“Amerika’nın Sesi”ne göre “Türkiye, Afrin’de Kendi Ürettiği Silahları Mı Test Ediyor ?”

 

      İnanırsan ve çalışırsan oluyor.

 

1974 Kıbrıs Barış Harekatı’nda, iletişim gereçlerinin yetersizliği nedeniyle kendi gemisini batıran Türkiye; bakınız, ülke sevdalıları sayesinde, kısa sürede nerelerden nereye geldi ? Önce, bu acı olayı hatırlayalım :

Kıbrıs’ta 1974 yılında, Rumlara karşı yaptığımız savaşta kendi uçaklarımız, Kıbrıs’a asker ve teçhizat getiren Yunan gemileri zannıyla kendi gemilerimizi bombalamış ve Akdeniz, 54 denizci evladımıza mezar olmuştur. Kocatepe, kendi uçaklarımız tarafından batırılırken; savaş gemilerimizden Adatepe ve M.Fevzi Çakmak ise, bu bombalama olayında hasar görmüştür.

Şimdi de 1974 yılından, 2018 yılına geliyoruz :

“amerikaninsesi.com” (Amerika’nın Sesi) sitesine göre, “Türkiye’nin Afrin bölgesinde yürüttüğü operasyon, Türk silah endüstrisinin gelişimini gösteriyor. Son yıllarda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan silah sanayisinde dışa bağımlılığı azaltmanın yollarını arıyor. Erdoğan, önceki gün başkanlık sarayında yaptığı konuşmada, Afrin’deki operasyonlarda kullanılan silahların neredeyse tamamının yerli üretim olduğunu söyledi.” (1)

Bu noktada ülkemizin gözbebeği, ASELSAN’ın danışmanı olan emekli Tuğgeneral Aytekin Ziylan’a kulak veriyoruz :

“…Türkiye, Cumhuriyetin kuruluşundan 1950’lere kadar, milli savunma sanayii kurma çabası içinde idi. 1950’lerde başlayan Amerikan ve daha sonra(ki) Alman askeri yardımları, Türkiye’de savunma sanayiinin geliştirilmesi çabalarının sonu oldu. Ancak 1974 silah ambargosundan sonra, Türkiye milli değil yerli savunma sanayiini geliştirme çalışmalarını başlattı…” (2)

Yukarıdaki açıklamadan anlaşılan, 1974 silah ambargosuna kadar ülkemizde yerli bir silah endüstrisi bulunmamaktır.

Bu konuda sorumlu olan herkes, tabiri uygun olursa “uyumuş”tur.

Kıbrıs Barış Harekatı’nda batırdığımız ve yaraladığımız gemilerimizden sonra bir ders almış olmalıyız ki, 1975’te “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin haberleşme ihtiyaçlarının milli ve özgün olarak karşılanması “ adında bir şirket kurmuşuz.

İşte bu şirket, hepimizin bildiği “ASELSAN”dır.

ASELSAN, kuruluşundan yaklaşık 5 sene sonra 1980’de, ilk sırt ve tank telsizleri üreterek, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne teslim eder ve Erdoğan Hükümeti ile üretim çeşidini daha da artırarak, hızlı bir şekilde yüksek teknolojik ürünleri hedefine alır ve ASELSAN bugün savaş gemisi, füze ve savaş helikopteri yapabilecek seviyeye gelir.

2002’DE ASELSAN ŞAHA KALKTI

“…2003 yılında, SPEWS-II F-16 Elektronik Harp Kendini Koruma Sistemi, Jandarma Entegre Muhabere ve Bilgi Sistemi gibi büyük projeler için uzun dönemi kapsayan sözleşmeler imzalandı.

– 2004 yılında HEWS-CMDS CHAFF/FLARE atıcı sistemi projesi imzalandı.

– 2005 yılında HEWS, Helikopter Lazer İkaz Alıcı sistemi projesi (LİAS) Projesi ve K.K.K.’ lığı Aviyonik Sistem Modernizasyonu projesi imzalandı.

– 2006 yılında ASELPOD projesi imzalandı.

– 2007 yılında ASELSAN Entegrasyon Holü Binası inşası tamamlandı ve yerleşme faaliyetleri gerçekleştirildi.

– 2007 yılında MİLGEM savaş sistemi tedarik projesi imzalandı

– 2008′ de, ATAK sözleşmesi, Çok Bantlı Sayısal Müşterek Telsiz (ÇBSMT) projesi imzalandı ve ASELSAN özgün olarak geliştirilmiş ilk Hava Savunma Radarı’nı teslim etti.

– Ocak 2008′ de Mikrodalga ve Sistem Teknolojileri Grup Başkanlığı, Savunma Sistem Teknolojileri ile Radar, Elektronik Harp ve İstihbarat Sistemleri Grup Başkanlığı olarak yeniden yapılandırıldı.

– 2008 yılında Sahil Güvenlik Komutanlığı arama kurtarma gemisi projesi, AKSAZ ve FOÇA Deniz üssü su altı ve üstü gözetleme ve tespit sistemi (Yunus) projesi, Yeni Tip Karakol Botu projesi ve JEMUS Kastamonu, Konya Telsiz sistemi projesi imzalandı.

– 2009 yılında dört Ar-Ge Merkezi kurulmuş,Leopard-1 Tankı modernizasyonu tamamlandı, MİLGEM Savaş Sistemi 2nci Gemi projesi, Kundağı Motorlu Obüs (Fırtına) Mühimmat aracı için Mühimmat Transfer sistemi projesi ve SAR/ Keşif Sistemi Tedarik Entegrasyon projesi imzalandı.

TELSİZ ÜRETİMİNDEN ULUSLARARASI PROJELERE

– 2011 yılında ASELSAN tarafından özgün olarak geliştirilen Gemi LPI Radar sistemi ALPER (ASELSAN Low Power ECCM Radar), üretiminin ve fabrika kabul testlerinin gerçekleştirilmesini takiben MİLGEM Projesi kapsamında TCG Heybeliada korvetine entegre edildi.

– 2011 yılında “MİLGEM 1. Gemisi TCG HEYBELİADA Deniz Kabul Testleri başarı ile tamamlandı ve donanmaya teslim edildi. SSM, ASELSAN, STM, RAYTHEON firmaları arasında “Ay Sınıfı Denizaltı Modernizasyonu Projesi” imzalandı. SSM ile ASELSAN arasında “Alçak ve Orta İrtifa Hava Savunma Füze Sistemi Projesi Tasarım ve Geliştirme Dönemi Sözleşmesi” imzalandı. (3)

* * *

Şimdi tekrar kaldığımız yerden “Amerikanınsesi”ne dönüyoruz :

“…Geçen yıl Erdoğan, Savunma Sanayii Müsteşarlığı’nı doğrudan kendisine bağlayan bir kararname yayınladı. Hükümet, savunma sanayiinin gelişimi amaçlı yatırımlara milyarlarca dolar akıttı. Daha fazla yatırım da yolda. Cumhurbaşkanlığı tarafından Ocak ayında SSM’de yapılan toplantıda ilan edilen resmi rakamlara göre, toplamda 9,4 milyar dolar değerinde toplam 55 proje değerlendirmeye alındı.

Global Source Partners siyasi uzmanı Atilla Yeşilada’ya göre, daha önce yeterli miktarda para yoktu, ancak şimdi var ve AKP bu vizyonunu gerçeğe dönüştürebiliyor. Bu da parti açısından bir başarı hikayesi. Yeşilada, daha önce Türkiye’nin silah ihtiyacının yüzde 80’ini yurtdışından karşıladığını ancak şimdi, kendi tüfeğini, insansız hava aracını ve zırhlı araçlarını ürettiğini söylüyor. Bu şekilde yabancı bağımlılığının azaldığına ve ülkenin yabancı para birimi bazında tasarrufta bulunduğuna dikkat çekiyor. Ama bu noktada Afrin operasyonu, Türkiye’nin kendi silahları için bir vitrin görevi görüyor.

Savunma uzmanı Metin Gürcan, Türkiye’nin çok sayıda yeni askeri teknoloji geliştirdiğini, bunların arasında silahlı insansız hava araçları, helikopterler, akıllı mühimmatlar bulunduğunu ve bunların ilk kez sahada test edildiklerini söylüyor. Gürcan’a göre sahada denenen tüm bu silahlar ve sistemler, daha da geliştirilmiş olacak ve böylece değerleri de artacak.

Stratejik silahların geliştirilmesi konusundaki bağımsızlıkla birlikte Ankara, gözünü uluslararası silah pazarına da çeviriyor. Uzmanlara göre Türkiye, dünyanın önde gelen silah üreticileriyle rekabet etmeyi denemiyor, onun yerine kendisine bir yer edinmeye çalışıyor. Gürcan, Türkiye’nin Ortadoğu, Asya ve Afrika pazarında önemli bir oyuncu olamaya çalıştığını söylüyor.

Gürcan’a göre Türkiye, silah üretiminde teknoloji transferi konusunda tekliflere açık ve ayrıca normal piyasa fiyatlarının altında fiyatlar sunuyor. Bu noktada Türk silah endüstrisinin daha etkili, daha düşük bedelli, cephede denemesi yapılmış ve alıcılar açısından daha az sorun yaratacak yapıda olduğunu öne sürüyor. Ancak Türk silah endüstrisi dışa bağımlılığı azaltma konusunda maksimum noktaya yaklaşmış olabilir.

…Teknolojik boşluklar arasında köprüyü kurmak Ankara’nın önceliği durumunda. Bu durum özellikle sofistike silahların, örneğin yerden havaya füze sistemlerinin siparişi noktasında teknoloji transferini en önemli talep haline getirdi. Aralarında Amerikan Patriot füzelerinin de bulunduğu siparişler, teknoloji transferi konusundaki anlaşmazlıklar yüzünden gerçekleşemedi.

Bu durum Ankara’nın Rusya’dan S-400 füze sistemi sipariş etmesiyle ilgili tartışmalı durumu ortaya çıkardı. Türkiye’nin NATO’daki mütteffikleri de sistemler arasında yaşanabilecek uyum sorunu konusunda uyarılarda bulundular. Ortadoğu Üniversitesi’nden Uluslararası İlişkiler Bölümünden Prof. Dr. Hüseyin Bağcı’ya göre, Türkiye siparişi verdi, ödemesinin yüzde 40’ını yaptı ve ilk teslimatı 2020 yılında alacak…” (4)

Yukarıda yazılanlar toparlanırsa :

Bağımsızlık, ülkenin ihtiyacı olan sivil ve askeri yüksek teknolojiyi ve yüksek teknolojik araçları üretmekle mümkündür.

Bununla birlikte, 21. asırda Nükleer Teknoloji’yi üretemeyen milletlerin, bu teknolojiyi üretenlerin sömürgesi olacağını da bugünden açıkça ilan etmiş olalım.

Son söz :

İnanırsan ve çalışırsan oluyor.

www.canmehmet.com

Resim: Tarafımızca düzenlenmiştir.

Kaynaklar :

(1) https://www.amerikaninsesi.com/a/turkiye-afrin-de-kendi-urettigi-silahlari-mi-test-ediyor/4266540.html

(2) Daha fazlası için bakınız : Naci Özkan, http://www.milliyet.com.tr/2000/03/09/t/entel/ent1.html

(3) Sezgin Akar, Haberler.com (daha fazlası için bakınız : https://www.sondakika.com/haber/haber-aselsan-in-muthis-oykusu-4344327/

(4) https://www.amerikaninsesi.com/a/turkiye-afrin-de-kendi-urettigi-silahlari-mi-test-ediyor/4266540.html

Halkımız, CHP’nin İngiliz Ve Amerikancılığının Nedenini ve Ortadoğu Planına Olan Desteğini Bilseydi

 

 

Sıkı Atatürkçü, yazar, gazeteci, siyasetçi Falih Rıfkı Atay’ı (*) nerede ise tanımayanımız yoktur… diyerek,  sözü kendine bırakıyoruz :

(29 Eylül 1929 tarihli The New York Times gazetesinden bir haber)

Türk Hükümeti, İlerlemenin Gerçek Yolu Olarak, Halkına Amerikanlılaşmasını Emrediyor.

(Amerika) Birleşik Devletler’in etkisi, neredeyse hiçbir Amerika’lı bunu farketmeden; Yeni Türkiye’deki, Fransa’nın (önceki) geleneksel kültür etkisininin ve Kur’an’ın ahlâki etkilerinin yerini alıyor.

Reformun çok sayıdaki gel-git dalgalarından etkilenen genç cumhuriyet, şimdi yeni bir dönüşüm denizine girmek üzere. Kemâlist hükümet bu denize “Amerikanizm” diyor.

Bu sonbahardan başlamak üzere, tüm Türk okullarında İngilizce öğretilmesi için Ankara tarafından emir verilmiş olması, Türkiye’de baskın olan Fransız kültüründen uzaklaşmanın önemli bir işaretidir.

Hükümetin önemli sözcülerinden ve Başkan (Mustafa) Kemal’in en yakın arkadaşlarından biri olan milletvekili Falih Rıfkı Bey, günlük resmi gazete olan Milliyet’e şöyle yazdı :

“Doğa, şehirler, bilim, bilgi ve insanların, hepsinin tamamen yeniden yapılandırılması gereken bir millette –ki bu bizimki oluyor-, Amerikanizm ama Avrupalılık değil, reformun temeli olarak vazife görmelidir. İlk adım, İngiliz dilinin geniş bir şekilde yaygınlaşması olmalıdır. Amerikan ruhunu benimsemek için, sadece üretim yöntemlerimizi değil, eğitim sistemimizi de değiştirmeliyiz.”

Avrupa genelinde de seyahat etmiş olan Falih Rıfkı Bey, Amerikancılık kampanyasına ilk kez; (Amerika) Birleşik Devletler’in, Lâtin Amerika üzerinde egemen olan etkisine ve orada gerçekleşen maddi ilerlemeye yönelik gözlemlerine dayanarak, Güney Amerika’ya yaptığı bir seyahatten dönüşünde başlamıştı. Şimdi onun kampanyası, Türk Hükümeti’nin kampanyası oldu. (1)

* * *

Neden yazıya doğrudan böyle bir girişle başladık ?

Birçokları İnönü dönemine kadar ülkemizde, “Amerikancılık Kampanyası” yapılmadığını iddia eder veya inanır. Gerçekte durum ise böyle değildir.

Sivas Kongresi dahil, bu durum (Amerikan mandacılığı) tartışılmaktadır. Aslında bu durumu 1863 yıllarına götürmek daha doğru olacaktır. Ancak konumuz bu olmadığından, bu kısmı sonraya bırakıyoruz.

” ‘Birinci sınıf Amerikancı’ olan Halide Edip’in (**), Sivas Kongresi’nden bir bağımsızlık savaşı kararı çıkmasını engellemek amacı ile, Atatürk’e yolladığı 10 Ağustos 1919 günlü mektup; Sultan Ahmet Meydanı’nda halkı coşturan, daha sonra da Ankara’ya geçen ve bu nedenle de ‘bir kahramanmış gibi algılanan’ Halide Edip’in gerçek kimliğini ortaya koyan belgelerden yalnızca biridir. Onun ‘Amerikan sevdası’nın başka bir kanıtı gerçekten ‘itici”’ir. Şöyle ki; romanlarında işlediği konulardan biri, Türk kadınlarının yabancı erkeklerle evlenmeleri ya da onların metresleri olmalarıdır. Dahası, Türk ana ve babadan doğacak çocuk, kız olursa adının Dolly Şadiye, erkek olursa George Halim konulmasını ister.

İnönü, ‘kırgınlıkları giderme’ siyaseti çerçevesinde, birçokları arasında, Halide Edip’i de vatana kazandırdı, hatta onurlandırdı. Üniversitede İngiliz Edebiyatı profesörlüğüne atanmasını sağladı (2)

Gerçeğinde (Musevi ve “Türkçü !”) (***) Halide Edip, Misyoner Cyrus’un açtığı Robert Kolej mezunudur

* * *

1923’lerden 1946’lı yıllara geliyoruz…

2. Dünya Savaşı sonrasında dünyada kurulan yeni nizamla ilgili Türkiye, görünürde de olsa demokrasi (çok partili) rejimine geçmelidir. Geçmelidir ki, Amerika bölgede dilediği şekilde at koşturabilsin !

Bu manâda Amerika ile çeşitli alanlarda antlaşmalar imzalanmaya başlanır.

” 23 Şubat 1945 : ABD ‘Ödünç Verme ve Kiralama Kanunu’ çerçevesinde Türkiye’ye verilen malzeme için, ABD ile 10 yıl vadeli 10 milyon dolarlık kredi antlaşması imzalandı.

12 Ekim 1945 : ABD Senato üyesi Claude Pepper, Çankaya’da İsmet İnönü tarafından kabul edildi.

8 Kasım 1945 : İnönü’nün 1 Kasım’daki TBMM’ni açış söylevi, ABD’de Congressional Record’da yayınlandı.

6 Nisan 1946 : Amerikan Missuri zırhlısı ve iki savaş gemisi İstanbul Limanı’na geldi. ABD Başkanı Truman, Amerikan Ordu Günü nedeniyle yaptığı konuşmada, ‘Orta Doğu’da muazzam doğal kaynaklar vardır ve en işlek kara, hava ve deniz yolları bu bölgeden geçmektedir. Sonuç olarak bu bölgenin büyük iktisadi ve stratejik önemi vardır… Dünya ticaret sisteminin temellerini kurmak istiyoruz. Uluslararası ilişkileri zehirleyen ve iki harp arası devrede hayat seviyesini bozan dar iktisadi milliyetçiliğe dönmek istemiyoruz’ dedi. ABD, Türkiye ile ilgilenmeye başlıyordu.

13 Nisan 1946 : Hükümet, ABD’den 500 milyon dolarlık kredi istedi.

23 Kasım 1946 : Bir Amerikan filosu İzmir’e geldi.

3 Mart 1947 : Truman Doktrini gereğince, Türkiye ve Yunanistan’a yardım yapılması kararlaştırıldı.

11 Mart 1947 : Türkiye, Uluslararası İskan ve Kalkınma Bankası’na (Dünya Bankası) ve Uluslararası Para Fonu’na (IMF) katıldı.

12 Mart 1947 : Türkiye Truman Doktrini kapsamına alındı.

19 Mart 1947 : İstanbul’daki bazı Amerikalılar ile Türk vatandaşları, Türk Amerikan Dostluk Cemiyeti kurmak için harekete geçtiler.

21 Mart 1947 : ABD Temsilciler Meclisi’nde Dışişleri Bakan Yardımcısı Acheson, yardımı haklı göstermek için, Türkiye’de bir muhalefet partisinin bulunduğunu ve demokrasinin geliştiğini söyledi.

12 Nisan 1947 : Türkiye’de incelemeler yapmak üzere Senatör Berkeley başkanlığında bir ABD heyeti geldi.

2 Mayıs 1947 : Bir Amerikan filosu İstanbul’a geldi. İsmet İnönü, filo komutanları ile görüşmek için Ankara’dan İstanbul’a gitti.

