Türk Olmak İle Türkçü Olmak Arasındaki Fark : Silahı ve Milliyetçiliği Bilim mi Üretti? Bilim Nedir ? (3)

 

Medeniyetin doğuşundan bugüne kadar yapılan hangi savaşlarda daha fazla insan katledilmiştir? Bilimin görevi: İnsanların hayatını kolaylaştırmak, korumak mı; toplu katliama neden olabilecek silah üreterek onları yok etmek mi?

Savaşlar ve  çatışmalar, bilimin hangi dalında, hangi gerekçe ile kendisine bir yuva yapabilmektedir?

Dinlerin görevi: Çıkışları itibariyle, öldürmeyi mi, bir mıknatıs misali insanları bir ahlak öğretileri yumağı etrafında  birleştirmeyi mi  öğütlemektedir?

Semavi Din : İnsana soyu ile gurur duymayı mı;  çevresinde, tevazu içerisinde, insanlara zarar vermeden, faydalı olmayı  mı öğütlemektedir? İnsan, kendini diğerinden ayıran (benliği) farklılıkları ile, diğerlerini, kendisine benzemediği için öldürmeye bir neden yapabilir mi?

Fransız Devrimi birlikte gündeme taşınan milliyetçilik sebebiyle, dünyada son iki asırda yaklaşık, 140 Milyon katledilmiştir.

Öldürülen bu insanlar, hangi hırsların, çıkarların ve  amaçların kurbanıdır?

Dün, Din (Haçlı), bugün Milliyetçilik savaşları, kimlerin, haklı aklın, düşüncenin öğütücü değirmenine su taşımıştır, taşımaktadır?

Bilim ve ilim insanları akılları ve bilgileri ile bu noktada nerede durmaktadır?

Aydınlanma Çağı1688 İngiliz Devrimiyle başlayıp 1789 Fransız Devrimiyle en üst noktasına erişen bir düşünce hareketidir. Avrupa insanının bireysel ve toplumsal yaşamını yeni bir anlayışla oluşturma çabası olarak niteleyebileceğimiz bu dönem, batı uygarlığının tarihsel gelişiminin ve değişiminin düşünsel ve kültürel sonucudur. İlk önce İngiltere’de (1688) başlayan toplumsal değişim (kapitalizmin doğuşu) daha sonra Fransa’da (1789) özgürlük hareketi olarak devam etti. Nihayet Almanya’da felsefi temellerini oluşturarak tüm dünyayı etkileyecek modernleşme/batılılaşma hareketine dönüştü” (1)

Yukarıda da açıklandığı üzere: İki Dünya Savaşı ve ardılları ile birlikte, yüz kırk milyon insanın ölümüne neden olan, (sözde) “Aydınlanma Hareketi”, Daha fazla sayıda insanların ölümünün yanında, toplu katliamlar için Nükleer silahların icadına neden olmamış mıdır?

Bunun neresi “Aydınlanma Hareketi”, Modernleşme Çağı?

Ok ve yay ile, karnını doyurmak için bir hayvanı avlayan (İlkel!) İnsan bir tarafta:

Nükleer Silahlar kullanarak, yüzbinlerce insanı aynı anda öldürerek hırsını doyuramayan (sözde) modern insan; bununla da yetinmeyerek,  günümüzde yoksul ülkelere, üç-beş silah satmak uğruna, hammaddelerini sömürmekte ve bunun için kırk takla atarak;  “Size “Demokrasi getiriyoruz” yalan perdelerini kullanmaktadırlar.

Şimdi baştaki soruyu tekrar edelim.

-Medeniyetin Doğuşundan bugüne kadar yapılan savaşlarda insanlar en çok ne adına katledilmiştir?

A)Onların mallarına el koymak. B) Onları katlederek kendi inançlarına döndürmek?

Sultan II. Mahmut : Ben vatandaşlarımdan Müslüman’ı camide, Hristiyan’ı kilisede ve Musevi’yi sinagogta ayırırım. “ Dediğinde, insanları birbirlerine karşı kışkırtmakta mıdır, yoksa, herkese can ve mal güvenliği sağlamakta mıdır?

Osmanlı, Fransız Devrimi ile birlikte parçalanmaya, daha da kötüsü, onun garantisi altında farklı ırklara sahip insanlar (kışkırtılmaları nedeniyle) öldürmeye-ölmeye başlamışlardır.

Bunun arkasında, Rusların, Avusturyalıların ve Batı Avrupalı Devletlerin çıkar ve beklentileri vardır.

Asırlarca bir arada kimsenin burnunun kanamadan yaşadığı bir dünya düzeninden, Milliyetçilik akımları nedeniyle kan ve gözyaşı asrına girilmiştir.

Bunların ne anlama geldiğini, bu konularda hiçbir acı çekmemiş, acı çekenlerin feryatlarını duymamış, okumamış olanların, yukarıda yazılanları anlaması elbette beklenemez.

Bir sokakta yaşayan birisinin feryadına kulak tıkayanlar, bilmelidir ki, kısa sürede feryat etme sırası kendisine gelecektir.

Şimdi başlıktaki, “Bilim nedir?” sorusunu cevaplamaya çalışalım.

Bilim: Bilgi üretme süreci. Bu süreçte en önemli olan, bilgi üretecek olanın isteği, beklentisi ve amacıdır. Siz, ilaç da üretebilirsiniz, silah da. Bu, sizin düşüncenize, beklentinize bağlıdır. Aç insanların ellerinden ekmeklerini de alabilirsiniz, onlara ekmeklerini üretmek için imkan da sağlayabilirsiniz. Peki, İnsanları olumluya, güzele, yararlı olmaya yönelten nedir?

Devam edecek:

Türk Olmak ile Türkçü olmanın farkı,

-Parvus Efendi ile Musevi kökenli Türkçüler,

www.canmehmet.com

Resim:tarafımızdan düzenlenmiştir.

Kaynak:

(1)http://dergipark.gov.tr/download/article-file/217373

Daha fazlası için bakınız: A.Kadir ÇÜÇEN, Muğla Üniversitesi, BATI AYDINLANMASININ DÜŞÜNSEL KÖKENLERİ VE ELEŞTİRİSİ

“Türkçüyüm”, “Ne Mutlu Türküm” ve “Ne Mutlu Avrupa Birliği Üyesi, Batılıyım” (2)

 

 

Türk Dostu İngiliz Diplomat, 150 yıl evvel geleceğimiz nokta için bizleri uyarır. Uyarır, ancak, dinleyen olmaz.  Bizler, Çağdaşlaşmak yerine Batılılaşmanın bizi hangi sonuçlara götüreceğini fark edemeden, önce inancımızı, sonra milli/kültür değerlerimizi terk ederiz. Bugün her ne kadar şeklen tam olmasa da, düşünüş ve davranış kalıpları yönünden batılı toplumların kötü birer taklitçisiyiz.

Bakalım Türk Dostu İngiliz Diplomat, Yazar Davit Urquhart (1850’li yıllarda) ne demektedir:

“…Türkler İstanbul’u ele geçirdiler ama bu daha dün gibidir. Dört asır: böyle bir milletin hayatında hiç bir şey değildir. Türkler İstanbul’u göçebe bir aşiret olarak değil, fakat küçük bir akıncı ordu olarak fethettiler. Onlar İstanbul’u kılıçları ile değil, karakterleri ile fethettiler. Onlar İstanbul’u fethedebildiler çünkü; burada oturan halk, onları kendi hükümetlerine tercih etti.

Eğer Türkler ertesi gün İstanbul’u terk etseydi, yerli Rum halkı onları bir gün sonra Bursa’dan veya Konya’dan davet edecektiler. Aynı ırk dörtbin yıl önce, her ne kadar İstanbul’a sahip olmadıysa da Anadolu’da hakimiyeti ellerine geçirdiler.

Türkiye’nin coğrafî durumu çok mükemmeldir. Askerî gücü de böyledir. Ancak bütün bunlardan çok daha mühimi bu insanların karakterleridir. Bir millet ki aynı zamanda hem çok dürüst hem de savaşçı olsun… bu insanlık tarihinde çok nâdir rastlanan bir hadisedir. Bu durum Türklerde var ama Avrupalılarda yoktur. Bundan dolayı Türklerin yaşamaya devam edeceklerini, fakat Avrupalıların yok olacaklarını söylüyorum. Asker bir millet, asker bir hükümetten oldukça farklıdır.”

…Osmanlı İmparatorluğunun bekasının, şartı Türklerin bizi taklit etmemesi ve bize benzememeleridir. Bu söylediğim, General Valentini’nin 1828-29 seferberliği esnasında yazdığı ve bu konu üzerinde herhangi bir şey öğrenmek isteyenlerin okumaları gereken kitabında söylediklerinden başka bir şey değildir.

General Valentini, Türk Askerlerinin Tuna boylarında müstahkem yerleri müdafaa ederken gösterdikleri kahramanlıkları tasvir ettikten ve bunun sadece bu milletin içindeki itici güçten kaynaklandığını gösterdikten soma şöyle der:

-“Biz, onlar kendileri olarak kaldıkları müddetçe onlara tesir edecek bir şey yapmamalıyız.’

Bu şartı ortadan kaldırın, Türkleri bizim gibi konuşur hâle getirin, din dediğiniz, sorumluluk duygusunu bütün hareket ve saiklerden çekin, orada da Avrupa’da gördüğümüz gibi herşeyin merkezde yoğunlaştığı, mahalli varlığın ortadan kalktığı ve herşeyin anlık boş konuşmalarla alınıp verildiği bir vaziyet ortaya çıkar. Ardından insana saygının kaybolması, küfür, toplumun keskin hatlarla sınıflara ayrılması, ferdî menfaatlerin ön plana çıkması, iştiyaksızlık, gelecek ve haksızlığa isyan duygusu yok olacaktır…”

 

…Tehlikenin esas kaynağı Babıâli’nin Batılı nasihatçıların dinlenmesinden kaynaklanmaktadır. Hükümeti oluşturan, kendisi olmaktan vazgeçip Avrupai muaşeret kaideleri ve hayat tarzına kendisini kaptırmış devlet adamları tehlikenin kaynağıdır..”(*)

Osmanlının son döneminde, Topluma, “Kurtuluş” adı altında bir “Türkçülük” reçetesi dayatıldı. ilginçtir, Türkçü aydınların büyük çoğunluğu,  Yahudi ve Yahudi/Musevi kökenlidir. Türkçülük ( Veya bu anlayışla yapılmak istenen) : Türklerin (Osmanlı Devleti’ni kurmadan- Müslüman olmalarından önceki döneme) dönüştürülmesidir.  Açık ifadesi ile, Türkler, Müslüman kimliğini bırakmalıdır. Uydurma Laiklik anlayışının arkasında yatan da budur. Bunun ne kadar başarılı! olduğunun kararını okuyana bırakıyoruz.

İttihatçı liderlerden (Turancı) Enver Paşa’nın şu itirafı ile her şeyi güzelce açıklamaktadır.

