Amerikalının 1893’de övdüğü Osmanlı Eğitimi: Bu ülkeye hizmet ediyorsanız ananızdan emdiğiniz..(5)

Dünya genelinde hakim medyanın övdüğüne bir soru işareti koyunuz. Onların övdüğü, onların özledikleridir.

 

Kaç ilim insanı,1870’li yıllar itibariyle: Rusya, İran, Japonya ve Almanya ile birlikte Osmanlı Eğitim sistemini karşılaştırmıştır? Bizim bildiğimiz böyle bir araştırmanın olmadığıdır.

Bu durumda, “Osmanlı Çağın gerisinde” kalmış, demek; kasıtlı bir iftira mıdır? Eğer, koyu cehalet değilse?  Veya nasılsa “Osmanlıya giydirmek moda!” bizde “bu modaya uyalım!” Kolaycılığı mıdır?

Ülkemizde içerisinde bulunulan çağa göre: “Kız evlatlarımızın eğitim görmesine hangi yönetim daha fazla hizmet etti?” Sorusuna, verecek cevabımızın olduğunu düşünmüyoruz.

Dünya genelinde gerçeğinde halk düşünmekte ve medya da bunları dile getirmektir. Bizde ise Medya düşünmekte halkımız bunları dile getirmektedir.

Okumuyor, düşünmüyor, sorgulamıyor; okuyanı, düşüneni ve sorgulayanı taşlıyoruz!

Ancak samimi vatanseverler, bırakınız taşlanmayı, haşlansalar da, ülke gerçeklerini, ülkesine samimiyetle hizmet edenleri dile getirmeye devam edeceklerdir.

Sultan 2. Abdülhamid ve Cumhurbaşkanımız Erdoğan halk tarafından neden çok sevilmektedir?

Önce 2. Sultan Abdülhamid’i, Sivaslı Ozan yaktığı bir ağıtta değerlendirelim:

Bizden selâm eylen Sultan Reşad’a

Kınalı beşikler kaldı köşede

Sultan Hamid gerek asker yaşada

O da hal edildi devrâna bakın.

Sivaslı ozan ne demektedir:

-Sultan II. Abdülhamid iktidarda olsaydı, çocuklar kınalı beşiklerinde yetim kalmazlardı. Peki, gerçekten de öyle mi olurdu?

Sultan 2. Abdülhamid, 33 yıl iktidarda kalmasına rağmen, içerisine itildiği 2 savaş (’93 Harbi ile ‘313 Teselya Harbi) haricinde halkını bir sıcak çatışmaya sokmamış ve eğitimli-öğretimli altın bir nesil yetiştirmiştir.  İşte O nesil Çanakkale’yi geçilmez, Kut’ül Amare’yi dönemin büyük devletlerine mezar yapmıştır. Milli Mücadele’yi yapan nesil, Sultan’ın yetiştirdiği öğrenciler değil midir?

1893 Yılında Şikago Kadınlar Edebiyat Kongre’sinde bakalım Matmazel Esmeralda ne demektedir, Sultan 2. Abdülhamit için:

1893 yılında İstanbul’da bulunan Osmanlı Kız Okulları:

İstanbul’da üç tane Osmanlı kız okulu bulunup, ikisi on sene önce Subhi Paşa tarafından açılmıştır. Bu okullar, Matmazel Kalavas ile Matmazel Hanli’nin becerikli idareleri ile oldukça düzenli bir durumdadır. Birinde yüz (100) kadar yatılı öğrenci ve diğerinde yüzondört (114) gündüzcü öğrenci vardır. Üçüncü okul ise Üsküdar’da olup, Hâlet Paşa’nın kızı olan Muhsine Hanım’ın yönetimindedir ve yüzelli (150) tane kız öğrencisi vardır.

Bu kız öğrenciler, Padişah 2.Abdülhamid’in merhametli sofrasının himâyesi altında olup, yemek ve elbiseleri 2.Abdülhamid tarafından karşılandığı gibi, kendilerine bir miktar çeyiz de verilerek evlendirilmektedir. “(1)

Sultan 2. Abdülhamid, Kız evlatlarının okumalarını teşvik için ne yapmaktadır ?

“Bu kız öğrenciler, Padişah 2.Abdülhamid’in merhametli sofrasının himâyesi altında olup, yemek ve elbiseleri 2.Abdülhamid tarafından karşılandığı gibi, kendilerine bir miktar çeyiz de verilerek evlendirilmektedir. “

 

Sivaslı Ozan Sultan 2. Abdülhamid için ne demiştir?

Bizden selâm eylen Sultan Reşad’a

Kınalı beşikler kaldı köşede

Sultan Hamid gerek asker yaşada

O da hal edildi devrâna bakın.

Peki halkımız, Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı neden sevmektedir?

Sözü burada rakamlara bırakalım:

1)Sayın Erdoğan’ın iktidara geldiği 2002 yılında, ilköğretim okullarındaki kadın öğretmen oranı %43 iken, 2016 yılında bu oran %57’ye yükselmiştir (%32 artmıştır).

2)Sayın Erdoğan’ın iktidara geldiği 2002 yılında, ilköğretim okullarında her 100 öğrenciye 3,6 öğretmen düşerken, 2016 yılında her 100 öğrenciye 5,9 öğretmen olarak yükselmiştir (%64 artmıştır).

 

İlkokul ve İlköğretim okullarında okul ve cinsiyetlerine göre öğretmen ve öğrenci sayıları

Öğretim Yılı

Okul

Sayısı

Öğretmen Sayısı

Öğrenci Sayısı

Öğretmen Başına Düşen Öğrenci Sayısı

Toplam

Erkek

Kadın

Toplam

Erkek

Kadın

1923/’24

4 894

10 238

9 021

1 217

*341 941

273 107

62 954

33,4

1924/’25

5 987

13 822

10 480

3 342

390 368

301 381

88 987

28,2

1925/’26

5 975

14 309

10 445

3 864

406 788

313 893

92 895

28,4

1926/’27

5 995

14 231

10 864

3 367

435 563

348 978

86 585

30,6

1927/’28

6 043

15 194

10 948

4 246

**461 985

325 695

133 969

28,4

1928/’29

6 600

15 718

11 153

4 565

477 569

323 260

154 309

30,4

1929/’30

6 562

 15 308

10 898

4 410

469 071

308 028

161 043

30,6

1930/’31

6 598

16 318

11 504

4 814

489 299

315 072

174 227

29,9

1931/’32

6 713

16 973

11 810

5 163

523 611

335 921

187 690

30,8

1932/’33

6 778

15 064

10 440

4 624

567 361

366 125

201 236

37,7

1933/’34

6 383

15 123

10 320

4 803

591 169

385 247

205 922

39,1

1934/’35

6 402

15 102

10 216

4 886

647 360

426 798

220 562

42,8

1935/’36

6 275

14 949

9 996

4 953

688 102

454 128

233 974

46,8

1936/’37

6 202

14 777

9 805

4 972

714 178

473 720

240 458

48,3

1937/’38

6 700

15 775

10 483

5 292

764 691

509 949

254 742

48,5

1938/’39

7 862

17 120

11 607

5 513

813 636

547 180

266 456

47,5

1939/’40

9 418

19 063

13 306

5 757

905 139

619 246

285 893

47,5

*1923-24 öğretim yılında cinsiyet ayrımı yapılamayan 5880 öğrenci toplama ilave edilmiştir.

**1927-28 öğretim yılında cinsiyet ayrımı yapılamayan 2321 öğrenci toplama ilave edilmiştir.

Kaynak : TÜİK – İstatistik Göstergeler (1923-2009), Sy.67

İlkokul ve İlköğretim okullarında okul ve cinsiyetlerine göre öğretmen ve öğrenci sayıları

Öğretim Yılı

Okul

Sayısı

Öğretmen Sayısı

Öğrenci Sayısı

Öğretmen Başına Düşen Öğrenci Sayısı

Toplam

Erkek

Kadın

Toplam

Erkek

Kadın

2002/’03

35 133

373 303

212 772

160 531

10 331 645

5 503 427

4 828 218

28

2003/’04

36 114

384 170

211 527

172 643

10 479 538

5 558 195

4 921 343

27

2004/’05

35 611

401 288

216 678

184 610

10 565 389

5 587 775

4 977 614

26

2005/’06

34 990

389 859

207 223

182 636

10 673 935

5 615 591

5 058 34

27

2006/’07

34 656

402 829

209 366

193 463

10 846 930

5 684 609

5 162 321

26

2007/’08

34 093

445 452

223 406

222 046

10 870 570

5 676 872

5 193 698

24

2008/’09

33 769

453 318

224 644

228 674

10 709 920

5 553 871

5 156 049

23

2009/’10

33 310

485 677

232 948

252 729

10 916 643

5 632 328

5 284 315

22

2010/’11*

32 797

503 328

237 254

266 074

10 981 100

5 623 476

5 357 624

21

2011/’12*

32 108

515 852

238 854

276 998

10 979 301

5 622 661

5 356 640

20

2012/’13*

46 156

551 802

248 293

303 509

11 160 896

5 678 264

5 482 632

19,5

2013/’14*

45 551

569 248

252 174

313 074

11 053 315

5 612 667

5 440 648

18,5

2014/’15*

44 513

591 317

258 567

332 750

10 712 527

5 451 529

5 260 998

17,5

2015/’16*

43 865

625 641

268 940

356 701

10 572 209

5 379 106

5 193 103

16,5

*Not 1 : 2012 yılından itibaren, TÜİK tarafından ayrıldığı şekilde, “ilköğretim” yerine “ilkokul ve ortaokul” sayıları verilmiştir.

**Not 2 : 2010-2016 yılları için kadın / erkek öğretmen ve öğrenci sayıları TÜİK tarafından belirtilmemiştir.

Bu dönem istatistikleri, MEB web sitesindaki ilgili yayınlardan alınmıştır.

Kaynak 1 : TÜİK – İstatistik Göstergeler (1923-2009), Sy.68

Kaynak 2 : TÜİK web sitesi, Eğitim İstatistikleri (2010-2016 için)  http://www.tuik.gov.tr/PreIstatistikTablo.do?istab_id=1606

Kaynak 3 : MEB web sitesi, Milli Eğitim İstatistikleri.

 

Teşekkür: Konu ile ilgili makalelerin ve belgelerin; İngilizceden Türkçeye tercüme edilmesinin yanında orijinal belgelerin günümüz Türkçesine çevrilmesine değerli katkılarından dolayı Evladım Yılmaz Tamer Argüç’e teşekkür ediyorum.

www.canmehmet.com

Resim: Tarafımızdan düzenlenmiştir.

Kaynaklar:

(1) Daha fazlası ve kaynakları için bakınız: http://www.canmehmet.com/haksizlik-karsisinda-susmayan-dilsiz-seytan-olmayan-matmazel-esmeraldaya-vefa-borcumuzdur-2.html

*Not 1 : 2012 yılından itibaren, TÜİK tarafından ayrıldığı şekilde, “ilköğretim” yerine “ilkokul ve ortaokul” sayıları verilmiştir.

**Not 2 : 2010-2016 yılları için kadın / erkek öğretmen ve öğrenci sayıları TÜİK tarafından belirtilmemiştir.

Bu dönem istatistikleri, MEB web sitesindaki ilgili yayınlardan alınmıştır.

Kaynak 1 : TÜİK – İstatistik Göstergeler (1923-2009), Sy.68

Kaynak 2 : TÜİK web sitesi, Eğitim İstatistikleri (2010-2016 için)  http://www.tuik.gov.tr/PreIstatistikTablo.do?istab_id=1606

Kaynak 3 : MEB web sitesi, Milli Eğitim İstatistikleri.

 

Cumhuriyet yönetimi, Osmanlı okullaşma seviyesine 1950’lerde ulaştı. “Hadi canım çok uçmuşsun!” (4)

 

Alfabeyi değiştirdik. Peki, yeni harflerle okuyacak kitap nerede? Bunun cevabını bilenler bilmeyenlere anlatabilirler mi?

Artık Osmanlı Eğitim Sistemi’ni rakamlara dökerek  anlatmaya ve anlatarak Matmazel Esmeralda’ya, vefa borcumuzu ödemeye başlayabiliriz.

Öncelikle yukarıdaki soruya cevap arayanlar (yardım) için ilginç bir belgeyi aktaralım:

Alıntı/Kaynak: (15 Şubat 1929 Cumhuriyet Gazetesi, Sahife, 3)

Ve 1929 tarihli haber sedeleştirilmiş olarak aşağıdadır.

Yeni Türk Harfleri

Bir Fransız Gazetesi Övgüyle Bahsediyor

L’Oeuvre gazetesi, Türk alfabesinin değiştirilmesinden bahsederek yayınladığı bir makalede, bu reformun, saygı uyandıran ve şiddetli siyasal devrimlerin daima en önemli memleketlerin hayatında ortaya çıktığını hatırlatan büyük bir eser olduğunu yazmaktadır.

L’Oeuvre diyor ki : “Bu reformun en önemli yararı, eğitimin gelişmesi ve Türkiye ile dünyanın diğer kısmı arasında, Arap alfabesinin yükselttiği engelin yıkılması olacaktır. Bu reform Gazi Hazretleri’nin (Mustafa Kemal’in), dedikleri gibi insanlık tarihinde Türkiye’ye şanlı bir yer edinmesini hedefleyen hareketinin bir parçasıdır. Memleketi geçmişe, hem de sıkı sıkıya bağlayan bağları büyük bir azim ile kopartan iktidar partisi (C.H.P.), her reform işine kesin bir karar ve güzel bir görüşle girişiyor.”

L’Oeuvre gazetesi, dilin yenilenmesinin en önemli aşamalarından biri olan Türkiye’nin ihyası (canlandırılması) eserinde, iktidar partisine (C.H.P.) başarılar dilemektedir.

Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemi Eğitim ve Okullaşma çalışmalarını rakamsal dökümü

Osmanlı Eğitim çalışmaları: (*)

“…taşra (önemli şehirlerin dışında kalan yerleşim alanlarındaki) ilk öğretimin üç ana meselesi (olan bina, öğretmen ve program) komisyonca ele alınmıştır. Fakat daha ilerideki yıllarda, aynı konuların üzerinde yenidendurulması, komisyon kararlarının tam anlamıyla uygulanamadığını göstermektedir. Nitekim Sadrıâzam (başbakan) Sait Paşa’nın 1888 yılında (4 muharrem 1306) hazırladığı maârif (eğitim) raporunda, ilk öğretimin düzeltilmesi için hemen hemen aynı tedbirler değişik bir şekilde ifade edilmiştir.

Sait Paşa, ilk öğretimle ilgili şu hususlara yer vermiştir :

“Mekteplerin her birinde tedris olunanulûmun heyet-i mecmuası  (ders olarak okutulan ilimlerin tümü) zâten o mektepten çıkan talebenin (eğitim alan öğrencinin) sülük edeceği (gireceği) meslekte istifâdesini mucip olacak derecede ıttırat ve mükemmeliyeti haiz değildir (yararlanmasını sağlayacak derecede düzene ve mükemmelliğe sahip değildir).

Ezcümle (özetle) avâm-ı nasın terbiyesine (sıradan halkın eğitimine) münferiden medar olan (tek başına vesile olan) mekâtib-i iptidaîye (ilkokulların) programlarının bir gûna mâlûmât-ı fiiliye ve sınaiye mutazammın olmaması (bir türlü fiil ve sanayi bilgilerini içermemesi) fukara ve esnaf evlatlarının esbâb-ı taayyüşlerini (geçim vasıtalarını) kendi mesâlik-i mahsüsalarında (kendi mesleklerinde) aramaya mâni (engel) olduktan başka gerek bunları, gerek istidat (yetenek) ve kabiliyetleri derece-i kafiyede (yeterli seviyede) bulunmayanları, istihsal-ı maişetleri (geçimlerini sağlamak) için alel-umum (genellikle) devlet memuriyetlerine sevk etmektedir ki, bu cihetten (yönden) hem erbâb-ı sanâyiin teksiri (sanayicilerin artması) hem de memûrîn-i devletin (devlet memurlarının) adet ve iktidarlarınca ihtiyâca tevfîki müyesser olamamak (sayı ve yeterliliklerinin ihtiyaca uygun hale getirilememesi) gibi nice mahzûrat-ı azîme tevlid ettiği (büyük engelleri ortaya çıkarttığı) arz ve tafsile (anlatılmaya) muhtaç değildir (durum ortadadır)….”

Hasılı usûl-ü tedrisiyemiz (öğretim tarzımızın özeti), bir taraftan umûmen tebaay-i şahanenin (bütün halkın) muttasıf (sahip) oldukları istidat ve kabiliyet-i fıtriyelerinin (doğuştan gelen yetenek ve kabiliyetlerinin) asıl menba-ı servet ve saadet (servet ve mutluluk kaynağı) olan mesleklere heves edenlerin ne de hidemât-ı devlette istihdam olunacak (devlet hizmetinde görev verilecek) olanların evsâf-ı mahsusa-i lâzimeyi (gerekli olan vasıfları) tamamıyla iktisab etmelerine (edinmelerine) müsait olmadığı inkâr olunamaz (uygun olmadığı inkâr edilemez)…” (1)

Sait Paşa, bu eleştiriden sonra çözüm yolu olarak Alman ilk öğretim sistemine benzer bir sistemi teklif ediyordu. Buna göre, ilk öğretim iki ana bölümde toplanıyordu :

(1)Çocuk bahçeleri: 4 – 8 yaş arasındaki çocukların çeşitli eğlence ve oyunlar vasıtasıyla eğitimini sağlayan yerler olarak düşünülmüştür. Sait Paşa, eğitimci olmamakla beraber, çocukların ruh ve bedence dengeli şekilde yetiştirilmesinin önemini kavramış ve bunun uygulanmasını istemiştir. Devrin eğitim anlayışında, çocukların fizikî gelişmesine yer verilmediği hatırlanacak olursa, bu tedbirin önemi kendiliğinden ortaya çıkar.