22 Mayıs 1947 : Amerikalı General L.E. Oliver başkanlığındaki 20 kişilik bir askeri yardım kurulu Türkiye’ye geldi.

24 Mayıs 1947 : Kara Kuvvetleri’nde subay üniformaları, Amerikan modeline göre değiştirildi.

14 Haziran 1947 : Amerikan İktisadi Heyeti, Türkiye’ye geldi.

İsmet İnönü’nün 12 Temmuz Beyannamesi’nden önce neler olmuş ?

Toparlayalım : Sivil ve asker Amerikan heyetleri, savaş gemileri geliyor. Türkiye ABD’den borç istiyor. IMF ve Dünya Bankasına üye oluyor. İki ülke arasında askerî ve ekonomik temaslar başlamış. Dostluk Derneği kuruluyor. Türk subayları Amerikan tipi üniformalar giyiyor.

İş çoktan kotarılmaya başlamış !

Mandacılara İade-i İtibar

Kanıtları olan bir gerçektir : İsmet İnönü, Ulusal Kurtuluş Savaşı’na katılmadan önceki günlerde ‘Amerikan mandacısı’ydı. Kâzım Karabekir’e yolladığı bir mektupta, tek kurtuluş yolunun ‘Amerikan mandası’ olduğunu açıkça yazmıştır” (3)

* * *

Şimdi sıra, ünlü “Missouri” zıhlısının ülkemizi ziyaretine gelmiştir.

6 Nisan 1946 : Amerikan Missouri zırhlısı ve iki savaş gemisi, İstanbul Limanı’na geldi.

Ünlü zırhlı ülkemize gelir de ünlü CHP’li yazar, elit takımı övgüler düzmekten geri kalır mı ? Biraz gerilere gidiyor, ilk sırayı sıkı Atatürkçü olan Fatih Rıfkı Atay’a bırakıyoruz :

“Falih Rıfkı Atay, ‘Missouri’ başlıklı yazısında, Amerikan bayrağındaki yıldızlardan birinin de Türk ulusunun kendi talih yıldızı olduğunu yazmıştır : ‘…Amerika’nın ne istediğini biliyoruz; hür, eşit ve egemen milletlerin ortaklaşa güvenliğine dayanan; harpsiz, saldırışsız, sadece ahlâk ve kanun bağlaşma ve antlaşmalarının hüküm sürdüğü bir dünya ! Böyle bir dünyada yaşamak isteyen herkes, Amerikan bayrağında kendi talih yıldızını da görür”. (4)

* * *

” Nadir Nadi, Cumhuriyet’te Missouri’yi, ‘…İstanbul halkı bu itibarla sevinçle karşılarken…yarınki barış dünyasını gerçekleştirmeye çalışan ülkücülük sembolü’ olarak gördüğünü açıklıyor ve şöyle devam ediyordu : ‘Amerika bugün yeryüzünün en kuvvetli bir milletidir. Fakat bu kuvvet; barışın, adaletin ve milletler arasında eşitlik hakkını kurup yaşatmak isteyen temiz bir idealin emrindedir. Kötü niyet beslemeyen her kuvvet gibi Birleşik Amerika da, muazzam endüstrisini yıllar boyunca yalnız insanlık ve medeniyet şartlarına göre yürütmekten başka bir şey yapmamıştır’ ” (5)

* * *

” Batı’nın İki Yüzü

Batı’nın temel özelliklerinden biri; hep ikili oynaması, daima çifte standarda başvurmasıdır. Avrupa’nın bütün politik ve ekonomik tarihi, bu taktiğin sayısız örnekleriyle doludur.

ABD’nin İsmet Paşa ile giriştiği ‘demokrasi oyunu’ da böyleydi. Şu bakımdan ki; Amerika’nın asıl amacı Türkiye’nin gerçek demokrasiye kavuşarak, mutlu ve gönençli olması değildi. Asıl amacı “Truva Atı Demokrasi” sayesinde, Türkiye’yi yeni kurtulduğu yarı-sömürgelik statüsüne yeniden döndürmek, onu yeniden bir pazar haline getirmek, doğal kaynaklarından yararlanmak, topraklarını askerî üs olarak kullanmaktı.

Aynı görüşü, Çetin Yetkin (2002: s.179) daha geniş bir bakış açısından şöyle dile getiriyor : ‘Ne Soğuk Savaş döneminde, ne de sonrasında ABD ve ortakları için, ne demokrasilerin ne de özgürlüklerin hiçbir önemi olmamıştır. Bir ülkede hangi tür rejim işlerine geliyor ise onu desteklemişlerdir. Demokratikleşmeye çabalayan ülkeler ne zaman emperyalizmin çıkarlarına dokunsalar, [o hükümetlerin] yerlerine hemen askerî diktatörlükler geçirilmiştir. Türkiye’de ele aldığımız dönemde ise ABD emperyalizminin çıkarlarının gerçekleştirilebilmesi için, en uygun rejim 1945’ten başlayarak içinde bunaldığımız rejimdi. Gerektiğinde ona 27 Mayıs 1960’da, 12 Mart 1971’de ve 12 Eylül 1980’de yeniden biçim verdiler. ABD ve AB’nin bugün yaptığı da bundan başka bir şey değildir.‘ ”

“Amerikan”laşmak, peşinden neleri getirmiştir ?

– Amerikalılara şirin gözükmeyi,

– ABD’nin Ortadoğu planına destek olmayı,

– Türkiye’nin ABD’nin bir pazarı, hammadde kaynağı olmasına göz yummayı,

– Amerika’nın düşmanı olan her şeyi ve herkesi düşman bilmeyi. (6)

(Canmehmet) Burada çok açık olarak şunu da ilave edelim :

Eğer, “Amerikancı” olursanız, ülkenizde maalesef bir Milli / Yerli Savunma sanayii kuramıyorsunuz.

Örneğin :

“… ‘Millî İrade’nin yerini, Amerikan hükümetlerinin, daha doğrusu Amerikan ‘elit’inin iradesi aldı. Sözde, Türkiye’ye demokratik rejim gelecekti. Öyle olmadı, demokrasi sadece bir Truva Atı olarak kullanıldı. (7)

Böylece demokratikleşme, sık sık yapılan darbelerle dumura uğratıldı.

Bir önemli konu da, ülkemizde çok yakın tarihe kadar, Milli İrade’nin değil; “Amerikan eliti”nin hükümetleri, hatta devleti idare etmiş olmasıdır. Bunun da arkasında yabancı okullarda (Robert Kolej misali) yetişen, yetiştirilen insanlarımız vardır.

Adnan Menderes (İzmir), Ecevit ve Çiller (İstanbul) başta olmak üzere, bu okullardan çok sayıda siyasetçi, gazeteci, yazar, işadamı ve diplomat yetişmiştir. Ülkenin siyaseti, medyası ve ekonomisi, finansı (gayrımilli düşünce ile) yönetilmiştir.

Bu ülkede yakın zamana kadar, yukarıda açıklandığı gibi bir “Yerli Silah Sanayii” yoktu.  Yüksek teknolojiye dayalı silah sanayi, “Er-Doğan”la birlikte büyümeye başlamış ve ancak bugün, bulunduğu yere gelmiştir.

www.canmehmet.com

Resim : Tarafımızca hazırlanmıştır.

Kaynaklar ve Açıklamalar :

(*) Falih Rıfkı Atay (1894-1971) Yazar, gazeteci, siyaset adamı.

“…10 Eylül 1922’de Anadolu’ya geçti. Tanin ve Hakimiyet-i Milliye’deki yazılarıyla Mustafa Kemal’i, Milli Mücadele’yi destekledi… Bolu (1923-1927) ve Ankara (1927-1950) milletvekili seçildi. 1952’de Bedii Faik’le Dünya gazetesini kurdu, ölünceye kadar bu gazetenin başyazarlığını yaptı. Falih Rıfkı ayrıca, yeni Türk alfabesinin hazırlanması ve uygulanması sırasında Dil Encümeni’nde ve Türk Dil Kurumu’nun kuruluşunda görev aldı…1950’lerde Dünya gazetesinde DP’ye karşı Atatürk devrimlerini savundu. …Aralıksız 27 yıl milletvekilliği yapan Falih Rıfkı Atay, yazarlığını da bu doğrultudaki çalışmalara adadı. Atatürk devrimlerinin korunması ve Batılılaşma yolundaki çabalarıyla güçlü, başarılı bir gazeteci-yazar durumuna geldi…Atatürk’e olan bağlılığı ve yakınlığı ile tanınan Atay, Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatında gezi yazısı türünde en çok eser veren sanatçıdır. Cümleleri kısa, akıcı ve etkilidir. Atatürk’e ilişkin anılarını “Çankaya” adlı eserinde bir araya getirmiştir.” (Daha fazlası için bakınız: https://www.turkedebiyati.org/falih_rifki_atay.html )

(**) Halide Edip Adıvar (1884 -1964) Türk yazar, siyasetçi, akademisyen, öğretmen. Halide Onbaşı olarak da bilinir. Halide Edip, 1919 yılında İstanbul halkını ülkenin işgaline karşı harekete geçirmek için yaptığı konuşmaları ile zihinlerde yer etmiş usta bir hatiptir. Kurtuluş Savaşı’nda cephede Mustafa Kemal’in yanında görev yapmış, sivil olmasına rağmen rütbe alarak bir savaş kahramanı sayılmıştır. Savaş yıllarında Anadolu Ajansı’nın kurulmasında rol alarak gazetecilik de yapmıştır.

(***) Halide Edip için “Yahudi” olduğu iddiası vardır. Kaynak için bakınız : “I.Dünya Savaşı Yıllarında İngiliz istihbarat Raporlarında Fişlenen Türkiye”. Doç. Dr. Bülent Özdemir. s.50.

Kitapta : “Halide Hanım bir kadın. Türk kadınının oy kullanma hakkını savunan bir Yahudi. Cemiyet yanlısı. Tanin’de yazmakta. Çok iyi bir romancı.” denilmektedir.

(1) The New York Times gazetesinin 29 Eylül 1929 tarihli haberi.

(2) Çetin Yetkin, 2002, s.52-55. Alıntı kaynağı : Türkiye’de Amerikancılık Nasıl Başladı ? Prof. Dr. Cihan Durahttp://www.guncelmeydan.com/pano/turkiye-de-amerikancilik-nasil-basladi-prof-dr-cihan-dura-t32867.html

(3) Türkiye’de Amerikancılık Nasıl Başladı ? Prof. Dr. Cihan Durahttp://www.guncelmeydan.com/pano/turkiye-de-amerikancilik-nasil-basladi-prof-dr-cihan-dura-t32867.html

(4) Ulus Gazetesi, 5 Nisan 1946, Falih Rıfkı Atay, “Missouri”. Daha fazlası için bakınız : T.C. Dokuz Eylül Üniversitesi, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü Dostora Tezi, Türk Kamuoyunda Amerikan İmgesi (1945-1980), İbrahim Bozkurt.

(5) Cumhuriyet Gazetesi, 5 Nisan 1946. Nadir Nadi. “Dost Amerika’nın Denizcilerini Karşılarken”, . Daha fazlası için bakınız : T.C. Dokuz Eylül Üniversitesi, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü Dostora Tezi, Türk Kamuoyunda Amerikan İmgesi (1945-1980), İbrahim Bozkurt.

(6-7) Türkiye’de Amerikancılık Nasıl Başladı ? Prof. Dr. Cihan Durahttp://www.guncelmeydan.com/pano/turkiye-de-amerikancilik-nasil-basladi-prof-dr-cihan-dura-t32867.html

Suriye’nin, İsrail F-16’sını Düşürmesinin sonuçları ile Amerika’nın Bu Bölgeden Çekilmesinden Sonra İsrail’in Yaşayacağı Çaresizlik

 

 

Hristiyanlar, asırlarca zulmettikleri Yahudilere, birkaç açgözlü Siyonist’in desteği ile (hayali “vadedilmiş topraklar” üzerine) Filistin’de bir devlet kurdular ve Ruslarla birlikte, Ortadoğu (İslam) ülkelerinin petrolünü ve servetini, acımasıza sömürdüler.

Petrol Bölgelerinin Sömürülmesinde İsrail Devleti’nin Yeri :

“…Ataları oradan 1000 yıl önce, 1500 yıl önce gitmişler ve bir daha da oraya dönmemişler. Orada çok az nüfus, sıfıra yakın nüfus üzerine, orada bir devlet kurmak zorunda kalmışlar. Şimdi böyle pratik olarak baktığınız zaman, zaten kuruluşu diğer ülkelerin kuruluşuna benzemeyen bir ülke, bir de öyle bir ülke,  öyle bir halk ki,  dört tarafı düşmanlarla çevrili yere geldi, sadece bir tarafı denize açtı. Öyle bir planla yaptılar.  Ve orada kendisine bir yurt kurdu. Yani bile bile lâdes dedi. Oraya Arapların ortasına bir devlet kurdu. Şimdi İsrail, hiçbir ülkenin, devletin olmadığı kadar güvenlik riski yaşayan bir ülke. Onun için İsrail 1948’den bu taraf mesaisini, parasının en önemli kısmını, büyük bir kısmını güvenliğe harcamaya başladı. Bunu yaparken de, kendisini batılı ülkelere dayıyor ve batılı ülkelerden güvenlik garantisi arıyor. Başta ABD olmak üzere. (1)

Bu görüşü biraz açarsak :

a) Yahudiler bir devlet kurmayı düşündüklerinde, bu iş için altyapı, hazırlık ve (askeri) imkânları bulunmamaktadır.

b) Batılıların kendi çıkarları için kurdurdukları İsrail Devleti’nin, o bölgede Hristiyan Batı’nın askeri, teknolojik, mali destekleri olmadan yaşaması sıfır ihtimaldir.

c) Hristiyan Batı, Yahudilere (Musevilere) asırlardır, işkence etmekte ve onları dışlamaktadır.

d) Yahudiler, kendilerine kurulan ve kurucularına mutlak bir bağımlılık gerektiren devletin yaşaması için Hristiyan Avrupalılara “amasız” olarak muhtaçtır.

…Bu haliyle İsrail devleti, dünyanın geçici efendilerinin, yani Batı tipi büyümenin temel taşı olan Ortadoğu petrollerini sahiplenme gayesi güden Amerika Birleşik Devletleri’nin batmayan nükleer uçak gemisi konumundadır. (Bu “büyüme” modeli, IMF’nin aracılığıyla Üçüncü Dünya ülkelerine her iki günde bir Hiroşima zayiatına denk bir pahaya mal olmaktadır).

Batı, kendisine ait olmayan toprakları (ülkeyi) Siyonistlere teslim ederken :

Kullanılan sistem pek önemli değil, yeter ki biz Ortadoğu’nun petrollerini elimizde tutalım. Asıl önemli olan bu petrolün ulaşılabilir olarak kalmasıdır” (kaynak : Kimhe John, Filistin ve îsrail, Ed. Albin Michel, 1973, s. 27) şeklinde demeç veren Lord Balfour’dan başka;

“Çok iyi anlamak lâzımdır ki Suudi Arabistan petrolü dünyanın en güçlü iş bitirici araçlarından birini oluşturur.” (kaynak : aynı eser, s. 240) diyen Amerikan Dışişleri Bakanı Cordell Hull’a kadar, aynı politika, İsrail’in Siyonist yöneticilerine aynı görevi yüklemektedir.” (2)

Başlangıcından bugüne kadar, bölge insanlarının “fırsat maliyetleri” de dahil, bu işteki kayıpları yaklaşık 10-12 trilyon dolardır.

Bir başka ifadesi ile; Yahudiler ve Arapların bu maddi kaybının, o topraklarda Yahudilere bir devlet kuran batılı emperyalistlerin kasasına “maddi kazanç” olarak girmiş olmasıdır.

* * *

Yaklaşık 900 Yıl evvel Haçlılar Ortadoğu’yu soymaya geldiklerinde, Müslümanlar ve Yahudiler / Museviler, Haçlılara birlikte karşı koymuşlardır.

Anlaşılan; Yahudilerin atalarının, bugünkü çocuklarından daha basiretli olduklarıdır.

Ancak gelinen noktada batı, sömürü kaynakları azaldığı için iflasa giden merdivenlere hızla tırmanmaya başlamıştır.

Önümüzdeki 20-30 yıl içinde dünya ekonomisinin yeni efendileri, Çin ve İslam ülkeleri olacak ve güçlerinin yanında, çıkarları da azalan Batılılar, eskisi gibi İsrail Devleti’nin yanında yer almayacaktır.

Peki Amerikalılar ve Avrupalılar, İsrail’i bugüne kadar neden desteklediler ?

“İsrail, modern çağımızın en az masraflı paralı askeri olmuştur”

Roger Garaudy’e göre ise,  İsrail’in, ‘Vaadedilmiş Topraklar (!) iddiası da doğru değildir.

‘Efsanelerle örülü bir politikanın ortaya çıkışı ve tesiri’

Garaudy, ‘İsrail Politikasının Kurucu Efsaneleri’ kitabında, ‘İsrail’in Allah’ı yerine, İsrail devletini koyan” politik Siyonizm’in sapmasına işaret etmişti.

Bu görüşünü, ‘İsrail, Mitler ve Terör’ adlı kitabında da sık sık dile getirmektedir.

Bunun yanında, Amerika açısından İsrail, Ortadoğu petrollerine sahip çıkma gayesine hizmet eden en önemli istinat noktasıdır. Ve ‘kendisinin olmayan bir ülkeyi, Siyonistlere teslim ederken’, en önemli amaçları petrolü elde tutmaktı. NATO eski Genel Sekreteri Joseph Luns : ‘İsrail, modern çağımızın en az masraflı paralı askeri olmuştur’ sözleriyle, menfaat birliğini göstermek istemiştir.  (3)

Sonsöz :

İnsanların hırsı ve tamahı, mes’ut olmamalarının tek sebebidir. (Fenelon).

www.canmehmet.com

Resim : https://mic.com/articles/91071/how-the-british-screwed-up-the-middle-east-in-10-classic-cartoons#.wUElKs9jt (Altyazı tarafımızca eklenmiştir).

Kaynaklar :

(1) 16 Haziran 2016 tarihli Gündem programı, saat 08:26. (Konuşmacı : Prof. Haydar Çakmak, Yeniçağ Gazetesi)

(2) Daha fazlası için :  http://www.canmehmet.com/amerika-israili-parali-askeri-oldugu-icin-mi-koruyor-2.html

(3) Medeniyetlerin Ruhus.131. (Daha fazlası için bakınız : http://www.canmehmet.com/israil-ve-kurdistan-pkk-dosyasi-israil-en-az-masrafli-parali-asker-peki-pkk-1.html

Lozan Antlaşması, İmparatorluğun ve Milletin Dönüştürülmesi Karşılığıdır. Bu Nedenle Değişiyor (2/2)

Hiç bir yenilgiden bir zafer çıkmaz Yenilgiyi inkar eden sadece kendisini aldatmaktadır.