“Turan olalım derken viran olduk…”

“Hürriyet Kahramanı” ilân edilen Enver Paşa, Mondros Ateşkesi sonrasında 1 Kasım 1918 Cumartesi gecesi bir Alman denizaltısı ile ülkeyi terk ederken, Yâveri Mersinli Cemal Paşa’ya,

-“Paşam, bütün ef’âlimin (eylemlerimin) hesabını vermeye hazırım.. Turan yapacaktık, viran olduk. Bizim en büyük günahımız, hatamız Sultan Hamid’i anlayamamaktır. Yazık paşam, çok yazık! Siyonistlerin oyununa âlet olduk ve onların hıyanetine uğradık!”(1-2)

Geçen bölümde kaldığımız yerden devamla:

Türkçülük, Yahudilikten mi Doğdu? Parvus Efendi’nin Rusya’dan sonra Osmanlı Devletinde oynadığı tarihi rol

Ünlü Bilim İnsanı Prof. Niyazi Berkes , “Türkçülük”ün kaynağı  hakkında bakınız bizlere ne demektedir:

“…Rusya’da bir sosyalist ihtilâlin gerçekleştirilmesini bir iman gibi benimsemiş olan Parvus, bunun çaresini bir Dünya Harbinde görüyordu. Harp patlatıp da emellerine yaklaştığını görünce, derhal teşebbüse geçti. “Parvus’un Çarlık rejiminin yıkılması ile ilgili ve Türkiye’de başlayarak Almanya’da devam eden gizli çalışmaları üzerine 1958 yılına kadar söylenenler, bu tarihte çıkan bir kitapta (Zeman, Z.A.B. ve Scharlau W. B., The Merchant of Revolution: The Life of Alexander Israel Helphand ‘Parvus’ “Oxford, 1965”)  Alman Dışişleri Bakanlığı arşivlerindeki vesikaların yayınlanması ile doğrulanmıştır.

Parvus, Rusya’nın çökmesi için içeride milliyetçi ve sosyalist devrimci zümrelerinin ihtilâl çıkarması gerektiği düşüncesi ile İstanbul’da Alman elçiliğinde çalışan Dr. Zimmer aracılığı ile 9 Ocak 1915’te büyükelçi Wangemhein ile yaptığı bir görüşmede (bu konudaki tekliflerini bildirdi). Alman Dışişleri Bakanlığının isteği üzerine Berlin’e gönderildi ve orada 9 Mart 1915 tarihli ve Rusya içinde ihtilâl çıkarma konusu üzerine bir muhtıra sundu (metni, Zeman, 140-152) … Parvus’un Alman makamları ile işbirliğinin bir sonucu, Lenin ve arkadaşlarının mühürlü bir vagonla İsviçre’den geçirilmesi olmuştur (3).

Bu noktada kısa bir bilgi verilmelidir. Rusya’da Çar Rejiminin (Milliyetçi-Sosyalist akımla) yıkılmasından kısa bir süre önce Hükümetin, Lenin’i Alman Ajanlığı ile suçlaması üzerine Lenin Finlandiya’ya kaçar. Ancak, 1917 Devrimi yine de başarılı olacak, Lenin Rusya’ya dönerek, I. Dünya Savaşından çekildiklerini açıklayacaklardır. Rusların savaştan çekilmelerinden en büyük yararını, Lenin’i Rusya’ya gönderen Almanlar göreceklerdir.

II. Abdülhamid’i tahtan indirerek, (1908-1918) iktidarı ele geçiren, Türkçü-Milliyetçi-Mason-Siyonist-İttihatçılar, I. Dünya Savaşı’nda kimlerin yanında savaşa gireceklerdir? Elbette Almanların.

Parvus Efendi’nin taktikleri ne kadar tutarlı ve kendisi de ne kadar da becerikli değil mi?

Parvus, aynı dönemde hem Rusya’da önemli işler görmüştür, hem de Osmanlı İmparatorluğu’nda.

Prof. Niyazi Berkes, Parvus’un Türkiye’deki fikrî tesirinden şu sözlerle bahseder:

“Parvus’un bu fikirleri ittihat ve Terakki önderleri üzerine çok etkili olduğu gibi Türkçüler arasında da ilgi çekti.

İttihat ve Terakkinin 1911, 1912 ve 1913 kongrelerinde ve Türkçülük fikirleri yapan Fransızca Jeune Turc ve Türk Yurdu gibi gazete ve dergilerde bunun yansımalarını görürüz … C. Nuri ve Ahmet Agayef, Parvus’un ilişkili olduğu ve sahibinin bir Musevî (Sami Hirtzberg veya Günzberg?) olduğu söylenen Fransızca Jeune Turc gazetesinin yazarlarındandı…” (4)

Prof. Berkes burada, Türkçülük hareketi liderlerinin Parvus’la, Yahudilerle, siyonistlerle sıkı temasta bulunduklarını söyleyerek, Türkçülüğün, Yahudilikten doğma bir görüş olduğunu, üstü kapalı şekilde ima ediyor. (5)

Bu Noktada bir ara daha vermemiz gerekmektedir.

(Kral Abdullah, “Biz Osmanlıya neden isyan ettik” Kitabında: ), Arapların Osmanlı İmparatorluğu’na isyanın görünür nedeni: “İttihad ve Terakki’nin Türkçülük politikası”dır. Demektedir.

Bunlarla birlikte Arap İsyanı’na neden olan iddialar arasında;

-“Suriye, Filistin, Hicaz, Yemen ve Asir bölgesi komutanlığı” yapan İttihatçı Liderlerden Cemal Paşa’nın, “Arap ileri gelenleri arasında ortaya çıkan siyasi hoşnutsuzluğa ve düşmanca yönelimlere sert önlemlerle tepki göstermesi… Bölgede ‘Kasap Cemal’ ve ‘Seffah Cemal’ lakabı takılan paşa, levanten bölgesindeki Arap milliyetçilerini öldürtmesidir. Beyrut ve Şam’da öldürdükleri milliyetçilerin adlarının verildiği iki ana meydan bulunmaktadır…” (6)

Konunun anlaşılması adına bir not daha düşülmelidir:

-Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ü ülkesinde ağırlayan Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülaziz Buteflika, Osmanlı’nın Ortadoğu’ya hükmettiği barış ve huzur dolu dönemi hasretle aradıklarını belirterek ilginç mesajlar verdi. Osmanlı İmparatorluğu’nu oluşturan ülkeler arasında, İngiliz Milletler Topluluğu (The Commonwealth) benzeri bir yapının oluşturulması önerisinde bulunan Buteflika,

Osmanlı Devleti’nin bıraktığı boşluk doldurulamadı. Güçlü ve hoşgörülü Osmanlı düzenine her zamankinden çok ihtiyacımız var” (7)

Resimde görülen “KEMALİZM” İsimli kitabın: 1936 yılından (4461 sayı ile) yayınlanan Cumhuriyet gazetesinden sağ üst köşesindeki tanıtımında aynen şunlar yazılmaktadır:

“Türk inkılabı hakkında şimdiye kadar yazılmış eserlerin en mükemmelidir. Fransız Parlamentosu reisi Herriot ve doktor Köprülü Fuad eser için birer mukaddime yazmışlardır. Her gencin elinde bir tane bulunmalıdır.”

Bu arada Fransız siyasetçi Herriot ile Köprülü Fuad’ın Mason kardeşliği konusunu da meraklı okuyanların araştırmasına bırakalım.

KEMALİZM” Kitabın yazanın takma ismi: Tekin Alp (Munis Tekinalp)

Kitabın yazanın gerçek ismi : Moiz Kohen

Nereden nereye değil mi?

Ruslar, Avrupalı devletlerle birlikte, 19.Asrın başından itibaren planlı olarak, Yunanlıları, Sırplıları, Bulgarları Osmanlıdan ayırdılar. En son da bizler, kurduğumuz Devleti terk ettik. Neden terk ettiğimiz konusunda eminim çocuklarımıza anlatacak çok iyi nedenlerimiz vardır.

www.canmehmet.com

Devam edecek:

-Ünlü Türkçüler, Siyonistler ve Ajan Parvus’un oyunları

Resim: Web ortamından alınmış, alt yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

Açıklama ve kaynaklar:

(*)”OSMANLI YANLISI İNGİLİZ DIŞ İŞLER KOMİTELERİ”, Dr. Hüseyin Çelik

(1)Daha fazlası için bakınız; http://www.canmehmet.com/resmi-tarih-dosyasi-31-mart-vakasi-osmanli-hanedanligi-ile-halifenin-kafasinin-koparilmasi-operasyonudur-5.html

Ayrıca bakınız; Aktaran: Vehbi Vakkasoğlu, “31 Mart oyunu”. Köprü, Sayı: 61, Nisan 1982, s. 25. (Alıntı; Abdülhamidin kurtlarla dansı-1, Mustafa Armağan)

(2) Ve ayrıca bakınız;  http://www.sizinti.com.tr/konular/ayrinti/sultan-ikinci-abdulhamidin-ardindan-mart-2014.htm

(3)Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, İst. 1978. Sf. 616 (dipnot: 63). (Alıntı:PARVUS’UN TÜRKİYE HAKKINDAKİ YAZILARI, Prof. Dr. Mehmet ERÖZ. Daha fazlası için bakınız: http://dergipark.gov.tr/download/article-file/8535

(4) Prof. Berkes A.g.e: Sh. 462-616

(5) (Türk Yurdu, sayı: 9, 1912, sf. 262) (PARVUS’UN TÜRKİYE HAKKINDAKİ YAZILAR, Prof. Dr. Mehmet ERÖZ) Daha fazlası için bakınız: http://dergipark.gov.tr/download/article-file/8535

(6) Biz Osmanlıya neden isyan ettik, Kral Abdullah

(7) http://www.haber7.com/dunya/haber/85896-osmanli-milletler-toplulugu-onerisi

“Türkçülük” ve “Ne Mutlu Türküm Diyene” Düşüncesinin, Rus Devrimi Ve Devrimci Parvus Efendi ile Olan İnanılmaz İlgisi (1)

 

 

Türkçü aydınlar, Türk mü? Türk değilseler, neden “Türkçü” Kimliği ile yazı yazmış, felsefe yapmış, düşünce üretmişlerdir?

Açık ifadesi ile : “Türkçülük” Rusya’dan ithal edilmiş, özellikle Osmanlının son döneminde Museviler (Aralarında Osmanlı Vatandaşları da vardır) katkı sağlamışlar ve Yeni Devlet’in kuruluşunda bu felsefeyi başköşeye oturtmuşlardır?

Aşağıdaki belge ve bilgiler inanılır gibi değil, ancak, hepsi de birer tarihi gerçektir.

Çarlık idaresinden sonra
“Sovyet’lerin Ortaya Çıkışı

“…1905 öncesi (Rusya’da) işçilerin çalışma şartları çok ağırdı. Çalışanların hemen hemen hiçbir hakları yoktu. Tabii grev de yasaktı. Grevle, işçiler arasında örgütlenen grev komiteleri tarafından düzenleniyordu. Ancak, grev komiteleri bilindiği için birer birer yakalanarak şiddette cezalandırıyordu. Grev komitelerini ayrı ayrı örgütlenmenin polisin işini kolaylaştırdığı düşünülerek, bölgedeki tüm işçiler kurullar halinde örgütlendiler.

