Amerika-Erdoğan Kavgası, Amerika’ya Olan Teknolojik-Ekonomik Bağımlılığın Kesilmesi Kavgasıdır (8)

Toplumlar idealleri ile ” Büyük Devlet” olurlar.

 

 

Osmanlı’nın, 1863’te (korvet) Savaş Gemisi Motoru ürettiğini söylersek; ihtimaldir ki şaka yaptığımız düşünülecektir…. Bahsekonu üretim tesislerinin hikayesi aşağıda verilmektedir.

Osmanlı Ağır Sanayii tesislerinin hikayesine geçmeden önce, bir noktayı vurgulamak gerekmektedir.

“Her ne kadar Avrupalı devletlerin on sekizinci yüzyıl başlarında gerçekleştirmeyi başardıkları sanayi programına yönelik girişimler, aynı dönemde durumun farkına varan dirayetli devlet seçkinlerince, Osmanlı Devleti’nde tatbik edilmek istendiyse de, bu teşebbüsler Avrupa’nın İstanbul’daki sefir ve konsoloslarınca engellenmişti.” (1)

Nasıl engellediklerine gelince; bu herhalde, borç istenen paraların pazarlıklarında ve faizlerinin tespitinin yanında, gümrük vergileriyle ilgili olmalıdır.

“…Osmanlıların 19. asırda ve bilhassa Tanzimat dönemindeki fabrika kurma faaliyetleri, Osmanlı sosyo-ekonomi tarihi açısından son derece önemlidir. Yakın zamana kadar, bu konuya ilişkin yapılan araştırmaların genelinde, sanayileşme girişimlerinin cılızlığı, plansızlığı vurgulanmaya çalışılmış ve bu faaliyetlerin olumsuz yönleri öne çıkarılmış, 1838 ve müteakip yıllardaki ticaret sözleşmelerinin yerli sanayiî çökertmesi üzerinde durulmuştur. Yaygın olarak rastlanılan bu tür yaklaşımlara rağmen, meseleye eğilen bazı araştırmacıların da belirttiği gibi, arşiv vesikaları söz konusu süreçte Osmanlı İmparatorluğu’nun hiç de küçümsenemeyecek ölçüde oldukça geniş, kapsamlı ve ciddi bir sanayileşme programını gerçekleştirmeye çalıştığını yansıtmaktadır.

…Tanzimat dönemi Osmanlı sanayileşme faaliyetleri asla bilinçsiz bir taklitçiliğin ve plansız bir dizi yatırım girişimlerinin sonucu değildi. Hele, Cumhuriyetin ilk yıllarında kaleme alınmış bazı çalışmalarda iddia edildiği gibi, Osmanlı fabrikalaşma hareketi asla bir komedi değildi…

…Yakın zamana kadar, 19. asır Osmanlı sanayi üzerine ayrıntılı bir bilgiye sahip değildik. Bu konuda dikkati çeken husus, özellikle Urquhart, Ubicini, McFarlane gibi gözlemcilerin yazdıklarından istifade ile Osmanlı sanayi üzerine yapılan çalışmalarda hâkim olan yaklaşım; teknolojik imkânsızlıklar sebebiyle Avrupa ile rekabet etme şansı olmayan sanayi üretiminin, çöküşte olduğu yönündeydi. Devletin idaresinde yürütülen sanayileşme çabaları ise; bilgisizlik, cehalet, rüşvet, zimmete geçirme, sui-istimal gibi özelliklerle tavsif edilip; istenen başarının elde edilememesine yol açan diğer faktörlerin incelenmemesi veya göz ardı edilmesi şeklinde tarif edebileceğimiz olumsuz bir bakış açısıyla ve anlayışla yazılmıştı…

…yabancı gezginlerden ve konsoloslardan oluşan gözlemcilerin çoğunluğu, yıkımın işaretlerini görme beklentisi içinde olduklarından, Avrupa’nın üstünlüğünü vurgulayan somut kanıtları tespit etmeye odaklanmışlardı.

Dolayısıyla, Avrupalı gözlemcilerin ilgi alanlarının çoğunluğunu işsiz zanaatkârlar ve kullanılmayan tezgâhlar oluşturuyordu. Bu sebeple batılı gözlemciler, eserlerinde bu hususları öne çıkardılar.

Batı literatüründen etkilenen yerli yazarlarımız da bu geleneği sürdürdüler. Osman Nuri Ergin, Gündüz Ökçün gibi yazarlar, hazırladıkları eserlerinde faaliyetlerini sürdüren fabrikaları ve imalathaneleri sıraladılar. Ömer Celal Sarç ise; Cumhuriyet’in Osmanlı dönemine olumsuz şekilde yaklaştığı bir zaman diliminde yazdığı 1940 tarihli makalesinde, kapanan fabrikaları ve tezgâhları vurgulamak suretiyle Osmanlı sanayinin ne kadar geri olduğunu ispatlamaya çalıştı.

Rıfat Önsoy’un çalışmaları da Sarç’ın çizdiği anlayışın devamı diyebileceğimiz bir tarzda kaleme alınmıştı. Önsoy sadece Sarç’tan farklı olarak, daha geniş bir coğrafyadaki endüstri faaliyetlerini incelenmeye çalışmıştı. R. Önsoy’da, 19. yüzyıl Osmanlı sanayine karamsar bir bakış açısıyla yaklaştığından, yaptığı tahlillerde Osmanlı Devleti’nin değişme ve dönüşme gayretlerini genellikle gözden kaçırdı. Önsoy’un kullandığı kaynaklar; devrin müşahitlerinin yazılarına ve dönemin bazı gazetelerindeki verilere dayandığından ve arşiv kayıtlarından yeterince yararlanmadığından, Osmanlı sanayiine dair yeni bir perspektif sunmaz.” (1)

Yalı Köşkü Demir ve Makine Fabrikası

“Donanma gemilerine mahsus imalat ve tamirat işlerinin devam ettiği 1861 yılında fabrika, büyük bir onarımdan geçti. Onarım sonrasında tekrardan faaliyete geçen fabrikada Beyrut ve Zuhaf  korvetlerinin makineleri model alınarak, 1863’te inşa edilen uskurlu (pervaneli) Merih ve Utarit korvetlerinin makineleri yapıldı. Üretimde bu tür başarılara imza atılınca, fabrikadan beklentiler de haliyle arttı. 1866 yılında, Selimiye firkateynine konulması planlanan 800 beygir gücündeki makinenin tüm parçalarıyla birlikte Yalı Köşkü Makine Fabrikası’nda yapılmasına karar verildi.

Fakat ortada aşılması gereken büyük bir sorun vardı. Böyle muazzam büyüklükteki bir makine, fabrikada başka hiçbir iş yapılmaksızın ancak iki yılda imal edilebiliyordu. Osmanlı Devleti’nin sanayi geçmişinde örneği olmayan bir şeyi gerçekleştirmek için, fabrikayı iki yıl boyunca sadece tek bir işle meşgul etmek diğer imalata sekte vuracağından, ilk başta çekimser kalındı.

Ancak daha sonra, makinenin yapımı hem saygınlık kazanma hem de Avrupa’ya bağımlılığı giderme yolunda önemli bir mesafe kat edişi sağlayacağından, imalatın yerinde olduğuna kanaat getirilerek, gerekli düzenlemelere girişildi.

İngiltere’den bir adet büyük hadde silindiri, dikey ve yatay planya tezgâhları ile torna tezgâhları ithal edildi. Fabrika çalışanlarının sayısı artırıldı. Bütün hazırlıkların tamamlanmasının ardından, fabrikada 800 beygirlik buhar makinesinin inşasına başlandı. Selimiye firkateyninin buhar makinesi imal edildikten sonra, yeniden standart üretim seviyesine dönülen fabrikada; 1870 yılında Aynalıkavak havuzunda inşa olunan zırhlı korvetin buhar makinesine ait büyük silindir imal edildi.

Aynı yıl fabrikada eğitim gören çarkçı sınıfı öğrencileri, 1833 yılında kurulan Tersane Dökümhanesi’ndeki haddehanenin kullanılamayacak derecede yıpranmış vaziyetteki hadde makinesinin yerine yenisini yaparak, Tersane’deki üretim sürecine kazandırdılar.

Yine 1870 yılı içerisinde fabrikada Tersane’deki havuzların tahliyesinde kullanılan pompaların imaline de başlandı.

Yalı Köşkü Demir Fabrikası, Sultan Abdülmecid döneminde yoğunlaşan sanayileşme teşebbüslerinin bir ürünü olarak, Zeytinburnu’ndaki demir çelik endüstrisinin yükünü hafifletmek maksadıyla 1850 yılında tesis edilmiştir.

Fabrikada üretim faaliyetlerinin devam ettiği sırada patlak veren Kırım Savaşı, gelişmeye çalışan Osmanlı sanayiine darbe vurduğu gibi, fabrikanın kaderinin değişmesine de neden olmuştur. İngilizler, savaş sırasında zarar gören müttefik donanmasına ait gemilerin bakım ve onarım işlemlerini gerçekleştirmek üzere, fabrikayı tamir atölyesine ve buhar makineleri imal edilen bir makine fabrikasına dönüştürmüşlerdir.” (2)

Yerli Uçak Fabrikaları nasıl ve kimler tarafından kapatıldı ?

“…Türkiye’de de görevi Nuri Demirağ’dan devralan THK’nın lisans altında ve yerli dizayn uçak ve motor yapmaya devam ettiği bir dönem yaşanırken; dönem sonunda, evvelki paragrafda sözünü ettiğim Marşal Yardımı denen, bizim için yardım değil felâket olan dalavere sebebiyle faaliyetine son verme zorunda kalınmış; uçak yapımı ile ilgili neyimiz varsa (Etimesgut THK fabrikası vs) dağıtıp, bu işe son vermek kaydı ile ordumuz 2.DH (Dünya Harbi) artığı avcı uçakları ile donatılmıştır (!?).

Bu bir katliamdır bence : Yetişmiş-tecrübeli insan birikimi, senelerin ürünü arşiv ve takım-tezgâh bütün fabrika yok edilmiş; ama ordumuz, sözde daha modern uçaklarla takviye edilmiştir.

Sevinelim mi, ağlayalım mı? O günlerde THK Etimesgut uçak fabrikasında çalışan, lisans altında ve yerli dizayn uçak imal eden mühendisler (meselâ, her ikisi de 90’lı yaşlarında ve hâlen sağ Zafer Orbay ve Şükrü Er) o devrin Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın huzurunda, kendi tabirleriyle “koskoca herifler” ağlayarak, (Notumuz : Bayar-İnönü ikilisi, uçak fabrikalarının kapatılmasına karşı tavır almamışlardır)

Bizi dağıtmayın; bir salon tahsis edin, çayımızı verin; size, gelişmeleri takip ederek, durmadan dizayn yapalım-geliştirelim; birgün oradan tekrar başlarız diye yalvarmışlar ise de, kulak veren olmamıştır.

Hocam Zafer Orbay’dan dinlemiş idim : Sâdece bir general, yarı güler, yarı ağlar durumda, gerçeği şu sözle açıklamış :

‘Çocuklar, gâvur bedava veriyor; buna can mı dayanır?’ ” (3)

Yazılanlar özetlenirse :

– Geçen bölümde aktarıldığı üzere, Osmanlı’nın yabancı fuarlarda sergilediği ürünler ile aldığı ödüller, çağdaşı devletlerden aşağı kalmadığını göstermektedir.

– Osmanlı’nın, özellikle teknolojik askeri ihtiyaçlarında dışa bağımlılığını azaltma konusunda bilinçli olduğu ve bu konuda ciddi mesafe aldığı anlaşılmaktadır.

– Ülkemizin, dışarıya olan ekonomik ve teknolojik bağımlılığının sonlandırılmasının, ülkemizde görevli olan yabancı devlet görevlilerinin görmek ve duymak istediği konuların en sonunda geldiği anlaşılmaktadır. Bu konuda da her zaman (çıkarları doğrultusunda) engel olmuşlardır.

– Bu pencereden bakıldığında, Aselsan’da (belki de) “İntihar” süsü ile katledilen genç mühendislerimizin, gözbebeklerimizin kayıplarında yabancı parmağı aramak hiç de anlamsız olmayacaktır.

www.canmehmet.com

Resim : Tarafımızdan düzenlenmiştir.

Devam edecek…

Açıklama ve Kaynaklar :

(*) “Marshall Planı II. Dünya Savaşı sonrasında 1947 yılında önerilen ve 1948-1951 yılları arasında yürürlüğe konan ABD kaynaklı bir ekonomik yardım paketidir. 16 ülke, bu plan uyarınca ABD’den ekonomik kalkınma yardımı almıştır.” (Vikipedi)

(1 ve 3) OSMANLI DEVLETİ’NDE AĞIR SANAYİ YATIRIMLARINA BİR ÖRNEK : YALI KÖŞKÜ DEMİR VE MAKİNE FABRİKASI. Osmanlı Bilimi Araştırmaları, XVIII/2 (2017): 1-23. Yazar : Serdal Soyluer, Yrd. Doç. Dr., Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü.

(2) ONDOKUZUNCU YÜZYIL OSMANLI SANAYİİNE İLİŞKİN ÖNYARGILI YAKLAŞIMLAR. Yazar : Engin Kırlı.  Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi. Yıl: 2017/3, Sayı:28, s.193-208.

(4) TÜRKİYE’DE İNSANSIZ UÇAK ALDATMACASI. Prof. Dr. Ahmet Nuri Yüksel, 1. Basım, Mart 2012. s.214. Daha fazlası için bakınız : http://www.canmehmet.com/yerli-ucak-dosyasi-yerli-ucak-fabrikalarini-mashall-inonu-bayar-birlikte-mi-kapattilar-4.html

Amerika-Erdoğan Çekişmesinin Arkasında, Siyasi Ve Ekonomik Tam Bağımsızlık Kavgası Vardır (7)

Toplumlar, Büyük idealleri ile ” Büyük Devlet” olurlar.

 

Ne NATO bir “Savunma Aracı”dır, ne de IMF bir “Para Kuruluşu”dur. İkisi de, Amerikan Emperyalizmi’nin yayılma aracıdır. Bunları böyle bilir ve önlemimizi baştan alırsak, başımız fazla ağrımaz ve tam olarak siyasi, ekonomik ve kültür-inanç bağımsızlığımıza kavuşabiliriz.

“Borç yiğidin kamçısıdır ! ” 

Öyle söylenir de… Peki kamçı kimin elindedir ? Alacaklının, değil mi ?..

Günümüzdeki sömürü ve bağımlılık, askeri işgallerden çok; verilen borç para ve onun yönetimi, kontrolü ile yapılmaktadır.

Yıl 1853. Rusya, Osmanlı Devleti’nden azınlıklarla ile (Ortodoksların koruyuculuğu vb) ilgili kabul edilemeyecek taleplerde bulunur. Ancak bu talep, (İngiltere’nin de desteğine güvenilerek) reddedilir. Bunun üzerine Rusya, haber dahi vermeden Osmanlı topraklarını işgâle başlar.

O dönemde İngiltere ve Fransa (henüz ve görünürde) Osmanlı’nın parçalanmasını istememektedir. Bu nedenle Osmanlı’nın yanında, Rusya’ya karşı savaşa girerler. Savaş; Osmanlı, İngiltere ve Fransa ittifakının galibiyeti ile sonuçlanır.

Ancak, savaşı Osmanlı’nın da kazanmış olmasına rağmen, müttefikleri İngiltere-Fransa’nın, Osmanlı’dan istedikleri diyet, Rusların isteklerine rahmet okutacak cinstendir.

Şimdi Rusların da katıldığı bu oyuna ve sonuçlarına bakalım :

1853’te yapılan Kırım Savaşı’na kadar Osmanlı’nın dış borcu yoktur. Rusların tehditleri karşısında Osmanlı Hükümeti, savaş masraflarını karşılamak üzere, Sultan I. Abdülmecid’in “siyasi bağımsızlığımızı kaybederiz” endişesi ile dış borca karşı çıkmasına rağmen, ilk dış borç mevcut hükümetçe alınır.

Peki, Hazine sıkıntıda olmasına rağmen, I. Abdülmecid neden dış borçlanmaya karşı çıkmaktadır?

Borç Mukavelesi’nin yürürlüğe girmesi, padişahın tasdikine bağlıdır

Bu işlem yapılmadan, tahvilât, Paris’te piyasaya çıkarıldı. Bu olup bitti, İstanbul’da hayret ve endişe uyandırdı. Bu sıralar, Mustafa Reşit Paşa da Sadrazamlıktan uzaklaştırılarak yerine Âli Paşa getirildi… Âli Paşa ile Fuat Efendi (Paşa), Padişahı borçlanma hususunda ikna etmeye pek çok çalıştılar. Abdülmecit dayandı.

“Ben bu devleti selefimden (benden öncekinden) nasıl buldum ise, halefime (benden sonrakine) öyle vereceğim. Eğer bu istikraz (borç işlemi) bozulmazsa, saltanattan feragat ederim (tahttan çekilirim)” demek suretiyle istikrazı önledi. Mukavele feshedildi. Sonu baştan kestirilemeyen bu teşebbüs, (Osmanlılarca bozulduğu için tazminat olarak ödenen) devlete yirmi iki milyon kuruşa mal oldu.” (1)

Görünürde Osmanlı’nın yanında olan İngiliz ve Fransız Devleti (ve bankerleri), savaş masraflarını karşılamak üzere bizlere cömertçe (ilk dış) borç verirler.

Bu noktada ilginç bir bilgi daha verelim :

1945 Yılında Ruslar, bizen 1853’de olduğu gibi (kabul edilemeyecek derecede ağır olan) Boğazlar ile Kars ve çevresiyle ilgili  bazı taleplerde bulunurlar.

Bu kez imdadımıza (!), (İngiltere’nin yerine günün büyük devleti olan) Amerika koşar ve (birkaç yıl sonra) bizler NATO’ya gireriz.

Bu noktada, bugün bize para ile ilgili olarak, Dünya Bankasının (ve IMF’nin) kurucu fikir babası, Harry Dexter White (*), bakınız ne demektedir ?

“Global finansal düzeni takip etmek, ödeme planları gibi konularda denetim ve organizasyon yapmak, aynı zamanda teknik ve finansal destek sağlamak, milletlerarası ekonomik meselelerle uğraşmak…

Ancak, IMF’nin gizli gerçeği : “…kullanılan gücün askeri ve politik yerine finansal olması dışında, uluslararası işbirliği ruhundan ziyade, bir güç politikası operasyonunu yansıtıyor…” Kurucu baba (!), ne demektedir ? Diğer milletlerin haklarından, silah ve diplomasi (yoluyla zorlamak) yerine, para ile geleceğiz.

Bir örnek daha vererek kaldığımız, yere dönüyoruz :

2008-2009’lu yıllarda, Sayın Başbakan (Erdoğan) bakınız ne demekteydi ?

– “Dünyada küresel kriz başladı, birçok ülke IMF’nin kapısını çaldı, sıraya girdi. İçeriden, dışarıdan; bize de biliyorsunuz telkinde bulundular. ‘Bir an önce IMF’yle anlaşın’ dediler. Biz de dedik ki ‘bakarız, işimize gelirse imzalarız, şartlar uygun olursa kredi alırız’ dedik. Anlaşamadık, şartları beğenmedik ve ‘sizinle anlaşamıyoruz’ dedik, ‘bu krizi kendi imkanlarımızla aşacağız’ dedik. Ne oldu ? Buyurun, işte yolumuza devam ediyor muyuz ? Ediyoruz.” (2)

Koç’un IMF Hesabı

“TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Mustafa Koç, geçen hafta sonunda yaptığı açıklamada ‘IMF’den alınabilecek 30-40 milyar doları nasıl elimizin tersiyle ittiğimizi anlayamadığını‘ söylüyor. Herhalde Koç, IMF’nin önüne gelene bedava para verdiğini düşünüyor. Ama gerçek öyle değil. Herkesin bildiği gibi, IMF, bir ülkenin ödemeler bilançosunda sorun varsa borç veriyor. Böylece dünya ticaretinin aksamasını önlemeye çalışıyor. Ve verdiği parayı faiziyle geri alıyor.” (3)

Günümüzde yaşananlar, gerçekten “Medeniyetler Çatışması” nın ayak sesleri midir ?

