” adlı tezinde özetle :

– “Medeniyetler arasında köklü farklılıklar vardır. Bu da medeniyet bilincinin artmasına neden olacaktır ve sonuçta medeniyetler çatışacaktır…”

– “Yeni dünyada çatışmanın temel kaynağı, ne öncelikle ideolojik, ne de öncelikle ekonomik olacaktır… Beşeriyet arasındaki büyük bölünmeler ve hakim mücadele kaynağı kültürel olacaktır. Medeniyetler çatışması, küresel politikaları etkisi altına alacaktır…”

– “Milli devletler, dünyadaki hadiselerin yine en güçlü aktörleri olacak fakat global politikanın asıl mücadelesi, farklı medeniyetlere mensup grup ve milletler arasında meydana gelecek. Bu çatışma, global politikaya hakim olacak. Medeniyetler arasındaki mücadele, modern dünyadaki mücadelenin evriminde nihai safha olacak.”

Daha fazlası ve kaynaklar için bakınız: http://www.canmehmet.com/pinokyo-tez-yazabilir-mi-tarihin-sonu-medeniyetler-catismasi-ile-islamsiz-dunya-1.html

(1) “İRAN TARİHİ”, GENE R. GARTHWAITE. Sahife : 100.

Amerika, “Büyük Kürdistan (!)” Hayâli ile Türkiye’yi Karşısına Alamaz. Neden Mi ? (5)

 

 

ABD, Türkiye’ye (örtülü de olsa) bir savaş mı ilan edecek? Edecek de; yaklaşık 80 milyonluk, nerede ise üçte biri genç, büyük çoğunluğu Ormanlık-Dağ olan, üstelik de ihtiyacı olan silahları kendi üreten, dünyanın en büyük ekonomilerinden birisine sahip bir ülkeyi nasıl işgal edecek?

Türkiye ne bir Irak’tır, ne de bir Suriye.

Türkiye, dünyanın en büyük imparatorluklarından birisini kurmuş, üstelik de Medeniyetle, Adaletle, İnsanlıkla yönetme becerisine sahip bir ülkedir.

Türkiye, bin yıllık Devlet birikimine sahip olduğu için, kırk oyunla dizlerinin üzerine çökertilmesine rağmen, kısa sürede Arslanlar gibi başını dik tutarak ayağa kalkmış bir devlettir.

Napolyon, İstanbul’un el değiştirme ihtimalinin bile bir dünya savaşı sebebi olduğunu söylerken, Türklerin hangi karakterde olduğunu da ayrıca açıklamıştır.

Boğazlar; sadece Rusya için hayati değerde de, Batı için hayati değerde değil midir?

Türkiye, bunların yanında Enerji taşımacılığında tam bir kilit ülkedir.

Boru hatlarının Türkiye üzerinde olması bile, onun enerjideki rolünü vurgulamaya yetecektir.

Amerika / Batı, İncirlik Üssü olmadan Ortadoğu’da at koşturacağını mı zannetmektedir ?

Türk Ordusu’nun gücünü ve savaş yeteneklerini en iyi bilenler arasında İngilizler / Amerikalılar vardır.

Türk Ordusu, Dünyanın en yetenekli pilotlarına ve donanımına sahip ülkelerin başında gelmektedir.

Türkiye’ye saldırmak, intihar ile eşdeğerdedir.

Bu, tüm ülkeler için geçerlidir.

Buna Rusya da dahildir, Amerika da…

Amerika’nın Ortadoğu’da ne işi var?

Ortadoğu Petrolleri ile Dünyada Yeni Bir Düzenin kurulabilmesi için yaşanan iki Dünya Savaşı ve bu savaşlarda kaybedilen yüz milyonlarca insan, büyük mali bedeller ve maddi-manevi yıkımlar herkesin malûmudur.

Bu iddiayı, Yeni Bir Dünya Düzeni‘ni desteklemek için meraklılarının da çok iyi bildiği iki bilgiyi, sırası geldiği için aktarmış olalım :

Birincisi, İngiltere Başbakanı W. Churchill’in seslendirdiği :

“Bir Damla Petrol, Bir Damla Kandan Daha Değerlidirifadesidir.

İkincisi ise : “…Sykes-Picot Anlaşmasında, Irak’ın kuzeyi Fransız nüfuz bölgesi olarak tanımlandığı için, İngiltere Musul petrolünün çıkartılması ve işletilmesinde, Fransa’nın da imtiyaz sahibi olmasını garanti etmiş ve bu garanti karşılığında Fransa, Musul’un İngiltere tarafından işgalini kabullenmiştir. Amerika Birleşik Devletleri ise, Ortadoğu’da İngiltere ve Fransa tarafından nüfuz bölgeleri oluşturulmasına karşı çıkmamakla birlikte, özellikle petrole ilişkin ticari faaliyetlere müdahale edilmemesini ve Amerika’nın bu yöndeki girişimlerinin engellenmemesini istemiştir. Amerikan firması ‘Standart Oil of New York’ (Socony),1919 yılında iki mühendisini Irak’a petrol aramak üzere göndermiştir. Bunlardan birisi yazdığı mektupta (1), şöyle demiştir :

“… pasta o kadar büyük ki, bunun Amerika’ya ait olması için her şey yapılmalıdır.

Amerika’nın ve Amerika / Batı’nın, “Büyük Kürdistan (!)” aşkının perde arkasını belki de ilk kez okuyacaksınız:

Amerika, Kürtlere bir devlet kurdurursa; peşinen hangi anlaşmayı önlerine uzatacaktır ?

“Musul Petrolleri”ni, değil mi ?

Petrol Bölgeleri ilk adımda (IŞİD Üzerinden) Kürtlere, Kürtlerin silahla bağımsızlıklarını kazanması üzerine de Hooop (!), kurulan yeni devletle birlikte, Amerika / Batı’nın şevkatli kollarına !

İşte tüm hikayemizin özeti.

Türkiye ve İran, hatta Irak (Suriye de) buna razı olabilir mi?

Türkiye razı olmaz. Olanın da yanına bırakmaz.

Devam edecek…

www.canmehmet.com

Resim : Web ortamından alınmıştır ve yazı tarafımızca düzenlenmiştir.

Kaynaklar :

(1) “SEVR’E GİDEN YOL”, Yaz.Ahmet Hurşit Tolon. Sy.144’de bulunan dip not : “Fromkin, D., 1989, Sy.534.”.  Daha fazlası için bakınız : http://www.canmehmet.com/ve-musulda-isid-maskeli-balo-baslar-ingilizler-baloya-sirk-at-cambazi-kiyafeti-ile-gelirler-3.html

İki Kadim Ve Büyük Devlet Türkiye İle İran, Batının “Böl Ve Yönet” Oyununa Bu Kadar Kolay Nasıl Düştü (4)

Batı anlayışında, “Kazanmanın ahlakı yoktur!” Tüm insani söylemler, sadece bir aldatmacadır.

 

 

Medya; haberciliği, “Toplum Mühendisliği“ne dönüştürdüğünden beri, dünya kamuoyu aydınları ile birlikte “Harmanı yel, deliyi el döndürür” ifadesini haklı çıkarmak için adeta çırpınmaktadır.

Batı asırlardır, üstelik de İslam Dünyası’nın (liderlerinin) gözlerinin içine baka baka, açıkça alay edercesine, İslam Toplumları’nı birbirine karşı kullanmakta; İslam Toplumları da “ama”larla bu oyuna (adeta) gönüllü olarak figüranlık yapmaktadır.

* * *

ABD Eski Dışişleri Bakanı Condeleezza Rice’ın, Washington Post’a yazdığı makaleden :

 

“Rice : BOP ile Türkiye ve 22 ülke değişecek.
Başkan George Bush döneminde Dışişleri Bakanı olan Condoleezza Rice, Büyük Orta Doğu Planı (BOP) ile ilgili en çarpıcı açıklamayı ABD’nin Irak’ı işgalinden sonra yapmıştı. Önceleri, ABD’nin güvenlikten sorumlu danışmanı (sonra dışişleri bakanı) Rice’ın, 2003’te Washington Post gazetesinde yayınlanan “Transforming The Middle East” (Orta Doğu’yu Dönüştürmek) başlıklı yazısında, Fas’tan Basra körfezine kadar Ortadoğu’da bulunan 22 devletin yönetim, sınır ve haritalarının değiştirileceğini, Türkiye’nin de bunların içinde olduğunu belirtmişti.

Aba altından sopa gösterdi
ABD’nin 90 yıllık projesini, 2003’te genişleterek ve BOP adıyla yeniden sahneye koyan eski Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, adım adım yürüyen projenin geldiği noktayı ve bundan sonra neler olabileceğini Washington Post’a yazdığı makalede ortaya koydu. Rice, Orta Doğu’da bölünüşün bitmek üzere olduğunu vurgularken, tek istisna yaptı : Türkiye’de Kürt meselesi!

İsrail’e koruma kalkanı
Rice, BOP ile ilgili en çarpıcı açıklamayı ABD’nin güvenlikten sorumlu danışmanı olduğu 2003 yılında yapmıştı. Rice, ‘Orta Doğu’yu Dönüştürmek’ başlıklı yazısında, Fas’tan Basra Körfezi’ne kadar Orta Doğu’da bulunan 22 devletin rejiminin, sınır ve haritalarının değiştirileceğini, Türkiye’nin de bunların içinde olduğunu vurgulamıştı. Buna göre, ABD bu proje ile kendisine rakip olabilecek muhtemel bir gücün oluşmasını engellemek istemekle birlikte, rakipsiz askeri gücü ve teknolojik imkânı ile Orta Doğu’yu kontrol altına almak istiyor. Bölgede bulunan petrol ve doğal gaz kaynakları üzerinde denetim sağlamanın yanında, İsrail’i koruma amacı da güdüyor.

Politikamız değişmez
26 Temmuz 2006’da İsrail Başbakanı Ehud Olmert’le Kudüs’te bir araya gelen dönemin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, çantasından BOP dosyasını çıkararak “Yeni Orta Doğu için zaman geldi” demiş,

Türkiye ile birlikte İran, Irak ve Suriye’yi de kapsayan Kürdistan projesi uygulamaya koymuştu.

Barack Obama, 44. Başkan olarak koltuğa oturur oturmaz Wilson’dan Bush’a kadar gelen o haritayı gördü. Bush, ilk parçayı Irak’tan koparıp kuzeyde Kürdistan’ı kurmuştu. Sıranın kendisine geldiğini gören Obama da Suriye’nin kuzeyinden Kürdistan’ın ikinci parçasını koparmak için Esad’ı hedef aldı ve senaryoda figüran rolü verilen Türkiye bataklığa itildi.

Acı gerçek
Dost ve müttefik bildiğimiz ABD’nin Türkiye’ye kurduğu kumpas bunlarla sınırlı kalmadı. Terör örgütü PKK, Bush döneminde, Barzani’nin himayesiyle Kandil’e yerleştirildi, silah ve lojistik destek sağladı, karadan operasyon yapan Mehmetçiğin önü kesildi. Göreve gelen Obama da yine Kandil’i korudu. Bu net ve yalın gerçeklere rağmen Türkiye’den ABD’ye bakan ‘naif uzmanlar’, Obama’nın değiştireceği kaderi beklerken, ABD’nin Ankara Büyükelçisi Francis Ricciardone acı gerçeği hatırlattı : Amerikan politikaları kişiye göre değişmez. ABD’de sandıktan kim çıkarsa çıksın, Türkiye politikası değişmez.” (*)

* * *

Ve Batı’nın / Amerika’nın emperyalist / sömürgeci uygulamalarına bolca örnekten birkaç tanesi :

Örnek 1 : ABD başkanı Nixon, Amerikan siyasetini eldivensiz olarak özetlemektedir :

Oraya demokrasiyi savunmaya gitmiyoruz, çünkü Kuveyt demokratik bir ülke değildir, o bölgede de zaten öyle bir ülke yoktur. Oraya bir dikta rejimini yok etmeye de gitmiyoruz. Oraya uluslararası hukuku da savunmaya gitmiyoruz. Oraya gidiyoruz ve oraya gitmeliyiz, çünkü bizim hayati menfaatlerimize dokunulmasına izin vermeyeceğiz.(1)

ABD’liler için “hayati “ menfaatler nedir? İngiltere Başbakanı Winston Churchill, bunu çok kısa şekilde özetler :

Bir damla petrol, bir damla kandan daha değerlidir !”

Örnek 2 : Amerika, Vietnam’da bir bataklığa saplanmıştır ve bir çıkış yolu aranmaktadır. Amerikan Başkanı’nın aradığı çözümlerin başında, bölgemizdeki (Ortadoğu’da) yeni yapılanmalar ve kurulacak yeni düzenler vardır. Çalışmalar başlar…

“…Tahran’da gerçekleşen bir buluşmada; Şah, Nixon ve Kissinger arasında bağlandı. Nixon Şah’a :

Beni kurtar…Amerika’nın Batı Asya’daki askeri temsilcisi olma teklifimizi kabul ederek beni, Körfez’de polislik yapma ve Batı’nın çıkarlarını koruma yükünden kurtar.’

(İran) Şah’ı bu teklifi büyük bir hevesle kabul etti.

O andan itibaren İran, nükleer cephanelik dışında, tüm Amerikan silahlarına erişme imkanı kazandı. İran, Nixon Doktrini’nin kusursuz bir örneği olmalıydı… Petrol fiyatlarının dört katına çıkmasının hemen ardından Şah, büyük ve oldukça gelişmiş bir hava kuvvetleri çapında bir sipariş verdi :

Grumman yapımı 80 adet savaş jeti,

– General Dynamics tarafından henüz üretilmeye başlanan 100 adet F-16 savaş uçağı,

– McDonnell-Douglas yapımı 108 adet F-4 savaş uçağı.

Sonraki birkaç yıl içinde, İran’ın ABD silahları için yaptığı siparişler on milyarlarca dolara ulaştı…

Ancak, acımasızca döndürülen sömürü çarkı, halkın büyük bir kısmının yabancılaşmasına ve Amerikan karşıtı duyguların alevlenmesine neden oldu. İslam Devrimi’ni inceleyen araştırmacılardan birinin yazdığına göre, ‘İran’ın askerileştirilmesi, ülkenin ABD’ye olan bağımlılığını arttırdı ve bu girişimin pahalıya patladığını, değerli bir doğal kaynağın yağmalanmasına yol açtığını düşünen Şah’ın muhalifleri için bir buluşma noktasına dönüştü.’ (2)

Peki, bu silahlar nerede kullanıldı?

Elbette, 1980-1988 İran-Irak Savaşı’nda.

“İran-Irak Savaşı, yaklaşık bir milyon insanın hayatına mal oldu. Savaşan taraflar ufak kazançlar için ekonomik kaynaklarını tüketti. Savaşın sonucunda İran-Irak sınırı değişmedi. Savaşın etkileri yıllar boyunca hissedildi… Savaş boyunca Irak, kendisini destekleyen devletlerden borç alarak silah satın almıştı. Bu borçları ödemekte zorlanması, 1990 yılında Kuveyt’e saldırarak oradaki petrol kuyularını ele geçirmeye çalışmasına yol açtı. Bu tavrı da Irak’ı uluslararası ilişkilerde yalnızlığa sürükledi ve desteksiz bıraktı.” (**)

Örnek 3: ABD elçisi: ‘Halkbank için uyarımız sonuçsuz kaldı, imparatorluğun çöküşünü izleyeceksiniz !‘. 

Bir grup AB büyükelçisiyle 17 Aralık’ta büyükelçilikte yemekte buluşan ABD elçisi Ricciardone’un, “Halkbank konusunu dile getirmiştik. Sonuç alamadık. Şimdi imparatorluğun çöküşünü izleyeceksiniz” dediği öğrenildiKurucuları arasında eski CIA ve MOSSAD başkanının olduğu United Against Nuclear Iran adlı kuruluşunun hazırladığı ve STAR’ın duyurduğu Halkbank raporunda, bu rahatsızlık ayrıntılı bir şekilde dile getiriliyordu. İran’ın Ankara Büyükelçisi Ali Reza Bikdeli’nin sözüyle başlayan raporda, “İran’ın petrol alışverişindeki para transferlerinde kilit olan Halkbank’ın daha da önem kazanacağı” sözleri yer alıyordu.

“…ABD Kongresi’nden çok sayıda parlamenter, bir süre önce Amerikan Dışişleri ve Hazine bakanlıklarına yazdıkları mektuplarla İran devletinin, Halkbank üzerinden yaptığı altın ticaretine karşı önlem alınmasını istemişti.” (Alıntı Kaynağı : 21 Aralık 2013, Cumartesi, 02:28 / Star Gazetesi) http://haber.stargazete.com/politika/abd-elcisi-halkbank-icin-uyarimiz-sonucsuz-kaldi-imparatorlugun-cokusunu-izleyeceksiniz/haber-819016

Bu habere karşılık;

– “ABD’nin Ankara Büyükelçisi Frank Ricciardone, hakkındaki iddiaları yazılı açıklama ile yalanladı.
Ricciardone, ABD’nin devam eden yolsuzluk operasyonuyla hiçbir şekilde ilgisi olmadığını vurgulayarak, ‘ABD ve Türkiye arasındaki dostluk ve işbirliği iki ülke için de hayati öneme sahiptir. Hiç kimse Türk-Amerikan ilişkilerini böyle asılsız iddialarla tehlikeye atmamalıdır. Böyle bir toplantı yapılmadığı gibi, haberlerde ortaya atılan iddiaların tümü tamamen yalan ve iftiradır’ dedi. (Alıntı Kaynağı : http://haber.stargazete.com/guncel/ricciardone-operasyonla-ilgimiz-yok/haber-819099

* * *

Birleşik Devletler’in üçüncü Başkanı Jefferson da halkının,  “Tanrı’nın seçilmiş halkı olduğunu ilan etmiştir. (3)

İki asır sonra Başkan Nixon şöyle demiştir :  “Tanrı Amerika’yla birlikledir. Tanrı,  Amerika’nın dünyayı yönetmesini istiyor.”

İşte Birleşik Devletler’in bütün Başkanları, başkalarının sırtından geçinmelerini bu şekilde haklı göstereceklerdi.