 

“Türkiye’nin yakın gelecekte bakacak olduğu yer Doğu değildir. Ankara Hükümeti’nin amacı; Osmanlı İmparatorluğu’nun bitmiş olan rüyasındaki gibi Batı’daki Asyalı bir güç olmak değil, Asya’da Batılı bir güç olmaktır.” (1)

“Türk Hükümeti, İlerlemenin Gerçek Yolu Olarak, Halkına Amerikanlılaşmasını Emrediyor.

(Amerika) Birleşik Devletler’in etkisi, neredeyse hiçbir Amerika’lı bunu farketmeden; Yeni Türkiye’deki, Fransa’nın (önceki) geleneksel kültür etkisininin ve Kur’an’ın ahlâki etkilerinin yerini alıyor. Reformun çok sayıdaki gel-git dalgalarından etkilenen genç cumhuriyet, şimdi yeni bir dönüşüm denizine girmek üzere. Kemâlist hükümet bu denize ‘Amerikanizm’ diyor. Bu sonbahardan başlamak üzere, tüm Türk okullarında İngilizce öğretilmesi için Ankara tarafından emir verilmiş olması, Türkiye’de baskın olan Fransız kültüründen uzaklaşmanın önemli bir işaretidir. Hükümetin önemli sözcülerinden ve Başkan (Mustafa) Kemal’in en yakın arkadaşlarından biri olan milletvekili Falih Rıfkı Bey, günlük resmi gazete olan Milliyet’e şöyle yazdı :… ‘Amerikanizm dini, bize tek gerçek din olarak gelmelidir, çünkü onun ideali yaratmaktır. Amerikan Tanrısı, sokakta açlıktan ölen asalağı sevmez; çalışan ve çalışmadığı zaman da kendisine bir saray inşa eden Ford’u sever.’ ” (29 Eylül 1929 tarihli The New York Times gazetesi) (2)

* * *

“Amerikalılar, Lozan müzakereleri sırasında barışın yapılması için yardımcı olurlar; fakat kapitülasyonlar sorununa gelince, kuvvetli devletlerin asırlardır izledikleri politikaya karşı çıkmazlar, desteklerler.

Türk Heyeti, ABD temsilcisi Mr. Joseph Grew’le yaptığı görüşmede, Lozan Antlaşması’nda yer alan kapitülasyon maddesini ABD’nin de aynen kabulünü önerir. Mr. Grew, bu öneriyi kabul eder; onay almak için ABD dışişlerine yazar. Verilen cevapta, Lozan’daki kapitülasyon maddesini kabul edemeyiz, derler. (I.II / 74)

Bu kez Türk Heyeti, müttefiklere sunduğu öneriyi ortaya atar; bu öneri ABD yönetimince kabul edilir ise de, ABD senatosundan geçmez ! ” (3)

(Canmehmet) Peki, Amerikan Senatosundan geçmeyen nedir ?

“Kapitülasyonların tanıdığı en etkin imtiyazlardan bazıları, eğitim kurumları üzerinden olmuştur. Amerikalılar 465, İngilizler 83, Fransızlar 72, İtalyanlar 24, Almanlar 7 ve Avusturyalılar 7 okul açmışlardır. ABD’nin okullar marifetiyle, Osmanlı Devleti üzerindeki siyasi yaklaşımı(nı) izah noktasında, ABD Harput Konsolosu Davit J. Jill’in sözlerini iyi okumak gerekmektedir. Jill raporunda :

Şu anda Amerika’dan Osmanlı ülkesine getirilen en önemli şey, kolejin bütün sınıflarında Amerikan ticaret yaşantısı, konfor ve serveti hakkında bilgi verilmiş olmasıdır. Daha da önemlisi, Amerikanvari yaşama idealini, iş ahlakını, zaman kavramını ve benzeri bütün konularda modern bilimdeki gelişmeleri Asya’nın bu doğal bahçesine ekmektir. Bu Kolej, Amerikan düşünce metotlarını ve hayat kazanma biçimini geniş ölçüde bütün sınıflarında canlandırıp öğretmektedir. ‘ sözlerine yer vermektedir. (Pamir, 2002, s.97) (4)

(Canmehmet) Aradan uzun bir süre geçince, kapitülasyonların yabancı okullarla olan ilgisi daha anlaşılır hale gelecektir :

“…10 yıldan fazla bir zamandır Türkiye’de faaliyette bulunan Amerikan Yardım Programı, şimdi meyvelerini vermeye başlamıştır. Önemli mevkilerde, Amerikan eğitimi görmüş bir Türk’ün bulunmadığı bir bakanlık ya da bir iktisadi devlet teşebbüsü hemen hemen kalmamıştır. Halen bulundukları kuruluşlarda ilerici kuvvet niteliğini taşıyan bu kimselerin, kısa zamanda genel müdürlük ya da müsteşarlık mevkilerine geçmeleri beklenir. AID, bütün çabalarını bu gruba yöneltmelidir.” (5)

(Canmehmet) Burada kısa bir ara vererek, Arap hareketinin liderlerinden Refik Rızzık Selum’un Osmanlı Divan-ı Harbi huzurunda anlattıklarına kulak veriyoruz :

Ben Fransız mekteplerinde okudum. Bugün Suriye, Irak ve Lübnan’da eşraf ve ağaların evlâtları Cizvit mekteplerinde okur. Öteki Arap diyarlarında ise İngilizce hakimdir. Onlar ya İngiliz mekteplerinde, ya (da) Amerikan kolejlerinde okurlar. Hepsinin gayesi, Türkler hakkında benim sahip olduğum bilgileri telkin etmektir : Hepsi için müşterek düşman Türklerdir. Bu itibarla Arapları malûm, hatta gayri malûm gayelere sevketmek emelinde olanların ele alacakları yegane mevzuu, Türk düşmanlığıdır. Zannediyorum ki, bizim hatamızı bizden sonrakiler de ister istemez düşeceklerdir.” (6)

Ve Lozan Gerçeği…

I.Dünya Savaşı resmi olarak 12 Kasım 1918’de sonlandırılmasına rağmen, savaşın galipleri yaklaşık 10 ay evvel kafalarındaki (Lozan’da nihai şekli verilen) düzeni açıklarlar.

Baştan belli olan bu düzen, “Wilson İlkeleri” dir. Bununla ilgili :

İngiltere Başbakan Lloyd George, 5 Ocak 1918’ deki, İşçi Sendikaları Kongresinde :

Türkiye’yi başkentinden veya ırkça hakim unsuru Türk olan Küçük Asya ve Trakya’nın verimli topraklarından mahrum etmek için savaşmıyoruz. Biz, Akdeniz ve Karadeniz arasındaki deniz trafiği uluslararasılaşmış ve yansızlaşmış olmak kaydıyla, başkenti İstanbul ile birlikte Türk ırkının anayurdunda Türk devletinin varlığını sürdürmesine karşı değiliz (7) derken,

Bu tarihten üç gün sonra, 8 Ocak 1918’de, ABD Başkanı Wilson ise :

Osmanlı Devleti’nin Türk olan kısımlarında egemenliği sağlanacak, Türk olmayan milletlere kendi geleceklerini tayin hakkı tanınacak, Boğazlar uluslararası trafiğe açık olacak ve uluslararası denetim altında tutulacak” (8) demiştir.

1923 yılındaki Lozan Antlaşmasının içeriği de, aynen böyle imzalanmıştır.

Bu tarihleri ve gelişmeleri, çıkış noktası olarak değerlendiriyoruz :

5 Ocak 1918 : İngiltere Başbakanı’nın (Osmanlı’nın geleceği ile ilgili) “yeni düzen”i açıklaması.

8 Ocak 1918 : ABD Başkanı Wilson’ın açıklaması.

30 Ekim 1918 : Osmanlı’nın, galipleri ile aralarında imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması.

12 Kasım 1918 : I.Dünya Savaşının sonlandırılması.

15 Mayıs 1919 : İşgalcilerin başarılı olamayacaklarını bildikleri halde, Yunanlıları Anadolu’ya çıkartmaları.

11 Ekim 1922 : İşgalcilerin, taşeron Yunanlıları Anadolu’dan geri çekmeleri (Mudanya Antlaşması).

1 Kasım 1922 : Osmanlı Saltanatının kaldırılması.

24 Temmuz 1923 : Lozan Antlaşması.

23 Ağustos 1923 : TBMM’nin Lozan Antlaşmasını onaylaması.

3 Mart 1924 : Hilafetin kaldırılması (ve Osmanlı Hanedanı’nın yurtdışına sürülmesi).

15 Nisan 1924 : İngiltere’nin Lozan’ı onaylaması.

Peki… İngilizlerin, I. Dünya Savaşı’nın başından itibaren beklentisi, hedefi neydi ? Türklerin (Osmanlıların), İslam Dünyası ile tüm bağını kesmek ve onu “Küçük Asya”ya sıkıştırmak.

İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon :

“Aşağı yukarı beş yüz yıllık bir süre boyunca Türklerin Avrupa’da bulunmaları, Avrupa siyasası için bir delilik, entrika ve çürüme… Türk’ü, kendini büyük bir devlet addetmek cüretine sevk etmiş ve ona, aynı hayali diğerlerine kabul ettirme kudretini vermiştir.” (9)

Curzon ne demektedir ?

Türk’ün kendini büyük devlet addetmesi, buna cesaret etmesi (!)

Lozan Antlaşması, 24 Temmuz 1923’de imzalanmış, onaylanmak üzere (İngiltere Meclisine) Avam Kamarası’na gelmiştir. Tarihler, 15 Ocak 1924’ü göstermektedir ve İngiltere Kralı V. George, açış konuşması ile kürsüdedir ve dünyaya ilan etmektedir :

Lozan’ı ilgilendiren bir kanun tasarısı derhal görüşülmek üzere Parlamento’nun gündemine gelecek Bu tasarı kabul edilir edilmez, Lozan Antlaşması onaylanmış olacak ve YENİ BİR ÇAĞ AÇILACAKTIR “. (10)

Ve Hilafetin kaldırılmasındaki sırlar ortaya çıktı…

“İnönü’den Hilâfet Savunması ve Çark

(İngiliz İstihbaratçı) Albay Rawlins(on), 1920’de Kazım Karabekir’e, saltanatı ilga edip; hilâfeti hükümetten ayırma teklifinde bulunur. İnebolu’da Refet Paşa ile görüşen Binbaşı Henry’nin raporuna göre de, Ankara hükümeti Mezopotamya’yı (Irak) işgal ve Panislamizm politikası niyetinde değildir. Lozan Barış Konferansı öncesi Lord Curzon, Lordlar Kamarası’nda İngilizlerin hedefini açıklar, Türklerin varolması için Batı ile ilişki kurmasını ister :

‘Ey Türkler, geri dönünüz. Geleceği Moskova, İran ve Afganistan’da aramanızın sizin için iyi olmadığını görmüyor musunuz ?‘ der.

Lord Curzon’un bu tehdidine karşı İsmet İnönü’nün verdiği cevap, bugün çoğumuz için oldukça şaşırtıcı gelebilecek bir niteliktedir. İsmet İnönü Lozan görüşmeleri öncesi, 17 Kasım 1920’de Hindistan menşeli The Muslim Standard Gazetesi’ne verdiği demeçte :

Hilâfet hukuku masundur (korunmaktadır), onun müdafaası için bütün Türk milleti kanını dökmeye hazırdır” demektedir…

…Ancak Lozan görüşmelerine ara verildikten sonra, işlerin hiç de söylendiği gibi olmadığını gösteren gelişmeler yaşanmaya başlanır. Başvekil Rauf Bey’e göre, ülkeye dönen İnönü, Mustafa Kemal’e halifeliğin kaldırılması teklifini getirir.

Karabekir Paşa’ya göre de, Lozan’dan sonra rejim, İslam aleyhine icraatlara başlamıştır.

Türk tarafı Lozan’ı imzalamasına rağmen, İngiltere imzayı hilâfetin kaldırılmasından sonra atacaktır. İsmet İnönü, bu durumu Reformların nasıl hazmedildiğinin bilinmesini istediler” diyerek açıklar…

…”LOZAN’IN İMZALANMASI İÇİN HİLAFETİN KALDIRILMASI BEKLENDİ”

Mustafa Armağan (Araştırmacı yazar)

Biz, 23 Ağustos 1923 günü meclisten geçirmiştik Lozan’ı ama üçüncü aşamaya, yani devlet başkanının onaylaması noktasına, hilafetin kaldırılmasından sonra gelebilmiştik. Bir başka deyişle Mustafa Kemal Paşa Lozan’ı, hilafetin kaldırılmasından 28 gün sonra onaylamıştı. Yani bir tür satranç oynandığından emin olabilirsiniz. Önce Yunanistan onaylasın, sonra hilafeti kaldıralım, ardından biz onaylayalım, sonra da itilaf devletleri… Nitekim Yunanlılar bizden daha atik davranmışlar ve 11 Şubat 1924’te meclislerinde onaylamışlardı Lozan’ı. İtilaf devletleri başkanlarının ne zaman onayladıklarını biliyor musunuz ? 6 Ağustos 1924 tarihinde. Peki, neyi beklemişlerdi bunca süre ? Anlaşılan, önce Lozan’da verdiğimiz sözlerin yerine getirilip getirilmediği görülecek, sonra nihai onay verilecekti. O devrin Birleşmiş Milletler’i demek olan Cemiyet-i Akvam ise bir ay sonra, 5 Eylül’de Lozan Antlaşması’nı resmen tescil edecek ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması uluslararası garanti altına alınacaktı. Öte yandan Medeni Kanun’un hazırlanmasına bundan sadece altı gün sonra başlanmış olması size de yeterince anlamlı gelmiyor mu ? ” (11)

* * *

Yazılanlar özetlenirse :

– Bizimle birlikte Birinci Dünya Savaşı’ndan yenilgi ile çıkan Almanlara ağır bir fatura çıkarılmasına rağmen, Alman Milletinin genetik kodları ile oynanmamış, Alman Milleti dönüştürülmemiştir.

– Almanlara silah üretimi yasağı konmasına rağmen, Almanlar bunu kısa sürede delmişlerdir (ve buna kimse itiraz etmemiştir !).  Bizler (nedense!) mevcut (yetersiz konumda da olsa) başta yerli / montajla üretilen uçak tesislerini kapatmış, bu durum nerede ise 2002 yılına (Erdoğan Hükümeti dönemine) kadar sürmüştür. Ve bize halâ paramızla yüksek teknolojik silah / sistemler satılmamaktadır.

 Bizim dışımızda kültürel değişime uğrayan / dönüştürülen başka bir millet bulunmamaktadır.

– New York Times gazetesi : “Türkiye’nin yakın gelecekte bakacak olduğu yer Doğu değildir. Ankara Hükümeti’nin amacı; Osmanlı İmparatorluğu’nun bitmiş olan rüyasındaki gibi Batı’daki Asyalı bir güç olmak değil, Asya’da Batılı bir güç olmaktır” derken,

Lozan Barış Konferansı öncesi Lord Curzon, Lordlar Kamarası’nda İngilizlerin hedefini açıklar; Türklerin varolması için, Batı ile ilişki kurmalarını ister :

Ey Türkler, geri dönünüz. Geleceği Moskova, İran ve Afganistan’da aramanızın sizin için iyi olmadığını görmüyor musunuz ?” der.

Sonsöz :

Yeni Türk Devleti, “Batılılaşmak” karşılığında mı icazet aldı ?

Eğer öyle ise, Lozan Antlaşması bir süredir değişmekte ve yenilenmektedir.

Meraklıları bu kapsamda, (Misak-ı Milli‘yi) “Afrin” Harekatı ile,

Eğitim Sistemimizdeki yenilenmeyi de; Batılılaşma değil, Çağdaşlaşma olarak değerlendirebilirler.

www.canmehmet.com

Resim : Tarafımızca hazırlanmıştır.

Kaynaklar :

(1) 25 Ocak 1925 tarihli “The New York Times” gazetesi haberi : http://query.nytimes.com/mem/archive-free/pdf?res=9C00E0DA153FE733A25756C2A9679C946495D6CF&legacy=true

(2) 29 Eylül 1929 tarihli “The New York Times” gazetesi: Daha fazlası için bakınız: http://www.canmehmet.com/amerika-erdogan-kavgasi-1923ten-kalan-mandaterlik-kavgasi-midir-10son.html

(3) http://www.turkhukukkurumu.org.tr/sitemizde-yazilar/102-misak-i-milli-lozan-ve-musul.html

(4) Kapitülasyon Kavramı ve Osmanlı Devleti’ne Etkileri. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 2, 79-119. Yazar : Serdar Taşar | İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi Tarih ve Medeniyet Araştırmaları Yüksek Lisans Öğrencisi. [Yazarın Kaynağı: Pamir, A. (2002),].

(5) Sanık Yazılar. Necdet Sevinç. s.163. (Aktaran : “Ajan Okulları”, Necdet SEVİNÇ, Sahife;21)

(6) Kenan Okan, Türkiyedeki Yabancı Okullar Üzerinde Bir İnceleme. (alıntı: https://webcache.googleusercontent.com/search?q=cache:DB4Q7dVTXl8J:https://istihbaratsahasi.wordpress.com/category/arastirma/page/40/+&cd=5&hl=tr&ct=clnk&gl=tr

(7) Türk İnkılabı Tarihi. Hikmet Bayur. C. III/4, s. 620-621.

(8) Daha fazlası için bakınız: http://www.canmehmet.com/turkler-yahudiler-ve-anglosaksonlar-bilgi-silah-ve-altina-hukumran-olmustur-2.html

(9) Osmanlının Tasfiyesi. Cengiz Yazoğlu. (Yazarın dip notu: Hikmet Bayur, sahife:316. “Bunlar, Ocak 1919’da İngiliz kabinesi üyelerine dağıtmış olduğu bir andıçta bulunmaktadır.” Bkz. Lord Ronaldshay, The Life of Lord Curzon, III, s. 264)

(10) Bu metin daha sonra “Yeni bir barışçıl ilişkiler çağı açılacaktır” olarak değiştirilmiştir. Daha fazlası için bakınız : http://www.canmehmet.com/majestelerinin-gazetesinde-yayinlanan-laik-bir-cumhuriyet-ilanin-arkasindaki-sir-4.html

(11) https://www.sabah.com.tr/aktuel/2013/11/13/halifeligin-kaldirilmasindaki-sirlar-otaya-cikti

Almanlar Versay Antlaşmasını Değiştirir De, Türkiye Lozan’ı Değiştiremez mi? (1/2)

Dünü karanlık olanlara aydınlık bir gelecek yoktur.

 

I.Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan Almanlar, galiplerle (beş ayda) Versailles Antlaşması’nı imzalayarak, ağır bir yükümlülük altına girerler. Aynı savaşta Osmanlılar da yenilmiş ve galiplerle ancak beş yıl sonunda bir anlaşma imzalayabilmiştir. Almanlar, yaptıkları (Versay) antlaşması için “yıkım” tabirini kullanırken; bizler nedense Lozan için “Zafer” iddiasında bulunuruz.

İki bölümlük yazı dizisinde, bu iki antlaşma sorgulanacak ve karar, ker zaman olduğu gibi okuyanın basiretine bırakılacaktır.