(2)Sıbyan (iptidaî) okulları : 8 – 14 yaş arasındaki çocukların devam edecekleri yerlerdir. Bunların yanında sanatöğretimine mahsus atölyelerin açılması isteniyorsa. Bununla Sait Paşa, hayata dönük, hem ferdin hem de devletin menfaatine uygun bir ilk öğretim tasarlıyordu. Böylece halkın, pratik amaçlara dönük olan bu okullara daha fazla rağbet edeceğini hesaplıyordu. Fakat onun bu düşünceleri gerçekleşmemiştir. Kendisinin de zaten, daha sonra verdiği raporda bu sisteme hiç yer vermediği açıkça görülmektedir (2)

Sait Paşa’nın bu görüşleri, günümüz için inkâr edilemeyecek bazı hakikatleri ortaya koyması bakımından çok manidardır.

Evvela, Cumhuriyet devri maarifçilerinin (eğitimcilerinin), Türk maârif (eğitim) tarihini bilmediklerini veya hiç dikkate almadıklarını göstermektedir.

Zira, ilk ve orta okulun birleştirilmesi ve hayata dönük sekiz yıllık bir ilk öğretim fikri, yeni eğitimcilerimiz tarafından yeni ve çağdaş reform tasarısı olarak, (bunu) Sait Paşa’dan keşfetmekten öteye gidememişlerdir.

Bu yüzden de, Türkiye Cumhuriyeti’nde gerçek ve öngördüğü gibi altı yıllık, hayat veya iş okulları köylerde ve şehirlerde açılıp ziraat, sanayi ve tekniğe ait bilgiler öğretilse ve biraz da aritmetik, tarih ve terbiye dersleri okutulsa idi, durumumuz bugünkünden çok farklı olurdu.

Bugün, ilk ve orta okullarımız sadece okuma yazma bilen, bankalara müstahdem olabilen, üretime katkısı olmayan, başı boş veya hedefsiz nesiller yetiştirmekten öteye bir iş yapmamaktadırlar.

Zaten, bu iki okulun görevi ve hedefi tesbit edilmiş değildir. Dolayısıyla, ne ferdin ne de devletin menfaatine uygun eğitim yapmaktadır. Sait Paşa’nın görüşleri nasıl arşiv belgeleri arasında unutulup gitmişse, aynı şekilde Anadolu’da “Sanayi Medreseleri” kurma projeleri de hatıra getirilmemiştir.  

Bugünkü mevcut eğitim çıkmazımız ve çelişkimiz maarifçilerimizin (eğitimcilerimizin) geçmişteki tecrübeleri ve düşünceleri yok saymalarından ileri gelse gerekir..”

Sonuçları ile rakamlarla Osmanlı Cumhuriyet dönemi eğitim çalışmaları: (Kaynak için bakınız :**)

Osmanlı dönemi için sadece müslümanların nüfus sayıları verilmiştir.

Cumhuriyet dönemi için bu ayrım yapılmamıştır.

Osmanlı (1897)

Cumhuriyet (1935)

 

7-14 Yaş Arası

İlkokul Çağında Olduğu Hesaplanan

Çocuk Sayısı

~ 2.000.000

~ 2.900.000

 

İlkokul’da Okuyan Öğrenci Sayısı

 

848.943

647.360

İlkokul’da Okuyan

Öğrenci Sayısına Göre

Okullaşma (okula kayıt) Oranı

~ % 42,4

~ % 22

 

İlkokul’da Okuyan

Erkek Öğrenci Sayısına Göre

Erkek Okullaşma (okula kayıt) Oranı

 

~ % 57

~ % 27,8

İlkokul’da Okuyan

Kız Öğrenci Sayısına Göre

Kız Okullaşma (okula kayıt) Oranı

~ % 26

~ % 16,2

Yukarıdaki bu rakamların açıklanmaya muhtaç bir yanı var mıdır?

Teşekkür: Konu ile ilgili makalelerin ve belgelerin; İngilizceden Türkçeye tercüme edilmesinin yanında orijinal belgelerin günümüz Türkçesine çevrilmesine değerli katkılarından dolayı Evladım Yılmaz Tamer Argüç’e teşekkür ediyorum.

 

Devam edecek

Osmanlı-Cumhuriyet Eğitim rakamları çok açık olarak gösteriyor ki…

www.canmehmet.com

(*)-Kaynak: ABDÜLHAMÎD DEVRÎ EĞİTİM SİSTEMİ, Prof. Dr. BAYRAM KODAMAN, (TÜRK TARİH KURUMU, 1999, 3. Baskı)

-TÜİK – İstatistik Göstergeler (1923-2009)

-Osmanlı Devleti’nin İlk İstatistik Yıllığı – 1897 (T.C. Başbakanlık Devlet İstatistik Enstitüsü).Tarihi İstatistikler Dizisi, Cilt 5. Hazırlayan : Prof. Tevfik Güran.

(**)-Arşiv Belgelerine Göre Osmanlı’da Kadın, Sy.277~287 (T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı, Yayın No:137).

https://www.devletarsivleri.gov.tr/assets/content/Yayinlar/osmanli-arsivi-yayinlar/arsiv_belgelerine_gore_osmanlida_kadin.pdf

-OSMANLI İMPARATORLUĞU’NDAN TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NE İLKOKUL PROGRAMLARI (1870 – 1936). Lütfi Budak, Çiğdem Budak.

-Uluslararası Türkçe  Edebiyat Kültür Eğitim Dergisi Sayı: 3/1 2014s. 377-393.

http://www.tekedergisi.com/Makaleler/1833945977_24budak.pdf

(1)Başbakanlık Arşivi, Yıldız, kısım 31, no. 1937/M, zarf 45, karton 85, 4 muharrem 1306. Sait Paşa, Hatırat, İstanbul 1328, c. I, s. 535-36.

Yıldız Arşivinde bulduğumuz raporun orijinali ile Sait Paşa’nın hatıratındaki (535-539) sureti, muhteva bakımından tamamıyla aynı olmakla beraber, tarihleri arasında 14 günlük bir fark vardır. Birincisi, 4 muharrem 1306; ikincisi 18 muharrem 1306 tarihlidir. (Prof. Bayram Kodaman)

(2)Sait Paşa, Hatırat, c. I, s. 572. Sait Paşa’nın bu görüşleri, günümüz için inkâr edilemeyecek bazı hakikatleri ortaya koyması bakımından çok manidardır. Evvela, Cumhuriyet devri maarifçilerinin (eğitimcilerinin), Türk maârif (eğitim) tarihini bilmediklerini veya hiç dikkate almadıklarını göstermektedir. Zira, ilk ve orta okulun birleştirilmesi ve hayata dönük sekiz yıllık bir ilk öğretim fikri, yeni eğitimcilerimiz tarafından yeni ve çağdaş reform tasarısı olarak, (bunu) Sait Paşa’dan keşfetmekten öteye gidememişlerdir. Bu yüzden de, Türkiye Cumhuriyeti’nde gerçek ve öngördüğü gibi altı yıllık, hayat veya iş okulları köylerde ve şehirlerde açılıp ziraat, sanayi ve tekniğe ait bilgiler öğretilse ve biraz da aritmetik, tarih ve terbiye dersleri okutulsa idi, durumumuz bugünkünden çok farklı olurdu. Bugün, ilk ve orta okullarımız sadece okuma yazma bilen, bankalara müstahdem olabilen, üretime katkısı olmayan, başı boş veya hedefsiz nesiller yetiştirmekten öteye bir iş yapmamaktadırlar. Zaten, bu iki okulun görevi ve hedefi tesbit edilmiş değildir. Dolayısıyla, ne ferdin ne de devletin menfaatine uygun eğitim yapmaktadır. Sait Paşa’nın görüşleri nasıl arşiv belgeleri arasında unutulup gitmişse, aynı şekilde Anadolu’da “Sanayi Medreseleri” kurma projeleri de hatıra getirilmemiştir.  Bugünkü mevcut eğitim çıkmazımız ve çelişkimiz maarifçilerimizin (eğitimcilerimizin) geçmişteki tecrübeleri ve düşünceleri yok saymalarından ileri gelse gerekir.(Bayram Kodaman, Sahife:83)

Osmanlının Eğitimini (1893) Şikago Kadınlar Edebiyat Kongresinde mi Öğrenecektik (3)

Soyulmak istemiyorsanız, sorgulayacak: Aldatılmak istemiyorsanız, farklı kaynaklardan karşılaştırarak okuyacaksınız.

 

Size, Osmanlıda eğitim gören kız-erkek öğrenci ve okul sayısına ancak, 1950’lerde ulaştık dersek, “Şaka mı bu?” Der misiniz. Ancak, bu bir şaka değildir.

Şimdi kaldığımız yerden, (1893 Yılı) Şikago Kadınlar Edebiyat Kongresi’nde Matmazel Esmeralda’yı dinlemeye devam ediyoruz.

-Sultan 2.Mahmud devrinde, müzikle uğraşan ünlü Donizetti’nin kardeşi olan Donizetti’nin yönetimi altında ilk defa bir bando (Musika-i Hümâyûn) kuruldu. Sultan 1.Abdülmecid devrinde, 1844 yılında Gavatelli Paşa, bandoda görevlendirildi.

Sultan Abdülaziz, Gavatelli Paşa’ya sarayın harem dairesinde bulunan Çerkes câriyelerden (saray görevlisi kadınlardan) bir orkestra oluşturulması için görev verip, duyduğuma göre devlet büyüklerinden bazı kişileri davet ederek, seksen (80) câriyeden oluşan bir bandoya, perde arkasından hoş şarkılar söylettirmiştir. Özellikle Fransa İmparatoriçesi Eugene (Ojeni) buna çok şaşırmıştır.

Sultan 2.Abdülhamid, kadınlardan oluşan bu orkestrayı kaldırarak, bandoyu düzenlemişlerdir. Bandoda bazı çok yetenekli kişiler varsa da, bunun için harcanan para gerçekten de akılları durduracak derecede fazladır. Bu konuda yapılan harcamalar ile Avrupa’da olduğu gibi insanları imrendirecek derecede (ünlü) bir Konservatuar kurulabilir ve mükemmel bir orkestra oluşturulabilir.

Gerek piyano, gerekse doğuya ait müzik aletlerinde beceri kazanan ve ustalaşan bazı hanımlar sayılabilir. Özellikle eski Mısır Hidivi İsmail Paşa’nın kızı olan Emine Hanım ve Halim Paşa’nın, Hamdi ve Ferid Beylerin ve Vuds Paşa’nın kızları güzel piyano çalarlar.

Sultan 2.Abdülhamid’in kızı ve kız kardeşleri de piyanoda yeteneklerini göstermişlerdir.

Zaten büyük bir zekâ göstermiş olan doğu toplumu (Osmanlı) kadınlarıyla ilgili sözü uzatmaya gerek görmeyip, bu sunumumu hazırlamak için yaptığım araştırmaya göre, şairliğe yatkınlıkları olduğunu da ifade edebilirim.

Doğu toplumu kadınlarının düşünceleri / eğitimleri geliştirildiği zaman, çocuklarına fen bilimleri ve sanayiyi sevmeyi öğreteceklerine şüphe etmem. Çünkü büyük kişilerin rehberlerinin ve öğüt verenlerinin, çoğunlukla anneleri olduğunu siz de iyi bilirsiniz.

Doğu toplumu kadınlarının eğitim konusunda olan durumlarını size aktarmaya çalıştım.

Sultan 2.Abdülhamid’in hoş şehri olan İstanbul’unda, ülkesinin kadınlarının eğitimi ve gelişimi için yapmış olduğu büyük çalışmalara teşekkür etmek amacıyla bir teşekkür telgrafı göndermek üzere, bu büyük kongrede hazır bulunan siz kültürlü kadınların bana katılmalarını arzu ve rica ederim.(1)

Üç bölümde anlatılanlardan : Matmazel Esmeralda’nın, 1893 yılında Amerika’nın Şikago Kenti’nde düzenlenen Kadınlar Edebiyat Kongresi’ ndeki konuşmasının sonunda, Sultan 2. Abdülhamid’e, kadınların eğitimi için yaptığı çalışmalar için bir teşekkür telgrafı çekilmesini önerdiğini anlamaktayız.

O, 2. Abdülhamid ki, Onu yıllarca ve büyük bir haksızlıkla (İngilizlerin ağzı ile olmalı)  “Kızıl Sultan olarak yaftalamıştık. Bunlardan anladığımız, tarihimize çok kötü bir şekilde ve kasıtla düşman edildiğimizdir.

Matmazel Esmeralda: 1861 yılında İspanya’nın Barcelona şehrinde doğmuş, Paris ve Viyana’nın en iyi okullarında öğrenim görmüştür. Henüz 12 yaşına gelmeden, 1873 yılında Viyana Evrensel Sergisi’nde ilk kez halk karşısında müzik çalmıştır. 1886 yılında, doğmuş olduğu Barcelona’da, “Bilimler, Sanat ve Esnaf Akademisi”ni kurmuştur. 1887 yılında İstanbul’a, Osmanlı Sarayı için arp öğretmeni olarak gelmiştir.

Konuşmacı, Bir Osmanlı Vatandaşı (Hatta bir Müslüman) olmamasına rağmen, yaptığı çalışmalarla hem İslam Dininin inceliklerini öğrenmiş hem de Sultan 2. Abdülhamid’in halkının eğitimi için yaptıklarını açık yüreklilikle sergilemiştir.

Şimdi bize düşen : O dönemlerden (1800’lerden) başlayarak yaklaşık 150 yıllık eğitim serüvenimizi (gelişmeleri) rakamlarla açıklayarak, aktarmaktır.

Ve biliriz ki, Bizim Milletimizin büyüklüğü onun vefasındadır. Kim ki, ülkesi ve halkı için bir değer üretmişse ; halkı onu hiçbir zaman unutmamış  ve hizmetleri hayırla yadetmiş, etmeye devam edecektir.

Önce kaynaklarımızı verelim: (Osmanlı Devleti’nin İlk İstatistik Yıllığı – 1897 (T.C. Başbakanlık Devlet İstatistik Enstitüsü). Tarihi İstatistikler Dizisi, Cilt 5. Hazırlayan : Prof. Tevfik Güran.

Sy.20 – İmparatorluğun Toplam Nüfusu

Sayılan Toplam Nüfus (1897) : 19.050.307

Müslüman Nüfus : 14.111.945 (nüfusun %74,08’i). (7.499.798 Erkek ve 6.612.147 Kadın).

Müslüman Olmayan Nüfus : 4.938.362

Sy.22 – Tüm Nüfusa Göre Yaş Dağılımı

Yaş Aralığı

Toplam Nüfus

Erkek Nüfusu

Kadın Nüfusu

Nüfusa Oranı

0-5

1.675.019

883.075

791.944

% 8,79

5-10

1.925.469

1.001.294

924.175

% 10,11

10-15

1.846.219

980.320

865.899

% 9,69

15-20

1.702.978

905.378

797.600

% 8,94

20-25

1.678.570

912.623

765.947

% 8,81

25-30

1.629.384

873.564

755.820

% 8,55

30-35

1.511.290

787.972

723.318

% 7,93

35-40

1.338.387

698.046

640.341

% 7,03

40-45

1.273.102

664.305

608.797

% 6,68

45-50

1.059.787

577.018

482.769

% 5,56

50-55

893.576

470.458

423.118

% 4,69

55-60

656.515

360.242

296.273

% 3,45

60-65

577.195

307.332

269.863

% 3,03

65-70

427.661

230.951

196.710

% 2,24

70-75

339.075

178.526

160.549

% 1,78

75-80

225.306

120.861

104.445

% 1,18

80-85

141.575

75.335

66.240

% 0,74

85-90

79.598

43.449

36.149

% 0,42

+90

69.602

33.264

36.338

% 0,37

Toplam

19.050.308

10.104.013

8.946.295

% 100

Sy.98 – Osmanlı’da Müslüman halk için okul – Müslüman olmayan halk için okul – yabancı okulları sayıları

Okul Türü

Toplam Okul Sayısı

Müslüman Halk için

Okul Sayısı

Müslüman Olmayan Halk için Okul Sayısı

Yabancı Okulları

İlkokul

34.843

28.615

5.982

246

Ortaokul

1.187

426

687

74

Lise

189

56

70

63

Yüksek Okul

11

11

Toplam

36.230

29.108

6.739

383

Sy.98 – Devlet Okullarının Türüne Göre Müslüman Halktan Olan Öğrenci Sayıları

Okul Türü

Toplam

Okul Sayısı

Müslüman Öğrencilerin Sayısı

Toplam

Erkek

Kız

İlkokul

28.594

848.943

600.206

248.737

Ortaokul

412

31.469

27.207

4.262

Lise

55

4.892

4.892

Özel Okullar

20

5.818

5.818

Toplam

29.081

891.122

638.123

252.999

Not 1 : Listeye sadece ilkokul-ortaokul-lise ve özel okullar alınmıştır.
Not 2 : Müslüman – Müslüman Olmayan – Yabancı okullar (hepsi dahil) toplam 36.230 okul ve 1.331.243 öğrenci vardır.