Amerika’yı ve siyasetini daha iyi anlamak adına aşağıda, 52 yıl içerisinde belirleyici konumdaki üç siyaset ve devlet adamının görüşü verilmektedir :

1898’de senatör Albert J. Beveridge :

“Dünya ticareti bizim olmalı, olacaktır ve bunu elde edeceğiz de. Denizleri bizim ticaret gemilerimizle kuşatacağız, büyüklüğümüze yakışır bir filo inşa edeceğiz. Kendi kendilerini yöneten, bizim sancağımızı taşıyan ve bizim için çalışan büyük sömürgeler, ticaret yollarımız boyunca yan yana dizilecektir. Kuruluşlarımız, ticaretimizin kanatları üzerinde sancağımızı dalgalandıracaktır. Ve Amerikan hukuku, Amerikan düzeni, Amerikan medeniyeti ve bayrağıyla, bugüne kadar kan revan içinde olan ama artık Tanrı sayesinde yakında ışıl ışıl olacak kıyılara ayak basacağız. (4)

1945’de, ABD başkanı Truman :

– “Öyle bir zaman gelecek ki, Birleşik Devletler’in ihtiyaç duyduğu pek çok şeyi dışarıdan elde etmemiz gerekecek. Labrador’a ve Liberya’ya gidip, çelik fabrikalarımızın iyi işlemesi için gerekli madeni almalıyız. Bakırımızı dışardan getirtmeliyiz. Arizona’da ve Utah’ta var ama Şili’ninkinden vazgeçemeyiz. Bolivya’da kalay, Endonezya’da kauçuk vardır tabii. Dünyanın diğer kısımlarında ihtiyacımız olan şeylerin bütün listesini de çıkarabilirim”. Bu ülkeler, oligarşik hükümetlerin aracılığıyla ya da doğrudan alttan idareyle Washington’a elverişli, Amerikan şirketlerinin yoğun olarak yerleştiği, Amerikan finansının ulusal ekonomiyi az çok gizli bir şekilde denetlediği ülkelerdir. (5)

Kore savaşından kısa bir süre önce, 1950’de Birleşik Devletler’in siyasi çizgisini belirleyen bir belge –National Security Council Memorandum 68 (NSC, 68)- hazırlanmıştır. Bu metni, State Department Planning Staff’ın başında (olan) Georges Kennan’ın yerini alan Paul Nitze kaleme almıştır.

Georges Kennan uzaklaştırılmıştı, çünkü iktidar onu fazla ‘uysal” bulmuştu.

Bununla beraber Georges Kennan 1950’de şunları yazmıştı :

“Dünya zenginliğinin % 50’sine, ama nüfusunun yalnızca % 6,3’üne sahibiz. Bu durumda kıskançlık ve hınç duygularına maruz kalmamız kaçınılmazdır. Gerçek görevimiz gelecek dönem için ulusal güvenliğimizi tehlikeye atmadan bu eşitsizlik durumunu koruyacak bir ilişkiler sistemini geliştirmektir. Bunu gerçekleştirmek için her türlü duygusallıktan kurtulacağız ve ayakta düş kurmayı bırakacağız. Günümüzde dünya ölçeğinde huzur sağlama lüksüne sahip değiliz. Artık ‘insan hakları, yaşam düzeyini yükseltme ve demokratikleştirme’ gibi belirsiz ve gerçekleştirilemez hedeflerden bahsetmeyi bırakmalıyız. ‘Güç ilişkileri’ deyimiyle, açıkça eyleme geçmek zorunda kalacağımız günler çok uzak değildir. İdealist sloganlarla ne kadar az rahatsız edilirsek o kadar iyi olur.” (6)

Devam edecek…

www.canmehmet.com

Resim: Web ortamından alınmış, yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

Kaynaklar:

(*)    a)http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yine-ayni-tezgah-51745h.htm      b)http://www.yenicaggazetesi.com.tr/abd-kurt-kartini-koz-yapma-pesinde-75998h.htm

(**) https://tr.wikipedia.org/wiki/%25C4%25B0ran-Irak_Sava%25C5%259F%25C4%25B1+&cd=1&hl=tr&ct=clnk&gl=tr

(1) ABD Başkanı, Richard Milhous Nixon (d. 9 Ocak 1913, ö. 22 Nisan 1994) Başkan Nixon da şunu tekrarlayacaktır: “Tanrı Amerikalılarla beraberdir ve Tanrı Amerikalılar’ın yönettiği bir dünya istiyor.” Demeç, emekliliğe ayrıldıktan sonra Irak işgaliyle ilgili olarak, 7 Ocak’ta New York gazetesine verilmiştir. Kaynak; “BATI TERÖRÜ”, ROGER GARAUDY. (Daha fazlası için: http://www.canmehmet.com/amerika-ve-ingiltere-osmanlinin-yeni-devlete-donusturulmesinin-neresindedir-8.html

(2) SAVAŞ GANİMETLERİ, AMERİKAN SİLAH TİCARETİNİN İNSANİ BEDELİ, JOHN TIRMAN, Aram Yayıncılık, Nisan 2005.

(3) “BATI TERÖRÜ”, ROGER GARAUDY. Dip Not: Virginie Eyaleti üzerine Notlar, Bölüm XIX.

(4) “BATI TERÖRÜ”, ROGER GARAUDY. Sahife 83.

(5) A.g.e: Daha geniş bilgi ve kaynaklar için bakınız : http://www.canmehmet.com/amerika-ve-ingiltere-yeni-devlet-olusumuna-hangi-anlayisla-ve-ne-zaman-dahil-oldular-7.html

(6) “BATI TERÖRÜ”, ROGER GARAUDY. Sahife 81.

Türkiye ve İran, Eşzamanlı Benzer Devrimlerin Nasıl Hayat Bulduğunu Birlikte Açıklamalıdır (3)

 

 

“Şah’ı açıkça eleştiren mebuslar ve diğer politikacıların sonu da iyi olmuyordu. Örneğin, Yahudi vekil Samuel Haim, ‘vatan hainliği’ suçundan ipe çekilmişti. Önde gelen sosyalist Şair ve ‘Karnı Bistüm’ (Yirminci Yüzyıl) dergisinin yayın yönetmeni Mirzazade Eşki, güpegündüz vurulmuştu. Zerdüşti vekil Keyhüsrev Şahruh da öyle. Yine bir mebus ve sosyalist gazete Tufan’ın eski yayın yönetmeni olan Muhammed Ferruhi-Yezdi, cezaevi hastanesinde ansızın ölmüştü. Ilımlı parti’nin lideri olarak Behbehani’nın yerine geçen Seyyid Hasan Müderris ise sürgüne yollandığı Horasan’ın bir köyünde birdenbire can vermişti. Boğazlandığı söyleniyordu.” (1)

* * *

Aşağıda anlatılanlar; İngiltere tarafından, Atatürk hakkında bir kitap yazması için görevlendirilen ve kaynakları itibariyle de dikkate/ciddiye alınması gereken Lord Kinross kaleminden aktarılmaktadır. Meraklılarına, Lord Kinross ve kaynaklarıyla ilgili aşağıda geniş bilgi verilmektedir. (*)

Varsın Meclis istediği kadar homurdansın, Türkler, buraya kadar, Lozan Konferansının ilerleyişine sevinmekte haklıydılar. Lâkin daha, başta Musul olmak üzere, çözülmesi gereken büyük meseleler vardı.

Türkiye ile İngiltere’nin çıkarları asıl burada çatışıyordu.

İngilizler, Musul’u 1918’de, ateşkes anlaşmasından birkaç gün sonra, ‘stratejik öneminden dolayı’, Mütareke koşullarını çiğneyerek işgal etmişlerdi…

Musul, İngilizler için stratejik bakımdan önemliydi : Irak sınırının ve Hindistan yolunun savunulması için, Ekonomi bakımından önemliydi. Fransızlar’ın kendi isteklerinden vazgeçerek İngilizler’e bıraktıkları petrol kaynakları yüzünden (de)

Türkler için de önemliydi; sınırlarının savunulması bakımından. Türkler, Musul’un doğal olarak Anadolu üzerinden denize bağlandığını, böylece Anadolu’nun ayrılmaz parçası olduğunu ileri sürüyorlardı…Büyük Millet Meclisi, Musul konusunda çok hassastı; Avam Kamarası ise pek o kadar değil.

…1922 seçimlerinin baş tartışması, gerçekten, Irak’ın boşaltılması konusu oldu. Bununla beraber Curzon, İngilizler’in Musul’daki çıkarlarını savaşın eşiğine kadar- savunmaya kararlıydı.

İsmet Paşa, Türk tezini, tarih ve istatistik bilgisi bakımından pek kesin olmayan uzun ve monoton bir konferansla savunmaya girişti.

Curzon, bu konuda daha çok şey biliyordu. İsmet Paşa’nın tezini, oradaki Türkler’in toplam nüfusun ancak onikide biri kadar olduğunu söyleyerek çürüttü. Üstelik, bunlardan da birçoğu, yapılan bir plebisitte Irak Krallığına katılmak isteğinde bulunmuşlardı. Musul’a gelince, bu da tam bir Arap şehriydi; onu kuranlar da, içinde yaşayanlar da Araplardı.

Kürtlerin oturduğu bölgelere gelince, Curzon İsmet Paşa’ya, biraz alayla, şu cevabı verdi :  ‘Tarihte ilk olarak, Kürtlerin Türk olduğunu, Türk heyeti keşfetmiş oluyor. Şimdiye kadar kimse bunu bilmiyordu’. Curzon, sözlerini sınır sorununun tümüyle Milletler Cemiyetine bırakılmasını teklif ederek bitirdi.  (Lord Kinross, Sahife:547)

İsmet Paşa’nın suratı bir an için asıldı. Sinirli bakışlarının önüne, boyuna Türkiye Büyük Millet Meclisi dikiliyordu. Hep o eski havayı tekrarlıyor, ‘Egemenlik, egemenlik, egemenlik..’ diye Curzon’u çileden çıkarıyordu.

Önce bu bölgede bir plebisit yapılmasını ileri sürmüştü, sonra meselenin konferans dışında Türkiye ile İngiltere arasında görüşülmesini teklif etti. Ama, bu görüşmeler bir sonuca varmayacak olursa, bu meselenin de, azınlıklar sorunu gibi, Milletler Cemiyetîne götürülmesine razı olacaktı.

Konferansın Musul yüzünden yarıda kalma tehlikesi de ortadan kalkınca, böyle uzayıp gitmesinden sabırsızlanan Curzon sonucu hemen almak istedi. Fransız ve İtalyan delegelerini çağırarak, bir antlaşma tasarısı hazırlayıp, altı gün içinde imzalanmak üzere, Türkler’e vermeyi teklif etti.

Türkler bunu dört gün içinde kabul etmezlerse, konferans dağılacaktı. Kendi de, 4 Şubat 1923 de Lozan’dan Londra’ya dönmeyi düşünüyordu.

Curzon, artık bir çözüme yaklaşmış olan toprak sorunlarıyle kendisi uğraşırken, maliye, ekonomi ve Türkiye’deki yabancıların durumu sorunlarını Fransızlarla İtalyanlar’a bırakmıştı.

…Lâkin, Lord Curzon’un acelesi vardı. Üstelik kendisini acelesi varmış gibi göstererek istediğini daha kolay elde edeceğine inanıyordu. Bazı arkadaşlarının aksine, karşısındakini hâlâ eski Osmanlı Türkü sanıyor, İsmet Paşa’nın en yüksek fiyatı koparmak isteyen bir halı satıcısı gibi pazarlık ede ede sonuna kadar dayanacağını, sonunda razı olacağını umuyordu.

…İsmet Paşa’nın, dostları yanında (iken) ağzından düşürmediği nakarat, ‘Ankara’da ne diyecekler?’ idi.

Kapitülasyonlar konusunda Madam Georges – Gaulis’e şöyle söylemişti : ‘Bu işte bir adım bile gerileyemeyiz. Yoksa memleketteki itibarımız bir paralık olur.

Ufukta böylece, konferansın kesilme tehlikesi belirmişti. Antlaşma taslağı, kararlaştırıldığı gibi 31 Ocak’ta İsmet Paşa’ya verildi. O da Türkiye’nin cevabını hazırlamak için sekiz günlük bir süre istedi.

Curzon bu isteği, Fransızlar’la İtalyanlar’ın yalvarmalarına rağmen kabul etmedi. Önceden karar verdiği gibi 4 Şubat’ta Lozan’dan ayrılacağını Türklere bildirdi.

İsmet Paşa, 3 Şubat’ta Müttefiklerden son dakikada verilmiş birkaç taviz teklifi aldı. O da, hemen öğleden sonra son karşı tekliflerini bildirdi : Koşulların yüzde seksenini kabul ediyordu. Bunlar onun görüşüne göre ‘başlıca noktalar üzerinde yeteri kadar bir oy birliği’ni belirtmekteydi. Barış, şimdilik bu temeller üzerinde imzalansın; bazı adlî ve ekonomik konularda ‘önemsiz görüş ayrılıkları’ bulunduğunu gösteren öteki koşullar da arkadan görüşülsündü.

…Ama, geride kalanları da kabul etmesi Türkiye’yi bir ‘ekonomik kölelik’ durumuna düşürecekti. Müttefiklerin ısrarı  ve tehditleri karşısında İsmet Paşa’nın elinden, üzülmüş bir halde, ‘Je ne peux pas’ (Türkçesi: Olmaz, yapamam.) diye mırıldanmaktan başka bir şey gelmiyordu.

Toplantı bitmişti. Curzon gitmeye hazırlanıyordu. Otelin salonu, imza töreninde hazır bulunmak için bekleşen delegelerle doluydu. Hepsi anlaşmanın imzalanacağına güveniyorlardı.

İsmet Paşa otelin büyük merdiveninden indi, melon şapkasını çıkardı, sağda solda bekleyenlere doğru eğildi, gülümsemeye çalışarak otelden çıktı.

Arkasından Fransız ve İtalyan delegeleri çıktılar. Antlaşmanın imzalanmadığı anlaşılmıştı.

İsmet Paşa, Büyük Millet Meclisi görüşmelerinde güvenoyu imtihanı vermek üzere, sinirinden titreyerek Ankara’ya döndü.

Mustafa Kemal’in Avrupa devletleri karşısında kazandığı zafer, bu şamatacı kuruluşun yönetiminde kolaylık sağlayamamış; bunun tam tersi olmuştu: zira milletçe birleşmeyi gerekli kılan baskı, gevşemiş bulunuyordu.

…Şimdi de muhalefet mebusları, Gazi’ye karşı artan güvensizliklerini, Lozan görüşmelerinin kesilmesi dolayısıyle özelikle İsmet Paşa’ya ve genellikle hükümete karşı göstermeye kalkmışlardı.

Gürültü içinde geçen gizli oturumlarda, birbiri arkasından her gün, şikâyetlerini ortaya döktüler.

Mehmetciğin süngüsü sayesinde bir zafer kazanılmıştı. Ama şimdi, İsmet Paşa’nın diplomatlıktaki beceriksizliği yüzünden, bu zaferin yemişleri Lord Curzon’un dalga ve dalaverelerine feda olup gidiyordu. Tüzüğü kimse dinlemiyor, Mebuslar yerlerinden fırlayarak ağızlarına geleni savuruyor, görüşmeleri yarı yerinde kesiyorlardı.

Birisi: ‘Ağlayacak yerde ne diye gülüyorsun?’ diye bağırıyor, ötekisi durup durup, ‘Barış olmayacak’ diye söyleşiyorlardı.

Rauf Bey’le Gazi oturmuş, bu yakışıksız toplantıları sabırla dinliyorlar; Gazi arada bir uygun gördüğü zaman söze karışıyordu.

Konferansın ekonomik koşullardan dolayı kesilmiş olmasına rağmen, mebuslar, İsmet Paşa da dahil, bunlardan bir şey anlamıyorlardı.

Bu yüzden işi uzmanların inceleyip rapor hazırlamaları için Maliye Vekâletine havale ettiler. Onları asıl alevlendiren, Millî Mısak’ın kutsal ilkelerine ve Türk topraklarına yöneltilecek bir tehditti.

En baskın çıkan sesler : ‘Musul’u düşmana satıyorlar!’ diye bağıranlardı.

Muhalefet, memleketin bir karış toprağını düşmana verecek bir barışa, savaşı tercih ediyordu.

Rauf Bey, Musul’un önemini kabul etti; Millî Misak sınırlarının içinde bulunduğunu bir daha tekrarladı.

Ama, Lozan’daki heyet altı yüzyıllık bir geçmişi temizlemeye çalışıyordu.

Ortada çok çapraşık sorunlar vardı, iyice tartışmaları gerekirdi.

Şunu düşünmek lâzımdı: Savaşın yeniden başlaması memleketin yararına mıdır?

Savaş ne kadar sürebilir? Sonuçları ne olabilir?  Mebuslardan biri buna, ‘Allah bilir!’ diye cevap verdi.

Rauf Bey : ‘Şüphesiz’, dedi. ‘Ama, Allah da düşünelim diye bize akıl vermiş. Biz de düşündük… Ekonomik sorunlar üzerinde görüşmeye devam edeceğiz. Gerekirse savaşmaya hazırız. Ama oraya kadar barışı kurtarmak için elimizden geleni yapacağız.’

Gazi de Rauf Bey’i izleyerek, sorunların kuru bir mantıkla ele alınmasını istedi. Şimdi Musul’u elde tutmakta ısrar ederlerse bunun sonucu, değil sade İngiltere ile, bütün dünyaya karşı savaş demek olurdu.

Meseleyi bir yıl öteye bırakırlarsa, Musul belki diplomatik yoldan kazanılırdı. Bu da olmasa, memleket o zaman savaşa daha hazırlıklı bulunacaktı. Lâkin, savaş heveslilerini susturmak zordu.

Bunların başında, Mustafa Kemal’e düşman olan küçük, fakat gürültücü bir grup bulunuyor, basının bir kısmı da bunları destekliyordu.

Elebaşıları da, öteden beri Gazi’ye kafa tutmuş olan, şimdi de sistemli bir şekilde karışıklık çıkaran, Ali Şükrü adındaki softa kafalı Trabzon mebusuydu. (Lord Kinross, Sahife:553)

Bir hafta sürüp giden bu tartışmalardan sonra, Gazi artık görüşmeleri sona erdirmek istedi. Hükümetin barışçı niyetlerini bir daha ortaya koydu ve Meclisin Lozan’da görüşmelere yeniden başlaması için kabineye izin vermesini diledi.

