ABD Neden Geriliyor? Silah İcat Oldu Mertlik, Nükleer İcat Oldu İnsanlık Bozuldu

 

ABD Başkanı Nixon : ”Oraya demokrasiyi savunmaya gitmiyoruz, çünkü Kuveyt demokratik bir ülke değildir, o bölgede de zaten öyle bir ülke yoktur. Oraya bir dikta rejimini yok etmeye de gitmiyoruz. Oraya uluslararası hukuku da savunmaya gitmiyoruz. Oraya gidiyoruz ve oraya gitmeliyiz, çünkü bizim hayati menfaatlerimize dokunulmasına izin vermeyeceğiz.” (1)

Amerika’yı bir örnekle daha tanımaya çalışalım:

ABD Eski Dışişleri Bakanı Condeleezza Rice’ın, Washington Post’a yazdığı makaleden: Rice : BOP ile Türkiye ve 22 ülke değişecek.

Başkan George Bush döneminde Dışişleri Bakanı olan Condoleezza Rice, Büyük Orta Doğu Planı (BOP) ile ilgili en çarpıcı açıklamayı ABD’nin Irak’ı işgalinden sonra yapmıştı. Önceleri, ABD’nin güvenlikten sorumlu danışmanı (sonra dışişleri bakanı) Rice’ın, 2003’te Washington Post gazetesinde yayınlanan “Transforming The Middle East” (Orta Doğu’yu Dönüştürmek) başlıklı yazısında, Fas’tan Basra körfezine kadar Ortadoğu’da bulunan 22 devletin yönetim, sınır ve haritalarının değiştirileceğini, Türkiye’nin de bunların içinde olduğunu belirtmişti.

Aba altından sopa gösterdi
ABD’nin 90 yıllık projesini, 2003’te genişleterek ve BOP adıyla yeniden sahneye koyan eski Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, adım adım yürüyen projenin geldiği noktayı ve bundan sonra neler olabileceğini Washington Post’a yazdığı makalede ortaya koydu.

Rice, Orta Doğu’da bölünüşün bitmek üzere olduğunu vurgularken, tek istisna yaptı: Türkiye’de Kürt meselesi!

İsrail’e koruma kalkanı
Rice, BOP ile ilgili en çarpıcı açıklamayı ABD’nin güvenlikten sorumlu danışmanı olduğu 2003 yılında yapmıştı. Rice, ‘Orta Doğu’yu Dönüştürmek’ başlıklı yazısında, Fas’tan Basra Körfezi’ne kadar Orta Doğu’da bulunan 22 devletin rejiminin, sınır ve haritalarının değiştirileceğini, Türkiye’nin de bunların içinde olduğunu vurgulamıştı. Buna göre, ABD bu proje ile kendisine rakip olabilecek muhtemel bir gücün oluşmasını engellemek istemekle birlikte, rakipsiz askeri gücü ve teknolojik imkânı ile Orta Doğu’yu kontrol altına almak istiyor. Bölgede bulunan petrol ve doğal gaz kaynakları üzerinde denetim sağlamanın yanında, İsrail’i koruma amacı da güdüyor.

Politikamız değişmez
26 Temmuz 2006’da İsrail Başbakanı Ehud Olmert’le Kudüs’te bir araya gelen dönemin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, çantasından BOP dosyasını çıkararak “Yeni Orta Doğu için zaman geldi” demiş,

Türkiye ile birlikte İran, Irak ve Suriye’yi de kapsayan Kürdistan projesi uygulamaya koymuştu.

Barack Obama, 44. Başkan olarak koltuğa oturur oturmaz Wilson’dan Bush’a kadar gelen o haritayı gördü. Bush, ilk parçayı Irak’tan koparıp kuzeyde Kürdistan’ı kurmuştu. Sıranın kendisine geldiğini gören Obama da Suriye’nin kuzeyinden Kürdistan’ın ikinci parçasını koparmak için Esad’ı hedef aldı ve senaryoda figüran rolü verilen Türkiye bataklığa itildi.

Acı gerçek
Dost ve müttefik bildiğimiz ABD’nin Türkiye’ye kurduğu kumpas bunlarla sınırlı kalmadı. Terör örgütü PKK, Bush döneminde, Barzani’nin himayesiyle Kandil’e yerleştirildi, silah ve lojistik destek sağladı, karadan operasyon yapan Mehmetçiğin önü kesildi. Göreve gelen Obama da yine Kandil’i korudu. Bu net ve yalın gerçeklere rağmen Türkiye’den ABD’ye bakan ‘naif uzmanlar’, Obama’nın değiştireceği kaderi beklerken, ABD’nin Ankara Büyükelçisi Francis Ricciardone acı gerçeği hatırlattı : Amerikan politikaları kişiye göre değişmez. ABD’de sandıktan kim çıkarsa çıksın, Türkiye politikası değişmez.” (*)

Yukarıda Eski Başkan Nixon ağzından ifade edilen “Hayati” menfaatler Nedir?

İngiltere Başbakanı Winston Churchill, bunu çok kısa şekilde özetler :

– “Bir damla petrol, bir damla kandan daha değerlidir!”

Amerika neden geriliyor?

“ABD elçisi: ‘Halkbank için uyarımız sonuçsuz kaldı, imparatorluğun çöküşünü izleyeceksiniz !‘. 

Bir grup AB büyükelçisiyle 17 Aralık’ta büyükelçilikte yemekte buluşan ABD elçisi Ricciardone’un, “Halkbank konusunu dile getirmiştik. Sonuç alamadık. Şimdi imparatorluğun çöküşünü izleyeceksiniz” dediği öğrenildi… Kurucuları arasında eski CIA ve MOSSAD başkanının olduğu United Against Nuclear Iran adlı kuruluşunun hazırladığı ve STAR’ın duyurduğu Halkbank raporunda, bu rahatsızlık ayrıntılı bir şekilde dile getiriliyordu. İran’ın Ankara Büyükelçisi Ali Reza Bikdeli’nin sözüyle başlayan raporda, “İran’ın petrol alışverişindeki para transferlerinde kilit olan Halkbank’ın daha da önem kazanacağı” sözleri yer alıyordu.

“…ABD Kongresi’nden çok sayıda parlamenter, bir süre önce Amerikan Dışişleri ve Hazine bakanlıklarına yazdıkları mektuplarla İran devletinin, Halkbank üzerinden yaptığı altın ticaretine karşı önlem alınmasını istemişti.” (2)

Bu habere karşılık;

– “ABD’nin Ankara Büyükelçisi Frank Ricciardone, hakkındaki iddiaları yazılı açıklama ile yalanladı.
Ricciardone, ABD’nin devam eden yolsuzluk operasyonuyla hiçbir şekilde ilgisi olmadığını vurgulayarak, ‘ABD ve Türkiye arasındaki dostluk ve işbirliği iki ülke için de hayati öneme sahiptir. Hiç kimse Türk-Amerikan ilişkilerini böyle asılsız iddialarla tehlikeye atmamalıdır. Böyle bir toplantı yapılmadığı gibi, haberlerde ortaya atılan iddiaların tümü tamamen yalan ve iftiradır’ dedi. (3)

Amerika neden geriliyor?

Amerika’yı ve siyasetini daha iyi anlamak adına aşağıda, 52 yıl içerisinde belirleyici konumdaki  siyaset ve devlet adamlarının görüşü verilmektedir :

1898’de senatör Albert J. Beveridge :

– “Dünya ticareti bizim olmalı, olacaktır ve bunu elde edeceğiz de. Denizleri bizim ticaret gemilerimizle kuşatacağız, büyüklüğümüze yakışır bir filo inşa edeceğiz. Kendi kendilerini yöneten, bizim sancağımızı taşıyan ve bizim için çalışan büyük sömürgeler, ticaret yollarımız boyunca yan yana dizilecektir. Kuruluşlarımız, ticaretimizin kanatları üzerinde sancağımızı dalgalandıracaktır. Ve Amerikan hukuku, Amerikan düzeni, Amerikan medeniyeti ve bayrağıyla, bugüne kadar kan revan içinde olan ama artık Tanrı sayesinde yakında ışıl ışıl olacak kıyılara ayak basacağız. (4)

1945’de, ABD başkanı Truman :

– “Öyle bir zaman gelecek ki, Birleşik Devletler’in ihtiyaç duyduğu pek çok şeyi dışarıdan elde etmemiz gerekecek. Labrador’a ve Liberya’ya gidip, çelik fabrikalarımızın iyi işlemesi için gerekli madeni almalıyız. Bakırımızı dışardan getirtmeliyiz. Arizona’da ve Utah’ta var ama Şili’ninkinden vazgeçemeyiz. Bolivya’da kalay, Endonezya’da kauçuk vardır tabii. Dünyanın diğer kısımlarında ihtiyacımız olan şeylerin bütün listesini de çıkarabilirim”.

Bu ülkeler, oligarşik hükümetlerin aracılığıyla ya da doğrudan alttan idareyle Washington’a elverişli, Amerikan şirketlerinin yoğun olarak yerleştiği, Amerikan finansının ulusal ekonomiyi az çok gizli bir şekilde denetlediği ülkelerdir. (5)

Ve geliyoruz günümüze ve bir İngiliz gazetecinin gözü ile yaşananlara:

…İngiliz gazetesi The Independent’ın dünyaca ünlü Ortadoğu muhabiri Robert Fisk, ABD Başkanı Donald Trump’ın Türkiye’ye yönelik yaptırımları ve gümrük vergilerini yorumlayan bir yazı kaleme aldı.

”ABD, Türkiye’ye, adı duyulmamış bir pastör yüzünden ticaret savaşı mı açmış? Tek kelimesine bile inanmam” başlıklı makalesinde Fisk şu vurguyu yaptı:

”Erdoğan’ın gerçek suçları Rusya’dan S-400 füze sistemi satın alması, ABD’nin Kürt müttefiği YPG’ye verdiği desteğe karşı çıkması ve İslamcı savaşçıların silah, cephanelik, füze yüklü şekilde Türkiye üzerinden Suriye’ye akmasına izin vermesidir.”

…’SANKİ TRUMP’IN UMURUNDA’

”Hapse atılan ya da öldürülen masumları zerre kadar umursamayan Trump, bir anda Türkiye’yi iğdiş etmeye çalışıyor ve bunların hepsi Pastör Andrew Brunson ev hapsinde tutulduğu için yaşanıyor” diye çıkışan Fisk, ”Tek kelimesine bile inanmıyorum. Trump, Brunson’ın aylar süren tutukluluğu hakkında pek az ses çıkardı” vurgusu yaptı.