1905 baharından itibaren grev komiteleri “Sovyet” haline gelmeye başladılar. İlk kurulan Sovyetlerden birisi Ivanovo-Voznesensk endüstri şehrinde, 18 Mayıs’ta yapılandı.

Sovyet kaynaklarının da kabul ettiği gibi, temsilcilik seçimleri demokratik tarzda yapılıyordu. daha önemlisi 1905 Sovyetleri, sosyalist partiler dâhil herhangi bir siyasî partiye bağlı değildi. Mesela Ekim 1905’te Rusya’da büyük karışıklıklar yaşanırken St. Petersburg Sovyeti kurulduğunda, Lenin henüz yurtdışındaydı- içlerinde Troçki, Parvus gibi Menşeviklerin bulunduğu bir grup” kendi inisiyatifleriyle başkentte Sovyet kurmuşlardı.

Diğer taraftan Kasım 1905’te Petersburg’a dönüşünün arifesinde Bolşeviklerin yayın organı Novaya Jizn de, Sovyetlerin partiye katılmaları gerektiği şeklindeki görüşlere, Lenin eleştirerek karşı çıkmıştır. Lenin’e göre “İşçi Sovyeti Temsilcileri geçici devrimci hükümetin embriyonu olarak görülmelidir.’ (1)

Bu noktada çok önemli olduğu ve Rus Devrimi’nden sonra, bizde de oynayacağı  çok önemli tarihi rol ile ilgili “Parvus Efendi” hakkında bir açıklama yapılacaktır.

Parvus : 1905 yılında (Alexander Helphand Parvus), “Rusya’ya gitmek ve Troçki ile buluşmak istedi. Rusya’da Menşeviklerin yasal organı olan Nachalo yu yayınladılar ve gazeteyi kendi görüşlerine doğru kaydırdılar. Parvus küçücük bir gazete olan Russkaya Gazeta’yı aldı ve bunu 500.000 satan bir gazete haline getirdi. Parvus ve Troçki’nin çıkardığı gazetelerin her ikisi de, Bolşeviklerin kanuni organı Novea Zhizn’den çok daha fazla satıyordu, Parvus ve Troçki ikilisinin radikal bir kışkırtma Organı olarak kullandıkları gazete, “kahrolsun çarlık-, yaşasın işçi devleti” gibi aşırı ifadelerle gün geçtikçe etkisini daha da artırdı.” 1905 Devrimi nden sonra Türkiye’de bulunduğu yıllarda Parvus Efendi namıyla. İttihat Terakki’nin öncü kadrosu ve Türkçü çevrelerle yakın ilişkiler kurdu. Zamanın en etkin mecmualarından biri olan Türkçü yayın organı Türk Yurdunda, memleketin ahval-i maliyle ve iktisadîyyesiyle ilgili olarak yazdığı yazılar geniş yankılar buldu.’  (2)

Yukarıda da ifade edildiği gibi bilgiler inanılır gibi değil, ancak, Parvus, Rusya’daki görevini tamamlayınca, ikinci işi Osmanlı Devleti’nde olmalı ki, ülkemize gönderilmiştir. Bakalım üzeri örtülen hangi gerçekler bizi beklemektedir.

Devam edecek

-Parvus, sanki bizdeki tüm hastalıkları kendi üretmiş gibi bize çarelerini anlatıyor, hem de Türkçü yayın organlarında.

www.canmehmet.com

Resim: Tarafımızdan düzenlenmiştir.

Kaynaklar:

(1) 1905 RUS DEVRİMİ VE SULTAN ABDÜLHAMÎD, Hasip Saygılı, Sahife:122

(2) Abdullah İlgen, “Parvus Efendi” Türk Yurdu (Ocak 2011)  31/281. S. 147. (Alıntı:1905 RUS DEVRİMİ VE SULTAN ABDÜLHAMÎD, Hasip Saygılı, Sahife:122

Bir Ülke Kalkınmasında Deneyimin Önemi: Millet Olarak Gözden Kaçırdığımız Nedir?

 

 

Ailesinin ilişkilerini doğru yönetemeyen birisine, devlet yönetimi teslim etmişseniz, ülke olarak baştan kaybetmişsinizdir. Yönetimde başarılı olmanın basit kurullarını sıralarsak:

Yazılı ve sözlü olarak doğru ve nitelikli iletişim kurabilmek,

-Aynı anda birkaç işi organize edebilmenin yanında, olayların karşısında sakin kalabilmek,

-İşin gerektirdiği teknik bilgilere (temel seviyede de olsa) sahip olmak,

-En önemlisi : problemleri çözme becerilerine sahip olabilmektir. Önemine binaen bu konuyu biraz açarsak: Yönetimdeki kişi değişen durumlara uyum sağlamalı, Tarafları zaman ve beklentilerine göre doğru yönetmeli, öngörülmeyen her duruma bir çaresi olmalı, aynı anda birçok sorunu çözerek ilerleyebilmelidir.

Bunlar iyi, güzel de, böyle yöneticiyi nereden bulacak ve devletin yönetimini ona teslim edeceğiz?

Nereden mi bulacağız? Her dört yılda bir seçim yaparak, işin başına aile, şirket ve devlet yönetiminde hiçbir deneyimi olmayanları işim başına getirerek! Bu öneri elbette bir şakadır.

Bu noktada, yönetimleri tanımak adına ve kısaca,  Monarşi, Meşrutiyet (Anayasal Monarşi) ve Cumhuriyet yönetimleri kısaca tanımlarsak:

Monarşi: “Bir hükümdarın devlet başkanı olduğu bir yönetim biçimidir. Saltanatın bir başka adıdır. Seçim dışı yöntemler kullanılır. Bu hükümdar, Türkçede kral, imparator, şah, padişah, prens, emir, kağan…”

Meşrutiyet: “Meşruti monarşi, anayasal monarşi ya da parlamenter monarşi, hükümdarın yetkileri anayasa ve halk oyuyla seçilen meclis tarafından sınırlanmıştır. Bu monarşi genellikle “parlamenter”dir ve demokrasiye pek yakın olabilir: Kral devletin simgesi olarak kalır, ancak yürütme yetkisini bir hükümete bırakır; hükü­met de halk tarafından seçilmiş bir millet meclisinin kararlarına uyma­ya zorunludur.”

Cumhuriyet: “Ulusun, egemenliğini kendi elinde tuttuğu ve bunu belirli süreler için seçtiği milletvekilleri aracılığıyla kullandığı devlet biçimi”dir.

Genellikle söylenmese de, yönetim şekilleri arasındaki önemli fark: gücün nasıl paylaşıldığı veya kim, kimler tarafından hangi niyetle kullanıldığıdır.

Gerçeğinde (Anayasal/Parlamenter) Monarşiler ve cumhuriyetler açık bir şekilde birbirinden ayrılmazlar. Örneğin, şu andaki Britanya sistemi, anayasal bir monarşi’dir. Bu, “Monarşik Cumhuriyet” olarak da tanımlanabilir. Cumhuriyetler de, bazen bir iktidar (kurumlar) ele geçirildiğinde güç,  bir kısıtlama olmadan kullanılmakta ve yönetim diktatörlüklere dönüşmektedir. Çevremizde bunun bolca örneği görülebilir.

Gelelim başlıktaki deneyim meselesine:

İngiltere ve Japonya bugün karşılaştığı bir sorun için son bin yıllık (devlet) birikimini ortaya koyabilmekte ve çözümü o birikimleri içerisinde bulabilmektedir.

Diğer bir örneği ülkemizden verelim, Osmanlıyı (yaklaşık bin yıllık) tarihimizi, birikimimizi sıfırladık ve bugün içerimizde bulunduğumuz noktada geriyi göremediğimiz için gelecek için de isabetli görüşler üretemiyoruz.

Özetle, Devlet yönetiminde, (İngiltere-Japonya-İsveç-Norveç-Hollanda-Belçika) Bir meclis ve anayasanın yanında, Neden (Devlet birikimini temsil eden ve bunu uygulamada rehberlik yaparak kullanan) Kral-Kraliçe bulundurulduğu daha iyi anlaşılmaktadır. Yönetimde etkin karara bir başka örnek için  Amerika ve Fransa (başkanlık sistemi) gösterilebilir.

-Japonya, dünyanın nakit zengini, (Yönetimi: Anayasal Monarşi)

-Norveç, Avrupa’nın en yüksek kişi başı gelirine sahip. (Yönetimi: Anayasal Monarşi)

-Başkanlık sistemine sahip Amerika, “süper güç”, Fransa ise Nükleer Teknoloji üretimi ve zenginidir.

Sonsöz olarak bir Uzakdoğu deyimini aktaralım:

-“Hem kendinizi hem rekabetçilerini (düşmanlarınızı) tanırsanız, girdiğiniz yüz ayrı savaşı kazanırsınız.”

Peki, rekabetçilerimizi, düşmanlarımızı nasıl tanıyacağız? Elbette zengin devlet deneyimi, birikimi ile. Bu, kısa aralıklarla yapılan seçimlerle ve hiçbir devlet deneyimi olmayanlara ülke yönetimini teslim ederek değil.

www.canmehmet.com

Resim: Web ortamından alınmış, tarafımızdan düzenlenmiştir.

Erdoğan, Nükleer İle Enerji İhtiyacını Karşılar Cari Açığı Kapatır Halk İktidarını Sürdürür mü (Son)

 

 

 

Milli kaynaklardan üretemediğimiz için dışarıya olan enerji bağımlılığımız, yüzde 75 ve bunun parasal değeri, 40-50 milyar dolar civarındadır. Buna ithal ettiğimiz yüksek teknolojik sanayi ürünlerinin bedelleri de ilave edilirse,  yıllık kaçınılmaz cari açık toplamımız, 60-75 milyar dolara ulaşmaktadır.

Bu bizim acı gerçeğimizdir. Ne bu gerçeklerimizden kaçabiliriz, ne de içerisinde bulunduğumuz şartlarla bunu kapatabiliriz.

Teknik ayrıntıya girilmeden basit bir dille bunları nedenleri ve çözümleri aşağıda açıklanmıştır.

Batı Avrupa, (İngilte-Fransa), Amerika, Almanya ve Japonya, kalkınmada iki ana temel üzerinde yükselmiştir.

Bunlardan birincisi,  halkların (bilgi üretmeleri için) çok okuması ve devletlerinin kalkınmak için kendi halklarını ve sömürgelerini kanatırcasına sömürerek sermaye oluşturmalarıdır.

Bunun adına kabaca “Kapitalizm” diyebilirsiniz.

Osmanlı-Türkiye, ne başkalarını, ne de kendi halklarını sömürmemiş, bu nedenle ellerinde bir sermaye oluşmamıştır. Bu açık ifadesi ile, Osmanlı-Türkiye’nin imalat sanayinden, seri üretime (fabrikasyon) geçememesinin de ana nedenidir.