* * *

…I. Dünya Savaşı’nı resmen sona erdiren (Versaille) antlaşma, 10 Ocak 1920’de yürürlüğe girdi. Ancak antlaşma, savaşın mağlubu Almanya için ağır koşullar içeriyor, Almanya’nın siyasi ve ekonomik yetkilerini büyük oranda kısıtlıyordu…

Almanya’nın Versay Antlaşması’nı kabul etmesi, ülke içinde en sol görüşlü olanlardan en sağ görüşlülere kadar, tüm siyasiler tarafından sert şekilde eleştirildi. Almanya’da neredeyse iç savaşın eşiğinde olan halk, Versay Antlaşması’nın dayatmalarına karşı birlik oluşturdu. Dönemin Sosyal Demokrat bakanlarından Gustav Bauer, meclisteki açıklamasında :

“Almanya Cumhuriyeti’nin hükümeti, savaşa Alman halkının neden olduğunu kabul etmeden, barış antlaşmasını imzalamaya hazır. İmzalayacağız. Bu benim, size bakanlar kurulu adına yaptığım öneridir. Artık yeni bir savaşa giremeyiz, kendimizi savunacak durumda değiliz. Ancak savunmasız olmamız, onursuz olduğumuz anlamına gelmez” demişti.

_Antlaşmanın Şartları_

İtilaf Devletleri’nin Almanya’ya getirdiği yükümlülükler oldukça ağırdı. 440 maddelik antlaşmanın şartlarına göre :

– Almanya mecburi askerliği kaldırmak, ordusunu 100 bin kişi ile sınırlamak zorundaydı.

– Bütün savaş gemilerini İtilaf Devletleri’ne veren Almanya, bundan böyle gemi ve uçak da yapamayacaktı.

Antlaşma, coğrafi bakımdan da kimi düzenlemeler içeriyordu :

Buna göre, Almanya Alsas-Loren’i ve Saar Bölgesi’ni (Saarland) Fransa’ya bırakacak, ancak Saar bölgesinin kaderi 15 yıl sonra yapılacak halk oylaması ile tayin edilecekti. Ekonomik bakımdan da antlaşma, Almanya’nın pek çok yetkisini kısıtlıyordu. Doğudaki önemli tarım alanları ve üretim yerleri elden çıkıyor, ayrıca Almanya’dan ‘tamirat borcu” adı altında 132 milyon altın markı -yaklaşık 300 milyon euro- savaş tazminatı talep ediliyordu…’ (1)

* * *

Almanya’nın yenilgisi ile sonuçlanan savaş, beraberinde büyük ölçüdeki toprak kayıpları ve ağır ekonomik yükler getirir. Bunların yanında tüm Alman Halkının “savaş suçlusu” kabul edilmesi, Almanya’da milliyetçilik akımlarını güçlendirerek Hitleri iktidara taşır.

* * *

“…1933’de başa gelen Adolf Hitler; ordunun 3 katı nüfusa ulaşması için emir verdi, Versay antlaşmasıyla 100.000 kişi ile sınırlandırılan ordu, 1934 Ekim’inde 300.000 kişi olmuştu. Bu gelişim, ilk başta muazzam bir gizlilikle yürütüldü. Amiral Raeder’e, -deniz kuvvetlerinin şefi-, büyük savaş gemilerinin inşası için emir verildi. Bu gemilerin standartları, Versay antlaşmasının kısıtladığı boyutların üzerinde, ulaşabilen maksimum boyutlarda olacaktı.

Denizaltıların inşası da Versay antlaşması ile yasaklanmıştı ama Hitler için bu bir engel değildi, denizaltı inşasına da başlanılmıştı. Denizaltıların her bir parçası, farklı gemiliklerde üretilip montaja hazır hale getiriliyordu. Bu da gizlilik stratejisinin bir parçasıydı. Bunların yanında Hitler, Goering’e hava kuvvetleri pilotlarının eğitimi ve askeri uçakların dizaynı görevini verdi. 1935 yılının Mart ayında Hitler, bir kumar oynamaya karar verdi. Hitler, Goering’i yetkilendirerek, Alman hava kuvvetlerinin varlığını İngiltere ve Fransa’ya bildirmesini istedi. Bu şekilde bu İngiltere ve Fransa’nın bu gelişime karşı tepkilerini ölçecekti.

Bu gelişimin Versay antlaşmasına direk bir karşı çıkış olmasına rağmen, İngiltere ve Fransa’dan ufak bir tepki geldi. Bunun nedenlerinden biri de, bu gelişimin bu devletler tarafından zaten bilinmesiydi. Hafif bir tepkiyle karşılaşan Hitler, daha ileriye gitmek için bir nevi cesaretlendirilmiş oldu. Birkaç gün sonra Hitler, bir kumar daha oynadı ve açıkça ordusunun tanıtımını yaptı. Ordu 36 bölük ve yarım milyon adamdan oluşuyordu. İngiltere ve Fransa’dan yine zayıf bir tepki geldi ve bu zayıf tepkiler adeta Hitlere kumarı kazanmanın rahatlığını veriyordu. (2)

* * *

Yukarıdaki açıklamalara bir husus daha ilave edilmelidir : I. Dünya Savaşı’ndan ağır yenilgi (ekonomik yıkım)  ile çıkan Almanya’nın, kısa sürede nasıl olup da, ikinci bir büyük savaşa hazırlanabildiği sorusuna verilecek cevaptır.

Eğer Hitler (Almanlar), uluslararası finans çevrelerinin, bankacıların onayını almamış olsalardı, Versay Antlaşmasını ihlal edebilir miydi ?

Yaygın ifadesi ile, eğer dünya para piyasasını (ağırlıklı olarak) Yahudi Bankerler kontrol ediyor iseler, nasıl olur da mali açıdan destekledikleri Hitler’in, Yahudileri fırınlarda yakmasına göz yumabilirler ?

Burada, Yahudilerin (Filistin’de kurulma aşamasındaki) İsrail’e göçüne, örtülü zorlama / destek mi vardır ?

* * *

“…I. Dünya Savaşı sonunda, 2 Kasım 1917’de İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur Balfour’un girişimiyle, Balfour Deklarasyonu süreci başlatıldı. Milletler Cemiyeti 1920 yılında, Filistin üzerinde İngiliz mandasını tanıdı. Bundan sonra kurulan bir Yahudi bürosu, İngiltere nezdinde Yahudi haklarını temsil etmeye başladı.

Bundan sonraki yıllarda Siyonistler, dünyanın çeşitli yerlerine dağılmış bulunan Yahudi topluluklarını -devlet kurabilmek için etkili bir nüfus oluşturmak gayesiyle- Filistin’e göçmeleri için ikna etme çabalarına girişti. Nazi Almanyası’nın, 1930’lardan 1940’ların ortalarına kadar Yahudilere soykırım uygulamaya başlamasıyla, Filistin’e büyük bir Yahudi göçü başladı.” (3)

* * *

Devam edecek…

– Türkiye, Son Osmanlı Meclisi’nin ettiği yemindeki (Misak-ı Milli) sınırlarına, şimdi ulaşabilir mi ?

 

www.canmehmet.com

Resim : Tarafımızca hazırlanmıştır

Kaynaklar :

(1) Deutsche Welle Türkçei, Michael Marek / Çeviri: Başak Özay, Editör: Hülya Topcu http://www.dw.com/tr/versay%C4%B1n-90%C4%B1nc%C4%B1-y%C4%B1l%C4%B1/a-5102651

(2) http://www.tarihiolaylar.com/tarihi-olaylar/versay-antlasmasi-376

(3) https://webcache.googleusercontent.com/search?q=cache:ZJbR8eXDQv4J:https://tr.wikipedia.org/wiki/%25C4%25B0srail+&cd=4&hl=tr&ct=clnk&gl=tr

 

Cumhuriyet Ve Din : 1932-1947 Yıllarındaki Din Eğitimi Yasağının, Yahudi Aşkı İle Olan İlgisi (5)

 

Bilmemek tehlikeli değildir. Bilmediğini bilmemektir, tehlikeli olan.

 

Fransız Felsefe Profesörü, “Atatürk, Kilise (din) – Devlet ayrımı gibi bir yola başvurmamış, dinin devlet tarafından denetim altına alınmasını öngörmüştü”. Peki bu, ne anlama gelmektedir ?

Başlamadan önce şunu soralım : Bir ülkenin gelişmesinde, düşünce ve ifade hürriyeti neden birinci şarttır ?

İnsan, düşünen ve düşünerek edindiği bilgilerden, üreten varlıktır.

Siz, bir insanın düşünmesini ve düşünerek ürettiklerini ifade etmesini engellerseniz, o (üretken) insanı hem etkisizleştirmiş, hem de topluma yük haline getirmiş olursunuz.

Kişi, ancak üreterek topluma bir değer katabilmektedir.

Bu manâda çok ilginç bir toplumuz. Hem, Bilgi Toplumu olabilmekte geciktiğimizi ileri sürer, hem de fikri zeminde birbirimizi olabildiğimizde sansürleriz

Peki, neden ?

* * *

Fransız Devrimi, Cumhuriyet, Laiklik…

(Kaynak : “İslam’a Karşı Laiklik” __ Yazar : Fransız Felsefeci, Prof. Olivier Roy).

“Kilise-Devlet ayrılığını ortaya koyan 1905 yasası, lâiklik sözcüğüne yer vermez. Kavramın açık bir şekilde belirmesi için 1946 Anayasası’nı beklemek gerekecektir. Nitekim, hukuksal sonuçlar doğuran, ama daha derinliğe inmeyen anayasal bir ilke olarak yürürlüğe girmiştir. Aslında, bu kavram son derece hukuksal bir nitelik kazanmıştır. Tartışmaların ötesinde, Parlamento yasa çıkartarak, mahkemeler yasayı ve içtihatları uygulayarak, vatandaşa dayatılan lâikliği tanımlamışlardır.

Lâiklik, hukuk aracılığıyla belirir.

Fransız hukuku içtihatla beslenerek, dinlere ilişkin yasaları düzenlemiştir ve lâikliğin tanımı bu mevzuatın bütünündedir.

Lâiklik, dinselin konumunu düzenleyen bütün yasalarda ortak bir ilke biçiminde oluşur.

Dinselin konumu, Fransız kamusal alanında Kilise – Devlet ayrılığı ilkesiyle başlar.

Hukuka göre lâiklik ne bir düşünce biçimi, ne bir felsefe, hatta ne de bir ilkedir; “geçerliliğini yasa koyucunun iradesinden alan yasalar bütünüdür.”

Yani lâikliğin gerçekliği, doğrudan siyasal niteliklidir…

… Türkiye’de Mustafa Kemal Atatürk’ün görüşü de bu yöndeydi. Onun lâikliği aşırı militan, hatta açıkça din karşıtıydı. Ülkesinde İslam’ın ağırlığından söz edilse bile, bazı kısıtlamalara uğramıştı.

Nitekim, Atatürk Kilise – Devlet ayrımı gibi bir yola başvurmamış, dinin devlet tarafından denetim altına alınmasını öngörmüştü.

Türkiye’de imamlar din işlerini yöneten bir kurum olan Diyanet’e bağlıdırlar. Ücretleri Diyanet tarafından ödenir, hatta vaazları bu kurum kaleme alır.

Günümüzde pek çok Fransız yorumcu,  lâikliğin bu devletçi uygulamasına özlemle bakıyor”. (1)

* * *

Lâik anlayışın ruhunu, Fransız felsefe profesöründen daha iyi bildiğimizi iddia etmek mümkün olabilecekse de, akılcı olmayacaktır (!).

Fransız Prof. Roy, bize ne anlatmaktadır ?

“Kraldan fazla kralcı olmamayı” mı ?

* * *

Ve şimdi, ilginç bir İngiliz diplomata ve onun sözlerine yer veriyoruz.

İngiliz diplomat Wilfred Scawen Blunt, 1882 yılında yazdığı eserde, bakalım nasıl bir kehanette (!) bulunuyor. Gerçeğinde bu bir kehanet değil, (belki de Lozan’da gerçekleşecek olan) bir projedir :

Hilafet, –artık bir imparatorluk değil ama hâlâ bağımsız bir hakimiyet olarak-  Britanya koruması altına alınmalı. Tabii Avrupa’nın bunca asırdır Müslümanlığın simgesi olarak gördüğü Osmanlı Türklerinin, bir gün Müslümanlıktan çıkmaları, tarihin ilginç bir intikamı olacaktır. Yine de bu, çocuklarımızın veya torunlarımızın yaşayarak görebilecekleri bir intikamdır”. (2)

Bu ifade, uzun yıllar evvel Batı’da, Osmanlı için oluşturulan “Şark Meselesi“ planının bir parçasıdır.

* * *

Yazı dizimizin önceki dört bölümünde yazılanlar toparlanırsa :

Döneminde dünyanın en ileri medeniyetini kurmuş olan İslâm, inananlarının (kendine aşırı güvenmeleri de dahil) atalete (durgunluğa) düşmelerinden dolayı medeniyet yarışından çekilmekle kalmamış; tarihin karanlık mahzenlerinden çıkardıkları toplumların (adeta) birer sömürgesi olmuşlardır.

İçerisinde bulunduğumuz an itibariyle daha da yoğunlaşan ağır Batı Propagandası ile Müslümanlar, büyük bir güven bunalımına içindedir.

Müslümanlar yeteri kadar okumadıkları için, Hollandalı bilim adamı Dozy’nin : “Avrupa’da okur-yazarlık, sadece kilisenin sayılı adamlarının tekelinde iken, İslami dönem Endülüs’ünde yaşayan nüfusun hemen hemen tamamının okuma yazma bildiğini”  ifade ettiğinden dahi haberleri yoktur. (Kaynak için bkz : yazı dizimizin 1.bölümü)

Batı’nın “sinus, kosinus, tanjant, kotanjant, binom, küre trigonometrisi” kavramlarını Araplara / Müslümanlara borçlu olduklarını bilmedikleri gibi. (bkz : yazı dizimizin 1.bölümü)

“İslam halklarının gerilemesinden dolayı sorumlu olan İslam mıdır ?” sorusu, artık galiba ters olarak karşımıza çıkmaktadır :

Söz konusu gerilemenin sebebi, şahsi ve toplumsal hayattan İslam’ın dışlanması olabilir mi ?

Eğitime, bilgiye ve bilginlere bu derece önem veren bir din anlayışı, nasıl olur da inananlarını geri bırakabilir ?

İslam’ın ilk (vahiy) emri : “ OKU / DÜŞÜN !” dür ve Hz. Muhammed’e (sav), “ilâhi tebliğdeki görevinin, eğitim-öğretimden ibaret olduğunu” bildirir.

Hz.Muhammed’in bazı sözleri de şöyledir :

“Alimlere tabi olun ! Çünkü onlar, dünya ve ahiretin ışıklarıdır.”

“Alime hürmet eden, bana hürmet etmiş; onu ziyaret eden, beni ziyaret etmiş olur.”

“Alim olmayan veya ilim öğrenmeye çalışmayan bizden değildir.”

“Bir alimin ölmesi, bir şehir halkının ölümünden daha büyük ziyandır.” (bkz : yazı dizimizin 1.bölümü)

Hatta Kur’an-ı Kerim bir adım daha ileriye giderek, Müslümanlara “gerçek iyiliğin” duada ve namazda doğuya ya da batıya yönelmekte olmayıp, daha başka iş ve çalışmalarda olduğunu bildirmiştir.

İslam’ın eğitim konusunda “yetersiz” olduğu iddiası, bir cehalet sonucu ortaya çıkmıyorsa, samimiyetsiz bir inkâr değil midir ?

* * *

Aslında yazı dizimizin bu bölümü “Yahudilerin, Müslümanları ilmi manâda geçmiş oldukları iddiası” üzerine yazılmıştır. Bu nedenle, bitirirken sözü Yahudilere bırakıyoruz :

“…Osmanlı yönetimi, Bizans yönetiminden daha nazikti. Aslında, 15.yüzyılın erken dönemlerinden beri Osmanlılar, Yahudileri (kendi ülkelerine) göç etmeleri için etkin bir şekilde yüreklendirdiler. Batı Avrupa Yahudileri, Osmanlı İmparatorluğu’na yerleşmeleri için üç davet aldılar. İki tanesi Müslüman Sultanlardan geldi; 15.yüzyılın ortasında II.Mehmet (Fatih)’ten ve 1492’de II.Beyazıt’tan. Üçüncü davet ise, Edirne’deki Haham Yitzhak (İzak) Sarfatitarafından 1454 yılında gönderilen bir mektupla, Avrupa’daki Yahudi topluluklarına iletilmişti : “Din kardeşlerini, Hristiyan aleminde (yaşayarak) katlanmakta oldukları eziyetlerden kurtulmaları ve güvenlik ve refah bulmaları için Türkiye’ye davet etmişti” (3). Haham Sarfati, şöyle yazmıştı : “Burada, her insan kendi asmaları ve incir ağacı altında, huzur içinde yaşıyor”. (3)

..

…II.Mehmet (Fatih), İstanbul’u 1453 yılında aldığında, onu çoşkuyla karşılayan, mazlum bir Romanyot / Bizanslı Yahudi topluluğu ile karşılaştı. II.Mehmet, tüm Yahudilere bir ferman yayınladı : “…İmparatorluk Tacı’nın ülkesini yükseltmek, en iyi topraklarda yaşamak; gümüşle ve altınla, zenginlikle ve sürüleriyle, kendi incir ağacı altında yemeğini yemek için…” (ülkesine davet etti). (4)

Sefarad Yahudileri için Bir Sığınak

Sultan II.Beyazıt’ın ülkesine davet etmesi, zulme uğrayan İspanya Yahudileri için yeni bir umut oldu.  1492 yılında Sultan, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki vilayet valilerine : “Yahudileri içtenlikle kabul edin; onları geri çevirmeyin ya da onlara zorluk çıkartmayın” emrini verdi (5). Bernard Lewis’e göre : “Yahudiler sadece Osmanlı topraklarında yaşamaya izin almadılar; ayrıca bunun için cesaretlendirildiler, yardım gördüler ve bazen de buna mecbur oldular”.

Immanual Aboab, şu ünlü yorumu II.Bayezit’e atfeder : “Katolik kral Ferdinand, yanlış olarak akıllı olarak tanınır; çünkü Yahudileri İspanya’dan kovarak ülkesini fakirleştirmiş ve Türkiye’yi (Osmanlı’yı) zenginleştirmiştir”. (6)

Yüzyıllar boyunca artan bir sayıda Avrupa Yahudileri, anavatanlarındaki zulümden kaçarak, Osmanlı İmparatorluğu’na yerleştiler. 1537 yılında Yahudiler, şehir Papa’nın yönetimi altına girince, Apulia (İtalya)’dan kovuldular. 1542 yılında Bohemya’dan (bugünkü Çek Cum.), Kral Ferdinand tarafından kovulduklarında, Osmanlı İmparatorluğu’nda güvenli bir liman buldular. 1556 yılı Mart ayında, “Muhteşem” Sultan Süleyman, Papa IV.Paul’a bir mektup yazdı ve Osmanlı vatandaşları olacaklarını açıkladığı Ancona Marronos’larını serbest bırakmasını istedi. O günlerin “Süper Gücü” olan Osmanlı İmparatorluğu karşısında, Papa’nın onları serbest bırakmaktan başka bir alternatifi yoktu.