ABD’deki Evanjelik Hıristiyanların bu tutuklamayı ‘Hıristiyanlığın yargılanması’ gibi sunduğunu belirten Fisk, Trump’ın yaptırım kararlarını ve TL’deki değer kaybını aktardıktan sonra şöyle devam etti:

‘İŞTE ERDOĞAN’IN SUÇLARI’

”Fakat makul olalım. Tüm bunlar bir Piresbiteryen pastör nedeniyle mi yaşanıyor? Hayır. Erdoğan’ın asıl suçlarının listesi şöyle: Türkiye’ye, Rus yapımı S-400 füze sistemi alıyor. ABD’nin Kürt müttefiki YPG’ye desteğini kabullenmeyi reddediyor. İslamcı savaşçıların Türkiye sınırından çok sayıda silah, havan topu ve füzeyle akmasına izin verdi. Ki, o dönem Erdoğan’ın eski dostu Beşar Esad’ı devirmeye çalışan ABD’nin buna hiçbir itirazı olmadı. Ardından, bir Rus savaş uçağını Kasım 2015’te düşürmesi —Moskova bunu hemen boykot etti- sonrasında Erdoğan Putin’e yanaştı. Bu şekilde, Ruslar ve İranlılar, Erdoğan’ı Temmuz 2016’daki Gülen darbesi konusunda ilk uyaranlar oldu. Türk ordusunun iç radyo trafiğini dinliyorlardı ve İstanbul’un Sultanı’na haber verdiler.”

SUUDİLERİN GAZABI

Bu listeye, Türkiye’nin İran’a yönelik yeni Amerikan yaptırımlarını kabul etmeyerek Tahran’dan petrol almayı sürdürmesinin Trump’ın planlarını bozduğunu ekleyen Fisk, ”Trump’ın en yakın müttefiklerinden biri olan ve Pastör Brunson’ın benzerleri için din özgürlüğünün hiç var olmadığı Suudi Arabistan da Erdoğan’a öfkeli” hatırlatmasını yaptı. Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın ‘Türkiye’nin İran ve İslamcı militanlarla birlikte şeytan üçgeninin bir parçası olduğu söylediğini’ anımsattı…(6)

www.canmehmet.com

Resim: Web ortamından alınmış, yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

Kaynaklar:

(*)   a) http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yine-ayni-tezgah-51745h.htm   b) http://www.yenicaggazetesi.com.tr/abd-kurt-kartini-koz-yapma-pesinde-75998h.htm

(1) ABD Başkanı, Richard Milhous Nixon (d. 9 Ocak 1913, ö. 22 Nisan 1994) Başkan Nixon da şunu tekrarlayacaktır: “Tanrı Amerikalılarla beraberdir ve Tanrı Amerikalılar’ın yönettiği bir dünya istiyor.” Demeç, emekliliğe ayrıldıktan sonra Irak işgaliyle ilgili olarak, 7 Ocak’ta New York gazetesine verilmiştir. Kaynak; “BATI TERÖRÜ”, ROGER GARAUDY. (Daha fazlası için:  http://www.canmehmet.com/amerika-ve-ingiltere-osmanlinin-yeni-devlete-donusturulmesinin-neresindedir-8.html

(2) : 21 Aralık 2013, Cumartesi, 02:28 / Star Gazetesi)  http://haber.stargazete.com/politika/abd-elcisi-halkbank-icin-uyarimiz-sonucsuz-kaldi-imparatorlugun-cokusunu-izleyeceksiniz/haber-819016

(3) : http://haber.stargazete.com/guncel/ricciardone-operasyonla-ilgimiz-yok/haber-819099

(4) “BATI TERÖRÜ”, ROGER GARAUDY. Sahife 83.

(5) A.g.e: Daha geniş bilgi ve kaynaklar için bakınız :  http://www.canmehmet.com/amerika-ve-ingiltere-yeni-devlet-olusumuna-hangi-anlayisla-ve-ne-zaman-dahil-oldular-7.html

(6 https://tr.sputniknews.com/avrupa/201808161034792303-fisk-papaz-krizinin-tek-kelimesine-bile-inanmayin/ 

Batılılar ve Trump Sağolsun! Bize Kendilerinin ve Arap Kardeşlerimizin Gerçek Yüzünü Öğrettiler

Batı Medeniyetinde, “Kazanmanın ahlakı yoktur.” Batılılarla iş yapanlar bunu çok iyi öğrenmelidir.

 

Aramızda kaç kişi, Mustafa Kemal’in Çanakkale’de komuta ettiği askeri birliklerin: bir Türk, iki Arap alayından meydana geldiğini bilmektedir? (1) Bununla birlikte “Araplar arkamızdan vurdular!” İddiasındaki gerçeği de.

 “…Yıl 1974… Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan hemen sonraki günler… Türk Silahlı Kuvvetleri adaya başarılı bir çıkarma yapmış ve oradaki Türkleri kurtarmıştı. Onuru kırılan Yunanistan ayaktaydı. Türk-Yunan savaşı her an patlayabilirdi.Türkiye’nin böyle bir savaş için silahlı kuvvetleri hazırdı ama ciddi silah eksikliği vardı. Taner Baytok o dönemde NATO’da görevli bir diplomattı.  Türkiye, İran ve Irak’a silah için başvurdu…”(2)

Başvurulur, ancak, ihtiyacımız olan silah ve malzemeler Libya’da bulunmaktadır.

“…Dışişleri, Libya ile hemen ilişki kurdu. Libya, Kaddafi’nin kapattığı ABD üssünde bol miktarda silah ve malzeme olduğunu, bunları gönderebileceklerini bildirdi. 

Kısa bir süre sonra da 4 uçak dolusu silah ve malzeme Türkiye’ye gönderildi.
* * *
O sırada Ecevit iktidardaydı. Hasan Esat Işık Milli Savunma Bakanı’ydı. Işık, Taner Baytok’u çağırıp Kaddafi’ye teşekkür mektubu gönderileceğini bildirdi.
“Sen atla Libya’ya git ve yeni silah isteğimiz de olduğunu ilet” talimatı verdi.
Genç diplomat bakana şu öneride bulundu: “Efendim, gönderilen ve yeni alacağımız silahların parasını da vereceğimizi bildirelim.”
Bakan bu öneriyi kabul etti ve Baytok Libya’ya uçtu.
Baytok Libya genelkurmay başkanına Türkiye’nin silahların parasını ödemek istediğini iletti ve yeni silah isteğinde bulundu.
Libya Genelkurmay Başkanı “Sizden para almayız. Depolarda ne kadar silah, malzeme varsa hemen gönderelim” dedi.
Heyetteki Türk subaylar üsse giderek işe yarayacak silah ve malzemeleri belirledi. Bunlar 4 DC 9 uçağına yüklenerek Türkiye’ye gönderildi.
Her şey Kaddafi’nin kesin emri ile olup bitivermişti.(3)

Aşağıda anlatılan ikinci olay, o toprakları (Arap Topraklarını) terk ettiğimiz dönemde yaşanmıştır. Olayı aktaran:

“Bizi kimlere bırakıp gidiyorsun Türk” İsimli kitabın yazarı: Selahattin Günay’dır. (1890-1956):

(Günay) Harbiye’den mezun çiçeği burnunda bir teğmen olarak Nisan 1912’de müfreze komutanı olarak Şam’a tayin edildi…Müfreze komutanı olarak Filistin’in çeşitli yerlerinde bulundu. 1914’te, bugün Suriye sınırları içinde kalan Havran’a jandarma komutanı olarak atandı. Osmanlıların 1918’de bölgeden çekilmesine kadar da yörede görev yaptı.

“Bu ayrılış o kadar hazindi ki, bunu layıkıyla izaha imkân görmüyorum. Yalnız şu kadarını söyleyeyim ki, bu ayrılıkta duyduğum hüzün ve elemi babamdan ve baba ocağımdan ayrılışımda duymamıştım. o canım yerleri belki bir daha görmemek üzere terk ediyor, vatanın bu parçasını öksüz ve yetim bırakıyorduk. … Ah o ne acı anlar ve günlerdi. … Nereden ve nasıl haber almışsa, tam vedalaşıp kaleyi terk ederken büyük kapıdan çıktığımda, tahsil görmüş yirmi beş yaşlarında bir arap delikanlısı karşıma çıktı. Onu uzaktan görür ve bilirdim. Fakat konuştuğum bir şahsiyet değildi. iki elimi öptü,

-“Ah siz ve siz Türkler bizi kimlere bırakıp böyle gidiyorsunuz ya Selahattin? Arkanızda koca bir tarih bırakarak buradan ayrılıyorsunuz. Ne yazık ki biz sizleri bulamayacağız” diye hıçkıra hıçkıra ağlıyor ve ayakta duramıyordu. Sonra kalenin duvarına dayandı. Ne çare ki ben yolumdan kalamazdım”(4)

1911 Ekim’inde, İtalya hiçbir uyarıda bulunmaksızın Kuzey Afrika’daki Trablusgarp’e askeri sevkiyata başlayarak kenti ve kıyının bir bölümünü ele geçirdi.

Gitmek isteyen (Osmanlı) subaylar Afrika’ya kendi olanaklarıyla gitmeliydi. Her genç subay gitmeyi planlıyordu. Enver derhal gitmişti bile. Paris’te askeri ataşe olan Fethi de, Marsilya’dan bindiği bir Fransız balıkçı teknesiyle oraya koşmuş ve Tunus’ta karaya çıkmıştı.

Mustafa Kemal diğer iki arkadaşıyla birlikte kara yolunu seçti. İskenderiye’ye vardıklarında İngilizlerin Mısır’ı tarafsız yer ilan edip, sınırı kapattıklarını gördüler. Mustafa Kemal bir Arap kılığına girerek batıya işleyen hafif raylı demiryolundaki bir trene bindi. Yalnızca birkaç kelime dışında Arapça bilmediği gibi, açık renk saçları ve mavi gözleriyle Arap’a benzemiyordu da. Sınır karakolundaki subay bir Mısırlıydı. İskenderiye’deki İngiliz kumandanından Mustafa Kemal’in eşkâlini ve onun tutuklanıp kendisine gönderilmesine ilişkin bir emir almıştı.

Mısırlı, subay, bir Müslüman’dı ve tüm Hıristiyanlardan olduğu gibi İngiliz ve İtalyanlardan da (hiç ayrım yapmaksızın) nefret ediyordu. Tüm yakınlığı ve sevgisi Türklerden yanaydı.

Gene de aldığı emirleri gözden uzak tutması mümkün değildi. Mustafa Kemal’in bir Türk olduğundan emin olunca, mavi gözlü bir başka yolcuyu tutuklayarak, Mustafa Kemal’i dualarla uğurladı.(5)

Bu Mısırlı zabitle geçen olayı Kılıç Ali (Atatürk’ün Hususiyetleri, İstanbul, 1955) şöyle aktarıyor:

Hududa yakın ve demiryolunun sonu olan Ahar Terkip istasyonuna yaklaştıkları sırada kontrol memuru Mısırlı zabit bunları tevkif etmek istemiş.