Buna elbette halkımızın (çağın gerektirdiği bilgiyi üretmek için) yeteri kadar okumadığı  da ilave edilmelidir.

İngiltere-Fransa (Amerika), Sanayi Devrimi birlikte artan enerji ihtiyacını, Osmanlıyı uzun vadeli bir planla yıkarak Ortadoğu petrolünü gasbederek halletmiş ; Osmanlı’yı (Türkiye’yi) de, ellerini, ayaklarını keserek (ileride, “sömürge” konumundan çıkamaması içinde) kültürel boyutta başka bir çizgiye taşımıştır.

Bu olaylar yakın tarihimize kadar çeşitli masallarla süslenerek getirilmiştir.

Ve bir gün geldi, anladık ki:

-Korunmak için askeri güce-silahlara,

-Büyümek için para, enerji ve bilgiye ihtiyacımız var.

Ancak, ortada ne ürettiğimiz modern silahlarımız, ne onları alacak kasada paramız, ne büyümek için enerji kaynaklarımız ve ne de tüm bunları yönetecek, ilim insanlarımız, yeterli bilgimiz var.

Peki, bunlara karşılık hiçbir şeyimiz yok mu?

-Olmaz mı?

-Kredi veren bir IMF var… Güvenliğimizi sağlayan NATO var… Yabancıların kendilerine eleman yetiştirdikleri özel ve yabancı misyoner okulları var.

Bugüne kadar yeterli yerli sermaye oluşmadığı için tüm büyük şirketler ne yazık ki (sermayesi) yabancı kaynaklıdır.

Bu noktada:  yalanlarla ve halkın sermayesi ile kurulan KOMBASSAN ve YİMPAŞ‘ı batıranları alenen KINIYORUM. Elbette batmıl olsa dahi bu tesisleri ülkeye kazandıran en küçük emeği geçenleri kutluyorum.

Ve geldik Sayın Erdoğan’ın şahsında halkımızın iktidar olmasına :

-Bir ülke için “Bağımsızlık” sözkonusu olduğunda sorgulanması gerekenler:

-Sözkonusu ülkenin ; Siyasi, ekonomik ve askeri (yönetim) yeterliliği var mıdır?

-Halkımız, kısmen de olsa bugün (% 60-70 oranında) siyasi bağımsızlığa sahiptir. Ancak, ekonomik ve teknolojik yeterlilik konusunda maalesef bu oranlara henüz çok uzağız.

-Peki neden?

-Enerji ve yüksek teknoloji konusunda dışarıya olan bağımlılığımız neticesinde ve mevcut imkanlarla kapanmayan ciddi boyutta cari açığımız bulunmaktadır. Üstelikte büyüyen bir ekonomi için enerji açığımız gittikçe artmaktadır. Bunun açık ifadesi ; ne kadar çok büyürsek o kadar çok borçlanacak olmamızdır.

Peki, Türkiye petrolü olmadığına göre büyümek için yeterli ve ucuz  enerjiye nasıl kavuşacak?

Bunun görünen ve bilinen en kısa yolu Nükleer Enerji üretimidir. Ancak burada da batı bize dirsek göstermiştir. Çünkü Nükleer Teknoloji sadece enerji için değil, Nükleer çağın gerekleri için de gereklidir. Batı, bunu elde etmemizi ister mi ? Elbette istemez.

Özetle, ihtiyacınız olan sivil-askeri teknolojiyi yerli kaynaklarla üretemiyorsanız, siyaseten bağımsız görünseniz de gerçekte açık olarak ekonomik SÖMÜRGE‘siniz.

Büyümek ve kalkınmak için ihtiyacımız olan enerjinin yüzde yetmişbeşi (halen) ithal edilmektedir. Ve bunun bedeli borçlanarak ödenmektedir.

Ve bugün geldiğimiz noktada İki Nükleer Enerji Üretim tesisi anlaşması yapıldığı anlaşılmaktadır.

Özeti, yıllar içinde, ileride neye ihtiyacımız varsa hepsi sistemli bir şekilde sömürgecilerin kontrolüne geçmiş ve biz sürekli olarak, milli bayramlarda, yazdığımız hayali destanlarla ve bağımsızlık türküleri ile sarhoşlar misali sallanarak yürümüşüz.

Özetin özeti: İçerisinde olduğumuz durum bu. Önce bunlarla yüzleşmemiz gerekmektedir.

Ama”, “O zaman öyleydi…” demeden.

Ve geldik bugüne:

Sayın Erdoğan İktidara geldiğinde, bağımsızlığımızın teminatı ordumuz, ihtiyacı olan çadır-telsiz ihtiyacının yüzde onbeş-yirmisini üretilmekte iken bugün (yüksek teknolojik araçlar da dahil) yaklaşık yüzde altmışbeşi üretilmektedir.

Üretmekteyiz, ancak, ürettiğimiz için başımıza (15 Temmuz darbesi dahil) gelmeyen kalmamıştır. Çünkü siyaseten bağımsızlık, askeri teknoloji ile taçlanacaktır, taçlanmaktadır.

Çözüm:

-Her vatandaş, (Ülkemizin bilgi ve bilgiden bilgi üretmesine katkı için) bir ayda iki kitap okumak zorundadır.

-Her vatandaş, aylık gelirinin yüzde 15-30 oranını DEVLETİN YATIRIMLARI İÇİN TASARRUF ETMELİ (bankaya yatırmalıdır.) Değilse, Ülke kazancı faiz olarak dışarıya çıkacaktır, çıkmaktadır.

-Hayati bir zorunluluk yoksa (Mevcut cari açık makul seviyeye inesiye kadar)  hiçbir şekilde ithal malı, makineyi, araç, SATINALINMAMALI-KULLANILMALIDIR.

Değilse,

-Milli Bayramlarda bayrak sallamaya devam eder, sömürge olarak yaşarız.

Yukarıdakiler yeteri kadar açık değil mi?

Haydi afiyet olsun!

www.canmehmet.com

Resim: web ortamından alınmış, alt yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

Erdoğan Başkanlık Sistemi ile Amerika’nın Baskısından Kurtulacak mı, Japonlar ve Almanlar ABD’nin Sömürgesi mi? (7)

İnsanın gelişmesi ve değişmesi düşünmesi ile doğru orantılıdır.

 

Japonlar ve Almanlar Amerika’nın sömürgesi mi? Veya bir devlet hangi koşullarda sömürge konumundadır?

Örneğin:
-İç ve dış güvenliğinizi kendi askeri gücünüzle mi sağlıyorsunuz?

-İç ve dış güvenliğinizi sağlayan güçleriniz, milli/yerli silahlarını-mühimmatları mı kullanmaktadır?

-Siyasi politikalarınızı ve devletlerarası anlaşmalarınızı, kendi istek ve çıkarlarınız doğrultusunda mı yapmaktasınız? “Ortaklık” veya “Stratejik ortaklık” kastedilirken taraf devletler, bu ortaklığa neler koyabilmektedir?

-“Bağımsız” olduğu iddia edilen ülke, kendi kültür değerlerini mi yaşamaktadır, yoksa, “Batılılaşmak!” veya başka bir isim altında farklı bir kültür değerlerini uygulamak için zorlanmakta mıdır?

-Sömürge olmadığı iddia edilen bir ülke, başka bir devletin askeri güvenlik şemsiyesi altında mıdır?

-Sömürge olmadığı iddia edilen ülke vatandaşları, hiçbir sınırlama olmadan başka ülkelere gidebilmekte, (bedeli karşılığında) yüksek teknolojik silahlar alabilmekte, bilgi transferini engelsiz sağlayabilmekte midir?

-Diğer ülkelerle karşılıklı ve eşit şartlarda ticaret yapabilmekte midir?

-En önemlisi, ülkede yetişen gençler hangi dilde eğitim yapmakta ve buna adı her ne olursa buna (örtülü olarak) zorlanmaktadır?

-Ülke Medyası, hangi devletlerin medyasından beslenmekte ve halk farkında olmadan bu haber (magazin) üzerinden kanaat sahibi olmaktadır?

-Bir Arap atasözü ile sorularımızı bitirelim. “Tekrardan kanaat oluşur” Bu açık ifadesi ile, çocukluğunuzdan itibaren size tekrar edilerek verilen her (değer) şey, sizin kutsalınız, doğrunuz ve vazgeçilmenizindir. Siz aslında, kendiniz değil, size verilenlerin toplamısınız.

Son söz:
-İnsan olmak farkında olmaktır.

Devam edecek

-Doğru soru cevabının yarısıdır.

-Japonya, Almanya ve …….. Sömürge midir?

www.canmehmet.com

Resim: web ortamından alınmış, yazı tarafımızdan hazırlanmıştır.

Amerikayı Tanımanın Tam Sırası: ABD/Batı Neden Ülkemizde Gerçek Bir Halk iktidarı İstememektedir (6)

 

 

Türk dostu İngiliz diplomat Amerika ve Avrupalı Devletlerin tuzaklarına karşı bizleri uyarır. Bu uyarıları ne yazık ki, bizler değil, Japonlar dikkate alır, birlikte başladığımız kalkınma hamlesinde başarılı olurlar.

Amerika ve Batı Avrupalı ülkeler her fırsatta dillerinden düşürmedikleri “Demokrasi, hukukun üstünlüğü, Özgürlük, vb.”  uygulamaları, sömürmek için hedef aldıkları ülkelerde asla istemezler. İstemezler, çünkü, halkı özgür ve iktidarda olduğu devletleri sömürmeleri mümkün değildir. O ülkelerde yasaları halk yapar, halk uygular ve iktidar gücünü halk kendi lehine kullanır. Bu anlayışla, nerede ise tüm sömürgelerde (sözde) Cumhuriyet, gerçeğinde ise dikta yönetimler, diktatörler vardır.

Bizleri uyaran İngiliz Diplomatın uyarıları aktarmadan önce, Türkler ve Japonlarla ilgili büyük benzerlikler taşıyan hikayemizi aktarıyoruz.

İspanya, Hollanda, Fransa, İngiltere, Rusya Ve Amerika tarafından (19. Asrın ortalarında) eş zamanlı olarak, Türklerin ve Japonların gelecekleri ile ilgili uzun vadeli iki plan hazırlanır.

Bu planlardan birincisi, ticaret yolu ile sömürmek; ikincisi, Halklarını Hristiyanlaştırarak, Batı kültür değerleri üzerinden dönüştürmek.

Bu plan kapsamında Amerikadan ülkemize özel görevle gönderilen Misyoner Hamlin,1863’de, (Bebek İlahiyat Okulu’nu) Robert Koleji’ni açmıştır. Türk araştırmacılara göre, Okul, Misyonerlik ve Ajan Yuvası’dır. (1)

Bu okulun açılmasında alınan iznin hikayesi, Japonların serbest ticarete zorlanması arasında çok büyük bir benzerlik vardır.