Bu sefer, daha önce görüşülmüş olan Musul sorunu ele alınacak değildi. Görüşmeler daha çok memleketin siyasal, idarî, malî ve ekonomik bağımsızlığını ilgilendirecekti.

Ali Şükrü’nün sürekli karşı koymaları Gazi’nin parlamasına yol açtı :

‘Bir haftadan beri memleket için tehlikeli olabilecek şekilde konuştunuz. Amacınız nedir?’

Ali Şükrü : ‘Kimseyi suçlamaya hakkınız yoktur,’ diye protestoda bulundu.

Başka bir mebus : ‘Bu Mecliste güvenlik yok mu?’ diye bağırdı. Bu, büyük bir karışıklık yarattı. Başkan yerinde olan Ali Fuat Paşa düzeni sağlamaya çalıştı, ama mebusları yatıştırmaya imkân yoktu. İki grubun üyeleri, ortalarında Mustafa Kemal, kürsünün önünde karşı karşıya gelmiş, birbirlerini suçluyor, tehdit savuruyorlardı.

Her an ya bir tabanca, ya da başka bir silah çekilebilirdi. Ali Fuat Paşa, birden akıl ederek, iki düşman grubun ortasında başkanlık çıngırağını salladı. Bu ses, bir an için ötekileri susturmuştu. O da bundan hemen yararlanarak, oturumu erteledi.

Üyeler, verilen aradan sonra, tekrar yerlerini alınca güvenoyu-na başvuruldu. Oylama, Mustafa Kemal lehine pek kuvvetli olmayan bir çoğunlukla sonuçlandı.

Oylamaya katılmayanların çokluğu ,şimdi hükümetle parlamento arasında bulunan uçurumu gösteriyordu. Aslında bu bir güvensizlik oyu idi. (Lord Kinross, Sahife:554)

Meclisteki Lozan tartışmaları Ankara’da Gazi’nin durumunu sarsabilecek bir krize yol açtı. Ortalığı karıştıranların başında bulunan Ali Şükrü, yalnız Mecliste değil, kahvelerde ve sokaklarda da ona dil uzatmaktan vazgeçmiyordu. İçkiye düşkünlüğünü ortaya vuruyor; Padişah olmak için komplo kurduğunu söylüyordu.

Günün birinde Ali Şükrü anlaşılmayan bir şekilde ortadan kayboldu. İki gün süren şiddetli dedikodulardan ve ailesinin telâşlı araştırmalarından sonra, ne olabileceği sorusu Meclise getirildi. Mebuslar hemen Ali Şükrü’nün öldürülmüş olduğuna hükmettiler.

Yoksa, ancak bir kasaba büyüklüğünde olan bir şehirde, nasıl olur da bir adam iz bırakmadan ortadan kaybolabilirdi?

Hükümetle Mustafa Kemal’in yakınlarına karşı birtakım imalar yapıldı. Bazı kimselerin kendilerini kanundan da üstün gördükleri bir memlekette uygarlıktan söz edilemezdi! Bu gizli hain kafaları koparmak gerekirdi! Hükümet hemen bu sırrı çözmek ve suçluları cezalandırmak için harekete geçmeliydi.

Birkaç gün sonra Rauf Bey, Ali Şükrü’nün cesedinin bulunduğunu Meclise haber verebilecekti.

Şüpheler, Gazi’nin Karadenizli muhafızlarının başı Laz Topal Osman üzerinde toplanıyordu. Araştırmalar suça karışmış olduğunu ispatlamıştı. (2)

* * *

Milletvekili ve Gazeteci Ali Şükrü Bey (**) Meselesi:

Kaynak: “Kazım Karabekir Paşa, Günlükler”, (YKY yayınları, sahife : 840)

– “14 ocak 1923 Akşam harekât. 7.30 sonra

(Gazi paşa, Fevzi paşa, ben trenle Ankara’dan hareket)

Muhaliflerden Ali Şükrü Ankara’ya makine getirmiş. Tan gazetesi çıkaracakmış. Gazi yanımda Cevat Abbas’a dedi :

-“Muhalifler matbaa yapıyor siz hala uyuyorsunuz. Yakmalı, yıkmalı!”

Dedim; ‘Paşam bu tarzda mukabele doğru mudur ?’ ” (3)

* * *

Ali Şükrü’nün katledilmesi : 

Kaynak : Avni Özgürel, (13 Temmuz 2003). “Ali Şükrü ve Topal Osman”. Radikal.

“Osman, yaktın beni!”

Mahir İz, “Bu çete” diye nitelediği Topal Osman ve milislerinin şehirde nizam ve intizamı, hattâ askeri kışlada disiplini bozacak tavırlar takınmaya başladıklarını anlattıktan sonra, “Elbette bu gayri tabii hal devam edemezdi. Galiba ‘bir taşla iki kuş vurulsun’ diye Ali Şükrü Bey’in izale-i vücudu Topal Osman’a havale edildi.” diyor.

…Olayın meydana geldiği akşam da Ali Şükrü’yü Osman Ağa bu kahveden Mustafa Kaptan’a evde nargile içmek için çağırtır. Olayın oluş biçimini ise şöyle anlatıyor :

“Oturmuşlar, sohbete başlamadan önce iki nargile gelmiş. Bir taraftan da sohbet başlamış. Tam bu sırada kahveler gelmiş. Ali Şükrü Bey kahve fincanını eline alır almaz, kara donlu çete tarafından dördü. Yağlı ipi Ali Şükrü Bey’in eğilmeyen başına geçirmişler. Ali Şükrü o esnada :

Osman, yaktın beni!

Demiş ve eliyle oturduğu iskemlenin hasırlarına can havli ile o kadar kuvvetle sarılmış ki naaşının avucunda o hasır parçaları görülmüş. (4)

* * *

İzmir Suikastı Davası ve Maliye Bakanı Cavit Bey meselesi (İdamı)

Kaynak : Lord Kinross, II. Cilt, sahife:656.

… Rauf Beyden başka altı kişiye onar yıllık sürgün cezası verildi. Cavit, Nazım ve iki İttihatçı lider daha ölüm cezası giymişlerdi. Böylece eski hesaplar görülmüş, eski laflar gerçekleşmiş oluyordu. Dünya Savaşının ilk günlerinde Mustafa, Kemal Cavit için de, Nazım için de :

– ‘Böyle adamları asmak gerek!’ dememiş miydi ?

 – Cavit, Bulgaristan’dan yiyecek satın alma isteğini geri çevirdiği, Nazım da Enver Paşa ile terfiini engellediği için. Nazım son zamanlarda onunla, dostlarını hapse atarak büyüyen ‘Küçük Napolyon’, ‘Gazoz Paşa’ diye açıkça alay da etmişti. İsmet Paşa da, Cavit’le Hüşeyin Cahit’e, Lozan’daki politikasını engelledikleri için kırgındı, ama; gazetelerin baskısı karşısında Cahit’in kurtulmasını sağlamayı başarmıştı.

Ölüm cezası o gece, Ankara’nın merkezinde yerine getirildi. Cavit, kaderine sükûnetle boyun eğdi. Darağacının altına gelince, cezaevi doktoruna, Hüseyin Cahit’e kurtulduğu için tebriklerini bildirmesini, karısını ve çocuğunu kendi yerine öpmesini, Gazi ile yargıçlara selâmlarını götürmesini ve giydiği hükmün bütün hukuk kurallarına aykırı olduğunu eklemesini söyledi.

…Doktor Nazım’ın kayınbiraderi ve eski hovardalık arkadaşı Haricîye Vekili Tevfik Rüştü, bu yemeğe katılmamayı daha uygun bulmuştu. Gazi bir iki gün sonra öğle yemeğine ona gitti. Ailesinin uğradığı kayıptan dolayı üzüntülerini bildirdi ve Tevfik Rüştü’nün, dışarıda olduğu için, izleyemediği duruşmanın nedenlerini kendisine anlattı. İş öyle bir yere gelip dayanmıştı ki, Meclis’teki iki gruptan birinin ortadan kalkması gerekli olmuştu. Mesele mahkemeye verildiği için vicdanı rahatsız değildi. Ama, daha sonra raporları okurken, bir tiksinme jesti yaparak, Kılıç Ali’ye bütün bu hikâyenin ‘çok tatsız’ bir iş olduğunu söyledi. (5)

 

Devam edecek…

www.canmehmet.com

Resim : Web ortamından alınmış, resmin yazısı tarafımızdan düzenlenmiştir.

Açıklama ve Kaynaklar:

(Yazılardaki vurgulamalar -alt çizgiler- tarafımızdan yapılmıştır.)

(*) LORD KİNROSS, TEŞEKKÜRLER (adlı giriş bölümü)

“En başta, Çankaya’daki Cumhurbaşkanlığı arşivlerinden yararlanmama izin verdiklerinden ve araştırmalarıma yardımcı olduklarından dolayı Başkan Gürsel’e ve Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine teşekkürlerimi sunmak isterim. Atatürk’ün savaş alanlarıyla memleketin diğer bölgelerini gezmemi kolaylaştıran ve gerekli fotoğrafları veren Turizm’ ve Tanıtma Bakanlığına da ayrıca teşekkür ederim. Yine bilgi ve resim sağlamak ve çalışmalarımı teşvik etmek suretiyle yardımda bulunan Ankara Üniversitesi inkılâp Tarihi Bölümü Başkanı Profesör Enver Ziya Karal’a da teşekkür borçluyum. İngiltere’de teşekkür etmem gerekenler: 1920-24 yıllarında İstanbul’da Büyükelçilik eden babası müteveffa Sir Horace Rumbold’un dosyalarından beni yararlandıran Sir Anthony Rumbold, Bt, CB., CMC; yayınlanmamış olan Naval Memories- Bahriye Hatıraları’nı bana okutturan Amiral Sir Bertram Thesiger, KBE, CB; CMG; Atatürk’ün yayınlanmamış Gelibolu Hatıralarını veren Alan Moorehead; Ali Fuat Cebesoy’un Moskova Hatıraları’nın henüz yayınlanmamış olan İngilizce çevirisini veren Manchester Üniversitesinden J.D. Latham’dır. Ayrıca Amiral Bristol’ün evrakını okumama izin verdikleri için Washington’daki Kongre Kütüphanesine; bazı resmî kayıtlan okumamı sağladıkları için gene Washington’daki Millî Arşiv Dairesinin Dışişleri Bölümüne; Büyükelçi Grew’in evrakından yararlanmamı sağlıyan Harvard Üniversitesi Widener Kütüphanesine; Louis E. Browne’un evrakından yararlanmamı sağlıyan Kaliforniyadaki Stanford Üniversitesi, Hoover Kütüphanesine; Kemalist Hükümetle Bombay’daki Hilâfat Fırkası’nın ilişkilerini belirten evrakı okumama izin veren İstanbul’daki Pakistan Basın Ateşesi S. Hasan’a teşekkürlerimi bildiririm.

Konumla ilgili sözlü yardımları için aşağıdaki kimselere teşekkür borçluyum.

Türkiye’de, İsmet İnönü, merhum Rauf Orbay (Hüseyin Rauf) merhum General Refet Bele (Refet Paşa), General Ali Fuat Cebesoy (Ali Fuad), Tevfik Rüştü Araş, Bayan Fethi Okyar, Osman Okyar, merhum Bayan Halide Edip Adıvar, Falih Rıfkı Atay, Kıhç Ali, Hasan Riza Soyak, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Bayan Ruşen Eşref Ünaydın, Dr. Afet inan, Bayan Sabiha Gökçen, Hamdullah Suphi Tanrıöver, merhum Hasan-Ali Yücel, Behiç Erkin, Fuat Bulca, Tevfik Bıyıklıoğlu, İsmail Hakkı, Kâzım Özalp, Fuat Köprülü, Şakir Zümre, Yusuf Kemal Tengirşenk, Dr. Hüseyin Pektaş, Ahmet Adnan Saygun, Uluğ iğdemir, Cevat Dursunoğlu, Ahmet Emin Yalman, Şevket Süreyya Aydemir, Kadri Cenani, Ahmet ve Ab- bas Celâl, Behçet Kemal Çağlar, Dr. Akdes Nimet Kurat, Bayan Esma Nayman, Bayan Leylâ Çambel, Bayan Şefika Urgan ve Bayan Süreyya Ağaoğlu. Başkaca teşekkür etmeği dilediklerim: HRH Windsor Dükü, Türkiyedeki eski İngiliz Büyükelçilerinden müteveffa Sir Percy Loraine ve Sir Knox Helm, eski Fransız Büyükelçisi Mösyö Ponsot, Eski İran Büyükelçisi General Hasan Arfa, eski Polonya Büyükelçisi Mösyö Sokolnicki, General Rangabe, ve Atinadan A.A. Pallis, Sofyadan Madam Dayanova ve Si- meon Radev; Istanbuldan Yüzbaşı Webb Trammel, Edward Whittall ve Sami Günzberg; Lady (Charles) Townshend, Mrs. Ethel McLeod-Smith, müteveffa Sir Clifford Heathcote-Smith, Albay J.C. Petherick, J.G. Wilson-Heathcote, J.G. Bennett ve Mrs. S.F. Newcombe. Başkaca yardımlarını gördüklerim: Nejat Sönmez, Yusuf Mardin, Sofyadan L.T. Naslednikov ve N. Todorov, Paristen  B.T. Naslednikov, Dr. Tayyîp Gökbilgin, Kemal H. Karpat, Satvet Lütfi Tozan, Reşit Saffet Atabinen, Özcan Ergüder, Yüzbaşı İrfan Orga ve eşi, müteveffa Dr. Ernest Altunyan, Albert Hurani, Münster’den Dr. Gotthard Jâschke, Harvard Üniversitesinden Sir Hamilton Gibb, Princeton Üniversitesinden Dr. L.V. Thomas, New York’taki Columbia Üniversitesinden Dr. Dankwart, A. Rustow ve Dr. J.C. Hurewitz; Salt Lake City Üniversitesinden Dr. Frederick  P. Latimer, Rutgers Üniversitesinden Dr. Walter F. Weiker, Ankara’dan Lawrance Moore, New York’dan Mrs. John Earl Davis, Türkiyedeki eski Fransız Büyükelçilerinden M. Gaston Bergery, eski İngiliz Büyükelçilerinden Sir James Bowker ve Sir Bernard Burrows, Mr. Ve Mrs. Geoffrey Lewis ve İstanbul’daki İngiltere Başkonsolosluğundan John Hyde. Mrs. St. George Saunders İngiliz basın kaynakları alanında yaptığı araştırmalarla bana değerli yardımlarda bulunmuştur. Ankara’dan Bayan İçten Erkin ve Bilge Karasu da Türk kaynaklarını sabırla okuyup İngilizceye çevirerek bana yardım ettiler. Hepsinden üstün olarak benim adıma uzun süre canla, başla çalışıp araştırma, okuma ve çeviriler yapan İstanbul Üniversitesi İngiliz Edebiyatı Profesörü Dr. Mina Urgan’a sonsuz minnetlerimi sunarım. Onun yorulmak bilmez, titiz ve bilgili yardımı olmasıydı bu kitap bu şekli alamazdı. (Lord Kinross, “Atatürk”)

(**) Ali Şükrü Bey Kimdir? 1884 Trabzon doğumlu Ali Şükrü, Bahriye Mektebi’nde öğrenimini 1904 yılından tamamlayarak orduya bahriye (erkanıharp) subayı olarak katılmıştır. ‘Donanma-yı Osmanî Muavenet-i Milliye Cemiyeti’nin kurucularından ve ikinci başkanıdır.Cemiyetin, Osmanlı donanması için almak istediği nakliye gemilerini teslim almak üzere Liverpool’e gönderildiğinde çok iyi düzeyde İngilizce öğrenmiş, Liverpool Times gazetesinde çeşitli makaleleri yayımlanmıştır. Ali Şükrü Bey, Yüzbaşı rütbesinde iken askerlikten istifa ederek siyasete atılır ve siyasi görüşleri İttihat ve Terakki aleyhtarıdır.1920’de Osmanlı Meclis-i Mebusanı’na Trabzon mebusu olarak seçilmiştir. İstanbul’un işgalinden sonra  Ankara’ya gider ve ilk Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Trabzon milletvekili olarak katılır. Ali Şükrü Bey TBMM’ye girişinden hemen sonra, halkın milli mücadeleye inandırılması ve düşman propagandalarının etkisiz hale getirilmesi amacıyla meclis tarafından oluşturulan İrşad Encümeni’nde görev alarak Anadolu’da dolaşmıştır. Muhafazakâr bir yapıda olan Ali Şükrü Bey mecliste, Mustafa Kemal’in önderliğindeki Birinci Grup‘a muhalif milletvekillerinin toplandığı İkinci Grup‘un liderlerinden biri oldu. İkinci grubun görüşlerini açıklamak ve yaymak üzere Mustafa Kemal’in Hâkimiyeti Milliye gazetesine karşı Tan gazetesini yayınlamaya başladı.68 sayı çıkabilen gazetenin hemen hemen tüm başyazılarını Ali Şükrü Bey yazdı.Lozan görüşmelerinden sonra yapılan meclis oturumlarında; İsmet Paşa’nın hariciyeci olmadığı için Lozan’da acemice işler yaptığını ve TBMM’nin kendisine verdiği yetki sınırlarının dışına çıkarak müzakereleri sürdüğünü savundu. Lozan’da devam eden müzakerelerin durumu hakkında TBMM’ye açıklanan resmi bilgiler ile dış kaynaklı haberler arasında çelişkileri dile getirdi…  27 Mart 1923 günü Mustafa Kemal’in özel muhafız alayı komutanı olan Topal Osman tarafından öldürüldü…

(1) Modern İran Tarihi, Dip Not 35. H. Kasrevi, “Trials, perçem,  28 Temmuz 1942.