Mustafa Kemal Bey, zabitin hissiyatı diniyesini kışkırtacak sözlerle işi açıklamaya mecbur olmuş. Zabiti ikna etmiş. Fakat Mısırlı zabit gene de: “Oraya bir an evvel gitmesi lazım gelenler gitsin. Fakat vaziyetiniz o kadar nazarı dikkat celbetti hiç olmazsa içinizden oraya gitmesine beis olmayanlardan birkaçını bize teslim ediniz, ” diye işi pazarlık mevzuuna sokmuş.

Bu görüşmeler neticesinde çarnaçar kafileye katılan Bingazili topçu zabiti ile tüfekçi ustasının ve bir de Kahire’den kendilerine yol göstermek için terfik edilen kılavuzu teslime mecbur olmuşlar. Fakat Mustafa Kemal bunları ne yapıp yapıp kendilerine iltihak ettirilmelerini Mısırlı zabitten rica etmiş, Mısırlı zabit de:

“Müsterih olun kendi atım ile onları da mücahedenize yetiştireceğim,” cevabını vermiş.

Hakikatten de bir müddet sonra arkadaşlarını tekrar serbest bırakıp kafileye kavuşturmuş.” (6)

Şimdi Amerika’ya ve son bir-iki yıllık dönemde yaşadığımız ekonomik hareketlenmelerin arka planına ve ve bize olayı eldivensiz aktaran Amerikalı Michael Rubin’e (*) ve tweetlerine geliyoruz:

Rubin, eski Pentagon görevlisidir ve çok iyi Türkçe bilmektedir.

İşte bahsekonu  tweetleri:

-23 Mart 2017

Acaba Erdogan Katar parasiyla odeme yapamadigi zaman gercekte kac kisi kendisini izleyecek?

-10 Mayıs 2018

Turkiye ekonomik felakete dogru gidiyor ama secimlerde bu cok farkedecek mi? Erdogan secimlerde Turklere hesap vermemek icin Suriyelilere vatandaslik veriyor.

-16 Mayıs 2018

1 dolar 5 TL ne zaman olur? Haftaya? 1 dolar 10 TL hemen secimden sonra mi olacak? Erdogan’in cehaleti ve egosu Turk halkinin alim gucunu ve ekonomik birikimlerini bitiriyor.

-22 Mayıs 2018

Erdogan hicbir zaman Islam dunyasinin lideri olamaz. Zira, Islam durustlugu emreder, Erdogan yolsuzlugu. Islam egitime onem verir, Erdogan’sa kaba ve cahildir. Islam tolerans dinidir, Erdogan irkci. Islam kanunlara saygilidir, Erdogan’sa kanun tanimaz.

-28 Haziran 2018

AGIT secimlerin adil olmadigini soyluyor. Adil secim platforumu Erdoganin oyunun sadece yuzde 44 oldugunu ileri suruyor. MHP nin oyunun 11.1 olmasi imkansiz. Asil bu hileler sonucunda ic savas baslar.

-28 Haziran 2018

Muhalefet liderlerinin  Erdogan tarafindan tehdit edildiklerini inkar etmelerinin 3 nedeni olabilir: (1) gercekten tehdit edildikleri icin (2) ic savastan kacinmak icin (3) zayif olduklari icin. Dogru cevap: 3 sikta dogru!

-09 Ağustos 2018

Erdogan’in durust uzmanlari, egitimli ve batiya acik burokratlari görevden almasından sonra Turkiye’nin yeni Venezuela olmasina sasirmamak lazim.

Eski Pantagon görevlisi Michael Rubin satır aralarında ne demektedir?

-Acaba Erdoğan Katar parasıyla ödeme yapamadığı zaman gerçekte kaç kişi kendisini izleyecek? (Anlaşılan (Arap Kardeşlerimizden) Katarlılar, ülkemizde ciddi miktarda yatırım yapmakta, sermaye getirmektedir.) Amerikalılar, kendileri dışında başka bir yerden kaynak bulmamıza şiddetle karşıdırlar.

Peki, (Tarihimizdeki) Arap Kardeşlerimizin hakketmedikleri düşmanlıklar nereden kaynaklanmakta, bunun arkasında neler yatmaktadır?

Daha doğrusu bu proje (Türk-Arap Düşmanlığı) kime aittir?

Türk-Arap Düşmanlığı, gerçeğinde: Türk, Türkiye ve İslam düşmanlığıdır.  Batılılarla ne zaman bir sorun yaşamışsak (kimi zaman kimi yöneticilerini dışarıda tutarak), bizim için üzülen, yardım için çırpınan Araplar ve Müslümanlar olmuştur.

“Arap (Türk) Düşmanlığı” için halklar arasına ekilen nefret tohumunun arkasında hangi ülkeler ve hangi beklentiler  bulunmaktadır?

..Ben Fransız mekteplerinde okudum. Bugün Suriye, Irak ve Lübnan’da eşraf ve ağaların evlâtları Cizvit mekteplerinde okur. Öteki Arap diyarlarında ise İngilizce hâkimdir. Onlar ya İngiliz mekteplerinde, ya Amerikan kolejlerinde okurlar. Hepsinin gayesi, Türkler hakkında benim sahip olduğum bilgileri telkin etmektir: Hepsi için müşterek düşman Türklerdir. Bu itibarla Arapları malum, hatta gayri malum gayelere sevketmek emelinde olanların ele alacakları yegane mevzuu Türk düşmanlığıdır. Zannediyorum ki, bizim hatamızı bizden sonrakilerde ister istemez düşeceklerdir.(1)

Bu ibretlik sözler, Osmanlı Divan-ı Harbi huzurunda, Arap hareketinin liderlerinden Refik Rızzık Selum tarafından dile getirilmiştir.

Özellikle Petrolün, Sanayi Devrimi ile birlikte öne çıkması, Osmanlıyı o topraklardan sürmek için, Ortaya suni bir “Arap-Türk düşmanlığı” çıkarılmış ve bu suni düşmanlık, ince oyunlarla, oya gibi işlenerek- beslenerek günümüze kadar getirilmiştir.

Maalesef bizler de (çoğunlukla) bu tuzağa düşmüşüz.

Sonsöz:

Her şerde bir hayır vardır.”

“Bir musibet bin nasihatten evladır.”

www.canmehmet.com

Resim: Web ortamından alınmış, yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

Açıklama ve kaynaklar:

(*)Michael Rubin(d.1971). Amerikan Girişim Enstitüsü (“American Enterprise Institute”) adlı kuruluşta çalışmaktadır. Ayrıca Amerikan Donanması Askeri Akademisinde (Naval Postgraduate School) öğretmenlik ve Amerika’da yayınlanan Middle East Quarterly (Ortadoğu bülteni) dergisinin editörlüğünü yapmaktadır. (Vikipedi)

(1) Osmanlının Tasfiyesi, Cengiz Yazoğlu, Sahife:253

(2-3- http://www.hurriyet.com.tr/bir-kaddafi-anisi-17115996

(4) “Bizi kimlere bırakıp gidiyorsun Türk” Selahattin Günay

(5) Daha fazlası ve kaynaklar için bakınız: http://www.canmehmet.com/ulkemizde-yabanci-okullar-ve-bu-okullarin-kurulus-amaclari.html

(6) Atatürk’ün Hususiyetleri, Sahife:34

Amerika’nın Türkiye’ye Yaptırım Tehdidindeki Gerçeği Neden Kimse Anlatmıyor? (3)

ABD ile aramızdaki tartışma konusu, “Papaz Brunson”, gerçekte özel kuvvetler mensubu mu, ajan mıdır? Emekli Albay, Terör uzmanı Ersan Başbuğ’un iddiasına göre (*) “Papaz Brunson”, “ülkemizde CIA adına görev yapmaktadır.”

“FBI eski çalışanı Sibel Edmonds, TRT World’e ABD ile Türkiye arasında yaşanan Brunson krizine ilişkin açıklamalarda bulunarak, “CIA, Brunson’u Türk hapishanesinde iken zehirleyerek öldürmeyi ve hatta bu suçu Türkiye’ye atmayı düşünüyor.” dedi.

FBI eski çalışanı Sibel Edmonds, TRT World’e ABD ile Türkiye arasında yaşanan Rahip Brunson krizine ilişkin şoke edecek açıklamalarda bulundu. Yaşanan krizin ardında Derin CIA’nın olduğunu ileri süren Edmonds, “CIA içindeki bu derin yapı Brunson’u Türk hapishanesinde iken zehirleyerek öldürmeyi ve hatta bu suçu Türkiye’ye atmayı düşünüyor” dedi….”(**)

İlk iki bölüm özetle:

-Amerika, giderek Türkiye’deki beklentilerinde hayal kırıklığına uğramıştır. Bunlardan birisi de: ABD ve AB’nin (Liderlerinin) Ortadoğu’daki hesaplarının tam olarak tutmamış olmasıdır.

-Türkiye, yaptığı ekonomik hamlelerle ekonomik manada ayaklarının üzerinde durmaktadır. Ekonomisi son onbeş yılda üç-dört kat büyümüştür.

-Türkiye, ihtiyacı olan yüksek askeri teknolojik silah ve sistem üretmeye başlayarak, dışarıya olan bağımlılığını yüzde 30-35’ler seviyesine indirmiştir.

-Türkiye, Silah tedarikinde; geçmişten gelen deneyimi (canının yanması!) ile, Batı’nın yanında Rusya, Çin vb. devreye almaktadır. (Rusya’dan, Nükleer Teknoloji ve S-400 Savunma Sistemleri alınması)

-Türkiye, her büyük devlet gibi ve doğal olarak bağımsız bir dış politika sürdürerek; NATO (AB) Müttefikleri yanında, Çin ve Rusya ile iyi ilişkiler kurmak ve sürdürmek istemektedir.

Tüm bunlar geldiğimiz noktada: “Batılı Dostlar!”ımızın hoşuna gitmemiş, öncesinde; “Türkiye Batı’dan (kontrolümüzden çıkıyor!) kopuyor!” benzeri ifadelerle (uyarılmış!) medya üzerinden seslendirilmiş; Arkasından da, tehditler-yaptırımlar havada uçuşmaya, “abanın altında sopa” gösterilmeye başlanmıştır..

“Papaz Brunson” ve “Ajan-Özel Kuvvetler!” meselesinde gerçek nedir?

“Geçmiş şimdinin temelidir.”

Cyrus Hamlin, 1811-1900 yılları arasında yaşamış ABD’li bir misyoner ve eğitimcidir. 1834 yılında Bowdoin College’den mezun oldu. 1837 yılında ise Bangor Theological Seminary eğitimini tamamladı. 1838 yılında American Board isimli kuruluş adına misyoner olarak ABD’den ayrıldı.