-O dönemde (Osmanlı Devleti’nde) Hristiyan Alemi (Ruslar, Fransızlar, İngilizler ve yerel uzantıları, Katolik Ermeniler vb) bir tarafta, Osmanlı’yı bilinçli olarak biri bitmeden diğerini soktukları savaşlarla maliyesini ekonomik yıkıma götürürken, bir taraftan da Müslüman Türklerin kültür değerlerini yozlaştırarak yıkmayı çabuklaştırmanın hesapları içindedir.

Ancak, ileride paylaşacakları Osmanlının Mirası’na yanlarına bir ortak daha istemeyen Fransız (Cizvitler) ve Ruslar bu (misyoner) okulunun (Bebek İlahiyat Okulu adıyla) açılıp, Robert Kolejine ve en sonunda da Boğaziçi Üniversitesi’ne dönüşen eğitim mekânının) açılmaması için büyük mücadeleler vermişler ve ellerinden geleni yapmışlardır. Rahip Hamlin, önceleri okula izin alabilmek için devreye sokmadık kişi bırakmaz. Ancak, bu durum bir anda değişir ve Girit isyanı ile sonun başına gelinir.

O sıralarda ABD’li Amiral Farragut Bâb-ı Âli’ye gelmiştir. Papaz Hamlin bu kez şansını bu Amiral üzerinden denemeye karar verir ve okul izni için Amiralden aracılık etmesini ister. Amiral Bâb-ı Âli’den Hamlin’in istediğine müspet cevap verilmesini aksi halde Akdeniz’e Yunanistan lehine zırhlı gemiler göndereceği tehdidinde bulunur. Etekleri tutuşan Osmanlı bürokrasisi “Farragut’un zırhlılarından birinin Akdeniz’e açılmasındansa iznin verilmesini daha uygun görürler. (2)

 Aynı dönemde Japonlar ve Amerikalılar arasında bakalım neler yaşanmaktadır:

1853 yılında Amerikalı amiral Matthew Perry, ABD adına ticarî imtiyazlar (kapitülasyonlar) almak üzere bir donanma ile Tokyo limanına yanaştı. Şogun, anlaşma imzalamaya hiç istekli olmasa da, sonunda Perry’nin Tokyo’daki Uraga kasabasını topa tutmakla tehdit etmesi nedeniyle masaya oturmak zorunda kaldı. Neticede Amerikalı amiralin istediği anlaşma imzalandı (1858). (3)

Tehdit elbette sadece ticaret ayrıcalıklarla ile sınırlı değildir.

“…Japonya’ya Batı İlgisi Tokugowa Dönemi (1603-1867) Japonya’sında Hıristiyan misyonerleri ile temsil edilmişti. Bunun dışında, Japonya’nın Oshimya adasında, İspanya ve Portekiz tüccarlarından oluşan küçük bir grubun faaliyet yapmasına olanak tanınmıştı. Daha sonra bu gruba bilimsel çalışmaları ile öne çıkan Hollandalılar da dahil edilmiştir. Misyonerlik faaliyetleri Afrika’nın aksine tüm Asya’da olduğu gibi Japonya’da da başarısızlığa uğramıştır.

Japonya’da Meiji döneminde Hıristiyanlığın bir ulusal din olarak benimsenmesi söz konusu edilmiş, ancak sert muhalefet sonucu bu yöndeki tartışmalardan vazgeçilmiştir. Geleneksel kültür ve ahlak öğretilerinin üstünlüğü konusunda oybirliği yeniden sağlanmıştır. Japonya’nın direnişi ve Batı’da görülen sekülerleşme süreci, Batı’nın yeni kimliği, misyonerlik faaliyetlerini sona erdirmese bile epeyce zayıflatmış durumdaydı. (4)

Artık Batı varlığı, kendini ticaret ve sömürgecilik faaliyeti ile sınırlandırmak durumunda kalmıştır.

Bu noktada Japonların birkaç tespitini aktarmak yararlı olmalıdır.

-Japon yazarı Aizawa Seishisaii (1782-1863) ülkesine yönelik tipik Batı tutumunu şu şekilde tasvir etmektedir:

“Barbarlar bir ülkeyi bozmak istiyorlarsa, ilk önce ticaret yapmak istediklerini söylüyorlar ve bu arada ülkenin düzenini öğrenip hem kar, hem de ‘casusluk’ ediyorlar. Eğer şartların elverişli ve değerlendirebileceklerini düşünürlerse ülkeye hemen asker çıkarıyorlar. Bunu başaramayacaklarını anlarlarsa dinlerine uygun ibadetle halkı kandırmaya ve kalplerine hitap etmeye başlıyorlar. Böylece kendilerine olan tepkiyi önlemek istiyorlar ” (5)

-“Hıristiyan misyoneri buraya öğrenmeye değil değiştirmeye geliyor” (6)

Yukarıdaki açıklamalardan Amerikalıların, 19. Asrın ortalarında dünya siyaset sahnesinde tehditle Misyoner Okulları ve serbest ticaret anlaşmaları üzerinden kendilerine yer açmaya çalıştığı görülmektedir.

Gerçeğinde Misyoner okulları çok maksatlıdır. Bu okullarda hem yerel halkın kültürü yozlaştırılmakta hem de amaca uygun yetiştirilen öğrenciler üzerinden ülke yönetimi ele geçirilmektedir.

Devam edecek

-Japonlar kalkınma hamlesi için çok uzun süre sınırlarını yabancılara kapatırlar.

– Japonlar, Osmanlı ile birlikte başladıkları kalkınma hamlesinde Sömürgeci Batı’nın tuzaklarından nasıl kurtuldular ve Japonların kalkınmasında halkın iktidarda olması neleri değiştirdi?

Resim:web ortamından alınmış, yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

(1)Daha fazlası ve kaynaklar için bakınız:

http://www.canmehmet.com/robert-kolej-dosyasi-fatihin-hisar-taslarindan-tersine-fetih-icin-yapilan-bir-okulunun-hikayesi-1.html

(2) Yararlanılan eser, “Robert Kolej Uğrunda Bir Ömür” İstanbul: Dergâh Yay., Kasım 2012, Daha fazlası için bakınız: http://www.canmehmet.com/robert-kolej-dosyasi-arsa-satan-adam-kiyamete-kadar-onlarin-can-sesini-dinlesin-6.html

(3) BATI TERÖRÜ, ROGER GARAUDY, Daha fazlası için bakınız: 1)    http://www.canmehmet.com/amerika-ve-ingiltere-osmanlinin-yeni-devlete-donusturulmesinin-neresindedir-8.html  2) http://www.canmehmet.com/yabancilar-hedef-ulkelerde-okul-ve-askeri-usleri-nasil-acabilmekte-ve-izin-alabilmektedir.html

(4) (Altuğ:1967, 18). (Alıntı: JAPON MODERNLEŞMESİ ÜZERİNE (1868-1912)

Hakkı Büyükbaş, Yrd. Doç. Dr., Erciyes Ü., Nevşehir İİBF, hbuyukbas@eunev.edu.tr

(5) Stenzel:1982, 217.  (alıntı: JAPON MODERNLEŞMESİ ÜZERİNE (1868-1912) Hakkı Büyükbaş, Yrd. Doç. Dr., Erciyes Ü., Nevşehir İİBF.  hbuyukbas@eunev.edu.tr

(6) Kakuzo: 2001, 22. (alıntı: JAPON MODERNLEŞMESİ ÜZERİNE (1868-1912) Hakkı Büyükbaş, Yrd. Doç. Dr., Erciyes Ü., Nevşehir İİBF.  hbuyukbas@eunev.edu.tr

Dünya’da İlk Kez Başörtüsü Devrimi İle İktidar Olan Milletimizi Ayakta Alkışlıyoruz (5)

 

Bir sözün doğruluğunu, bir hareket yaptığımızda anlarız.

 

 

Yakın tarihe kadar neden en önemli tartışmaların, “Din-Gelenek-Başörtüsü” etrafında yoğunlaştığını bilir misiniz? Bunun en büyük nedeni: Halkın, “İslamcı, milliyetçi, muhafazakâr” değerleri temsil etmesi, bu değerlerin (yönetenlerce) baskılanmaması durumunda, iktidar koltuğuna halkın oturması : Bu, açık ifadesi ile, egemenliğin kayıtsız şartsız millete geçmesidir.

Kısaca, “Cumhuriyet, laiklik elden gidiyor!” söylemleri, düzenin sahiplerinin, iktidarı kaybetme korkularına karşı uydurdukları ifadelerdir.

Darbelerin yapılmasının nerede ise, tek nedeni budur. Halk iktidara gelmemelidir. Gelmemelidir ki : ülke birkaç bin (iç-dış) aile tarafından sömürülmeye devam edebilsin.

Bu noktada şu akla gelmelidir: İlkelerinden birisi de, “Halkçılık” olan Cumhuriyet Halk Partisi, halkın çoğunluğunun kullandığı başörtüsüne neden karşı çıkmış, kız çocuklarının eğitim-öğrenimine engel olmuştur? Bunun nedeni :

Beyaz Türkler; Batı kültürüyle yoğrulmuş, Avrupa görmüş, Cumhuriyet’in ve laikliğin savunucusu bir seçkinler tabakasıdır. ‘Zenci Türkler ise milliyetçi, muhafazakâr ve İslami değerleri temsil eden gelenekli zümredir.(1)

Beyaz Türkler, Gri Türkler ve Siyah Türkler : Başörtü Devrimi ile iktidar olunur mu?

Kürsüden indirilen İHL’li kız konuştu

Adana’nın Kozan ilçesinde, 24 Kasım Öğretmenler Günü dolayısıyla düzenlenen törende, kompozisyon yarışmasındaki ödülünü almak için çıktığı kürsüden başörtülü olduğu gerekçesiyle indirilen İmam Hatip Lisesi öğrencisi Tevhide Kütük, ‘Başörtüme bakacaklarına, başarıma baksalardı daha iyi olurdu.

…Kütük, yaptığı açıklamada, Öğretmenler Günü dolayısıyla düzenlenen kompozisyon yarışmasında ‘Bir Öğretmen Olmalı’ başlıklı eseriyle birinci olduğunu öğrenince büyük bir sevinç duyduğunu belirtti. Bu sevincinin ödül töreninde hayal kırıklığına uğradığını ifade eden Kütük, yaşadıklarını şöyle anlattı:

‘Ödülümü almak için sahneye çıktığımda sunucu öğretmen bana ‘hangi okulda okuduğumu’ sorduktan sonra protokole gitti.

Protokolün bakışından beni sahneden indireceklerini sezmiştim ve sezgim gerçekleşti. Sunucu öğretmen bana ‘Aşağıya iner misin, senin ödülünü sonra vereceğiz’ dedi. ‘Neden’ dediğimde ‘öyle isteniyor’ dedi. Ne yapacağımı şaşırdım. Afalladım ve gözyaşları arasında sahneden indim. Daha sonra annemin yanına geçtim. Hakkım yenildiği için bir şeyler yapmalıydım.