***

Müslüman Halk İçin Yapılacak Yaklaşık Okuma-Yazma Oranı Hesabı

5-15 Yaş Arası

Toplam Müslüman Nüfusu

~ 2.800.000

7-14 Yaş Arası

İlkokul Çağında Olduğu Hesaplanan Müslüman Sayısı

~ 2.000.000

İlkokul’da Okuyan

Müslüman Öğrenci Sayısı

848.943

İlkokul’da Okuyan

Müslüman Öğrenci Sayısına Göre Okuma-Yazma Oranı Tahmini

~ % 42,4

İlkokul’da Okuyan

Müslüman Erkek Öğrenci Sayısına Göre Erkek Okuma-Yazma Oranı Tahmini

(600.206 / 1.050.000)

~ % 57

İlkokul’da Okuyan

Müslüman Kız Öğrenci Sayısına Göre Kadın Okuma-Yazma Oranı Tahmini

(248.737 / 950.000)

~ % 26

Notlar : Okuma – yazma oranı, ilkokul okuyan öğrenci ve ilkokul çağında olan yaştaki öğrenci sayısı oranlarına göre yaklaşık olarak hesaplanmıştır. İlkokullar ülkede çok uzun yıllardır eğitim vermekte olduğundan, nüfusun ilkokul çağında olmayan (daha yaşlı) nüfusu için de aynı okuma-yazma oranı tahmini kabul edilebilecektir.

***

İbtidai Mekteplerde (ilkokullarda) öğretim süresi, 3-4 yıl olup, 1891 yılında okutulan dersler arasında, Türkçe okuma – yazma, Kur’an-ı Kerim okuma, Dilbilgisi, İmla, Tarih, Coğrafya, Hesap ve Güzel Yazı dersleri bulunmaktaydı.

1913 yılında ise ilkokullarda öğretim süresi 6 yıla çıkartılmış olup; Doğa Bilgileri ve Uygulaması, Sağlık, Medeni – Ahlaki – İktisadi Bilgiler, El İşleri ve Resim, Beden Eğitimi, Okul Oyunları, Askeri Eğitim (erkeklere) ve Dikiş İşleri (kızlara) gibi dersler ilave edilmiştir. Bu müfredat değişikli o dönem için geçiçi olarak yapılmış olsa da, 1961 yılına kadar Türk ilköğretim sisteminin yasal omurgasını oluşturmuştur.(2)

Teşekkür: Konu ile ilgili makalelerin ve belgelerin; İngilizceden Türkçeye tercüme edilmesinin yanında orijinal belgelerin günümüz Türkçesine çevrilmesine değerli katkılarından dolayı Evladım Yılmaz Tamer Argüç’e teşekkür ediyorum.

Devam edecek

-Osmanlı ve Cumhuriyet eğitim rakamları

www.canmehmet.com

Resim: (Yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.)

(1) Kaynak: Arşiv Belgelerine Göre Osmanlı’da Kadın, Sy.277~287 (T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı, Yayın No:137).

https://www.devletarsivleri.gov.tr/assets/content/Yayinlar/osmanli-arsivi-yayinlar/arsiv_belgelerine_gore_osmanlida_kadin.pdf

(2)Kaynak : OSMANLI İMPARATORLUĞU’NDAN TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NE İLKOKUL PROGRAMLARI (1870 – 1936). Lütfi Budak, Çiğdem Budak.

Uluslararası Türkçe  Edebiyat Kültür Eğitim Dergisi Sayı: 3/1 2014s. 377-393.

http://www.tekedergisi.com/Makaleler/1833945977_24budak.pdf

Haksızlık karşısında susmayarak “Dilsiz Şeytan” olmayan Matmazel Esmeralda’ya vefa borcumuzdur (2)

Alemlerin Rabbi, Haksızlığı yarına bırakır ama yanına bırakmaz. (Allahu ekber)

 

Tarihi gerçeklerimizi alenen tahrif edenleri kınıyorum. Örnek: “Refika Hanım’ın yönetimi altında olan Kız Öğretmen Okulu, yirmiiki (22) yıl önce (1871’de) açılmış olup, yüzdoksan (190) gündüzcü kız öğrencisi ve yirmi (20) kadar öğretmeni bulunmaktadır.

Samimi olarak lütfen bu bilgiyi değerlendiriniz. Aramızda kaç kişi 1871 Yılında Osmanlıda Kız öğretmen okulu olduğunu bilmektedir. Daha da Ötesi : “Kız öğretmen okulu yöneticisi olan kadın, bilgi sahibi ve zekidir. Fransızca, Almanca, İngilizce, Rumca, Türkçe ve Ermenice’yi bilir. Piyano çalar ve güzel resim yapar.” Bunların yaşandığı yılı tekrar edelim. Yıl, 1871.

Kaldığımız yerden, Matmazel Esmeralda’nın,  Şikago’daki Kadınlar Edebiyat Kongresi’ndeki  (“Osmanlı’da Eğitim” konulu ) konuşmasına devam ediyoruz.

Germiyan adındaki bir prenses de şair olup, Şeyh Sa’di tarafından kendisine bazı şiirler sunulmuştur.

Eski dönemlerde Leyla ve Fitnat Hanım’ların edebiyat eserleri, doğu toplumlarının ilim ve kültür sahibi olan insanları arasında, örnek olarak alınmıştı.

İffet Hanım ünlü bir şairdi.

Halife Ali Bin Hişam’ın çevresinden Haşimiye (adlı kadın), Bin Selim’in çevresinden Cemile (adlı kadın), tanbur (müzik aleti) eserleri, şiir ve musikideki yetenekleri ile anılmaya değer bulunmuşlardır.

Şimdiki dönemde yaşayan doğu toplumu kadınlarının ahlâk ve âdetlerine dair, “İslâm Kadınları” (Nisvân-ı İslâm) adıyla okunmaya değer bir kitap yazmış ve yayımlamış olan (Fatma) Âliye Hanım, birinci derecede anılmaya değerdir.

(Fatma) Âliye Hanım, George Ohnet’in, Meram isimli romanını ve gazetelerden bazı haberleri Türkçe’ye tercüme etmiştir.

Makbûle Hanım, hikmetten bahseden bir yazar olup, eserleri daima Tercüman-ı Hakikat gazetesinde yayımlanmaktadır. Eserlerinin bir cilt olarak yayımlanmamış olması üzücüdür.

Vefat etmiş olan İsmail Paşa’nın kızı olan Leyla Hanım, Osmanlı gazetelerinde yayımlanan bazı bendleri ve şiirleri ile tanınır.

Gülnar Hanım, hikmetten bahseden bir yazardır.

Mihrünnisâ Hanım, çok genç olup, daha çok eserler yayımlayabilmesi beklenir. Gazetelerde yayımlanan eserleri çokça takdir olunmuştur.

Zafer Hanım Fransızca, Türkçe, Rumca, Arapça ve Farsça dillerini bilip, biri roman olmak üzere toplam dört kitap yazmıştır.

Kamer Hanım, îmâna (akâide) dair bir kitap yazmıştır.

Emine Semiha Hanım, bir hesap kitabı yazmıştır. Bu kitabın geliri de Dâr-ül Aceze (hayır kurumuna) verilmiştir.

Eser yazmış olan çok sayıda Osmanlı hanımlarını söyleyebilecek olsam da, sözü uzatmamış olmak için, saydıklarımın yeterli görülmesini rica ederim.

1893 yılında İstanbul’da bulunan Osmanlı Kız Okulları:

İstanbul’da üç tane Osmanlı kız okulu bulunup, ikisi on sene önce Subhi Paşa tarafından açılmıştır. Bu okullar, Matmazel Kalavas ile Matmazel Hanli’nin becerikli idareleri ile oldukça düzenli bir durumdadır. Birinde yüz (100) kadar yatılı öğrenci ve diğerinde yüzondört (114) gündüzcü öğrenci vardır. Üçüncü okul ise Üsküdar’da olup, Hâlet Paşa’nın kızı olan Muhsine Hanım’ın yönetimindedir ve yüzelli (150) tane kız öğrencisi vardır.

Bu kız öğrenciler, Padişah 2.Abdülhamid’in merhametli sofrasının himâyesi altında olup, yemek ve elbiseleri 2.Abdülhamid tarafından karşılandığı gibi, kendilerine bir miktar çeyiz de verilerek evlendirilmektedir.

Ders olarak okutulan konular : Türkçe, Tarih, Osmanlı Coğrafyası, Hesap, Resim ve Piyanodur. Doğu ve Avrupa usulü el becerileri de öğrenip, tülbent ve küçük Osmanlı halıları işliyorlar.

Matmazel Hanli ve Kalavasi’nin yardımları ile bu okullarda büyük bir düzen görmüşüzdür.

Refika Hanım’ın yönetimi altında olan Kız Öğretmen Okulu, yirmiiki (22) yıl önce açılmış olup, yüzdoksan (190) gündüzcü kız öğrencisi ve yirmi (20) kadar öğretmeni bulunmaktadır.

Burada resim ve piyano da öğretilir. Dört sene Türkçe dersi okutulduktan sonra, kız öğrencilere diploma verilir ve bu diplomaya sahip olan hanımlar, Osmanlı kız okullarında öğretmenlik yaparlar. Bu kız öğretmen okulu, öğrencilerinden para almaz.

Okulda tam bir düzen vardır. Kız öğretmen okulu yöneticisi olan kadın, bilgi sahibi ve zekidir. Fransızca, Almanca, İngilizce, Rumca, Türkçe ve Ermenice’yi bilir. Piyano çalar ve güzel resim yapar.

Bu okulun kız öğrencilerinin iki sene önce olduğu gibi, ödül ile teşvik olunmamaları üzücüdür.

Kız okullarının bir listesi aşağıda verilmiştir :

Okul Türü

Okul Sayısı

Öğretmen Sayısı

Yatılı Öğrenci Sayısı

Gündüzcü Öğrenci Sayısı

Kız Öğretmen Okulu

1

20

190

Kız Sanâyi Okulu

1

18

100

Kız Sanâyi Okulu

1

9

130

Üsküdar’daki Sanâyi Okulu

1

9

120

Ortaokul

14

56

958

İlkokul

65

130

4385

Özel Okullar

14

36

220

762

Toplam

97

178

320

6545

Rum Kız Okulları

Zapyon, Pallas ve Yuvakimyon isimleriyle tanınan Rum Kız Mekteplerinin programı, Atina Üniversitesi programına uyumlu olup, kız öğrencilerin ödedikleri okul ücretleri ve zengin Rumların yardımları ile masrafları karşılanır. Okutulan dersler : Yabancı Diller, Coğrafya, Matematik, Tarih, Sanâyi, Müzik ve Resim’dir.

Bu okullar tarafından verilen diplomalar, Yunan, Fransa, İsviçre ve Almanya üniversiteleri tarafından kabul edilir.

Osmanlı ülkesindeki Rum okullarında görev alan kadın öğretmenler, bu okullarda yetişir. Adı anılan okullar, Rum Patrikhânesinin idaresi altındadır.

Rum Kız Okullarının listesi aşağıdadır :

Okul Adı / Türü

Okul Sayısı

Öğretmen Sayısı

Sınıf Sayısı

Öğrenci Sayısı

Zapyon

1

27

8

328

Pallas

1

27

9

147

Yuvakimyon

1

12

7

172

Âdi mektebler

3

30

21

1306

Yüksek Okullar

11

23

32

869

Karma Okullar

17

34

58

575

Orta Okullar

13

52

61

1240

İlk Okullar

8

14

22

596

Toplam Sayı

55

199

218

5233

İstanbul’daki Fransız Kız Okulları

Pansiyona De Notr Dam Dö Sion adlı okulun kız öğrencilerinin eğitimi için İstanbul’daki birinci derecedeki kız okuludur. Bu okulun fen bilimleri, matematik, hikmet, yabancı diller ve sanayi için farklı öğretmenleri bulunmaktadır.

Bu okullar iki adet olup, biri Beyoğlu’nda ve diğeri Kadıköy’dedir. Rahibeler orta sınıf ve fakirlerden olan kızlara, el işleri, tülbent işleme ve çeşitli şeyler öğretmektedir. Rahibelerin okullarında, fakir aile çocukları ücretsiz olarak okutulur ve günlük yemek de verilir.

Madam Dov ve Şafez’in idaresinde olan kız okulundaki eğitim, Notr Dam Sion Okulu’nda olan eğitimle uyumludur.

Sözü edilen okulların listesi aşağıdadır :

Okul Adı

Sınıf Sayısı

Öğretmen Sayısı

Öğrenci Sayısı

Banka altında bulunan

Pansiyona De Nort Dam

12

30

284

Kadıköy’de bulunan

Pansiyona De Nort Dam

12

30

150

Sen Vinsan Dö Pol

Rahibelerinin Okulu

8

20

300

Agustin

Rahibelerinin Okulu

9

22

250

Sen Jozef

Rahibelerinin Okulu

6

18

280

Madam Dov ve Şafez’in Okulu

11

16

250

Toplam Sayı

58

136

1514

İstanbul’daki İngiliz Kız Okulları

İngiliz Elçiliğinin himâyesinde olmak üzere iki adet İngiliz Kız Okulu bulunmaktadır.

Bu okullardan biri, Madam Bordet Kotesi tarafından Beyoğlu’nda açılmış olup, okulun arsası Padişah 2.Abdülhamid tarafından bağışlanmıştır. Okulda fazla yer olmadığı için yatılı öğrenci sayısı çok değildir.

Diğer okul, bir komitenin yönetimi altındadır ve Bayan Grabo tarafından yönetilmektedir.

Bu iki okulun öğrencileri, Londra Kız Öğretmen Okulu’nun diplomasını almaya hak kazanmak için gerekli olan sınava hazırlanırlar.

İstanbul’daki Alman Kız Okulları

Bu okullar, kısmen öğrencileri tarafından ödenen ücretler ve kısmen de Almanya Devleti’nin yardımları ile idare edilirler.

Okul Türü

Okul Sayısı

Sınıf Sayısı

Öğretmen Sayısı

Öğrenci Sayısı

Ortaokul

1

16

14

150

İlkokul

1

6

9

200

Toplam Sayı

2

22

23

350

Amerika misyonerlerinin Üsküdar’da güzel okulları bulunup, orada okuyan kızlar ikinci derecede eğitim alırlar.

Avusturya, İtalya, İran, Bulgar ve Rusya okulları, sözü edilen devletlerin (maddi) yardımları ile idare olunurlar.

Ermeni Okulları

Ermeni Katolik, Protestan ve Ermeni okulları, sözü edilen cemaatlerin maddi yardımları ve özel yardım ile idare edilirler. Bu okullar aşağıda verilmiştir :

Okul Türü

Sınıf Sayısı

Öğretmen Sayısı

Öğrenci Sayısı

Cemaat okulları

24

72

400

Ortaokul

7

21

150

Mahalle Okulları

33

60

1030

Birinci Derece Okullar

2

60

170

Ortaokul

1

77

130

Toplam Sayı

67

250

1880

Musevi Okulları

Musevi kız öğrenci okulları, İttifak-ı Umumi İsraili Cemiyeti tarafından yapılan yardım ile idare edilip, bu cemiyet çocuklara kitap ve defter vermekle birlikte, fakir ailelerin çocuklarına elbise de verir.

Cemiyet okullarına giden çocuklar çoğunlukla ücretsiz olarak eğitim görürler. Program gereğince, Fransızca, İbranice, Almanca dilleri, Tarih, Coğrafya, Hesap, Doğa Tarihi, Hikmet, Kimya, Resim, Şarkı, Dikiş ve El Becerileri dersleri okutulurlar. Cemiyet okullarının amacı, fakir ailelerin çocuklarına ders okutarak el işleri öğretmektir.

Musevi Okullarının Listesi

Okul Adı

Öğretmen Sayısı

Ücretsiz Okuyan

Öğrenci Sayısı

Ücretli Okuyan Öğrenci Sayısı

Balat Okulu

8

298

27

Dağhamamı Okulu

4

92

30

Galata Okulu

8

230

60

Hasköy Okulu

10

267

36

Ortaköy Okulu

6

60

44

Toplam Sayı

36

967

201

Bunlardan başka ilkokul olarak bazı özel Musevi okulları da vardır. (1)

Devam edecek

-Osmanlıda okul ve (kız-erkek) öğrenci sayısı

www.canmehmet.com

Teşekkür: Konu ile ilgili makalelerin ve belgelerin; İngilizceden Türkçeye tercüme edilmesinin yanında orijinal belgelerin günümüz Türkçesine çevrilmesine değerli katkılarından dolayı Evladım Yılmaz Tamer Argüç’e teşekkür ediyorum.

Matmezal Esmeralda ile ilgili olan alıntı kaynakları: a) http://thebiography.us/en/cerda-y-bosch-clotilde , b)http://www.unless-women.eu/biography-details/items/cerda-i-bosch.html

(1)Kaynak: Arşiv Belgelerine Göre Osmanlı’da Kadın, Sy.277~287 (T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı, Yayın No:137).

https://www.devletarsivleri.gov.tr/assets/content/Yayinlar/osmanli-arsivi-yayinlar/arsiv_belgelerine_gore_osmanlida_kadin.pdf

Haksızlık karşısında susmayarak “Dilsiz Şeytan” olmayan Matmazel Esmeralda’ya vefa borcumuzdur (1)

Alemlerin Rabbi, Haksızlığı yarına bırakır ama yanına bırakmaz. (Allahu ekber)

 

 

Tarih : 22 Temmuz 1893. Yer, Amerika’nın Şikago Kenti’ndeki Kadınlar Edebiyat Kongresi. Ve Matmazel Cervantes konuşmacı olarak kürsüdedir.

Bayan Gazetecinin konuşmasındaki ana amaç, Osmanlı Eğitim Sistemi’ni anlatmak ve Sultan 2.Abdülhamid’in hoş şehri olan İstanbul’unda, ülkesinin kadınlarının eğitimi ve gelişimi için yapmış olduğu büyük çalışmalara teşekkür etmek için  bir teşekkür telgrafı gönderilmesine, bu büyük kongrede hazır bulunan kültürlü kadınların katılmalarını arzu ve rica etmesidir.

Biz de bu dizide, Matmazel Esmeralda’nın bu değerli çalışmasına ve açıklamalarına  ek olarak, birçok kaynaktan derlenen o döneme ait eğitim rakamlarını, yeteneklerimiz ve bilgimiz ölçüsünde üstelikte tüm ezberleri bozacak şekilde aktarmaya çalışacağız.