Ocak 1839’da Osmanlı İmparatorluğu’na geldi. 1860 yılında Robert Kolej’in kurulması çalışmalarına başladı. 1876 yılına kadar okulun Müdürü olarak görev yaptı…

Hamlin’in klasik üslupla biyografisi böyle. Ama Hamlin’in hayatı ve faaliyetleri asla böyle üç cümleyle özetlenip geçilecek kadar tekdüze değil.

Hamlin, ismi etrafında pek çok iddia ve spekülasyonun dolaştığı cerbezeli bir isim. Örneğin, Türkiye’nin yetiştirdiği önemli fikir adamlarından Nurettin Topçu bir eserinde’ (1)

-“Hamlin’in okulunu kurduğu Boğaziçi Rumelihisarı’na (*) çıkıp, ‘’Fatih’in İstanbul’u aldığı surlardan bu milletin kültürünü fethedeceğim’’ dediğini, “kaleyi içerden ele geçirme davası güttüğünü” ifade etmektedir.

Tarihçi Cezmi Yurtsever de okul binasının inşa edildiği taşların sırf bu maksatla Rumelihisarı’nda kullanılan taş malzemenin aynısından seçildiğini belirterek şunları söylüyor:

-“Robert Kolej’in amacı, Osmanlı yurttaşı yabancı azınlıklardan zeki olan çocukları en iyi şekilde yetiştirip, gelecekte onların ülke yönetiminde söz sahibi olmalarını sağlamaktı.”

Nitekim Bulgar isyanlarında Robert Kolej mezunu gençlerin lider olarak bulunması dikkat çekiciydi.

Hamlin’in görevi sadece İstanbul ‘da bir okul açmak da değildi. O, 1840’lı yıllarda, gelecekte bütün Anadolu’yu saracak olan Anadolu Kolejlerinin de temellerini atmıştı.

Nitekim Anadolu kolejleri içinde Merzifon’da kurulu olanı 1880 ve 90’lı yıllarda Ermeni ve Rum isyanlarının merkezi oldu.” (2)

Hamlin’in kurduğu bu okulun dış güçlerin üssü olarak bir ajan yuvası haline geldiği iddiaları da çok dillendirilen iddialar arasında yer alıyor.

Örneğin, “Türkiye’de ve Dünyada Casuslar” adlı kitabin yazarı Aytunç Altındal, ‘Robert Kolej, ayrıca Osmanlı’daki Amerikalı, İngiliz ve Rum casusların da yuvası olmuştu. Birçok casus, bu okulda öğretmen kisvesi altında faaliyet göstermişti. (3) Diyor ve bahsi geçen kitabında bunları ayrıntılandırıyor.

Yine Robert Kolej mezunu gazeteci-yazar Engin Ardıç okulda Öğretim görevlisi olan ajanları şu cümlelerle deşifre ediyor (4)

“..Bizim A sınıfına Charles Gilchrist gelirdi. Savaş yıllarında SOE, yani İngiliz Özel Harekat Dairesi’nin ajanı olarak komandoluk yapmıştı, görev bölgesi Yunanistan, uzmanlık alanı da köprü uçurmak ve daha önce de nöbetçi Alman askerinin gırtlağını çıt çıkarmadan jiletle kesmek.

…Bayan Mary, Doğan Nadi’nin eşi, …savaş yıllarında OSS ajanıymış! …’Office of Strategic Services’, yani Wild Bill’ namıyla maruf William Donovan’ın kurduğu, FBI’ya bağlı olmayan ilk Amerikan dış istihbarat ve harekat örgütü…Gene çok sevgili hocalarımızdan biri olan Hilary Sumner- Boyd’un da MI5 ajanı olduğunu. .

…Son Robert Kolej başkanı John Scott Everton’un CIA ajanı olduğunu biliyorduk. …Bayan Mary, daha sonra. Dünya Bankasında çalışan yeğeni Zeynep’in oğlunun, okulunu bitirince CIA örgütüne ‘analizci’ olarak girmesini önermiş, çünkü çok iyi para veriyorlarmış. …Zeynep’in ablası Emine, Cumhuriyet Gazetesi’nin ortağı ve yöneticisi… Aile, İzmir eşrafından, eni konu zengin ve Ünlü Uşşakizade Ailesi…”

Ünlü istihbaratçı Mehmet Eymür de kendi internet sitesinde yaptığı analizde Robert Kolej bağlamında bize şu ilginç bilgileri aktarıyor (5)

“Kolejin bir diğer öğretim görevlisi Prof John Freeley, ABD Deniz Kuvvetlerinde görev yapmış bir komando subayı. 2. nci Dünya Harbi sırasında Burma ve Çin’de görev yapmış. 1960’da İstanbul Robert Kolej’de “fizik” öğretmenliğine başlamış ve 1993’e kadar İstanbul’da yaşamıştır.

John Freely’nin “Boğaz Sırtlarından Türkiye” isimli Robert Koleji anlatan kitabı, okuldaki sol faaliyetleri de anlatıyor: (…) “İngiltere merkezli Troçkist “Kızıl Bayrak” Birliği, İngiltere ve Avrupa’da etkindi. Marksist Kızıl Bayrak Birliğinin Londradaki merkezinin yöneticisi olan Charles Sumner, 1910 yılında ABD Massachusetts, Boston’da doğmuş, Boston, Oxford’da bir Hıristiyan kilisesinde özel eğitim almıştı. Türkçe, Yunanca, Almanca, Fransızca ve Latin dillerini biliyordu.

Bu örgütte önemli görevler alan ve 1937 ila 1940 yılları arasında “İngiliz Trocki’yi Savunma Komitesi Sekreterliği” pozisyonunda da bulunan Charles Sumner 1940’da İstanbul’a geldi ve İstanbul Robert Kolej ‘de Profesör olarak çalışmaya başladı. 35 yıl Amerikan Robert Kolej ‘de Temel Bilimler profesörü olarak görev yaptı.

O, aslında yukarıda Engin Ardıç’ın “Sola Kitakse” isimli yazısında bahsi geçen Profesör Hilary Sumner-Boyd’du. “Charles Sumner” onun Kızıl Bayrak Birliği’ndeki takma adıydı. Zaman zaman A. Boyd takma ismini de kullanmıştı.

Hilary Sumner-Boyd, 35 yıl Robert Kolej ‘de görev yaptıktan sonra 06 Eylül 1976 tarihinde İstanbul’da öldü ve Feriköy’deki Protestan Mezarlığına gömüldü…

(…)12 Mart darbesinden sonra Sıkıyönetim, İstanbul’u ev ev arıyor teröristleri bulmaya çalışıyordu. 23 Ocak 1972 günü İstanbul’da, 03.00 ile 18.00 saatleri arasında sokağa çıkmaya- sağı konarak, kent genelinde 512.000 ev arandı. İllegal TİİKP – Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi ‘nin Ferit İlsever başkanlığındaki İstanbul yönetimi, malzemeleri ile birlikte, Profesör Hilary Sumner-Boyd’un Robert Kolej kampusu içindeki evinde yakalanmıştı.” (6)

Bakalım Amerika ile ilişkilerimiz, Alman DW Haber Sitesi’nde nasıl değerlendirilmektedir? (7)

“Türkiye’nin kapısındaki yaptırım tehditleri

Türkiye’yi Brunson ve S-400 krizleri nedeniyle yaptırım uygulamakla tehdit eden… ABD’den yeni yaptırım kararları gelebilir mi? Dört soruda derledik.

Hayata geçirilen yaptırımlar neler?

ABD’nin Türkiye ile ikili ilişkilerde gerilime neden olan kriz sürecinde hayata geçirdiği ilk yaptırım Adalet Bakanı Abdulhamit Gül ve İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ya yönelik oldu.

…Kararın ardından iki bakanın da bu ülkede herhangi bir mal varlıklarının olmadığını açıklaması, ABD’nin hamlesini sembolik bir mahiyette bırakıyor. Ancak ABD’nin bir NATO müttefikine ilk kez böyle bir yaptırım uygulaması, tarihi bir adım olarak görülüyor…

F-35’lerin teslimatı durdurulur mu?

ABD’nin yürürlüğe koyma aşamaları bakımından en fazla ilerlediği ikinci yaptırım konusu ise yeni nesil savaş uçakları F-35’lerin teslimatı oldu. F-35’lerin Türkiye’ye teslimatının engellenmesi için ABD Kongresi’nde aylardır sürdürülen girişimde Çarşamba günü yeni bir adım atıldı. ABD Senatosu, uçakların Türkiye’ye teslimatının geçici olarak durdurulmasına imkân tanıyan bir yasa tasarısını onayladı…

Türkiye’nin Rusya’dan alacağı S-400 hava savunma sistemi ve bu sistemin Türkiye’den ortaklaşa yönetilen Amerikan silah sistemlerine etkileri konusunda değerlendirmeleri içermesi talep ediliyor. Washington daha önce S-400 hava savunma sisteminin NATO hava ve füze savunma sistemine entegre edilemeyeceği konusunda Ankara’yı uyarmıştı.

…Senato’da kabul edilen tasarıda, ABD ile Türkiye arasında uzun süredir gerginliğe neden olan papaz Andrew Brunson’ın durumundan duyurulan endişeye de yer veriliyor. Tasarıda, “haksız yere ve kanunsuz bir şekilde” tutuklanan Brunson dâhil bazı ABD’li vatandaşların Türkiye tarafından NATO yükümlülüklerine uygun olarak (Bu ne demekse! canmehmet notuderhal serbest bırakılması ve bu kişilerin yargılandığı davaların “vakitlice, adil ve şeffaf biçimde sonuca bağlanması” isteniyor…

Trump’ın ABD’li papaz Brunson’ın uzun süreli tutukluluğu nedeniyle “büyük yaptırımlar” uygulayacaklarını açıkladığı 26 Temmuz günü, Amerikan Senatosu’nun Dış İlişkiler Komitesi Türkiye’yi hedef alan bir yasa tasarısını onayladı…

Tasarıda, Uluslararası Para Fonu (IMF) dâhil diğer uluslararası finans kurumlarının ABD’li yönetim kurulu üyelerine de çağrıda bulunuluyor. Bu kurumlardaki ABD’li yönetimi kurulu üyelerine, “Türk hükümetine gelecekte verilecek taahhüt ve borçlar konusunda, Türkiye’de insan haklarının gelişimini sağlayacak bir tutum içinde uyumlu bir politika geliştirilmesi için diğer donör ülkelerle birlikte çalışılması için” talimat veriliyor.