(2) a)LORD KINROSS -ATATÜRK BİR MÎLLETİN YENİDEN DOĞUŞU 2.ci kitap, Sahife: 553-554-555b)Daha fazlası ve kaynakları için bakınız: http://www.canmehmet.com/bassiz-vucudu-meclisin-onunde-ayagindan-asilan-topal-osmanin-gercek-hikayesi-6.html

(3) “Kazım Karabekir Paşa günlükler”, (YKB yayınları, sahife; 840)

(4) a) Avni Özgürel, (13 Temmuz 2003). “Ali Şükrü ve Topal Osman”. Radikal. (3 Temmuz 2010) (Alıntı;Feridun Kandemir, “Siyasi Cinayetler”)      b) Daha fazlası için bakınız: http://www.canmehmet.com/bassiz-vucudu-meclisin-onunde-ayagindan-asilan-topal-osmanin-gercek-hikayesi-6.html

(5) a)Lord Kinross, II. Cilt, sahife.656.    b) Daha fazlası için bakınız: http://www.canmehmet.com/ataturkun-usaginin-gizli-defterinden-selanikten-ne-cikar.html

Türkiye Ve İran, Batının “Egemenlik Ulusundur” Aldatmacasını Ve Petrol Soygunlarını Birlikte Açıklamalıdır (2)

 

 

İngiltere ve ABD Tarafından kanatılırcasına sömürülen ülkesinin petrolünü millileştiren İran Başbakanı Musaddık, 1953’de, İngiltere-ABD tarafından, alenen ve yalan beyanlar üzerine kurulu bir darbe ile iktidardan uzaklaştırılır.

Bu yalanlara, darbeyi meşrulaştırmak adına, hem ABD Başkanı hem de ABD’nin “Saygın!” Basını gönüllü taşerondur (*)

Başbakanı Musaddık da başına geleceklerini öngörmüş olmalı ki, yapılacak referandum öncesi bakınız nasıl konuşmaktadır :

“Bu konuda hüküm verecek olan ancak ve ancak İran halkıdır, başka hiç kimse değil. Çünkü temel yasalarımızı, anayasamızı, parlamentomuzu ve kabine sistemimizi var eden halktır. Unutmamalıyız ki yasalar insanlar için çıkarılmıştır, insanlar yasalar için değil. Ulus kendi görüşlerini dile getirme hakkına sahiptir, dilerse yasaları da değiştirir. Demokratik ve anayasal bir ülkede egemenlik, ulusundur.(1)

Bakalım hükmü kim/kimler vermektedir?

Egemenliğin sahibi olması gereken halk mı, yoksa :

-Güç sahibi, emperyalist devletler mi?

Önce bir darbe ile devrilen İran Başbakanı Musaddık’ı kısaca tanıyalım:

“Musaddık, Muhammed (Musaddık Essultani) (1881-1967) İran milliyetçiliğinin simgesi. Köklü bir ayan soyundan gelen Musaddık, öğrenimini Avrupa’da görmüş ve ve Rıza Şah tarafından istifaya zorlanana dek devlet hizmetinde başarılı bir memur olmuştu. 1941’de siyaset sahnesine geri döndüğünde, öncelikle “rüşvet almaz” bakan, sonra da Britanya mülkiyetindeki petrol şirketinin devletleştirilmesi kampanyasını başlatan Ulusal Cephe önderi olarak isim yaptı. 1951 yılında başbakan seçilir seçilmez ilk iş petrol endüstrisini devletleştirdi, böylelikle Britanya ile İran arasında büyük bir uluslararası krizin patlak vermesine neden oldu. 1953 Ağustos’unda CIA tarafından örgütlenen askeri darbeyle alaşağı edildi. Laik milliyetçiliğe sımsıkı bağlı olması İslamcıları rahatsız etmişti…” (2)

Bu ülkelerinin ve halklarının çıkarlarını korudukları için darbelerle alaşağı edilen Musaddık‘ların hikayesidir

Kendisi aristokrat bir aileden gelmesine rağmen,  Musaddık’ı destekleyenlerin çoğu orta sınıftı… Her şeye karşın Musaddık hem dostu olan eşrafın ifratını kınadığı hem de orta sınıf tarzı bir yaşam sürdüğü için “dürüst ve namuslu” olmakla ün salmıştı. “Es sultani” unvanını kullanmaktan kaçınıyor onun yerine Avrupa da yaptığı lisansüstü öğrenimle ilişkili olarak doktor diye hitap edilmesini tercih ediyordu. Çağdaşları arasında yüksek eğitim görmüş kimselerden doktor ya da mühendis diye söz etme alışkanlığı vardı. Başbakan seçildikten sonra da Musaddık kendisine ekselansları diye hitap edilmesine karşı çıktı. Britanya büyükelçiliğine göre tavrı onun demagog, mantıksız ve öngörülemez yanlarının kanıtıydı. İranlılarsa onun diğer ileri gelenlerden farklı olduğundun bir kez daha doğrulandığını düşündüler.

Hem Britanya ya hem şaha karşı kampanya yürüten Musaddık, Ulusal Cephe’yi (Cebhe-i Milli) kurarak orta sınıf -partileriyle derneklerini geniş bir yelpazede harekete geçirdi. En önemli gruplar, İran Partisi, Emekçiler Partisi, Ulusal Parti ve Tahran Pazar  Ticareti Derneği’yle Zanaatkar Loncaları’ydı.

Musaddık’ın destekçileri arasında zamanının siyasal açıdan en faal dini lideri Ayetullah Seyyid Abdülkasım Kâşani gibi önemli kişiler de bulunuyordu. Kâşani Necef’te ilahiyat öğrencisiyken 1920’Ierin başında Irak’ta Britanyalılara karşı yapılan Şii ayaklanmasına katılmıştı. Kendi de din adamı olan babasının Britanyalılarla savaşırken öldüğü söylenirdi.

Kâşani birkaç kez, önce Britanyalılar tarafından 1943’te Almanların “beşinci kolu” ile bağlantı kurduğu gerekçesiyle, daha sonra 1945’te Kevam tarafından Sovyetler’le yürütülen petrol pazarlıklarına karşı çıktığı için ve son olarak da şah tarafından, 1949 yılında yapılan suikastla bağlantılı olduğu zannıyla hapse atılmıştı…

Orta sınıfın da desteğini alarak toplu dilekçeler göndermek ve sokak gösterileri yapmak gibi stratejiler sayesinde Musaddık petrol sanayiinin devletleştirilmesi çağrısıyla kitlesel bir hareket başlatabilmişti. 1951 Nisan’ında Tudeh’in örgütlediği genel grev sayesinde ertesi ay petrol sanayiini devletleştirme yasa tasarısını geçirmek için Meclis e baskı yapabilmiş ve devletleştirme yasasını uygulamaya sokacak hükümeti kurmak için gereken oyu alabilmişti.

Musaddık’ın yalnızca petrol şirketiyle Britanya imparatorluğu’nu değil, aynı zamanda şahı ve onun silahlı kuvvetler üzerinde devam eden kontrolünü tehdit eden çift taraflı bir kılıç diye görülmesine şaşmamak gerekir. Meclisin şah yanlısı başkanı hiddetle bağırıyordu; (3)

Devlet idaresi ayağa düşürülmüştür. Öyle görünüyor ki bu ülkenin sokakta miting yapmaktan başka işi yok. Artık şurada burada, her yerde gösterilerimiz var. Şu ya da bunun için her fırsatta yapılan gösteriler, üniversite öğrencileri, lise öğrencileri, yedi yaşındaki, hatta altı yaşındaki çocuklar için yapılan   toplantılarımız var. Bütün bu sokak gösterileri artık kabak tadı verdi

Bizim başbakanımız devlet adamı mı yoksa çete lideri mi? Hangi başbakan bir siyasal sorunla her karşı Karşıya kalışında, “Halka sesleneceğim” der?

Bu adamın yüksek mevkie uygun olduğunu asla düşünmemiştim. Ama en berbat kâbuslarımda bile yetmişlik bir ihtiyarın ayaktakımım kışkırtan birine dönüşeceği aklıma gelmezdi. Meclis’in etrafını çetelerle saran biri halkın baş belasından başka bir şey değildir.

Başbakan olarak Musaddık kendi programlarını hayata geçirmek için harekete geçti. Ulusal Cephe’deki arkadaşlarını kilit bakanlıklara ve parlamento komisyonlarına yerleştirdi. National  İran Oil Company ’ yi kurdu (NIOC) ve kontrolün sorunsuz el değiştirmesi için Anglo-Iranian Oil Company ( AIOC) ile görüşmelere başladı. İkincisi direnince Musaddık NIOC’nın rafineri ve ülke genelindeki bürolarının yanı sıra petrol kuyuları ve boru hattıyla birlikte AIOC yi devralmasını emretti.

AIOC’yi destekleyen Britanya hükümeti bütün şirket personelini tahliye edip İran dan yapılan petrol ihracatını durdurarak Birleşmiş Milletler’e şikâyette bulununca Ulusal Güvenlik Konseyi nin karşısına çıkan Musaddık, Britanya’yı yıkıcılıkla suçlayarak diplomatik ilişkileri kopardı ve başta büyükelçilik olmak üzere ülkesindeki bütün temsilciliklerini kapattı.

Buna misilleme olarak Britanya İran’ın bütün alacaklarını dondurdu ve Basra Körfezi ndeki donanmasını takviye etti. 1951 yılının sonunda Musaddık kendini Britanya’yla İran arasında patlak vermiş krizin ortasında bulmuştu. Krizden sonra yapılan incelemede dışişleri bürosu Musaddık’ın İngilizlerle iç içe geçmiş üst tabakalardan hoşnut olmayanları’ harekete geçirebildiğini itiraf ediyordu (4)

Şahla yaşanan sorun 1952 ortalarında baş göstermiş, Musaddık monarşiyi ve toprak ağalarını zayıflatmak üzere seçim yasasında reform yapma girişimiyle hız kazanmıştı. Reformu çıkaramayınca, şehir merkezlerindeki oylama sona erip de parlamentoda yeterli çoğunluğu sağlayacak kadar mebus seçilir seçilmez 16. Meclis in seçimleri Musaddık tarafından durduruldu. Hemen arkasından Musaddık Başbakan olarak kabinenin diğer üyelerini olduğu gibi, Savaş bakanı’nı da atama yetkisinin anayasa kapsamında kendinde olduğunu ileri sürerek şaha meydan okudu. Ordunun şahın denetiminde olması ilk kez ciddi şekilde tehlike altındaydı.

Şah karşı çıkınca, Musaddık davasını doğrudan halka götürdü. Bir radyo yayınında menfur güçlerin petrolün devletleştirilmesini engellemesini önlemek adına silahlı kuvvetleri denetimi altında tutması gerektiğini savundu. Halk derhal sokaklara döküldü, üç gün süren genel grevlerin ve dökülen kanın ardından, şah geri adım atmak zorunda kaldı. Bütün bu yaşananlar 30 Tır (21 Temmuz) krizi diye bilinir.

Musaddık ezici darbelerine devam ediyordu. 30 Tir gününü “milli şehitler” verilen “milli ayaklanma” günü ilan etti. Savaş Bakanlığı’nın görevlerini devralarak adını Savunma Bakanlığı olarak değiştirdi, savunma silahları satın alacağına dair ant içti, genelkurmay başkanını tayin etti, 136 subayı ordudan uzaklaştırdı. 15.000 kişiyi jandarmaya aktararak askeri bütçede yüzde 15 oranında kesinti yaptı ve geçmişte yapılmış silah alımlarını soruşturmak üzere parlamentoda bir komisyon kurdu. Bundan başka hükümdarlık arazilerini devlete aktardı, sarayın bütçesini azalttı., Saray Bakanlığı’na şah karşıtı bir arkadaşını getirdi, saraydaki yardım kuruluşlarını hükümetin denetimine bağladı, şahın yabancı büyükelçilerle görüşmesini yasakladı, yine şahın siyasal açıdan etkin kız kardeşi prenses Eşref’i sürgüne gitmeye zorladı, sarayı “rüşvet, ihanet ve casusluk batağı “ olarak kınayan gazetelerin kapatılmasına karşı çıktı.

Musaddık hem Senato hem de Meclis te direnişle karşılaşınca Senato’yu lağvederek yandaşlarından Meclis’ten istifa etmelerini istedi. Böylelikle üye yeter sayısı olacaktı. 1953 Temmuz’unda bazı meslektaşları monarşinin yerine demokratik cumhuriyeti getirme olasılıklarını araştırmak: üzere başına ünlü sözlük yazarı ve 1906 devriminin emektarı Dehhüda’nın geçeceği anayasa komitesinden açıkça bahsetmeye başlamışlardı. Musaddık parlamentonun tasfiye edilmesini onaylatmak üzere referanduma gitti. (5)

Bu konuda hüküm verecek olan ancak ve ancak Iran halkıdır, başka hiç kimse değil. Çünkü temel yasalarımızı, anayasamızı, parlamentomuzu ve kabine sistemimizi var eden halktır. Unutmamalıyız ki yasalar insanlar için çıkarılmıştır, insanlar yasalar için değil. Ulus kendi görüşlerini dile getirme hakkına sahiptir, dilerse yasaları da değiştirir. Demokratik ve anayasal bir ülkede egemenlik, ulusundur.

Darbe (1953)

1953 darbesi genellikle İran’ın uluslararası komünizmden kurtulması için CIA ile ortaklaşa yürütülen bir girişim olarak gösterilmiştir.

Oysa uluslararası petrol kartelini kurtarmak adına Britanyalılarla Amerikalıların ortak çabasıdır. Kriz boyunca başlıca konu petrol üretiminin, dağıtımının ve satışının kim tarafından yapılacağıydı.

Kamuya yapılan açıklamalarda “kontrol” sözcüğünden özenle kaçınılmış olsa da, gerek Londra gerek Washington’da yayımlanan gizli raporlardaki geçerli terim buydu.

Londra açısından AIOC, Iran da dünyanın en büyük petrol rafinerisine sahip olmanın yanı sıra, ham petrolün ikinci büyük ihracatçısı ve dünyanın üçüncü büyük petrol rezervlerini elinde tutan bir kurumdu.

Ayrıca Britanya hazinesine 24 milyon sterlinlik vergi ve 92 milyon sterlin karşılığında dövizle katkıda bulunuyor, Britanya donanmasının Yakıt ihtiyacının yüzde 85’ni karşılıyor ve AlOC’nin dünya çapındaki yıllık kârının yüzde 75’ini getiriyordu. Hoş, bunun çoğu Kuveyt, Irak ve Endonezya daki petrol arama çalışmalarına ve İngiltere deki hissedarlara gidiyordu.

Washington açısından-aslında Londra için de öyle- İran’ın kontrolünün pek çok bakımdan Yıkıcı sonuçları olabilirdi. Yalnızca Britanyalılara karşı doğrudan yapılan bir hamle olmakla kalmazdı, ipleri tümüyle İran’ ın eline verirdi. Bu da özellikle Endonezya, Venezuela ve Irak’a emsal teşkil ederek onları aynısını yapmaya kışkırtabilir, böylelikle uluslararası petrol piyasasını Batılı petrol şirketlerinin denetiminden alarak petrol üreten ülkelere kaydırabilirdi.

Dolayısıyla Batılı şirketlerin yanında Amerikan şirketleri de tehlikeye girer, aynı zamanda ABD kadar Britanya hükümeti de zarar görürdü. Britanyalıların gizli memorandumları uzun vadeli tehlikeleri açıkça gözler önüne sermekteydi:

İran yabancıların yönetimi olmadan sanayinin düşük seviyede işlemesinden hoşnut olacaktı. Buysa sorun doğurur: Özgür dünyanın güvenliği Ortadoğu kaynaklarından gelen büyük miktarlardaki petrole bağlıdır. Eğer İran’ın tutumu Suudi Arabistan ya da Irak’a sıçrarsa, kendimizi savunma yeteneğimizle birlikte bütün sistem çökebilir. Küçük ölçeklerde üretilmiş petrolü satın almanın sakıncası tehlikeli tepkiler doğurabilme olasılığıdır.(6)

Devletleştirmenin ilk etkisi denetimin İranlıların eline geçmesi olacaktır. Birleşik Krallık açısından bakıldığında var olan sorun yalnızca büyük bir servetin akıbeti değildir. Hammadde alanında elimizde tuttuğumuz değerli servetle yakından ilgilidir. O servetin kontrolü büyük önem taşımaktadır. Ödemeler dengemiz ve silahlanma programımız açısından varlığın önemi zaten ortaya konmuştur, fakat sahip olduğumuz yegâne değerli hammaddenin kaybının ikili görüşmeler alanında toplu ve neredeyse hesaplanamayan yansımaları olacaktır. Dahası, ne kadar petrol üretileceği ve kime hangi koşullarda satılacağı Konusunda Batı dünyası ile İran arasında çıkar ortaklığı bulunduğunu varsaymak yanlış olur. İranlılar iyice azaltılmış işlemlerden bile kendilerine gereken petrolün ve dövizin tamamını elde edebilirler. Bütün bu nedenlerden dolayı Birleşik Krallık kaynakların kontrolünü elinde tutmalıdır.(7)

Britanya işletme paylarını artırmaya, yönetimi diğer Batılı şirketlerle paylaşmaya, harta yürürlüğe konmadıkça ve asıl kontrol İranlıların eline verilmediği sürece kamulaştırma ilkesini bile kabul etmeye istekliydi. Britanya büyükelçisi Londra’nın yarı yarıya paylaşmaktan daha fazlasına razı olabileceğini ve asıl kontrol” Batılılarda olduğu sürece İran’a kârdan yüzde 60 vermeyi kabul edebileceğini itiraf ediyordu: “(kontrol sorununda) İran’la uzlaşmak için elimizden hiçbir şey gelmez denemez… Ama asıl denetim biz de kalmalı. Bu kesin gerçeği gizlemek için türlü yollar denedik, fakat İranlıların kabul edeceği kadar tehlikesiz veya şeffaf olmayan hiçbir şey bulamadık.”(8)

Britanyalılar kamuoyunda bir uzlaşmaya varmanın olanaksız olduğu temasını işliyorlardı, çünkü Musaddık “Fanatik,” “deli, “değişken,” “acayip,” “kaypak,” “dengesiz,” “demagog,” “saçma, çocuksu,” “bezdirici ve dar kafalı, “kışkırtıcı,” “dönek ve tutarsız, esrarengiz,” “çılgın,” “Şark Kurnazı” gerçeklerle yüzleşmeye isteksiz,” “diktatör,” “yabancı düşmanı,” “Robespierre bozuntusu,” “Frankenstein kılıklı,” mantık ve sağduyuya kulak vermekten kaçan” ve “mağdurluk takıtısıyla hareket eden biriydi.