Yoksa kapitalistlerin, refahlarını sürdürememe endişeleri ile kendileri dışındakilere (Doğu’ya), ”Halâ bir şeyleri kurtarabiliriz (!)”  düşüncesi ile saldırmaları, her şeyi bahane olarak kullanmaları mıdır ?

“Medeniyetler Çatışması” derken, Amerikalı kadın gazeteci Clair Price’nın, bizim medyadaki anlatımdan farklı olarak kitabında yazdıklarını da eklemek gerekmektedir :

“Osmanlı Hilâfeti, emperyalizm önünde son büyük engeldi.” (4)

Aslında “İslam Medeniyeti” dememiz mi gerekmektedir ?

Öyle ise, ne oldu da Osmanlı İmparatorluğu (İslam Medeniyeti), emperyalizmin önünde, neden engel olmaya devam edemedi ?

“XIX. yüzyılın ikinci yarısı, Batı’da buhar teknolojisine dayalı sanayileşme devriminin yaşandığı bir dönemdir. Bu dönem aynı zamanda, dünyada fuarcılık kültürünün başladığı ve yaygınlaştığı dönem olmuştur… Osmanlı’nın fuarcılıkla ilgilenmesi; 1851 Londra fuarına katılması ile başlamış, daha sonra da 1855’de Paris ve 1862 Londra fuarlarına katılması ile devam etmiştir. Bu fuarlardaki başarıları ve edindiği deneyimler, Osmanlı’nın 1863 – Sergi-i Umumi-i Osmanl’ yi, 1863 yılı başında İstanbul’da organize etmesine yol açmıştır.

Üç-dört aylık kısa bir hazırlık döneminden sonra, 27 Şubat 1863 tarihinde açılan ve 1 Ağustos 1863 tarihine kadar açık kalan, İstanbul’da Sultanahmet Meydanı’nda yapılan özel binalarda yer alan fuarda; on bini aşkın Osmanlı tarım, el sanatları ve sanayi ürünleri sergilenmiştir. Yurt dışından ise, İngiltere, Fransa ve Avusturya tarımsal makine ve aletler ile katılmıştır. Sergiyi düzenleyenler hazırladıkları nizamname (yönetmelik) ile batı ülkelerinin katılımını, ülkenin tarımsal yapısını göz önünde tutarak, tarımsal makine ve aletler ile sınırlandırmışlardı.

1863 – Osmanlı Sergi-i Umumi’si, İmparatorluğun yer altı kaynakları ve çeşitli tarımsal ürünleri yanında, geleneksel sanatsal ürünleri göstermesi açısından yararlı olmuştur. Yurt dışından gelen tarım makine ve aletlerinin de, Türk tarımının gelişmesine katkı sağlayacak nitelikte oldukları gözlenmiştir. Bu sergiyi, beş ay içinde yüz elli bin (150.000) dolayında  ziyaretçinin gezdiği, yurt dışından bin (1.000) kişi dolayında katılım olduğu anlaşılmaktadır. Ve sergi maloluşunun 2,5 milyon guruşu bulduğu, ancak sergi gelirinin 450.000 guruş’ta kaldığı; aradaki farkın da sergi ile yakından ilgilenen ve açılışını yapan Padişah Abdülaziz tarafından karşılandığı bilinmektedir.

Osmanlı, uluslararası fuarlara yüzyılın sonuna kadar katılmaya devam etmiş ve edindiği büyük deneyimler sayesinde İstanbul’da 1894 yılında sürekli bir sergi alanı projesi programlanmışsa da, 1894 depremi dolayısı ile bu proje gerçekleşememiştir. Ama 1909’da Bursa Sergisi’nin organize edildiği gözlenmektedir.

Osmanlı’nın XIX. Yüzyılın İkinci Yarısında Katıldığı Fuarlar –  Deneyim Kazanılması

1851 – Londra Uluslararası Fuarı

1855 – Paris Uluslararası Fuarı

1862 – Londra II. Uluslararası Fuarı

1863 – Sergi-i Umumi-i Osmani

1867 – Paris II. Uluslararası Fuarı

1873 – Viyana Uluslararası Fuarı

1889 – Paris Uluslararası Fuarı

1893 – Chicago Uluslararası Fuarı

1900 – Paris Uluslararası Fuarı

1851 – Londra Uluslararası Fuarı : Dünya fuarcılık tarihinde çağdaş fuarcılığı başlatan fuar olarak bilinmektedir. Londra Hyde Park’ta çelik ve camdan yapılmış Kristal Saray’da düzenlenmiştir. İçlerinde Osmanlı’nın da bulunduğu 28 ülkeden 17.000 üreticinin yer aldığı bir fuar olmuştur.

1855 – Paris Uluslararası Fuarı : Osmanlı İmparatorluğunun katıldığı ikinci uluslararası fuardır. Devam eden Kırım Savaş’ında Fransa ve İngiltere ile müttefik durumunda olan Osmanlı’nın fuara ilgi göstermesi doğaldır. III. Napolyon’un fuarı açarken söylediği : ‘Bu fuar, Avrupa’nın tek bir aile oluşturmasına büyük katkıda bulunacaktır’ sözü, fevkalade önemli ve geleceğe dönük anlam taşımaktadır. Uzlanım (yönelim) alanlarının, tarım – endüstri ve güzel sanatlar olarak ana iki bölüme ayrıldığı ilk fuardır. Osmanlı’nın Anadolu’dan ve Anadolu eyaletlerinden toplanan tekstil, halı, tabanca ve tüfekler, cam ve seramik eşya, ahşap eşya ağırlıklı olarak katıldığı fuarda bu ürünlere 27 madalya ve 20 mansiyon verilmiştir.

1862 – Londra II. Uluslararası Fuarı : Pavyon sisteminin uygulandığı ilk fuardır. Osmanlı İmparatorluğu’nun, tarım, sanayi ve sanat alanındaki ilerlemelerini göstermek amacı, fuara katılmasının gerekçesi olur. Fuara gitmek için bir komisyon kurularak hazırlıklar yapılır. Ve fuarda Osmanlı’ya geniş bir alan ayrılır : 750’den fazla üreticiye ait Osmanlı ürünleri, 25 pavyonda sergilenir. Osmanlı 84 madalya ve 44 mansiyon ile o zamana kadar aldığı ödüllerden çok fazlasını alır. Bu fuarda Osmanlı Devleti, dokumacılık, el sanatları ve deri işlemeciliği alanlarında Avrupa ülkeleri ile rekabet edebilecek düzeyde olduğunu göstermiştir.

Bu fuar sonrası Osmanlı, artık yeterli deneyime sahip hale gelmiş ve bir yıl sonra, 1863 yılında, bu bildirinin konusu olan 1863 Sergi-i Umumi-i Osmani’yi organize edecektir. Uluslararası fuarcılıkta deneyim sahibi olmaya başlayan Osmanlı devleti, kendi fuarından dört yıl sonra yapılan II. Paris Fuarı’na da katılmıştır.

1867 – Paris II. Uluslararası Fuarı : O zamana kadar yapılan fuarların en görkemlisidir. 165 Dönüm arazi üzerine kurulan fuara, 32 ülkeden 60 bin üretici katılmış ve altı ay açık olan fuarı 6,8 milyon kişi ziyaret etmiştir. Fuar geceleri de ziyarete açık olmuştur. İlk takma bacak, ilk hidrolik asansör bu fuarda yer almıştır. Bu fuarın Osmanlı İmparatorluğu açısından birçok özelliği vardır. Padişah Sultan Abdülaziz fuara katılmış ve III. Napolyon ile birlikte ödül törenine iştirak etmiş ve on binler tarafından izlenmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun bu fuarda tarım, sanayi, el sanatları, güzel sanatlar dallarında 64 kategoride ve 4.946 üretici ile katıldığı bilinmektedir. Türk fuarcılık tarihinde bu fuarda sergilenen ve birçok dalda ödül alan ürünler ile Osmanlı’nın Batı yaşam tarzını etkileyen Doğu modasının pekişmesinde önemli rol aldığı ileri sürülmektedir.

1873 – Viyana Uluslararası Fuarı : Avusturya – Macaristan İmparatorluğu tarafından Viyana’da organize edilmiştir. Ama kendisinden öncekilerden daha görkemli değildir. 42 Dönümlük alan üzerine 53.000 pavyon yer almış ve fuarı açık olduğu yedi ay içinde 7 milyon kişi ziyaret etmiştir. Fuarda yedi binadan oluşan Osmanlı Mahallesi’nin oluşturulduğu dikkati çekmektedir. Ve Osmanlı’nın ilk kez değerli mücevherlerini bu fuarda sergilendiğini ve fotoğraflarla Osmanlı kıyafetleri, Osmanlı Mimarisi ve Boğaz ve İstanbul adlı üç kitabın da kültürel tanıtım açısından fuar için hazırlanıp, götürüldüğünü belirtmek gerekmektedir. Bu fuar, çağdaş fuarcılık akımında Osmanlı’nın – 1863 fuarı ile birlikte – önemli bir yer edinmesini sağlayan etkinlik olmuştur.

1889 – Paris Uluslararası Fuarı : Fransız devrimin 100. yılı dolayısı ile yapılan fuar 237 dönüm arazi üzerine kurulmuş ve 61.722 üretici katılmıştır. Beş ay açık kalan fuarı rekor düzeyde kişi (28.121.975 kişi) ziyaret etmiştir. Plakçalarların (pikap) sergilenmesi ve Eiffel kulesinin bitirilerek ziyarete açılması fuarın iki yeniliği olmuştur. Fransız devriminin getirdiği fikirlere katılmayan Osmanlı Devleti, birkaç devlet ile birlikte fuarı protesto etmiş ve katılmamıştır. Fuarın, Fransa’nın gücünü ortaya koyan bir havada organize edilmesi, Osmanlı’yı haklı çıkaran bir davranış olmuştur. Ama Osmanlı’nın kişisel katılımları olmuştur. Özellikle Osman Hamdi Bey, Halil Paşa gibi önemli ressamların eserleri ile katılmaları ilgi çekmiş ve kendileri ödüllendirilmişlerdir.

1893 – Chicago Uluslararası Fuarı : 1853 New York fuarı ve 1879 Philadelphia fuarından sonra, ABD’nin dünya fuarcılık alanında üçüncü fuarı olmuştur. Amerika kıtasının keşfinin 400. yılı dolayısı ile düzenlenen fuara 50 ülkeden, 50 bin dolayında üretici katılmış ve fuar açık kaldığı beş ay içinde 27 milyon kişi tarafından ziyaret edilmiştir. 1853 Fuarında olduğu gibi bu fuar da ABD’nin Avrupa karşısında sanayi üstünlüğünü sergilemeye dönük bir nitelik taşımıştır. Bir kent görünümünde 686 dönümlük alanda gerçekleştirilmesi, şehir ölçeğinde gerçekleştirilen ilk fuar olma özelliğini kazandırmıştır. Bu nedenle Osmanlı’nın fuara örnek bir Türk köyü inşa ederek katılması anlamlı olmuştur. Halı, kumaş, mobilya, çini, silah ve gemi maketleri yanında altın ve gümüş nakışlar ve mücevherler ile fuara katılan Osmanlı, fuar alanında bir de cami inşa etmiştir. Fuar ile özel olarak ilgilenen II. Abdülhamit’in, batıya Osmanlı imajının tanıtılmasını amaçlayan, Osmanlı fotoğraflarından oluşan bir koleksiyon gönderdiğini ve bu koleksiyonun fuar sonrası ABD Milli Kütüphanesine bağışlandığını da belirtmek gerekmektedir. “ (5)

Sormak gerekiyor :

Osmanlı Devleti ve Yöneticileri olan Padişahlar, bizlere böyle mi tanıtıldı ?

“Memleketime demir yolu yapılsın da, isterse sırtımdan geçsin, razıyım (***) diyen Abdülaziz’in mükâfatı, ne oldu bilir misiniz ?

Tahttan indirilerek, üç gün sonra ölüme terk edilmek. (bileklerinin kesilerek, intihar süsü verilmesi)

Bu insanların beş parasız, tüm aileleri ile sokağa atılmaları… Emeklerinin karşılığı bunlar mı olmalıydı ?

www.canmehmet.com

Devam edecek…

Resim : Osmanı Devletinde Ağır Sanayi Yatırımlarına Bir Örnek : Yalıköşkü Demir ve Makine Fabrikası. Serdal Soyluer.

Teşekkür: Konu ile ilgili makalelerin İngilizceden Türkçeye tercüme edilmesine değerli katkılarından dolayı evladım Yılmaz Tamer Argüç’e teşekkür ediyorum.

Açıklama ve Kaynaklar :

(*) (Dünya Bankası ve) IMF, resmi kuruluş felsefesini şöyle açıklanmaktadır: “Global finansal düzeni takip etmek, ödeme planları gibi konularda denetim ve organizasyon yapmak, aynı zamanda teknik ve finansal destek sağlamak, milletlerarası ekonomik meselelerle uğraşmak…”

(**) (Daha fazlası için bakınız: http://www.canmehmet.com/merkez-bankalari-kuresel-sermayenin-yerel-subeleri-midir-2.html

(***) “İstanbul’u Avrupa’ya bağlayan demir yolu hattı(Rumeli) yapılırken önce Yedikule- Küçükçekmece arasındaki banliyö hattı devreye giriyor. Bir süre sonra ise Yedikule’de inen halkın ‘şehir merkezine uzak’ şikayetleriyle hattın Sirkeci’ye uzatılması gündeme geliyor. Bu da hattın Topkapı Sarayı’nın bahçesinden geçmesi demek. Sadrazam ve demiryolu şirketi yapımda kararlı ancak ‘Sarayburnu buhar dumanıyla boğulacak’, ‘Yabancı bir şirketi bu kadar içimize sokmayalım’ diyenler ile Yedikule-Eminönü arasında taşıma yapan İstanbul Atlı Tramvayları karşı çıkınca tartışma başlıyor. Sadrazamın ‘Mal sahibi karar versin’ önerisi üzerine Sultan Abdülaziz’in ‘Memleketime demiryolu yapılsın da isterse sırtımdan geçsin, razıyım’ sözüyle sorun çözülüyor.

(1) Osmanlı Tarihi, VI. Cilt, Islahat Fermanı Devri 1856-1861, Ord. Prof. Enver Ziya Karal; birinci bölüm, Paris antlaşmasının imzalanmasından Abdülmecid’in ölümüne kadar siyaset olayları (1856—1861) s.210 – Daha fazlası için bakınız :  http://www.canmehmet.com/yuksek-askeri-sivil-teknoloji-ureten-borc-odeyen-bir-turkiyeyi-kim-ve-neden-istemez-1.html

2) Daha fazlası ve kaynaklar için bakınız : http://www.canmehmet.com/turkiyenin-dis-borcu-imf-ve-dunya-bankasinin-gercek-yuzu.html

3) http://www.haksozhaber.net/kocun-imf-hesabi-13650yy.htm

(4) REBIRTH OF TURKEY. Yazar : Clair Price. (Türkiye’nin Yeniden Doğuşu). New York, 1923, Sahife : 93. (“Osmanlı’nın Tasfiyesi”, Cengiz Yazoğlu, kitabından dip not).

(5) XIX. Yüzyılın İkinci Yarısında Uluslararası Osmanlı Fuarı : 1863 – Sergi-i Umumi-i Osmanî. Haluk Kanca, Dünya Ticaret Merkezi. (Bu bildiri, 19-22 Haziran 2013 tarihlerinde İstanbul’da organize edilen III. Balkanlar ve Ortadoğu Ülkeleri Muhasebe ve Muhasebe Tarihi Konferansı’nda İngilizce olarak sunulmuştur.)

Amerika-Erdoğan Kavgasının Arkasında, Sadece Siyasi Ve Ekonomik Nedenler Bulunmamaktadır (6)

Toplumu devlet yapan, idealleridir. İdeal yoksa, devlet de yoktur.

 

İhtiyacı olan askeri ve sivil teknolojiyi üretemeyen bir devletin tam bağımsızlığı, sadece bir fakir rüyasıdır. Bu anlamda biz, yakın tarihlere kadar (yarı da olsa) bağımsız değildik. Yeni yeni bağımsızlığımızı kazanmaya çalışıyoruz. Amerika-Erdoğan Kavgası’nın gerçek nedenlerinden birisi de budur.

Ancak en önemlisi bu değildir.

Bir milletin bağımsızlığı; medeniyetinin, değerlerinin ve onu “Devlet” yapan idealinin yaşaması ile mümkündür.

Elleri, ayakları kesilen; tüm ekonomik, kültür ve dini değerleri sıfırlanan bir milletin,Milli Mücadele’yi Kazandıkiddiası, içerisinde bir gerçeği ne kadar taşımaktadır ?

Bu manâda, ilk olarak geçen bölümde Ayasofya ile ilgili bazı kırıntılar ortaya atılmış; Mustafa Kemal Paşa’nın Ayasofya’nın müze olması ile ilgili görüşlerinin de aktarılacağı ifade edilmişti.

Bu bölümde Ayasofya’nın müzeye dönüştürülmesinin hikâyesi aktarılacak; gelecek bölümde de “Osmanlı’da imalat ve sanayii yoktu yalanı, yabancı ilim insanlarının eserleri ve belgeleriyle çürütülecektir.

Ayasofya’nın bir müze olmasına giden süreci, yazının devamında (çoğu tarafımızca tercüme edilmiş olan) Amerikan (ve sonunda da ayrıca İngiliz) basınından kronolojik olarak öğreneceğiz :

15 Mart 1919 tarihli The New York Times gazetesi

…Ayasofya’nın kiliseye dönüştürülmesine yönelik Müslüman itirazları anlaşılabilir, fakat camii olarak kullanıldığının iki katı kadar süre, bir kilise olarak kullanılmıştı. (kiliseye) dönüştürülmesi, Avrupa’yı çok uzun süre tahrip etmiş olan barbar istilacıların sonuncusunun, tamamen kovulmasının bir sembolü olabilir…

22 Haziran 1919 tarihli The New York Times gazetesi

Walter LittleField’ın Yazısının Başlığı : “Sultan’ın Başkenti (İstanbul) Başka Ellere Geçtiğinde, İstanbul’daki Ünlü Camii’nin (Ayasofya’nın) Üzeri (Sıva ile) Kapatılmış Olan Güzellikleri Ortaya Çıkabilir.”

28 Şubat 1920 tarihli The New York Times gazetesi

-Türklerin Avrupa’dan ve İstanbul’dan Atılması Konusundaki Bir Yazıda-

…Türk’ü Avrupa’dan atmak için, İngiltere’nin elinde bugün inkâr edilemeyecek bir güç vardır. İstanbul’un herhangi makûl bir şekilde yönetiminin ele geçirilmesi, Padişah’a Yıldız Sarayı’nda kalmasına izin vermekten ve müezzinin, Ayasofya’nın minarelerinden ezan okumasından daha iyidir…

06 Mart 1920 tarihli The New York Times gazetesi

…Ayasofya, Hristiyanların üçte birinden daha fazlası için, dünyadaki diğer tüm yerlerden daha kutsaldır…

17 Aralık 1922 tarihli The New York Times gazetesi

…Ayasofya, Hristiyanlığın ve Yunan Uygarlığı’nın sembolü, her Hristiyan’ın kalbindeki arzu….

24 Şubat 1924 tarihli The New York Times gazetesi

…Yakın Doğu ile ilgili olan Avrupa ve Amerika gazeteleri, sık sık İstanbul’daki Kutsal Bilgelik Kilisesi’nden (Ayasofya’dan) bahsetme fırsatı buluyorlar…

29 Kasım 1926 tarihli The New York Times gazetesi

(Amerikalılar) Ayasofya’nın Restorasyonunu Planlıyor

Mimarlar Enstitüsü, Türkiye’den Antik Kilise’de Çalışma İzni İsteyecek.

Profesör E.H.Swift, eğer Amerikan Sermayesi tarafından desteklenirse, plânın onaylanabileceğini söylüyor.