Tasarıda bu taleplerin dile getirildiği maddelerin, Türkiye’deki çifte vatandaşlar dâhil ABD vatandaşlarına ve diplomatik temsilcilik çalışanlarına yönelik “keyfi gözaltılar” sona erdiği takdirde hükmünü kaybedeceği belirtiliyor.

Benzer bir tasarı ABD Temsilciler Meclisi’ne de sunuldu.

İran konusunda yaptırım gelebilir mi?

ABD’nin İran’a yönelik Amerikan yaptırımlarının delinmesinde aldığı rol gerekçesiyle Halkbank’a para cezası vermesi de gündemde. Bankanın bu suçlamayla yargılanan eski Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla, New York’taki davada 32 ay hapse mahkûm edilmişti. ABD’nin Halkbank’a vermeyi planladığı cezanın boyutunun ise papaz Brunson’ın serbest bırakılması için Washington-Ankara arasında yapıldığı öne sürülen pazarlık konularından biri olduğu iddia edilmişti.

Türkiye’nin Atilla davasından bağımsızlık olarak, İran’a ABD tarafından uygulanan yaptırımlara uyma zorunluluğu bulunmadığını açıklaması da Ankara-Washington hattındaki bir başka gerginlik konusunu oluşturuyor…”(7)

Papaz Brunson” Kim?

ABD’nin ‘tutuklu din adamı’ dediği ancak Türkiye’de ajanlık faaliyetlerinden tutuklanan rahip Andrew Craig Brunson ve diğer ABD’li ajanların kendini hep din adamı ya da emekli iş adamı gibi tanıttığı ama Türkiye’ye gelmeden önce hepsinin ABD Özel Kuvvetleri ve Pentagon subayı oldukları ortaya çıktı. “Brunson rahip değil ABD askeri” diyen güvenlik ve terör uzmanı Coşkun Başbuğ, “Brunson, ABD’nin Türkiye’deki kara kutusu. Çözülürse Amerika’nın bütün kirli işleri ortaya çıkar” diye konuştu.

RAHİP KILIKLI ABD ASKERLERİ

Amerikalı Papaz Andrew Craig Brunson, İzmir’de 9 Aralık 2016’da tutuklandı. İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı Brunson için ‘Örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek’ suçundan 15 yıl ve ‘Devletin gizli kalması gereken bilgileri casusluk amacıyla temin etmek” suçundan 20 yıl olmak üzere toplamda 35 yıla kadar hapis cezası talep etti. Ardından mahkeme elektronik kelepçe ile evde tutukluk haline karar verdi.

Brunson dosyasını inceleyen Coşkun Başbuğ, papazın ABD Özel kuvvetlerindeki başarısı nedeniyle  CIA tarafından Türkiye’ye rahip kılığında gönderilmiş bir ajan olduğunu iddia etti.

Başbuğ, Brunson’ın yardımcısı pozisyonunda ve ilişki içinde olduğu çok sayıda Amerikalı’nın ajan olduğu iddiasıyla soruşturulduğuna ve hepsinin eski ABD askeri olduğuna dikkat çekti: “Hepsi tıpkı Brunson gibi eski askerdi. Kenneth C. Abney, emekli itfaiyeci olduğunu söyledi ama ABD Özel Kuvvetleri’nden emekli albay çıktı. Tıpkı Brunson gibi o da kendini Mormon Kilisesi adına Türkiye’de misyonerlik faaliyeti yürüten bir rahip olarak tanıtıyor ve 2011’de Türkiye’den ayrılıyor. Stewart Kirckpatrik ve eşi Elane önce kendisini muhasebeci olarak tanıtmıştı. Daha sonradan bu şahsın Amerikan Hava Kuvvetleri’nde ve Pentagon’da çalıştığı ve Vietnam’da gizli görevlerde yer aldığı ortaya çıktı. Aynı şekilde Laesli Pasket, Richard Lousli ve Charles Millet de kendilerini emekli iş adamı gibi tanıttı ama onlar da emekli ABD askeriydi. Steve Canfield ‘Diş doktoruyum’ dedi, o da emekli askerdi. Kim Fentonharris ‘öğretmenim’ dedi, eski ABD  Deniz Kuvvetleri mensubu olduğu ortaya çıktı.” (8)

“…Atatürk,3 Ocak 1921’de işçileri Bakanlığı’na gönderdiği yazıda şöyle diyor:

-‘Amerikalılar tarafından numune çiftliği vesair benzeri müesseseler husule getirilip buralarda kendi tabamızdan olan binlerce çocuğun Türk hükümetine karşı dostane olmayan ve sadıkane olmayan hissiyatla donanmış olarak yetişmelerine müsaade edemeyiz.’

Amerikan Board Teşkilatı, Amerika Birleşik Devletleri’nin dış ülkelere yönelik Protestan misyonerliği faaliyetlerini yürütmek için kurduğu bir örgüttür.

Board Teşkilatı’nın ilk temelleri 19. yüzyılın başında ABD’nin New England bölgesinde atılmıştır. Teşkilat Asya’daki ilk misyonunu 1819 yılında Filistin’de kurmuş 1821 yılında Misyoner Parsons Kudüs’ü ziyaret ederek çalışmalara başlamıştır.

Board Teşkilatı Osmanlı Devleti’ni kısa sürede bir ağ gibi sarmış, etkileri en çok 1839 Gülhane Hattı ve 1856 Islahat Fermanı ile ortaya çıkmıştır. Kurdukları okular, hastaneler ve yetimhaneler ile teşkilat Anadolu’nun her köşesine nüfuz etmiştir. Misyonerlerin faaliyetleri günümüzde de sürmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti varlığını sürdürmek ve gençlerini öz kültürleriyle yetiştirmek için misyonerlik faaliyetlerine karşı tutumunda Mustafa Kemal Atatürk’ün kararlığını göstermelidir.” (9)

Sonsöz :

Ülkesinin tam bağımsızlığı düşleyen her vatansever: Bir yılda en az 25 kitap okumak ve kazancının yüzde 20-25’ini, devletinin yatırımları için biriktirmek zorundadır.

Bu konuda bir mazeret, bir “ama” yoktur.

Ama’sı çok olanlar şunu iyi bilmelidir: Rekabetçi devletlerin kadar güçlü değilsen onların rekabetçisi değil,  sömürgesi olursun.

Açık ifadesi ile: yılda 25 kitap okumayanlar, ülkelerinin sömürge olmalarını (örtülü de olsa) kabul etmektedir.

www.canmehmet.com

Resim: Tarafımızdan hazırlanmıştır.

Kaynak ve açıklamalar:

(*)1)Ahaber, 31 Temmuz 2018. Çoşkun Başbuğ, Em. Albay, Terör ve Güvenlik Uzmanı (röportaj) 2)http://www.gazetevatan.com/papaz-brunson-un-gercek-kimligi-ortaya-cikti–1188217-gundem/

(**) Daha fazlası için bakınız: http://www.turkiyegazetesi.com.tr/gundem/574508.aspx

(**) Rumeli Hisarı, İstanbul’un Sarıyer ilçesinde Boğaziçi’nde bulunduğu semte adını veren hisar. Fatih Sultan Mehmet tarafından İstanbul’un fethinden önce boğazın kuzeyinden gelebilecek saldırıları engellemek için Anadolu yakasındaki Anadolu Hisarı’nın tam karşısına inşa ettirilmiştir. Burası boğazın en dar noktasıdır. Mekânda uzun yıllardır Rumeli Hisarı Konserleri düzenlenmektedir. Sarıyer, İstanbul’da bulunan Rumeli Hisarı, 30 dönümlük bir alanı kapsamaktadır. Anadolu Hisarı’nın karşısında İstanbul Boğazı’nın 600 metrelik en dar ve akıntılı kısmında inşa edilmiş bir hisardır. 90 gün gibi kısa bir sürede tamamlanan hisarın üç büyük kulesi, dünyanın en büyük kale burçlarına sahiptir. Rumeli Hisarı’nın adı Fatih vakfiyelerinde Kulle-i Cedide; Neşri tarihinde Yenice Hisar; Kemalpaşazade, Aşıkpaşazade ve Nişancı tarihlerinde Boğazkesen Hisarı olarak geçmektedir. (Vikipedi)

(1)Büyük Türkiye, Nurettin Topçu, İstanbul-1962, s. 48

(2)Robert Kolej’in Hikayesi,Cezmi Yurtsever, Expres Gazetesi (Adana), 06.05.2011

(3)İstihbarat tuzağındaki Türkiye-1, Tuna Serim, Tercüman Gazetesi, 01.06.2008

(4)Sola Kitakse, Engin Ardıç, Akşam Gazetesi, 17.12.2005

(5)Adalete Sesleniş, Mehmet Eymür, www.atin.org, 21/5/2010

(6) ROBERT KOLEJ’I KURAN MİSYONERİN ANILARI, Türkler Arasında, CYRUS HAMLIN (Daha fazlası için bakınız: http://www.canmehmet.com/robert-kolej-dosyasi-fatihin-hisar-taslarindan-tersine-fetih-icin-yapilan-bir-okulunun-hikayesi-1.html)

(7)Daha fazlası için bakınız: Cengiz Özbek. © Deutsche Welle Türkçe. 02.08.2018. https://www.dw.com/tr/t%C3%BCrkiyenin-kap%C4%B1s%C4%B1ndaki-yapt%C4%B1r%C4%B1m-tehditleri/a-44928758

(8)http://www.gazetevatan.com/papaz-brunson-un-gercek-kimligi-ortaya-cikti–1188217-gundem/ (gazetenin alıntı kaynağı: Star)

(9)Misyonerlik ve Amerikan Board Teşkilatı. Yrd. Doç. Dr. Özgür Yıldız. IQ KÜLTÜR SANAT YAYINCILIK. https://www.kitapyurdu.com/kitap/misyonerlik-ve-amerikan-board-teskilati/138481.html

Amerika’nın Tavrı Neden Değişiyor? Amerika İki Kutuplu Dünya’ya Hazırlık Mı Yapıyor (2)

 

Amerika’nın, Türkiye’deki beklentilerinde; 16 Temmuz darbesi de dahil hayal kırıklığına uğramasında, son olayların ve bu olaylarda Türkiye’nin dış ve iç siyasetindeki başarılarının bir etkisi olmuş mudur?

Türkiye’nin ekonomik manada ayaklarının üzerinde durması, Dünya Bankası-IMF’den kredi taleplerini kesmiş, onlara borçlarını kapatmış; askeri silah-gereç üretir, bağımsız bir dış politika sürdürerek; Çin ve Rusya ile iyi ilişkiler kurması, herhalde bugüne kadar her taleplerine “Evet!” denilmiş, Amerika/AB’nin hoşuna gitmemiş olmasının yanında; önceleri kontrol ettikleri medya üzerinden; “Türkiye Batı’dan kopuyor!” benzeri ifadelerle abanın altında sopa gösterildiği meraklılarınca hatırlanacaktır.