Britanya büyükelçisi Amerikalı meslektaşına tıpkı Haiti gibi İran’ın da “olgunlaşmamış olduğunu, dolayısıyla en az yirmi yıl daha katı yabancı disiplin altında kalması gerektiğini söylemişti.(9)

Amerikan gazeteciliğinin duayeni Drew pearson Amerika nın petrol fiyatlarını ve “Özgür Dünya nın geleceğini, Musaddık ve onun dışişleri Bakanı gibi adamların eline bırakmasının çok tehlikeli olacağı uyarısında bulunuyordu. “Böyle adamlar” diye feryat etmişti, bize petrol tahsis edilip edilmeyeceğine, belki de III. Dünya Savaı’na girip girmeyeceğimize karar verecekler.” (10)

Washington’daki Britanya basın ataşesi, Musaddık’ın “afyon ticaretine karıştığı dedikodusunu yaymıştı.(11)

…Britanya ve Amerika hükümetleri bundan başka Musaddık’ı haksız yere Tudeh Partisi ne ayrıcalık tanımakla, kendi yoldaşlarını yönetime almakla ve Sovyetler Birliği ile gizlice görüşmekle suçlamaktaydı. Oysa Dışişleri Bakanlığı özel memorandumlarda  Tudeh Partisi’nin gerçek tehdit olmadığını kabul ediyordu. Truman’ın dışişlerinden sorumlu Devlet Bakanı Dean Acheson da sonradan sözde Tudeh tehlikesinin hiçbir zaman ciddiye alınmadığını itiraf etmişti.

Britanyalılarla Amerikalıların çıkarları ve stratejileri, zamanlama ve taktikleri kadar farklılık göstermiyordu.

Britanyalılar ta başından beri kararlılıkla ve ısrarla Musaddık’ın kontrol meselesinde asla ödün vermeyeceğini söylerken, Amerikalılar 1951 Nisan ından 1952 temmuz una kadar on dört ay boyunca onu Iran ın kâğıt üstünde devletleştirilmiş sanayisini koruyacağı, fakat uygulamada sanayi işletmesini AIOC ve Batılı diğer şirketlerden oluşan bir konsorsiyuma devredeceği bir “uzlaşmaya” ikna etmek ya da oyuna getirmek için türlü yollar denediler.

Musaddık’la başa çıkmanın tek yolunun onu devirmek olduğunu savunan Britanyalıların görüşünün Washington tarafından kabul edilmesi 1952 Temmuz’unu buldu.

Krizin hemen ertesinde Amerikan büyükelçisi “durumu ancak darbe kurtarır diye bildiriyordu: “İktidarının kaynağı olarak ayaktakımını öyle şımartmış ki, halefinin onu olağan anayasal yöntemlerle etkisiz bırakmasının imkânsız olmasından çekiniyorum. (13)

CIA ile Britanya da ki karşılığı olan MI6, 1952- sonunda askeri darbe planları yapmaya başladılar. Her ikisi de plana en kuvvetli kaynaklarını dahil etmişti, İngilizlerin İran içerisinde eskiye dayanan ve kapsamlı istihbarat ağları bulunmaktaydı. Bazıları otuz yılı fazla süredir aralıklı olarak Iran da çalışmış farsça bilen uzmanları vardı. Ayrıca birçok eski politikacı, din adamı, aşiret reisi, iş dünyasının liderleri ve yüksek rütbeli subaylarla temas halindeydiler. Yıllar içerisinde MI6 siyasal eğilimleri, aile ilişkileri, meslekte izledikleri yol ve kişisel zaaflarıyla birlikte ordu içerisinde “Kim Kimdir konusunda kapsamlı bir istihbarat toplamıştı.

CIA  tür bilgiler toplamaya tenezzül etmemişti, oysa böyle bir çalışmanın paha biçilmez olduğu belliydi. Bütün bu olup bitenden CIA’ın kendine çıkardığı ders, diğer ülkeler için de benzer bir dosya  derlemenin gerekli olduğuydu: “Görünürde ne kadar önemsiz olsa da kişisel bilgilere ihtiyacımız var: falan subay kimdir, neden hoşlanır, kimlerle arkadaşlık eder, vb.”(14)

Bu arada Amerikalılar da masaya kendi geniş büyükelçilik olanaklarını koydular: İran Ordusu ve jandarmasına yerleştirilmiş yüz kadar danışman; yakın tarihte ABD’de eğitim görmüş çoğu tank komutanı olan genç subaylar ve Tahran pazarlarında, özellikle de zurhane diye bilinen spor salonlarında kurulmuş gizli istihbarat ağları.

CIA ayrıca “Washington’un darbeyi, Yapacağı geniş mali Yardımla, durumu kurtaran bir petrol antlaşmasıyla ve monarşiyi koruyacağı güvencesiyle destekleyeceğine şahı ikna etmek üzere tanınmış bir ailenin üyesi olan Kermit Roosevelt’ı Tahran a göndermişti.

Aslında darbenin kâğıt üstündeki başı General Fazlullah Zahidi geleceğin başbakanı olmak üzere erken tarihli istifasını imzalayana dek, şahın akılı bu plana yatmış sayılmazdı, Şah, Musaddık’ın yerine yeni bir potansiyel tehlike olabilecek bir general getirmek niyetinde değildi Planlanan darbe 28 Mordad (19 Ağustos) günü yapıldı.

Olasılıkla şah yanlısı Ayetullah Behbehani ve Ayetullah Kâşani gibi vaizlerin kışkırtmasıyla, pazardaki spor salonlarında toplanan kalabalığın çıkardığı gürültü eşliğinde otuz iki Sherman tankı Tahran’ın şehir merkezine girerek kilit noktaları sardı ve Musaddık’nı eviyle ana radyo istasyonunu koruyan üç tankla üç saat sürecek çatışmadan sonra Zahidi, şah tarafından atanmış meşru yeni Başbakan ilan edildi.

Gözlemcilere göre, beş yüz kişilik “güruh” sivil giysiler içindeki iki bin kadar askeri personelin de katılmasıyla daha büyük bir kalabalık gibi gösterilmişti. York Times çatışmalarda üç yüzden fazla kişinin öldüğünü tahmin ediyordu.(15)

öte yandan şah, 28 Mordad gününü biricik hükümdarlarını korumak adına kahraman halkın kansız devrimi diye göklere çıkardı. Başkan Eisenhower hiçbir alay iması taşımayacak şekilde Amerikan kamuoyuna “İran halkı diye açıklamıştı, “komünizme karşı tepkisi” ve “monarşilerine derin sevgileri nedeniyle” günü kurtarmış bulunuyor. “

1953 darbesi derin ve kalıcı bir miras bıraktı. Şah, Musaddık’ı yok  etmişti, ama onun -birçok yönden diğer büyük çağdaş ulusal kahramanları, Gandhi, Nâsır ve Sukarno’ yu andıran- gizemli gücü bir daha onun yakasına bırakmayacaktı. Darbe, monarşinin meşruiyetini ciddi anlamda sarsmıştı, hele de cumhuriyetçiliğin alıp başını gittiği bir çağda.

Bu darbe şahı İngilizlerle, Anglo İranian Oil Company ile ve emperyalist güçlerle özdeşleştirmişti. Aynı zamanda ordu da aynı emperyalist güçlerle, özellikle CIA  ve MI6 ile bir tutulmaktaydı. Amerikalılar da Britanya’nın fırçasıyla karalanmıştı; İranlıların gözünde başlıca emperyalist güç artık yalnızca Britanya değildi, onunla işbirliği yapan Amerika da düşmandı şimdi.

Darbe, ulusal Cephe’yi ve Tudeh Partisi ni mahvetmişti. İkisi de toplu tutuklanmalar, örgütlerinin yıkılması, hatta liderlerinin idam edilmesiyle karşı karşıyaydı. Bu yıkım, sonunda dinci hareketin dogmasına zemin oluşturdu. Diğer bir deyişle, darbe milliyetçilik, sosyalizm ve liberalizmin yerine İslam ‘’köktendinciliğin”  konmasına yardım etmişti. Cumhuriyetçilik, milliyetçilik, tarafsızlık ve sosyalizm çağında Pehlevi monarşisi ayrılmaz ve kaçınılmaz bir biçimde emperyalizm, çokuluslu kapitalizm ve Batı ya yakınlaşma anlamına geliyordu. Nitekim 1979 devriminin asıl köklerinin 1953 yılına uzandığı pekâlâ savunulabilir.(17)

*

“Egemenlik Ulusundur!”

Sahi ya! Gerçekte öyle midir?

2013 Mısır Askerî Darbesi,

Genelkurmay Başkanı Abdülfettah el Sisi komutasındaki Mısır Silahlı Kuvvetlerinin ülkede devam eden protestolar sırasında hükümet ve eylemcilere verdiği 48 saatlik uzlaşma süresinin dolması üzerine

3 Temmuz 2013 tarihinde ülke yönetimine yaptığı askerî darbedir.

Mısır genelinde on binlerce protestocu, Muhammed Mursi’nin cumhurbaşkanı seçilmesinin birinci yıl dönümü olan 30 Haziran’da cumhurbaşkanlığından acilen istifa etmesini istedi. İstifa talebinin nedenleri arasında Mursi’nin giderek otoriterleştiği ve laik kesimi veya hukukun üstünlüğünü aldırmaksızın İslamcı politikalar uyguladığı hakkındaki suçlamalar vardı.

Genel olarak barışçıl başlayan gösteriler, farklı çatışmalarda beş Mursi karşıtının öldürülmesi ile şiddete dönüştü. Eş zamanlı olarak birçok Mısırlı da Kahire’nin Nasr semtinde Mursi’ye destek için toplanmıştı. (17)

*

Egemenlik Ulusundur”

15 Temmuz 2016 Darbe Teşebbüsü’ nde bahane neydi?

Soru 1: NATO,  Bir  “savunma” mı,  yoksa  “Amerikan Emperyalizm-Yayılmacılığı”nın aracı mıdır?

Cevap 1 : NATO (sadece) bir “Askeri İttifak”  değildir. Askerler, bir çıkar düzeni’nin “korunması” görevi için vardır.  Bu açık ifadesi ile, NATO, Amerikan (Batı) yayılmacılığının aracıdır.

*

 2008-2009’lu yıllarda Sayın Başbakan ne demektedir?

-“Dünyada küresel kriz başladı, birçok ülke IMF’nin kapısını çaldı, sıraya girdi. İçeriden, dışarıdan bize de biliyorsunuz telkinde bulundular. Bir an önce IMF’yle anlaşın dediler. Biz de dedik ki bakarız, işimize gelirse imzalarız, şartlar uygun olursa kredi alırız dedik. Anlaşamadık, şartları beğenmedik ve sizinle anlaşamıyoruz dedik, bu krizi kendi imkanlarımızla aşacağız dedik. Ne oldu? Buyurun, işte yolumuza devam ediyor muyuz? Ediyoruz.

Koç’un IMF hesabı (Konuşma Tarihi: 11 Aralık 2009; Yer, TÜSİAD İştişare Konseyi)

TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Mustafa Koç geçen hafta sonunda (11 Aralık 2009) yaptığı açıklamada “IMF’den alınabilecek 30-40 milyar doları nasıl elimizin tersiyle ittiğimizi anlayamadığını” söylüyor. Herhalde Koç, IMF’nin önüne gelene bedava para verdiğini düşünüyor. Ama gerçek öyle değil. Herkesin bildiği gibi, IMF, bir ülkenin ödemeler bilançosunda sorun varsa borç veriyor. Böylece dünya ticaretinin aksamasını önlemeye çalışıyor. Ve verdiği parayı faiziyle geri alıyor.”

Peki,

-“ABD ve İngiltere: 15 Temmuz darbesi ile seçilmiş iktidarı bu kez ne değişti de indiremedi?”

-Bu sorunun cevabını “İsrail’de bir düşünce kuruluşu” vermektedir:

– ‘İran’ın nükleer silah elde etmesiyle değişecek dengeleri’ tahmin etti. Simülasyon oyununda İsrail’in NATO’ya katılacağı, Türkiye’nin de örgütü terk edeceği konuşuldu….” (18)

Tekrar edersek:

“Egemenlik Ulusundur!”ifadesi doğru mudur?

Bunu özellikle, “Modern, Çağdaş, Hukuka ve Devletlerin egemenlik haklarına “saygılı!” batılılara sormuş olalım.

Ki, Onlara göre: “Kazanmanın ahlakı yoktur!”

Devam edecek

Meraklıları, Dizinin ilk yazısını aşağıda belirtilen kişisel web sitemizde okuyabilirler.

www.canmehmet.com

Resim: Web ortamından alınmış, alt yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

Açıklama ve Kaynaklar:

(*)Amerikan gazeteciliğinin duayeni Drew pearson Amerika nın petrol fiyatlarını ve “Özgür Dünya nın geleceğini, Musaddık ve onun dışişleri Bakanı gibi adamların eline bırakmasının çok tehlikeli olacağı uyarısında bulunuyordu. “Böyle adamlar” diye feryat etmişti, bize petrol tahsis edilip edilmeyeceğine, belki de III. Dünya Savaı’na girip girmeyeceğimize karar verecekler.” (Washington post, 11 Temmuz 1951. )Modern İran Tarihi.

(**)Modern İran tarihi, sahife:161

(1)Modern İran Tarihi, Ervard Abrahamian, Türkiye İş Bankası Yayınları, 2017 Basım.  Sahife:156,

(2)A.g.e

(3) Modern İran tarihi, Dip Not: 53 J. Emami, Meclis Müzakereleri, 16. Meclis, 3 Kasım 1951

(4) A.g.e: Dip Not: 54 Dışişleri Bakanlığı, “Memorandum,” FO 371/ Persia 1957/127074.

(5)A.g.e: Dip Not 55: M. Musaddık, “Speech to the Nation,” “Bahter-i Emruz, Temmuz 1953.

(6) A.g.e: Dip Not, 56: Britanya petrol Bakanlığı, Memorandum on Persian 0il, FO 371/Persia 1951/98608

(7) A.g.e: Dip Not, 57: Britanya Dışişleri Bakanlığı, Memorandum on the Persian Oil Crisis, FO 371/Persia 1951/91471

(8)A.g.e: Dip Not, 58: Britanya Büyükelçisi, “Memorandum to London,” F0 371/Persia 1951/91606 

(9) A.g.e: Dip Not, 59: Britanya Büyükelçisi, “Comparison between Persian and Asian Nationalisms in Genera!,’’ FO 37l/Persia 1951/91464.

(10) A.g.e: Dip Not,6O: Washington post, 11 Temmuz 1951.

(11) A.g.e: Dip Not, 61: FO/ 248/Persia 1951/1527. (12)  A.g.e: Dip Not, 64: D. Acheson, Present at the Creation (New York, 1969)» s. 680-81.

(13) A.g.e: Dip Not, 65: FO 371/Persia 1952/98602.

(14) A.g.e: Dip Not, 66:

(15) A.g.e: Dip Not, 68:New York Times, 20 Ağustos 1953.

(16) A.g.e: Dip Not, 69: president Eisenhower, “Address to the Nation,” Declassified Documents/1978/White House/Belge 318.

(17) Daha fazlası için bakınız: https://tr.wikipedia.org/wiki/2013_M%25C4%25B1s%25C4%25B1r_asker%25C3%25AE_darbesi+&cd=3&hl=tr&ct=clnk&gl=tr

(18) Kaynaklar ve daha fazlası için bakınız: http://www.canmehmet.com/abd-ve-ingiltere-15-temmuz-darbesi-ile-secilmis-iktidari-bu-kez-ne-degisti-de-indiremedi.html

Şimdi Değilse Ne Zaman? Türkiye Ve İran, Bunları Birlikte Açıklamalıdır. Batı’dan Asrın Soygunu (1)

 

Batı, İslam Dünyası’nı parçalayıp yeniden yapılandırırken, İran’da Rıza Şah üzerinden asrın soygununu gerçekleştirir. Yaklaşık 100 yıl evvel, şeytana parmak ısırtacak “Büyük Oyun”u, diğer adı ile “İslam Dünyasının Nasıl Yeniden Yapılandırıldığının” açıklanmasının zamanı gelmiş olmalıdır.

İddiaların tamamı, taraflara ait belgelere dayandırılmaktadır. İçerikte, tarafımızca yapılan hiçbir yorum bulunmamaktadır.

Başlamadan önce, ABD – İran “Nükleer Sataşması”ndaki samimiyetsizliği not düşelim :

“ABD Kongresi tarafından hazırlanan raporda, İran’ın askeri alımlarının ‘Dünyada birinci sırada yer aldığı’ tahmin edilmekteydi. (*) Sanki bu kadarı yetmezmiş gibi, Şah 1978’de, 12 milyar dolarlık bir silah siparişi daha verdi. Bunlar İran’ı, Basra Körfezi’nde olduğu kadar Hint Okyanusu’nda da güçlendirecek 160 adet F16, 80 adet F14, 209 adet F4, 3 destroyer ve 10 nükleer denizaltıydı.

Ayrıca Batı Avrupalılarla nükleer tesis için sözleşmeler yapmıştı. Kongre raporu şunları dile getiriyordu : (**)

İran’ın askeri harcamaları Avustralya, Endonezya, Pakistan, Güney Afrika ve Hindistan dahil, Hint Okyanusu’nun en güçlü devletlerini geride bıraktı. Şah aynı zamanda, 1996 yılına kadar 20 nükleer reaktör inşa etmek için yaklaşık 33 milyar dolar harcamayı planlıyordu. Eğer bunlar Alman, Fransız ve Amerikan yardımıyla inşa edilirse, İran, Hint Okyanusu bölgesinin en büyük nükleer enerji üreticisi durumuna gelecekti. (***)

**

Ve Başlıyor…

Birinci Dünya Savaşı öncesinde, İran’ın siyasi idaresini yıprattıktan sonra, petrolünü sömürmeye başlayan İngiltere, savaş sonrasında da aynı durumun devam etmesi için siyasi oyunlara başvurmuştur. İran tarihinde “siyah darbe” olarak bilinen ve Kaçar (hanedanı) iktidarının sonunu getiren askeri darbe ile Rıza Han’ı iktidara getirerek, nüfuzunun devamını sağlamıştır. Darbe için bu Kazak subayını (Rıza Han) emellerinin icracısı olarak tespit etmiş, daha önce temasta bulunduğu Ziyaeddin ile bir araya getirterek darbeyi gerçekleştirmiştir. Darbe sürecinde İran’da görevli bulunan İngiliz subay, elçi ve konsoloslar gayet gizli davranarak askerlere ve darbenin diğer figüranlarına para dağıtmışlardır.