Osmanlı gelenekleri ve yönetimi altında, her bir gayrımüslim topluluk, okulları da dahil olmak üzere kendi kurumlarından sorumluydu. (7)

* * *

Güneş Ülkesi isimli ütopya eseri ile ünlenen İtalyan Filozof Tommaso Campanella (1568-1639) şair, yazar ve filozoftur.

“Güneş Ülkesi” isimli eser, filozofça bir devlet tasarısıdır. Platon’un “Devlet”i, Thomas Moore’ın “Ütopya” çizgisinde, toplum yararını bireyinkiyle bağdaştırıp, halklı bir düzen tasarısı getiren “Güneş Ülkesi”, sosyal bilimlere eğilenlerin okumadan edemeyecekleri, dünya üniversitelerinde de yardımcı kitap olarak salık verilen ana yapıtlardan biridir.

“Filozof Companella, son tahlilde Osmanlı’nın şahsında; her şeyin ideal ve nihaî anlamda tatbik edildiği ‘Güneş Ülke’ özlemini şu şekilde tavsif ve tarif etmektedir :

‘Güneş Ülke’yi yeryüzünde bulmak mümkün müdür ?

Fikir hürriyetine, vicdan hürriyetine, lisan hürriyetine ilişmeyen (Müslüman) Türklerin varlığı, hiç olmazsa yarın böyle bir ülkenin var olacağını bana hissettiriyor.

Madem ki düşünceyi zindana koymayan, hakikat sevgisini zincire vurmayan bir millet, o cesur, adil (Müslüman) Türkler var; üzerinde yalnız hakikatin, adaletin ve hürriyetin hüküm sürdüğü bir ‘Güneş Ülke’, yarın neden vücut bulmasın ? ” (8)

* * *

Fatih Sultan Mehmed Han, Rumeli’deki fetihleri genişleterek Sırbistan sınırlarına geldiği zaman, iki ateş arasında kalan Ortodoks Sırplar, Katolik Macaristan ile Müslüman Osmanlı arasında tercih yapmak zorunda kalmışlardı. Sırbistan Kralı George Brankoviç, Hem Macar Kralı Jan Hunyad’a, hem de Sultan Fatih’e heyetler gönderdikten sonra, Osmanlı’yı daha müsamahalı bularak; kendileri için, aynı dine mensup Hıristiyan Macarlara karşılık (rağmen), Müslüman Osmanlı’yı tercih ve (ona) itaat etmişti.

Çünkü Macar Kralı’nın : “Sırbistan’ın her tarafında Katolik kiliseleri tesis edeceğim; Ortodoks kiliselerini yıkacağım !” sözüne karşılık, Fatih; : “Her caminin yanında bir kilise inşa edilecek !” şeklinde karşılık vermişti. (9)

* * *

Fransız Gazeteci Stefan Laussanne, Balkan Harbi sırasında Bulgar Millî Meclisinde aza (üye) olan yaşlı bir Bulgar nasyonalistiyle tanışır ve söylediklerini açık kalpliliği ile yazar :

“Bizimle Türkler arasında hiçbir esaslı ihtilaf yoktu. Şikâyetimiz de yoktu… Bizim Sırplarla ve Yunanlılarla müstakil birer devlet olarak komşuluğumuz ve bilhassa, üzerimizde Rus minnetini ve hakimiyetini her zaman duymamızın huzursuzluğu, Osmanlı idaresinde yaşamaktan çok beterdir. Biz de, çocuklarımız da yaptığımız hatanın acısını çok çekeceğiz.” İleride ne olacak bilir misiniz ?

Osmanlı Devleti dünya üzerinde bir muvazene (denge) unsuru ve yeri doldurulamaz bir imparatorluk olarak elini eteğini çektiği zaman Avrupa, Rusları kendi topraklarından çıkaramayacaktır. Balkanlar da, huzur ve sükûn yüzü görmeyecektir” (10)

* * *

Biz Amerikalı’ya Hayranız, Amerika’lı ise Bize !

“…George Washington tarafından Amerika’nın kuruluşundan sonra açılan Temsilciler Meclisi’ne, 1945 yılında yenileme ve düzenleme çalışmaları için gelen bir heyet tarafından, dünyanın en büyük 23 kanun yapıcısının büstünün koyulması kararlaştırmıştır. Bu karar, ABD Kongre Meclisi tarafından onaylandı.

Bunun ardından Colombia Tarih Derneği, Pennsylvania Üniversitesi ve ABD Temsilciler Meclisi Kütüphanesince (yapılan) titiz çalışmaların ardından (karar verilerek), Kanuni Sultan Süleyman ve 22 kanun yapıcının büstü yapılıp, ABD Temsilciler Heyeti Galerisine konulmuştur. (11)

* * *

Osmanlı’ya Halâ Kimler Küfrediyor ?

Sevr anlaşması öncesi Lozan’daki İngiliz temsilcisi Lord Curzon, hükümetine verdiği memorandumda, bütün batı dünyasının görüşlerine tercüman olarak şu açıklamayı yapıyordu : 

“Türkleri Avrupa’dan ve İstanbul’dan sürmek için 500 yıldır beklediğimiz fırsat doğmuştur. Bu fırsat asla kaçırılmamalıdır.”

1899 Yılında Avam Kamarası’nda yaptığı bir konuşma sırasında Kur’an-ı Kerimi gösterip, masaya atarak : “Bu Kur’an Müslümanların elinde kaldıkça, biz onlara hakiki hâkim olamayız. Ya Kur’an’ı ortadan kaldırmalıyız veya onları Kur’an’dan soğutmalıyız” diyen İngiliz Başbakanı Gladstone ise, Lord Curzon’un bu görüşünü destekleyerek Barbar Türkleri Asya’ya Sürmeliyiz” açıklamasını yapıyordu”. (12)

* * *

Sonsöz :

Okumuyoruz.

Okumadığımız için de; ne kendimizin, ne avrupanın, ne de dünyanın tarihini biliyoruz.

Medyanın beslendiği (tek taraflı) batılı kaynaklarından gelen bilgileri, sorgulamadan “doğru” kabul ediyor; atalarımıza, değerlerimize 7/24 hakaret ederek, kalan özgüvenimizi de yok ederek, gönüllü sömürgeliğe devam ediyoruz.

www.canmehmet.com

Resim : Tarafımızca hazırlanmıştır.

Kaynaklar :

(1) İslam’a Karşı Laiklik. Olivier Roy. s.40.

(2) İslam’ın Geleceği. Wilfred Scawen Blunt.

(3) The Jews of Islam. Bernard Lewis. (alıntı : http://www.jewishvirtuallibrary.org/turkey-virtual-jewish-history-tour)

(4) Encyclopedia Judaica, Volume (Cilt)16, page (sy)1532. (alıntı : http://www.jewishvirtuallibrary.org/turkey-virtual-jewish-history-tour)

(5)  In the Review Yossef Daath, No.4. Abraham Danon. (alıntı : http://www.jewishvirtuallibrary.org/turkey-virtual-jewish-history-tour)

(6)  A Consolacam as Tribulacoes de Israel, III Israel. Immanual Aboab. (alıntı : http://www.jewishvirtuallibrary.org/turkey-virtual-jewish-history-tour)

(7) http://www.jewishvirtuallibrary.org/turkey-virtual-jewish-history-tour

(8-9-10) Kaynaklar için bakınız : http://www.canmehmet.com/vatandasin-osmanli-tarihi-dede-seni-affetmeyecegim-osmanlinin-gunes-devlet-oldugunu-neden-gizlediniz-8.html

(11) Fazlası ve kaynaklar için bakınız : http://www.canmehmet.com/vatandasin-osmanli-tarihi-osmanlinin-gunes-devlet-oldugunu-gizleyenler-affedilmeyecek-9.html

(12) Her Yönüyle Kürt Dosyası. Prof. Dr. A. Haluk ÇAY, 1996. s.13-14. (Turan Kültür Vakfı Yayınları) Ayrıca bakınız, Prof. Karaca’nın “Büyük Oyun” isimli eseri ve fazlası için: http://www.canmehmet.com/lozanda-lokomotif-vagonlardan-ayrilir-ve-salip-hilali-doguyu-halleder-son.html

Cumhuriyet Ve Din : 1932-1947 Yıllarındaki Din Eğitimi Yasağının, Yahudi Aşkı İle Olan İlgisi (4)

 

 

Bilmemek tehlikeli değildir. Bilmediğini bilmemektir, tehlikeli olan.

 

Rusya’da Çarlık döneminde, Galiçya ve Litvanya ülkesinde oturan Slav ırkından “Ruthenes” denilen bir halk yaşamaktadır. Ne var ki bu halkın mezhebi, Çar’ın Ortodoks mezhebinden değildir.

Çar’lar karar verir : “Rutheneslerin milli mezhepleri söndürülüp, Ortodoks mezhebine sokulacaklardır.

Bunun için, zulmün klasik tedbiri; Rüten Kiliselerini kapatmak ve rahipleri sürüp, halkı Rus Ortodoks Kiliselerine geçmeye zorlamaktı.

Çar böyle yapmamıştır…

Çar, şu kadarcık bir müdahalede bulunmuştur : Rüten kiliseleriyle, mektep ve manastırlarını hükümet kontrolüne almış; mektep ve manastırlarda ders okutup, ibadet eden genç rahipleri yetiştirecek olan hocaları, Rüten mezhebinin gizli düşmanlarından olmak üzere, kendisi tayin etmiştir.

Bu müdahale kâfi gelmiş, kısa zamanda Rütenlerin milli din ve mezhepleri, sessiz soluksuz çöküvermiştir. (1)

Bir inancı yok etmek istiyorsan, onu kontrol et !

* * *

…1932’den başlayarak Türkiye’de dinî tedrisatın (öğretimin) bulunmayışı ve dini kitapların yayınlanmasına izin verilmemesi, 1947 yılına kadar sürmüş, Milli Şef ve Cumhurbaşkanı İnönü, toplumdan gelen :

“İbadetlerimizi yaptıracak, ölülerimizi gömecek din görevlisi bulamıyoruz” sızlanmaları üzerine, 4. Maddeyi tekrar yürürlüğe koyarak, İmam- Hatip Kursları, İlahiyat Fakültesi açılması ve ilkokullara din derslerinin konulmasını “toplumsal bir ihtiyaç” olarak görüp yerine getirmiştir. (2)

* * *

T.C Dahiliye Vekâleti Matbuat U.M. Sayı:653. Ankara, 17 Mayıs 1943.

Bu yazı, Hz. Muhammed’e dair yapılan bir yayının toplatılması üzerine, yayınevinin müracaatı üzerine verilmiştir.

“Muhterem efendim. Mektubunuzu aldım. Biz her ne şekil suretle olursa olsun memleket dahilinde dini neşriyat yapılarak dini bir atmosfer yaratılmasına ve gençlik için dini bir zihniyet fideliği vücuda getirilmesine taraftar değiliz. Zat-ı âlilerinin herkesçe de müsellüm olan ilim ve faziletine hürmetkârız. Ancak günün bu kabil neşriyata tahammülü olmadığını siz de takdir edersiniz. Matbuat Umum Müdürü Vedat Nedim (Tör).” (3)

* * *

26 Aralık 1949 – The New York Times gazetesi

Türkler, İslâm’ın Öğretilmesine Şimdi İzin Veriyorlar

Ankara Üniversitesi’ndeki Karma İlahiyat Fakültesi, Yeni Hükümetin Politikasını Belirtiyor.

(Ankara, 16 Aralık) Bu sonbaharda Ankara Üniversitesi’nde bir İlahiyat Fakültesi’nin açılması, halkın %98’inin Müslüman olduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin liderlerinin, İslam’a karşı tavırlarındaki değişimin dikkate değer bir işaretidir. Bu denemenin ileriye dönük özelliği, okulun karma (eğitim veriyor) olmasıyla gösterilmiştir.

25 yıl önce, Ortodoks (gelenekçi) Müslüman din adamları, Kemal Atatürk’ün İslâmi geleneklerin nüfuzunu çiğneyen; kadınların örtünmesinin (tercüme notu : peçe?) ve erkeklerin fes giymesinin yasaklanması, hafta tatilinin Cuma gününden Pazar gününe alınması, İslâm şeriatının Batılı kanunlarla değiştirilmesi, en sonunda da Arap âlfabesi yerine Lâtin âlfabesinin getirilmesi şeklindeki batılılaştırıcı reformlarına karşı çıkıyorlardı. Kemâlist rejim bu mücadeleyi; yeni nesillerin, yeni fikirlere tamamen sadık olarak yetiştirilebilmesi için, devlet okulları sisteminden tüm dini eğitimi kaldırarak gerçekleştirdi.

İslâm okulları, veya medreseler, kapatılmıştı ve dervişlerin dini emirleri bastırılmıştı. Fakat ibadetin normal halk (tarafından yapılan) türlerine müsaade edilmişti. Çeyrek yüzyıl sonra, İslâm, takipçilerini kırsal kesimlerde tuttu ve İstanbul’daki büyük camiiler, başlıca dini tatillerin kutlaması boyunca hala kalabalıktı. Nadiren olan bir tutuklama da, bazı yerlerde derviş buyruklarının yasaklanmış olan törenlerinin, gizli olarak hala yapıldığını gösteriyor.

Artık Bir Tehlike Değil

Fakat Hükümet, açık olarak karar verdi ki, İslâm artık cumhuriyetçi rejim için bir tehlike oluşturmuyor. Bir sene önce, padişahlar zamanından kalmış olan eski imamların yerini almak üzere; düzenli dini ibadetleri yerine getirtmeleri için, daha az önemli din adamları olan yeni imamların yetiştirilmesi için okullar açıldı. Bu okullara girmek için, ilkokulu bitirmiş olmak gerekiyor; böylece yeni imamlar, İslâmi gelenek dışındaki çalışmalar için en azından bir temel almış olacaklar.

(hükümetin) İslâm’a karşı olan dostça tutumunun diğer bir işareti ise, dini eğitimin ilkokul ve lise sisteminde seçmeli ders olarak okutulmasına izin verilmesidir.

Türkiye’nin modern üniversite sistemine İslâmi çalışmaların dahil edilmesi, bu ölçülerin çok ötesine geçer. Ankara Üniversitesi Rektörü olan Dr. Hikmet Birand, 31 Ekim’de yeni dönemin açılış nutkunda, -anlamlı bir şekilde Başkan İsmet İnönü’nün huzurunda-, ilahiyat fakültesinin amaçlarını şu sözlerle özetledi :

“ Fakültenin görevi, dini yüksek öğrenime sahip insanlar yetiştirmek, bir dini araştırmalar bilim merkezi olmak, bu münasebetle İslâm’ın ana prensiplerine ışık tutmak ve  tüm yanlış fikirleri ortadan kaldırarak, onun gerçek özünü ortaya koymak. (tercüme notu : bu kısımda “İnşallah” sözü bulunuyor olmalıdır; haber metninde buraya yıldız işareti konulmuş ve sonrasında açıklama olarak “Eğer Allah isterse, görev başarılı şekilde yerine getirilir” notu eklenmiş). Bilimsel gerçekleri reddetmeyen ve onlarla alay etmeyen şekilde oluşturulan bir dindar ruh / tutum; büyük, aydınlatıcı ve derinlemesine bir güç olabilir.

“Lâik-Dindar” Yaklaşım

Dr.Esat Arsebük, fakülte dekanı, (fakültenin) yaklaşımını “lâik-dindar” olarak tanımlıyor. Bu, Türk gençliğine, dinlerini orijinal kaynaklarından öğrenme fırsatını verecek, diyor.

Dört yıllık eğitim için ilk yıl öğrencileri, 15 tanesi bayan olmak üzere toplam 80 öğrenciden oluşuyor. Hepsi lise mezunu ve normal üniversite giriş sınavlarından geçtiler.

Bazı mezunlar, Türkiye’nin başlıca camiilerinde vaiz olarak hizmet verecekler. Bayanların bazıları, dekan tarafından öne sürüldüğü şekilde, bu camilerden daha çok kadınların geliyor olduklarına, vaiz olarak hizmet verebilirler. Bazı erkekler, daha az önemli olan din adamlarına (imamlara) başkanlık edecek müftüler olabilirler.

Birçoğu yine de, bu tip (din adamlığı) görevleri haricinde; İslâmi müze uzmanı, din işlerini ve dini vakıflardan gelen gelirleri yöneten ilgili hükümet dairelerinde memur ve liselerde din öğretmeni olarak görev almaya hazırlanıyorlar. (4)

* * *

“Îlk Diyanet İşleri Reisi olarak da, gerçekte Mason Biraderlerden olan Mehmet Rıfat Börekçi atanmıştır.

Diyanet bugünkü statüsüne, 14 Haziran 1935’te çıkartılan 2800 sayılı kanunla gelmiştir. Aradaki yıllarda temelde değil, bazı kazai konularda yeni yönetmelikler çıkarılarak işlevselliği güçlendirilmiştir.

Günümüzde yaklaşık yüz bin kişilik bir kadrosu vardır ve çok ilginçtir ki, Türkiye’de toplam nüfusun yaklaşık 120’de biri, Diyanet’ten doğrudan veya dolaylı olarak nemalanmaktadır.

Diğer bir anlatımla, toplam nüfus içinde çalışan ve emekli olarak yaklaşık beş yüz bin vatandaş bu kurumdan doğrudan veya dolaylı olarak nemalanmaktadır.” (5)

* * *

Ve artık konuya girebilir; Müslümanların, Yahudileri kutsamasına (!) gelebiliriz.

Aslında ise Yahudilerin, Müslümanları kutsamış olduğu gerçeği, yazı dizimizin sonraki (5.) bölümünde aktarılacaktır.

* * *

Yahudiler ve Son Halife II. Abdülmecid ve Osmanlı Hanedanlığı Mensuplarının Sürgün Hikayesi

Yahudilerin vefası ve…

“SON HALİFE ABDÜLMECİD”

“…Bizim Hilafetmeâblığımız artık kalmadı; bir gece, apar topar, Hanedan’ımızın altı yüz sene hükümdar olduğu bir memleketten kovulduk. Kim derdi ki Fatihlerin, Yavuzların, Kanunîlerin torunları, çamaşırlarını bile alamadan yolcu edilecekler !

…Ölümüzü bile kabul etmeyeceklerdir. Hem baksanıza, hilâfetin değeri, halâ yerimize bir kimse düşünmedikleri ile anlaşılıyor. Belki de Osmanlı Hânedanı’ndan sonra, bu makama oturmaya kimse cesaret edemeyecektir…

4 Mart 1924

“Yol hazırlıkları ancak sabaha karşı tamamlanabildi. Halife Hazretleri’yle oğlu Şehzade Ömer Faruk, kızı Dürrüşehvâr Sultan ve Kadınefendiler, verilen haber üzerine, alt kata indiler. Binek taşında bekleyen ve elini öpen eşime, Efendimiz :

“Sizi de birlikte götüremediğimize esef ederim Kızım; ileride imkân bulunursa ayrıca çağırtırım.” dedi; kendisini son defa selâmlayan yaverini kucakladı, arabasına binmeden önce de ellerini açarak, milletimizin ve memleketimizin selâmeti için dua etti.