Amerika ve Avrupa’nın güçlü ülkeleri, düne kadar ekonomik yardımları kullanarak ve önceden de kurulan “düzen” sayesinde Türkiye’yi adeta ayaklarını-ellerini bağlamış, hareketsiz hale getirmiş, (en azından yüksek faiz üzerinden) sömürmektelerdi.

Ülkenin Eğitim, Finans, (Montaj) Sanayii ve Medya sektörü: krediler verilirken konulan şartlardan, adeta gözetim altındadır ve Batı’nın çıkarlarına göre yönlendirilmektedir.

Bunlarla birlikte, açtıkları (Misyoner) okullarında, bünyelerine aldıkları ülkenin zeki çocuklarını, ülkeleri için değil de orada kendi dillerini, geleneklerini öğreterek kendi şirket ve kuruluşlarına (inançlarına da inanan) memur yetiştirmektedirler.

 Geldiğimiz noktada acı, ancak, gerçek durumumuz budur.

Meraklıları bu konuda (1860’dan itibaren) ABD’den özel görevle gönderilen, Robert Koleji kuran Misyoner/Rahip Cyrus Hamlin’i araştırabilir ve onun üzerinden bugüne gelerek, ABD/Türkiye için tartışma/kavga konusu olan: “İzmir-Alsancak’daki Protestan Diriliş Kilisesinin Rahibi”. Andrew Brunson’ gelebilirler.

Bu noktaya gelmişken küçük bir not:

“Erdoğan’dan (Robert Koleji kökenli) Boğaziçi Üniversitesi eleştirisi

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Boğaziçi Üniversitesi Mezunları programında yaptığı konuşmada, Boğaziçi Üniversitesi’ne yönelik bir çıkışta bulunarak, “Boğaziçi Üniversitesi bu milletin değerlerine yaslanamadığı için hedeflerine tam manasıyla ulaşamamıştır” dedi.(1)

Yukarıdaki anlattığımız olay ilişkideki sorunlardan bir tanesidir. Meraklıları bunu not etmelidir.

Amerika Kaybetmeye başladığı (Aslında Ekonomik veriler konumunu Çin’e kaptırdığını söylemektedir) dünya liderliğini yeniden iki kutuplu dünya düzenine dönerek kazanmak mı istemektedir?

Kapitalizm sürekli artan bir kazanca koşullanmıştır. Durağan bir ekonomi ile yetinebilen feodalizmden (Derebeylik) farklı olarak kapitalizm sürekli olarak büyümek zorundadır.

-Geçen yılın karları bu yılın yatırımıdır. Ve sermaye yatırımı yapmak, ancak bundan daha fazla sermaye kazanmayı umduğunda anlamlı olur.

-Kârı arttırmanın üç yolu vardır; piyasayı büyütme, sömürü düzeyini arttırma ve üretimi daha ucuza getirmek için teknolojiyi geliştirme. Sonuç olarak kapitalizm küresel düzlemde genişlemek, teknolojik bakımdan ilerlemek ve işçileri de azami düzeyde sömürmek zorundadır. (2)

Yukarıdaki ifadeden anlaşılan kapitalist ülkeler sürekli, sürdürülebilir bir şekilde:

-Piyasayı büyütmek,

-Sömürü düzenini artırmak,

-Teknolojiyi geliştirmek, zorundadır.

Bunları yapamadıklarında, ABD ve Gelişmiş Avrupa ülkelerinin (sömürgeci devletleri) refahları düşecek ve halkları ile başları belaya girecektir.

Bunu her ne kadar bu kaçınılmaz geleceği borçlanarak ötelemekte olsalar da. (Bugün dünyanın en borçlu ülkeleri ABD ve İngiltere’dir)

1946-1991 arası “Soğuk Savaş” döneminde (İki kutuplu Dünya’nın) diğer tarafı Sovyetler Birliği, gerçekte bir güç olmadığı halde, II. Dünya Savaşı sonrası, İngiltere ve ABD tarafından (propaganda ile) şişirildi, silahlanma yarışına sokuldu.

Bu yarışta sadece batı tarafının ekonomisi büyüdü ve Batı Sovyetler ile işinin bittiği noktada, 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasına göz yumdu. Gerçekte Sovyet halkı açtır.

Aşağıda bu konuda bir devlet adamının anısını aktarıyor, ismini sürpriz olması için aşağıda belirtiyoruz. Belirtiyoruz ki, Küresel Medya üzerinden dünyanın nasıl aldatıldığı, taraflardan birisinin en yetkilisi ağzından öğrenilmiş olunsun.

“…Savaştan hemen sonra ülkenin üstüne çöken toz fırtınası ve kuraklık manzarası karşısında tabiata ne kadar bağımlı olduğumuzu anladım. 1946’da, birçok tahıl alanı gibi bölgemiz de büyük bir kuraklık yaşadı. O yıl hemen hemen bütün mahsul heba oldu. Aç insanlar gruplar halinde Stalingrad ve diğer şehirlere akın ettiler.

Varlarını yoklarını ekmek karşılığında takas ediyorlardı. Aynı sahneler 1947’de bizzat bizim başımıza da geldi. 1948 yılı da aynı durumla başladı. Toz fırtınası üç gün boyunca Kuzey Kafkasya’yı kasıp kavurdu. Bir kimseyi beş metre mesafeden fark edemiyordunuz.

Fırtına bittiği gün babam beni tarlaları dolaşmaya götürdü. Buğday başakları kırılmış ve toprakla örtülmüştü.

Babam çok ihtiyatlı bir insandı. Çocuklarına ve hanımına karşı sesini asla yükseltmezdi.

O durumdayken bile ağlamıyor, bağırıp çağırmıyordu. Fakat onu ümitsizliğe gark olmuş olarak görüyordum.

Birkaç gün sonra aniden yağmur başladı. Gencecik sapların dirildiğini ve yeniden bitmeye başladığını gördüm. Mükemmel bir hasat kaldırdık o yıl…” (3)

Zengin Batı ile silahlanma yarışına, rekabete giren Sovyetler Birliği halkı (Demir Perde!) gerçekte o dönem ve sonrasında açtır.

Sovyetler Birliği, Yıldız Savaşları’na hazırlanırken, halkı yiyecek ekmek bulamamaktadır.

Peki, Amerika bu (iki kutuplu dünya!) oyununu şimdi Çin ve dostları üzerinden mi oynamak istemektedir?

 

Devam edecek

www.canmehmet.com

Resim:Tarafımızdan hazırlanmıştır.

(1)https://www.haberturk.com/cumhurbaskani-erdogan-dan-bogazici-universitesi-mezunlari-programinda-aciklamalar-1786494

(2) “Kapitalizm” NTV Yayınları.

(3) “Yerküre Manifestom”, Mihail Gorbaçov (Dağılan Sovyetler Birliği’nin son lideri)

 

Amerika Türkiye’ye Karşı Ne Yapmak İstiyor? Türkiye’yi Neden Rusya’ya Yakınlaştırıyor! (1)

 

Amerikan ekonomisi tek kutuplu bir dünyada batmaya başladığı için, iki kutuplu eski dünya düzenine mi dönmek istemektedir? Bunun için mi basit meselelerle Türkiye’yi, NATO Müttefikini  zorlamakta, tehdit etmektedir?

Türkiye bugün, en güçlü olduğu dönemdedir; ihtiyacı olan yüksek teknolojiye sahip, askeri donanımlar da dahil, ihtiyaçlarının yaklaşık yüzde altmışının üzerinde bir oranda kendisi üretmektedir.

Üretmekle birlikte, yüksek kalitesinden dolayı ihraç da etmektedir.

Türkiye, en az Amerikan Ordusu kadar modern eğitimli ve (imkanlar ölçüsünde) donanımlıdır.

Türkiye nüfusun yaklaşık üçte biri üretkendir.

Kadını-Erkeği ile ülke savunmasında ülkesi için ölmenin bir onur olduğunu düşünmekte ve bunu tereddütsüz uygulamaktadır.

Tüm bu verilere rağmen Amerika, bizleri Rusların yanına iterek, Rusların (işgalleri ile) korkutacağını düşünüyorsa;

Türkiye’nin arazi yapısı dağlıktır ve işgali kolay değildir. Türkiye, güçlü deniz gücüne sahip olmanın yanında kendi ürettiği (şimdilik kısa menzilli de olsa)  zırhlı kara araçlarına ve savunma füzelerine sahiptir.

Türkiye’yi işgale kalkışmanın herkes için çok ağır bir bedeli vardır.

Bu bedel; işgalci devletin parçalanmasında olabilir.

Bu Yüce Milletin evlatlarının, “Osmanlı Bitmiş!” dedikleri dönemde dahi, dönemin en güçlü devletleri, İngiliz-Fransızlara karşı, Çanakkale ve Kut’ül Amare’de hangi zaferleri kazandıkları meraklılarınca çok iyi bilinmektedir.

İngilizler, Yunanlıları Milli Mücadele Dönemi’nde Ülkemizde hiçbir sonuç elde edemeyeceklerini bildikleri halde sadece Çanakkale’deki kayıplarının intikamlarını aldırmak için ülkemize getirmiş, zengin Ege bölgesini sorduymuş, insanlarını acımasızca katlettirerek getirdikleri gemilerle götürmüşlerdir. (Bu nedense tarih kitaplarında fazla değil hiç yer almaz)

ABD, hiçbir şartta sarsılmayan, bileği bükülemeyen, bir tehdide pabuç bırakmayan bir Milletin evlatlarının, üstelikte  güçlü oldukları bir dönemde neden bir mercimeğin içini doldurmayan meseleler yüzünden karşısına alır, arkasından bir şey çıkmayacak söylemlerle tehdit eder?

Neden mi?

Devam edecek

www.canmehmet.com

Resim: Web ortamından alınmış alt yazı tarafımızdan hazırlanmıştır.

Dünya Bankasının Benzer Ekonomik Politikalar Dayattığı Güney Kore Zengin De Neden Afrika Ülkeleri Aç ?

 

 

1960’da Gana/Afrika’da kişi başına gelir 180 ; Türkiye’de 380, Güney Kore’de  80 dolar civarındadır. Günümüzde ise bu değerler: Gana’da 1.400; Türkiye’de 10.000, Güney Kore’de 35.000 Dolar seviyesindedir.

Açık ifadesi ile, bugün gelişmiş ülkelere yüksek teknoloji ihraç eden Güney Kore Devleti, 1960 Yıllarında Bugünün yoksulluk sembolü Afrika Ülkelerinin yarısı, Türkiye’nin beşte biri kadar ekonomik değer üretememektedir.