Darbe sonrasında, İngiliz elçi Loraine’den İran tahtını isteyen Rıza Han, emeline ulaştıktan sonra İran’ı İngiltere adına yönetmeye başlamıştır. (****)

* * *

Mustafa Kemal Paşa, Pera Palas’ta, Muhabir G. Ward Price ile…

…Mustafa Kemal, İngilizlerin ağzını dolaylı yoldan aratmaya karar verdi ve aracılığa, tanınmış bir gazeteci olan Daily Mail gazetesinin muhabiri G. Ward Price’yi seçti. Pera Palas otelinin müdürüyle haber göndererek, gazeteciyi karşılıklı kahve içmeğe çağırdı. Mr. Ward da, Genelkurmay’ın entelicans servisindeki albaya danıştıktan sonra daveti kabul etti. Kemal onu üniformasiyle değil de, sırtında jaketatay ve başında fesle karşıladı. Yanında arkadaşı Refet Bey vardı. İngiliz gazetecisi Mustafa Kemal’i yakışıklı ve erkek tipli buldu. Kemal’in, el ve kollarını fazla hareket ettirmeden, kendine hakim bir tavırla ve yavaş, açık ve kesin bir sesle konuşması dikkatini çekti.

Kemal, gazeteciye memleketinin savaşa yanlış safta katılmış olduğunu itiraf etti. Türklerin İngilizlerle hiç çatışmamaları gerekirdi. Bunu, sırf Enver’in baskısıyla yapmışlardı.

Savaşı kaybetmişlerdi. Bu onlara çok pahalıya mal olmaktaydı. Anadolu parçalara bölünecekti. Kemal, Fransızların memleket içine sokulmasına karşı idi. Halk belki bir İngiliz yönetimini daha az güçlükle hazmedebilirdi.

“Eğer İngilizler, Anadolu’da sorumluluğu üzerlerine almak niyetinde iseler, tecrübeli Türk idarecilerine ihtiyaçları olacaktır” dedi. “Bu sıfatla yardımımı arzedebileceğim bir makamla temasa geçmek isterdim.”

Ward Price, gizli servisteki albaya bu konuşmayı anlattı, .Albay bunun üzerinde durmayarak,çok geçmeden iş isteyen daha bir sürü Türk generali çıkacak” dedi. (*****)

* * *

İran Petrolünü millileştirdiği için İngiltere-ABD tarafından, üstelik de alenen (1953’de) yalan beyanlarla yapılan bir darbe ile iktidardan uzaklaştırılan İran Başbakanı Musaddık’ın başına gelmeyen bir bela kalmaz.

Başbakan Musaddık, Meclis’te yapılacak referandum öncesi konuşmaktadır :

Bu konuda hüküm verecek olan ancak ve ancak İran halkıdır, başka hiç kimse değil. Çünkü temel yasalarımızı, anayasamızı, parlamentomuzu ve kabine sistemimizi var eden halktır. Unutmamalıyız ki yasalar insanlar için çıkartılmıştır, insanlar yasalar için değil. Ulus kendi görüşlerini dile getirme hakkına sahiptir, dilerse yasaları da değiştirir. Demokratik ve anayasal bir ülkede egemenlik, ulusundur.” (1)

Gerçeğinde uluslar, ülkelerinin yönetimi (ülkenin ve halkın çıkarı) için diledikleri yasaları çıkartabiliyorlar mı ?

Egemenlik Ulusundur” ifadesi, uygulamada bir karşılık bulmakta mıdır ?

* * *

Atatürk’e göre, …milli egemenlik öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar yok olur. Milletlerin esirliği üzerine kurulmuş müesseseler her tarafta yıkılmaya mahkumdurlar.(2)

Bu noktada İngiliz İstihbarat Subayı H.C. Armstrong’un, 1932 yılında yazdığı ve M.Kemal Paşa’nın sağlığında okuduğu, “Bozkurt”  kitabına göz atıyoruz :

“…Ankara’da Meclis toplanmış, mebuslar pür-hiddet bakışıyorlardı. Bu İstanbul Hükümeti de neydi? Türkiye’yi kurtarmak için ne yapmıştı? O modası geçmiş yaşlı budala, Sadrazam Tevfik Paşa, çağrıyı imzalama hakkını nereden almıştı ? O ve tüm kabinesi köpeklerden, düşmüş insanlardan, vatan hainlerinden ve İstanbul’daki dalkavuk padişahın çanak yalayıcılarından oluşuyordu. Türkiye’de yalnızca bir tek hükümet vardı, o da kendilerinin Büyük Millet Meclisi hükümetiydi.

Mustafa Kemal, zamanın geldiğini, hemen harekete geçmesi gerektiğini, aksi takdirde hiçbir zaman başaramayacağını anladı. Mebusları, Vahdettin’i yurtdışına sürmeye, hatta belki Saltanat’ı kaldırmaya ikna edebileceğini gördü. Hilafete saldırma riskini göze almayacaktı : Bu, en yoksul köylüye varıncaya değin, tüm halkın dinsel duygularını incitebilirdi ve bu konuda destek bulacağını da hiçbir şekilde sanmıyordu.

Bütün mebusların öfkeli çığlıklar atarak tartıştıkları bir sırada, Meclis’teki hengâmenin ortasında Mustafa Kemal içeri girdi ve Meclis’ten kendisini dinlemesini istedi; Saltanat’la Hilâfet’in birbirinden ayrılmasını ve saltanatın ilga edilerek Vahdettin’in yurtdışına sürülmesini teklif etti.

Bütün öfkesine rağmen Meclis, son derece hayati bir karara doğru sürüklendiğini anladı. Mebusların heyecanı bir anda söndü, teklifi tartışmaya başladılar.

Mustafa Kemal, elindeki kartlarının bir kısmını göstermişti. Henüz başarısızlığı kaldırabilecek kadar güçlü değildi. Kişisel taraftarlarından seksen kişinin de desteğiyle, derhal bir oylama yapılmasında ısrar etti. Meclis, teklifi Adalet Komisyonu’na havale etti.

…Komisyon, teklifin karşısındaydı. Bir üyesi bile teklifin lehine konuşmamıştı. Kaybedecekti.

Ne ki, daha ilk rauntta kaybetmeyi göze alamazdı. Önemsiz şeyler hakkında yapılan bu amaçsız, sonu gelmez tartışma onu kızdırmıştı. Sinirleri iyice bozulmaya başladı. Bu malumatfuruş (bilgiçlik taslayan) budalalar sürüsü, ölü bir kurumun yozlaşmış yapısını destekleyecek materyal bulmak için kelimelerle oynarken; Gazi, egemen olarak kendisi, bütün gün oturup bekleyecek miydi?

Ansızın bütün kontrolünü kaybetti. Öfkeden titreyerek, homurdanarak bir masanın üzerine sıçradı ve toplantıyı durdurdu.

– ”Efendiler, Osmanlı Sultanı egemenliği halktan zorla almıştır” dedi, “ve halk şimdi zorda onu geriye alıyor. Saltanat, Hilâfet’ten ayrılmalı ve kaldırılmalıdır. Bu görüşe katılır ya da katılmazsınız, bu sizin bileceğiniz iş. Ama ne olursa olsun bu gerçekleşecektir, bu arada bazılarının kafaları kesilse dahi.”

Diktatör emirlerini vermişti. Saygıdeğer başkan ayağa kalktı ve konuştu :

– “Efendiler” dedi, “Gazi, bize meseleyi bizim ele aldığımızdan çok farklı bir bakış açısından izah etti.”

Mebuslar tehlikeden kurtulmak için aceleden birbirlerini ite-kaka Meclis’e bu önerinin yasalaştırılmasını tavsiye etmeye koştular; Saltanat, kesinlikle Hilâfet’ten ayrılmalıydı; Saltanat’ın kesinlikle ilga edilmesi ve Vahdettin’in ülkeden çıkarılması şarttı. Uzun giysilerinin eteklerini kavuşturarak, bu zincirsiz bozkurt üzerlerine atlamadan önce savuşabilmek için kaçıştılar.

Meclis, tasarıyı görüşmek için hemen oturuma geçti. Tartışmaya başladılar. Mustafa Kemal, Meclis’in genel havasının kendisine karşı olduğunu anlamıştı. Bir an evvel oylamaya geçilmesini sağlamalıydı. Her ne pahasına olursa olsun kazanması şarttı. Kişisel taraftarlarını toplantı salonunun bir tarafına topladı ve derhal açık oylamaya geçilmesini istedi.

Kimi mebuslar tasarının ad okunarak oylanmasını talep etti. Mustafa Kemal buna karşı çıktı. Taraftarları silahlıydı; içlerinden bazıları her şeyi yapabilecek karakterdeydi, emir alırlarsa silahlarını hiç duraksamadan kullanacakları kesindi.

Meclis’in oybirliğiyle kabul edeceğinden eminim” dedi. Sesinden bir tür tehdit seziliyordu ve taraftarları da ellerini bellerine atmışlardı.

-“Ellerin kaldırılması yeterlidir.” Başkan, bir gözü Mustafa Kemal’de, tasarıyı oylamaya koydu. Birkaç el yükseldi. “Oybirliğiyle kabul edildi” dedi Başkan.

Bir düzine kadar mebus protesto etmek için sıraların üstüne fırladılar :

-“Bu doğru değil, ben karşıyım!”. Diğerleriyse, “Otur yerine! Kes sesini! Domuz!” diye bağırıp ıslık çaldılar, birbirlerine sövüp saydılar.

Tam bir velvele çıkmıştı. Mustafa Kemal’den gelen işaret üzerine, Başkan, bütün bu gürültüyü bastırmak için bağırarak karanı tekrar etti :

-“Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin oybirliğiyle aldığı karar sonucu, Saltanat ilga edilmiştir” diyerek oturumu kapattı. Mustafa Kemal, taraftarlarıyla çevrilmiş olarak Meclis’ten ayrıldı.” (3)

….

Türkiye ve İran’ın, yaklaşık yüzyıl evvel yaşadıkları (birbirinin kopyası demeyelim de), birbirine çok benzeyen siyasi gelişmeleri açıklamaya başlayalım :

Alıntı 1 : Modern İran Tarihi, Sahife: 114-115.

Aşağıda anlatılanlar İran’da gerçekleşmiştir :

“…Coğrafya Komisyonu bütün Arapça, Türkçe ve Ermenice isimleri silip atmanın pek kullanışlı olmayacağına karar verene kadar, 107 yerin adı degişmişti. (4)  

Arabistan artık Huzistan’dı; Sultanabat’ın yerini Arak; Bampur’un yerini İranşehr almıştı. Ayrıca pek çok yere Şah’ı çağrıştıran isimler verildi : Enzeli nin adı Pehlevi’ye, Urmiye’ninki Rızaiye’ye çevrildi, Aliabad yerine Şahi, Salinas yerine de Şahpur gelmişti. Tabelalarda, mağaza önlerinde, işyerlerinin antetli kâğıtlarında, hatta kartvizitlerde bile yalnızca Farsça kullanılması hükme bağlandı.

Bu arada Kültür Akademisi idari terimleri de Farsçalaştırdı. Örneğin, vilayet artık İstan, vali bundan böyle İstandar olmuştu, polis anlamına gelen Nizamiye terimi, Şehrban; subay karşılığında kullanılan sahib-i mansıb artık, Avşar ve ordu demek olan Koşun da, tümüyle uydurma bir sözcük olan Arteş diye değiştirildi. Bütün askerlik rütbelerine başka adlar verildi. Kran olan para biriminin yerini Riyal aldı. Bazı aşırı özleşme yanlıları, Arap harflerini de değiştirmeyi umut ediyorlardı; fakat bu pek kullanışlı olmayacaktı.

Bu arada Kültürel Varlıkları Koruma Derneği tarafından bir devlet müzesi, devlet kütüphanesi ve birçok anıtmezar inşa edildi. Şah da doğum yeri olan ve adı Firdevs olarak değiştirilen Tus şehrinde, Firdevsi anısına yapılan anıtmezarın açılış töreni için yüksek dereceli memurlarının başına geçti. Kimileri rejim tarafından yakındaki İmam Rıza Türbesi’ne rakip bir hac yeri yaratılmaya çalıştığından kuşkulanmıştı. Bu anıtmezarlara defnedilecek ölüler gömüldükleri yerden çıkarılınca, bu ulusal figürlerin “gerçek Aryen” olduklarını bütün dünyaya kanıtlamak amacıyla dernek, kafataslarını özenle ölçmeye başladı. Anıtmezarlar eski İran mimarisinin izlerini taşıyan motifler de içeriyordu. Derneğin kurucuları arasında Takizade, Timurtaş, Müşirü’d-Devle, Mustavfi’l-Memalik ve Firuz Fermanferma gibi seçkin kimseler de vardı. (5)

Siyasete yalnızca tarih ve edebiyat değil mimarlık, arkeoloji, hatta ölüler bile karıştırılmıştı. Rıza Şah açısından yargı sistemini genişletmek de eşit ölçüde önemliydi, ikisi de Avrupa da öğrenim görmüş avukatlar olan Daver ile Piruz Fermanferma’ya, yeni Adalet Bakanlığı’nı kurma görevi verildi, ancak göreve pek çok yanlış yaparak başladılar. Gayrı resmi aşiret ve lonca mahkemeleri gibi şeriat mahkemeleri de dahil olmak üzere geleneksel mahkemelerin yerine, yeni resmi adli yapı getirmişlerdi. Bu yeni yapılanmanın belirgin bir hiyerarşisi vardı; sırasıyla yerel, idari bölge, belediye ve vilayet mahkemeleri ve en tepede de yüce mahkeme bulunuyordu. Evlilik ve boşanma belgeleri de dahil bütün yasal belgeleri kayda geçirme yetkisini din adamlarından alıp, devletin tayin ettiği noterlere aktarmışlardı. Hukukçuların ya hukuk fakültesi mezunu olmalarını ya da kendilerini yeni hukuk sistemi içerisinde yeniden yetiştirmelerini şart koştular. Napoleon’un, isviçre’nin ve İtalya’nın hukuk kurallarını örnek alan yasalar çıkardılar”. (6)

* * *

Anlatılanlar Türkiye’de gerçekleşmiştir :

Alıntı 2: “Atatürk’ün Uşağı’nın Gizli Defteri”, Cemal Granda.

AMERİKALI GAZETECİ

Ankara Palas Oteli salonları sık sık büyük balolara sahne olur ve bunların bazılarında şeref konuğu olarak Atatürk de çağrılı bulunurdu. Bir gece yine böyle büyük balolardan biri veriliyordu. Kızılay eliyle düzenlenen baloda Atatürk dans ederken,  elinde viski kadehiyle dolaşan uzun boylu bir adama yaklaştı. Duruşundan bir yabancı olduğu anlaşılıyordu.

Atatürk, yanında bulunan Tevfik Rüştü Aras’a :

“Bu  mösyö  kimdir ?”  diye sordu. Tevfik  Rüştü Aras da :

– “Paşam,  Amerikan  gazetecisidir” deyince, tanıştırılmasını istedi. Tanıştırıldılar. Atatürk’le yabancı gazeteci arasında  Fransızca olarak şu konuşma geçti :

Önce konuk Amerikalıya :

– “Hangi  ırktansınız ?” diye sordu.

– “Amerikalıyım” cevabını alınca da :

– “Hayır, siz Amerikalı değil, Türksünüz.” diye karşılıkta bulundu.

Amerikalı önce şaşırmıştı. Aralarına bir anlaşmazlık olduğunu sanarak yine ilk sözünde diretince, Atatürk :

– “Kristof Kolomb’tan elli yıl evvel, Türkler Amerika’yı keşfetmişler.” diye başladı anlatmağa. Amerikalı can kulağiyle dinliyordu.

Atatürk, buna örnek olarak müzelerimizde ceylan derisinden yapılmış  haritaların bulunduğunu, Amerika’ya giderken rastlanan Kayık Adalarının Türkçe olduğunu, Türkçede kayığa sandal da dendiğini, Kanarya Adalarının adının (Kanari) olarak yazıldığını, Kanari’nin bizim Türkçede Kanarya olduğunu anlattıktan sonra, Amerikalıya :

-“Siz Amerikalılar Orta Asya’dan hicret ettiniz. Olsanız olsanız Türk olabilirsiniz.” diye sözlerini bitirdi.

KAFA  ÖLÇÜSÜ

Şapka Devrimi’nden sonra, fes bir kenara atılmış; herkes şapka giymeğe başlamıştı. Şapkayla beraber, bunu giyecek  olanların kafa ölçüleri de ortaya çıkmıştı .

1930 yılında Ankara’dayız, o zamanın Millî Eğitim Bakanı olan Dr. Reşit Galip, elindeki bir makineyle herkesin kafatasını ölçüyor. Dolikosefal mi, Brakisefal mi ?

Yani biz hizmetkârların konuşmalarına göre, “hayvan mı, yoksa insan mı ?”. Hatırımda kaldığına göre, 77-79 gelen kafalar dolikosefal, 81’den ileri olanlar da Fordman Brakisefal…

Atatürk’ün başı ölçüldü ve 81 geldi. Odadakiler sıraya girmişler, başlarının ölçülmesini bekliyorlar. Atatürk, Reşit Galip’e :

“Çelebi’ninkini  ölç…” dedi. Öbürlerinden önce başım ölçüldü, 81 çıktı. Sevinmeğe başlamıştım ki, Atatürk :

– “Olmaz! O hayvan kafasıdır. Bir yanlışlık olmasın…” dedi.

Nerdeyse ağlıyacaktım. Alındığımı anlayınca gülmeğe başladı. Tekrar dalıma basarak :

“Baksana Çelebi’nin kafasına… O melon kafanın benimkiyle ilgisi var mı ?” dedi.

“General” ismi Türkçe değildir.

1934 yılında Perapalas Oteli’nde bir balo verilmektedir.

“Sabahın dördüne doğru. Perapalas salonları tam mânasıyla neşeyle dolup taşıyordu. Atatürk de bu neşenin içine dalmış eğleniyordu”.