Efendimizin maiyetinde Mabeyinci Hüseyin Nakib Turhan Beyle, hususî tabibi Doktor Selâhattin Bey de bulunuyordu. Aile otomobillerinin önünden ve ardından giden arabalar uzun bir kafile teşkil ediyordu. Edirnekapısı’na vardığımız sıralarda gün ağarmaya başlamıştı. Nihayet öğleden sonra Çatalca Demiryolu İstasyonu’na varabildik.

Rumeli Demiryolları Şirketi’nin oradaki amiri, meğer bir Musevi vatandaşımızmış. Efendimizin ve ailesi azasının dinlenmelerine elverişli başka bir yer bulunmadığı için, üst kattaki dairesini böyle habersiz gelen yüksek misafirlerinin istirahatine tahsis etti, çoluk çocuğuyla da îzaz ve yardımlarına Efendimiz tarafından takdirle teşekkür ettiğimiz zaman da :

“Osmanlı Hanedanı, Türkiye Musevilerinin velinimetidir. Atalarımız İspanya’dan sürüldükleri, kendilerini koruyacak bir ülke aradıkları zaman onları yok olmaktan kurtardılar, devletlerinin gölgesinde tekrar can, ırz ve mâl emniyetine, din ve dil hürriyetine kavuşturdular. Onlara, bu kara günlerinde, elimizden gelebildiği kadar hizmet etmek bizim vicdan borcumuzdur.” dedi ve gözlerimizi yaşarttı.

Kafilenin bineceği Simplon Ekspresi ancak geceyarısına doğru Çatalca’ya geldi. Yataklı vagonun kapısında Efendimize, Vali Bey büyükçe bir zarf takdim etti ve iyi yolculuklar diledi. Öbür vagonlardaki yolcular, koridor pencerelerinden başlarını çıkarmış, merakla bizlere bakıyorlardı.

ACELEYLE, TOPTAN SÜRÜLMÜŞTÜK !

5 Mart 1924

Lokanta vagonunda kahvaltıya çağırmak için kapımızı vurup bizleri uyandıran garsondan, trenimizin Bulgaristan’a geçmiş olduğunu öğrendik. Hazırlandık ve efendimizin bizleri çağırtmasını bekledik.

Sabah muayenesi için ilkin D. Selâhattin huzura çağrıldı. Efendilerimizin geceyi rahat geçirdiklerini, dönüşünde öğrendik ve sevindik. Hatır sorma sırası bize gelmişti. Efendimizi, çok şükür, iyi gördük. Vali Bey’in kendisine takdim ettiği zarfı açmamızı istedi. İçinden pasaportlarımızla daha küçük bir zarfa konmuş İngiliz banknotları çıktı. Bütün pasaportlar sade çıkış için verilmişti ve İsviçre Konsolosluğu’nca vizelenmişti. Bu demekti ki; yurtdışına aceleyle, toptan sürülmüştük.

Zarftan çıkan iki bin Sterlin kadar seyahat parası da kafilenin ancak birkaç haftalık masrafını karşılayabilirdi. Trenden İsviçre’nin neresinde ineceğimizi de daha bilmiyorduk. Simplon Ekspresi, bu memleketin güneyinden geçtiği, bu bölge halkı da çoğunlukla Fransızca konuştuğu için Prens Faruk Territet’deki Büyük Alp Oteli’ne yoldan telgraf çekip, yer ayırtmamızı tavsiye etti.

Ankara, Osmanlı Hânedanı’nın ülkeyi on gün içinde terketmesini benimsediği hâlde, İstanbul Valisi Haydar Bey ve polis müdürü Sadeddin Bey, Halife’ye dört saat verdiler ve iç çamaşırlarını bile başkalarına toplattırarak, sınır dışına koydular !

Halife; TBMM’den çıkan karara inanmadı. Ankara’ya tekrar sorulmasını ısrar ettiğinde. Vali Haydar Bey ve Polis Müdürü, yalan söylemek zorunda kaldılar (!). Dolmabahçe Sarayı’nın etrafı kuşatılıp, içeri girildiğinde, telefon ve telgraf hatları kesilmişti. Dışarı ile, dolayısıyla Ankara’yla görüşme imkânı yoktu. Saray Telgrafhanesi’ne oturan Vali ve Polis müdürü, kendilerini TBMM Reisi yerine koyup, yeni bir telgraf kaleme aldılar ve bunu gerçekmiş gibi Halife’ye okudular.

…Halife ve yanındakilerin masraflarını karşılamak üzere 20 bin Sterlin verilmesi, TBMM’ce benimsenmişti. Bu para on taksitte ödenecekti. İlk taksit olan 2000 Sterlin, pasaportlarla birlikte büyük bir zarfa konulmuş ve İstanbul Valisi’ne teslim edilmişti. Halife, Çatalca’da trene bindirilince, paket de verildi. Tren Bulgaristan toprakları üzerinde yol alırken, tarihler 5 Mart 1924’ü gösteriyordu.

Zarf açıldı ve içinden pasaportlarla, para çıktı. Pasaportlar çıkış için vize edilmişti.

Geri kalan 18 bin Sterlin, dokuz taksitte ödenecekti; ama ödenmedi ! (6)

* * *

Bu noktada, bir “halk meclisi”nin sözünün ve kararının yerine gelmemiş olmasının ne anlama geldiğine ve nasıl olabildiğine, konumuz olmadığı için girmiyoruz.

www.canmehmet.com

Devam edecek…

– Fransızlardan daha fazla laik olmak nedir ?

Resim: Tarafımızca hazırlanmıştır.

Kaynaklar :

(1) Liberte Civile. Jules Simon. s.325.

(2) Mustafa Kemal Paşa’dan, Kamal Atatürk’e Gizli – Açık Planları ve Tutan – Tutmayan İnkılapları. Süleyman Kocabaş. İstanbul, 2013s.101.

(3) Din ve Laiklik. Ord.Prof.Dr Ali Fuad Başgil.

(4) 26 Aralık 1949 tarihli The New York Times gazetesindeki ilgili kaynak bağlantısı : http://query.nytimes.com/mem/archive-free/pdf?res=9804E6DC1F3BE23BBC4E51DFB4678382659EDE&legacy=true

(5) Devlet ve Kimlik. Aytunç Altındal. s.94 , 1.Paragraf. (Nisan 2010, 1.Baskı).

(6) Son Halife Abdülmecid. O.Gazi Aşiroğlu. (Ocak 2011, İstanbul).

Cumhuriyet ve Din : Bir Kızı Köyünden Alabilirsin Fakat, Köyü Kızın İçinden Alamazsın (3)

Bilmemek tehlikeli değildir. Bilmediğini bilmemektir, tehlikeli olan.

 

Batı Uygarlığı, Bilim ve Teknoloji’de ilerlemesine, maddesel gelişme sağlamasına rağmen, neden insanlığa mutluluk getirememiştir ?

Alkol, Yıkıcı Silahlar, Çevre ve Hayvan Sevgisi… Daha Doğrusu, Çelişkisi (!)

– Tüm tıbbi ve bilimsel araştırmalar, “Birey ve Toplum için” alkolün zararlı etkilerinin olduğunu kanıtlamamış mıdır ? Peki bu neden önlenmez ve bu konuda tedbir alınmaz, üstelik de (tüketimi) teşvik edilir ?

– Batı Uygarlığı, (devlet) bütçesinin çoğunu kimyasal ve nükleer silah üretimine ayırmakta değil midir ? Dünya savaşlarında kaybedilen insan ve çevreye verilen zarar, batılı düşünürlerce nasıl açıklanmaktadır ? Japonların kafasında patlayan (!) iki atom bombası da buna dahil.

– Batılı Toplumlar, (bir taraftan) hayvanlar için merhametli olduklarını iddia ederken; diğer taraftan sömürmek üzere, kırk oyunla işgal ettikleri yoksul ülkelerin insanlarını yurtlarından sürerek, onların açık denizlerde, sınırlarda, insana yakışmayan şartlarda ölmelerine izin vermektedir ? Bosna-Hersek, Afganistan, Libya, Irak, Suriye ve Afrika ülkelerindeki katliamların izahı nedir ? Bir Suriyelinin, Iraklının, Afrikalının, bir kedi-köpek kadar değeri yok mudur?

– Ahlaki düşkünlük (ahlaki sapıklık) ne adına teşvik edilmekte, özendirilmektedir ? Bunların teşviki ile ortaya çıkan hastalıklar, birilerine kazanç mı sağlamaktadır ? İnsanın yozlaşmasının, bugün ve yarın kime bir yararı olacaktır / olması beklenmektedir ?

– Gelişmiş Batılı ülkelerin üretim ve ihtiyaç fazlası gıda ürünlerinin fiyatlarının düşmemesi adına kutuplarda depolanması veya okyanuslara atılması, ekonomik gerekçelerle açıklanırken, insani gerekçeler neden görmezlikten gelinmektedir ?

– Batılı ülkelerde akıl hastahanelerinin ve düşkünler evlerinin arttığı doğru mudur ?

– Batı ülkelerinde “aile”nin, “yuva” özelliğini (samimiyetini) kaybetmesinden dolayı, evliliklerin ve (böylelikle) giderek de nüfus azalması ile Batılı toplumlar, (kendi yaktıkları) ateşlerine kendilerini atarak, kendilerini yok mu etmektedirler ?

– Batı Uygarlığı maddeye baş köşeyi, insana ise ateşi mi münasip görmüştür ?

www.canmehmet.com

Devam edecek…

– Batı Medeniyeti, İslam Medeniyetinden neden tam olarak yararlanamadı ?

Yararlanılan Kaynak : https://www.quora.com/What-are-the-major-differences-between-the-world-views-of-Eastern-and-Western-Civilizations           http://hassanelagouz.blogspot.com/

Cumhuriyet Yönetimi; İnsanlık İçin En İleri Medeniyeti Kurmuş Olan İslâm, Şüphesiz Kaldığı Yerden Devam Edecektir (2)

Bilmemek tehlikeli değildir. Bilmediğini bilmemektir, tehlikeli olan.

 

“Tüm insanların mutlu olması için çözümünüz nedir ?” sorusuna, cevabınız ne olacaktır ? Bilinmelidir ki, insanı her değerin merkezine almadıkça, hiç kimsenin kalıcı bir huzura sahip olması mümkün değildir.

Bu noktada bir soru daha sorulmalıdır :

“Alemlerin Rabbi, Kur’an’ı (İslam’ı) neden gönderdi ? ”

İslam’da ilk (vahiy) emir, “ OKU / DÜŞÜN !” dür.

Hz. Muhammed’e (sav), “ilâhi tebliğdeki görevinin, eğitim-öğretimden ibaret olduğunu” bildirir.

“Kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle Allah, mü’minlere büyük bir lütufta bulunmuştur.” (1)

Hz. Peygamber (sav) “Allah, beni bir muallim (öğretmen) olarak göndermiş bulunuyor.” (2) ifadesini,

(savaş sonrasında) 10 Müslümana okuma yazma öğreten esirler, azat edileceklerdir !” emri, daha anlamlı kılmakta değil midir ?

Hz. Ali neden, “Bana bir harf öğretenin, kırk yıl kölesi olurum !” ifadesine ihtiyaç duymuştur ?

İlim ve Alimlerin yerini bu kadar yükseğe çıkartan, Kur’an ve Hadisler değil midir ?

“Alimler ve ilimle uğraşanlar, Hz. Peygamber’in (sav) Halifeleridir.”

“Alimler, dünyada Peygamberlerin halifeleridir, ahirette ise şehitlerdendir.”

“Alimler yeryüzünün kandilleri, Peygamberlerin halifeleri, benim ve diğer Peygamberlerin varisleridir.”

“Kıyamet gününde alimlerin mürekkebi ile şehitlerin kanı tartılır, âlimlerin mürekkebi şehitlerin kanından ağır gelir.”

“Alimlere tabi olun ! Çünkü onlar, dünya ve ahiretin ışıklarıdır.”

“Alimler, kurtuluş yolunu gösteren birer rehber ve kılavuzdur.”

“Alime hürmet eden, bana hürmet etmiş; onu ziyaret eden, beni ziyaret etmiş olur.”

“Ya alim, ya öğrenci, ya dinleyici veya bunları seven olun. Yoksa helâk olursunuz.”

“Alimler olmasaydı, insanlar helâk olurdu.”

“Bilmediklerinizi salih (alim)lerden sorup öğrenin !”

“Salih alim ile nebi (peygamber) arasında bir derece fark vardır. O da, nebilik makamıdır.”

“Alimlerin ihtilâfları, farklı içtihatları rahmettir.”

“Alim olmayan veya ilim öğrenmeye çalışmayan bizden değildir.”

“Alim ile beraber olun, diz dize oturun. Çünkü Allahü Teâlâ, yağmurla ölü toprağı dirilttiği gibi, ölü kalbleri de ilim nuru ile diriltir.”

“Allahü Teâlâ, sizden ilmi almak için, ilmi ile amil olan âlimleri kaldırır. Cahiller kalır. Dinden sual edenlere, kendi akılları ile cevap verip, insanları doğru yoldan ayırırlar.”

“Bir alim ölünce, İslâm’da bir gedik açılmış olur ve kıyamete kadar kapanmaz.”

“Bir alimin ölmesi, bir şehir halkının ölümünden daha büyük ziyandır.”

“Ahir zamanda alimler ölür, cahiller din adamı yerine geçirilir. Onlar da bilmeden yanlış fetva verir, kendisi sapar, başkalarını da saptırır.”

Alimin sohbetinde bulunmak, bin rekât nafile namazdan üstündür. (3)

İslâm : İlme, Bilgine, Barışa, Kardeşliğe, Merhamete, Paylaşmaya ve İnsan Haklarına bu kadar büyük saygıyı; inananlarına, iyiliği emredip, kötülükten men etmeye davet etmesine rağmen, bugün olması gereken yerde neden değildir ?

Tarihçilere göre bugüne kadar 16 büyük uygarlık yaşanmıştır. Bugün varlığını sürdüren iki uygarlık vardır. Batı ve İslâm Medeniyeti.

Bunlardan Batı Medeniyeti, Batılı ilim insanlarına göre kastedilen manâdaki varlığını, İslâm Medeniyeti’ne borçludur. Bu iddia, yazı diziminiz (ilk) bölümünde delillendirilmiş ve sonraki bölümlerinde de delillendirilecektir.

İslâm Medeniyeti, yaklaşık 1000 yıllık süreçte ilim üretilmesinde belirleyici olmuş, bunun beşyüz yılında, insanlığa hediye ettiği buluşları ve getirdiği yaşam şekli ile tarihteki en büyük devrimleri gerçekleştirmiştir.

İlme ve tarihe meraklı olanlar, Alman Martin Luther, İtalyan Filozof Tommaso Campanella, İskoç Adam Smith,  Alman Karl Marks’ın, gerek din ve gerekse insanın yaşamı (üretimi-tüketimi-emeği) üzerine çalışmalarını bilirler. Bunların düşüncelerinin oluşmasında, İslâm’dan esintiler olduğu bilinmektedir.

İslâm ve Adalet

“Şüphesiz ki, Allah insanlar arasında adaleti ikâme etmek için Rasulleri göndermiş, kitaplar indirmiştir. O adalet ki, semalar ve yeryüzü onun üzerine kurulmuştur.  Hakkın izleri ortaya çıktığı ve hangi yolla olursa olsun adalet ikâme edildiği zaman, Allah’ın şeriatı, rızası ve emri tamamlanmış olur.

Allah, adaletin yolunu, delilini ve emaresini tek şekle hasretmemiştir. Ve onun dışındaki daha açık, daha delile dayalı ve daha güçlü yolları yok etmemiştir. Aksine bu hususta bir çerçeve belirleyerek hakk ve adaleti ikame etmenin yolunun, insanlar arasında adaleti gerçekleştirmek olduğunu belirtmiştir.” (4)

İslâm, İnsan Hakları ve Hürriyeti

“İnsanları dövmeyin, sonra zelil kılarsınız; mahrum bırakmayın, sonra isyan ettirirsiniz… Annelerinin hür olarak doğurduğu insanları ne zamandan beri köleleştirdiniz ? ” (5)

“Her canlının yaşamı ve hürriyeti değerlidir. Bu değeri ne inancı, ne cinsiyeti, ne rengi, ne sahip oldukları ne de kariyeri belirlemelidir. Bunlar doğumu ile birlikte onun hakkıdır. Bu doğrultuda, tüm canlılara yapılan haksızlık tepki görmelidir. Tepkimiz, bizden olmalarından, bizim gibi düşünmelerinden  kaynaklanmamalıdır.

İslâm, “hürriyeti” insan hayatının anlamını gerçekleştiren şey olarak görmektedir. Onda gerçek hayat vardır. Onu yitirmesi ise ölümdür. Bireysel, grupsal ve toplumsal anlamda insan hürriyeti –yalnızca “hukuk” değil- insanın insanlığının gerçekleşmesi için zorunlu olan en önemli “gereklilikler”den birisidir.” (6)

“İslâm’ın, ortaya çıktığı toplumdaki köleleri tedricen (kademeli) özgürlüğe kavuşturmaya verdiği önemi düşünenler, bu özgürlüğe kavuşturmanın yarattığı “diriltici atılım”ı anlarlar. Öyle ki, kölelerin özgürlüğe kavuşturulması, (insanı) Allah’a yaklaştıran bir ibadet ve Müslümanlardan, günah işleyenlerin günahına kefaret olmaktan başka, İslâm devletinin genel gelirlerinin sarfedildiği belirli alanlardan biridir.

İslam; Zenci, Rum, Fars… gibi çeşitli uluslardan kölelerin bulunduğu bir toplumda ortaya çıktı. Daha da önemlisi bu toplumda “kölelik nehri”, çok çeşitli kaynak ve kollardan beslenmekteydi. Bu kaynakların ürettiği köleler, bu nehrin sürekli coşmasını temin etmekteydi.

İslam geldiğinde bu “kölelik düzeni”ni tedricen (kademeli) ortadan kaldırmayı güvence altına alan “Devrimci-mümkün” (uygun) bir tavır almıştı.

Bitmek tükenmek bilmeyen kabile savaşları, köleleştirmenin kaynaklarından biriydi. Kabile ve fert, ikinci kaynaktı. Borçlanmaya yol açan yaygın fakirlik de üçüncü bir kaynaktı. Borçlu, borcunu ödemekten aciz kalınca, köleleştiriliyordu.

Tefecilerin kat kat aldıkları faiz, bu fakir toplumdaki sosyal adalet dengesini tamamen bozuyordu. Faiz, kimileyin “kölelik nehri”ne düşmeye yol açan yoksulluğu daha da şiddetlendiren bir etkendi. Kölelerin içinde bulundukları sıkıntılı durum ise gerçekten korkunç ve çirkindi.