Amerikan Mimarlar Enstitüsü İcra Heyeti’nin, İstanbul’daki Ayasofya Kilisesini restore etmek için harekete geçtiği, enstitünün başkanı olan Philadephia’lı Milton B. Medary tarafından dün duyuruldu.

29 Nisan 1928 tarihli The New York Times gazetesi

-Kariye camiinde, üzeri sıva ile kapalı olan bir Meryem Ana mozaiğinin tesadüfen bulunması hakkındaki bir haberden alıntı-

…Ankara, devrimci Türkiye’nin merkezi; mozaiğin, olduğu yerde bırakılmasını ve çok dikkatli bir şekilde muhafaza edilmesini istedi.

Böylece İslâm tarihinde ilk kez, İslâm tarafından kesin bir şekilde yasaklanmış olan resimlerin gölgesi altında ibadet edilecek. Bunun, tüm dünya tarafından uzun zamandır beklenen büyük ölçekli bir etkisi olacak; yani isim vermek gerekirse, üzeri boya ile kapatılmış olan Ayasofya’daki mozaiklerin ortaya çıkması ve bu mozaiklerin üstünü örten, üzerlerinde halifelerin adlarının yazılı olduğu ve (Ayasofya’nın) görkemli kubbesinin simetrisini bozan  o büyük, kaba saba levhaların (*) kaldırılması olasılığı.

18 Ekim 1931 tarihli The New York Times gazetesi

Ayasofya’nın Mozaikleri Tekrar Görülebilecek.

İstanbul’un 1453’te Kaybedilmesinden Sonra Üzeri Sıva ile Kapatılmış Olan (Mozaikler), Restore Edilecek Olan Kilisede Tekrar Parlayacak.

….Kutsal Bilgelik –Ayasofya- Kilisenin veya Camiisinin restorasyonu, Türk Eğitim Bakanı Esat Bey ve Amerika Bizans Enstitüsü tarafından imzalanan bir sözleşme ile ayarlandı. Üç yıl önce kurulmuş olan bu Amerikan organizasyonu, anlaşmanın şartları altında, Ayasofya’daki renkli cam duvar mozaiklerini de keşfetmeyi sabırsızlıkla bekliyor…

02 Şubat 1932 tarihli The New York Times gazetesi

Yeni Kur’an, Ayasofya Camii’den Yayınlanacak.

İslâm tarihinde ilk kez, bir Türk camiine bir radyo mikrofonu kuruldu.

Bu yenilik için Türkiye’deki en ünlü dini yapılardan biri olan Ayasofya seçilerek; Mustafa Kemal tarafından, yirmibeş din adamınca yeni benimsenen Türkçe Kur’an’ın okunması emredildi.

Bu, ilerici Türk Başkan tarafından gerçekleştirilen; dini uygulamalardaki eski alışkanlıklardan uzaklaşılmasının, bu seneki  ikinci örneğidir. Lâtincenin olduğu gibi, halk için daima anlaşılmaz olan Arapça Kur’an;  bazı İstanbul camiilerinde, ocak ayı başlarında Türkçe tercümesi ile değiştirilmişti.

21 Şubat 1932 tarihli The New York Times gazetesi

Amerika Bizans Enstitüsü’nün girişimiyle, Ayasofya camiisindeki mozaiklerin ortaya çıkartılması işi, Thomas Whittemore’un yönetiminde başladı.

Bay Whittemore’a göre girişimin amacı, camiiyi tamir etmeye veya mozaikleri restore etmeye çalışmadan; Bizans sanatının belgelenmiş kanıtları olan mozaiklerin, üzerine sürülmüş olan sıvanın temizlenmesiyle sınırlanmıştır. Birkaç yıl sürmesi öngörülen bu iş için, yetenekli İtalyan ustalar işe alındı.

25 Aralık 1932 tarihli The New York Times gazetesi

Ünlü Camii’deki Mozaikler Ortaya Çıkartıldı

Ayasofya’da Uzun Süredir Gizlenmiş olan Bizans Hazinelerinin Plastik Örtüsü (sıvası) Soyuldu.

Bazı Müslümanlar İtiraz Ediyorlar.

Fakat Türk Hükümeti, bu iş için Amerikan Enstitüsü ile birlikte çalışıyor. 18 ay önce, America Bizans Enstitüsü, Türk Hükümeti’nden izin almıştı…

…Bazı Müslümanlar Protesto Ediyorlar. Türk Hükümeti tam desteğini vermesine ve Türk arkeolojistler tam işbirliği sunmasına rağmen, bu girişimle ilgili İstanbul’da çok sayıda dedikodu yayıldı. Bazı aşırı tutucu Müslüman grupları, buna dini zeminde, İslâm dinine aykırı olduğu yönünde itiraz ettiler ve hatta Bay Whittemore’un amacının, üstü kapalı şekilde hristiyanlık propagandası yapmak olduğunu iddia ettiler. Bu tavır, uzun yıllar Ulusal Müze müdürlüğü yapmış olan ve şu an Meclis’te vekil olan, yerel basındaki Halil Bey’den, yaralayıcı bir cevap alınmasına neden oldu. Bay Whittemore’un yeteneğini ve tarafsızlığını övdükten sonra, bu girişimin arkasında kesinlikle bir dini amaç olmadığını vurguladı ve sadece Bizans sanatının en önemli örneklerini ortaya çıkartmak gibi, çok doğal bir istek ile harekete geçtiğini ifade etti. Ayrıca İslâm dininin, insan yüzü ve şeklinin tasvirine izin vermediği inancının yanlış olduğunu ekledi. İlk zamanlardaki halifelerin, metal paraların üzerine resimlerini bastıklarını; bugün Suriye’deki ve Arabistan’daki bazı camiilerde, Müslüman liderlerin portrelerinin bulunduğunu söyledi. Bunun ötesinde, bazı ilk Türk padişahlarının, yabancı ressamlarca resimleri yapılmıştı. Sonuç olarak Halil (bey), Bay Whittemor’a girişimi ve işindeki başarısı için samimi teşekkürlerini ileterek; başlatmış olduğu çalışmaya devam edileceğini ve bağnazlık veya bilgisizlik sebebiyle yapılan itirazların, cumhuriyet hükümetince dikkate alınmamaya karar verilmiş olduğunu açıkladı…

20 Kasım 1933 tarihli The New York Times gazetesi

Amerikalı, Ayasofya Sanatını Ortaya Çıkartıyor.

Whittemore, Üzerlerindeki Türk Boyasını Kaldırarak, Justinyan’ın Kilisesi’ndeki Mozaikleri Koruyor. Muazzam İş Devam Edecek.

Uzman, İki Yılda Sadece Camii’nin Dış Dehliz Gruplarındaki Kaplamaları Çıkarttı.

Bay Whittemore… bu iş için Yeni Türkiye’nin bilginlerinin ve yöneticilerinin sürekli desteğini almıştı ve Türkiye’nin Başkanı olan Gazi Mustafa Kemal, çalışmayı yoğun bir ilgiyle takip ediyor…

10 Şubat 1935 tarihli The New York Times gazetesi

…Ayasofya’nın Restorasyonu. Ayasofya Bizans Kilisesi, Türkler tarafından 1453’te ele geçirilene kadar, Hristiyan Kilisesi’nin başındaki tacıydı. Bundan sonra, Yunanistan ve diğer hristiyan ülkeler için bölgesel tutkuların bir mıknatısı olurken; Osmanlı padişahlarının ana camiisi oldu. Haç ve Hilâl arasındaki ebedi mücadelenin sembolüydü; öyle ki Türkler tarafından kıskanç şekilde korundu…

13 Şubat 1935 tarihli The New York Times gazetesi

…(Ayasofya) bir ibadet yeri olarak Aralık ayında kapatıldı ve 01 Şubat’ta, Bizans Sanat Müzesi olarak açıldı. Bizans zamanlarından gelen, müslümanlarca üzeri kapatılmış olan muhteşem mozaikler kısa süre önce temizlenmişti.

23 Temmuz 1939 tarihli The New York Times gazetesi

… (Ayasofya’da) bugün, muhteşem duvar resimleri ve mozaikleri, tüm ihtişamlarıyla, binanın iç yapısının orijinal haline gelmesini emreden Gazi Mustafa Atatürk sayesinde ortaya çıkmıştır…

28 Şubat 1942 tarihli The New York Times gazetesi

Harvard arkeolojisti Profesör Thomas Whittemore, Ayasofya müzesindeki Bizans mozaiklerini ortaya çıkartmak için dokuzuncu (çalışma) yılına başlamak üzere Amerika’dan İstanbul’a döndü.

* * *

Yukarıda aktarılan haberlerin içeriğinden dikkatimizi çekmiş olanlar :

“..Ayasofya Bizans Kilisesi, Türkler tarafından 1453’te ele geçirilene kadar, Hristiyan Kilisesi’nin başındaki tacıydı…Haç ve Hilâl arasındaki ebedi mücadelenin sembolüydü“.

“(Ayasofya) bir ibadet yeri olarak (1934) Aralık ayında kapatıldı ve 01 Şubat’ta (1935) Bizans Sanat Müzesi olarak açıldı…”.

* * *

Mustafa Kemal Paşa ile 1922 yılında Ankara’da görüşen İngiliz Yazar Grace Mary Ellison, Ayasofya ile ilgili olan görüşmeyi de, “Kuva-ı Milliye Ankarası” isimli  kitabında bizlere aktarmaktadır. (**)

Yazar, Papa ile de ayrıca (Ayasofya konusu da dahil) birçok konuyu görüşmüş ve bunları da bize aktarmaktadır.

“…Papa’ya beni tanıyan ve bana güvenen insanların bulunduğu Ankara’ya niçin gittiğimi, ne elde etmek umudunda olduğumu anlattım. Ben devam ederken, yüzünden sonsuz bir üzüntü bulutu geçti: ‘Bu dehşetli kan dökümü, bu gereksiz ıstıraplar… Keşke bütün bunlar başımıza gelmeseydi’ dedim.

Gerçekten onun söyleyebileceği bir şey yoktu. O şimdi, Yakın Doğu’daki diplomatik rezaletin sorumluluğunu, tarihin kimin omuzları üzerine yükleyeceğini sormanın gereksizliğini biliyor. Ama hatırlayınız ki, o Mustafa Kemal’e yazmış ve ordusu ilerlerken kan dökümünü önlemesi için elinden geleni yapmasını yalvarmıştı.

Paşanın cevabı, mükemmel kişiliğine çok uyan bir biçimde akıllı, sempatik ve soyluydu. Papa’ya dedim ki :

– ‘Mustafa Kemal bana Hıristiyanlara karşı çok iyi davranacak, anlayışlı bir kişi olarak görünüyor. Nutukları oldukça demokratik, halkı için anlayış ve şefkatle dolu… Çok kıymetli madenleriyle zengin bir toprağa sahip insanların, lâyık oldukları zenginlik içinde yaşamalarını sağlamak için, onların önderi olmakta gerçek bir istek ve karar vardı sözlerinde. Elbette başka ülkelerde de böyle büyük sözler söylemiş, fakat hiçbir şey yapamamış insanlar çıkmıştır.’

Mustafa Kemal Paşa’nın kişiliğini bildiğim kadarınca anlattım. Papa’ya, onun oldukça ılımlı bir insan olduğunu, kan dökümünü önlemek için bütün gücünü kullanacağını söyledim. (1)

–’…Papaya hiçbir şey olmayacaktır, Sayın Peder… Yeter ki Yunanlılar olayları başlatmasın. Trakya’dan acele ve dehşet içinde sürülürlerken, kendilerine küçük Asya’da yaptıkları katliamı hatırlatmadılar mı ?’ dedim. Ama Papa’nın yüzü yine de kaygılıydı, sesinde de büyük bir üzüntü vardı.

Ankara’da Mustafa Kemal Paşa’ya, Papa’nın barış için büyük isteğini söyledim. Paşa’ya, Hıristiyanlara karşı cömert davranışının ne olacağını sordum. Ayasofya bir Hıristiyan kilisesi olduğuna göre, Hıristiyanların ruhanî lideri Papa’ya geri verilip verilmeyeceğini araştırdım.

Mustafa Kemal Paşa cevap verdi :

Eğer Hıristiyan kilisesinin bir tek kolu olsaydı, Ayasofya şimdi, bizim Müslüman geleneklerimizin bir parçası olmasına rağmen, bu mümkün olabilirdi. Hıristiyan kilisesi o kadar çok bölündüğüne göre bu, imkânsızdır. O takdirde Ruslar, Yunanlılar ve Anglikanlar bizim topraklarımızda Ayasofya için birbirleriyle dövüşmeye kışkırtılacaklardır. Ve sizin barış için öğütlediğiniz iyi davranış, sonsuz bir çatışmaya yol açacaktır.

– Ama yine de Hıristiyanlara dünya gözünde lâyık olan onuru vermek için, elimizden ne gelirse yapmaya çalışacağız ve Ayasofya’yı bir cami olarak korumakla, Katolik kilisesinin gerçekten haysiyetini incitiyorsak; onu ya bir müzeye çevireceğiz. ya da tamamen kapatacağız.

Hiç kimse bizim, bilerek, plânlı, Hıristiyan kilisesini incittiğimizi söyleyememelidir.’ (2)

Ayasofya Minarelerinin Yıktırılmak İstenmesi

Atmeydanı’nın (Sultan Ahmed Camii Meydanı) demiryolu tarafında Büyük Ayasofya ile aynı devirde yapılmış ve o devirde iki azize ithaf olunarak Aya Sergius ve Aya Baccus adı verilen Küçük Ayasofya Kilisesi’ni, II. Bayezid döneminde, Hüseyin Ağa camiye çevirmişti. Ayasofya’nın müze yapılma fikri Maarif Vekili tarafından yayılınca, Küçük Ayasofya bu işin içine alınmış, kanuni hiçbir dayanağı olmadan bir gecede caminin minaresi yıktırılmış idi. (3) 1959 senelerinde halk tarafından yeniden yaptırılmıştır. (4)

Küçük Ayasofya minaresi yıktırıldıktan sonra, Büyük Ayasofya’nın dört minaresini yıktırma işlemine başlanılacağı sırada oluşan tepkiler üzerine, minarelerin yıkılması kararı askıya alınmıştır.

Ibrahim Hakkı Konyalı, bu konu hakkında bir yazısında şu bilgiyi paylaşıyor:

“Minareler birinci Cumhurbaşkanı’nın (M. Kemal Atatürk) verdiği şifahi (sözlü) bir emirle yıkılacaktı.”(5)

www.canmehmet.com

Teşekkür : Konu ile ilgili makalelerin İngilizceden Türkçeye tercüme edilmesine değerli katkılarından dolayı evladım Yılmaz Tamer Argüç’e teşekkür ediyorum.

Devam edecek…

Resim: Tarafımızdan düzenlenmiştir.

Kaynak ve açıklamalar:

(*) Tercüme notu : Bu levhalar, 7.5m çapındaki yuvarlak, 8 adet olan hat levhaları olmalıdır.

“1934 yılındaki Bakanlar Kurulu kararı ile müzeye çevrilmesinin öncesinde, Amerikan Bizans Enstitüsü adına mozaikleri meydana çıkartma izni alan Thomas Whitetemore, çalışmalara başlamıştı ve bu levhalar yerlerinden indirilmişti. Yerlerine yeniden asılmaları için 14 yıl yerde beklemişlerdi… Thomas Whittemore’nin çalışmaları sırasında yerlerinden indirilen levhalar başka yere taşınmak istendiğinde, büyüklükleri sebebiyle hiçbir kapıdan sığmayınca, Ayasofya Camii’nin Hünkar Mahfili tarafındaki köşeye üst üste yığılmış ve kaderlerine terk edilmişti. Levhaların yerlerinden indirilmesi konusunda Semavi Eyice, şunları yazmıştı: ‘Ayasofya müze haline getirildikten sonra, bu levhaların indirilmesi için bir temayül belirmiş ve bu fikir Türk sanatına sevgi ve saygısı şüphe götürmeyen Albert Gabriyel tarafından da desteklenmiştir. Atatürk, bu levhaların ‘Mimariyi bozuyorlar’ demek suretiyle indirilmelerinin doğru olacağı düşüncesini ortaya koymuş ve bu levhalar az sonra indirilmiştir. Maalesef indirildikten sonra Ayasofya’nın Hünkar Mahfili tarafındaki köşesine üst üste yığılan ve bu yüzden rutubet ve havasızlıktan çürüyen yazıların bir an başka camilere asılması tasarlanmış fakat kapıdan geçmeyecekleri düşünülerek bundan da cayılmıştır’ ”.

Kaynak:  http://www.dunyabulteni.net/haber/288868/ayasofyanin-buyuk-hat-levhalarini-curumeye-terk-etmisler )

(**) İngiliz yazar Grace Mary Ellison’ın yazdığı, “Kuva-ı Milliye Ankarası” kitabı; Lozan’da, Ocak 1923’de yayınlanmış, “Milliyet Yayınları” tarafından 1973 yılında Türkçeye kazandırılmıştır.

(1) “Kuva-ı Milliye Ankarası”, Grace Mary Ellison. Sahife:247, paragraf 1.

(2) “Kuva-ı Milliye Ankarası”, Grace Mary Ellison. Sahife:248, paragraf 1.

(3)*** “Ayasofya Camii”. Ilhan Akçay. Ankara 1968. Sahife : 90, 91.

(4)*** İstanbul Vakıfları Tahrir Defteri. Ömer Lütfi Barkan-Ekrem Hakkı Ayverdi. Sahife : 16, 1 no.lu dipnot.

(5)*** Yeni Asya Gazetesi, Tarih Sohbetleri. Ibrahim Hakkı Konyalı.  1 Ekim 1974.

*** (3) – (4) – (5)  no.lu kaynaklar,  http://belgelerlegercektarih.com/2015/02/28/ayasofya-camiini-ataturk-mu-kapatti-ataturkun-imzasi-sahte-mi/  adresindeki yazıdan alınmıştır).

Amerika-Erdoğan Kavgası : Rockefeller’ın, Musul Petrolü ; Ayasofya’nın Caz ve Ecevit ile ilgisi! (5)

Geçmişi olmayanın geleceği yoktur. Büyük devletler, büyük geçmişleri ile büyük devletlerdir.

 

“Amerikan Elçiliği, ‘Amerikan Caz Orkestrası Birliği’nden, Türk yetkililere iletilmek üzere bir mesaj aldığını açıkladı. Bu mesajda, (Ayasofya) camiinin tam akustik detayları soruluyor ve dünyanın en çok sayıda en güçlü saksafonlarına sahip, en büyük caz orkestrasının getirilmesi vaad ediliyor.’ ” (1)

Tekrar dönecek olduğumuz konuya kısa bir ara veriyor ve hikayemizin başına dönerek, Misyoner Rahip Cyrus Hamlin’i dinliyoruz :

“…4 Temmuz 1869’da, münasip bir törenle, binanın temel taşı yerleştirildi. İlk konuşmayı saygıdeğer E. Joy Morris yaptı ve taşı yerine koydu.

Bakır bir kutunun içine bir yığın belge koyulduktan sonra, belgelerin tamamen kuruması için birkaç saat fırında ısıtıldı ve lehimlendi.

Bu kutu, köşe taşındaki bir boşluğa bırakıldı, sıcak asfalt döküldü ve merasim meclisinde bulunanlar; Amerikan, Türk, Alman, İngiliz. Yunan, Fransız, İtalyan, bakır, gümüş sikkeler attılar. Konuşmalar İngilizce, Fransızca, Türkçe, Yunanca, Ermenice ve Bulgarca yapıldı. Sir Philip Francis ve saygıdeğer Canon Gribble da merasimde üzerlerine düşeni yaptılar.

Yunan hatip, köşe taşı henüz bırakılmış okul binasını, belâgatlı bir üslupla, II. Mehmed (Fatih Sultan Mehmed) tarafından Kostantiniyye’nin (İstanbul’un) fethi ve Bizans imparatorluğunun yıkılması için yaptırılmış (olan) yakınımızdaki surla kıyasladı :

‘Bu bina, şu kulelerden daha yüksekte. Onlara hakim. Güçleri ruhani ve ebedi, Bu bina, onların yıkılıp gitmesine şahitlik edecek.’