“Dans edip masalarında dinlendikleri bir sırada; başyaver Celâl Bey’e yine bizim masamızı işaret ederek emirler verdiğini gördüm. Biraz sonra Celâl Bey, yanımıza gelerek, Atatürk’ün beni istediğini tebliğ etti. Derhal emirlerini yerine getirdim. Beni karşısına oturttu. Konuşmaya başladık. İstiklâl Savaşı’ndaki bir hatıramızı kendilerine hatırlatınca pek memnun oldular. İçki ikram ettiler ve buyurdular ki :

-Binbaşım, yeni askerî terimlerle meşgul oluyor musunuz ?

Meşgul olduğumu arzettim. “Peki” dediler…

– Öyleyse neferden başlayalım. Buna ne diyelim ?

O zaman bir tümen komutanının soyadını, bir komutan için pek uygun bulurdum. Bu kelimeden ilham alarak : Sayın Cumhurbaşkanım. Nefere Er demeli, dedim.

– Bravo! Hakikaten Türk askeri ER’dir ve her zaman er meydanında bunu ispat etmiştir, buyurdular. “Ve şimdi rütbelere geçelim. Onbaşıya ne diyelim ?

Efendim, on erin başı ve Türkçe olduğuna göre, bunu aynen kabul etmek uygun olur.

– Tamam. Ya çavuşa ?

Efendim, Türkiye haritasını incelersek, yüzlerce çavuş köyü görürüz. Ve çavuşluk yalnız ordumuzda değil. Millet arasında bilhassa köylerimizde en mütena (seçkin) bir vasıftır.

– Çok doğru. Bunu da aynen kabul ediyorum.

Başçavuştan sonra, Mülazım kelimesine geldi. Aziz Atatürk, beni zor duruma düşürmeden hemen söze başladı :

– Eski Türk kabilelerinde savaşılırken, en önde giden ve en cesur olan kumandana Teğmen derlerdi.

Evet efendim. Bizde de muharebede en önde giden o cesur mülazıma Teğmen demek tam yerinde olur, dedim.

– Bunun üzerine şu görüştüklerimizi defterinize not eder misiniz ?

Nota başladım. Neferden itibaren her rütbenin eski kullanılan tabirini, yanına Fransızcasını ve daha sonra da yeni kelimesini yazmaklığıma işaret buyurdular. Ne yazık ki, o gece not ettiğim defterime o aziz Atamızın imzasını koydurmak aklıma gelmemişti. Heyecandan. Zaten o defterim, Erzincan zelzelesinde yok olmuştur. Fakat Genelkurmay arşivlerinde bu konuşmamız mevcuttur. Konuşmamız devam ediyordu. Yüzbaşı, Binbaşı, Yarbay ve Albay terimleri kabul edildi. Sıra Paşa-Mirliva’ya gelmişti. Aziz Atatürk :

– Paşa kelimesinden hiç hoşlanmam ve nefret ederim bu kelimeden. Ağzıma almak istemem, buyurdular.

Bütün medenî dünyanın kullandığı General kelimesini teklif ettim. Derhal kabul buyurdular.” (7)

Alıntı 3 : http://www.ataturk.net/cumh/kanun.html

“REFORMLAR VE ATILIMLAR KABUL EDİLEN KANUNLAR

…17 Şubat 1926’da kabul edilen Türk Medeni Kanunu ve 22 Nisan 1926’da kabul edilen Borçlar Kanunu İsviçre’den, 1 Mart 1926’da kabul edilen Ceza Kanunu ise 1889 tarihli İtalyan Ceza Kanunu’ndan alınarak yürürlüğü girmiştir. Bu kanunları 1927’de yürürlüğe giren İsviçre’nin Neuchatel Kantonundan alınan Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu takip etmiş, 1929’da ise yürürlüğe giren 4 Nisan 1929 tarihli Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu da, Almanya’dan alınmıştır.

9 Haziran 1932 tarihli İcra ve İflas Kanunu’nun da büyük bir kısmı İsviçre’den alınmıştır. Ticaret Kanunu ise muhtelif ülkelerin mevzuatından geniş ölçüde iktibas edilerek (ödünç alınarak) hazırlanmış, Kara Ticareti diye adlandırdığımız birinci kitap 1926’da, Deniz Ticareti diye anılan ikinci kitap da 1929’da yürürlüğe girmiştir. İdare Hukuk sahasında da Fransa örnek alınarak, çeşitli kanunlar az çok değişikliklerle alınmıştır.”

* * *

Aşağıda anlatılanlar İran’da yaşanmıştır :

Alıntı 4 : Modern İran Tarihi, İş Bankası Yayınları.

“…Rıza Şah’ın Berlin temsilciliğinin de önayak olmasıyla yaptığı belirgin isim değişikliği, 1934 yılında, Persia’nın artık dış dünyada İran olarak anılmasına ilişkin kararnameyi çıkartmasıydı. Hükümetçe yayımlanan genelgede, “Persia adının Fars ve Kaçar gerilemesini çağrıştırdığı, oysa ‘İran’ adının (‘İslam öncesi’ , canmehmet notu) eski Aryenlerin görkemini ve doğum yerini akla getirdiği açıklanıyordu. (8)

Hitler söylevlerinden birinde Ari ırkının İran’la bağlarının olduğunu ilan etmişti. Üstelik Avrupa’da öğrenim görmüş önde gelen birkaç İranlı, “ırk “ oluşumu bakımından İran’ın, Ortadoğu’nun geri kalanından, Kuzey Avrupa’nın İskandinav halklarıyla kültürel-psikolojik akrabalığı vardır, diye iddia eden Kont Gobineau gibi ırk kuramcılarından etkilenmişti. Dolayısıyla Batı ırkçılığı, modern İran milliyetçiliğinin biçimlenmesinde biraz rol oynamıştı. Hitlerin iktidara gelişinin hemen ardından, Tahran’daki Britanya temsilcisi, ‘İran-i Bastan’ dergisinin, Üçüncü Reich’ın anti-semit görüşlerini aksettirdiğini yazmıştı. (9)

…Muhammed Rıza Şah 1953 yılında, babasının 1941’de bırakmak zorunda kaldığı yerden yola devam etti. İlk işi devletini ayakta tutan üç temel dayanağı sağlamlaştırmak için kolları sıvamak oldu; bunlar ordu, bürokrasi ve saray patronaj sistemiydi. Ufak tefek farklılıklar göstermekle birlikte, Muhammed Rıza’nın saltanatı pek çok açıdan babasınınkinin devamı niteliğindeydi. Babası faşizm çağında hüküm sürüp treni kaçırmamak gerektiğini açıkça söylerken, oğlu Soğuk Savaş’ın doruğa ulaştığı yıllarda yaşamıştı, dolayısıyla otokrasi ve ırkçılık söylemlerinden kaçındı. Ama o da iktidarının zirveye ulaştığı dönemde, hükümdarlık unvanlarına Ar ya Mihr (Aryen Güneşi) gibi yepyeni bir isim eklemekten geri kalmadı. Muhammed Rıza Şah, babası Rıza Şah’ın muazzam bir devlet inşa erme düşünü gerçekleştirmişti. (10)

12 Ekim 1971’de antik kraliyet başkenti Persepolis’te kurulan aşırı gösterişli çadırlarda, dünya liderleri Şah’a ve ülkesine dair vizyonuna destek vermek için sıraya girmişti. Pers Kralı Kiros’a saygılarını sunan uyrukların devasa rölyefleri arasında Şah’ın İran Devleti’ni, İslam öncesi kimliğiyle taçlandırması başta ulema olmak üzere pek çoklarının tüylerini diken diken etti. (11)

* * *

Aşağıda anlatılanlar Türkiye’de yaşanmıştır :

Alıntı 5: MODERN TÜRKİYE TARİHİ, Carter V. Findley.

1931’de Türk Tarih Kurumu, 1932’de de Türk Dil Kurumu kuruldu. Türk Dil Kurumu alfabe değişimine, hâlâ sürmekte olan ‘Türkçe’yi, Arapça ve Farsça unsurlardan kurtarma girişimi’ni ekledi.

…1930’larda kültürel reformlar genişleyerek, Türk kimliğiyle ilgili yeni düşüncelere yol açtı. Bunlar sağlam olgusal temellerden yoksun olmakla birlikte, o sıralarda başka yerlerde de görülen milliyetçi teorilere ve sonraki etnik gurur hareketlerine benziyordu.

Türk Dil Kurumu, eski lehçelerde kullanılan sözcükleri diriltip, yeni sözcükler türettikçe, Türk dili yeni sözcüklerle doldu.

Bunların çoğu kalıcı olmasa da, önemli bir bölümü dile yerleşti ve böylelikle Türk dili büyük bir değişim geçirdi.

Viyanalı tanınmamış bir bilim adamı olan Hermann Kvergic’in, dünyadaki bütün dillerin, Türkçe aracılığıyla eski bir Orta Asya dilinden kaynaklandığı şeklinde bir teorisi vardı.

Bilim çevrelerinin şüpheyle yaklaşmasına karşın, Atatürk bu “Güneş Dil Teorisi”ni beğendi ve resmen destekledi.

Türk Tarih Kurumu, bu teoriye uygun bir “Türk Tarih Tezi” ortaya attı.

Orta Asya kökenli olan Türklerin, buradan çıkarak dünyadaki büyük medeniyetleri kurduğunu ileri süren bu tez de, Mustafa Kemal tarafından onaylandı.

Bu, Sümerler ve Hititler gibi Yakındoğu halklarının Ön-Türk oldukları anlamına geliyordu.

Bir yandan arkeolojik keşifler Türklerin on birinci yüzyılda Anadolu’ya göç etmelerinden önceki bin yıllara ilişkin bilgileri arttırıp, dilbilimcilerle tarihçiler Türklerin Orta Asya’daki kökleriyle ilgili çalışmalarını sürdürürken; dil ve tarih teorileri de bütün olguları Mustafa Kemal’in 1927’deki nutkunda, kuruluşunu anlattığı  Türkiye Cumhuriyeti’nin yolunu açan ‘teleolojik’ kanuna uygun bir “milli” biçim halinde yeniden işledi.

1930’ların bazı aşırılıklarından vazgeçilse de, dil ve tarih siyasallaşmış alanlar olmaya devam etti. (12)

Devam edecek…

Britanya büyükelçisi Amerikalı meslektaşına (Yıl 1951) tıpkı Haiti gibi İran’ın da olgunlaşmamış olduğunu, dolayısıyla en az yirmi yıl daha katı yabancı disiplin altında kalması gerektiğini” söylemişti.

-Bu ifadeye ne demeli? “Sevsinler sizin, “Egemenlik ulusundur” aldatmacanızı!

www.canmehmet.com

Resim : Web ortamından alınmış yazılar tarafımızca düzenlenmiştir.

 (*) Dışişleri Senato Komitesi, US Military Sales to Iran (Washington, DC, US Printing ABD Kongresi Office,1976) s.5

(**) ABD Kongresi Ortak Komitesi, Economic Consequences of the Revolution in İran (Washington, DC: US printing Office, 1980)- s. 76.

(***) Modern İran Tarihi, Sahife:166

(****) http://www.sosyalarastirmalar.com/cilt6/cilt6sayi27_pdf/karadeniz_yilmaz.pdf

(*****) LORD KINROSS – ATATÜRK, BİR MÎLLETİN YENİDEN DOĞUŞU, 1. kitap, Sahife:231.

(1) Modern İran Tarihi, Ervard Abrahamian, T.İş Bankası Yayınları, 2017 Basım.  Sahife:156.

(2) PROF. DR. İSMET GİRİTLİ, http://www.atam.gov.tr/dergi/sayi-34/ulusal-egemenlik-ve-ataturk

(3) “Bozkurt”, H. C. Armstrong, Nokta Kitap.

(4) “Modern İran Tarihi”, Bölüm.III, dip not 52 : K, Beyat, The Cultural Academy and changes of place Names in Iran,” Nashreh-e Danesh, No.II (1990-91), s. 12-4. 

(5) “Modern İran Tarihi”, Bölüm.III, Dip Not: 53. Kazımzade, “The Formation of the National Heritage Society”  İranşehr,  c. 3, No. 10 (Ağustos 1925), s.12-14.

(6) “Modern İran Tarihi”, sahife:116.

(7) Daha fazlası için bakınız;    1) http://www.arastiralim.net/ilk/turkiyede-askeri-rutbe-isimleri-nasil-belirlendi.html (Alıntı: Sadık Atak : “Paşa ve General”. Hava Kuvvetleri Dergisi, Mart 1972, sf. 82-83)     2) Daha fazlası için bakınız : http://www.habervaktim.com/yazar/16255/askeri-rutbe-isimleri-nasil-tesbit-edildi.html

(8) “Modern İran Tarihi”, sahife:114. (Bölüm.III, Dip Not 50:Britanya Elçiliği, “Annual Report for Persia (1934),” FO 371/Petsia 1935/34-18995.) 

(9) “Modern İran Tarihi”, sahife:114 (Bölüm.III, Dip Not 51: Britanya Elçiliği, “Annual Report for Persia (1933),” FO 371/Persia 1934/34-17909.)

(10) “Modern İran Tarihi”, sahife:164.

(11) A.g.e.

(12)   a) “MODERN TÜRKİYE TARİHİ”, İslam, Milliyetçilik ve Modernlik, 1789-2007, Carter V. Findley. I.BASKI Ekim 2011, İstanbul        b) Daha fazlası için bakınız: http://www.canmehmet.com/19-mayis-1919-genclik-ve-spor-bayrami-ve-benzerleri-toplum-muhendisligi-midir.html

Batı’nın, Nüfus Plânlaması İle Dünyaya Attığı Kazık, Fransız Devrimi’nin Yanında Masum kalır!

“Bireyciliğin ilerisi bencilliktir.”

 

Yıl, 1789. Fransız Halkı, yayınlanan kitap sayısındaki artış ve etkinliği giderek artan gazetelerin katkısı ile bilinçlenir. Bu sonuç ile halkın iradesi, ülkedeki mutlak monarşiyi yıkacak, Kilise’ye reform yaptıracak, hatta Cumhuriyet’i kurduracak noktaya ulaşır (iddia edilen budur.)

Ancak, ülkedeki sermaye sınıfının (burjuvanın), İngiliz Devrimi (İngiliz modeli olan) ‘Parlamenter Monarşi Rejimi’ altında yönetime katılma arzusu çok dillendirilmez.

Bunun yerine, çok uluslu imparatorluklarda yaşayan farklı etnik köken ve inançlara sahip toplumların kimlikleri kaşınır, (isyan etmeleri için) para ve silahla desteklenirler.  Birlikte (sorunsuz) yaşadıkları devletlerinden koparılırlar.

Bu arada dökülen kan ve gözyaşı (da) kimsenin umurunda değildir.

1789 Fransız Devrimi’ nden, 1945-1950 Avrupa Birliği fikrine geliyor ve Avrupa Birliği kurucularının kaleminden meramlarını aktarıyoruz :

Birleşmiş Avrupa fikri, bir zamanlar filozofların ve ileri görüşlü insanların düşlerinde yer alıyordu. Victor Hugo, insancıl ideallerden esinlenen barışçıl bir ‘Avrupa Birleşik Devletleri’ni hayal etmişti. Bu hayal, İkinci Dünya Savaşı’nın yıkıntılarından sonra Avrupa Kıtası için yeni bir umut oldu.

Savaş süresince totaliterliğe direnen insanlar, Avrupa’da devletler arasındaki kin ve düşmanlığa son vermek, (ve) kalıcı bir barış oluşturmakta kararlıydı. 1945 ve 1950 yılları arasında Konrad Adenauer, Winston Churchill, Alcide de Gasperi ve Robert Schuman’ın aralarında olduğu bir grup cesur devlet adamı, ulusları yeni bir çağa adım atmaya ikna etmek için yola koyuldu. Fransız Dışişleri Bakanı Robert Schuman, başlangıçta Jean Monnet tarafından tasarlanan bir fikri ele aldı ve 9 Mayıs 1950’de Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’nun (AKÇT) kurulmasını önerdi. Bir zamanlar birbiriyle savaşan ülkelerde, kömür ve çelik üretimi için sorumluluk paylaşımıyla, ortak bir pazar oluşturulacaktı. Pratik fakat aynı zamanda oldukça sembolik bir şekilde, savaşın ham maddeleri, uzlaşı ve barışın araçlarına dönüşüyordu.

Avrupa bütünleşmesinde ilk adım, Belçika, Federal Almanya, Fransa, İtalya, Lüksemburg ve Hollanda’nın kömür ve çelikte ortak pazar kurmalarıyla atıldı.

Altı üye devlet, daha sonra Roma Antlaşması’nı imzalayarak çeşitli mal ve hizmetleri içeren ortak bir pazara dayalı Avrupa Ekonomik Topluluğu’nu (AET) kurmaya karar verdi. Altı ülke arasında, gümrük vergileri 1 Temmuz 1968’de tamamen kaldırıldı ve 1960’larda özellikle ticarette ve tarımda ortak politikalar oluşturuldu.

Bu girişim öylesine başarılı oldu ki Danimarka, İrlanda ve İngiltere, Avrupa Ekonomik Topluluğu’na katılmaya karar verdi. İlk genişleme, 1973’te altı üyenin dokuza çıkmasıyla gerçekleşti.

1981’de Yunanistan AET’ye katıldı, 1986’da da İspanya ve Portekiz izledi.

…1990’ların ortalarında on iki ülke daha –Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Polonya, Romanya, Slovakya, Estonya, Letonya, Litvanya, Slovenya, Kıbrıs ve Malta– AB’ye üyelik başvurusunda bulundu.

Başvuruları kabul eden AB, aday ülkelerle katılım müzakerelerini, Aralık 1997’de Lüksemburg’da ve Aralık 1999’da Helsinki’de başlattı. Böylece Birlik, ilk kez bu denli büyük bir genişlemeye yöneldi. 10 Aday ülkenin müzakereleri 13 Aralık 2002’de Kopenhag’da tamamlandı ve bu ülkeler 1 Mayıs 2004’te Avrupa Birliği’ne katıldı.

(…) Hırvatistan, 1 Haziran 2013 itibariyle 28. AB Üye Ülkesi oldu.” (1)

Peki, 1789 Fransız Devrimi ile dünyaya armağan (!) edilen neydi?

Ulusçuluk, Milliyetçilik” değil miydi?

‘Ulus’ ve ‘Ulus Devlet’ tanımına baktığımızda, bakalım ne görmekteyiz?