İslâm’ın şiddetle faizi yasaklamasının arkasında bu vardır. Faiz, kölelik için en büyük tuzaktır.

İslâm geldiğinde, bu “vakıa”ya, “mümkün-devrimci” icraatlarla karşı durdu. Hemen “kölelik nehrini” yeni kölelerle besleyen kaynak ve kolları kapattı. Bunlardan, yasal savaş dışında bir yol kalmadı.

Hatta savaş köle ve esirlerinin özgürlüğe kavuşturulması için fidye sistemi getirildi. Sonra hedefi genişleterek, azad etme ve hürriyetine kavuşturma usulüyle “kölelik nehri”ni kurutma yoluna gitti.

İslâm, köle azad etmeyi Allah’a yaklaştıran bir ibadet saymış ve “Kim bir köle azad ederse, Allah azad ettiği kölenin her bir azasına karşılık onun bir azasını cehennemden azad eder” demek suretiyle, müslümanları köle azad etmeye özendirmiştir. Sık vaki olan birçok küçük günahın kefareti, bir köleyi kölelik boyunduruğundan kurtarmaktır. Köleler İslam’a sarılmakta yarışıyorlardı. Bu durum müşrik önderlerin onlara işkence yapmalarına yol açıyordu. Bu yüzden İslam, köleleri hürriyete kavuşturmayı teşri (yasa) kılmış, zekâtların ve genel hazinenin daimi harcama yerlerinden biri yapmıştır.

“Sadakalar, Allah’dan bir farz olarak ancak fakirlere, düşkünlere onlar üzerinde çalışan memurlara, kalbleri (İslâm’a) ısındırılacak olanlara, kölelik altında bulunanlara, borçlulara, Allah yoluna ve yolcuya aittir. Allah bilendir, hikmet sahibidir.” (7)

Bu, Allah’ın Kur’an-ı Kerim’de farz kıldığı bir vecibedir. Aynı şekilde anlaşmalı kölelere borçlarını kapatabilmeleri için yardım etmek de, ayette geçen “borçlular” hükmünün kapsamına girmektedir.

Bu toplumsal dayanışma, bütün insanları kölelik çukuruna düşmekten koruyan müşfik bir koruma setidir.

Hatta Kur’an-ı Kerim bir adım daha ileriye giderek, Müslümanlara “gerçek iyiliğin” duada ve namazda doğuya ya da batıya yönelmekte olmayıp, daha başka iş ve çalışmalarda olduğunu bildirmiştir.

Bunlar arasında, köleleri efendilerinden satın alarak hürriyetlerine kavuşturmayı da saymıştır.

“Yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz iyilik değildir. Asıl iyilik, O (kimsenin iyiliği) dir ki; Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara ve peygamberlere inanmak, Allah rızası için yakınlara, yetimlere, yolda kalmışlara, dilencilere ve boyunduruk altında bulunan (köle ve esir)lere mal vermek; namazı kılmak, zekatı vermektir..” (8)

“Kadınlarına zihar edip sonra söylediklerinden dönenler, karılarıyla temas etmeden önce bir köleyi hürriyete kavuştursunlar. Size öğütlenen budur. Allah yaptıklarınızı haber almaktadır.” (9)

“Ona iki tepe (iki hedef: hayır ve şer yolunu) gösterdik. Fakat o, sarp yokuşu geçemedi. Sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bileceksin ? Bir boynu (kölelik zincirinden) çözmektir. “ (10)

İslâm kölelere birçok haklar tanımış, güçlerinin yetmeyeceği yükümlülükleri sırtlarından almıştır. Hatta neredeyse efendileriyle tamamen eşit hale getirmiştir. Artık bu durumda İslâmi bir ibadet olarak kölelerin azad edilmesi, hatırı sayılır bir maddi ziyan olmaktan çıkmıştır.

Allah Rasülü (sav) şöyle buyuruyor : Kölenin yemesi ve giyinmesi sahibine aittir. Onları güçlerinin yetmediği işlerle yükümlü tutmayınız” (11)

“Sizden biriniz kölem, cariyem demesin. Oğlum, kızım desin.” (12)

İslâm ve Demokrasi

Yunan kökenli bir kelime olan Demokrasi’nin; halk ve iktidar kelimelerinin birleşmesinden meydana geldiği bilinir.

Demokrasi : “Halkın kendi kendisini yönetmesi ve görüşlerini özgürce söyleyebilmesi”dir.

İslâm devleti, İslâm toplumu ve Müslüman ailede geçerli olan islâmi yönetim felsefesinin, “şûra”(görüş ve bilgi alışverişi) olduğu konusunda neredeyse tüm bilginler ittifak etmişlerdir.

Yani bu “otorite”nin alanı neresi olursa olsun; ister devlet, ister toplum, isterse aile olsun, “İslâmi otorite”nin kaynağı şûradır.

İslâm, “şûrâ”yı insan haklarından bir hak saymakla yetinmemiştir. Diğer medeniyetlerin yalnızca hak saydığı öteki şeylerde olduğu gibi, şûrayı da yönetici-yönetilen tüm ümmet üzerinde; devlet, toplum, aile ve insan hayatının tüm cephelerinde “zorunlu bir şeri fariza” (bağlayıcı) kılmıştır.

Kur’an, şûradan yönetim, siyaset ve dünyevi uygarlık işlerinde Rasulullah (sav)’in uyması gereken bir (bağlayıcı) fariza olarak söz etmektedir… Hatta peygamber için dahi

Yüce Allah, elçisine hitaben şöyle buyuruyor :

“Allah’ın rahmetinden dolayı, ey Muhammed, sen onlara karşı yumuşak davrandın.  Eğer kaba ve katı kalbli olsaydın, şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi. Onları affet, onlara mağfiret dile.  İş hakkında onlara danış, fakat karar verdin mi, Allah’a güven, doğrusu Allah güvenenleri sever”. (13)

Allah’ın elçisine vahyi olan Kur’an-ı Kerim’de,  zorunlu bir şer’i fariza olan şûrayı iyi anlayan seleflerimiz (öncülerimiz), bu ayetin tefsirinde şunları kaydediyorlardı :

“Şûrâ, şeriatın kaidelerinden ve ahkâmın (hükümlerin) en büyüklerindendir.

İlim ve din ehliyle istişare (danışmayanların) etmeyenin azli vaciptir. Bu, hakkında hilâf bulunmayan şeylerdendir!..” (14)

Kur’an’ı Kerim, müslüman toplumda şûraya bu kadar geniş yer verdiğine; onu hem küçük ailenin, hem de teba’nın ve devletin idare felsefesi yaptığına göre, müslümanların temayüz ettikleri sıfatlar arasında (şûrâ etmeyi / bilgi alışverişini) saydığını görmemizde de bir gariplik yoktur !

“Size verilen şeyler, dünya hayatının geçimidir. Allah’ın yanında bulunanlar ise, daha hayırlı ve daha süreklidir. (Fakat bu mükâfat) şu kimseler içindir ki, inanıp Rabblerine dayanırlar. Büyük günahlardan ve çirkin işlerden kaçınırlar; kızdıkları zaman onlar, affederler. Rabblerinin çağrısına gelirler, namazı kılarlar, işleri, aralarında istişare iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan harcarlar. Bir zulüm ve saldırıya uğradıkları zaman kendilerini savunurlar.” (15)

Bu ayetler Müslümanların sıfatlarını saymaktadır. Bu sıfatlardan biri de “İşleri(n) aralarında şürâ ile” olması, bir ferdin veya grubun insanları hesaba katmaksızın, görüşüyle baskı yapma hakkının olmamasıdır.

Kur’an-ı Kerim bir çok yerde “şûrâ” terimini açıkça kullanarak, İslâm ümmetinin siyasetinin, yönetiminin ve her işinin şûrâ ile olmasının gerektiğini vurgulamıştır. (16)

Avrupa İSLÂM’dan neden korkuyor veya onu inkâr ediyor (görmezden geliyor) ?

Rahip Lelong’un “İslâm ve Batı” isimli eserinde :

Bilgisizlik yüzünden korku doğuyor, İslâm’dan ürkülüyor. Avrupa ve Amerika’da İslâm’ın zenginlikleri yeterince bilinmiyor (17) demektedir.

Devam edecek…

-Batı Medeniyeti neden insanlara refah ve huzur getiremedi ?

www.canmehmet.com

Yararlanılan eserler ve etkinlikler :

a) “İslam ve İnsan Hakları”, Haklar Değil Gereklilikler, Dr. Muhammed UMARA (Yazı içeriğinde anlatılanların kaynakları, diğer yazı dizilerimizin bölümlerde bulunmaktadır, bkz.b)

b) İngiliz Cambridge Üniversitesi’nde 19-23 Temmuz 1976’da İslam Medeniyeti konulu bir Kolokyum düzenlenir. Akabinde de konuşmacıların tebliğleri Unesco tarafından bir kitap haline getirilir. Alıntıların bir kısmı bu etkinliğe aittir. Bu konuda kaynaklar ve geniş bilgi için bakınız: http://www.canmehmet.com/islam-sehri-heyhat-islami-ve-islam-medeniyetini-cambridgeden-mi-ogrenecektik-1.html

(1) Âl-i İmrân Sûresi, 164.

(2) İbn Hanbel, III, 328; İbn Mâce, I, 17

(3) http://www.ilahi.org/modules.php?name=Forums&file=viewtopic&t=24784; Hadis ve aktarıcılar sırası ile; (Suyûti, el Câmiu’s Sağir, nr 10026; İbn Abdilberr, Câmiu Beyâni’l- İlm, nr. 139.;Ebu Nuaym;Deylemi; İbni Adiy; İ. Neccar;İ. Rafii; Beyheki; Hatib ; İ. Maverdi; Taberani ; R. Nasıhin ; Beyheki ; Deylemi; Taberani ; Buhari ; İ. Süyuti; Taberani ; Buhari ; İ. Gazali)

(4) İbn-i Kayyım, İlâm’ul-Mevkiayn’, c. 4, sh. 373, Beyrut 1973 baskısı.

(5) Ömer b. Hattab (r.a.)

(6) “İslam ve İnsan Hakları”, Haklar Değil Gereklilikler, Dr. Muhammed Umara.

(7) Tevbe; 60.

(8) Bakara; 177.

(9) Mücadele; 3.

(10) Beled; 10-13.

(11) Müslim, İbni Hanbel, Muvatta.

(12) Bahari, Müslim, Ebu Davud, İbni Hanbel.

(13) Âl-i Imrân; 159.

(14) Kurtubî el-Camiu’l ahkamu’l Kur’an c.4, s.249.

(15) Şûrâ; 36-39.

(16) “İslam ve İnsan Hakları”, Haklar Değil Gereklilikler, Dr. Muhammed Umara.

(17) http://www.sizinti.com.tr/konular/ayrinti/avrupa-islmdan-neden-korkuyor-ekim-1989.html

Cumhuriyet Yönetimi, Dini Yasaklamanın Sonucunu Öngöremedi mi ? Öngördü de.. (1)

 

 

Acı olan şey, dünyanın en ileri medeniyetini kurmuş olan İslâm’ın, inananlarınca (bilinmediği için)  eleştirilmesi; daha acı olanı ise, inananlarının İslâm’ı öğre(ne)memiş ve hiç yaşa(ya)mamış olmalarıdır.

Bu yazı dizisine, Aliya İzzet Begoviç’ten (*) bir alıntı ile başlayacak ve ilerleyen bölümlerde, nerede ise “ne İslâm’ı ve ne de Müslümanlığı hiç öğrenememiş olduğumuz gerçeği” ile yüzleşeceğiz.

(–Aliya İzzet Begoviç’ten yapılan alıntının başlangıcı–)

“Halife Harun er-Reşid’ in yaşadığı zamanda şehir (Bağdat), 500 yıldan biraz fazla eski idi ve dünya kültür ve zenginliğin merkeziydi. Bazı tespitlere göre XI. (11.) asırdaki nüfusu, iki milyondan fazla idi ve kuşkusuz, zamanında dünyanın en büyük şehriydi. İslâm geleneğinin büyük halifesi olan Harun er-Reşid’den bahsederken, J. Rissler şöyle yazmaktadır :

‘Onun büyüklüğü, yetenek ve ruh sahibi insanları adeta mıknatıs gibi başkente doğru çekmekteydi. Böylece o etrafında, alışık olunmayan ve şair, hukukçu, hekim, dil bilimcisi, musiki erbabı ve sanatçılardan oluşan bir meclis toplamıştı. Harun er-Reşid’in sarayında olduğu gibi öylesine kaliteli aydınlarının toplandığı başka bir yere tarih tanıklık edememektedir. O, ince kültür ve hoşgörünün zamanıydı. Halife Me’mun zamanında (Harun er-Reşid’in halefi) İslâm devleti topraklarında 11.000 Hıristiyan kilisesi, yüzlerce sinagog ve zoroastra (ateşe tapanların tapınakları) mevcuttu.

1065 yılında Bağdat’ta kurulan Nizamiye Üniversitesi, bütün büyük İslâm şehirlerindeki yüksek okullara numune olmuştur. Burada Kur’an-ı Kerim, Hadis, hukuk, Şafii mezhebinin özel hukuku, filoloji, edebiyat, coğrafya, tarih, etnografya,  Arkeoloji, astronomi, matematik, kimya, musiki ve geometri okutuluyordu. Kısa bir süre sonra yine Bağdat’ta, Mustansiriyye ismi ile meşhur olan ve hukuk, pozitif bilimler, edebiyat ve sanatı okutan evrensel İslami bir merkez kuruldu. O, uluslararası genel kültürü bakımından önemi olan, daha sonra batının da Paris Üniversitesi’nde dört Hıristiyan milleti birleştirerek taklit edeceği gerçek bir organizasyondu. İlkokul ve ikinci dereceli okullarda (medreselerde) eğitim ücretsizdi.

Bazıları Mekke, Kahire, Bağdat veya Şam’ın yolunu tutup, bu şehirlerdeki büyük alimleri dinlemek için gidiyorlardı. Yolculuk esnasında her yerde ücretsiz kalacak yer, yemek ve ders bulabiliyorlardı. Tek kelimeyle Xl. (11.) Asırdan XII. (12.) asra kadar, o zamana kadar görülmemiş bir şeyi görüyoruz : Kitaba karşı her tarafta ölçülemez bir arzu, alimlerin hitabetiyle çınlayan binlerce cami, şiir ve felsefe tartışmaların yapıldığı binlerce emir (yönetici) sarayı, ilim peşinde olan coğrafyacı, tarihçi ve ilahiyatçının dolu olduğu yollar. Bu, İslâm tarihinin en önemli entelektüel devresidir’. (J .Rissler)

Beş yüzyıl zarfında, 700 ile 1200 yılları arasında İslâm, medeniyetinin üstünlüğü sayesinde dünyaya hakim olmuştu. ‘Marakeş’te Halife En-Nasır, İbn-ı Rüşd (Averroes) ile Aristo ve Platon hakkında tartışırken, o sıralarda batıdaki aristokrat kesimi, okuma yazma bilmemekle övünüyordu’.

Emevi sultanı mütefekkir Hakim, 400.000 ciltlik kütüphaneye sahip idi ve 400 yıl sonra ‘Bilgin’ lakaplı Fransız kralı V. Şarl, ancak bin adetten az fazla bir kitap sayısıyla övünebildi. 891 yılında Yakubi, Bağdat’ta 100’den fazla kütüphane saymaktadır. ‘Bu devirde edebiyat ve sanata yardım etmeyecek birinin zengin olması düşünülemezdi’. (Rissler).

Irak’ın küçük bir kasabası olan Nadife’de bulunan kütüphanenin içinde 40.000 cilt kitap, Hama’lı kürd prensi Ebu’l-Fida’nın şahsi kütüphanesinde 70.000 cilt, Güney Arabistan’da olan Resuli Emir El-Muayyed’in kütüphanesinde 100.000 cilt, Maraga’da 400.000 cilt kitap bulunuyordu ve Rey’de bulunan kitapların tasnif edilmesi için 10 büyük katalog gerekiyordu. Fakat en kapsamlı kütüphane, 6.500 cilt matematik ve 1.800 cilt felsefeden olmak üzere toplam 1.600.000 cilt kitaba sahip olan Kahire’deki El- Aziz’in kütüphanesidir. Buhara’da bulunan kütüphaneye gelince, meşhur İbn-i Sina burada ‘dünyanın hiçbir yerinde bulunmayan’ kitaplar gördüğünü söyler.

İslâm İspanyası(nın) büyük hükümdarı olan I. Abdurrahman hakkında(ki) görüşünü ifade eden Rissler, onun batı hilafetinde bulunan çeşitli etnik grupları (Araplar, Berberler, Numidyalılar, İspanyollar) manevi birlik içinde birleştirmeye çalıştığını söyler ve şöyle devam eder: ‘Bu hedef, sonraki birkaç asırda İspanya’yı medeniyetin zirvesine taşıyacak hareketin temeli idi. 788. yılında, I. Abdurrahman vefat ettiğinde, Müslüman-İspanyol şiir, sanat ve tekniği göz alıcı parlaklığıyla batıyı aydınlatmaya başlamıştı’.

Hollandalı bilim adamı Dozy, Avrupa’da okur-yazarlık sadece kilisenin sayılı adamlarının tekelinde iken, İslami dönem Endülüs’ünde yaşayan nüfusun hemen hemen tamamının okuma yazma bildiğini ifade eder.

‘Bu parlak kültürün çekiciliğinden etkilenen bütün Hıristiyan Avrupa’dan çok sayıda gönül adamı ve başkaları Kurtuba, Toledo ve Sevilla’daki İslam Üniversiteleri’nin derslerine katılmak üzere akın ediyordu’ (Dozy).

Ziraat her yerde yüksek seviyede ve bilimin güçlü etkisinde bulunmaktaydı. Bu konuda daha fazla söyleme imkanımız olmadığından, elimizde bulunan bilgilere dayanarak bazı tespitlerle yetineceğiz. ‘İslam Devleti’nin her vilayetinde sulama sisteminden sorumlu devlet memuru bulunmaktaydı’.

XI. (11.) asırda Sevilla’da ortaya çıkan tartışma, 50’den fazla meyvenin üretiminin nasıl yapıldığını, bazı bitki hastalıklarının tedavisi ile alakalı olarak bazı yöntemlerini açıklamaktadır. İran’da ipek kozasının üretimi, gerçek bilim seviyesine yükseltilmişti. Buna bağlı olarak İran, hemen hemen bir asır boyunca Avrupa’nın ipek ihtiyacını karşılamaktaydı. İdrisi, eczacılık bilimi bakımından önemli olan 360 bitkiyi tarif etmiş, Sevilla’lı Ebu Abbas ise kendini deniz altındaki florayı araştırmaya vermişti [lakabı En-Nebati idi].