Okul binasının dış cephesi, otuz dört metreye otuz bir metre idi; ortasında aydınlatma, havalandırma ve koridorlardan erişim için bir avlu bırakılmıştı. Kullanılan taş, 1452-53 yıllarında inşa edilmiş surun taşlarıyla aynıydı. Dört asırdır belirgin bir hasar görmemiş (olan) malzeme iyi sayılırdı. Yanmazdı, zemini demir ve tuğlaydı, duvarlar tuğlaydı. Bina çok sağlam inşa edilmiştir ve Boğaz’ın en seçkin binalarından biridir. (2)

Ortodoks papazları inançlarına göre; 1453’te İstanbul’un fethinden ve Bizans’ın yıkılmasından sonra siyah cübbe giyerler, uzattıkları saçlarını arkadan düğümlerler. Bu inanca göre düğüm, İstanbul yeniden Ortodoksların başkenti olunca açılacaktır. (3)

12 Ocak 1927 tarihli The New York Times Haberi

“Ayasofya’da Caz Arzusu

Amerikalı Müzisyenlerce, Türk Yetkililere Teklif Yapıldı.

Ünlü Ayasofya camiini, bir caz mabedine dönüştürmeye yönelik Amerikan planı, The Daily Mail’in İstanbul muhabiri tarafından bildirildi. Amerikan Elçiliği, ‘Amerikan Caz Orkestrası Birliği’nden, Türk yetkililere iletilmek üzere bir mesaj aldığını açıkladı. Bu mesajda, camiinin tam akustik detayları soruluyor ve dünyanın en çok sayıda en güçlü saksafonlarına sahip, en büyük caz orkestrasının getirilmesi vaad ediliyor.

Muhabir, teklifin İstanbul’dan destek bulamadığını söylüyor.” (4)

Gelecek bölümde, Ayasofya’nın 1935 yılında “Müze” olmasının hikayesini, bizzat Mustafa Kemal Paşa’dan aktaracağız.

Caz ve Petrol !

Amerikalılar, İngiliz-Fransızların Musul-Kerkük bölgesine aşırı ilgisinin gerçek nedenini öğrenmek için bölgeye Amerikan firması Standart Oil of Newyork Secony adına, 1919 yılında iki mühendisi gönderirler. Bunlardan birisi yazdığı mektupta : “Pasta o kadar büyük ki, bunun Amerika’ya ait olması için her şey yapılmalıdır.” şeklinde görüşlerini belirtmiştir. (5)

Bugün Ortadoğu’da, “IŞİD-PKK” vb. Taşeron katil örgütler üzerinden yaşanan açık veya örtülü savaşların, katliamların; milyonlarca insanın yerlerinden / yurtlarından kovulmasının ve denizlerde boğulmalarının arkasında sadece :

Pasta o kadar büyük ki, bunun Amerika’ya ait olması için her şey yapılmalıdır“ düşüncesi, yani Petrol /Siyah altın” vardır.

Lozan’da, dünya kamuoyunun gözü önünde olduğu için açıkça hazmedilemeyen (el konulamayan) Musul Petrolleri, 5 Haziran 1926 tarihinde Ankara’da, “Ankara Antlaşması” ile işgalcilerin eline geçer ve antlaşma Haziran 1926’da, T.B.M.M’de onaylanarak yürürlüğe girer.

Musul’un (petrolün) Osmanlı İmparatorluğu’ndan hile ile alınması; İngiliz, Fransız ve Amerikalılar tarafından ele geçirilmesinin hikâyesi, şeytana parmak ısırtacak cinstendir.

Yeri geldiği için ilginç bir bilgiyi de aktaralım :

Sultan Vahdettin, gerçeğinde devletin işgalcilere tesliminin bir belgesi olan Mondros Ateşkes Antlaşması’ndan (30 Ekim 1918) sonra, vefat edecek olduğu 16 Mayıs 1926 tarihine kadar, Osmanlı devletinin ve petrolünün paylaşıldığı (önce İstanbul’da, sonra ise) San Remo’da, “Esirdir ve esaret altındadır.

Sabık (eski) Sultan Vahdettin, Musul Petrollerinin resmi devrinden (5 Haziran 1926) sadece birkaç gün evvel vefat etmiştir. (Zehirlenmiş olduğu da iddialar arasındadır).

Kim bilir ?..

Kimileri, pazarlık ve ellerini güçlendirmek adına, kimlerle ne fırıldaklar döndürmüşlerdir ?

Uğruna Dünya Savaşı çıkartılan Osmanlı (Irak-Mezopotamya) petrolü; Müttefiklerin, Nisan 1920 ortalarında, San Remo’da toplanmasıyla, “Türk Antlaşması” ile paylaşılır.

Amerikalılar isteklerine, (Vahdettin’in gözaltında olduğu ve vefat ettiği yer olan) San Remo’da kavuşurlar.

Dış Türkiye Petrolleri’nin yeni sahipleri : British Petroleum, Royal Dutch Shell, Compagnie Française ve Near East Development (Standard Oil Company of New York’un başlangıcı olan Standart Oil ve Socony Mobil). Her birine düşen pay %23.75 ve Gülbenkyan ise %5 ‘tir. (6)

Petrol, Caz (!) ve ABD’li Banker, Petrolcü Rockefeller’dan burs alan (CHP’li) ECEVİT ! (*)

Standart Oil Firması hakkında… (kurucusu John D. Rockefeller’dır)

“… Frederick, bu gösterişli plânın, onun için ne anlama geleceğini anladı ve bunun hakkında bir şey yapmalıydı. Söylendiğine göre ilk olarak, bölgede uzun zamandır ekonomik çıkarları olan Amerikan Standart Oil Company (petrol şirketi) yetkilileri ile, Ayasofya’nın bir gazinoya ya da ‘caz mabedine’ dönüştürülebilme ihtimalini görüştü.

Bu fikir, saçma ve dine saygısız olarak gelebilir – ne de olsa, dünyadaki en ünlü antik yapılardan biriydi -, Amerikan gazeteleri tarafından, 1926 yılı sonu ve 1927 yılı başlarında seçilmişti. Bir gazete, İstanbul’daki ‘bir grup iş adamının’, ‘binanın dini amaçlarla kullanılmaya uygun olmadığı’ sonucunu çıkarttığını bildiriyordu. Bu (görüş) yayıldı ve bunda yer almak isteyen şirketler, İstanbul’daki Amerikan Başkonsolosluğu’na yazmaya başladılar.

Örneğin ‘Amerikan Caz Orkestraları Birliği’, bu büyük yapının ‘tüm akustik detaylarını’ [binanin orta kubbesinin yüksekliği, onbeş katlı bir binadan daha fazlaydı], ‘ herhangi bir kültürel ya da uygulama endişesi olmadan, ‘neden olmasın’ özgüveniyle ‘dünyanın en çok sayıda en güçlü saksafonlarına sahip, en büyük caz orkestrasının getirilmesi vaad ederek’ sormuştu. Bununla birlikte, Türk yetkililer, bu dehşet verici projeyi hiçbir zaman ciddi şekilde değerlendirmediler ve bu girişim sonuçsuz kaldı.”  (7)

“Nereden Nereye  demek mi gerekir ?

Ya hu !..

Sen Banker misin,

Petrolcü müsün,

Misyoner misin,

Papaz mısın,

Hahambaşı mısın ?

Caz ve Petrol nasıl bir araya gelebilmektedir ?

Aslında bir araya gelen; Fatih’in açtığı çağı kapatmak isteyenler ve 1453’te, Hilâl’in Salib’e yani Haç’a galip gelmesinin intikamını, Osmanlı’nın yıkılışı ile alanlardır.

Dün Ayasofya’da, niyetlerini “Caz” ile açığa vuranlar, bugün yeniden Musul-Kerkük’te petrol ile ortaya çıkmışlardır.

Günümüzde yaşananların çok kısa bir özeti :

Yakın tarihte, Ortadoğu’da oyunun kartları yeniden karıştırılmış ve sömürgeci Batılılar, Musul-Kerkük’teki maskeli baloya, IŞİD’li – PKK vb kıyafetleriyle katılmışlardır.

Umarız kimileri, yaşanan bunca olay karşısında,  PKK’nın, halâ “Kürt kardeşlerimizin haklarını koruyor (!)” gibi içi boş bir iddiayı artık sürdürmezler.

www.canmehmet.com

Devam edecek…

Teşekkür : Konu ile ilgili makalelerin İngilizceden Türkçeye tercüme edilmesine değerli katkılarından dolayı evladım Yılmaz Tamer Argüç’e teşekkür ediyorum.

Açıklama ve Kaynaklar :

(*) CHP eski Genel Başkanı, Başbakan Ecevit, 1957’de Rockefeller Foundation Fellowship tarafından sağlanan burs ile tekrar ABD’ye giderek, Harvard Üniversitesi’nde öğrenim gördü. Öte yandan, burada yapılan pek çok seminere katıldı. Daha fazlası için bakınız: http://www.canmehmet.com/9867.html

(1 ve 4) 12 Ocak 1927 tarihli The New York Times haberi : http://query.nytimes.com/mem/archive-free/pdf?res=9900E5DB1E3FE733A25751C1A9679C946695D6CF&legacy=true

(2) Türkler Arasında. (Robert Koleji kuran misyonerin anıları). Cyrus Hamlin. s.231.

(3) Bitmeyen Hesap. Yaşar Yazıcıoğlu. s.59.  Daha fazlası için :  http://www.canmehmet.com/majestelerinin-gazetesinde-yayinlanan-laik-bir-cumhuriyet-ilanin-arkasindaki-sir-4.html

(5) Sevr’e Giden Yol. Ahmet Hurşit Tolon. s.144’te bulunan dip not : “Fromkin, D., 1989, Sy.534.”.

(6) Türkiye’ye Petrol Tröstleri Nasıl Girdiler ? Gülbenkyan Kimdir ? . Yazar : Fontaine Pierre. (Çeviren ve özetleyen : Erdoğan Alkan ), s.24.  (Aktaran : Osmanlının Tasfiyesi, Cengiz Yazoğlu, s.568)

(7) The Black Russian. Vladimir Alexandrov.

Amerika – Erdoğan Kavgasının Gerçek Nedeni, Halkımızdan Neden Gizleniyor (4)

 

Bilgi, eşek yükü misalidir. Eğer, ondan yeni bilgiler üretilmiyorsa.

 

29 Eylül 1929 tarihli The New York Times gazetesi : Türk Hükümeti, İlerlemenin Gerçek Yolu Olarak, Halkına Amerikanlılaşmasını Emrediyor.

(Amerika) Birleşik Devletler’in etkisi, neredeyse hiçbir Amerika’lı bunu farketmeden; Yeni Türkiye’deki, Fransa’nın (önceki) geleneksel kültür etkisininin ve Kur’an’ın ahlâki etkilerinin yerini alıyor.

Reformun çok sayıdaki gel-git dalgalarından etkilenen genç cumhuriyet, şimdi yeni bir dönüşüm denizine girmek üzere. Kemâlist hükümet bu denize “Amerikanizm” diyor.

Bu sonbahardan başlamak üzere, tüm Türk okullarında İngilizce öğretilmesi için Ankara tarafından emir verilmiş olması, Türkiye’de baskın olan Fransız kültüründen uzaklaşmanın önemli bir işaretidir.

Hükümetin önemli sözcülerinden ve Başkan (Mustafa) Kemal’in en yakın arkadaşlarından biri olan milletvekili Falih Rıfkı Bey, günlük resmi gazete olan Milliyet’e şöyle yazdı :

“Doğa, şehirler, bilim, bilgi ve insanların, hepsinin tamamen yeniden yapılandırılması gereken bir millette –ki bu bizimki oluyor-, Amerikanizm ama Avrupalılık değil, reformun temeli olarak vazife görmelidir. İlk adım, İngiliz dilinin geniş bir şekilde yaygınlaşması olmalıdır. Amerikan ruhunu benimsemek için, sadece üretim yöntemlerimizi değil, eğitim sistemimizi de değiştirmeliyiz.”

“Eğitim yoluyla aşılanan alışkanlık, her şeyi refah bakımından ele alarak, kazanma ideali, yaratma hırsı – hepsi, kısacası, Amerikanizm’i ifade eder; dervişlerimizin ve hocalarımızın bize yüzyıllardır söylediklerinin zıttını oluşturur ve bu zıtlıklara karşı şimdi ters yöne dönmeliyiz ya da durgunluktan / tembellikten ölmeliyiz.

“Okur-yazar Türk, bu antika eğitimimizin bataklıklarında debelenip duruyor. Bu sebeple de ileriye ve uzun vadeli bakmaya korkuyor. Her zaman yaptığı tek şey çok konuşmak olduğu hâlde, sert zemini kırmak için ellerini kaldırmaktan korkuyor.”

“Amerikanizm dini, bize tek gerçek din olarak gelmelidir, çünkü onun ideali yaratmaktır. Amerikan Tanrısı, sokakta açlıktan ölen asalağı sevmez; çalışan ve çalışmadığı zaman da kendisine bir saray inşa eden Ford’u sever.”

Avrupa genelinde de seyahat etmiş olan Falih Rıfkı Bey, Amerikancılık kampanyasına ilk kez; (Amerika) Birleşik Devletler’in, Lâtin Amerika üzerinde egemen olan etkisine ve orada gerçekleşen maddi ilerlemeye yönelik gözlemlerine dayanarak, Güney Amerika’ya yaptığı bir seyahatten dönüşünde başlamıştı. Şimdi onun kampanyası, Türk Hükümeti’nin kampanyası oldu. (1)

* * *

“…6 Aralık 1917 Tarihinde ABD Dışişleri Bakanı, Senato Dış İlişkiler Komitesi Başkanı’na bilgilendirmek adına bir mektup gönderir.

Mektup; ABD’nin, Türkiye ve Bulgaristan’a savaş açması durumunda ülke olarak kayıp ve kazançların ne olacağı üzerinedir. Kongre Başkanı, Dışişleri Bakanı olan Lansing’ten, yönetimin tutumu hakkında geniş ve tam bilgiler verilmesini istemişti.

Lansing, ‘… bu sorun’un, ilkin temel olarak bir savaşa başlamasının moral etkisi ve ikinci olarak da, Türkiye ve Amerika’nın birbirlerini uğratabilecekleri dolaylı zararlar bakımından göz önünde tutulması gerekir.

…Türkiye’nin Amerika’daki çıkarları hiçbir değer taşımazken, Amerika’nın Türkiye’deki çıkarları pek çoktur.

Başlıca kültür kuruluşları milyonlarca dolar değerindedir.

Bu kuruluşlar ya kapatılacak ya da el konacaktır.

Okullar yeni açılmış ve çalışmaktadır;

Birçok Türk de buralara devam etmektedir.

Bu(rada), gerçekten değerli nüfuzumuz kaybolacaktır.’ ” (2)

Bakalım bu “Değerli Nüfuz neymiş ?

* * *

“Bulgarlar Robert Kolej olmasaydı, Bulgaristan olmazdı‘ derler.

Robert Kolej (Robert College) 1863 yılında İstanbul’da açılmıştır. Robert Kolej ilk mezunlarını 1868’de vermiştir. 1868’den 1878’e kadarki 10 yıllık süre zarfında, Robert Kolej mezunlarını milliyetlerine göre tasnif ettiğimizde, birinci sırayı Bulgarların aldığını görürüz.

Yeni kurulan Bulgaristan’ın Başbakanı Robert Kolej mezunudur, Meclis Başkanı Robert Kolej mezunudur, bakanların önemli bir kısmı, Bulgar anayasasını yazanlar, büyükelçiler Robert Kolej mezunudur.” (3)

Umarım “Değerli Nüfuz!” öğrenilmiş oldu…

* * *

Robert Koleji Müdürü ve Lozan Anlaşması ile Olan İlgisi (Aslında olmaması gerekir !)

ROBERT KOLEJ KURULUŞ AMACI VE MÜDÜRÜNÜN SÖYLEDİKLERİ

 

“Dışişleri Bakanı Hughes, 23 Ocak’ta New York Dış İlişkiler Konseyi’nde yapmış olduğu konuşmada; Türk-Amerikan ilişkilerini anlatarak Lozan Antlaşmasının onayının önemine dikkat çekmişti. Hughes, Türkiye’nin egemen bir ülke olduğunu ve kendisiyle ancak eşit şartlarda antlaşma imzalanabileceğini söylüyordu. A.B.C.F.M.(*) üyeleri James L. Barton ve Calep F. Gates de Antlaşmayı destekleyenler arasındaydı”. (4)

 

* * *

“Robert Koleji Müdürü Calep F. Gates, Bristol’un isteği ile Lozan müzakerelerinin ilk turuna danışman olarak katılmış, burada bulunan Montgomery, James L. Barton ve Peet’in fikirlerine karşı Bristol’un yaklaşımlarını desteklemişti. Barton ve Gates antlaşmanın onayı için aynı safta yer alıyorlardı. Gates, 1924 Nisan ayı başında, Amerikan gazetelerine Antlaşmanın onayının modern Türkiye’yi desteklemek anlamına geleceğini bildiren bir beyanat vererek onaya yönelik desteğini yineledi.” (5)

 

* * *

“Heyet, Ermeni mandası fikrini de desteklemekteydi; hatta tüm Türk topraklarını içeren genel bir manda kurulmasını da öneriyordu. Bu öneri özellikle, Robert Kolej Müdürü Caleb Gates tarafından, hem Ermenilerin durumunu düzenleyeceği, hem de Türk yayılmacılığını ve olası Türk saldırganlıklarını engelleyeceği düşünülerek gündeme getirilmişti.” (6)

 

* * *

“1830 ve 1831 yıllarında E.Smith ve H.G.O. Dwigh isimli iki American Board misyoneri, Osmanlı’daki Ermenilerin durumlarını araştırmak ve tespitler yapmak üzere görevlendirilir. Amerika’dan gemiyle gelen misyonerler, İzmir’de Osmanlı topraklarına ayak basarlar. İzmir’den, Manisa, Balıkesir, İstanbul, Bolu, Tokat, Sivas, Erzurum, Tiflis, Erivan, Tebriz ve Trabzon’a giderler. Bir buçuk yıl kadar bu seyahat süresince Ermenilerin demografik, sosyal, siyasi, iktisadi, ekonomik, eğitimsel, her bakımdan durumlarını araştırırlar, büyük bir ciddiyetle bilgiler toplarlar. Ne kadar ciddi çalıştıklarına örnek olmak üzere şunu ifade edeyim: Bu birbuçuk yıllık seyahatleri müddetince, her iki misyoner neredeyse günün 24 saati beraber oldukları halde, tuttukları notları birbirlerine göstermezler, bağımsız olarak notlar tutarlar. Bu seyahatin bitiminde Malta’da otururlar -o dönemde Malta İngilizlerin hakimiyetindedir- notlarını birleştirirler ve ortak bir rapor halinde Boston’daki American Board’ın genel merkezine sunarlar. Söz konusu misyonerler, Ermenilere yönelik faaliyetlerin eğitim alanında başlamasını önermektedirler. Nitekim Ermeni Misyonu, Ermenilere yönelik olarak açılmış okullarla faaliyetlerine başlar. American misyonerler, yaklaşık 20 yıllık calışmalarının sonunda, Ortodoks Ermeni’lerden Protestan bir Ermeni milleti yaratmayı başarırlar. Söz konusu Protestan Ermeni topluluğunun, 1850 yılında Osmanlı yönetimince tanınmasında, İstanbul’daki İngiliz Büyükelçisi Canning’in büyük rolü olmuştur.

Misyonerlerin açmış oldukları okullarda, çocuklara Anadolu topraklarına bir zamanlar Hristiyanların hakim olduğu öğretildi. Şimdi ise, Hristiyanların Müslüman Türklerin hakimiyetinde yaşamak zorunda oldukları işlendi. Çocuklar, Batı’nın liberal ve milliyetçi fikirleri ile tanıştırıldı. Bu okullarda yetişen cocukların birinci nesli, o toplulukların sosyal ve kültürel yapılaşmalarında rol aldı. İkinci nesil ise siyasal kurumlaşmalarda yer almaya başladı.