Milli Eğitim Müdürü’nün yanına zorlukla giderek ‘Neden hocam?’ diyebildim. Bana, ‘senin kılık kıyafetin yönetmeliğimize uymuyor’ dedi. Sonra salonu annemle beraber terk ettim’…

ANNE : NASIL TESELLİ EDECEĞİMİ BİLEMEDİM

Anne Gülsiye Kütük ise kızının kürsüden indirilmesinden sonra ağlamaya başlayınca çok üzüldüğünü söyleyerek, ‘Bir başörtüsü insanı bu kadar mı rencide ediyor? Başarılı bir birey yetiştirmeye çalışırken kızıma yapılan bu hareket bir anne olarak beni derinden üzdü. Kızım ağlayınca onu teselli etmek için ne yapacağımı şaşırdım. Kızımın bu duruma düşmesini istemezdim’ diye konuştu.

BABA : BİZ BU VATANIN EVLATLARI DEĞİL MİYİZ?

Baba Arif Kütük de, kızının başarı getirirken başörtüsü nedeniyle böyle bir tepkiyle karşılaşmasının kendisini fazlasıyla üzdüğünü belirterek, ‘Biz bu vatanın evlatları değil miyiz?’ diye sordu. (2)

Türban yasağının geçmişi

Üniversitelerde ilk türban eylemi 1967’de A.Ü. İlahiyat Fakültesi’nde yaşandı.

Türbanıyla derslere girmek isteyen Hatice Babacan üniversiteden atıldı. 1982’de kıyafet genelgesiyle türbanı yasaklayan YÖK, 1984’te bu yasağı kaldırdı. Ancak 1987’de ’disiplin suçu’ denilerek yasaklandı. Özal Hükümeti’nin, türbanı serbest bırakmak amacıyla YÖK Yasası’nda yaptığı değişiklik veto edildi. Özal hükümeti 1988’de 2. yasa değişikliğini çıkardı. Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in başvurusu üzerine Anayasa Mahkemesi, 1989’da iptal etti. 1990’da türbana izin veren 3’üncü kanunu çıkarıldı. SHP Anayasa Mahkemesi’ne götürdü. Reddedildi. Prof. Kemal Gürüz’ün YÖK Başkanlığı’nda, 15 Eylül 1997’de bir genelgeyle türbanlı öğrencilerin okullara alınması yasaklandı. (3)

Hürriyet yazarı başörtü yasağı Kenan Evren’in o sözüyle başladı,

İşte Ahmet Hakan’ın Türkiye nasıl bu hale geldi? başlıklı yazısı:

– KENAN EVREN: Bu memlekette başörtüsü için ilk “Yasak hemşerim” lafını eden kişidir kendisi… Üniversitelerde başörtüsü yasağını o başlattı… O, “Yasak hemşerim” dedi ve ünlü yasak da başlamış oldu.

– CHP ÇİZGİSİ: Kenan Evren’in “Yasak hemşerim” dediği zamanlarda CHP yoktu, öncülleri vardı. Kenan Evren’in her yasağına itiraz eden bu öncüller, ilk kez, Evren’in bir yasağını pek bi’ beğendiler. Anında “Başörtüsü yasak olmalıdır, Kenan Paşamız haklıdır” pozisyonuna geçiverdiler.

– TURGUT ÖZAL: İktidar olup da muktedir olamadığı için hiçbir şey yapamadı üniversite kapılarında itilip kakılan başörtülüler için. Bir ara başörtüsünün adını “modern türban” olarak değiştirip bir şeyler yapmaya çalıştı ama nafile! Hakiki muktedirler “Türban da yasak hemşerim” diyerek noktayı koyuverdiler. Turgut Özal da işin peşini kovalamaktan vazgeçti.

– YILMAZ VE ÇİLLER: Bu ikisi ne yaptı başörtüsü yasağını kaldırmak için? Hiç! Hiçbir şey! Başörtüsü için bir şey yapmadılar ama yaptıkları şeyler vardı: Mesela Mesut Yılmaz imam hatip okullarının kapısına kilit vuran yasayı savundu, yasaya karşı çıkanlara “aydınlıktan korkan yarasalar” dedi. Mesela Tansu Çiller Amerika’lara, Avrupa’lara falan gidip “Bu türban yanlılarını ancak ben durdururum, beni destekleyin” dedi.

– BÜLENT ECEVİT: Öyle şeyler yaptı ki başörtüsüne karşı, neredeyse şampiyon oldu. Meclis’e giren başörtülü kadın milletvekili için “Bu hanıma haddini bildiriniz” dedi. Başörtüsüyle Meclis’e girmeyi devlete meydan okumak olarak değerlendirdi.

Partisinin milletvekilleri de Meclis’e giren başörtülü kadın milletvekiline yumruk sallayıp “Dışarı, dışarı” diye bağırarak utanç verici bir ayine imza attılar.

– SÜLEYMAN DEMİREL: Cumhurbaşkanı sıfatıyla başörtülü kadın milletvekiline “ajan provokatör” demesini geçtim… Yine aynı sıfatla üniversite kapısından kovulan başörtülü kızlara, “Burada size ekmek yok, hadi gidin Arabistan’da okuyun” dedi. Diyebildi…

– KEMAL KILIÇDAROĞLU: Yorgan gidip kavga bittikten sonra üniversitelerde başörtüsü özgürlüğü konusunda kısmen özgürlük yanlısı bir tutum alsa bile… Şöyle masaları falan yumruklayarak, “kimse kimsenin kılık kıyafetine karışmasın kardeşim, bırakın isteyen istediği gibi giyinsin, size ne” diyemedi, demesini bir türlü beceremedi.

Kısacası…

Yasakladılar, uğraştılar, mücadele ettiler, oyaladılar, zulme destek çıktılar, laf edemediler, laf etseler bile istismar için ettiler, tek bir adım bile atmadılar, halkın önemli bir kısmının talebini görmezden geldiler, gözlerini kapadılar, aleni düşmanlık yaptılar, dost gibi gözüküp düşmanlığa meylettiler falan…

Sonuçta ne oldu?

Şu oldu:

Halkın büyük bölümü, bu saçma, anlamsız ve haksız yasağı ortadan kaldırma potansiyeli taşıyan partiyi iktidara taşıdı, her girdiği seçimde oylarını arttırdı, muktedir olmasını sağladı.

Yani AK Parti’nin her girdiği seçimden daha büyük bir oy potansiyeliyle çıkmasını sağlayan biraz da diğer bütün partilerin başörtüsü yasağına karşı sergiledikleri sekter, lakayt, yasakçı ve etkisiz tutumlarıdır. (4)

Yukarıda anlatılanlardan anlaşılan,

Başörtü serbestisine kadar iktidarda (Halk ve) Halkın değerlerinin olmadığıdır.

www.canmehmet.com

Devam edecek

-Türkiye’nin Batılılaştırılması bir tuzak mıydı? Doğrusu, Batılılaşmak değil de çağdaşlaşmak mı olmalıydı?

-Başımıza gelecekleri yaklaşık, 140 yıl evvel Türk dostu bir İngiliz diplomat anlatıyor

Resim: Web ortamından alınmış, alt yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

Kaynaklar:

(1)Rifat N. Bali, ‘Tarz-ı Hayat’tan Life Style’a Yeni Seçkinler, s. 330 (Alıntı: Türk Toplumunda aydın sınıfın anatomisi)

(2)Daha fazlası için bakınız: http://www.haber7.com/guncel/haber/282823-kursuden-indirilen-ihlli-kiz-konustu   GİRİŞ 26.11.2007 16:00 (İHA)

(3) Daha fazlası için: Hürriyet Haber 10.02.2008

http://www.hurriyet.com.tr/gundem/turban-yasaginin-gecmisi-8201449

(4) Daha fazlası için bakınız: http://www.hurriyet.com.tr/turkiye-nasil-bu-hale-geldi-24890553

Halkımızın 15 Temmuz Direnişi ile Ordumuzun Yerli SİHA’lara Kavuşması Ülkemizin Önünü Açmıştır (4)

 

Bir devlet diğeri ile ancak çıkarı kadar dosttur. 

 

 

Değil İstanbul’un el değiştirmesi, kontrol eden gücün değişmesi bir DÜNYA SAVAŞI nedenidir. (1) O halde 15 Temmuz 2016 Askeri Darbesi hangi mutabakatların, antlaşmaların sonucudur? Ve bu kez ne oldu da (İç ve Dış) Darbeciler, seçilmiş halk iktidarını indiremediler? Bunun için öncelikle NATO ve Avrupa Birliği’nin kuruluş amaçları sorgulanmalıdır.

Başlamadan İnsan, Toplum ve Devletlerle ilgili bir anlayışın not düşülmesinde yarar olacaktır.

Kimse size karşı değildir, herkes kendi tarafındadır.

Bu ifadeden anlaşılması gereken : Kimsenin sizinle şahsi bir hesabının olmadığı, meselenin, çıkarının sizin çıkarınız ile çakışması, çatışması olduğudur.

NATO”,  Bir  “Savunma” mı,  “Amerikan Emperyalizmi-Yayılmacılığı” nın aracı mıdır?

NATO (sadece) bir “Askeri İttifak” Değildir. İttifak’lar (Askerler), bir çıkar düzeninin korunması görevi için vardır.  Bu anlayışla NATO, Amerikan (Batı) yayılmacılığının aracıdır.

-NATO (Kuzey Atlantik Paktı), 12 Farklı Devlet arasında, 1949 yılının Nisan ayında  imzalanmıştır.

NATO’nun (görünür) en önemli özelliği; “hukukun üstünlüğü ve özgürlükleri tanıyan devletlerin barış ve güvenliğini sağlamak, ayrıca askeri, sosyal ve kültürel olarak birbirlerine destek sağlamak noktasında, ortak faydalar güden ülkelerin bir araya toplanması” ile oluşturulmuş” Olmasıdır.

NATO’nun kuruluş gerekçesi:

2. Dünya Savaşı’nın ardından, gelişmeye başlayan teknoloji, çeşitli silahlar ve özellikle kitle imha silahlarının, bir takım ülkelerin tekelinde bulunması, yaşanılan savaş tecrübeleri, milletlerin dünya üzerinde tek başına var olabilmelerini olanaksız kılmaya başladı. Bu nedenle, milli menfaatleri benzer yönde olan büyük devletler, belli noktalarda buluşarak, dayanışma ve işbirliği yapmak zorunda kaldı. Bu doğrultuda bir araya gelen on iki ülke, Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın 51. maddesi çerçevesinde hazırlanan, toplam 16 maddelik antlaşmayı 4 Nisan 1948 tarihinde, ABD’nin Washington Şehri’nde imzaladı. İmzalanan antlaşma onaylanarak 24 Ağustos 1949 tarihinde yürürlüğe girdi.

İttifakın kuruluşundaki devletler: Birleşik Krallık, Belçika, Kanada, Danimarka, Fransa, İzlznda, İtalya, Lüksemburg, Hollanda, Norveç, Portekiz, Amerika Birleşik Devletleri.