Peki, ne oldu da 50-60 yıllık bir dönemde Güney Kore gelişmiş ülkeler arasına yükseldi?

Güney Kore günümüzde demokratik, zengin ve kalkınmış bir ülkedir. Ancak bu noktaya serbest ticaret sayesinde değil, daha çok bir nevi devlet kapitalizmi (yatırımı) sayesinde gelmiştir. Bu da korumacı gümrük tarifeleri sistemi, eğitim ve altyapıda hükümet kaynaklarının kullanılması ve çelik sanayiine doğrudan hükümet müdahalesi anlamına gelmektedir.

Bu noktada bir Afrikalı Devlet adamı bakınız ne demektedir:

Afrika’nın büyük kısmında 1980’lerde ekonomiler debelenip duruyordu, bu yüzden yardım etmesi için dünya bankasına başvurduk.

-(Bize) Yatırım yaparken bir dizi koşul öne sürdüler. Bunlar arasında gerçekçi olmayan ödeme planları ve piyasalarımızı Batı mallarına açmamız yer alıyordu; oysa bizim onlara satacak hiçbir şeyimiz yoktu.

En önemli nokta şuydu, Kore de uygulanmış şeklîyle doğrudan hükümet yatırımı burada yasaklanmıştı. (1)

Yukarıdaki açıklamalardan anlaşılan: Dünya Bankası, Güney Kore’ye  devlet kapitalizmi için yeşil ışık yakarken, Afrika’ya, “Hayır!”  demektedir.

Dünya Bankası, Türkiye ve Kredi şartları:

“…IMF ve Dünya Bankası’nın kuruluşunda hedefler uluslararası ekonomik işbirliğinin ve uluslararası ticaretin geliştirilmesi, istihdamın artırılması, üye ülkelere finansal destek sağlanması, yoksulluğun giderilmesi, sermaye yatırımlarının artırılması ve yabancı yatırımın teşviki olarak beyan edilmiştir.

Ancak bu kuruluşların standartları ve bazı uygulamaları üye ülkelerde rahatsızlık doğurmakta ve yoğun biçimde eleştirilmektedir…

Türkiye’nin de bu kuruluşlardan ne derece yararlandığı ve bu kuruluşlarda ne ölçüde etkili olduğu tartışmalara sebep olmuştur.

IMF’nin kredi verirken sağladığı danışmanlık hizmetlerinin bir kısmını ekonomik ve yapısal reformlar oluşturmaktadır.

IMF tarafından zorunlu olarak uygulatılan bu reformlar her kredinin bir sonraki taksitini almak için ön şart olarak belirlenmiştir. IMF’nin uygulamalarına ilişkin tartışmalar da bu noktada yoğunlaşmaktadır.

IMF’nin benzer ekonomik sıkıntılar karşısında devalüasyon, kamu sektörlerinde bütçenin daraltılması ve yapısal reform gibi talep ve şartları ülkeden ülkeye değişebilmekte, “çifte standart” uygulanabilmektedir.

Mesela Türkiye’den eğitim ve sağlık gibi öncelikli sektörlerin bütçesinin küçültülmesini talep eden IMF’nin askeri harcamalardan kesinti istememesi dikkat çekicidir.

IMF’nin bu nitelikteki bir uygulamayı Avrupa’da krizde olan Polonya gibi ülkelerden talep etmemesi de izaha muhtaçtır. (2)

IMF ve Dünya Bankası gerçeği:

İşte IMF resmi kuruluş felsefesi; “Global finansal düzeni takip etmek, ödeme planları gibi konularda denetim ve organizasyon yapmak, aynı zamanda teknik ve finansal destek sağlamak, milletlerarası ekonomik meselelerle uğraşmak…”

Bu da IMF gizli gerçeği; “kullanılan gücün askeri ve politik yerine finansal olması dışında, uluslararası işbirliği ruhundan ziyade, bir güç politikası operasyonunu yansıtıyor.”

Bunu kim açıklıyor? Harry Dexter White,

Peki, Harry kim? IMF ve Dünya Bankası kuruluş fikrinin ardında yatan beyin.

Özetle; Silah ve diplomasi (yoluyla zorlama) yerine para ile diğer milletlere işimize gelen sistem ve düzenleri dayatacağız. (*)

Afrika Batı Medyasının gösterdiği gibi midir?

Eski tarihlerde, Afrika kıtası dünya ticaret merkezlerinden biriydi. Ancak emperyalizmin yağmalama operasyonundan sonra bu kıta zor şartlara itilmiştir. Günümüzde Afrika denildiğinde, akla “yoksulluk, hastalık ve savaş” gelmektedir. Bu olgu, araştırmacılar, batı medyası ve devlete bağlı olmayan kuruluşlar tarafından insanların zihinlerine yerleştirilmiştir. Afrika’nın toprakları, petrol, elmas, altın, demir, kobalt, uranyum, bakır, boksit, gümüş ve petrol gibi büyük miktarda doğal kaynaklar, ayrıca ağaçlar ve tropikal meyvelerle dolu bir kıtadır. Ancak, altyapı eksikliği nedeniyle, hala keşfedilmemiş pek çok kaynak vardır ve buna rağmen Afrika ülkeleri, dünyanın en gelişmemiş ülkeleri olarak görülmektedir. (3)

Bunun sebebi Afrika Ülkelerinde Siyasi istikrarsızlık, eşitsizlik ve yapısal sorunlar ve bu sorunların çözülmemesi, çözülmek istenmemesidir.

2012 yılında gelişmekte olan ülkelerden daha hızlı bir gelişme kaydeden Afrika ekonomisi, %5,7’lik büyüme performansı göstermiştir.

2009-2013 dönemi çerçevesinde ortalama olarak en hızlı gelişen ilk üç ülke sırasıyla Etiyopya, Libya ve Zimbabve’dir.

Hala yoksulluk ve eşitsizliğin mevcut olduğu Afrika kıtasında, İnsani Gelişme Endeksi açısından, yüksek insani gelişime sahip ülkelerin sayısı gittikçe artmaktadır.

2009’da yüksek insani gelişime sahip ülkelerin sayısı üç iken, 2014 yılında 5’e çıkmıştır.  

Küreselleşme çerçevesinde, bazı Afrika ülkelerinde yavaş yavaş sanayi üretimi ve ileri teknolojik hizmetleri geliştirilmeye başlanmıştır. (4)

Peki, Afrika’da kalkınma ne zaman başlamış olabilir,

Bağımsızlıklarını kazanmalarıyla birlikte olabilir mi?

Afrikalılar geri mi kaldı, geri mi bırakıldılar?

I790’lı yıllarda İngilizler uluslararası ticarete hâkim olmuştu ve kazanılan servet İngiltere de Sanayi Devrimi’ni tetiklenmişti…

Ne var ki, bu gelişmeye nakit para sağlayan Batı Hint adaları ve Kuzey Amerika’daki İngiliz sömürgeler, şeker ve pamuk plantasyonlarını (Büyük tarımsal işletmeler)  işletmek için ağırlıkla köle emeğine dayanmaktaydı.

Şimdilerde, İngiliz sömürgelerindeki ve yeni bağımsızlığını kazanmış ABD’deki plantasyonlarda köle olarak çalıştırılmak üzere 20 milyon civarında insanın Afrika’daki yurtlarından alındığına inanılmaktadır. Bunların yarısından fazlası yollarda can vermişti.” (5)

İngilizler/Batılılar yetişkin Afrika insanına ne yapmışlar?

Onları  adeta yerleştikleri yerlerden kazımışlar.

Bugün Irak, Suriye, Libya ve Afganistan’da kasıtlı çıkarılan iç savaştan kaçan milyonlarca insan sınırlarda, açık denizlerde ve yollarda açlık ve sefalet içerisinde adeta bir köle yaşantısı içerisinde : Örtülü bir şekilde Batılı gelişmişlere bugün de iş gücü-sermaye olmakta değil midir?

Yaklaşık 200 yıldan bugüne insanlık, çağdaşlık ve teknoloji adına değişen nedir? 

Yazılanlar toparlanırsa:

-Elinize geçirdiğiniz gücü/iktidarı, diğerlerini ezmek için de kullanabilirsiniz, yükseltmek, kalkındırmak için de.

İnsanlara eşit imkanlar ve sisteme eşit katılım hakkı sağladığınızda, onları hem üretken hem de mutlu kılarsınız.

Teknoloji: Duyarsızlık, ahlaksızlık ve toplu imha silahları üretmek değildir. Teknoloji; insanları sömürmek için (Ortadoğu ve Afrika’da) terör örgütleri kurmak ve bunun arkasından silah ve ölüm pazarlamak hiç değildir.

Kuzey Kore’ye tanınan imkanlar, Afrika’ya tanınmış olsaydı bu insanlar bugün sefaletin değil, belki de refahın bir sembolü olacaktı.

-Libya Lideri Kaddafi, ABD/Batı tarafından Petrol nedeni ile değil, Ülkesinin ve Afrika’nın kalkınması (bu yolda büyük mesafeler aldığı) için katlettirilmiştir.  Kaddafi ülkesinin su sorunu çözmüş ve Afrika’nın su sorununu çözmek için büyük hazırlıklara başlamış iken….

www.canmehmet.com

Resim:  web ortamından alınmış, alt yazı tarafımızdan hazırlanmıştır.

Kaynaklar:

(*) daha fazlası için bakınız: http://www.canmehmet.com/turkiyenin-dis-borcu-imf-ve-dunya-bankasinin-gercek-yuzu.html

(1)“Kapitalizm”, Yazarlar: Don Cryon, Sharron Shatil – Piero. NTV Yayınları.

(2)http://www.bilgesam.org/incele/226/-uluslararasi-para-fonu–imf—dunya-bankasi-ve-turkiye/

(3) Afrika Ülkelerinde Ekonomi ve Kalkınma: İyileşme, Sanayileşme ve Dünya Ekonomisine Entegrasyonu Mahamane Moutari Abdou Baoua. Selçuk Üniversitesi, İktisat Ana Bilim Dalı.

(4)A.g.e.

(5) “Kapitalizm”,  Sahife:47

Milletçe Nasıl Alim Olduk? Okuruz Yazamayız, Bakarız Göremeyiz, Konuşuruz Dinlemeyiz (2)

 

Bir değil iki üniversite bitiren, 18 ay içerisinden yenilikleri, gelişmeleri izlememişse, kazandığı her şeyi tüketmiş olmaktadır. Tükenişini, önceki üniversite eğitimleri de kapatamamaktadır. (1)

Alim Olmak,

Okuduğuna Mahkûm Olmak,

Okuduğuna Hakim Olmak!

Okuryazarlık: bir yazıyı okumak değil, okuduğunu anlamak ve onu yeniden yorumlayarak ondan yeni fikirler üretmektir.