Osmanlı yönetimi 1860’lı yıllardan itibaren, misyonerlerin eğitim faaliyetlerinin zararlı boyutunu farketti. Kanaatimce 1869 Maarif-i Umumiye Nizamnamesi, misyonerlik okullarına karşı Osmanlı’nın aldığı bir tedbirdir. Eğitim-öğretimi devletin kontrolüne almayı amaçlar. Misyoner okullarının açılmasını zorlaştırır. Fakat misyonerler bu tedbirleri aşmakta çok zorlanmazlar. İngiliz ve Amerikan diplomatları kendilerine sahip çıkmaktadır. 1880’li ve 1890’lı yıllarda İstanbul’daki Amerikan Elçisi hatıralarında, en önemli meşgalesinin misyonerler olduğunu yazar.” (7)

* * *

“Robert Kolej, Amerikan misyoner okullarından sadece bir tanesidir. Belki Türkiye’deki Amerikan eğitim kurumlarının en üst seviyede eğitim verenidir. İstanbul’daki Robert Kolej’in yanı sıra; İzmir’de, Talas’ta, Merzifon’da, Harput’ta ve Tarsus’ta ileri seviyede eğitim veren kolejler açmışlardır. Hepsi bu seviyede olmamakla beraber, şehirlerdeki daha alt derecedeki okullar ve köy okulları dâhil olmak üzere, Birinci Dünya Savaşı başları itibariyle, Osmanlı topraklarındaki American Board’a bağlı misyoner okullarının sayısı 600 civarındadır. Yine bu yıllarda Osmanlı topraklarındaki bütün yabancı okulların sayısı ise 2000 civarındadır.” (8)

* * *

“Misyonerlik faaliyetlerinin zannedildiği gibi veya ilk etapta göründüğü gibi, sadece dini faaliyetler olmadığını vurgulamak isterim.

Misyonerlik faaliyetleri sadece din yayma faaliyetleri değildir; misyonerlik faaliyetlerinin tarihi, siyasi, sosyal, kültürel, ekonomik, askeri, istihbari çok ceşitli boyutları vardır.

Misyonerler zaviyesinden bakıldığında, Anadolu ve Orta Doğu, ‘Bible Land’dir, yani İncil ülkesidir. İncil’de adı gecen bütün yer adları bu coğrafyaya aittir. İncil’deki hikayeler ve olaylar bu coğrafyada geçmiştir. Dolayısıyla, Hristiyan dünyası ve Hristiyan Batı, bir zamanlar İncil’in doğduğu ve yayıldığı bu toprakların bugün İncil’i kendi yegane kutsal kitapları addetmeyen Müslümanların ve bilhassa Türklerin elinde oluşunu bir türlü kabul edememişler, içlerine sindirememişlerdir. Bunun için, bilindiği gibi, XI. Asırdan XV. Asra kadar pek çok Haçlı Seferi gerçekleştirmişler ise de başarılı olamamışlardır. Misyonerler Anadolu ve Orta Doğu’ya yönelik faaliyetlerini ikinci bir silahsız Haçlı Seferi olarak nitelemektedirler. Kendi ifadeleriyle, ‘bu kutsal ve vaat edilmiş topraklar, silahsız bir Haçlı Seferi ile bir gün yeniden Hristiyanların hakimiyetine geçecektir‘ (**).” (9)

* * *

“İzmir’e çıkan ilk iki Amerikan misyonerine verilen talimata baktığımız zaman, üç vazifeyle bunların görevlendirildiğini görüyoruz.

Birincisi, Osmanlı topraklarındaki Paganları; yani dinsizleri Protestanlaştırmak, Hıristiyanlaştırmak. İkincisi, Osmanlı topraklarındaki Yahudileri Protestanlaştırmak. Üçüncüsü, Osmanlı topraklarındaki Müslümanları Protestanlaştırmak.

Gelen misyonerler kısa bir süre içerisinde, Osmanlı topraklarında Pagan olmadığını anlarlar. Osmanlı topraklarındaki Yahudiler üzerine çalışmalar başlarlar. Hıristiyanlar, hiçbir zaman Yahudileri Hıristiyanlaştırmaya çalışmaktan vazgeçmemişlerdir, fakat hiçbir zaman da bunda ciddi bir muvaffakiyet (başarı) kaydedememişlerdir. Bununla beraber bir Yahudi Misyonu kurulur ve çalışmalarına başlar. Büyük ölçüde Balkanlar’daki Yahudilere yöneliktir. Tekirdağ, Selanik ve Edirne civarında faaliyet gösterir. Küçük çaplı bir misyondur. Üçüncü hedef grup Müslümanlardır. Fakat o dönemin Osmanlısı’nda, Müslümanlara yönelik bir Protestanlaştırma veya Hıristiyanlaştırma faaliyetinin hoş karşılanmayacağını kısa bir süre içerisinde anlarlar ve vazgeçerler.” (10)

 

 www.canmehmet.com

Açıklama ve Kaynaklar :

* (Amerika’nın Yabancı Misyonları İdare Heyeti) olarak açılmaktadır. Kısaltma olarak “American Board” da kullanılmaktadır.

** Alıntı Kaynak : Uygur Kocabaşoğlu, Kendi Belgeleriyle Anadolu’daki Amerika, İkinci Baskı, Arba Yayınları, Ankara, 1989, s.33.)

(1) The New York Times gazetesinin 29 Eylül 1929 tarihli haberi : http://query.nytimes.com/mem/archive-free/pdf?res=980CEEDD1330E73ABC4151DFBF668382639EDE&legacy=true

(2) Türkiye’nin Paylaşılması. Laurence EVANS; Dip not 44; Senato Dış İlişkiler Komitesi Başkanı’na Dışişleri Bakanı’nın mektubu, 6 Aralık 1917; 763.72/8456 b.

(3) Sevr’e Giden Yolda Protestan Misyonerlik Faaliyetleri. Prof. Dr. Ömer Turan, Osmanlı’dan Lozan’a Batı’nın Paylaşım Projeleri Sempozyumu; __ Turan, Avrasya’da Misyonerler, s.101-118.)

(4) The Treaty with Turkey, 1926: 11-15; Delgadillo, 2002: 81; Şimşir, 1977: 315; Yaylalıer, 1996: 240-241.

(5) The Treaty with Turkey, 1926: 60-61.

(6) A Mandate For Armenia, Paul Gidney, Unpublished PhD. Thesis, Urbana, 1974, s. 93.106 Edward House, Mandel and Seymour, What Really Happened At Paris, New York, 1921, s.178.

(7) Sevr’e Giden Yolda Protestan Misyonerlik Faaliyetleri. Prof. Dr. Ömer Turan, Osmanlı’dan Lozan’a Batı’nın Paylaşım Projeleri Sempozyumu.

(8) Osmanlı İmparatorluğu’nda Yabancı Okullar. İlknur Polat Haydaroğlu, , Ocak Yayınları, Ankara, 1993.

(9) Sevr’e Giden Yolda Protestan Misyonerlik Faaliyetleri. Prof. Dr. Ömer Turan, Osmanlı’dan Lozan’a Batı’nın Paylaşım Projeleri Sempozyumu.

(10) Sevr’e Giden Yolda Protestan Misyonerlik Faaliyetleri. Prof. Dr. Ömer Turan, Osmanlı’dan Lozan’a Batı’nın Paylaşım Projeleri Sempozyumu _ Sempozyum’daki Alıntı Kaynağı : Kocabaşoğlu, s.29.)

Amerika – Erdoğan Kavgasının Ana Nedeni, Halkımız Öğrenmesin Diye, Korkudan Mı Açıklanmıyor (3)

 

CHP eski Genel Başkanı, Başbakan Ecevit’i tanımayanımız yoktur. Ancak, gerçek hikâyesini bilenlerimizin sayısı o kadar fazla değildir.

28 Mayıs 1925 tarihinde İstanbul’da doğdu.

1944 yılında Robert Koleji‘nden mezun oldu. Basın Yayın Genel Müdürlüğü’nde çevirmen olarak iş hayatına atıldı.

1946 senesinde okuldan arkadaşı olan Rahşan Aral ile evlendi.

1946-1950 yılları arasında Londra Elçiliği Basın Ateşeliği’nde kâtip olarak görev yaptı.

1950 senesinde Cumhuriyet Halk Partisinin yayın organı Ulus gazetesinde çalışmaya başladı. Daha sonra Yeni Ulus ve Halkçı gazetelerinde vazifelerde bulundu.

1955 yılında Amerika Birleşik Devletlerinin Kuzey Karolina eyaletinin Winston-Salem şehrinde, The Journal and Sentinel’de konuk gazeteci olarak görevlerde bulundu.

1957’de Rockefeller Foundation Fellowship tarafından sağlanan burs ile tekrar ABD’ye giderek Harvard Üniversitesi’nde öğrenim gördü. Öte yandan burada yapılan pek çok seminere katıldı.

27 Ekim 1957 tarihinde yapılan Türkiye Genel Seçimleri’nde, CHP’den milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne girdi.

1974’te Milli Selamet Partisi ile koalisyon hükümeti kurarak 8 ay kadar başbakanlık görevini sürdürdü.

1980 askeri darbesi sırasında Ecevit siyasetten 10 yıl uzaklaştırıldı. 1987 yılında yapılan halk oylaması sonucunda bu yasak kaldırıldı.

1990’lı yılların sonunda, Merve Kavakçı’nın meclise başörtülü gelmesi sebebiylebu kadına haddini bildirin” diyerek, Kavakçı’yı meclisten kovdurmaya çalışması meşhurdur.

Bülent Ecevit, 5 Kasım 2006 tarihinde hayatını kaybetti. (1)

Şimdilik, öğrenim gördüğü okulu ve çalışma hayatında yükselirken çıktığı merdivenlere dikkat etmeniz yeterli olacaktır.

Konuyu açmak adına, bir kapıyı daha aralıyoruz :

“Amerikalı, Fransız ve İngiliz misyonerler, Osmanlı topraklarını sömürge haline getirecek olan fikrî yapıyı, gene ülke topraklarında kurdukları okullarla oluşturmuşlardır.

Misyoner okulları, batılı emperyalist ülkelerin kendi emellerini gerçekleştirmek için Osmanlı Devleti’ne karşı kullandıkları en güçlü silâh olmuştur. Köylere kadar yayılan bu okullar sayesinde, birbiriyle yüzyıllar boyunca birlikte yaşayan halklar, birbirine düşman edilmiş ve bağımsızlık mücadelelerine destek olunmuştur. Buna tipik bir örnek ise Arap hareketinin liderlerinden olan Refik Rızzık Selum’un Osmanlı Divan-ı Harb’i huzurunda anlattıklarıdır :

Ben Fransız mekteplerinde okudum. Bugün Suriye, Irak ve Lübnan’da eşraf ve ağaların evlâtları Cizvit mekteplerinde okur. Öteki Arap diyarlarında ise İngilizce hakimdir. Onlar ya İngiliz mekteplerinde, ya Amerikan kolejlerinde okurlar. Hepsinin gayesi, Türkler hakkında benim sahip olduğum bilgileri telkin etmektir : Hepsi için müşterek düşman Türklerdir. Bu itibarla; Arapları malûm, hatta gayri malûm gayelere sevketmek emelinde olanların ele alacakları yegane mevzuu Türk düşmanlığıdır. Zannediyorum ki, bizim hatamıza bizden sonrakiler de ister istemez düşeceklerdir.‘ ” (2)

“Yabancı okullara giden öğrenciler, yüksek bir hayat seviyesine kavuşmak, Avrupa görmek, medenî olmak, toplumda önemli bir statü kazanmak gibi değişik teşviklerle yetiştirilmişlerdir. Hatta bu öğrenciler, zamanla kendi toplumlarının değer yargılarından uzaklaşmaya başlamışlardır.

Tüm bu faaliyetlerin bilinmesine rağmen yabancı okullara hala ilgi duyulmasında etken, zengin veya elit tabakanın çocuklarının, ilerde iş bulmalarında önemli bir ayırt edici unsur olan, yabancı dil bilmelerini ve Avrupa seviyesinde medenî bir eğitim görmelerini istemeleridir.

Bir diğer ilginç husus ise, ülkedeki Amerikan okullarında okuyan bazı Türk aydınlarının, Kurtuluş Savaşı esnasında Amerikan mandacılığını savunmalarıdır.” (3)

İngiliz diplomatlar ile Amerikalı misyonerler, bizim genetik kodlarımızı bizden iyi çözmüşler (!).

David Urquhart, İngiliz Diplomat yazar (1805-1877) anlatmaktadır :

“…1853’teki sözkonusu mülakatta, kafamda Osmanlı İmparatorluğu değil, Türk Milleti vardı. Bunun için Türklerin dilinden söz ederken, Rus dilinden de söz etmiştim ki, bir gün yıkılıp ortadan kalkacaklarını tahmin ettiğim Avrupalı ırkların dili ile ortak kaynaktan gelme ve onlarla karışıktır. Bu olanlar son derece derin ve önemlidir. Öyle önemlidir ki, bunlardan biri, imparatorluk şehri (olan) İstanbul’a sahiptir. Türkler İstanbul’u ele geçirdiler ama bu, daha dün gibidir. Dört asır; böyle bir millet ki hayatında hiçbir şey değildir. Türkler İstanbul’u göçebe bir aşiret olarak değil, fakat küçük bir akıncı ordu olarak fethettiler. Onlar İstanbul’u kılıçları ile değil, karakterleri ile fethettiler. Onlar İstanbul’u fethedebildiler çünkü; burada oturan halk, onları kendi hükümetlerine tercih etti.

Eğer Türkler ertesi gün İstanbul’u terk etseydi, yerli Rum halkı onları bir gün sonra Bursa’dan veya Konya’dan davet edecektiler. Aynı ırk dörtbin yıl önce, her ne kadar İstanbul’a sahip olmadıysa da Anadolu’da hakimiyeti ellerine geçirdiler.

Türkiye’nin coğrafî durumu çok mükemmeldir. Askerî gücü de böyledir. Ancak bütün bunlardan çok daha mühimi, bu insanların karakterleridir. Bir millet ki aynı zamanda hem çok dürüst, hem de savaşçı olsun… Bu, insanlık tarihinde çok nadir rastlanan bir hadisedir. Bu durum Türklerde var ama Avrupalılarda yoktur. Bundan dolayı Türklerin yaşamaya devam edeceklerini, fakat Avrupalıların yok olacaklarını söylüyorum. Asker bir millet, asker bir hükümetten oldukça farklıdır.

Osmanlı İmparatorluğunun bekasının şartı, Türklerin bizi taklit etmemesi ve bize benzememelerdir. Bu söylediğim, General Valentini’nin 1828-29 seferberliği esnasında yazdığı ve bu konu üzerinde herhangi bir şey öğrenmek isteyenlerin okumaları gereken kitabında söylediklerinden başka bir şey değildir.

General Valentini, Türk askerlerinin Tuna boylarında müstahkem yerleri müdafaa ederken gösterdikleri kahramanlıkları tasvir ettikten ve bunun sadece bu milletin içindeki itici güçten kaynaklandığını gösterdikten sonra, şöyle der :

-“Biz, onlar kendileri olarak kaldıkları müddetçe onlara tesir edecek bir şey yapmamalıyız. Bu şartı ortadan kaldırın, Türkleri bizim gibi konuşur hâle getirin, din dediğiniz, sorumluluk duygusunu bütün hareket ve saiklerden çekin, orada da Avrupa’da gördüğümüz gibi herşeyin merkezde yoğunlaştığı, mahalli varlığın ortadan kalktığı ve herşeyin anlık boş konuşmalarla alınıp verildiği bir vaziyet ortaya çıkar. Ardından insana saygının kaybolması, küfür, toplumun keskin hatlarla sınıflara ayrılması, ferdî menfaatlerin ön plana çıkması, iştiyaksızlık (isteksizlik) gelecek ve haksızlığa isyan duygusu yok olacaktır.

…Şimdi meselenin esas noktasına geliyorum. O da şudur : Deniyor ki, ‘Niçin önceleri Türkiye’nin, Hristiyan tebaasından gelebilecek bir tehlike ile karşı karşıya bulunmadığını söylediğiniz halde, şimdi Türkiye’nin yakın bir tehlike ile karşı karşıya bulunduğunu söylüyorsunuz ?’

Ben daha önce ne söylediysem, bugün de aynı şeyi söylüyorum. Türkiye 1833’teki gibi, 1867’de artık Hristiyan tebaasından gelecek bir tehlike ile karşı karşıya değil. Ben ilk defa bu fikri ileri sürdüğüm zaman, Avrupa’da hayretle karşılandı. Bununla beraber ben, Osmanlı Devleti’nin tehlikede olduğunu; hem de en yakın zamanda zuhur edecek bir tehlike ile Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğunu söylüyorum. Fakat artık bu tehlike Hıristiyan vatandaşlarından değil, Müslümanlarından kaynaklanmaktadır.

Tehlikenin esas kaynağı, Babıâli’nin Batılı nasihatçıların dinlenmesinden kaynaklanmaktadır. Hükümeti oluşturan, kendisi olmaktan vazgeçip, Avrupai muaşeret (toplumsal ilişkiler) kaideleri ve hayat tarzına kendisini kaptırmış devlet adamları tehlikenin kaynağıdır.” (4)

Sözü burada, Robert Kolej’in kurucularından olan Amerikalı Rahip Cyrus Hamlin’e bırakıyoruz.

“..İstanbul’un düşüşü birçok yazar tarafından Hıristiyanlığın ve medeniyetin kıyameti addedilir. Fetih, Avrupa’yı ve medeni dünyayı gafil avlamıştır. Fakat belki de fetih, Doğu’da savunmaya geçmiş (olan) Hıristiyanlığın, imhasından ziyade kurtuluşu idi; doğrudan reforma taşımasa da, en azından yozlaşmasına mani olmuştur. (5)

“Fetih, matbaanın icadıyla neredeyse aynı zamana denk gelmiştir; ki klasik ve batı öğretileri Avrupa’da yayılırken, basın bunları muhafaza etmeye ve çoğaltmaya hazırdı. Yunan kültürü üzerine çalışmalar okullarda yayıldı. Bu dönemde Grek Yeni Ahit’i muazzam alâka görmüş ve hakkında bir hayli araştırma yapılmıştır. Hatta denilebilir ki, İstanbul’un düşmesi, Avrupalı zihniyetine Yeni Ahit’i kazandırmıştır.

Doğu kılıç ve cihatla meşgûlken; Batı, entelektüel ve endüstriyel keşiflerle meşgûl oluyordu.

Matbaa, deniz seferleri, ticaret, mimarlık, resim ve nihayet reformlar; Batı’yı barbarlık ve cehaletten kurtarmıştır. Sanatlarda ve savunmada kaydedilen ilerleme neticesinde Doğu, Batı’nın asırlarca gerisinde kalmıştır.” (6)

“Osmanlı İmparatorluğu’na duyduğum alâka… Amerikan Meclisi tarafından bir liseyi idare etmek ve kendimi eğitime adamak ve tam otuz beş senelik vazife hayatımı sürdürmek üzere, 1837 senesinin Şubat ayında Kostantiniyye’ye (İstanbul’a) atanmamla başlar. O sıralar imparatorluk buhranlı günler yaşıyordu. Doğuşundan itibaren üç asır boyunca, Hıristiyanlık âlemi için büyük tehdit teşkil eden bu imparatorluk artık kuvvet kaybediyor, daha doğru bir tabirle yerinde sayıyordu.” (7)

İngiliz Diplomat ve Amerikalı Misyoner, bize satır aralarında hangi mesajları vermektedirler ?

“Türkler İstanbul’u kılıçları ile değil, karakterleri ile fethettiler. Onlar İstanbul’u fethedebildiler çünkü; burada oturan halk, onları kendi hükümetlerine tercih etti.

“Türkler için tehlikenin esas kaynağı; Babıâli’nin (Hükümetin) Batılı nasihatçıları dinlemesinden kaynaklanmaktadır. Kendisi olmaktan vazgeçip Avrupai muaşeret kaideleri ve hayat tarzına kendisini kaptırmış devlet adamları tehlikenin kaynağıdır.”