 

Bu devletlerden Meşruti Monarşi-Parlamenter Sistem ile Yönetilenler:

-Birleşik Krallık, Belçika, Kanada, Danimarka, Hollanda, Norveç, Lüksemburg (Dükalık)

Tam ve Yarı Başkanlık ile yönetilenler:

-Amerika Birleşik Devletleri, Portekiz, Fransa.

Gerçeğinde Amerika ve Rusya Kendilerinden küçük devleri sömürmek üzere farklı askeri antlaşmalar, “Varşova Paktı” (*) ile gruplaşmışlardır. Bu tezgâha (Amerika’n dostlarına) göre: “Rusya öcü!” ; Rusya’ya göre Amerika, “En büyük emperyalisttir.”

Gerçeğinde bu (sömürme) iş sıraya bindirilmiştir. Önce Balkan ülkeleri Rus Tankların altında ez(dir)ilmiş, arkasından da Ortadoğu kan gölüne dön(dürül)müştür.

Bu aşamada İsrail Devleti’nin kurulmasını ve Rusların da buna bir taş koymamasının nedenini: Araplara (Ortadoğu) Bölgesine satılan yüzlerce milyar dolarlık silahlarda arayabilirsiniz.

Avrupa Birliği: (Yıl, 2004)

Fransa (eski) cumhurbaşkanlarından Giscard d’Estaing, 2004 yılında, AB ile ilgili görüşlerini açıklamaktadır:

-“Avrupa’nın ortak kimliği Hıristiyanlıktır. Türkiye bunun hangi parçasını oluşturabilir? Türkiye bir İslam ülkesidir. Bu iki kimlik bir arada olmaz. Aksi hâlde AB dağılır.

–Türkiye, AB’ ye girmesi için; İslam kimliğinden, egemenliğinden, bağımsızlığından vazgeçecek mi?

-Brüksel’i Ankara yerine başkent kabul edecek mi?

-Türkiye Avrupa tek devletinin bir federe devleti olacak mı?

–Türkiye halkı bu gerçekleri hiç bilmiyor.” (2)

Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’da  AB’nin oyalamaları karşısında artık dayanamamış olmalı ki, 12 Temmuz 2017’de  konu ile ilgili aşağıdaki açıklamayı yapmıştır :

“Erdoğan’dan kritik açıklama! ‘Bizim için vazgeçilmez değil

BBC’ye röportaj veren Cumhurbaşkanı,

Eğer AB açık açık biz  Türkiye’yi kabul edemiyoruz derse, bu bizi rahatlatır. B ve C planlarımızı hayata geçiririz.  Avrupa Birliği bizim için vazgeçilmez değil, biz rahatız” dedi.

Erdoğan’a göre, Türklerin çoğu artık AB’yi istemiyor ve uluslararası örgütün ikiyüzlü olduğuna inanıyor. (3)

Gerçeğinde Avrupa Birliği’nin kuruluş gerekçesi nedir?

Kuruluş gerçeğinde: Avrupalı devletlerinin kendilerini ABD ve Rusya’ya karşı koruma niyetinin yanında, AB’nin ; ABD-NATO için Rusya’ya karşı tampon olma görevi olmalıdır.

Bunu biraz daha açalım:

“…Amerika’nın rekabeti Avrupa Birliği’ni dayattı

Günümüzde varlığını sürdürdüğü biçimiyle Avrupa Birliği, kimi burjuva yazarların göstermek istediğinin tersine hiç de Avrupa ülkelerinin aralarındaki sınırların kalkması yolunda ilerlemedi. Esasen birliği teşvik eden temel faktör, Avrupa’nın ortak tarihsel ve kültürel kimliğinin bütünleştirilmesi masalı değil, bu tür oluşumlar bakımından her zaman olduğu gibi ekonomik çıkarlardı.

AET’yi AB’ye ilerleten başlıca neden, Amerikan ve Japon rakipler karşısında birleşerek daha fazla rekabet gücü kazanma güdüsüydü. Nitekim 60’lı yıllarda emperyalist güçler arasında yükselen rekabet, özellikle ABD ile Avrupa arasındaki çekişme, Avrupa’nın ekonomik birliğinin ilerletilmesi hedefine can verdi. (4)

Demek ki, kimse size karşı değildir. Herkes kendi tarafındadır.

NATO ve Avrupa Birliği kuruluş gerekçelerini birbirlerine eklediğimizde, kimsenin vitrinlerde sergilenen “Demokrasi, Hukukun üstünlüğü, Kadın Hakları, İnsan Hakları” vb. ile ilgili bir kaygılarının olmadığı görülmektedir.

Bu nedenle “Oltadaki Balık” (**) Türkiye, kendi ayakları üzerinde durduğu, sömürge çizgisinden uzaklaşmaya başladığı anda hemen “çek bir çay demli olsun!” Pardon, “Yap bir darbe kanlı-canlı olsun!” kahveleri, senaryoları ateşe sürülmüştür.

Ancak, bugüne kadar böyle gelen bu süreç, Milletimizin uyanması ve Sayın Erdoğan’ın da liderliği ile İnşallah, 15 Temmuz 2016 tarihinde son bulmuştur.

Bu aşamadan sonra, Millet olarak bizlere düşen, çok okumamız, çok çalışmamız ve ihtiyacımız olan sivil-askeri yüksek teknolojik araçları-sistemleri kendimiz üretmemizdir.

Dışarıya olan yüksek teknolojik bağımlılığımız devam ettiği sürece, tam bağımsızlık, düşündüğümüz manada gerçekleşmeyecektir.

Devam edecek

-Afrin temizlik operasyonu’nda  kendi ürettiğimiz yüksek askeri teknolojiler bizlere neler kazandırmıştır?

www.canmehmet.com

Resim: Web ortamından alınmış, yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

Kaynaklar:

(*)”Varşova Paktı, 14 Mayıs 1955 tarihinde Varşova’da, sekiz sosyalist ülkenin imzaladığı “Dostluk, İşbirliği ve Karşılıklı Yardım Antlaşması” ile kurulan askeri ve siyasal birlik. Antlaşmayı imzalayan ülkeler Arnavutluk, Bulgaristan, Çekoslovakya, Doğu Almanya, Macaristan, Polonya, Romanya ve SSCB’ydi. Pakt, Macaristan, Çekoslovakya ve Afganistan’ın işgalleri gibi önemli siyasal olaylarda askeri unsur olarak yer almıştır…”

(**) Oltadaki Balık Türkiye: Emperyalizmin Tuzaklarındaki Ülke, M. Emin Değer

(1) Bu ifade Fransız Komutan Napolyon’a aittir.

(2)Bitmeyen hesap”, Yaşar YAZICIOĞLU. S.67-3

(3)http://www.milliyet.com.tr/son-dakika-erdogan-dunyaya-ilan-siyaset-2483398/

(4)http://marksist.net/elif_cagli/AB_avrupa_birligi_gercegi.htm

Sayın Erdoğan Halka İktidarı, Ordumuza Yüksek Teknolojik Bağımsızlık Kazandırdı (3)

 

 

Kıbrıs’ta 1974 yılındaki savaşta kendi uçaklarımızın, Kıbrıs’a asker ve teçhizat getiren Yunan gemileri zannıyla kendi gemilerimizi bombalaması ve Akdeniz’in 54 denizcimize mezar olması ile ilgili acı olay hala yüreklerimizi sızlatmaktadır.

Geminin batışı o zaman “kuvvetlerimiz arasındaki koordinasyon eksikliği”yle izah edilmişti.

Bu bölümde, ülke olarak kısa sürede nerelerden nerelere geldiğimizi öğrenmek adına bu olayın kısa bir özeti aktarılmaktadır.

Kocatepe’nin Türk Uçaklarınca Batırılması 21 Temmuz 1974, Kıbrıs açıkları

20 Temmuz 1974’de Kıbrıs çıkarma harekatı başladığında Kocatepe gemisi de Mersin Limanı’nda hazır durumdaydı. Harekat sırasında Yunanistan gemilerinin Türk bayrağı çekeceği, ve telsiz operatörü olarak Türkçe bilen kişiler kullanacağı, bu sayede Türk uçaklarının kandırılacağı öğrenilmişti.

Bu konuda dönemin başbakanı Ecevit, Amerikalı yöneticilerle de görüşmüş ancak bir sonuç alınamamıştı. Çıkarma operasyonları devam ederken 21 Temmuz 1974’de bölgede (Baf açıklarında) konvoy halinde Yunan gemileri olduğu yönünde bir istihbarat alınmış ancak bu doğrulanamamıştı.

Bunun üzerine 301 nci Filo’ya ait S-2E tipi Tracker Deniz Karakol uçakları keşif için gönderildi. Radar görüntüleri, 4 destroyer ve 7 nakliye gemisinin Ada’ya yaklaşmakta olduğuna işaret ediyordu. Teyit için 184 ncü Filo’ya ait RF-84F uçakları da keşif için gönderildi. Elde edilmiş radar bulgularının aksine, denizde olması gereken yerlerde ve Ada ile Antalya arasındaki alanda fiziki hiçbir netice elde edilemedi.

Kocatepe ve iki tane daha muhribimiz bölgeye bu konvoyu aramak ve önünü kesmek için gönderildi.

İngiltere, Türkiye ve Yunanistan’ın garantörlüğünde 1960’da resmen kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti adadaki iki etnik topluluk arasındaki ilişkileri bir sisteme bağladıysa da Türkler ve Rumlar arasındaki sorunlar bir türlü sona ermiyordu. Her iki topluluk içinde de adanın Türkiye’ye ve Yunanistan’a bağlanması için faaliyetler sürüyor, zaman zaman da saldırılar ve katliamlar meydana geliyordu.

1963, 1964 ve 1967’de kanlı olaylar cereyan etmiş ve Türkiye “soydaşlarını kurtarmak üzere” adaya silahlı müdahalede bulunmaya bile kalkışmıştı. 1964 olaylarından sonra Başbakan İsmet İnönü Kıbrıs’a çıkartmayı ciddi ciddi düşünmüş ama hem 5 Haziran 1964’deki ünlü “Johnson Mektubu” hem de Türk ordusunun bu çapta bir amfibik harekatı yürütecek olanaklara sahip olmaması üzerine çıkartmadan vazgeçilmişti.

ABD Başkanı Johnson Başbakan İsmet İnönü’ye gönderdiği mektupta, eğer çıkartma yapılırsa bir Sovyet tehdidi karşısında Nato’nun Türkiye’nin yanında yer almayacağını söylemiş ve İnönü de “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de orada yerini alır gibi ağır bir laf etmişti, ama olay da o noktada bitmişti. Buna rağmen Türkiye bir gövde gösterisi yapacak ve uçaklarını adanın üzerine gönderecekti.

Bu harekat sırasında 8 Ağustos 1964’de Türk pilotu Cengiz Topel’in uçağı düşecek ve pilot da hayatını kaybedecekti. 1967’deki kriz sırasında ise Yunanistan’daki Albaylar Cuntası Yunan askerlerini ve Grivas’ı adadan çekmeyi kabul ederek geri adım atacaktı.