Görülecek olan : Anlatılan Osmanlı Devleti ile Gerçek Osmanlı Devleti’nin (değerlerinin)  birbirleri ile pek bir ilgisinin olmadığıdır.

Bu Değerli Gazeteci ve yazarın konuşmasını vermeden önce konunun önemi doğrultusunda okuyanların da hoşgörüsüne sığınarak konuşmacı hakkında kısa bir bilgi verilmektedir.

Esmeralda Cervantes (gerçek adı Clotilde Cerdà y Bosch, 1861-1926), 1861 yılında İspanya’nın Barcelona şehrinde doğmuştur. Edebiyat, gazetecilik yazıları ve konserleri için bu takma adı kullanmıştır. Zengin ve nüfuzlu bir ailede doğmuştur, babası şehir plancısıdır. Paris ve Viyana şehirlerindeki en iyi okullarda okumuştur. Henüz 12 yaşına gelmeden, 1873 yılında Viyana Evrensel Sergisi’nde ilk kez halk karşısında müzik çalmıştır. Bu yıllarda, çalması en karmaşık müzik enstrümanlarından olan Arp’ı seçmiştir ve Londra Kraliyet Sarayı’ndaki (1874) dinleyicileri büyülemiştir ve bu şekilde adı tüm Avrupa salonlarında, daha çocuk yaştayken yankılanmıştı.

İngiltere Kraliçesi 2. Elizabeth himâyesine girmiş ve kendisine, ünleneceği Esmeralda adını almasını önermiştir. Sonrasında Paris’te, Lizbon Sarayı’nda ve Brezilya’da imparatora arp konserleri vermiştir.

1886 yılında, doğmuş olduğu Barcelona’da, El Ángel del Hogar gazetesinin yöneticiliğini yapmış ve bir yıl öncesinde de burada “Bilimler, Sanat ve Esnaf Akademisi”ni kurmuştur. Medyadaki varlığı, ona Paris’teki La Estrella Polar’ı yönetmesini sağladı ve çeşitli gazeteler için makaleler yazdı.

1887 yılında İstanbul’a, Osmanlı Sarayı için arp öğretmeni olarak gelmiştir ve bir Alman-Brezilyalı ile evlenmiştir.(1)

Ve Matmazel Esmeralda, (1893 Yılında Şikago’da düzenlenen) Kadınlar Edebiyat Kongresi’nde, konuşmacı olarak kürsüdedir :

Bayanlar !

Ben henüz çocukken, bugün dört yüzüncü keşif yıldönümü sebebiyle şenlik yapmakta olan Amerika Birleşik Devletleri’ni ilk defa ziyaret etmiştim. Bu defaki ziyaretimde ise, yapılmakta olan bu serginin başarısına hizmet eden kadınlar komitesi başkanlarını selamlıyorum.

Ben İstanbul’da iken, Madrid ve Barcelona Sanayi & Dans Topluluğu tarafından, bir sergi için vekil seçildim. Buraya gitmek üzereyken, Kadınlar Komitesi üyesi bir bayandan, doğu ülkeleri (Osmanlı) kadınlarının eğitim durumlarıyla ilgili olarak bazı bilgiler elde edilmesini talep eden bir mektup aldım. Hemen bu konuda güvenilir belgeler aradım. Osmanlı ülkesinde istatistik bulunmaz. (*)

Eğitim Bakanı olan Zühdü Paşa’ya başvurdum fakat istenilen bilgileri veremedi. Buna rağmen karamsar olmadım ve araştırmaya devam ettim. Bu kararlılığımın boşa gitmediğini belirtmekten de mutluluk duyuyorum.

İstanbul’daki Avrupa, Rum, Ermeni ve Musevi mekteplerine dair bilgiler daha kolay elde edilebileceğinden, bu okullarından yöneticilerine başvurarak, istenilen bilgileri aldım. Osmanlı ülkesi hakkında kitap yazan yazarlar, bilgi eksikliklerinden dolayı, ülkedeki eğitim durumu hakkında bazı yalan yanlış şeyler yazmışlardır. Özellikle, kadınların toplum hayatına etkilerinden ve kadınların eğitim ve ilerlemesinden bahsettikleri sırada, en büyük hatalara düşmüşlerdir.

Osmanlı kadınlarının esir ve cansız vücutlar oldukları, harem dairesinde hapis oldukları ve tüm vakitlerini cehalet ve tembellikle geçirdikleri konusunda batı milletlerine bilgiler verilmiştir.

Bazı kadınların böyle bir hayata mecbur olabilecekleri ihtimali varsa da, bunun genel bir durum olduğunu zannetmek, Osmanlı kadınlarının gerçek durumlarını bilememekten ileri gelir.

Çok sayıda Osmanlı kadınının dostluğunu kazanmış olduğumdan, bilgi ve eğitim durumlarının, bizim batı ülkelerimizin eğitim almış olan kadınlarından daha aşağı olmadığına şahitlik ederim.

Yaşmaksız (peçesiz) ve yanlarında hizmetçiler ya da çocuklar ve diğer kadınlar olmadan sokağa çıkmamaları gibi bazı âdetleri, onlarda kanun gibi olmuştur. Bazı Avrupalı yazarlar, Kurân-ı Kerim’in kadınları cehalete mahkûm ettiğini zannetmişler ise de bu açık bir yanlıştır.

Tam tersine Kur’an, hem erkeklerin hem de kadınların arasında, eğitimin istisnasız olarak yayılmasını emretmektedir.

Böyle yalan yanlış şeyler ile Osmanlıları ayıplamak yerine, ilerlemelerinde kendilerini teşvik etmek ve geçmiş hataları göstermek ile kendilerine öğretmek ve kendilerini arkadaş kabul etmek daha iyidir.

Dostum olan Osmanlı kadını Fatma Aliye Hanım’ın, “İslam Kadınları” (Nisvân-ı İslâm) isimli kitabında belirttiği gibi, Osmanlıların ahlâkını bilmek ve anlamak için, onların dilini ve âdetlerini bilmeli, halkın yapısını ve aile usulünü öğrenmelidir.

Bundan dolayı komitenizin, elçinizin teklifi ile diğer ülkelerdeki gibi, Osmanlı ülkesinde de bir vekil seçmesini sizden istememiş olması dolayısıyla üzgünüm (teessüf ederim).

Allah tarafından ülkesinin yönetiminde görevlendirilmiş olan, ülkesinin veli-nimeti olan güç sahibi Sultan 2.Abdülhamid’in, ilerlemenin koruyucusu olan ülkesinde, Osmanlı kadınlarının ilerlemesi yolundaki çalışmalarını size mümkün olduğunca aktaracağım.

Sultan 2.Abdülhamid tahta çıktığından beri, kadınların uzun süredir ara verilmiş olan öğrenim ve eğitimleri, kendisi tarafından teşvik olunmaktadır. Padişah, bu konudaki her zorluğu ortadan kaldırıyor. Engin fikirleri ve tükenmez olan iyilikleri sayesinde, onbeş yıldan beri İslam kadınlarının ilerlemesi olağanüstü bir şekilde gerçekleşmektedir.

Osmanlı kadınlarının akıl kuvvetlerinin gelişmesine biraz yardım edildiği zaman, kısa sürede genel kongrede bizzat kendileri veya bir vekil aracılığı ile hazır bulunacaklardır. Size bildirdiğim şekilde, İslam dini, kadınların ilerlemesine engel değildir.

Her türlü özgür kurumların, toplumsal görevlerin, karşılıklı yardımlaşmanın, kanun önünde eşitliğin, aileye saygının ve çeşitli şeylerin temellerini içinde bulunduran Kur’an-ı Kerim, yirmi ikinci sûresinin otuz üçüncü ve otuz beşinci âyetlerinde,

“Kadınların eğitimi, erkeklerin eğitimine eşit olmalı” ve “Allah’ın istediği şekilde, erkekleri ve kadınları birbirinden ayırt etmem. Erkekler ve kadınlar için ödüllendirme biçimi de cezalandırma biçimi de aynıdır” diye buyurmuştur.

Altıncı sûrenin, otuz dördüncü ve otuz beşinci âyetlerinde, erkekler ve kadınlar için eğitimin ve ilimin zorunlu bir görev olması emredilmiştir. Peygamber de hadislerinde, mümkün olduğu kadar çalışmayı ve ilim öğrenmeyi emretmiş, kadınlarının eğitiminin nasıl olması gerektiği konusunda açıklamalar yapmıştır.

İslam topluluğunun oluşumundan itibaren, zeki ve eğitimli kadınların varlığından bahsedilmektedir.

Hz. Muhammed gelmeden önce, puta tapan Araplarda, fakirlerse kızlarını öldürmek âdeti vardı. Hz.Peygamber ve Kur’an-ı Kerim, bu vahşi âdeti yasaklamıştır, bunun için yüz elli ikinci âyete bakınız.

Kazımirski’nin yapmış olduğu Kur’an-ı Kerim tercümesinde, on altıncı sûrenin ikinci âyetinde açıklandığı gibi, “dört mükemmel kadın vardır” denilmiştir. Biri Firavun’un hanımı olan Asiya, biri Hz.İsa’nın annesi olan Hz.Meryem, biri Hz.Hatice (peygamberin eşi) ve biri de Hz.Fatıma’dır (peygamberin kızıdır). Böylece, hanımı ve kızının isimleri sonsuza kadar kalıcı olmuştur.İslam toplumunda tanınmış olan çok sayıda kadın vardır.

(Halife) Hz.Ebubekir’in kızı ve Hz.Peygamber’in hanımı olan Aişe, bir kadın şair idi. Bir gün Hz.Yusuf’un hikayesini işitti. Firavun’un hanımı olan Zeliha, kendisinin bir köleye ilgi göstermesinden dolayı, Mısırlıların soylu kadınları tarafından kendisiyle alay edilmesine kızıp, kendilerini bir ziyafete davet eder ve (köle) Yusuf’un hizmet etmesini emreder. Güzel köle (Yusuf) göründükçe, misafirlerin hepsi güzelliğine hayran olmuşlardır ve ne yaptıklarını bilemeyip, meyve soyarken kendi parmaklarını kesmişlerdir. Hz.Aişe bu hikaye üzerine, şu anlamda bir şiir söylemiştir :

“Eğer Zeliha ile alay eden kadınlar, Yusuf’u görünce parmaklarını kesmişlerse, yâ Muhammed seni görseler, zeka dolu alnına hayran olarak kalplerini keserlerdi. Mısırlılar, senin nurlu yüzünü görseler, Yusuf’u satın almak için para vermezlerdi.”

Hz.Aişe’nin şiirleri, Arapların edebiyatında dikkate değerdir. Aişe’nin kız kardeşi olan Esma, (asr-ı saadet) Hz.Muhammed döneminin tanınmış kadınlarındandı.

Hz.Muhammed’in kızı olan Hz.Fatıma, güzel konuşmasıyla tanındığı gibi, şiir de yazmıştır. Büyük bir hafıza kuvvetine sahipti.

İmam Şafii’nin hocası olan Nefise (isimli kadın), edebiyat eserleri sayesinde âlim (bilgin) ünvanını kazanmıştır ve Mısır’da kendi adını taşıyan camiiye defnedilmiştir.

Hz.Hüseyin’in kızı olan Sekine, edebiyat eserleri ve yiğitliği ile büyük bir isim kazanmıştır.

Sekine’nin kız kardeşi olan Ribab, Hz.Hüseyin’in bir şiiri (beyiti) ile sonsuza kadar tanınacaktır : “Ey Sekine! Sen ile Ribab orada olmazsanız, ben o yeri sevmem. Bütün mal varlığımı ikiniz için harcarım. Kimse de beni ayıplayamaz. Çünkü gerçekten size buna değersiniz”.

İmam Câfer-i Sadık’ın hanımı olan Hüsniye, otuz kadar edebiyat ve fen yarışmasına katılmıştır. Bu yarışmalar Halife Harun Er-Reşid’in ve bilginlerden olan iki kişinin önünde yapılmıştır ve Hüsniye, ahlak ve kanun bilgeliği ödülünü kazanmıştır ve tüm eserlerini toplamış olduğu “Hüsniye” adında bir kitap bırakmıştır.

Zü’l-kelâ El-Hımyeri, çok sayıda şiir yazmıştır ve kız kardeşi de yiğitliği ile tanınır olmuştur.

Güzel konuşması ile tanınan Rabia-i Adeviye, ahlâkla ilgili beğenilen eserler yazmış ve bunlardan Tezkiretü’l Evliya’da bahsedilmiştir. (2)

Teşekkür: Konu ile ilgili makalelerin ve belgelerin; İngilizceden Türkçeye tercüme edilmesinin yanında orijinal belgelerin günümüz Türkçesine çevrilmesine değerli katkılarından dolayı Evladım Yılmaz Tamer Argüç’e teşekkür ediyorum.

www.canmehmet.com

Devam edecek

-Matmazel Esmeralda Rakamlarla Osmanlı Eğitim sistemini anlatmaktadır…

(*) Önemli olduğu için bu bilginin (Osmanlı’da İstatistik konusunda) not düşülmesi gereklidir:

“..Osmanlı yönetiminin modern istatistik bilgi ve yöntemlerden yararlanma çabaları, 19.yüzyıldaki reform süreciyle birlikte başladı. 1830 tarihli nüfus sayımı, bu yeni yaklaşımın ilk önemli örneğiydi. Tanzimat reformlarının sonucu olarak, giderek daha merkezîleşen Osman yönetimi eğitim, sağlık, haberleşme, ulaşım ve benzeri alanlarda yeni sorumluluklar üstlendi. Bu yeni görevler, yönetime, toplumu daha geniş ölçüde etkileme imkanı verirken, toplum hakkında daha sağlıklı ve ölçülebilir nitelikte bilgilere olan ihtiyacı da arttırdı. Modern istatistik yöntemlerinin ilk uygulamaları nüfus alanında görülürken, istatistik idaresi de 1860’ların sonlarında ortaya çıktı. Kısa süre sonra da dış ticaret istatistikleri yayınlanmaya başlandı ve böylece 1878’lerden başlayıp 1913’lere kadar uzanan oldukça tam bir seri oluşturuldu. Bu veriler, Tarihi İstatistikler Dizisi’nin ilk cildi olarak özet halinde daha önce yayınlanmıştı. 19.yüzyılın sonuna kadar Osmanlı yönetimi, çok değişik alanlarda istatistik bilgiler derleme, değerlendirme ve yayınlama konularında önemli gelişmeler sağladı. Bu çabaların bir önemli ürünü de 1897 İstatistik Yıllığı’dır. Yüz yıl önce yayınlanan bu eser, istatistik bilgiler derleyip yayınlamak amacıyla oluşturulmuş uzman bir kurum tarafından hazırlanmıştır. Bu nedenle eser, Türkiye’de modern istatistik düşünce ve uygulamasının önemli örneklerinden biri olarak büyük önem taşımaktadır. Eserde 19.yüzyıl sonlarında idari yapı, nüfus, eğitim, sağlık, adliye, ulaştırma, maliye, tarım, sanayi, dış ticaret, madencilik, ormancılık, kara ve deniz taşımacılığı ile haberleşme hizmetleri gibi Osmanlı devletinin çeşitli ekonomik ve sosyal göstergeleriyle ilgili yıllar ve bölgeler itibariyle ayrıntılı veriler bulunmaktadır. Çok değişik alanlarla ilgili bilgiler ihtiva etmesi yanında, Osmanlı döneminde yayınlanan ilk ve tek genel istatistik olması da esere ayrıca büyük bilimsel önem ve değer kazandırmaktadır. “ (Kaynak:İlgili Kitabın Önsöz’ünde, kitabı yayına hazırlayan Prof.Dr.Tevfik Güran’ın yazısı (Sy.XVII) :Osmanlı Devleti’nin İlk İstatistik Yıllığı – 1897 (T.C. Başbakanlık Devlet İstatistik Enstitüsü).Tarihi İstatistikler Dizisi, Cilt 5. Hazırlayan : Prof. Tevfik Güran.

(1)Kaynaklar: http://thebiography.us/en/cerda-y-bosch-clotilde , http://www.unless-women.eu/biography-details/items/cerda-i-bosch.html

(2)Kaynak: Arşiv Belgelerine Göre Osmanlı’da Kadın, Sy.277~287 (T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı, Yayın No:137).

https://www.devletarsivleri.gov.tr/assets/content/Yayinlar/osmanli-arsivi-yayinlar/arsiv_belgelerine_gore_osmanlida_kadin.pdf

Komşumuz İran’ın Tarihi: Rusya ve İran’ın başına ne geldiyse bizim başımıza da o geldi (5)

Farkındalık, rafine insanın en belirgin işaretidir.

 

Çaldıran’da 1514’te Osmanlılar ile Safeviler arasında vuku bulan meydan savaşının Osmanlı tarihinde önemli bir yeri vardır. Osmanlılar bu savaşı kendilerine yönelik önemli bir dini ve siyasi tehdidin bertarafı olarak görürken Safeviler, tam tersi şekilde İran’ın istilasını düşünen Osmanlılar’ın bu niyetlerinin başarısızlığa uğratıldığı bir olay olarak yorumlamışlardır. Bununla birlikte savaşın iki önemli figürü olan Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail’in şahsi davranış ve düşüncelerinin mücadelede önemli bir rol oynadığı fikri de her iki tarafın ortak görüşü halinde şekillenmiş bulunmaktadır.

Öte yandan bu mücadeleye tarihî çerçevede nasıl bakılması gerektiği, bugün ayrı bir önemli mesele olarak karşımızda durmaktadır. Bu sadece tek taraflı kaynakların yönlendirmesiyle değil, karşılıklı mukayeseli çalışmalarla daha doğru bir zemine oturtulabilir.