“İstanbul’un düşüşü, Hıristiyanlığın ve medeniyetin kıyameti addedilir.” (8)

Konunun bütünlüğü için, The New York Times gazetesinden bir alıntı ile bölümü noktalıyoruz :

01 Haziran 1947 tarihli The New York Times.

Yakın Doğu’ya Demokrasiyi Öğretmek

Amerikan demokrasisinin kavramlarını tanıtmak için bir programı desteklemek üzere, Yakın Doğu Kolej Birliği, Yakın Doğu’daki altı ülkede bulunan, sekiz adet Amerikan Koleji’ndeki tesislerini sürdürmek ve genişletmek için, (bütçeyi) $15.000.000 (onbeşmilyon dolar) arttırmak istiyor.

Hedefleri doğrultusunda (bütçesi) $2.000.000 (ikimilyon dolar) artmış olan Birliğin programı, A.B.D. Dışişleri Bakanı olan George C. Marshall’ın desteğini kazandı. Birliğin Amerikalı yöneticisi olan Albert W. Staub’a gönderdiği bir mektupta Bay Marshall, Yakın Doğu enstitülerinin çalışmalarının “yeteneklerimizi, yöntemlerimizi ve fikirlerimizi; uluslararası anlayışı ve insan refahını geliştirme yolunda diğer ülkelerle paylaşmak olan ulusal politikamıza, uzun zamandır süren etkili bir özel yardımı olduğunu” ifade etmişti.

Bahsedilen sekiz adet Amerikan Koleji : Türkiye’de bulunan Robert Koleji ve İstanbul Kız Koleji, Beyrut Amerikan Üniversitesi ve Beyrut Uluslararası Koleji, Sofya Amerikan Koleji, Yunanistan’daki Atina Koleji, Suriye’deki Şam Koleji ve Bağdat’taki Amerikan Erkek Okulu’dur. (9)

A.B.D. Dışişleri Bakanı olan George C. Marshall, bir zamanlar ülkemizde yerli olarak üretilen uçak fabrikalarının kapatılmasına neden olan kişidir. (kapatılma hikâyesini, aşağıda verilen web adresinden öğrenebilirsiniz __10 no.lu kaynak__).

“Marshall Planı” diye bilinen ve birçok Batı Avrupa ülkesini politik ve ekonomik yönden egemenlikleri altına almayı ve saldırgan emellerinde onlardan yararlanmayı amaçlayan planda da açıkça ortaya çıkmaktadır. Amerikan tekelci sermayedarları, “Marshall Planı”na dahil olan ülkelerin ekonomisini kontrol altına alarak ve pazarlarını kendi artık ürünleri ile doldurarak, bu memleketlerin ulusal ekonomilerini altüst etmektedirler. (10)

Yazılanlar toparlanırsa : Gelişmiş batılılar, hedef ülke yöneticilerini (okullarında eğiterek) seçmekte ve onlar üzerinden ülkeleri yönetmektedir. Seçemedikleri veya çıkarları için kullanamadıkları zaman ise ya darbe, ya suikast veya tehditle işbaşından uzaklaştırmaktadır.

Devam edecek…

www.canmehmet.com

Teşekkür : Konu ile ilgili makalelerin İngilizceden Türkçeye tercüme edilmesine değerli katkılarından dolayı evladım Yılmaz Tamer Argüç’e teşekkür ediyorum.

Kaynaklar ve Açıklamalar :

(1) http://www.yeniakit.com.tr/kimdir/B%C3%BClent_Ecevit

(2-3) Daha fazlası ve kaynaklar için bakınız : http://www.canmehmet.com/ulkemizde-yabanci-okullar-ve-bu-okullarin-kurulus-amaclari.html

(4-5-6-7-8) Daha fazlası ve kaynaklar için bakınız : http://www.canmehmet.com/robert-kolej-dosyasi-yabanci-okullarin-bu-ulkeye-incille-getirdikleri-kuranla-goturdukleri-5.html

(9) 01 Haziran 1947 tarihli The New York Times gazetesi. http://query.nytimes.com/mem/archive-free/pdf?res=9D0DE2D6133EE13BBC4953DFB066838C659EDE&legacy=true

(10) Bu hüzünlü hikayeyi okumak için bakınız : http://www.canmehmet.com/yerli-ucak-dosyasi-yerli-ucak-fabrikalarini-mashall-inonu-bayar-birlikte-mi-kapattilar-4.html

Amerika / Batı ile Erdoğan’ın Kavgasının Gerçek Nedenini Açıklıyoruz (2)

 

Amerika / Avrupa, son iki yüzyılda kurduğu ahlaki ve ekonomik sistemi, Er-Doğan’a yıktırtacak mı veya Millet Evladı Er-Doğan, bunların kurdukları Antik Roma  /Yunan sistemini yıkacak ve ayağımıza takılan prangaları kıracak mı?

26 Aralık 1949 – The New York Times gazetesi

Türkler, İslâm’ın Öğretilmesine Şimdi İzin Veriyorlar

Ankara Üniversitesi’ndeki Karma İlahiyat Fakültesi, Yeni Hükümetin Politikasını Belirtiyor.

(Ankara, 16 Aralık) Bu sonbaharda Ankara Üniversitesi’nde bir İlahiyat Fakültesi’nin açılması, halkın %98’inin Müslüman olduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin liderlerinin, İslam’a karşı tavırlarındaki değişimin dikkate değer bir işaretidir. Bu denemenin ileriye dönük özelliği, okulun karma (eğitim veriyor) olmasıyla gösterilmiştir.

25 yıl önce, Ortodoks (gelenekçi) Müslüman din adamları, Kemal Atatürk’ün İslâmi geleneklerin nüfuzunu çiğneyen; kadınların örtünmesinin (tercüme notu : peçe?) ve erkeklerin fes giymesinin yasaklanması, hafta tatilinin Cuma gününden Pazar gününe alınması, İslâm şeriatının Batılı kanunlarla değiştirilmesi, en sonunda da Arap âlfabesi yerine Lâtin âlfabesinin getirilmesi şeklindeki batılılaştırıcı reformlarına karşı çıkıyorlardı. Kemâlist rejim bu mücadeleyi; yeni nesillerin, yeni fikirlere tamamen sadık olarak yetiştirilebilmesi için, devlet okulları sisteminden tüm dini eğitimi kaldırarak gerçekleştirdi.

İslâm okulları, veya medreseler, kapatılmıştı ve dervişlerin dini emirleri bastırılmıştı. Fakat ibadetin normal halk (tarafından yapılan) türlerine müsaade edilmişti. Çeyrek yüzyıl sonra, İslâm, takipçilerini kırsal kesimlerde tuttu ve İstanbul’daki büyük camiiler, başlıca dini tatillerin kutlaması boyunca hala kalabalıktı. Nadiren olan bir tutuklama da, bazı yerlerde derviş buyruklarının yasaklanmış olan törenlerinin, gizli olarak hala yapıldığını gösteriyor.

Artık Bir Tehlike Değil

Fakat Hükümet, açık olarak karar verdi ki, İslâm artık cumhuriyetçi rejim için bir tehlike oluşturmuyor. Bir sene önce, padişahlar zamanından kalmış olan eski imamların yerini almak üzere; düzenli dini ibadetleri yerine getirtmeleri için, daha az önemli din adamları olan yeni imamların yetiştirilmesi için okullar açıldı. Bu okullara girmek için, ilkokulu bitirmiş olmak gerekiyor; böylece yeni imamlar, İslâmi gelenek dışındaki çalışmalar için en azından bir temel almış olacaklar.

(hükümetin) İslâm’a karşı olan dostça tutumunun diğer bir işareti ise, dini eğitimin ilkokul ve lise sisteminde seçmeli ders olarak okutulmasına izin verilmesidir.

Türkiye’nin modern üniversite sistemine İslâmi çalışmaların dahil edilmesi, bu ölçülerin çok ötesine geçer. Ankara Üniversitesi Rektörü olan Dr. Hikmet Birand, 31 Ekim’de yeni dönemin açılış nutkunda, -anlamlı bir şekilde Başkan İsmet İnönü’nün huzurunda-, ilahiyat fakültesinin amaçlarını şu sözlerle özetledi :

“ Fakültenin görevi, dini yüksek öğrenime sahip insanlar yetiştirmek, bir dini araştırmalar bilim merkezi olmak, bu münasebetle İslâm’ın ana prensiplerine ışık tutmak ve  tüm yanlış fikirleri ortadan kaldırarak, onun gerçek özünü ortaya koymak. (tercüme notu : bu kısımda “İnşallah” sözü bulunuyor olmalıdır; haber metninde buraya yıldız işareti konulmuş ve sonrasında açıklama olarak “Eğer Allah isterse, görev başarılı şekilde yerine getirilir” notu eklenmiş). Bilimsel gerçekleri reddetmeyen ve onlarla alay etmeyen şekilde oluşturulan bir dindar ruh / tutum; büyük, aydınlatıcı ve derinlemesine bir güç olabilir.

“Lâik-Dindar” Yaklaşım

Dr.Esat Arsebük, fakülte dekanı, (fakültenin) yaklaşımını “lâik-dindar” olarak tanımlıyor. Bu, Türk gençliğine, dinlerini orijinal kaynaklarından öğrenme fırsatını verecek, diyor.

Dört yıllık eğitim için ilk yıl öğrencileri, 15 tanesi bayan olmak üzere toplam 80 öğrenciden oluşuyor. Hepsi lise mezunu ve normal üniversite giriş sınavlarından geçtiler.

Bazı mezunlar, Türkiye’nin başlıca camiilerinde vaiz olarak hizmet verecekler. Bayanların bazıları, dekan tarafından öne sürüldüğü şekilde, bu camilerden daha çok kadınların geliyor olduklarına, vaiz olarak hizmet verebilirler. Bazı erkekler, daha az önemli olan din adamlarına (imamlara) başkanlık edecek müftüler olabilirler.

Birçoğu yine de, bu tip (din adamlığı) görevleri haricinde; İslâmi müze uzmanı, din işlerini ve dini vakıflardan gelen gelirleri yöneten ilgili hükümet dairelerinde memur ve liselerde din öğretmeni olarak görev almaya hazırlanıyorlar. (1)

* * *

İlk Türkçe Hutbenin Okunuşu :

5 Şubat 1932, Ramazan’ın son cuması idi. Bu gün Süleymaniye camisinde bir diğer ilk daha gerçekleştirildi. İlk Türkçe hutbe, ses sanatkârı hafız Saadettin Kaynak’a okutuldu. Minberde başı açık ve frak giymiş olarak okudu. (2)

Kaynak’ın hatıralarında anlattığına göre, Süleymaniye camisi ilk Türkçe hutbeyi dinlemek için hınca hınç dolmuş, dinleyiciler arasında Başbakan İsmet İnönü de yer almış, hutbe bitince “Arap olduğu sanılan” denilen bir kişi, hutbeye tepki için “böyle hutbe olmaz, namaz fasittir (yerine getirilmemiştir)” diye bağırarak tepkisini göstermiş, cemaatten onu dinleyen olmamış, daha büyük tepkilerin önüne geçmek için camide dinleyiciler arasına 150 sivil polis yerleştirilmişti. (3)

1932 Ramazanı boyunca bütün İstanbul camilerinde Türkçe Kur’an okunmuş; Atatürk, ayın sonunda hizmeti geçen bütün hafızları Dolmabahçe Sarayı’nda toplayarak onlara teşekkür etmiş, 200’er lira para vermişti. (4)

Îlk Diyanet İşleri Reisi olarak da, gerçekte Mason Biraderlerden olan Mehmet Rıfat Börekçi atanmıştır.

Diyanet bugünkü statüsüne 14 Haziran 1935’te çıkarılan 2800 sayılı kanunla gelmiştir. Aradaki yıllarda temelde değil, bazı kazai konularda yeni yönetmelikler çıkarılarak işlevselliği güçlendirilmiştir.

Günümüzde yaklaşık yüz bin kişilik bir kadrosu vardır ve çok ilginçtir ki, Türkiye’de toplam nüfusun yaklaşık 120’de biri, Diyanet’ten doğrudan veya dolaylı olarak nemalanmaktadır.

Diğer bir anlatımla, toplam nüfus içinde çalışan ve emekli olarak yaklaşık beş yüz bin vatandaş bu kurumdan doğrudan veya dolaylı olarak nemalanmaktadır. (5)

* * *

Türk Camii Şimdi Hapishane Oldu

Adana, Türkiye (AP). İkonoklastik (inançlara / geleneklere güçlü şekilde karşı çıkan) Yeni Türkiye’de, eski camiiler garip amaçlarla kullanılmıştır. Fakat Adana, en büyük camiisinin bir hapishaneye çevrilmesi ile tüm rekorları geride bıraktı.

10 Eylül 1933 tarihli The New York Times gazetesi. (6)

* * *

T.C Dahiliye Vekaleti Matbuat U.M. Sayı:653. Ankara, 17 Mayıs 1943.

Bu yazı, Hz. Muhammed’e dair yapılan bir yayının toplatılması üzerine, yayınevinin müracaatı üzerine verilmiştir.

“Muhterem efendim. Mektubunuzu aldım. Biz her ne şekil suretle olursa olsun memleket dahilinde dini neşriyat yapılarak dini bir atmosfer yaratılmasına ve gençlik için dini bir zihniyet fideliği vücuda getirilmesine taraftar değiliz. Zat-ı âlilerinin herkesçe de müsellüm olan ilim ve faziletine hürmetkârız. Ancak günün bu kabil neşriyata tahammülü olmadığını siz de takdir edersiniz.

Matbuat Umum Müdürü Vedat Nedim (Tör).” (7)

* * *

Temsili Yönetim / Cumhuriyet ve Başkan’ın / Şef’in Oğluna Özel Okul

‘Babam İnönü benim için fakülte açtı’

(Erdal) İnönü, ünlü fizikçi Wigner ile 1953 yılında yaptığı ‘İnönü-Wigner Grup İndirgemesi’ çalışması nedeniyle bu ödüle layık görüldü. İnönü törende yaptığı konuşmada, ilginç bir açıklamada da bulundu.

1947’de mezun olduğu Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi’nin, zamanın Cumhurbaşkanı olan babası İsmet İnönü tarafından kendisi için açıldığını belirtti. İnönü, şöyle konuştu: ‘Ben fiziği çok seviyordum. O yıllarda fen fakültesi sadece İstanbul’da vardı. Annem benden ayrılmak istemedi. Bu nedenle babam yeni kurulan Ankara Üniversitesi’nde Fen Fakültesi açtırdı. İyi de oldu. Oradan birçok başarılı Türk bilimadamı çıktı.’ (8)

* * *

09 Eylül 1947 – The New York Times gazetesi

Türk Başkan’ın Oğlu, Üniversite’ye Katılmak Üzere Burada

Türkiye’nin başkanı olan İsmet İnönü’nün… Pasadena’daki Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü’ne, Fizik (bölümü) lisansüstü öğrencisi olarak girecek olan 21 yaşındaki oğlu Erdal İnönü, bunun Amerika’ya yaptığı ilk seyahati olduğunu söyledi. (kendisi) Ankara Üniversitesi’nden mezun oldu. Truman Yardım Programı’nın, Türkiye için “çok iyi bir şey” olduğunu ve Türk halkının (bu programı) “çok beğendiğini” ifade etmek dışında, uluslararası durum hakkında yorum yapmayı reddetti. (9)

* * *

Konuya girmek adına (Amerika’dan Robert Koleji kurmak ve öğrenci yetiştirmek için ülkemize gönderilen misyoner Cyrus Hamlin’den başka) bir kapı daha açtık :

Açılan bu kapıdan : (Temsili yönetim olması gereken) Cumhuriyetlerde, (Lozan’la da ilişkili) Din ve Devlet işlerinin birbirinden ayrıldığı iddiası ile, (gerçeğinde ise) uygulamasını, oğlu için okul açan Başkan / Şef / Cumhurbaşkanlarını ve her nedense, ülke insanımızın dini değerlerini yakından takip eden yabancı misyon / gazetecileri gördük.

Amerikalıların, parçalanacak veya yeni kurulacak devletlerden pay almak için ilginç bir “Açık kapı politikası” (*) anlayışları vardır. Bu politikanın adına, hareketini güçten alan “cinlik (!)” diyebilirsiniz.

Amerikalılar, Osmanlılarla fiili bir savaşa girmedikleri halde, (I. Dünya Savaşı sonunda) İngiltere ve Fransa’nın aralarında paylaştıkları Osmanlının mirasından pay isterler. Bu talep karşısında şaşıran Fransızlar :

Yahu! Siz Türklerle savaşa girmediniz; ne mirası, ne payı ?” dediklerinde, Amerikalılar cevap olarak :

Aaa… Olur mu ? Biz uzun yıllar boyunca okullarımızda adam yetiştiriyoruz” derler.

– Peki, bahsedilen bu adamlar hangi amaçlar için yetiştirilmektedir?

Bunlar, devleti dönüştürmek için veya parçalamak için olabilir mi?

Bulgaristan, Osmanlı İmparatorluğu’ndan 1908 yılında ayrıldığında, ilk başbakanlığını yapacak olan, (okulda özel yetiştirilenler arasından seçilen) Robert Kolej mezunu bir Bulgar’dır. “Bulgar isyanlarına bu okul mezunu gençlerin liderlik ettiği” de, tarihe meraklı olanlara sır değildir.

Robert Kolej’de okuyan Müfide Ferit Tek, ecnebi mekteplerinde Türk çocuklarını nasıl feci bir akıbetin beklediğini “Pervaneler” isimli romanında şöyle özetlemiştir:

“Gerçekte buraya Türk giremez demek doğru değildir. Türk girer, fakat Türk çıkamaz.” (10)

Devam edecek:

www.canmehmet

Teşekkür : Konu ile ilgili makalelerin İngilizceden Türkçeye tercüme edilmesine değerli katkılarından dolayı evladım Yılmaz Tamer Argüç’e teşekkür ediyorum.

Resim : Tarafımızdan düzenlenmiştir.

Açıklama ve Kaynaklar :

(1) The New York Times gazetesindeki ilgili kaynak bağlantısı : http://query.nytimes.com/mem/archive-free/pdf?res=9804E6DC1F3BE23BBC4E51DFB4678382659EDE&legacy=true

(2-3-4) Daha fazlası ve kaynakları için bakınız : http://www.canmehmet.com/ataturkun-usaginin-gizli-defteri-ezanin-turkcelestirilmesinde-cozum-bulunamayinca-felah-olarak-yerinde-kalsin-der-3.html

(5) ”DEVLET VE KİMLİK”. Yazar : Aytunç Altındal. Sahife : 94, 1.Paragraf. Nisan 2010, 1.Baskı.

(6) The New York Times gazetesindeki ilgili kaynak bağlantısı : http://query.nytimes.com/mem/archive-free/pdf?res=980DE7DD1631E333A25753C1A96F9C946294D6CF&legacy=true

(7) “DİN VE LAİKLİK”. Yazar : Ord.Prof.Dr Ali Fuad Başgil.

(8) http://www.hurriyet.com.tr/babam-inonu-benim-icin-fakulte-acti-262769(Haber Tarihi : 06.10.2004)

(9) The New York Times gazetesindeki ilgili kaynak bağlantısı : (http://query.nytimes.com/mem/archive-free/pdf?res=9C01E2DA153AE233A2575AC0A96F9C946693D6CF&legacy=true

(10) Robert Kolej’de okuyan Müfide Ferit Tek, ecnebi mekteplerinde Türk çocuklarını nasıl feci bir akıbetin beklediğini “Pervaneler” isimli romanında şöyle özetlemiştir : “Gerçekte buraya Türk giremez demek doğru değildir. Türk girer, fakat Türk çıkamaz.”. Daha fazlası için bakınız: http://www.canmehmet.com/millet-devlet-olarak-hangi-ucurumun-kenarindan-dondugumuzun-henuz-farkinda-degiliz-kesnizade-tarikati-1.html

Amerika Erdoğan’a Neden Bu Kadar Çok Yükleniyor (1)

 

Devletlerin günlük planları 5, uzun vadeli planları 250 yıllıktır.