1190 yılında yine Sevilla’lı olan İbn-i el-Avvan; bitki, meyve, gübre çeşitlerini açıklayan ‘Kitabu’l- Pellah’ (Çiftçinin Kitabı)’ı yayınlayarak meşhur oldu. Bu ziraat uzmanı, ziraat bilimi hakkında ortaçağın büyük öğretmeni sayılabilir. Bugünkü ziraatın olağanüstü gelişmiş olması, İspanya’nın Arap medeniyetine borçlu olduğu kalıcı faydalarından bir tanesidir. Bunu ifade eden Rissler, sonuç olarak şunları söyler :

‘Nimet ve bolluk; Nil, Dicle ve Fırat vadilerinde, İran ve Suriye yaylarında büyük şehirlerin atölyelerinde ve limanlarında hakim idi’.

Temizlik ve tıp muazzam ilerleme gösterdi. Onların gelişmesi bizim için son derece önemlidir. Çünkü şüphesiz bu durum, İslam’ın emirleri ile doğrudan alakalıdır. Temizlik ve tıp hakkında söylenen hadislerin sayısı 300’den fazladır ve ‘Allah Resulü’nün Tıbbı’ adında özel bir mecmuada toplanmıştır. Bunun sonucu olarak İslam’ın ulaştığı her yerde su yolları, hamam ve hastanelere yönelik özel bir ilgi görmekteyiz. Bu devlet idaresinin kamu görevi idi. 850. yılında İslam devleti’nde 34 büyük hastane mevcuttu. Onlardan birinin tarifinde [Şam’daki ‘Bimaristan’], onun, devletin cömert desteği ile faaliyet gösterdiğini, iyi donanıma sahip olduğunu, zengin olsun fakir olsun bütün vatandaşlara kapılarının açık olduğunu ve 24 hekime sahip olduğunu görüyoruz.

Meşhur tıp tarihçisi Neugebauer diyor ki : ‘Ortaçağ seyyahlarının hepsi -ki çok sayıdadırlar- doğudaki hastane kurumlarıyla alakalı olan imrendirici düşüncelerinde hemfikirdirler. Hastane organizasyonu, İslâm kültürünün en güzel icadıdır‘.

Saraybosna, su şebekesine Viyana’dan 378, Londra’dan ise 148 yıl evvel kavuştu !

Yaygın bir uygulama olarak, halka açık hamamlar İslam’ın özelliğidir ve en fakir de olsa her evde bir banyonun [veya o maksada yönelik ayrılan bir bölüm] bulundurulmasıyla, sistematik şahsi temizlik hadisesi rutin bir şeydi. Kıyaslamak için, XX. (20.) asrın ikinci yarısında ‘sokaklarında pislik, çöp, ucuz alkol kokusu ve fuhşun hakim olduğu’ New York mahallesi olan Harlem’i örnek olarak almak zorunda değiliz, Paris’i alalım. 1965 yılında yayınlanan İtalyan gazetesi “Corriere della Sera”nın bir haberini nakletmekle zorlanıyorum, çünkü neredeyse inanılmaz bir şeydir : ‘Paris’teki evlerin %66’sı ve eğer sadece şehir merkezi hakkında konuşacak olursak, o zaman evlerin tam tamına %80’inin banyosu yoktur.

Paris nüfusunun %10’u, Voltaire’nin ‘bütün Parislilerin su şebekesine kavuşmalı’ dileğinin gerçekleşmesini beklemektedir’.

773. yılında El-Mansur, milattan evvel 425. yılında Sanskritçe olarak yazılmış olan astronomi ile alakalı bazı metinlerin tercümesini istemiştir. Muhtemelen İbrahim ez-Zerkali’nin eseri olan ve gezegenlerin hareketleri ile alakalı olan meşhur Toledo tabloları, uzun zaman boyunca Avrupa astronomisinin temeli idi.

El-Bitruyi, o teori sayesinde Ptolomey’in gök cisimlerinin hareketini yorumladığı episikl ve aksantriklik teorisini devre dışı bırakarak Kopernik’ e yolunu açmış oldu,

[Batıda daha çok şair olarak bilinen] Ömer Hayyam’ın ilim araştırmaları ise, bugün kullandığımız Gregoryen takviminden de daha doğru olan takvimin bulunmasını mümkün kıldı. [Hayyam takvimi 5.000 yılda bir gün hata yaparken, Gregoryen takviminde bu hata 3.300 yılda bir gündür]. İspanyalı Müslüman ilim adamı ve optik hakkındaki kitabın yazarı olan El-İbn Heysem [Batıda Alhazen]’in bu husustaki çalışmaları Avrupalı araştırmacı Bacon ve Kepler’in çalışmalarının temelini oluşturmuştur. Avrupalı matematikçi Chasles (XIX – 19. asır), Alhazen’in çalışmalarını ‘optik alanındaki bilgilerimizin özü ve temeli’ olarak değerlendirmekte(dir ve) astronom Bigourdain (de) o çalışmalar hakkında şunu söyler: ‘Onlar (Alhazen’in çalışmaları) Ptolomey teorilerinden çok üstündür’.

Arap astronomisi hakkındaki Sedillot’un genel düşüncesi şöyledir : ‘Onuncu asrın sonunda Bağdat astronomi okulu, teleskop ve lens yardımı olmaksızın ulaşılabilecek bilimin en son hudutlarına ulaşmıştır’.

Arap şiirinin tesiri, batı edebiyatının ilk büyük şiiri olan ‘Roland Hakkında Şiir’ de [yaklaşık 1080 yılında] açıkça görülmektedir, tıpkı onun Boccacci, Chaucer, Tennyson ve Browning’e olan tesirinin tartışmazlığı gibi.

İlahi Komedisi (komedya) şairi Dante, İslâm kaynaklı güçlü tesir altında idi. Bir yazar diyor ki : ‘Bu ölümsüz şiir, gök ve cehennem yollarındaki gizemli yolculuğunu tarif eden bölümlerinde Arap tarifleriyle doludur’. Bazı yazarlar [Baruh Kalmi], bu tesiri doğrudan Kur’ an-ı Kerim’deki İsra olayına ve Miraç hadisesine bağlamaktadırlar, diğerleri ise Arap edebiyatına ve özellikle de Arap felsefeci ve mutasavvıf olan XII. (12.) asırda yaşamış İbn-ı Arabi’ye bağlamaktadırlar [J.Rissler].

Don Kişot hakkındaki fikir aslında Arap kaynaklıdır [Cervantes uzun zaman boyunca Cezayir’de esir olarak yaşamış, kendisi de bu eserini ilk olarak Arapça yazdığını söylemiştir]. Tıpkı Daniel Defoe’nin Robinson Crause adlı eserinin, Arap felsefe yazarı olan İbn-i Tufeyl’in ‘Hayy İbn Yakzan’ eserinden ilham aldığı gibi, v.s.

Herkesin kendi içinde ve kendisi için : ‘İslam bir halkın güçlerini uyutuyor mu ?’ sorusuna cevap verebilmesi için kaçınılmaz olan bu ‘gerçeklerin vurucu dozu’ için okuyucudan özür dilemek zorundayım. Bir zamanlar ilham ve eylem aşılayan, şehirleri ve devletleri kuran İslâm’ın, buna aykırı olacak bir netice vermesini kabul etmek mümkün müdür ?

Ayrıca, İslâm medeniyetinin sonuçları ile alakalı olarak verdiğimiz tasvirin parçalı ve natamam (eksik) olduğunu hatırlatmak gerekir.

Onlarca parlak isimlerle kendini ifade edebilecek İslâm Felsefesi, burada zikredilmiş değildir. İslâm Felsefesi Tarihi’nin en kısa bir tasviri bile birkaç cildi gerektirir [Örneğin ‘Les pensuer de l’İslam / İslam Mütefekkirleri’, Fransızca olan bu eser 10 cilttir]. Yine, inci kolyenin sadece iki sonu olan, Hindistan’daki azametli Taç Mahal ve İspanya’daki sevimli El-Hamra’nın da olduğu İslâm Mimarisi de zikredilmiş değildir. Belirli hedefi göz önünde tutarak biz, İslâm Medeniyeti fenomeni ile alakalı olan muazzam sayıdaki verilerden, tıpkı bir jeologun önünde bulunan muazzam büyüklükteki toprakla alakalı olarak bir avuç kum veya kaya parçası aldığı gibi sadece az sayıda, sıralamaya tabi tutmadan ve en üstte bulunanlardan bir kısmını değerlendirdik

Şimdi birçok kimse haklı olarak şu soruyu soracaktır : Böylesine tarihi gerçekler varken İslâm’ın fanatizm, cehalet ve zulüm dini olarak tanıtıldığı yalan ve yaygın efsane nasıl devamlı gündemde tutulabildi ?

İslâm hakkında ortaçağda yaratılan ve gerçekle alakası olmayan tasavvur, eskiden olduğu gibi bugün de Avrupa’da bulunan çeşitli ideolojik ve siyasi güçlerin menfaatlerinin lehinde olan bir durumdur. Bu güçler bütün diğer meseleler konusunda birbiriyle kavgalı oldukları halde, İslâm ve Müslümanlara zarar vermek gerektiğinde her zaman hemfikirdirler. Sözde ‘ilerici unsurlar’ın ayrı, Kilise’nin ayrı sebepleri vardı ve emperyal devletler doğuya yönelik kendi işgal ve yağma seferlerini burada, barbarlar arasında medenileştirme misyonu olarak gösterebiliyorlardı. Bütün bunlara da yeni neslin tarih bilgisinin neredeyse sıfır olduğu hakikati yardımcı olmuş ve gerileme dönemindeki Müslüman şehirlerin sefalet ve pislik görüntüleri gerektiği şekilde bu yalancı tiyatroyu desteklemiştir.

Tabii ki aynı sonucu denenmiş metot olan yarı gerçekleri kullanarak da elde etmek mümkündü. Bu metodun içeriği, İslâm geçmişi ve bugününde, her gün, titiz bir şekilde ve devamlı olarak bütün olumsuz hadiseleri tescil etmek ve ısrarla tekrarlamak, olumlu hadiseleri ise sistematik olarak görmezden gelmekten ibarettir. İşte, bu “suskunluk ihaneti”nin bir tespiti olarak İslam’ın bilim düşüncesinde yaptığı katkılarla alakalı bir örnek gösterelim.

Matematiğin tarihsel gelişimi içinde az da olsa ciddi bir değerlendirme, Müslümanların bu bilime yaptıkları katkılar olmaksızın tasavvur dahi edilemez. Ancak öyle ‘becerikli’ (!) tarihçiler oldu ki, bu imkansız görülen olayı başarıyorlardı. Onlar, 1000 yıldan fazla bir zaman dilimini şaka yapar gibi atlayarak, Öklid’ den doğrudan Avrupa matematiğinin başlangıcına geçiyorlar. Ciddi olmayan  okuyucu bu “ölümcül atlayışın” farkına bile varmaz, varsa bile daha evvelden ortaçağın sözde boşluğuna hazırlandığı için buna çok önem de vermemektedir.

O tip okuyucular, ortaçağın İspanya’dan Hindistan’a kadar olan geniş bölgelerde öyle boş olmadığını bilmez.

Hakikatte ise matematik gelişmesinde kocaman bir devir atlanmıştır. Zira İslam matematikçisi İbn Ahmed (kullanılmasını İlmin Anahtarları adlı eserinde önerdiği) sıfır rakamını keşfetti. Bu keşfin devrimci önemini sadece bu hususta tam anlamıyla bilgili olan bir okuyucu değerlendirebilir.

İbn Musa’nın ‘İntegrasyon ve Birlik Hesabı’ adlı, eseri Gerard de Cremone tarafından XII. (12.) asırda Latinceye tercüme edilmiş ve bu eser, batı üniversitelerinde XVI. (16.) asra kadar temel eser olarak okutulmaktaydı. Daha evvel zikredilen Ömer Hayyam, Öklid’in geometri ile alakalı tezlerine yönelik meşhur eleştirilerini yayınlamış, onun [Hayyam’ın] ortaya koyduğu metreküp ölçümleri ise tüm ortaçağ matematiğinin en üst seviyesi olarak değerlendirilmektedir.

Ebu Abdullah el-Battani [batıda Albategius adıyla bilinen zat, X-10.asır] çağdaş trigonometrinin hakiki yaratıcısı olarak değerlendirilmekte ve onun bu manâda ortaya koyduğu ilişkiler, aynı formda bugün dahi kullanılmaktadır. Batı; sinus, kosinus, tanjant, kotanjant, binom, küre trigonometrisi kavramlarını Araplara borçludur. İlk sinus tablolarını 1229 yılı civarında Hasan el-Marakeş yaptı. J.Rissler, (bu konuda) ‘Onlar Yunanlılar değil, bizim Rönesans’ın hocaları olan Araplardı’, demektedir.

Bu, hemen hemen aynı olan çok sayıda örneğin sadece bir tanesidir. Ancak bizim kendi geçmişimiz üzerine hakkımız var ve kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi ve nereye gitmemiz gerektiğini bilmemiz için, ona götürecek yolu da açmak zorundayız. Bu tarihi perspektif, insanlığın gerek siyasi gerekse kültür tarihinde Müslümanların uzun zaman boyunca nasıl etken [aktif] bir katılımcı olduklarını ve bizim gerileme devrinin aslında ne kadar kısa olduğunu göstermektedir. Çünkü İslami gerilemenin en alçak noktası olan, 1918 yılının bir sonbahar gününde ortaya çıkan ve hiç bir Müslüman ülkesinin bağımsız olmadığı gerçeği artık büyük ölçüde geçmişe aittir ve umuyoruz ki bununla beraber ‘esir, fakir ve cahil olmanın Müslüman demek olduğu’ düşüncesi de artık geçmişte kalmış olsun. Müslüman dünyasının bütün taraflarında uyanış işaretleri ve yeni iradenin ortaya çıkışı görülmektedir. Bir şey hareket etti ve hareket eden o şey artık durdurulamaz. Bütün bunlar henüz yeniden doğuş değildir ancak bu yeniden doğuşun emin bir vaadidir.

İslam halklarının gerilemesinden dolayı sorumlu olan İslam mıdır ?‘ sorusu, artık galiba ters olarak karşımıza çıkmaktadır : Söz konusu gerilemenin sebebi, şahsi ve toplumsal hayattan İslam’ın dışlanması olmasın ?

Bu soru, bizi, bu makale başında ortaya konulan ikinci şartı değerlendirmemize sevk etmekte :

Müslümanlar, İslâm’ı hiç takip etmekte midirler ? İslâm zulme karşı direniş ve cesaret ister. Şura suresinin 39. ayetine göre, ‘zulme boyun eğen kimselerin Müslüman olamayacağı’ hükmü çıkarılabilir. Yani buna kesin olarak Kur’an davet eder ve bununla alâkalı İslâm geçmişinde binlerce örnek vardır. Ancak Müslüman toplum ödleklerle ve yerli veya yabancı olsun, iktidar sahiplerine yağcılık yapan kimselerle doludur”. (1)

(–Aliya İzzet Begoviç’ten yapılan alıntının sonu–)

www.canmehmet.com

Devam Edecek…

Resim : Tarafımızca düzenlenmiştir.

Açıklama ve Kaynaklar :

(1) İslâmi Yeniden Doğuşun Sorunları. Aliya İzzet Begoviç. Fide Yayınları. 3.Baskı, 2010.

(*) Aliya İzzetbegoviç 8 Ağustos 1925 tarihinde  (Bosna-Hersek) Bosanski Samac kasabasında doğdu.

Lise çağında üstün kabiliyetleriyle ve İslamî konulara ilgisiyle öne çıktı…O dönemdeki komünist rejimin ülke yönetimini ele geçirmesiyle birlikte dinlerin toplumsal hayattaki varlığı giderek azaltıldı. İzetbegoviç, İslami görüşü savunduğundan ve ateizme karşı olduğundan mevcut yönetimin hedefi haline geldi. Bu sebeple beş yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Aliya İzetbegoviç’in sıkıntıları 1953 yılında iktidara gelen Tito zamanında katlanarak arttı. Ancak 1974’te hazırlanan yeni bir anayasayla bazı geleneksel İslami kurumların yeniden işlev kazanmasına imkan sağladı. Bu olayın üzerine bazı camiler ve medreseler yeniden hizmete açıldı.

1980’de Devlet Başkanı Tito’nun ölümüyle federasyon Cumhurbaşkanlığı konusunda bir anlaşmazlık ortaya çıktı. Bunun üzerine altı federal eyaletin her birinin Cumhurbaşkanının sırayla bir yıl federasyon Cumhurbaşkanlığı yapması üzere anlaşma sağlandı. Bu gelişmeyle birlikte ülkede kısmen bir demokratikleşme sürecine girilmiş oldu.

İzetbegoviç’in oğlu bu ortamdan yararlanarak babasının makalelerini bir kitapta toparlayıp, 1983’te “İslamî Manifesto” adıyla yayınladı. Kitabın yayınlanması geniş çapta bir yankı uyandırdı. Mevcut rejim bu gelişmeye tahammül edemeyerek İzetbegoviç’i Avrupa’nın ortasında İslam Cumhuriyeti kurmak istemesiyle suçlayarak, 14 yıl hapis cezasına mahkum edildi. Daha sonra Yargıtay kararıyla hapis cezası 11 yıla indirildi. 1988’de çıkarılan bir afla da serbest bırakıldı. İzetbegoviç tahliye olduğu dönemde dünyada bulunan komünist rejimler çöküş içerisine girmişti.

Bu dönemde Demokratik Eylem Partisi’ni kurdu. Parti, 5 Aralık 1990 tarihinde Bosna’da gerçekleştirilen Genel Seçimleri kazandı ve İzzet Begoviç ülkenin Cumhurbaşkanı oldu. Ancak 14 Mart 1996′ hastalığı sebebiyle görevini bırakmak zorunda kaldı.

1990’lı yıllarda Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti içinde bir bağımsızlık hareketi içerisine girdi. Bosna-Hersek de 1 Mart 1992’de gerçekleştirdiği referandum sonrasında bağımsızlığını ilan etti. Fakat Sırplar hemen arkasından Bosna yönetiminde söz sahibi olan Müslümanlara karşı savaş açarak katliama başladılar.

Hırvatistan ve Slovenya’nın bağımsızlık mücadelesine destek veren Avrupa Birliği ve ABD, Bosna-Hersek’i Sırp saldırıları karşısında yalnız bıraktılar. Müslümanlar bu savaşta askeri açıdan oldukça zayıf bir konumdaydılar. Bu yüzden Sırplar Bosna’nın önemli şehirlerini işgal ettiler. Ayrıca Sırplar ele geçirdikleri bölgelerde büyük katliamlar gerçekleştiriyorlardı. Öte yandan özellikle camileri ve İslamî izler taşıyan tarihî eserleri tahrip ediyorlardı…Aliya İzzetbegoviç bu olaydan ülkesini en az zararla kurtarmaya çalıştı. 19 Ekim 2003 tarihinde de Saraybosna’da vefat etti. Ayrıca yaşamı boyunca da pek çok eser yazdı.

(Daha fazlası için bakınız : http://www.yeniakit.com.tr/kimdir/Aliya_%C4%B0zzetbegovi%C3%A7