Aslında bu hadise iki hükümdarın bir bakıma dinî ve siyasi varoluş mücadelesi özelliği taşımaktadır. Osmanlı tarihi açısından bakıldığında ciddi bir tehdit algılamasının ön planda olduğu açık şekilde tespit edilir.

Vaktiyle İstanbul’un fâtihin ani Fatih Sultan Mehmed’in bir Türkmen konfederasyonu olan ve Tebriz-Diyarbekir kesiminde önemli bir siyasî nüfuz elde eden Akkoyunlular’ın hükümdarı Uzun Hasan’ı Otlukbeli’nde 1473’te mağlup edişinden sonra giderek sarsıntı geçiren bu Türkmen Devleti’nin mirası, beklenmedik şekilde Erdebil’de bir tarikat ocağı oluşturan Şeyh Safiyüddin’nin torunlarına intikal etmişti. Bunlar tarikatın kurucusuna atfen Safeviler olarak adlandırılacaklardı. Türk tarihinin belki de en ilginç siyasi oluşumunu meydana getiren Safevi Devletin kurucusu olan Şah İsmail, başlangıçta Sünni bir tarikat olarak bilinen, sonradan Şeyh Cüneyd ve Haydar zamanlarında Oniki imam Şiiliğini benimseyen bu Erdebil’li şeyh ailesinin en önemli simasıydı. Üstelik bu ailenin tabanı tıpkı kendisi gibi Türk unsura dayanıyordu. (1)

Yukarıda İranlı yazarlar tarafından dile getirilen gerçekler, doğru bir tarih için ilim ahlakının ne kadar önemli olduğunu bir kez daha vurgulamaktadır.

Acı olan gerçek : Doğru bir tarihiniz yoksa hiçbir zaman doğru bir geleceğiniz olmayacağıdır.

Ve geçen bölümde kaldığımız yerden devam ediyoruz.

20. yüzyılın başlarında modern seyahat biçimleri daha yeni başlıyordu; asfalt yollarla demiryollarının uzunluğu 340 kilometreyi bile bulmuyordu. Yabancı bir diplomata göre katır ve develerle yolculuk etmek olağandı, çünkü neredeyse “hiç tekerlekli taşıt” bulunmazdı.(*)

İran genelinde tek motorlu taşıt sahibi olma şerefi şaha aitti. Yola çıkanlar en iyi koşullar altında Tahran’dan Tebriz’e kadar olan 563 kilometrelik mesafeyi 17 günde; Meşhed’e giden S98 kilometre uzunluğundaki yolu 14 günde ve Buşir’e uzanan 1.126 kilometreyi 37 günde geçerlerdi. Gaz lambaları, elektrik ve telefon yalnızca Tahran’da yaşayan birkaç kişiyle sınırlı lüks bir tüketimdi.

İngiliz ziyaretçilerden biri geçmişte özlemle şöyle yazmıştı:

“İran’da hiç şehir olmadığı gibi gecekondu da yok; buharla çalışan sanayi de olmadığından beyni dumura uğratan, kalbi mahrum bırakan, yeknesaklığıyla vücudu ve zihni yoran mekanik zorbalıktan eser yok. Ne gaz var ne elektrik, ama yağ kandillerinin alevi daha hoş değil mi. (**)

Yüzyılın sonunda yollar, elektrik sistemi ve doğalgaz ağı sayesinde ülke ulusal ekonomi içinde bütünleşmişti. Çoğu evde, hatta aile çiftliklerinde su akıyor, elektrik yanıyor, buzdolapları çalışıyordu. Ülkede 10.000 kilometrelik demiryolu, 59.000 kilometrelik asfalt kaplamalı yol ve 2,9 milyon motorlu taşıt vardı artık, bunların çoğunun montajı ülke sınırları içinde yapılmaktaydı. Uçakla gidenler bir yana, Tahran’dan yola çıkanlar ister otomobille ister trenle olsun birkaç saat içinde taşra kentlerine ulaşabiliyorlardı.

Yüzyıl aynı şekilde günlük korkulara da büyük değişiklikler getirmişti. Dönemin başında ortalama bir insanın sürekli karşılaşmaktan korktuğu tehlikeler yoldaki hırsızlarla eşkıyalar; yaban hayvanları, cinler, nazar, önünden geçen kara kediler; kıtlık, salgın ve başta sıtma, difteri, dizanteri, verem, suçiçeği, kolera, frengi ve grip olmak üzere bulaşıcı hastalıklardı. Yüzyıl sona ererken bu korkuların yerini işsizlik, emeklilik, konut, elden ayaktan düşme, kirlilik, trafik kazaları ve otomobil çarpmaları, kalabalık okullar, üniversiteye girme yarışı aldı. İran tam anlamıyla modern dünyaya adım atmıştı. İranlı bir Rip Van Winkle 1900 yılında uykuya yatıp da 2000’de uyandırılmış olsa çevresinde gördüklerine tümüyle yabancı kalırdı.

Bununla birlikte en göze çarpan değişiklik devletin yapısında gözlendi. 20. Yüzyıla girildiğinde devlet, devlet denebilirse elbet. Yalnızca şah ile onun maiyetindeki birkaç kişiden -bakanları, ailesi, baba tarafından akrabaları- oluşmaktaydı. Şah ülkeyi zaten olmayan bürokrasi ve düzenli ordu aracılığıyla değil aşiret reisleri, toprak ağaları, üst düzey ruhani liderler ve zengin tüccarlar gibi yerel ileri gelenlerle yönetirdi. Yüzyılın sonunda ise devlet ülkenin her katmanına ve bölgesine nüfuz etmiş bulunuyordu. Yirmi tane koskocaman bakanlık 850.000 devlet memuru istihdam etmekteydi, ulusal ekonominin yüzde 60’ı bakanlıkların, yüzde 20 kadarı da yarı resmi kuruluşların denetimi altında tutulmaktaydı. Bir o kadar önemli bir başka değişiklik de artık devletin elinin altında yarım milyonluk bir askeri gücün bulunmasıdır.

Yüzyıllar boyunca taşra vilayetlerinin yönetilmesine yardımcı olan ileri gelenlerden geriye yalnızca ruhani sınıf kalmıştır. Devlet o denli büyümüştür ki, kimileri ona “totaliter” der. Fakat totaliter olsun ya da olmasın, devlet öyle büyük bir sıçrama ve hamle yapmıştır ki artık vergi toplama mekanizmasını, adaletin işleyişini ve sosyal yardımların dağıtımını olduğu kadar, organize şiddet kurumlarını da denetim altında tutmaktadır. Böyle bir devlet İran’da hiçbir zaman görülmemişti. Yüzyıllardır devlet kelimesi şahlık yönetimi anlamına gelmekteydi. Oysa şimdi modern anlamdaki devlet tanımıyla eştir. (2)

Devam edecek

-Gelinlik giydirilen İran kime gelin olmaktadır? Batıya mı, İranlılara mı?

www.canmehmet.com

Resim: Yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

Açıklama ve Kaynak :

(*)A. Mounsey, A Journey through the Caucasus and the Interior of Persia (Londra, 1872), s. 329. (Modern İran Tarihi)

(**)Hale, from Persian Uplands, Londra, 1920. sahife: 30.(Modern İran Tarihi)

(1)İranlı Tarihçilerin Kaleminden Çaldıran (1514) Sahife:10

(2) MODERN İRAN TARİHİ, ERVAND ABRAHAMIAN

Komşumuz İran’ın Tarihi: İran’ın Yakın Tarihinde Türkiye’yi, Cumhuriyeti (ve Gezi’yi) Görebilmek (4)

Rusya ve İran Tarihi ile birlikte değerlendirneden ne Osmanlının büyüklüğünü kavrayabiliriz, ne de Cumhuriyetin nasıl ilan edildiğini..

 

Bir sürprizle başlıyoruz! “Her Ay Muharrem, Her Gün Aşura, Her Yer Kerbela” Sloganını; “her yer taksim her yer direniş!Olarak duyarsanız, aklınıza herhalde fena şeyler gelmez!  Özellikle de aşağıdakilerle birlikte değerlendirdiğinizde!

Yaklaşık üç bölümde İran’ın çok yakın, yakın olduğu kadar da ilginç tarihi verilecektir. Elbette, satır aralarında dikkatli okuyucuların gözlerinden kaçmayacak çok ciddi ve ilginç bilgiler eşliğinde.

İki örnek :

Şiiler’in Kerbela, Aşura ve Muharrem’i anmaları Katolik geleneklerinde İsa’nın Golgota Tepesi’ndeki çilesinin (çarmıha gerilme) anılmasına benzer. Dahası, Safevilerin Şiiliği İran’ın resmi dini yaptıkları 1501 yılından beri hem onlar hem de halefleri ki buna Kaçar hanedanlığı da dahildi, kendileriyle tebaa arasındaki uçurumu kapamak ve dışarıdaki Sünni dünyaya -batıda Osmanlılara, kuzeyde Özbeklere ve doğuda Paştunlara- karşı kendi tebaaları arasındaki bağları güçlendirmek için sistematik olarak Muharrem’i kullanmışlardı.

Ancak 1979 devriminin patlak vermesiyle birlikte Şiilik saygılı ve muhafazakâr bir din olmaktan çıkıp köktenci bir ideoloji haline gelecek kadar çok değişim geçirerek büyük ölçüde siyasallaşmış bir öğretiye dönüştü. Muharrem’in ana mesajı artık sosyal adalet ve siyasal devrim uğruna dövüşmek diye yorumlanıyordu. Slogan şöyleydi: “Her Ay Muharrem, Her Gün Aşura, Her Yer Kerbela.” (*)

İran, Milli Mücadele,  İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Gürzon ve Damat Albay Rawlinson

Lord Gürzon, (Eski Hindistan Genel Valisi) İngiltere Dışişleri Bakanı ve Lozan Antlaşması döneminde İngiltere heyetinin başkanıdır.

Ve Lord Gürzon’un yeğeni ile evli (1918-1922 yılları arasında Kafkasya ve Doğu Anadolu’da görevli)  İstihbarat Albay’ı Rawlinson’u, yakın Tarihe Meraklı olanlarımız arasında nerede ise bilmeyenimiz yoktur.

İşte bu nedenle ve bu noktada illaki bir not düşülmesi gerekmektedir:

Kazım KARABEKİR Paşa Anlatıyor :

Ankara milli hükümetinin Cumhuriyet’e doğru gidişi…

Karabekir, yanlışları Cumhuriyet’in ilanı kararında buluyor: “İstanbul’dan, her ne şekilde olursa olsun bir Cumhuriyet kurma fikriyle gelen Mustafa Kemal Paşa,

(İngiliz İstihbarat Albayı) Rawlinson’un  da benim vasıtamla ileri sürdüğü (hilafetin ayrılması ve Cumhuriyet’in kabulü teklifini) samimi bulmuş olacak ki,

19 Kanunusani 1336 (19 Ocak 1920) İstanbul’da Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ne dayanan Mebusan Meclisi’nin açılmasına ve meşruti bir hükümetin faaliyete geçmesine Kânunusani’de Mebusan Meclisi’nin “Misak-ı Milli beyannamesini” kabul ve  ilan ettiğine 9 Kânunusani’de kendi imzasıyla neşrettiği askeri plandaki sarahate rağmen Bolşeviklerin Kafkasya’ya gelmekte oldukları haberi gelince bana 6 Şubat’ta Kafkasya harekâtını teklif etti. Bu hal, İstanbul’daki Meşrutiyet hükümetimize karşı fiili bir isyanla Heyet-i Temsiliye’nin Mustafa Kemal Paşa’nın diktatörlüğünde bir Cumhuriyet şekline dönüşmesi demekti. Hem de Bolşeviklerle birleşme felaketine doğru!”

Ve bu Rawlinson’un akrabası, Lozan Antlaşması’nın (Hatta İran’ın)  mimarı, Meşhur Lord Gürzon’u, “Modern İran’ın Tarihi” isimli eserden öğreniyoruz.

“Curzon, Lord George (1859-1925): Ülkeyi kendi imparatorluğuna katmaya kalkışacak kadar İran tutkunu olan Britanya dışişleri bakanı. Lisansüstü öğrencisiyken İran’a yolculuk yapmış ve Persia and the Persian Question adlı klasikleşmiş kitabını yayımlamıştı. 1919 tarihinde imzaladığı İngiliz-İran Antlaşması İran’da milliyetçi bir tepki görmüştü. “

Ve son bir bilgiyi daha  hatırlatarak, komşumuz İran’ın tarihine ve yaşadıklarına geçiyoruz :

Birinci Dünya Savaşı öncesinde İran’ın siyasi idaresini yıprattıktan sonra petrolünü sömürmeye başlayan İngiltere, savaş sonrasında da aynı durumun devam etmesi için siyasi oyunlara başvurmuştur. İran tarihinde “siyah darbe” olarak bilinen ve Kaçar iktidarının sonunu getiren askeri darbe ile Rıza Han’ı iktidara getirerek nüfuzunun devamını sağlamıştır. Darbe için bu kazak subayını (Rıza Han) emellerinin icracısı olarak tespit etmiş, daha önce temasta bulunduğu Ziyaeddin ile bir araya getirterek darbeyi gerçekleştirmiştir. Darbe sürecinde İran’da görevli bulunan İngiliz subay, elçi ve konsoloslar gayet gizli davranarak askerlere ve darbenin diğer figüranlarına para dağıtmışlardır.

Darbe sonrasında İngiliz elçi Loraine’den İran tahtını isteyen Rıza Han, emeline ulaştıktan sonra İran’ı İngiltere adına yönetmeye başlamıştır. (1)

*

İran 20. Yüzyıla öküz ve kara sabanla girdi. Yüzyıldan çıkarken, çelik fabrikaları, dünyada en çok sayıda trafik kazasının yapıldığı ülkelerden biri olma ünü ve pek çoklarını dehşete düşüren bir nükleer programı vardı…

Yaşanan bütün değişimler boyunca İran’ın coğrafyası ve kimliğinin değişmeden kalması dikkat çekicidir. Günümüzde İranlılar aşağı yukarı büyük dedelerinin yaşadıklarıyla aynı sınırlar içerisinde hayatlarını sürdürürler.

Yüzölçümü Fransa’dan üç kat. Birleşik Krallıktan altı kat daha büyük olan bölgenin güneyinde Basra Körfezi, doğusunda çöller ve Horasan’ın dağlarıyla, Sistan ve Belucistan, batısında Irak bozkırları, Şattülarap ve Kürt dağları, kuzeyinde de Ağrı Dağı’ndan Hazar Denizi’ne akan Araş Nehri ve Hazar Denizi’nden Orta Asya’ya uzanan Atrek Nehri yer alır.

Ülkenin beşte üçü, özellikle de belli başlı yaylaları sürekli tarımı elverişli kılacak yağışlar almaz. Tarım yalnızca yağış alan Azerbaycan, Kurdistan ve Hazar kıyılarıyla, başta sıradağların etekleri olmak üzere ülkenin dört bir yanına dağılmış sulama yapılan köyler ve vahalarla sınırlıdır.

Bütün ulusal kimlikler gibi İran’ınki de akışkan ve tartışmaya açıktır. Buna rağmen İran’ın İran Toprakları’na (Zemin-i İran) ve iran İli’ne (Şehr-i İran) bağlılığı değişmemiştir. İranlılar hem Şiilikle hem İslamiyet’le hem de başta Sasaniler, Ahamenişler ve Partlar (Arşaklılar) olmak üzere İslamiyet öncesi tarihleriyle özdeşleşmişlerdir…

Sürekliliklere rağmen 20. Yüzyıl, İranlıların yaşamının neredeyse bütün yönlerinde büyük değişiklikler meydana getirdi. Yüzyılın başında toplam nüfus 12 milyonun altındaydı -yüzde 60’ı köylü, yüzde 25-30’u göçebe, yüzde 15’ten azı da şehirliydi. Tahran 200.000 nüfuslu orta ölçekte bir şehirdi. Doğumdan sonra hayatta kalma oranı olasılıkla üçte birden azdı, bebek ölümleriyse 1.000 doğumda 500 gibi yüksek bir rakamda seyrediyordu. Yüzyılın sonunda toplam nüfus 69 milyona çıkmıştı. Göçebe nüfusun oranı yüzde üçün altına düşmüş, kentsel dağılım yüzde 66’yı geçmişti. Tahran artık 6,5 milyon nüfuslu bir mega-kentti. Yaşam süresi yetmiş yıla ulaştı, bebek ölümleri binde 28’e düştü.

Yüzyılın başlarında okuma yazma oranı yüzde 5 dolaylarındaydı, bu da medrese, Kuran kursu ve misyoner kuruluşları mezunlarıyla sınırlıydı. Farsça anlayanlar nüfusun yarısından azdı; geri kalanlar Kürtçe, Arapça, Gilaki, Mazenderani, Beluçi, Luti gibi dillerin yanı sıra Azerice, Türkmence ve Kaşkay gibi Türkçenin lehçeleri konuşurdu.

Halk eğlenceleri yerel spor salonlarında (zurhane) yapılan atletik gösterilerden; çay bahçeleri ve kahvehanelerde Şehnamemden bölümler okumaktan; Şah ailesinin resmigeçitlerinden; meydanlarda arada bir yapılan idamlardan; hepsinden önemlisi de Şiilerin en kutsal ayı olan Muharrem’de düzenlenen kendini kırbaçlama ritüelleri, taziye gösterileri ve yakılan şenlik ateşlerinden oluşurdu.