 

Uzun süre önce özel görevle Amerika’dan ülkemize bir misyoner gönderilir. Misyonerin görevine geçmeden devletlerin kısa vadeli planlarının, 5; uzun vadeli planlarının ise, 250 yıllık olduğunu not ederek konuya girmiş olalım.

Bugün eş zamanlı olarak Amerika ve CHP üzerinden hükümete ve devlet yöneticilerine yapılan (haklı-haksız) ithamların arkasında; bahse konu misyonerin batı çıkarları lehine kurduğu sistemin çatırdaması ve bunun yıkılmamasının mücadelesi, kavgası vardır.

Buna aynı zamanda Türkiye’nin gerçek manada (Ekonomik-Siyasi) bağımsızlık mücadelesi demekte çok yanlış olmayacaktır.

Amerikalıların ifadesi ile, “Oltadaki Balık !” (*) Türkiye, oltadan kurtulmak üzeredir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, işbaşına geldiğinde bağımsızlığımızın teminatı ordumuz ihtiyaçlarının ancak yüzde (20) yirmisini yerli pazardan karşılamaktadır. Bugün yerli pazardan ihtiyaçlarını karşılama oranı, yüksek teknolojik araçlar dahil yüzde (60) altmışın üzerindedir. Buna silahlı-silahsız insansız hava araçları ve (yakında üretime başlanacak ve çalışmaları yapılan) 1000 km. Menzilli füzeler de dahil.

Biliriz ki, Tam Bağımsızlık, bir ülkenin ancak: İhtiyacı olan askeri ve sivil yüksek teknolojiyi üretmesiyle mümkün olabilmektedir.

Diğer taraftan :

Amerikalıların, “Oltadaki Balık” ifadesini uygun gördükleri Türkiye’ye, Amerika’dan gönderilen özel görevli misyonerin :  “Fatihin İstanbul’u aldığı surlardan bu milletin kültürünü fethedeceğim.” (1) gibi ağır bir iddiası da vardır.

İngiliz-Fransız-Amerikalılar, I. Dünya Savaşı’nın sonucu ile, “500 yılda ancak ele geçirdikleri fırsatı ” kaçırmamak için, 1919’da kuklaları Yunan askerlerini ülkemize getirmiş ve onlarla savaşmamız için bize silah vermişlerdir. İşleri bitince kendi gemileri ile getirdikleri Yunanlıları yine kendi gemileri ile götürmüşlerdir. ( Amaçları için bakınız:  http://www.canmehmet.com/ulkeyi-isgal-eden-devletler-yunanli-taseronlariyla-savasmamiz-icin-bize-silah-veriyorlar-7.html )

O günkü şartlarda (İngiliz-Fransız-İtalyanlara karşı) kısa sürede bir Milli Mücadele yapılması çokta kolay olmayacaktır. Gerçeğinde bizlerin, o dönemde İngiliz, Fransız ve İtalyanlarla (Kukla Yunanlılar dışında) ciddi manada bir savaşı da olmamıştır.

Özetle, o tarihlerde Millet-Devlet olarak birçok olumsuz şartı sineye çekmiş bugünlere gelmişiz.

Ancak, geçtiğimiz dönemlerde olduğu gibi bugünde  kim gerçek manada ülkesinin çıkarına çalışmışsa başına gelmeyen kalmamış, anasından emdiği burnundan getirilmiştir.

Her şeyde olduğu gibi bu vatanı sevmenin de bir bedeli vardır. Vatanseverler bu bedeli seve seve ödemiş, ödemekte ve ödeyeceklerdir.

Belgelerle anlatılacak yaşanmış birçok olay, inanıyoruz ki, gerçek vatanseverleri hem üzecek hem de uzun uzun düşündürecektir.

Çok partili (1950 seçimleri ile serbest) hayata geçişimizin ilk başbakanı olan Adnan Menderes, 1891’de kurulan İzmir Amerikan Koleji Mezunu ’dur. Bunun konu ile ilgisi ilerleyen bölümlerde açıklanacaktır.

Bu konuda meraklıları için ilginç bir bilgiyi de aktarmış olalım:

“.. İzmir Şirinyer’de, Kızılçullu’da Amerikan koleji vardı. Tee 1891’de kurulmuştu. Tam adı, American Collegiate Institute For Boys’du. Adnan Menderes bu okuldan mezun olmuştu. Cumhuriyet ilan edilince, bu okul ve arazisi, bizzat Mustafa Kemal’in emriyle, Amerikalılardan alındı, el konulmadı, 52 bin lira ödendi, tapusu satın alındı. Köy enstitüsü haline getirildi. Adnan Menderes iktidara gelince, ilk iş, köy enstitülerini kapattı, imam hatipleri açtı. Kızılçullu köy enstitüsü binasını ne yaptı biliyor musunuz? Amerikalılara geri verdi, NATO karargahı yaptı…”(2)

Burada (değişiklikte) Bir İngiliz-Amerikan rekabeti var mıdır? Bu da ayrıca araştırılması gereken konuların başında gelmektedir.

Bunlarla birlikte ilerleyen bölümlerde:

Robert Koleji’nin hangi maksatlarla ve nasıl kurulduğunun yanında mezunlarından:

Solcu Başbakan Ecevit (ve eşi)

-Bankacı/Başbakan Çiller,

-28 Şubat’ın mimarları ve Yeşil/Anadolu Sermayesi Düşmanları’nın arasında çok sayıda Robert Koleji Mezunu’nun anlatılmasının yanında : 17 Aralık ile bunların ve “Cemaat” in ortak paydaları görülecek, gerektiğinde Türkiye’nin (Terbiye edilmek istendiğinde) : Banka-Sermaye ve medya kullanılarak ekonomik manada nasıl batırıldığına şahit olunacaktır.

Türkiye’yi kim yönetiyor (du) ?

Cevabı Amerikalılara bırakalım.

“10 Yıldan fazla bir zamandır Türkiye’de faaliyette bulunan Amerikan Yardım Programı şimdi meyvelerini vermeye başlamıştır. Önemli mevkilerde Amerikan Eğitimi görmüş bir Türk’ün bulunmadığı bir bakanlık ya da bir iktisadi devlet teşebbüsü hemen hemen kalmamıştır. Halen bulundukları kuruluşlarda ilerici kuvvet niteliğini taşıyan bu kimselerin kısa zamanda genel müdürlük ya da müsteşarlık mevkilerine geçmeleri beklenir. AID bütün çabalarını bu gruba yöneltmelidir.” (**)

Bir örnek:

28 Şubat döneminde Anadolu Sanayisi ve Sanayicisi nasıl batırıldı ?

Size, Haşim Bayram ismi ne hatırlatmaktadır?

Biraz yardımcı olalım:

“…Meclis Araştırma Komisyonu, dün (Konya Merkezli) Kombassan Holding Yönetim Kurulu Başkanı Haşim Bayram ve holdingin 4 yöneticisini dinledi. Komisyona yaklaşık 3 saat süreyle bilgi veren Haşim Bayram çok önemli açıklamalar yaptı. Bayram, holdingin 40 şirket ve 25 bin çalışanı bulunduğunu söyledi. Son üç yılda 3 katrilyon cironun yanı sıra 2,5 milyar dolarlık da yatırım yaptıklarını söyledi…

Holdingin yaklaşık 80 bin kişiden 800 milyon Euro para topladığını, anlatan Bayram, Faisal Finans`ı aldıktan sonra BDDK ve Hazine`den baskı gördük. `Sabaha kadar satın, yoksa el koyacağız` dediler. Biz de, geri verdik.

O dönemde sıkıntımızı gören bazı emekli generaller devreye girdi. `İşinizi hallederiz` deyip, bizden 25 milyon dolar para istediler…

Haşim Bayram, Koç ve Sabancı ailelerinin birçok alanda kendilerine engel çıkardığını anlattı.Bayram,

Petlas Lastik Fabrikası’na `kort bezi` almak için   Sabancı Grubu’na müracaat ettiklerini anlatarak, `Peşin parayla, kendi paramızla bize mal vermediler` dedi…”(3)

Haşim Bayram, Sakıp Sabancı`nın kendisine `Haşim Bey, size yapılanlar bize yapılsaydı bir haftada yıkılırdık.` itirafını aktarırken `Eğer önümüz kesilmeseydi, bugün 5 milyar dolar ciro yapan, 100 bin kişiye istihdam sağlayan bir kurum olacaktık.` ifadelerini kullanıyor.

-Haşim Bayram, eroin taşındığı bahanesiyle uçaklarının koltuklarının yırtıldığını, tehditlerden sonra kağıt fabrikalarının iki defa yakıldığını söylüyor. Bayram, engellemelerden dolayı Alfa Air gibi bazı firmaları kapatmak zorunda kaldıklarını, eski Başbakan Necmettin Erbakan`ın yıkıldığı gün Petlas`ta 45 milyon dolara el konulduğunu kaydediyor..” (4)

İlginç değil mi?

Bir tarafta O dönem, 70 cente muhtaç bir ülke ve işsizlikten inim inim inleyen (Anadolu) insanı, diğer taraftan Almanya’daki gurbetçi işçilerimizin gönderdikleri dövizler ve bunlarla işsiz insanlarımıza iş sağlayan, ihracatta yapan,  40 şirket ve 25.000 (yirmibeşbin) çalışan.

Ve bu şirketler göz  göre batırılmış ve batırılmaları kimsenin umurunda olmamıştır.

9 Ocak 1996 günü Sabancı Holding Yönetim Kurulu Üyesi Özdemir Sabancı, Toyota- Sa Genel Müdürü Haluk Görgün ve Başkanlık Sekreteri Nilgün Hasefe, DHKP- C üyesi Mustafa Duyar, İsmail Akkol ve Fehriye Erdal tarafından öldürüldü. Olay hiç bir zaman tam olarak aydınlatılamadı. Aynı zamanda, NATO`nun Merkezi olan Belçika, anlaşılması çok güç bir biçimde, Türkiye`yi karşısına almak adına, yıllardır basit bir tetikçiyi korumaya devam ediyor.

Sabancı Holding`in, o günün şartlarında Türkiye`nin en büyük yabancı yatırımı olan ve %50-%50 gibi çok iyi bir oranla Japon Otomotiv Sektörü`nü ve know-how`ını Türkiye`ye ve Gümrük Birliği dolayısı ile Avrupa`ya sokması `AB`nin derinleri` tarafından hiçbir zaman affedilmedi.

Sabancı, kurulduğu dönemde büyük bir medya atağı ile tanıttığı, Türkiye`ye bir kalemde giren en büyük yabancı sermaye yatırımında `üretim konusundaki` ortaklığını sessiz sedasız sona erdirdi.

AB derin devleti `1. otomobil vakası`ndan bu şekilde sıyırmış oldu…” (5)

Dünün Kombassan’ından bugünün Konya’sına;

Konya ili, ülkemizin makine imalat sanayi alanındaki önemli üretim merkezlerinden biridir. Ülkemizin araç üstü ekipman ve değirmen makinaları sanayinde lider firmaları Konya ilinde bulunmaktadır. Türkiye’deki pazar liderliğinin yanı sıra dünyada piyasalarında önemli bir yere sahiptir.

Konya, endüstriyel hidrolik devre elemanlarından; hidrolik silindir, hidrolik pompa ve hidrolik motor üretiminde Türkiye’nin en önemli üretim merkezlerinden biridir.

Uzun ve büyük çaplı hidrolik silindir üretiminde Türkiye’de ilk sırada, Avrupa’da ise ilk 3 içindedir. Makine imalat sektörünün Konya ihracatındaki payı giderek artmakta olup; 2010 yılı ihracatındaki % 23,5’luk payla ilk sırada yer almaktadır.” (Kaynak; Sanayi bakanlığı, 2013)

Ayrıca; Konya’da yüzde 95 oranında yerli üretilen ve Fransa başta olmak 12 ülkeye motor ve traktör ihracatı gerçekleştiriyor.

Bu ülkede yaklaşık 60-70 yıldır (Devletin her türlü desteği ve teşviki ile) iki-üç firma tarafından montaj bantlarında otomobil üretilmektedir. Ve neden bu firmalar yerli otomobil üretmemektedirler?

Aramızda kaç kişinin, Konya’nın tırnağı ile toprağı kazırcasına (şaka değil) Çin’e rakip olabilecek alt yapıyı kurduğunu ve özellikle İslam ülkelerine binlerce dizel motor ihraç ettiğini bilmektedir?

Bu şirketlere 28 Şubat’ta ne oldu dersiniz?

Bu memleket evlatlarının tırnakları ile toprağı değil, taşı kazıyarak oluşturduğu bu şirketler, 28 Şubat döneminde batırılırken :

-O dönemdeki medya bunları neden yazmadı,

Milli Bankalar neden Bu yatırımcı insanlarımıza destek olmadı,

Devlet-Bürokratlar neden bunlara sahip çıkmadı,

Neredeydi, bu ülkenin “Siyasi bağımsızlık yetmez, ekonomik bağımsızlıkta gerekli” diyen Mustafa Kemal’in Kahraman Askerleri ?

Neredeydi, bu ülkenin aydınları, öğretmenleri, akademisyenleri,

Neredeydi, bu ülkenin, Bayrak ve Vatan severleri ?

Üzerlerine ölü toprağı mı serpmişlerdi?

Devam edecek

www.canmehmet.com

Resim; www.dunyabulteni ‘nden alınmıştır

(*)”..Başkan Eisenhower’e mektubunda Rockefeller, düşüncelerinin en somut örneği olarak İran’ı göstermişti: “Ekonomik yardımı harekete geçirerek, diyordu, İran petrolüne el koymayı başardık ve bu ülkenin ekonomisine yerleştik. İran’da ekonomik konumumuzun güçlenmesi bu ülkenin dış politikasının kontrolümüz altına girmesini ve özellikle Bağdat Paktı’na üye olmasını sağladı. Bugünkü İran Şahı, elçimize danışmadan hükümetinde herhangi bir değişiklik yapmaya bile cesaret edememektedir.” ‘Balığın yeme ihtiyacı var’

“Bayrağın ticareti takip etmesi”nin bir Amerikan geleneği olduğu notunu düşen Rockefeller, Amerikan ekonomik yardımının “bizimle dost olan ve bize uzun süreli, sağlam askeri paktlarla bağlanmış bulunan anti-komünist hükümetlerin iktidarda olduğu ülkelere yapılacak yardımların ve açılacak kredilerin öncelikle askeri nitelikte olması” gerektiğini belirtiyor ve oltaya yakalanmış balığın yeme ihtiyacı olmadığını ifade ediyordu.

Örnek olarak Türkiye’yi göstermişti.M. Emin Değer’in kitabına ad olacak “Oltadaki Balık Türkiye”ye yapılacak genişletilmiş iktisadi yardımın, bazı durumlarda, istenilenin tersi sonuçlar verebileceği, yani bağımsızlık eğilimini arttırıp varolan askeri paktları zayıflatabileceği kaygısını dile getiriyordu. “Türkiye gibi ülkelere doğrudan yardım da yapılabilir, ama bu, ancak bize uygun ve bağlı hükümetleri iktidarda tutacak ve bize muhalif hükümetleri zararsız bırakacak biçim ve miktarda olmalıdır” diyordu.”

(**) Necdet Sevinç, Sanık Yazılar, s.163 (“Ajan Okulları”, Necdet SEVİNÇ, Sahife;21) Daha fazlası için:http://www.canmehmet.com/turkiyede-ne-degisti-de-az-gelismislik-zinciri-kirildi-ve-yuksek-teknoloji-uretilmeye-baslandi.html

(1)ROBERT KOLEJ’I KURAN MİSYONERİN ANILARI, Türkler Arasında, CYRUS HAMLIN Daha fazlası için bakınız: http://www.canmehmet.com/robert-kolej-dosyasi-fatihin-hisar-taslarindan-tersine-fetih-icin-yapilan-bir-okulunun-hikayesi-1.html

(2)http://www.sozcu.com.tr/2015/yazarlar/yilmaz-ozdil/the-imam-983403/

(3)Daha fazlası için bakınız; http://www.canmehmet.com/yesil-anadolu-sermayenin-huzunlu-hikayesi.html

(4) 2005-10-14 Veli Toprak, Yeni Şafak

(5) 2006-08-19 Tümgazeteler.com http://www.tumgazeteler.com147

CHP, Halkın Vermediği İktidarı, Şirinlik Yaparak Amerika / NATO’dan Alabilir mi?

 

 

Türkiye’yi NATO’ya CHP sokmuştur. Uçak Fabrikaları, İnönü-Bayar ikilisince kapatılmıştır.

 

Ali Fethi Bey, Paris Büyükelçiliği’nden dönüşünde, Mustafa Kemal Paşa’nın önerisiyle (12 Ağustos 1930 tarihinde) Serbest Cumhuriyet Fırkası’nı (Partisi’ni) kurdu. Ancak, Serbest Cumhuriyet Fırkası (SCF), kısa sürede geniş bir halk desteği kazanarak Cumhuriyet Halk Fırkası (M. Kemal Paşa’nın Partisi) yönetimini kaygılandırdı.

SCF’nin iktidara ancak cumhurbaşkanıyla (M. Kemal Paşa ile) çatışarak gelebileceğini kavrayan Fethi Bey, bunun çok ağır sonuçlar yaratacağı inancıyla, (yaklaşık üç ay sonra) 17 Aralık 1930’da Dahiliye Vekâleti’ne (içişleri bakanlığına) başvurarak SCF’nın feshedildiğini açıkladı. (1)

Mustafa Kemal Paşa, kendi onayıyla kurulan partiye, halkın büyük ilgisi karşısında :

“…Bu vefasızlık neyin nesi ?” diye sorduğunda, kendisine Halk dışarıda kaldı.” (2-a) yanıtı verilir.

* * *

Peki, Halk neden dışarıda kaldı ?

Halk; beklentilerine ve değerlerine sahip çıkılmadığında, kendisini yönetenleri sorgulamaya başlayacaktır.

Beni gerçekte kim yönetiyor ?

Seçtiğim temsilcilerim mi ?

– Seçmediklerim, birilerinin atadıkları mı ?

Bu noktada, Cumhuriyet ve Demokrasi konusuna açıklık getirilmelidir.

Cumhuriyet, “Temsili Yönetim”dir.

Elbette, seçimler (şaibesiz) serbest, seçilenler halkın tercihi ve halkın özgürlüğünün / haklarının savunucuları ise…

Yok eğer (!); seçimler güdümlü, (temsilciler) seçilenler yalnızca birilerinin tercihi ve (göstermelik olarak) meclisten çıkartılan yasalar da halkın rızası hilâfına yapılmışsa; öne çıkan temsilciler, halkın çıkarlarına uzak ve ilgisiz kalacak, doğal olarak da halk, (beklentileri ve kabul görmemiş değerleri ile) dışarıda kalacaktır.

Gerçeğinde de, Cumhuriyet yönetimlerinde ‘devlet’ öne; Demokratik yönetimlerde ise ‘kişi hakları’ öne çıkmaktadır. (3)

Tarih, ibret alınmadığı için mi tekerrür eder ?

  1. Dünya Harbi’ni (Almanya’nın yenilgisi üzerine) Demokrasi Cephesi denilen Müttefikler kazanmış ve sıra, ülkelerin demokratik esaslara göre düzenlenmesine gelmiştir.

“Dünya ve Türkiye, 1945 ilkbaharına böyle bir havada girerken, ‘Dünyaya uyum sağlamak için’ içeride de gözler Milli Şef İnönü’ye çevrilmiştir. Çünkü, Türkiye’de otoriter rejim bütün özellikleriyle sürüyor, her şey İnönü’nün iki dudağı arasında, söylediklerine göre cereyan ediyordu.