Türk Dil Kurumuna göre, “Ulus : Belli bir sınır içinde yaşayan ve halk kültürüyle seçkin kültürünü yaratan insanların oluşturduğu siyasal toplum. Diğer bir anlamı da : Derebeylik düzeninin yıkılışı ve ana malcı (kapitalist) düzenin oluşumu döneminde ortaya çıkan, toprak, ekonomik yaşam, dil, ruhsal yapı ve ekinsel özellikler yönünden ortaklaşalık gösteren en geniş insan topluluğu biçimi. Aşiret, halk, millet, kavim.”

Özetle Ulus, belli bir sınır içerisinde yaşayan, ortak yaşam, dil, düşünce ve kültür değerlerine sahip geniş insan topluluklarıdır.

Bu pencereden bakıldığında Avrupa Birliği :

“Milliyetçilik” ilkesi (dayatması) ile, Osmanlı İmparatorluğu’yla hiçbir sorunları olmamasına rağmen, (kışkırtılarak) kopartılan farklı etnik ve (mezhep) inanca sahip toplumların, yeniden bir bayrak, bir siyasi yapı altında toplanmaları değil midir?

Soru : Milliyetçilik, Ulusçuluk ile Avrupa Birliği nasıl bağdaşmaktadır?

Cevap: Kim, kimi kandırırsa!

Aile ve Nüfus Planlaması (!) (veya diğer milletlere atılan yeni bir (devrim!) kazık!)

Resmi açıklamalara göre Aile Planlaması:

Aile planlaması, eşlerin istedikleri zamanda, istedikleri sayıda çocuk sahibi olmaları veya kişisel isteklerine ve ekonomik olanaklarına göre çocuk sayılarını belirlemesi ve doğum aralıklarını istedikleri şekilde gerçekleştirmelerini sağlamaya yönelik yapılan çalışmalar.

Aile planlaması tarihte ilk kez, 1966 yılında Birleşmiş Milletler Genel Toplantısında, ‘ailelerin kendi büyüklüklerini belirleme özgürlüğü’ bir hak olarak kabul edilmiştir.  Aile planlaması hizmeti 1978 yılında yayımlanan ve tüm dünya tarafından kabul edilen Temel Sağlık Hizmetleri Bildirgesinde temel bir sağlık hizmeti olarak belirtilmiştir. 1994 yılında Uluslararası Nüfus ve Kalkınma Konferansında kadının aile planlaması yöntemleri konusunda bilgi sahibi olma ve bu yöntemlere ulaşabilme hakkı olduğu savunulmuştur.” (*)

Peki, gerçeğinde “Aile Planlaması” nedir?

– Sanayi Devrimi (sömürüsü) ile birlikte Batı Avrupa’da artan refah, gelinen noktada (ekonomik boyutta) sürdürebilir değildir.

– “Gelişmiş Batı (!)”, gelişmesini değil, refahını sürdürmenin bir yolu olarak, “Nüfus Planlaması” cinliğini akıl eder! Böylece, nüfus artmadığı için, (artmayan) gelir de düşmeyecek ve geriden (gelerek) kendini zorlayacak toplumlar ile ara açılmayacaktır.

-Sanayi Devrimi ile, kadını ve çocuğu (zor koşullarda) rekabet edilmesi ve ucuz emek sağlanması adına, maden ocakları da dahil atölyelere süren Batı’nın, “Kadın Hakları” olarak verdiği de, gerçeğinde “İşçi Hakları” kapsamındadır. (2)

Sonsöz : Avrupa’nın milli gelir şampiyonu Norveç (yönetim biçimi, Meşruti Monarşi); Dünyanın nakit zengini Japonya (yönetim biçimi, Parlamenter Anayasal Monarşi); üzerinde (eskiden diyelim!) güneş batmayan İmparatorluk olan İngiltere, yönetim biçimi “Meşruti Monarşi” değil midir ?

Peki, nerede kaldı Fransız Devrimi; nerede kaldı “Cumhuriyet ve Milliyetçilik” ilkeleri ?

www.canmehmet.com

Resim: web ortamından alınmıştır.

Açıklama ve Kaynaklar:

(*) (Vikipedi’den alıntıdır)

(1) Bakınız: https://www.avrupa.info.tr/tr/abnin-tarihcesi-82

(2) Kaynaklar için bakınız:http://www.canmehmet.com/batida-ozel-hayat-ay-inanmiyorum-kadin-haklari-isci-haklari-ile-birlikte-mi-verildi-10.html

ABD, Barzani / Referandum Konusunda, Türkiye’yi Hangi Gerekçe İle Satmış Olabilir (3)

Muhtaçlık acizliktir.

 

ABD’nin, “Müttefikimiz Türkiye (!)” ifadesini, “Bağımlımız Türkiye (!) olarak okuyabilirseniz, mesele bir anda aydınlığa kavuşacaktır.

ABD, bu bölgede çıkarlarına ortak “Müttefik” değil; çıkarlarını koruyacak bir “Paralı asker”, yani “Bağımlı” aramaktadır.

Müttefik nedir?

Akraba, birlik olan, bağlaşık, aynı fikirde, dost, konfederasyona bağlı kimse, “suç ortağı (!)”.

“II. Dünya Savaşı sonuna kadar, genelde savaşların kazanan tarafına ve bu tarafın üyelerine verilen ad olagelmiştir… II.Dünya Savaşı sonrası(nda), A.B.D ile ve onun yanında yeralan ülke ve ülkeciklere verilen addır”. (1)

Bağımlılık Nedir? (siyasi manâda)

Bir ulusun, diğer bir ulusa ekonomik, siyasi, askeri ve kültürel alanlarda tabi olması durumudur. Genellikle gelişmiş, zengin ve güçlü ülkeler, daha zayıf olan ülkeleri gerek teknolojik, gerekse de ekonomik gelişmişlik seviyelerini kullanarak, kendilerine bağımlı hale getirmektedirler. (2)

Yukarıdaki tanımlara göre biz, (“halên” demeyelim de), yakın zaman kadar, ABD’nin nesi oluyorduk ?

a) Akrabası,

b) Aynı fikirde olanı, (fikirdaş!)

c) Dostu,

d) Bağlı kimsesi,

e) Ekonomik, Siyasi, Askeri ve Kültürel alanlardaki destekçisi (!).

**

“Erdoğan’ın Türkiye’sini NATO’dan atma zamanı geldi”

“ABD gazetesi Huffington Post, ‘Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın iktidara gelmesinin ardından, Türkiye’nin NATO’dan giderek uzaklaştığını ve ittifakın Türkiye’yi ihraç etme zamanının geldiğini belirtti…

‘KÜRDİSTAN, TÜRKİYE’NİN YERİNİ ALABİLİR’

Batı’nın müttefikleri 2 yıl önce IŞİD savaşçılarını Kobani’den atmaya çalışırken, Türk tanklarının sınırda sessizce beklediği kaydedilen yazıda, Türkiye’nin IŞİD’le savaşırmış gibi görünürken, Suriye’de YPG mevzilerini bombaladığı kaydedilerek şu ifadelere yer verildi:

‘YPG, İslamcı teröristlere karşı ABD ile çok yakın çalıştı… Artık ABD’nin, Erdoğan’ın Türkiye’si yerine Kürtleri seçme zamanı geldi. ABD’nin desteğiyle bir Kürt devleti bölgeyi istikrara kavuşturacak değerli bir bölgesel müttefik olabilir. Başka bir deyişle Kürdistan, Türkiye’nin eskiden oynadığı rolü üstlenebilir.’

Yazının sonunda, ‘NATO, Aşil’in topuğu olmadan da yapabilir, kendi yararı için Türkiye’yi ittifaktan atma zamanı geldi’ denildi.” (3)

**

Paralı Askerlik bir meslek midir?

“Ünlü ABD’li darbe finansörü spekülatör George Soros, Türkiye’nin en iyi ihraç ürünün ordusu olduğunu söyleyerek, emperyalist ülkelerin ülkemizden beklentisinin ne olduğunu ortaya koymuştu… Kore’ye Türk askeri gönderildiği dönemde, zamanın ABD Dışişleri Bakanı Dulles, Türk askerinin kendilerine maliyetinin ’23 sent’ olduğunu söylemişti.” (4)

**

“İsrail, modern çağımızın en az masraflı paralı askeri olmuştur…

Roger Garaudy’ye göre ise,  İsrail’in, ‘Vadedilmiş Topraklar (!) iddiası da doğru değildir.

‘Efsanelerle örülü bir politikanın ortaya çıkışı ve tesiri…’

Garaudy, ‘İsrail Politikasının Kurucu Efsaneleri’ kitabında, ‘İsrail’in Allah’ı yerine, İsrail devletini koyan” politik Siyonizm’in sapmasına işaret etmişti.

Bu görüşünü, ‘İsrail, Mitler ve Terör’ adlı kitabında da sık sık dile getirmektedir.

Bunun yanında, Amerika açısından İsrail, Ortadoğu petrollerine sahip çıkma gayesine hizmet eden en önemli istinat noktasıdır. Ve ‘kendisinin olmayan bir ülkeyi Siyonistlere teslim ederken’, en önemli amaçları petrolü elde tutmaktı. NATO eski Genel Sekreteri Joseph Luns: ‘İsrail, modern çağımızın en az masraflı paralı askeri olmuştur’ sözleriyle menfaat birliğini göstermek istemiştir. “ (5)

**

“İstemeseniz de büyük güç olacaksınız”

Dünyaca ünlü stratejist Dr. George Friedman, Türkiye ile ilgili çarpıcı açıklamalarda bulundu.

04 Mart 2009

İş Yatırım Menkul Değerler’in düzenlediği “Geniş Açı” toplantısına konuk olan (Uluslararası ilişkiler uzmanı ve jeo-stratejist) Dr. George Friedman, İş Kuleleri’nde “Yeni dünya düzeni ve yeni dönemde Türkiye’nin ekonomik ve politik konumu” konulu konferans verdi.

…Friedman, Almanya’nın Rusya’nın enerji kaynaklarına yüksek oranda bağımlı olduğuna dikkati çekerek, “Almanya, ulusal çıkarını takip ederek yapılacak bir hareketi engelledi. Bu olaylar 2 büyük uluslararası kurumun çöküşüydü. Birine siz üyesiniz (NATO), ötekine (AB’ye) ise niye üye olmak istiyorsunuz, anlamıyorum. Bu iki olay krizle ilgili önemli olaylardı ve Türkiye’yi de etkilemiştir. Türkiye AB üyeliğini kendisini daha güçlü hale getireceğini düşünerek istemiştir. Bugün artık bütün ülkeler olduğu gibi, Türkiye de kendi başınadır. Ben Türkiye’nin son 5 yılda ekonomideki değişimine bakınca, AB’ye üye olsaydı, bu kadar başarılı olacağını düşünmüyorum. Bütün bunların sonunda, AB’ye üye olmak istemenin faydasının ne olacağını çok net göremiyorum” dedi.
“Türkiye kim ?” sorusunu soran Friedman, Türkiye’nin dünyanın 17. büyük ekonomisi olduğunu, çok önemli bir askeri gücünün bulunduğunu, konuştuğu pek çok kimsenin “laik-dinci mücadelesinin bölebileceği” düşüncesine karşın, birlik halinde bir ülke olduğunu söyledi.

Friedman, “Türkiye istikrarsız bir bölgede, büyük bir istikrar adası ve olağanüstü büyük bir ticari, askeri ve güvenli güç. Türkiye’nin gücünün, nereye bakarsak oraya doğru arttığına da şahit oluyoruz. Türkiye’nin faal olduğu 4 alan var : Arap bölgesi, Balkanlar, Kafkasya ve Kuzey Afrika. Birçok bölgede Türkiye’nin daha faal, kendini ifade eden ve olayların içinde olduğunu gördüm” diye konuştu.
ABD ve Türkiye’nin bu bölgede karşılıklı çıkarlarının bulunduğunu vurgulayan Friedman, odaklanılması gereken yerin Arap yarımadası olduğunu, ABD’nin bölgeden çekileceğini ve burada başka bir maceraya girmeyeceğini söyledi.

“TÜRKİYE KRİZDEN DAHA GÜÇLÜ ÇIKACAK”

George Friedman, şöyle devam etti :

“Bölge zayıf, kırılgan ve Türkiye’nin arka bahçesi. Irak’taki gelişmeler Türkiye’yi ilgilendiriyor, çünkü güney sınırının nasıl şekilleneceğini belirleyecek. Zaten yaptıklarınızla da şu anda bölgesel güçsünüz. Bu gücü sınırlı, akıllı, mantıklı şekilde kullanıyorsunuz.

Siz kimsiniz ? Türkiye kim ? Türkiye, bu ekonomik krizde gayet iyi gitti. Özellikle (de) bazı ülkelere göre. Avrupa ülkeleriyle kıyas bile kabul etmez. Bankacılık sisteminiz güçlü. Siz krizden daha güçlü çıkacaksınız. Halen çok büyük bir askeri gücünüz var. Ekonomik açıdan hem kendi gücünüz var, hem de ticari ilişkileriniz güçleniyor.”

Türkiye’nin siyasi, askeri ve diplomatik açıdan son derece önemli kararlar alması gerektiğini savunan Friedman, “Türkiye bununla yüzleşmek istemiyor ama yüzleşmek zorunda. Irak’taki boşluk, Suriye, bunların geleceği, relatif zayıflığı, bunlar doğrudan Türkiye’nin güvenliğini ve ticari geleceğini etkiliyor. Özellikle Irak, aynı zamanda çözüm de üretiyor. Türkiye son derece ciddi biçimde Rusya’ya enerjide bağımlı. Türkiye çok dikkatli bir biçimde güney petrolüne bağımlı olmamayı tercih etti. Çünkü diğerleri daha istikrarlı görünüyordu. Ama Türkiye, Almanya’nın konumuna geldi” diye konuştu.

Güney petrollerine erişimin Türkiye için zorunluluk olduğunu vurgulayan Friedman, şunları kaydetti:

“Güneye gitmek için ekonomik ve siyasi nedenleriniz var. Bir sefer bölge zaten sizin arka bahçeniz. Türkiye hükümetinin politikası nedir bilemem, ama siz güneye gideceksiniz çünkü buna mecbursunuz. Bunu yapmazsanız Rusya’ya bağımlı olacaksınız. Kendi çıkarlarınız güneye gitmeye sizi itecek.
Ben Türkiye’ye baktığımda, bölgesinde büyük bir oyuncu görüyorum. Siz bu bölgeyi şekillendirebilecek ama bunu istemeyen bir güçsünüz. Ama artık bu Türkiye’nin direnebileceğinin ötesine geçmiş durumda. Etrafınızda oluşmuş güçler, güç dengeleri Türkiye’yi buna zorlayacak ve Türkiye bu yönde hareket edecektir. Türkiye’nin büyük bir güç olacağını söylüyorum kitabımda da. … Zaten şu anda bir güçsünüz, 30-40 yıl sonrasına baktığımızda (da) çok önemli bir güç olacağınızı tahmin etmek güç değil.
Söylediklerimin çoğunu Osmanlı İmparatorluğundan hareketle söyledim. Türkiye her yöne genişliyor ve etrafında çok zayıf güçler var. Bu güçler bu genişlemeyi engelleyemiyorlar. Osmanlı İmparatorluğu tarihi, bir pragmatizm tarihidir.

Gelecek yıllarda stratejik kararlar almalı Türkiye, ’Irak ne yapacak ?’,

’Türkiye petrolü nereden bulacak ?’,

’Kafkasya’daki ilişkilerimiz ne olacak ?’.

Bütün bu soruların beklemeye tahammülü yok. Böyle bir lüksünüz yok. Bunları yanıtlamak zorundasınız.

Burada görüştüğüm bütün gazeteciler güldüler, Türkiye’nin bu kadar güçlü olacağı fikri onlara komik geldi.

Ancak ben bunları dışarıda konuştuğumda kimse gülmüyor. 2003’ten, ABD’ye ’hayır’ dediğinizden beri, herkes gayet iyi biliyor ki Türkiye hem son derece önemlidir hem de sadece bir uydu gibi görülebilecek bir ülke değil.

Türkiye, dünyaya kendi açılımını yapıyor. ABD açısından Türkiye ile uyumlu olmak çok önemli. Irak’a, Afganistan’a, Kafkaslar’a lojistik destek, İranlılar’ın Irak’a etkisini engellemek, Suriye’ye yeni bir kapı açmak.

ABD’nin bir ülkeden yardım istemesi her ülkeye nasip olmaz, ancak çok güçlü pozisyondaki ülkelerde olur. En büyük paradoks, bu güce inanmakta en çok zorlananlar (da) Türklerin kendileri. Ama bu da geçer; liderlikle, ortamın ilişkileriyle bu da değişir.
Önümüzdeki yıllarda zorlu kararlar alacaksınız ve buna direnemeyeceksiniz. Bir ABD’li olarak ben, bu büyük bölgesel güçle ittifaka çok sıcak bakıyorum. ’Türkiye değilse kim ?’ diye sormak istiyorum. Biz buraya yakın bir gelecekte tekrar gelmek istemiyoruz.” (6)

Yukarıdaki açıklamalardan sonra, konu ile ilgili bir yoruma ihtiyaç kalmış mıdır?

Sonsöz : Muhtaçlık, acizliktir.

www.canmehmet.com

Resim: Web ortamından alınmış, yazısı tarafımızca eklenmiştir.

Kaynaklar:

(1) https://www.turkcebilgi.com/m%C3%BCttefik

(2) https://tr.wikipedia.org/wiki/Bağımlılık

(3) Daha fazlası için bakınız: https://tr.sputniknews.com/analiz/201602241021092949-turkiye-erdogan-nato-kurdistan/

(4) http://www.yenicaggazetesi.com.tr/soros-en-iyi-ihrac-maliniz-askeriniz-64870h.htm

(5) Medeniyetlerin ruhu, Sahife:131 (Daha fazlası için bakınız: http://www.canmehmet.com/israil-ve-kurdistan-pkk-dosyasi-israil-en-az-masrafli-parali-asker-peki-pkk-1.html

(6) Yazıdaki vurgulama ve alt çizgiler tarafımızdan yapılmıştır. Daha fazlası için bakınız: http://www.milliyet.com.tr/-istemeseniz-de-buyuk-guc-olacaksiniz-/dunya/sondakikaarsiv/24.06.2010/1066908/default.htm