Yüzyılın sonuna gelindiğindeyse, okuryazarlık yüzde 84’e ulaşmıştır, yüksek öğretim kurumlarına kayıt yaptıranların sayısı 1,6 milyonu bulur, 19 milyon öğrenci de ilk ve orta öğrenim kurumlarına devam etmektedir. Nüfusun neredeyse yarısı evlerinde “ana dillerini” konuşmayı sürdürse de, yüzde 8 5’ten fazlası artık Farsça iletişim kurabilmektedir. Halkın eğlence aracı daha çok futbol maçları, sinema, radyo, gazeteler, videolar, DVD’ler ve televizyondur; şehirdeki her haneye ve kırsal kesimin dörtte üçünün evine televizyon girmiştir. (2)

Devam edecek….

-İranın toprakları (sınırları) neden değişmemiştir?

www.canmehmet.com

Resim: Tarafımızdan düzenlemiştir.

Açıklama ve kaynaklar :

(*) A. Şeriati, Mecmua-ı Asar (Toplu Eserler) (Aachen: Husseinien-e Ershad Publications, 1977), c. xxii. -Modern İran’ın tarihi)

(**)“Kazım KARABEKİR Anlatıyor”, UĞUR MUMCU.

(1) Daha fazlası için bakınız:http://www.sosyalarastirmalar.com/cilt6/cilt6sayi27_pdf/karadeniz_yilmaz.pdf

(2) MODERN İRAN TARİHİ, ERVAND ABRAHAMIAN, TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI

Dünyanın Gıpta Ettiği Medeniyetleri Kuran “Güneş Devlet” Osmanlıya hala neden küfrediyoruz

“Bilmemek” çok tehlikeli değildir. Ölümcül derecede tehlikeli olan ‘bilmediğini bilmemek’tir.

 

Bilmiyor ve bilmediğinizi de bilmiyorsanız, bir okyanusu ancak üzerindeki kayıkla değerlendirirsiniz. Gerçeğinde bir okyanusu değerlendirmek, onun suyunu çekerek içindeki yaşamı görmekle mümkündür.

Osmanlı, yıllarca kasıtla beyinlerimize : “bir deli, bir çocuk, bir hain padişah! ” olarak kazındı. Bu anlayış, işgalci batının eseri dir. Ancak bunun henüz farkında değiliz.

Çünkü okumuyor, araştırmıyor ve sorgulamıyoruz.

Akıl, yakıtsız motor misalidir. Ona yakıt (bilgi) koymadığınız sürece sadece “gır gır…” eder.

Osmanlı tartışmaları da böyledir. Farklı kaynaklardan okumadığımız, öğrenmediğimiz için  sadece “gır…gır…” ediyoruz.

Osmanlıyı bir “Blog” ile anlatmak ne haddimizdir, ne de ilmi temelde mümkündür. Burada yapılmak istenen (iyi niyetle) satırbaşları ile (Özellikle batılı ilim insanlarının gözleriyle) Osmanlıya anlatmaya çalışmak, bir göz atabilmektir.

(1)Filozof Tommasa Campanella

Güneş Ülkesi isimli ütopya eseri ile ünlenen İtalyan Filozof Tommaso Campanella (1568-1639)  şair, yazar ve filozoftur. “Güneş Ülkesi, isimli eser, filozofça bir devlet tasarısıdır. Platon’un devlet’i, Thomas Moore’ın Ütopya’sı çizgisinde, toplum yararını bireyinkiyle bağdaştırıp, halklı bir düzen tasarısı getiren Güneş Ülkesi, sosyal bilimlere eğilenlerin okumadan edemeyecekleri, dünya üniversitelerinde de yardımcı kitap olarak salık verilen ana yapıtlardan biridir.

“Filozof Companella, son tahlilde Osmanlı’nın şahsında; her şeyin ideal ve nihaî anlamda tatbik edildiği “Güneş Ülke” özlemini şu şekilde tavsif ve tarif etmektedir:

“Güneş Ülke’yi yeryüzünde bulmak mümkün müdür?

-Fikir hürriyetine, Vicdan hürriyetine, lisan hürriyetine ilişmeyen Türklerin varlığı hiç olmazsa yarın böyle bir ülkenin var olacağını bana hissettiriyor.

Madem ki, düşünceyi zindana koymayan, hakikat sevgisini zincire vurmayan bir millet, o cesur, âdil Türkler var; üzerinde yalnız hakikatin, adaletin ve hürriyetin hüküm sürdüğü bir “Güneş ülke” yarın neden vücut bulmasın?”

(2)Fatih Sultan Mehmed Han, Rumeli’deki fetihleri genişleterek Sırbistan sınırlarına geldiği zaman, iki ateş arasında kalan Ortodoks Sırplar, Katolik Macaristan ile Müslüman Osmanlı arasında tercih yapmak zorunda kalmışlardı. Sırbistan Kralı George Brankoviç, Hem Macar Kralı jan Hunyad’a hem de Sultan Fatih’e heyetler gönderdikten sonra;

Osmanlı’yı daha müsamahalı bularak kendilerine aynı dine mensup Hıristiyan Macarlara karşılık Müslüman Osmanlı’yı tercih ve itaat etmişti.

Çünkü. Macar Kralı’nın; “Sırbistan’ın her tarafında Katolik kiliseleri tesis edeceğim; Ortodoks kiliselerini yıkacağım!” sözüne, Fatih; “Her caminin yanında bir kilise inşa edilecek!” şeklinde karşılık vermişti.

(3)Fransız Gazeteci Stefan Laussanne, Balkan Harbi sırasında Bulgar Millî Meclisi nde âza olan yaşlı bir Bulgar nasyonalistiyle tanışır ve söylediklerini açık kalpliliği ile yazar;

“Bizimle Türkler arasında hiçbir esaslı ihtilaf yoktu. Şikâyetimiz de yoktu… Bizim Sırplarla ve Yunanlılarla müstakil birer devlet olarak komşuluğumuz ve bilhassa, üzerimizde Rus minnetini ve hâkimiyetini her zaman duymamızın huzursuzluğu, Osmanlı idaresinde yaşamaktan çok beterdir. Biz de. Çocuklarımız da yaptığımız hatanın acısını çok çekeceğiz.” İleride ne olacak bilir misiniz?

Osmanlı Devleti dünya üzerinde bir muvazene unsuru ve yeri doldurulamaz bir imparatorluk olarak elini eteğini çektiği zaman Avrupa, Rusları kendi topraklarından çıkaramayacaktır. Balkanlar da huzur ve sükûn yüzü görmeyecektir… (Kaynaklar için bakınız: (http://www.canmehmet.com/vatandasin-osmanli-tarihi-dede-seni-affetmeyecegim-osmanlinin-gunes-devlet-oldugunu-neden-gizlediniz-8.html )

**

Bizans imparatorluğunu fetheden Müslüman Türkler tarafından kurulan Osmanlılar, 1400’lü yılların ortalarından Birinci Dünya Savaşı’na kadar medditerranilere (Akdeniz) hakim oldular. Venedik ticaret cumhuriyetinin düşüşüne yol açtılar… Kudüs ve Mekke de dahil olmak üzere neredeyse tüm Müslüman dünyasını kontrol ettiler… Akdeniz’deki tüm ticareti kontrol ettiler…Dolayısıyla Osmanlı İmparatorluğu, neredeyse iki yüzyıl boyunca dünya siyasetine hükmetti…

Osmanlı İmparatorluğu, 1299 yılında kurulan emperyal bir devlettir. İmparatorluk, (Bugünün) Avrupa’sında birçok alanı kapsayacak şekilde büyüdü ve sonunda dünyanın tarihinin en büyük, en güçlü ve en uzun ömürlü imparatorluklarından biri oldu…

Osmanlı İmparatorluğu 18. yüzyılda çökmeye başlamış, ancak topraklarının bir kısmı bugün Türkiye olmuştur.

Osmanlı İmparatorluğu, dönemine göre askeri organizasyon ve üstün taktiklere sahip olduğu için hızla büyümüştür. 1535 yılında Süleyman’ın saltanatı ile Türk adli sistemi yeniden düzenlendi ve Türk kültürü önemli ölçüde büyümeye başladı…

1700’lü yıllarda Osmanlı İmparatorluğu, Rus-Türk Savaşlarını takiben hızla kötüye gitmeye başladı ve o sırada bir dizi anlaşma imparatorluğun ekonomik bağımsızlığının bir kısmını kaybetmesine neden oldu.

1853-1856 yılları arasında süren Kırım Savaşı, mücadele eden imparatorluğu (ekonomisini) tüketti…
Çöküşüne rağmen, Osmanlı İmparatorluğu, dünya tarihinde en büyük, en uzun ömürlü ve en başarılı imparatorluklardan biriydi.

İmparatorluğun olduğu kadar başarılı olmasının birçok nedeni var.. Çok güçlü ve organize ordusu ve merkezi politik yapısı bunlar arasındadır..

Sayılanlar, Osmanlı İmparatorluğunu tarihin en önemli devletlerinden biri haline getirmektedir.

Açıklamalarla ilgili lütfen bakınız:

1) https://www.thoughtco.com/the-ottoman-empire-

2)https://www.britannica.com/place/Ottoman-Empire
**

“Osmanlı Devleti’nde (Çağına göre) Sanayi gelişmemişti…”

-“Osmanlı Sanata düşmandı…”

Bunlar ağır bir iftiradır. Meraklıları aşağıda verilen Amerikalı İlim insanının araştırmalarına bakabilirler:

http://www.canmehmet.com/osmanli-devleti-asla-geri-kalmamistir-sektorlere-gore-osmanli-imalat-ve-uretim-bilgileri-7.html

**

Osmanlı, 1502’de Leonardo da Vinci’ye bir köprü projesi hazırlatır ve bu proje 500 yıl sonra Norveç’te hayat bulur. Norveçliler de kıskanmadan bunu açıklarlar.

Bakınız: http://www.canmehmet.com/osmanlinin-1502de-leonardo-da-vinciye-hazirlattigi-proje-500-yil-sonra-norvecte-hayat-bulur.html

**

Biz Amerikalı’ya Hayran Amerika’lı Bize…!

“…George Washington tarafından Amerika’nın kuruluşundan sonra yapılan Temsilciler Meclisi’ne 1945 yılında yenileme ve düzenleme çalışmaları için gelen bir heyet tarafından dünyanın en büyük 23 kanun yapıcısının büstünü koymayı kararlaştırmıştır. Bu karar ABD Kongre Meclisi tarafından onaylandı.

Bunun ardından Colombia Tarih Derneği, Pannsilvania Üniversitesi ve ABD Temsilciler Meclisi Kütüphanesi titiz çalışmaların ardından Kanuni Sultan Süleyman ve 22 kanun yapıcının büstünün yapılıp ABD Temsilciler Heyeti Galerisine konulmuştur.

Fazlası ve kaynaklar için bakınız: http://www.canmehmet.com/vatandasin-osmanli-tarihi-osmanlinin-gunes-devlet-oldugunu-gizleyenler-affedilmeyecek-9.html

**

Osmanlılar, 1855 (Dünya) Paris Fuarı’nda, Kumaş dokuması, kumaş kalitesi ve renklendirmesi değerlendirmelerinden birincilik ödülü alırlar. İngilizler o dönem Osmanlılardan “boya-boyama teknolojisi” satın almıştır.

Kaynak; “Sanayi Devrimi Çağında Osmanlı İmalat Sektörü” DONALD QUATAERT, 1993 Cambridge University Press)

Daha fazlası için bakınız: http://www.canmehmet.com/osmanli-devleti-hicbir-zaman-cagdisi-olmamis-caginin-gerisinde-kalmamistir-3.html

**

Ünlü Fransız düşünür Voltaire, Osmanlı’nın aleyhindeki art niyet ürünü tarihî iftira ve çarpıtmalara cevap verdikten sonra gerçeği şu şekilde itiraf etmiştir:

“… Ulusların mal ve canlarıyla topyekün pâdişâhın kölesi sayıldığı iddia ediliyor. Böyle bir idare kendiliğinden çökerdi.

Türkler, hür ve bağımsızdırlar. Aralarında hiçbir sınıf farkı yoktur. Sultanlar müstebit değildir. Bütün tarihçilerimiz, Türk imparatorluğunu istibdada dayanan bir devlet olarak göstermekle bizi çok aldatmışlardır.

Türk Devleti demokrasidir. Sultanlar devlet işlerinde keyiflerine göre hareket edemezler. Vergileri artıramazlar ve hazinenin parasına dokunamazlar…

Hiçbir Hıristiyan Devleti, kendi topraklarında Türklerin bir camisi bulunmasına müsaade etmez. Oysa, Türkler bütün Rumların kiliseleri olmasını hoş görürler. Kaynaklar için bakınız: http://www.canmehmet.com/vatandasin-osmanli-tarihi-dede-osmanliyi-martin-luther-ve-voltaireden-mi-ogrenecektik-10.html

Osmanlı İmparatorluğu nasıl zayıfladı ve dönüştü (veya dönüştürüldü)    

Devletlerde insanlar gibidir. Doğar, büyük ve dönüşürler (varlıkları son bulur)

-Rekabetçi devletlerinin güçlenmesi ve birleşmeleri, (Özellikle Batı Avrupa’nın sanayi devrimine kaynak  için Latin Amerika’nın yağmalaması) zenginleşmeleri,

-İçeride yapılan yolsuzluklar,

– İktidar arzuları ve değişen bölgesel durumlar,

-Sultanların çevresindeki insanların bozulması ve il valilerinin Osmanlı’nın zayıflayan merkezi gücünü fırsat bilerek isyan etmeleri…

**

Osmanlıya hala kimler küfrediyor?

Sevr anlaşması öncesi Lozan’daki İngiliz temsilcisi Lord Curzon hükümetine verdiği memorandumda bütün batı dünyasının görüşlerine tercüman olarak şu açıklamayı yapıyordu.

“Türkleri Avrupa’dan ve İstanbul’dan sürmek için 500 yıldır beklediğimiz fırsat doğmuştur. Bu fırsat asla kaçırılmamalıdır.”

-1899 Yılında Avam kamarasında yaptığı bir konuşma sırasında Kur’an-ı Kerimi gösterip masaya atarak “bu Kuran Müslümanların elinde kaldıkça biz onlara hakiki hâkim olamayız. Ya Kuran’ı ortadan kaldırmalıyız veya onları Kur’an’dan soğutmalıyızdiyen İngiliz Başbakanı Gladston ise, Lord Curzon’un bu görüşünü destekleyerek Barbar Türkleri Asya’ya Sürmeliyizaçıklamasını yapıyordu…”(1)

**

Sonsöz:

Osmanlı (Yönetimi esnasında) asla utanılacak bir şey yapmamış; örnek, gıpta edilecek  bir dünya devleti olarak yaşamış ve tarihteki yerini almıştır.

Osmanlı, bilinen Dünyanın ilk hayvan Hastanesi’ni (Bursa’da) açacak kadar büyük bir medeniyet sahibidir.

Osmanlıyı (Medeniyetini) tanımak isteyenler Vakıf Müesseselerini, Mahalle Kültürü ve Avarız Vakıflarını öğrenmelidir.

Osmanlı, bir hanedan olarak ülkesinin ve halkının ihtiyacı olduğu her dönemde gereken tüm fedakarlığı yapmış; Beş parasız sokağa atılmalarına (sürgün edilmelerine) rağmen (asla bencillik yapmamış) hala devletine ve milletine saygılı ve tek bir fena söz dahi söylememiştir.

Osmanlı, Medeniyettir, İnsaniyettir, ilim ve kültürdür.

Mekanları cennet olsun.

www.canmehmet.com

Resim: web ortamından alınmış, yazı tarafımızdan düzenlemiştir.

(1) Prof. Dr. A. Haluk ÇAY, 1996, “Her Yönüyle Kürt Dosyası” S.13–14, Turan Kültür Vakfı Yayınları Ayrıca bakınız, Prof. Karaca’nın “Büyük Oyun” isimli eseri ve fazlası için: http://www.canmehmet.com/lozanda-lokomotif-vagonlardan-ayrilir-ve-salip-hilali-doguyu-halleder-son.html

Komşumuz İran’ın Tarihi : Batılılar, Şah üzerinden “Modernleşme” adına İran’ı nasıl soydular (3)

Başkasının izinden gidilerek ulaşılacak ter yer, iz sahibinin çıkarlarına hizmettir.

 

Şah (23 Aralık 1973’te) bir sürü mikrofonla çevrelenmiş halde, gazetecilerle dolu bir salonda söylev veriyor. Bu olayda, çoğunlukla dikkatli ve düşünceli sessizliğiyle tanınan Muhammed Rıza duygularını, heyecanını -hatta gazetecilerin de fark ettiği gibi sinirliliğini- gizleyemiyor.

Gerçekte bu an çok önemli ve bütün dünya için hayati sonuçlarla dolu. Şah yeni petrol fiyatlarını açıkIıyor. Fiyat, iki aydan kısa bir süre içinde dört katma çıkmış; petrol ihracatından yılda beş milyar dolar kazanan İran, şimdi yirmi milyar dolar kazanacak. Üstelik bu muazzam gelirin yönetimi yalnız Şah’a ait olacak.

Şah otokratik krallığında bu serveti istediği gibi kullanabilecek. İsterse bu serveti denize atabilir, dondurma yapımına harcayabilir ya da altın bir kasaya kilitleyebilir. Doğal olarak çok heyecanlı görünüyor -acaba bizlerden biri ansızın cebinde yirmi milyar dolar bulsa, ayrıca bu servetin düzenli, her yıl geleceğini ve daha da büyüyeceğini bilse nasıl davranırdı? Sonuçta Şah kellesini yitirme pahasına da olsa istediği gibi hareket etti. Ailesini, sadık generallerini ve güvenilir danışmanlarını toplayıp böyle bir servetten yararlanmanın en insaflı yöntemini hep birlikte düşünüp taşınmak yerine, kendisine ansızın olağanüstü bir esinin nasip olduğunu iddia eden hükümdar, (geri kalmış, düzensiz, yarı cahil, yoksul bir ülke olan) İran’ı otuz yıl içinde dünyanın beşinci süper devleti yapacağını herkese ilan etti.