Atatürk döneminde demokrasiye geçememenin gerekçesi olarak Devrimleri korumak gösterilmişti. İnönü, kendi döneminde harp sıkıntılarını gösteriyor. Artık, Devrimlerin tehlikeye gireceği endişesi yoktur. Çünkü bunlara ‘tutmuş’ gözü ile bakılıyordu. Sonra, bunları korumak için kurulacak partilerle ‘muvazaa anlaşmaları’ yapılacaktır.” (4)

İnönü’ye göre, Tek Parti düzeni ilelebet yaşayamaz. Yıkılırsa birçok kazanımlar heba olur. İnönü’nün bundan kastı, bir halk ayaklanması veya darbe anında Atatürk’le beraber yaptığı devrimlerin tehlikeye girmesidir. Yumuşak bir geçişle bunlar korunmalıdır. (İnönü’nün Demokrasiye Geçiş İsteği, 19 Mayıs 1945 tarihli Nutku*)

İnönü: “Amerika’ya Demokrasiye Geçeceğimizi Müjdeleyiniz”.

Bunun bariz belgesi, 5 Mart 1945’de Dışişleri Bakanı Hasan Saka’nın başkanlığındaki heyetle San Fransisco’ya giden Feridun Cemal Ekin’in yazdığı bir hatıra yazısında şöyle dile getirilmiştir: “Amerika’ya Dışişleri Bakanı rahmetli Hasan Saka’nın başkanlığı altında, benim de delege olduğum geniş bir heyetle katılacaktık. Cumhurbaşkanımıza veda ettim. İnönü bana şu kayda değer sözleri söyledi :

‘Amerikalılar çok partili demokrasiyi ne zaman kuracağımızı sizlere sorabilirler. Bu soruya şöyle cevap verirsiniz : Savaş bitince, bu amacı gerçekleştirmek Cumhurbaşkanımızın en aziz arzusudur.’ (5).

Dikkate değer nokta şudur ki; Cumhurbaşkanı, San Francisco’daki devletlerin delegelerine ve özellikle Birleşik Amerika’ya, Türkiye’de çok partili hayatın yakında başlayacağı hususunda teminat gönderirken, Türk kamuoyu, rejimde bu türlü bir değişiklik yapılacağı hakkında henüz kesin bir bilgi sahibi değildi. (6)

İnönü, Celal Bayar’a Demokrat Parti’yi kurdurtacak (**), ancak işin sonunda Mustafa Kemal Paşa ve İnönü’ye başbakanlık yapmış olan Celal Bayar canını kurtarsa da, İzmir Amerikan Koleji mezunu olan Adnan Menderes (İngiltere-Amerika’nın Iraktaki çıkarlarına engel olmuş olmalı ki), düşürülen uçaktan sağ kurtulsa dahi, idamla muhalefetin bedelini ödeyecektir.) (***)

Sonradan yaptırtılan darbelere bakılınca, aslında ABD ve Avrupa, bizlerin (gerçek) demokrasiye geçmesini istememektedir.

Peki, neden ?

Çünkü halkın seçtiği bir liderle kimse oynayamaz ve uluslararası ikili anlaşmalarda, Arap ülkelerinin diktatörlerine olduğu gibi, (devirmekle) tehdit edilerek diledikleri anlaşmaları yaptırtamazlar. (Dileyenler, 12 Eylül darbesinden sonra verilen tavizlere ve Yunanistan-NATO meselesine bakabilirler.)

* * *

Batılılar (ABD / NATO), Neden bir ülkede darbe yaptırtır ?

“…Darbe sürecinde İran’da görevli bulunan İngiliz subay, elçi ve konsoloslar, gayet gizli davranarak, askerlere ve darbenin diğer figüranlarına para dağıtmışlardır. Darbe sonrasında İngiliz elçi Loraine’den İran tahtını isteyen Rıza Han (Şah), emeline ulaştıktan sonra İran’ı İngiltere adına yönetmeye başlamıştır.” (7)

Yazılanlardan anlaşılan : Dış devletler, 3. bir ülkedeki bir darbeyi destekliyorsa bu, o darbecileri kendilerine “Vekil” tayin etmiş olmalarındadır. Bu anlayışı büyük bir örtü olarak, benzer durumlara yayabilirsiniz.

www.canmehmet.com

Açıklama ve Kaynaklar :

(*) İnönü’nün 19 Mayıs Nutku: Açıkçası Türkiye, demokratikleşmesi için İnönü’den gelecek bir açıklamayı beklerken, İnönü’nün 19 Mayıs 1945 tarihindeki Gençlik ve Spor Bayramı dolayısıyla, Ankara’daki, 19 Mayıs stadında verdiği nutukta, demokrasiye geçiş isteğini dile getirmesi hem sürpriz oldu hem de sürpriz olmadı. Sürpriz oluşu, geniş halk kitlelerine yönelikti. Sürpriz olmayışı bir kısım aydın ve bürokratlar nezdinde idi. Çünkü bunlarda İnönü’nün demokratikleşme mesajı verme ümidi çok kuvvetli idi.

İnönü, nutkunda demokrasiye geçmeye yönelik isteğini şöyle dile getirdi: “Memleketimizin siyasi idaresi, Cumhuriyet; kurulan halk idaresinin her istikamette ilerlemeleri ve şartlarıyla, gelişmeye devam edecektir. Harp zamanlarının ihtiyatlı tedbirlere lüzum gösteren darlıkları kalktıkça, memleketin siyasi ve fikri hayatında demokrasi prensipleri daha geniş ölçüde hüküm sürecektir. En büyük demokrasi müessesi olan Büyük Millet Meclisi, ilk günden itibaren idareyi ele almış ve memleketi demokrasi yolunda mütemadiyen ilerletmiştir.

Büyük Meclisin şimdiye kadar parlak bir surette ispat ettiği hakikat, halk idaresinin, memleketi serbest düşüncelere ve hürriyet hayatına alıştırmaya eriştirmesi, geçmişte olan otoriter idarelerden daha kuvvetli olmuştur. Büyük Meclis, az zamanda büyük inkılaplar geçirmiş bir memleketin, sarsıntılara uğramadan, daha ziyade ilerlemesini temin edecektir.

Türk Milleti, İkinci Cihan Harbi’nde, siyasi ve mânevi bakımdan temiz ve başarılı bir imtihan geçirmiştir. Büyük Millet Meclisinin kudretli elinde olan millet idaresi, demokrasi yolunda olan gelişmesinde devam edecektir.”  (İnönü, Söylev ve Demeçleri, 1919 -1946, C. I, s. 442)

(**) Bakınız : http://www.canmehmet.com/yenilmis-galipler-inonu-celal-bayara-dpyi-anlasmali-kurdurdu-ve-menderes-harcandi-4.html

(***) Uçak ve fazlası için bakınız : http://www.canmehmet.com/bir-mektup-ve-yikanan-bulasiklar-anne-ne-olur-affet-bizi-gec-geldik.html

(1) Daha fazlası için bakınız : http://www.canmehmet.com/m-kemal-pasa-abdde-oldugu-gibi-bizde-de-cumhurbaskanini-halk-secer-chpye-soruyoruz-baskanlik-sistemine-itiraz-ettiginizde-1.html

(2-a) Daha fazlası için bakınız : http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=111374

(2-b) “Serbest Fırka Hatıraları”. Yazar : Ahmet Ağaoğlu. Sahife : 46 – 48 – 327.    Daha fazlası için bakınız : http://www.canmehmet.com/bir-ortu-daha-kalkiyor-demokrat-parti-chp-tarafindan-kurduruldu-ve-menderes-feda-mi-edildi.html

(3) Daha fazlası ve kaynaklar için bakınız : http://www.canmehmet.com/chp-cumhuriyeti-ataturk-muhalefetin-artmasi-karsisinda-soruyor-bu-vefasizlik-neyin-nesi-cevap-halk-disarida-kaldi-2.html

(4) “Saklanan Gerçekler : Demokrasiye Nasıl Geçtik”. Yazar : Süleyman Kocabaş. Sahife : 27.

(5) A.g.e, Sahife : 30.

(6) “Türkiye’de Demokrasiye Geçiş, 1945-1950”.  Yazar : Rıfkı Salim Burçak. Sahife: 45 – 46.  (“Nihat Erim, İnönü, Demokrasi ve Dış İlişkiler”. Milliyet, 14 Ocak 1974’den.)

(7) Daha fazlası için bakınız : http://www.sosyalarastirmalar.com/cilt6/cilt6sayi27_pdf/karadeniz_yilmaz.pdf

Hristiyan Bir İngiliz Casusun Gözünden : İslam’da Çok Eşlilik

Herkesin gerçeği bilgisi ölçüsündedir.

 

Çok eşlilik” gibi, yanlış anlaşılan ve yanlış anlaşıldığı için çok tartışılan bir konunun, Hristiyan bir İngilizin (casusun) yazdığı kitapta, üstelik de dönemi ile tutarlı gözüken açıklamaları, meraklıları için ilginç olacağı düşüncesi ile aşağıda aktarılmaktadır :

…  

İSLÂMİYET

Çokeşli Evlilik

Doğu ve Avrupalı milletlerin adet ve duygularındaki farklılıklar nedeniyle, çok eşli evlilik konusunu ele almak son derece güçtür. Çok sayıdaki kadını eş olarak almanın; ne Eski Ahit’te, ne de Yeni Ahit’te yasaklanmış olduğu anımsanmalıdır. Altıncı yüzyıldaki çok eşlilik, Arabistan’da o zamanlar hüküm süren örf ve adetler gözönünde bulundurulduğunda, genel anlamı ile yararlı bir kurumdu. Kurumu belirli kısıtlamalar altında teşvik ederek Hz. Muhammed, o dönemde Arabistan’da çok rastlanılan kız çocuklarının öldürülmelerini böylelikle önlemiştir. En sert kısıtlamalara tabi olan fuhuş ise, çok eşli evliliğe izin verilmek suretiyle hemen hemen tamamen terk edilmiş oldu. Yine o dönemde çok görülen aile içi cinsel istismar da şiddetle cezalandırılmış ve kısa sürede ortadan kalkmıştır.

Ve kesinlikle söylenebilir ki, çok eşli evlilik, bizim Avrupa’daki mesleki sokak ahlâksızlığına kıyasla çok daha az aşağılayıcıdır.

Kölelik

İslamiyet’in köleliğin tüm dehşetinden sorumlu olduğunu söylemek korkunç bir pervasızlıktır. Kölelik, İslamiyet ile yaratılmamıştır, İslamiyet’in başlangıcında, Arabistan’da zaten çok rastlanılan bir iş alanı idi. Kaldı ki Hz. Muhammed bu durumu hakir görüp, merhametsizliğini yermiştir.

İslamiyetin 13 yüzyıl önce, o dönemin en barbar halkı arasında kurulmuş olduğu çoğu kez unutulur.

…ancak bu çöl adamı, Roma veya başka yerlerdeki sözümona uygar Hıristiyanlara göre zeka, dürüstlük ve içtenlikte çok daha fazla üstündü. Köleliği toptan kaldırmak hiç de güvenli bir politika olmayacağı gibi, o da bunu başarabilecek kadar güçlü değildi. Aksi halde böylesine bir girişim, Arabistan için bir yıkım ve muhtemelen, (inancı üzere) tek tanrılı bir ibadet biçimini yerleştirmek olan kendi yüce görevini de yerine getirmesini önlemiş olacaktı.

Ne var ki O, köleliğin tüm kötülüklerini önemli ölçüde azalttığı gibi, kölelere karşı zulmü de yasakladı. Avrupa’nın uygarlık kanunları sistematiğinin kurucusu olan Romalılar ise hiçbir cezai yaptırıma tabi olmaksızın, kölelerini dövüp öldürmekte serbesttiler ve Yahudileri de köle karşılığında değiştirirlerdi.

Hatta Hıristiyan toplumlar arasında bile köleliğin nisbeten yakın bir geçmişe kadar yaşayagelmiş olması da ayrıca kötü bir ündür. Times gazetesinde yazan Canon Taylor, 7 Ekim 1887 tarihli bir makalesinde şunları yazar :

“İslamiyeti kabul etmiş olan Afrikalı bir kabile, artık paganlığa geri dönmeyeceği gibi, Hıristiyanlığı da asla sahiplenmez. İslamiyet, uygarlık adına, Hristiyanlıktan çok fazlasını yerine getirmiştir. Örneğin, İngiliz görevlileri veya gezginlerinin İslamiyetin pratik sonuçları hakkında söylediklerine bir bakalım. Zenci bir kabilenin İslamiyete sarılmasından sonra, buradaki pagan (ilkel) inançları, şeytana tapınma, insan kurban etme, çocuk kurban etme, cadılık derhal kaybolur. Çok eşli evlilik ve kölelik bir düzene bağlanır ve bunların kötü yanları gem altına alınır.”

Bir Afrika gezgini olan bay G. Thompson, 10 Kasım 1887 tarihli Times’da, İslamiyet’in iyi bir çok tarafını ayrıntıları ile anlattıktan sonra şöyle devam eder : “İslam ve uygarlığın tohumları, kıtanın her yanı, huşu veren yüzlerce ibadethaneden yükselen bir uğultu ile inleyinceye kadar sayısız vahşi kabile arasına saçılmıştır; ve sabah, ğğle ve akşamları, artık İslam’ın düsturu yükselmekte ve daha önceleri ağaç gövdeleri ve kayaların önlerinde eğilen dizler, bu kez tek bir Tanrı’nın huzurunda secde etmekte, bir zamanlar kardeş etinin verdiği hazdan titreyen dudaklar, Tanrı’nın yüceliği ve bağışlayıcılığı için yakarmaktadır’

 

İslamiyet ve İlerleme

Genellikle rastlanıldığı üzere, İslamiyet’in her ne şekilde olursa olsun ilerlemeye bir engel teşkil ettiğine inanıyor olmak, son derece vahim bir hatadır. Tam tersine, İslami öğretilerin bütün alanları ile ilmin öğrenilmesi için her türlü teşviki sağladığı görülür.

Bunun için öğrenim ve bilimin dikkate değer derecede yeşerdiği Arap imparatorluğu zamanlarından daha büyük bir kanıt göstermeye gerek yoktur. Ben de burada Harrow’lu (İngiltere’de bir kent, ç.n.) Bay Bosworth Smith’in kaleminden çıkma şu satırlara yer vermek cesaretinde bulunmak isterim :

“Avrupa tarihinin en karanlık döneminde beş yüz yıl boyunca Araplar, öğrenmenin meşalesini insanlığa tutmuşlardır. Zeus’un dokuz kızını (**) mitolojinin derinliklerinden çağırıp davet edenler Araplardır; sanatın ve bilimin dallarında büyük Yunan ustalarının eserlerini toplayıp tercüme eden, Apollonius’un geometrisini özümseyen ve Aristo’nun mantık zırhında saklı silahları ele geçiren yine onlar olmuşlardır.

Aynı şekilde tarım ve astronomi bilimlerini geliştiren ve kimya ve cebiri yaratanlar Araplardır. Onlar şehirlerini, üniversiteler ve kütüphanelerden başka cami ve saraylarla süslemişler ve Avrupa’yı Cordoba’dan bir felsefe okulu, Solerno’dan ise bir tıp okulu ile beslemişlerdir.’

Böylesine küçük bir kitapta, İslamiyet’e karşı yapılan suçlamalara bütünüyle yer vermek mümkün değildir. Yine de bu sorunu dürüst ve yansız bir şekilde ele alarak, kötülüğün dinin kendisinde değil, ama İslamiyet adına yönetimde bulunanların politikalarında bulunduğunu göstereceğime inanıyorum. (1)

 “Çok Eşlilik ve İslam hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyenler, değerli İslam Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman’ın makalesinin tamamını aşağıda verilmiş olan linkten okuyabilirler.

Bahse konu makaleden kısa bir özet :

Çok Eşlilik ve İslâm
Kur’ân-ı Kerim’in, birden fazla kadınla evlenmenin meşrûiyetine, doğrudan buna yönelik bir ifade ile değil, bir başka münasebetle (yetimlerin hakkını korumaktan söz ederken) temas etmiş olması düşündürücüdür. Şöyle buyuruluyor: “Yetimlere mallarını verin, temizi pis olanla değişmeyin, onların mallarını kendi mallarınıza katarak yemeyin; çünkü bu büyük bir günahtır. Yetimlerin hakkına riayet edememekten korkarsanız (bunların yakasını bırakın da) beğendiğiniz kadınlardan ikişer, üçer, dörder nikâhlayın; haksızlık etmekten korkarsanız bir tane kadın veya mülkiyetinizde bulunan câriye (ile yetinin); bu, adâletten ayrılmamanız için en uygun olanıdır (Nisâ: 4/2-3).

…Âyetin dolayısıyle temas ettiği birden fazla kadınla evlenme imkânı ve âdeti, İslâm’ın geldiği çağdan çok öncelere kadar uzanmaktadır. Şu hâlde İslâm bunu (teaddüd-i zevcâtı, poligamiyi) getirmemiş, mevcût uygulamayı belli şartlara ve hukuka bağlayarak devam ettirmiştir. Devam ettirirken de iki durumu birbirinden ayırmış gibidir :

  1. a) Henüz evlenmemiş olanlara -bu âyette- bir kadınla yetinmelerini tavsîye etmiş, birden fazla kadınla evli olanlar için adâlete riâyet edememe tehlikesinin bulunduğunu, bundan uzak kalmanın en uygun yolunun ise bir kadınla evlenmek olduğunu dile getirmiştir.
  2. b) 129. âyette ise birden fazla kadınla fiilen evli olanlara hitap etmiş, birden fazla kadın arasında adâlete tam riâyetin mümkün olmadığını bir kere daha hatırlattıktan sonra hiç olmazsa adâletsizlikte, farklı ilgi ve muamelede ölçünün kaçırılmamasını istemiştir.

Bu gerçeklik karşısında beklenirdi ki Allah Teâlâ birden fazla kadınla evlenmeyi yasaklasın; ancak O, zarûretleri, mübrem ihtiyaçları, fevkalâde halleri bildiği için bunu yasaklamadı, kulların uygulamada zorlanacakları bir yasak hükmü yerine ikili bir tavsiye ile yetindi: [Daha fazlası için bakınız : (2)]

İnsan okuduğu ve edindiği bilgiler doğrultusunda karar verebiliyor. Bu manâda, Hintlilerin ifade ettiği gibi : Herkesin gerçeği, bilgisi kadardır.

İslam, çok eşliliği getirmemiş ve önermemiş; aksine olumsuzlukları konusunda sıkça uyarmıştır. Bu konuda bir zaruret olabilecekse, bunu da katı şartlara bağlamıştır.

“Yeryüzündeki canlıların en kötüsü, aklını kullanmayanlardır.” (Enfal, 22 ayet) 

www.canmehmet.com

Resim :

http://vitaminw.co/society/why-polygamy-illegal-us

Açıklama ve kaynaklar:

(*) “BİR İNGİLİZ CASUSUNUN RAPORU : TÜRKİYE’NİN DÜŞÜŞÜ ve YENİDEN DOĞUŞU”. Yazar : H. ANTHONY SALMONE, .

Yazar hakkında : II. Abdülhamid Dönemi’nin ilk “Reform Hareketi”nin ve onun liderlerinin sözcülüğünü yaptığını kuvvetle vurgulamasının yanında, Osmanlı topraklarında rejim (Abdülhamid) karşıtı bir gazete çıkartması, özellikle hilâfet kurumu üzerinden, Arap Halklarını Türklere karşı kışkırttığını itiraf etmektedir. Reform ve muhalif hareketlerini, 1993 yılındaki (1800’li yılların arşiv belgelerinin) açıklamalara göre, İngilizler lehine paralı bir ajan yapmıştır.

(**) Antik Yunan mitolojisine göre, tanrı Zeus’un her biri farklı sanat ve bilim dalını temsil eden dokuz kızı bulunurdu. Bunlardan Calliope – epic şiiri, Clio – tarihi, Erato – lirik ve erotik şiiri, Euterpe – müziği, Melpomene – trajediyi, Polyhymnia – çoksesli şiiri, Terpischore – dansı, Thalia – komediyi, Urania – astronomiyi temsil ederlerdi, (Kitap çevirmeninin notu).

(1) A.g.e. Sahife: 77’den, 84’e.

(2) Çok Eşlilik ve İslâm, Hayrettin Karaman.  http://www.hayrettinkaraman.net/yazi/hayat/0103.htm