Ancak Yunan cuntası Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios’dan kurtulmakta kararlıydı ve nitekim 1974 yazında harekete geçti. 15 Temmuz 1974’de Nikos Sampson liderliğinde bir darbeyle Makarios devrildi ve Kıbrıs’ta da Atina’daki cunta yönetimin uzantısı bir yönetim oluştu. Makarios son anda kurtularak Malta’ya kaçmıştı.

….Sampson yönetimi uluslararası düzeyde tepkiyle karşılanmış ve arkasında Yunanistan’ın olduğu bilindiği için Albaylar Cuntası da ağır bir baskı altına alınmıştı. Dolayısıyla koşullar Türkiye’nin adaya çıkartma yapması için hayli uygundu.

…20 Temmuz sabahı başlayan savaş 21 Temmuz günü de bütün şiddetiyle sürerken Ankara’da savaşı yönetmekte olan Genelkurmay Karargahına gelen bir istihbarata göre Yunanistan’dan Kıbrıs’a doğru yola çıkan bir filo adaya silah ve asker götürüyordu. Baf limanı açıklarına doğru ilerlediği bildirilen bu Yunan savaş gemilerinin durdurulması gerekiyordu.

Girne limanında bulunan üç Türk muhribi, Kocatepe, Adatepe ve Mareşal Çakmak gemilerine bölgeye doğru hareket etmeleri ve bu Yunan filosunu karşılamaları emri verilirken, Türk savaş uçaklarına da aynı şekilde bölgeye intikal etmeleri ve Yunan gemilerini vurmaları bildirildi.

Ama bu arada Ankara’daki savaş karargahı çok ilginç bir şey daha saptadı. Bu Yunan gemileri Türk bayrağı çekmişti ve telsiz konuşmaları da Türkçe yapılıyordu! Karargah hemen bu durumu değerlendirdi; Yunan gemileri Türkleri şaşırtmak ve kendi gemileri sanmalarını sağlamak için Türk bayrağı çekmek ve Türkçeyi iyi bilen Yunan personelini kullanmak gibi çok kurnazca bir savaş hilesine başvurmuşlardı, ama Türk Genelkurmayı bu numarayı yemezdi!

Türk ve Yunan askerleri NATO’da birlikte çalıştıkları için ortak yürütülen tatbikatlarda Türk birliklerinin kullandığı dili ve kodları iyi incelemişlerdi ve görüldüğü kadarıyla gayet güzel taklit ediyorlardı.
Bu durum hemen Başbakan Ecevit’e de bildirilecekti. Çünkü yine o saatlerde ateşkes görüşmeleri de sürüyordu ve ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’la Ecevit arasında sürekli telefon görüşmesi yapılıyordu. Kissinger, Yunanistan’ın ateşkes istediğini söylüyor ve Türkiye’nin de buna olumlu yanıt vermesi için baskı yapıyordu. Yoksa savaş Kıbrıs’la sınırlı kalmayarak bir Türk-Yunan savaşına dönüşebilirdi.

Adaya çıkartma yapmış Türk birliklerinin ilk hedeflerine ulaşmadan bir ateşkese yanaşmak istemeyen Ecevit de zaman kazanmaya çalışıyordu. Ecevit’e Türk bayrağı çekmiş ve Türkçe konuşan” Yunan savaş gemilerinin Kıbrıs açıklarında bulunduğu bilgisi verilince Türkiye Başbakanı çok sevindi.

İşte Kissinger’in ateşkes baskısını geriletmek için eline iyi bir silah geçmişti. Kissinger’a Yunanistan’ın ateşkes isterken samimi olmadığını artık kanıtlayabilirdi; hem ateşkesten söz ediyor, hem de asker ve cephane yüklü savaş gemilerini Kıbrıs’a gönderiyordu. Ve üstüne üstlük de bu gemilere Türk bayrağı çekip, Türkçe bilen personel yerleştirerek kötü bir savaş hilesine başvuruyordu. Kissinger’a tüm bunları anlattığında ABD Dışişleri Bakanının söyleyebileceği bir şey kalmayacaktı. 

Nitekim Başbakan Ecevit ABD Dışişleri Bakanı ile bu konuyu tam da bu çerçevede görüşecekti. Daha sonra Henry Kissinger anılarını yayımladığında o 21 Temmuz sabahı kendisiyle Ecevit arasında geçen telefon görüşmesini bütünüyle aktaracaktı.

Ecevit telefonda bazı Yunan savaş gemilerine Türkçeyi iyi bilen personelin yerleştirilip, Türk bayrağı çekildiğini ve bu gemilerin batırılacağını söyleyince Kissinger da şaşırmış, Ecevit’in sözünü ettiği bölgede Yunan savaş gemilerinin bulunduğu bilgisine sahip olmadığını söylemiş ama Ecevit’in verdiği bilgilere de kuşkuyla yaklaştığı için çok ilginç bir yanıt vermişti. Kissinger; “Evet, sayın başbakan” demişti, “Türk bayrağı taşıyan ve Türkçe konuşulan gemileri batırdığı için Türkiye’yi kimse suçlayamaz.” 

Kissinger’ın anılarında aktardığına göre Ecevit’le konuşmaları şöyle olmuştu:

Ecevit: Yunanistan’ın ateşkes istediğinden söz ediyorsunuz ama ortada ciddi bir sorun var. Yunanistan’ın samimiyetinden ve güvenilirliğinden kuşkuluyuz. Yuannides’in şeref sözü bir oyundan ibaret. Yuannides’in sözlerinin gerisindeki oyunu şimdi anladık. Yunan bayrağı taşıyan her gemiye ateş açabileceğimizi söyleyip ardından da gemilerine Türk bayrağı çekiyor!

Kissinger: Eh, kendi gemilerinizi batırırsanız sizi hiç kimse suçlayamaz.

Ecevit: Hayır, Dr. Kissinger, onlar bizim gemilerimiz değil. Onlar Yunan gemileri. Türk bayrağı çekmiş Yunan gemileri.

Kissinger: Evet, sayın başbakan, Türk bayrağı taşıyan ve Türkçe konuşulan gemileri batırdığı için Türkiye’yi kimse suçlayamaz.

Ecevit: Yunanlılar hile yapıyorlar. Biz NATO müttefikiyiz ve Yunan pilotlar kodumuzu biliyorlar. Türkçe konuşuyorlar, pilotlarımızla Türkçe ve bizim kod kelimelerimizi kullanarak temas kuruyorlar. Bu durumda Yunanistan’ın sözlerine nasıl güvenebiliriz?

…Kissinger’la bu görüşmenin ardından “Türk bayrağı çekmiş ve Türkçe konuşulan” Yunan gemilerinin batırılması için bir engel kalmamıştı. Çünkü Türkiye resmen Yunanistan’la savaş halinde değildi ama bu gemiler batırıldığında iş bu noktaya kadar gidebilirdi. Ancak ABD Dışişleri Bakanı’nın da onayladığı gibi Yunanistan yaptığı hilenin sonuçlarına katlanacaktı!

Türk savaş uçakları üç Türk gemisinin üzerinde görüldüğünde gemidekiler bunların Türk uçakları olduğunu anladılar. Çünkü Yunan uçaklarının menzili bulundukları bölgeye kadar gelip böyle uzun uzun dolaşmalarına yetmezdi. Uçakların saldırıya geçmeye hazırlandığım (hazırlandığını) gören gemiler şaşkınlık içindeydi.

Pilotlarla temas kurmaya çalıştılar. Ama tüm çabalar beyhudeydi, Türkçe konuşmaları ve kendilerini Türk gemileri olarak tanıtmalarının bir şeyi değiştirmesi mümkün değildi. Zaten pilotlara bunun bir Yunan savaş hilesi olduğu bildirilmişti. Pilotlar kendileriyle temas kurmaya çalışan Türk gemilerinin subaylarına küfürler yağdırarak saldırıya geçtiler ve bombalarını bırakmaya başladılar.

Saldıranın Türk uçakları olduğunu bilen gemiler ateş de edemiyor, kendilerini savunamıyorlardı. Böylece Akdeniz’in ortasında kolay bir hedef haline gelen üç Türk muhribine Türk uçakları rahat rahat bombalarını attılar. Uçakların ilk saldırısında üç Türk muhribinden Kocatepe ağır yara aldı ve hızla batmaya başladı.

Mareşal Çakmak muhribi Kocatepe’nin yanına doğru hareket ederek gemiyi terk etmekte olan personeli kurtarmak istedi. Ama bu durumu gören uçaklar döndüler ve ikinci bir kez daha saldırıya geçerek bu kez yağdırdıkları bombalarla Mareşal Çakmak muhribinde de ağır hasar meydana getirdiler.

…Görevlerini başarıyla tamamladığına inanan pilotların üslerine dönerken duydukları bir telsiz anonsu gariplerine gidecekti; Baf bölgesinde Türk gemilerinin batırıldığını bildiriyordu telsiz. Ama üslerine dönene kadar ne olduğunu anlamayacaklar ancak yere indikten sonra faciayı öğrenebileceklerdi. (1)

Soru: Gerçeğinde kendi uçağımızla, kendi gemilerimize zarar vermemiz : “koordinasyon eksikliği” mi, teknolojik donanım yetersizliği mi, basiretsizlik mi? Bunlar nedense hep Devlet sırrı’dır.  Bunlar “devlet sırrı” olduğu sürece, daha açık ifadesi ile üzerleri örtüldükçe benzeri olayların farklı şekillerde yaşanacağı ihtimalinin yüksek olacağıdır.

(Yerli Savunma gereçleriyle ilgili) ….İlk kıvılcımlar, 1964’te başladı. Kıbrıs meselesinde, Türkiye’nin müttefiki olan ülkeler, Türkiye’ye ambargo uygulayınca 1965 yılında Türk Donanma Cemiyeti kuruldu. 1970’de kurulan Türk Hava Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı kuruldu. 1974 Kıbrıs Barış Harekatı sonrasında da bu vakıflar birleştirilerek, 1975’te Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı ve yine aynı sene ASELSAN kuruldu. Fakat büyük atılım 1985’te gerçekleştirildi ve bütün askerî savunma sanayii projelerinin koordinasyonu, yönetilmesi ve fikrî platform olma işlevi gören Savunma Sanayi Müsteşarlığı kuruldu. Bu tarihte TSK’nın ihtiyaçlarının yerli imkânlarla karşılanma oranı yüzde 18’dir. Günümüzde ise bu oran yüzde 70 civarına yaklaştı. (2)

Devam edecek

www.canmehmet.com

Resim: web ortamıdan alınmıştır.

(1)Daha fazlası için bakınız: Deniz Haber Ajansı  http://www.denizhaber.com.tr/askeri-tarihimizdeki-huzun-kocacepe-muhribinin-batirilmasi-haber-56680.htm

(2) Daha fazlası için bakınız: https://aa.com.tr/tr/analiz-haber/milli-askeri-sanayinin-seruveni-yerli-silahlar/1101751