Aynı zamanda büyülü ‘Herkese Refah’ parolasını kullanarak halkı arasında büyük umutlar uyandırdı. Başlangıçta, herkes Şah’ın gerçekten büyük varlık içinde olduğunun farkındayken, bu umutlar tümüyle boş hayaller olarak görünmüyor.

Şah fotoğrafta görülen basın toplantısından birkaç gün sonra Alman haber dergisi Der Spiegel ile bir görüşme yapar ve şöyle der: “On yıl içinde bizler, siz Alman, Fransız ve İngilizler’ln şimdi sahip olduğunuz yaşam standardına erişeceğiz.”

Gazeteci ona inanamayarak sorar: “Bunu on yıl içinde gerçekten başarabilecek misiniz, efendim?”

Şah, “Evet, elbette” diye cevap verir.

Şaşkın gazeteci o zaman şunu sorar:

“Fakat Batı bugünkü hayat standardına ulaşmak için uzun yıllara ihtiyaç duydu. Siz bu zamanın üstesinden gelebilecek misiniz?”

Elbette.

Şimdi, Şah’ın artık ülkede bulunmadığı şu günlerde bu görüşmeyi düşünüyorum; etrafımda yarı çıplak, titreyen çocuklar var. Şiraz dışındaki küçük bir köyün bakımsız, kerpiç kulübeleri arasında balçık ve tezeğe basarak yürüyorum. Kulübelerin birinin önünde bir kadın gübreyi yuvarlak kalıplar haline getiriyor; bunlar kuruduktan sonra (bu petrol ve gaz dolu ülkede!) evin tek yakıtı olarak kullanılacak. İşte bu görüşmeyi hatırlıyorum ve düşüncelerin en sıradanı aklıma geliyor: Saçmalıkların en büyüğü bile insanın uydurma gücünün ötesinde değildir.

Ancak şimdilik Şah kendisini saraya kilitliyor; kendi yurdunu yerle bir eden, beş yıl sonra devrilmesine yol açacak olan yüzlerce emir yağdırmaya başlıyor. Yatırımların iki katına çıkarılmasını emrediyor, büyük teknoloji iç alımları başlatıyor ve dünyanın en gelişmiş üçüncü ordusunu kuruyor.

En modern donanımların sipariş edilmesini, kurulmasını ve kullanılmasını istiyor. Modern makineler, modern Üretimler gerçekleştirecek ve İran üstün bir verimle dünyayı batağa saplayacaktır. Şah atom santralleri, elektronik fabrikaları, çelik fabrikaları ve büyük endüstri siteleri kurmaya karar verir. Bunca karardan sonra, Avrupa’daki nefis kış mevsimini fırsat bilip, St. Moritz’e kayak yapmaya gider. Ancak St. Moritz’deki alımlı ve zarif konağı artık huzurlu bir gizlenme ve sığınma yeri olmaktan çıkmıştır, çünkü bu yeni yalancı cennete  ilişkin haberler bütün dünyaya yayılmış ve güç merkezlerini heyecanlandırmıştır.

Elbette herkes şimdiden İran’dan koparacağı paraları hesaplamaya başlamıştır. Ciddi, saygın ülkelerin namuslu ve zengin başbakan ve bakanları Şah’ın İsviçre’deki evinin kapısında kuyruğa girmişlerdir.

Şah bir koltuğa oturmuş, ellerini şöminede ısıtırken getirilen öneri, teklif ve bildirileri dinliyor. Şimdi bütün dünya ona hayran. Önünde eğilen başlar, bükülen boyunlar, açılan eller. Şah başbakan ve bakanlara döner ve şöyle der: Şimdi bana bakın ve iyi dinleyin, sizler yönetimden anlamıyorsunuz, işte bu nedenle hiç paranız yok. Şah Londra ve Roma’ya ders, Paris’e öğüt verirken Madrid’i azarlıyor. Dünya onu uysal bir biçimde dinliyor, en sert uyarıları bile sineye çekiyor, çünkü İran çölünde yığılan altın piramidin cazibesi her şeye ağır basıyor. Tahran’daki büyükelçiler, bakanlarının kendilerine gönderdikleri telgraflar karşısında deliye dönüyorlar, çünkü hepsi parayla ilgili.

Şah bize ne kadar para verebilir? Ne zaman ve hangi koşullarla?

Vermeyecek mi diyorsunuz? O zaman ısrar edin Ekselans! Biz garantili hizmet sunuyoruz ve uygun tanıtım sağlayacağız! Zerafet ve ciddiyet yerine sonsuz bir itiş kakış; en alt düzeydeki İran bakanlarının bekleme salonlarını bile telaşlı bakışlar, terli eller dolduruyor. Bir araya toplanmış insanlar birbirlerinin ceketlerini çekiştiriyor ve bağrışıyorlar. Sıraya gir, sıranı bekle! Bunlar çok uluslu kurumların yönetim kurulu başkanları ve nihayet az çok saygın hükümetlerin delegeleridir.

Birbiri ardından uçak, otomobil, televizyon ve kol saati fabrikaları öneriyor, sunuyor ve reklamını yapıyorlar. Dünya sermayesi ve endüstrisinin tanınmış -üstelik normal koşullarda saygın- bütün lordlarına ilaveten ülke, önemsiz kişiler, züğürt dalavereci ve dolandırıcılar, altın, mücevher, diskotek, pavyon, esrar, ustura sallama ve su kayağı uzmanlarıyla bir dolup taşıyor.

Bu tür kişiler İran’a girmek için İtişip kakışıyor; bir Avrupa havaalanında, kukuletalı öğrenciler onlara “ülkemizde halk işkenceden ölüyor, Savak tarafından kaçırılan kurbanların ölü mü, diri mi olduklarını kimse bilmiyor” gibi yazılar içeren broşürler uzattığı zaman hiç etkilenmiyorlar.

Bu kimin umurunda; herkes koparacağı paya bakıyor; üstelik her şey Şah’ın umut verici ‘Büyük Uygarlık Kurma’ parolası doğrultusunda yapılmıyor mu? Bu sırada Şah da kış tatilinden iyice dinlenmiş ve mutlu olarak dönmektedir. Nihayet herkes onu övüyor; bütün dünya onun hakkında eserler yazıyor, parlak niteliklerini keşfediyor ve göklere çıkartıyor; ortalıkta bunca kötülük ve rezillik varken onun ülkesinde bunlardan eser bile olmadığına dikkat çekiyor.

Ne yazık ki hükümdarın memnuniyeti uzun sürmeyecek.

Gelişme güvenilmez bir nehirdir, onun akıntılarına dalan herkes bunu bilir. Yüzeyde su düzgün ve tez akar, fakat kaptan dikkatsiz ya da düşüncesiz bir hareket yaparsa, nehrin ne kadar  çok girdap ve yaygın bir sığlık içerdiğini öğrenir. Gemi bu tehlikelerle ne kadar sık karşılaşırsa, kaptanın alnındaki kırışıklıklar da o derece artar. Kaptan yürekliliğini yitirmemek için şarkı söylemeye ve ıslık çalmaya devam ‘. Gemi hâlâ ilerliyormuş gibi görünse de, aslında bir yere saplanip kalmıştır. Geminin pruvası bir sığlığa takılmıştır. Ama bütün bunlar daha sonra gerçekleşecek.

Bu arada Şah, milyarlar değerinde araç gereç satın alıyor, bütün kıtalardan yola çıkan malzeme dolu gemiler İran’a doğru ilerliyor. Ancak Körfez’e girdiklerinde anlaşılıyor ki küçük, demode limanlar bunca yükün altından kalkacak güçte değil (Şah bunun farkına varamamıştı).

Birkaç yüz gemi denizde art arda sıralanıyor ve altı ay kadar orada öylece kalıyor; bu gecikme yüzünden nakliyat şirketlerine her yıl bir milyar dolar ödeniyor.

Her nasılsa gemiler yavaş yavaş boşaltılıyor, ama tam bu sırada ambarların olmadığı keşfediliyor (Şah bunun farkına varamamıştı). Açık havada, çöl ortasında, kabus gibi sıcak bir ülkede milyonlarca ton ağırlığında her türden yük güneş altında yatıyor. Çabuk çürüyen gıda ürünlerinin ve kimyasal maddelerin yarısı boşa gidiyor sonunda.

Geri kalan yükün şimdi ülkenin uzak yerlerine taşınması gerekmektedir ve tam o anda ulaştırma olanağı bulunmadığı ortaya çıkar (Şah bunun da farkına varamamıştı). Daha doğrusu, birkaç kamyon ve römork varsa da, ihtiyaca oranla bu yalnızca bir kırıntıdır. Bu nedenle Avrupa’dan iki bin traktör ve römork sipariş edilir, ancak bunları kullanacak sürücülerin olmadığı anlaşılır (Şah bunun da farkına varamamıştı).

Epeyce tartışma ve danışma toplantısı yapıldıktan sonra, bir yolcu uçağı Seul’den kamyon şoförü getirmek üzere Güney Kore’ye gider. Artık araçlar çalışmaya ve yükü taşımaya başlamışlardır, fakat sürücüler birkaç kelime Farsça öğrendikten sonra, yerli sürücülerin yarısı kadar maaşa çalıştıklarını keşfederler ve takım taklavatı bırakıp Kore’ye geri dönerler. Bu kamyonlar, bugüne kadar kullanılmamış halde, toz toprak içinde, Bender Abbas-Tahran karayolunda bekleyip duruyor.

Bununla birlikte, zaman içinde yabancı nakliyat şirketlerinin yardımı sayesinde dışarıdan alınmış fabrika ve makineler sonunda belirlenen hedeflerine ulaşırlar. Ondan sonra sıra bunları monte etmeye sahip olmadığı anlaşılıyor (Şah bunun da farkına varamamıştı).

Mantıksal olarak bir Büyük Uygarlık yaratmaya girişen kişinin, yerli bir aydınlar sınıfı kurmak için işe halkı ve uzmanlar kadrosunu eğitmekle başlaması gerekir. Fakat bu kesinlikle kabul edilemeyen bir düşünce türüydü. Yeni üniversite ve politeknik okullar açılsın da, herkes başına iş mi açsın, her öğrenci bir asi, işe yaramaz, özgür düşünceli biri mi olsun? Şah kendi bedenine indirilecek bir kamçı görmek istemezdi elbette. Onun daha etkili bir yöntemi vardı -öğrencilerin çoğunu vatandan uzak tutardı.

Bu görüş açısından bakıldığında ülke eşsizdi. Yüz binden fazla İranlı genç Avrupa ve Amerika’da öğrenim görüyorlardı. Bu tutum ulusal üniversiteler kurmaktan çok daha pahalıya patladı. Bununla birlikte, rejime bir derece dinginlik ve güven sağladı.

Bu gençlerin çoğu asla geri dönmedi. Bugün San Francisco ya da Hamburg’da, Tebriz ya da Meşhed’dekinden daha fazla İranlı doktor çalışmaktadır. Onlar Şah’ın vermek istediği yüksek maaşlar için bile geri dönmediler. Çünkü Savak’tan korkuyorlardı ve hiç kimsenin ayaklarına kapanmak istemediler.

Vatanında yaşayan bir İranlı, ülkenin en iyi yazarlarının eserlerini okuyamazdı (çünkü bu kitaplar yalnız dış ülkelerde yayınlanırdı). Seçkin yönetmenlerin filmlerini göremezdi. (çünkü bu filmlerin İran’da gösterilmelerine izin verilmezdi), aydın dış ülkelerde yayınlanırdı). Aydınların sesini duyamazdı (çünkü onlar mutlak bir sessizliğe mahkûm edilirdi).

Şah halka Savak’la mollalar arasında bir tercih yapma seçeneğini bıraktı. Halk da mollaları tercih etti.

Bir diktatörlüğün yıkılışıyla tüm sistemin bir rüya gibi sona ereceği yanılsamasına kapılınmamalıdır. Gerçekten de sistemin tüm maddi varlığı yok olur. Ancak, psikolojik ve toplumsal etkileri yıllarca sürer gider, hatta bilinç dışında var olan bir davranış şeklinde ayakta kalır.

Aydınlar sınıfını ve kültürü tahrip eden bir diktatörlük, ardında, herhangi bir düşünce ağacının kolay kolay büyüyemeyeceği verimsiz ve çorak bir toprak bırakır. Saklandıkları köşelerden, böyle bakımsız topraklardan çıkıp gelenler en iyi kişiler değil, çoğu zaman kendilerini en güçlüler olarak kanıtlayanlardır; yeni değerler yaratanlar değil, kalın derileriyle iç dirençleri hayatta kalmalarını sağlamış olanlardır yalnızca. Böyle durumlarda tarih bazen, kırılması tüm bir çağ boyu sürebilecek trajik bir kısır döngü içinde dönmeye başlar.

Ancak şimdilik burada durup birkaç yıl geriye gitmeliyiz; çünkü olayların ötesine geçip Büyük Uygarlık’ı yıkıverdik, oysa önce o Uygarlık’ı kurmamız gerekiyor.

İyi de, uzmanların bulunmadığı ve milletin bütün hevesine rağmen eğitim alabileceği hiçbir kurumun bulunmadığı bu yerde, böyle bir uygarlığı nasıl kurabiliriz?

Hülyasını gerçekleştirmek için Şah’ın en azından yedi yüz bin uzmana derhal ihtiyacı vardı. Birinin aklına uygun ve güvenli bir fikir geldi: Uzmanların ithal edilmesi. Bu kararda en büyük etken güvenlik konusuydu; ne de olsa işlerini yapmayı, para kazanmayı ve vatanlarına dönmeyi tasarlayan yabancıların kesinlikle suikast ve İsyan düzenlemeyeceklerinden ya da Savak’a karşı gelmeyeceklerinden, ona dil uzatmayacaklarından emin olunabilirdi.

Genelde, Örneğin Ekvadorlular Paraguay’ı, Hintliler de Suudi Arabistan’ı kurabilselerdi, dünyadaki devrimler sona ererdi. Karıştır, birbirine kat, yeniden yerleştir, dağıt, huzura kavuşursun. Böylece on binlerce yabancı, ülkeye girmeye başladı. Uçaklar birbiri arkasından Tahran havaalanına iniyor: Filipinler’den işçiler, Yunanistan’dan mühendisler, Norveç’ten elektrik teknisyenleri, Pakistan’dan muhasebeciler, İtalya’dan makine teknisyenleri, ABD’den askeri personel ülkeye geliyor.

Şimdi Şah’ın bu dönemle ilgili resimlerine bakalım: Münihli bir mühendisle, Milanolu bir kalfayla, Bostonlu bir vinç operatörüyle, Kuznetskli bir teknisyenle görüşüyor. Bu resimlerdeki İranlılar kim? Şah’ı koruyan Bakanlar ve Savak ajanları.

Bu resimlerde yer almayan vatandaşlarıysa şaşkınlıkla resimlere bakıyor. Bu yabancılar sürüsü ne kadar alçakgönüllü davransa da, teknik uzmanlığı, hangi düğmelere basacağını, hangi manivelaları kaldıracağını, hangi kabloları bağlayacağını bilmesi sayesinde ortalığa hâkim olmaya başlıyor ve İranlılar’ı bir aşağılık duygusuna sürüklüyor.

“Yabancı bilir, ben bilmem.”

İran gururlu bir ulus, onuru konusunda son derece hassas. Bir İranlı bir şeyi yapamadığını asla kabul etmez; böyle bir itiraf itibar yitirmek ve büyük bir utanç demektir. Acı çeker, bunalır ve sonunda nefret etmeye başlar. İranlılar hükümdarlarına yön veren düşünceyi hızla kavradılar.

Siz hepiniz, yalnızca caminin gölgesinde oturun ve koyunlarınızı güdün, çünkü yararlı olabilmeniz İçin bir yüzyıl geçmesi gerek! Öte yandan ben yabancıların yardımıyla on yıl içinde koca bir imparatorluk kuracağım.

Bu nedenle Büyük Uygarlık fikri, İranlılara her şeyin ötesinde büyük bir aşağılanma gibi geldi. (1)

Şahın, Ülkesinde bu ölçekte bir yatırımın kısa sürede gerçekleşmeyeceğini bilmemesi mümkün değildir?

Bu durumda Şah, ülkesini (Büyük ve gereksiz alımlarla) batılı şirketlere ne karşılığında soydurmuştur?

Bugün Petrol zengini ülkelerde yönetimde olanlar, iktidarının devamı için batılı gelişmişlere alenen yüzlerce milyar dolar haraç ödemektedirler. Suudiler, Katarlılar, Birleşik Arap Emirlikleri vb.

Peki, Doğu insanı ölçüsüz soyulacak kadar basiretsiz midir?

Basiretsiz değilse, nasıl bir kumpas içerisindedir, ki: Yaşadıklarının farkında değildir?

Veya

Özellikle petrol zengini ülke yönetcileri ülkelerini neyin karşılığında batılılara peşkeş çekmektedirler?

www.canmehmet.com

Devam edecek

-İranlılar kimlerdir?

Resim: https://herkesindergisi.com/adem-taner/iranda-son-sah-muhammed-riza/

(1) İran Tarihi / The Persians, Pers İmparatorluğundan Günümüze… Gene R. Garthwaite, Sahife:52

Komşumuz gururlu millet İran’ın Tarihi: İmdat! Şah Üzerinden Bir Devlet, Bir Millet ve Bir Tarih Soyuluyor? (2)

Başkasının izinden gidilerek ulaşılacak ter yer, iz sahibinin çıkarlarına hizmettir.

 

Geçen bölümde aktarılan, “Sünni-Şii Meselesi bizlere anlatıldığı gibi, “dini bir mesele değil, bir iktidar mücadelesinin aracıdır.” İfadesinin kanıtlanmasıyla birlikte İran’ın şah üzerinden soyulmasına geçiyoruz.

“…Şii militanların, yozlaşmış Sünni despotlar olarak gördükleri padişahlara karşı ayaklandıkları düşük düzeyli bir başkaldırıyla yıllarca uğraştılar; ama kanayan bu yara, Safevi şahının 1501’de kendini Ali’nin halefi olarak ilan etmesi üzerine iyiden iyiye irinlendi. Şii sorunu imparatorluğun aç, mülksüzleştirilmiş ve mazlum kesimine odaklanıyordu; bu insanların vahşi öfkesi en belalı askerleri bile dehşete düşürmekteydi: Bir çavuş asiler hakkında “her şeyi tahrip ettiler; kadın, erkek ve çocuk,” demişti. “Kedileri ve tavukları bile kestiler.” (1)

…ister bölgesel ister emperyal düzeydeki eski İranlı hükümdarlar gibi, İsmail’in ordusu da uzun zamandır Safeviyye Tarikatı’na bağlı olan aşiret unsurlarına dayanıyordu. Tarihçiler bu tarikatın, kurucusu Şeyh Safiyüddin (1252-1334) zamanından itibaren İsmail’in büyükbabası Cüneyd’in, hatta babası Haydar’ın kuşağına kadar Sünni olduğunda hemfikirdir. Peki tarikat İsna Aşeriye/Caferiliğe veya daha radikal heterodoksiye (*) nasıl ve ne zaman yönelmişti.

Bu konudaki beylik açıklamalar kültürel ve siyasidir: Safeviyye Tarikatı’na bağlı olan Doğu Anadolu ve Kuzey Mezopotamya Türkmenleri, Osmanlı hegemonyası ve kontrolüne karşı direnişlerinin bir parçası olarak heterodoks fikir ve ibadetleri benimsemişti. Şeyh Safi’nin soyundan gelen İsmail daha çocuk yaşta Türkmenleri askeri zaferle tanıştırmıştı.

Bu yaşlarda kendisine aşılanan fikirler ve erken gelen askeri başarı sonucu, 1501’de Tebriz’i ele geçirdikten sonra üstlendiği rolleri birleştirip Şiiliği devletin dini olarak ilan etti. Ardından bu tabana dayanan bir hanedan kurulup İran politik bir varlık olarak yeniden tesis edildi ve Şiilik ülkenin her yanında dayatıldı. (2)

YAVUZ SULTAN SELÎM’İN CÜLUSUNDA ANADOLU’DA KIZILBAŞ FAALİYETİ

Akkoyunlu devletini yıkarak Şia mezhebinde (Îsnâ-Aşeriye: On iki imam) şeyhlikten şahlığa geçmek suretiyle büyük ceddi Şeyh Safiyüddin Erdebilî’ye izafeten Safevîye devletini kurmuş olan (907 H. 1502 M.) Şah İsmail asırlardan beri Anadolu’da yaşayan Kızılbaşlara Dâî veya Halife isimlerinde propagandacılar göndererek onları da kendi camiası altına sokmağa çalışıyordu.

Anadolu Selçukileri zamanında ve II. Gıyaseddin Keyhusrev (1236-1246) devrinde Orta – Anadolu’da Sivas, Amasya, Tokat, Çorum, Malatya havalisinde Baba îshak’ın idare ettiği Alevilerin yani kızılbaşların ayaklanmaları ve daha sonra Batı Anadolu’da. Ve Rumeli’de Balkanlar’da Samavna kadısı oğlu Bedrüddin Mahmud’un tertip ettiği alevî ayaklanması gibi kanlı olaylar cereyan etmişti.

Şah İsmail’in halifelerinden Nur Halife Orta – Anadolu’da müridleri vasıtasiyle çalışıyor, Sivas, Tokat, Amasya ve Çorum’daki alevileri Şah adına birliğe davet ediyordu. Aynı suretle Şah ismail’in babası Şeyh Haydar’ın halifelerinden olan Anadolu alevilerinden Hasan Halife oğlu Şah Kulu da Antalya ve havalisinden başlayarak Şah adına çalışıyor ve bu, aynı zamanda faaliyetini adamları vasıtasiyle Rumeli’ye de teşmil etmiş bulunuyordu (915 H. 1509 M.) (3)

Şah İsmail el altından için için çalışırken bilhassa bu 1509 tarihinden itibaren Güney-Anadolu’da Antalya sancağı sahasında Şah Kulu Halife’nin faaliyeti artmış, aynı zamanda Şah İsmail sancaklardaki bazı şehzadelerin cemiyetlerine adamlar sokmuş ve şehzadelerle mektuplaşmağa başlamıştı. (4)

Tarihlerde Şah Kulu denilen Hasan Halife oğlu (ismi malûm değildir) Korkuteli tarafından Yalınhköy halkındandı. Bu şahıs kendi köyü civarında bir mağarada oturup ibadetle meşgul olur görünüp kendisini ziyarete gelenler vasıtasiyle veli olarak şöhreti artmış, hattâ Sultan II. Bayezid bile kendisine para göndermekte bulunmuştu.

İşte bu suretle şöhreti artan Şah Kulu, gizli maksadını fiile çıkalrmak için münasip bir zaman ararken Sultan Bayezid’in devlet işlerini vezirlerine bırakması ve fiilen işten çekilmesi ve oğullarının saltanata geçmek için hırsları Şah Kulu’ya cesaret vermiş, fakat Antalya sancakbeyi Şehzade Korkud bunun maksadını anlayarak kendi adamlarından subaşı Hasan Ağa ile kuvvet sevkederek cemiyetini dağıtmış ise de Şah Kulu kaçmağa muvaffak olmuş, fakat yakalanan adamlarından maksadı anlaşılmıştı. (5)

Şah Kulu kaçtıktan sonra Yenice derbendine varıp dört, beş yüz kadar avenesiyle isyan etmiş, ele geçen kadı ve naibleri katletmiş, Manisa’ya gitmiş olan Korkud’un adamlarından mürekkep kafileyi vurmuş ve mukabelesine gönderilen kuvvetler arasındaki sipahilerin Şah Kulu tarafına geçmeleri üzerine hükümet kuvvetleri bozulmuş ve Şah Kulu Antalya üzerine gelerek şehri kuşatmıştır. (6)

Hükümetin, mevzii bir isyan zanniyle ehemmiyet vermediği hâdise büyümüş. Şah Kulu’nun cüreti artmış, Burdur, Keçiborlu, İstanos (Korkuteli) İsparta, Gölhisar, Sandıklı tarafları bunların yağma ve katliamlarına uğramış, bunlara karşı Anadolu valisi Karagöz Ahmed Paşa gönderilmiş ise de Kütahya önünde o da mağlûp ve maktul düşmüş ve Şahkulu tarafından kazığa vurulmuştur (23 Muharrem 917 = 22 Nisan 1511).

Şah Kulu bundan sonra Bursa üzerine yürümeğe başlayarak mukabelesine gönderilen subaşı Hasan Ağa’yı da bozup katl ettiğinden Bursa’da heyecan artmış Şehzade Korkud Manisa  kalesine kapanmıştır. Bunun üzerine Bursa kadısı iki güne kadar kuvvet yetişmezse neticenin pek vahim olacağını istanbula bildirmesi neticesinde (7) devlet merkezi gözünü açmış ve vezir-i âzam Hadım Ali Paşa isyanı bastırmağa memur edilmiştir.

Hadım Ali Paşa’nm yeniçeri kuvvetleriyle üzerine gelmekte olduğunu haber alan Şah Kulu çekilmeğe mecbur olmuş ve vezir-i âzam tarafından takip olunarak Sivas civarında Çubuk çayı veya Gökçay (8) mevkiindeki müsademede Ali Paşa maktul olmuş ve bozulan Şah Kulu’dan bir haber alınmamıştır (917 Rebiulâhır = 1511 Temmuz).

Trabzon valisi Şehzade Selim, Şah İsmail’in Anadolu’daki faaliyetini ve Şah Kulu hâdisesini, Alevilerin yer yer hareketlerini dikkatle takip ettiği gibi durumun nezaketini ve bazı şehzâdelerin, Şah İsmail ile münasebetlerini ve biraderi Amasya valisi Şehzade Ahmed’in oğlu Murad’ın Şah İsmail’in halifesi elinden taç giydiğini haber alarak neticeyi gözden kaçırmıyordu.

Selim’in cülusunu mütaakıp Sultan Ahmed’in ve oğlu Murad’ın alevi kıyamının başına geçmeleri ve Sivas, Çorum, Tokat ve havalisindeki faciaların artmasına sebep olmuştu. (9)

Tarihî olayları vesikalara dayanarak incelemeden hüküm verenler Yavuz Sultan Selim’in hükümdar olduktan ve şehzâdeler meselesini hallettikten sonra Şah İsmail ile muharebeden evvel Anadolu’daki azılı kırk bin kızılbaşın îdam veya hapis olunmalarını sebepsiz bulurlar ve Sultan Selim’i muaheze ederler. Yukarıdan beri vesikalarla gösterilen olaylar gözönüne alınacak olursa pâdişâhın ne kadar isabetli hareket ettiğini ve bütün bu işlerde baş rolü olan Şah İsmail üzerine giderken gerisindeki tehlikeyi bertaraf etmek istediği görülür.

Bundan dolayı Sultan Selim hükümdar olduktan sonra Şah İsmail’in üzerine gitmeden evvel bilhassa Orta-Anadolu’daki Kızılbaşlar hakkında inceden inceye tahkikat yapılmasını arzu ederek bu hususta bir karar alınması için bizzat kendi riyasetinde bir divan akdiyle bu husustaki mütalâasını beyan etmiş (10)

Memleket içindeki bu tehlikeyi önlemedikçe Şah İsmail’e karşı harekete geçilemeyeceğini, çünkü muharebe esnasında bunların ordunun gerisinde ayaklanabileceklerini beyan etmiş ve bu suretle yediden yetmiş yaşına kadar Kızılbaş oldukları sabit olanları tahrir ettirerek bunların kimini kati ve kimisini hapsetmiştir. (11)

Yukarıdaki farklı kaynaklara göre : Şii-Sünni Meselesi, bir iktidar kapma mücadelesi olarak Şah İsmail (İran) tarafından başlatıldığı ve: Alevi kıyımı!” iddiasının, gerçek olmayan zeminlere kaydırıldığı anlaşılmaktadır.

Devam edecek…

-Şah, mikrofonlar önünde batılı gazetecilere: On yıl içinde bizler, siz Alman, Fransız ve İngilizler’ln şimdi sahip olduğunuz yaşam standardına erişeceğiz.” Demektedir.

-Demektedir de: Batı, İran’ı,  (İran Şahı’na güvence karşılığında) hangi şeytani planlarla soyacaktır?

www.canmehmet.com

Resim: https://herkesindergisi.com/adem-taner/iranda-son-sah-muhammed-riza/

Açıklama ve kaynaklar :

(*) Heteroksi: Farklı, Ana akımdan farklı düşünce, görüş

(1)“Dünyaya Neden Batı Hükmediyor (Şimdilik)” lAN MORRIS,  Tarihin Gelişim Seyrinin Kalıplan ve Gelecek Hakkında Ortaya Koydukları . Alıntı; İskender Çavuş (1511), (Kaynak; Finkel, 2005, s. 99.)

(2)İran Tarihi / The Persians, Pers İmparatorluğundan Günümüze… Gene R. Garthwaite, s.154

(3) Filibe Sancak beyinin. Şah Kulu’nun faaliyeti hakkında yakaladığı casus Pır Ahmed’in istintakındaki ifadesine göre arızası:

“Şahkulu Antalya kurbinde Yalınlu nam karyenin yanında bir mağarada olurdu ve mevludu dahi ol karyede idi.

Sual : Sen onda iken Şahkulu’nun yarar âdemisi kimler idi?’deyince

Cevaben biri Safer ve biri İmamoğlu nam kimesnelerdir.

… Sen Şahkulu’nun yanından ne vakit gittin deyu sual olıcak, geçen yılın Safer ayında gittim. Kaç kişi idiniz deyu sual olıcak dört kişi idik dedi. Her birimize yirmişer kâğıt (davetiye) verdi. Ol kimesnelerin ı adları nedir deyicek biri Safer, biri İmamoğlu ve biri Tacüddin ve biri dahi mezkûr Pir Ahmed. Bunlar nereye vardılar deyu denince, Safer Serez’e vardı, İmam oğlu Selanik’e  vardı, Tacüddin ve Suca ve Şeyh Çelebi ve mezkûrun imamı Muhiddin Halifelere kâğıtlar verdim dönünce de Ercanlı halifeye kâğıt verdim ve esbabım ve bazı kâğıtlarını Ercanlı halifede emanet kodum…” diğer gezdiği yerlerde kimlere kâğıt verdiyse de onları da zikretmiştir (Topkapı Sarayı Arşivi, Nr. 6636).

(4)Memlûk devletin idaresinde bulunan Divriği sancağının naibi yani valisi olan Mamay tarafından asılları Memlûk Sultanına gönderilmek suretiyle Halep naib-isaltanasına ve suretleri de Dulkadır oğlu Alâüddevle’ye yollanan ve şehzadelerle mektuplaşmağa başlamıştı.

(5)Osmanlı Tarihi, II. Cilt, sahife:255-1 Yazarın kaynağı:Antalya kadısının 916 Zilhicce (30 Mart 1511) tarihli olup Antalya’yı bırakıp Manisa’ya giden Şehzade Korkud’a arızası (Topkapı Sarayı Arşivi, Nr. 5321).

(6) Antalya’da bulunan Şehzade Korkud’un defterdarının arızası (Topkapı Sarayı Arşivi, Nr. 5035). Sarayı Arşivi, Nr. 5035).

(7) ‘ Bursa kadısı Ahmed Bükâî Efendi’nin yeniçeri ağasına mektubu (Topkapı Sarayı Arşivi, Nr. 5451).

(8) Tâcü’t’tevarîh c. II., s. 177) Bu mevkii, Gökçay diye kaydediyorsa da, Amasya valisi Şehzade Ahmed’in divân-ı hümayuna göndermiş olduğu arızada Çubuk çayı deniliyor. (Topkapı Sarayı Arşivi, 3062 Nr.lı dosya)

(9) Devam-ı ömrü devlet ve mezid-i izzet ve rif’at ed’iyesi taze ve tekrar kılmaktan sonra arz-ı bendegî budur ki haliyâ bu diyarda sofular baş kaldırıp hurûc ettiler. Kara İskender nam şahsın idlâliyle Sultan Murad (Şehzade Ahmed’in oğlu) taç giyip surhseri kendüye asker etti; on binden ziyade oldular yevmen feyevmen Sofu Isa halife oğlu nam mülhidin üzerine cem olurlar ve Seydî Ali halife dahi kendüye (şehzadeye) nöker olup güldüğüne bağladılar ki fesad-ı azim ideler, nice köyler talan ettiler ve nice adamları katledip atlarını ve esbablarım yağma ettiler. Bu diyarda ot kalmadı, AUüd^devleVe (Elbistanda Dulkadır oğlu) varurız derler. Sultan Murad her tarafa adamlar gönderip asker cem eder ve Sultan Ahmed dahi Süleyman Bey’i Sinan Paşa ile Karamanca davet etti. Anlar anda dura kendü Sultan Korkud üzerine giderdirler. Amasya’da yirmi bin sofu cem olup nice Müslümanları katlettiler. Sultan Murad’ı alıp Güldüğüh’e götürdüler, anda dahi fesâd-ı azim ettiler, hocasın ve paşasın kaçırıp şehre girdiler, kale kapısın yaptılar. Çorum kadısı Nuşirvan’ı katlettiler ve İskilib’i Kara iskender’e verdi. İl ve şehir ürküp kimi dağa ve kimi kaleye girdiler. Sultan Ahmed’e ulaklar gitti, feryad ettiler, ol dahi on bin adamla Davud Paşa oğlu’yla Kızıl Ahmed oğlu’yla asker gönderdi, yolda gelür dirler. Nebi halife bu veçhile haber getürdü ve sofu askeri Sivas’a çıkıp Şaha elçi gönderdiler. Bu diyarın ahvali bir türlü dahi oldu, ehl-i islâm muhatarada ve tehlikede kaldı (Topkapı Sarayı Arşivi, Nr. 6522).

(10)Sultan Selim, bu hususta vezirleri ve uleması ile görüştüğü sırada : Mademki Kızılbaş serdarlarının tahrikatı önlenip anların hakkından gelinmeye, zararları devam etmek muhakkaktır; zira Anadolu vilâyetinde olan Kızılbaşlar Şah İsmail ile iştirak üzere olup gaibâne ana iktida ve ehl ü ıyal ve mal ve menallerin yoluna feda ederler ve iktidarı olanlar birçok nezr ve hediyeler ile Ziyaretine giderler ve anın halifeleri ile her yıl nezirler yollarlar… (Tacü’t-tevarıh’ten hulâsa).

(11) OSMANLI TARİHÎ, II. Cilt Ord. Prof. ÎSMAÎL HAKKI UZUNÇARŞILI, Türk Tarih Kurumu Üyesi. Sahife:253 Bundan akdem Padişah “Anadolu’da ârâm eden Kızılbaşları teftiş için hükkam-ı memûlike hükümler gönderip yedi yaşından yetmiş yaşına varınca emretmişti. Pâdişâhın emri üzerine tahkik ve teftiş neticesinde kırk bin kişi emretmişti. Pâdişâhın emri üzerine tahkik ve teftiş neticesinde kırk bin kişi tevkif olunarak kimi katledilmiş ve kimisi hapis olunmuştur (Tacü’t-tevarih, f. ir., s. 245); aynı suretle Alî basılmamış birinci cilt (kütüphanemizdeki nüsha), S. 260; Solak’zâde, s. 360, 361.