Kişi: Okur ve okuduğunu sorgulamadan (doğru) kabul ederse, okuduğunun mahkûmu olacaktadır.

Kişi: “İlmi ve hür düşünce ile” Okuduğunu sorgular, yanlışları ayırırsa, okuduğunun hâkimi olacaktır.

Alim: “Kitaplarda olanı ilmî ve hür bir düşünce ile anlayıp muhakeme ederek yanlışını doğrusundan, yanlışının yanılma derecesini ve doğrusunun doğruluk derecesini birbirinden ayırma mahareti ve ilim melekesine sahip olma demektir.

İşte böyle olana âlim denir. Kitaplarda olanı ezberleyip anlayana ve anlatana âlim denmez…”(2)

(Sadece) Okuryazar olmak neyi değiştirmektedir?

Avrupa Komisyonu’nun hazırladığı “Eğitim ve Öğretimde Ortak Avrupa Hedeflerine Doğru Gelişme 2010-2011 Raporu’na göre ülkemiz, eğitimi vaktinden önce terk etme oranının yüksekliği açısından 30 Avrupa ülkesi arasında, yüzde 44.3 ile ilk sırada bulunuyor.

Sabancı 0niversitesi Eğitim Reformu Girişimi (ERG), Türkiye’deki 15-19 arasındaki kızların yüzde 40’nın, erkeklerin ise %25’inin ‘okula devam etmedikleri gibi, çalışmadıklarını da ortaya koydu.

Orta öğretimde her on öğrenciden ikisi okulu diploma almadan bırakırken, her gün ortalama 2000 öğrencinin okulu terk ettiği belirtiliyor.

Böylece, okuryazarlık, kavramıyla belirlenen kesimin içinde, bir ölçüde okuyabilen ama toplum için üretilen fikirleri anlama, olanak oranında yararlı fikir üretme ve bunu yazıya vurma yeteneğine sahip olmayan kısmın hâlâ asıl çoğunluğu oluşturduğu anlaşılıyor. (3)

Bu araştırmadan anlaşılan, çağın ve günün gereklerine göre kendini (yeni bilgiler edinerek-okuyarak) geliştirmeyenler, topluma yük olmakta, diğerlerinin ürettiklerinden tüketmektedir.

Okuryazarlık-Yoksulluk İlişkisine Hindistan’dan da bir örnek:

-Yoksulluğun, okul terklerinin artmasıyla sonuçlandığı iyi bilinmektedir.

Çünkü zayıf ekonomik koşullardaki aileler, çocuklarının gelirlerini artırmaya yardım etmelerini tercih etmektedir.

Sonuç olarak, okulu terketme okuryazarlığa neden olur ve okuryazarlık kesinlikle yoksulluğun azaltılmasına yardımcı olmaz…

Açıkça…daha yüksek yoksulluk düzeyleri daha yüksek düzeyde okuma yazma bilmeme anlamına gelmektedir. (*)

DESAM a (Demokratik Eğitimciler Sendikası Araştırmalar Merkezi) yaptırılan 25 Ocak 2011 tarihiyle internetten aktarılan “Türkiye Neden Okumuyor?” anketi…

“Özellikle gençliğin neden okumadığını açıklamayı hedef alan araştırmada, yüzde kırkı üniversite ve yüksek eğitim mezunu olan gençlerden yüzde 77,5’inin evinde kitaplık bulunmadığı ortaya çıktı.

Zaten yüzde 79,5’unun evlerinde kitap koyacak yer yokmuş.

İçlerinde yüzde 10,7 si düzenli olarak, yüzde 18’i aralıklarla, yüzde 61,9 u düzensiz aralıklarla kitap okuyor.

Kitap okumaya engel olarak; iş yoğunluğu, dersler, internet, arkadaş çevresi ve televizyonu sebep gösteriyorlar.

Kitap fiyatlarının pahalılığı sebebiyle yüzde 85,7’si korsan kitap almaya yöneliyor, Gençlerin yüzde 88,6 sı Türk edebiyatına yön veren isimleri dahi bilmezken; yüzde. 82,5’u kendilerine hediye edilmesini de istemiyor.” (4)

Buna göre en tutarsız, ama bir o kadar da afili laflardan biri Hayat üniversitesi’nden mezun olmak!

O kitapsız, okumasız, yazmasız; görmeyi değil bakmayı, dinlemeği değil de durmadan konuşmayı öğreten bu üniversite (!) bizi allame yapıvermiş.

Bu ‘biz’in içinde “okumayan okuryazar” takımından pek çok üniversite mezunu da var, Hayat üniversitesinin içini, pek de bir işe yaramayan sözüm ona ‘Müthiş deneyimler’, her şıp diye anlayıp yorumladığına inandırılmış olağanüstü bir zekâ’ya da dibi delik, kocaman ve boş bir küpe benzeyen zehir gibi bir akıl dolduruyor…(5)

Eylül 2011’ de Ordu’da düzenlenen “Konuşan Kitap Şenliği” nde Cumhurbaşkanı’nın eşi Hayrünnisa Gülün yaptığı konuşmadan:

“…Türkiye de her dört kişiden yalnızca birinde kitap okuma alışkanlığı var.

-Toplumumuzun yüzde 32’si hiç kitap okumuyor.

-Gelişmiş “ülkelerde yılda ortalama okunan kitap sayısı 20 den fazla iken bu sayı bizde sadece 7. 

-Kitap insanın sadece bilgi dağarcığını değil, sosyal ve kültürel yönlerini de geliştirir. Duygu ve düşünce dünyasına yön verir. Karakterimizi şekillendiren en önemli araçlardan biri de okuduğumuz kitaplardır.

-Çocuklarımız, tarihimizi, kültürümüzü, kimliğimizi, kısacası bizi biz yapan ve bir arada tutan değerleri ancak kitapla dostluklarını geliştirerek özümseyebilirler. (6)

Kitap, Bilgi, Sanayileşme ve Zenginlik

19. yüzyıl başlarında Sanayi Devrimi İngiltere’de James Watt’in (1763-1819) buhar makinesinde yaptığı gelişmelere dayandığı bilinmektedir.

-O dönem dünya mekanik dokuma tezgâhı çağına girdiği Çağ’dır. Bunlar da İngiltere’nin büyüyen tekstil endüstrisinin kalbinde ortaya  çıkmaktaydı.

-Traktörler ve diğer makineler gıda üretimini on kat artırmış, Kuzey Amerika’da, Avustralya’da ve Afrika’da toprağın altındaki değerli madenler sanayi madenciliğiyle çıkarıldı.

-Trenler ve Telgraf hatları küresel sanayi makinesini birbirine bağlamaktaydı…

Sanayileşme Batı’yı merkantilist ekonomiden çıkarıp kapitalist ekonomiye taşıdı. Sanayileşmeden önce bir ülkenin zenginliğini belirleyen en önemli faktör onun ticaret hacmi ya da ihracatının ithalatından fazla olmasıydı. Sanayileşmeden sonra ise bir ülkenin üretebildiği değer daha önemli hale geldi.

Sanayi artık hammaddeleri sömürgelerin tedarik etme kapasitesinin çok ötesinde bir hızla sömürebilecekti. Ucuz ve bol miktarda hammaddeye erişebilmek için sömürgelerde de makine üretimi yapılmalıydı…

19. yüzyılın son yıllarında dünyanın büyük bölümü Avrupa’nın kontrolü altındaydı. Bunların bir kısmı zaten kendiliğinden Avrupalılara teslim olmuştu. İngiltere tek başına dünyanın beşte birini kontrol ediyordu. (7)

Peki, ne oldu da Sanayi Devrimi İngiltere’de başladı?

Hukuk-u Beşerin (Osmanlı Dönemindeki Gazete) 25 Mart 1919 tarihli 120. Sayısının başyazısı “Saatin Zembereği Bozuk” başlığını taşır.

Konusu okuryazarlık üzerinedir ve İngiltere’den örnek vererek Başlar:

– “1870 senesinde İngiltere’nin ilk mekteplerinde 1.4 Milyon talebe varken şimdiki talebe 6 milyona erişmiştir”

-Bizde ise en ihmal edilenin maarif olduğunu belirtip okulların zavallılığına, yetersizliğine örnekler verdikten sonra sorar: “Hani ilk mektep eğitimi mecburi olacaktı?

…şunu söyleyelim ki, saatin zembereği nasılsa, bir memleket için maarif de odur. Bozuk bir zemberek ile saat işlemediği gibi maarifsiz bir memleketin de akıbetini söylemek kehanete bağlı değildir. (8)

İki bölümde yazılanlar toparlanırsa:

-Hepimiz (Osmanlı Devleti-Türkiye Cumhuriyeti) Her şeyin farkındayız.

-Farkında olduğumuz en önemli konu da: Halkımızın kitap okumadığı. Buna Akademisyenler (Hukukçular-Doktorlar), siyasetçiler ve devlet adamları da dahil.

-Gelişmek-kalkınmak bir bedel ödemeyi gerektirir. Kimse bu bedeli ödemeyi istememektedir. Neden?

-Neden mi? Ferhat’a dağları deldiren neydi? Şirin’in aşkı değil mi? Biz aşkımızı kaybettik!

-Peki, kime, neye olan aşkımızı ?

www.canmehmet.com

Resim: tarafımızdan hazırlanmıştır.

Kaynaklar:

(1)”Osmanlıdan Türkçeye okuryazarlığımız” Orhan Koloğlu. (Yazarın alıntı kaynağı : Sn. Acar Baltaş, Zuhal Bamtaş)

(2) İslamı yeniden anlama, Prof.Dr.Hüseyin Atay.

(3)”Osmanlıdan Türkçeye okuryazarlığımız” Orhan Koloğlu. Shf:373

(*)https://www.quora.com/Why-are-majority-of-people-in-India-still-illiterate

(4) A.g.e:Shf:376

(5)A.g.e:

(6)A.g.e:S:374

(7)“Kapitalizm”, Don Cryon, Sharron Shatil – Piero. Shf:50

(8) Osmanlıcadan Türkçeye Okuryazarlığımız. Shf:296

Yüce Türk Milleti Kitap Okumadığı Halde Her Şeyi Nasıl Bir Uzman Seviyesinde Biliyor (1)

 

ABD yönetimi, “Türkiye’de eğitim dili İngilizce olduğu zaman, kitap şirketlerimize ne kadarlık bir pazar olur?” konusunda bir araştırma yaptırır. (1)

Türkçe konuşulan bir ülkede, eğitimin İngilizce yapılmasının kendileri açısından getirisini bugünden gören Amerika, yakın gelecek için bugünden hazırlık yapmaktadır.

Bu konuda yaşanacakları erkenden görmüş olmalılar ki, gelişmiş bir Avrupa ülkesinde en tanınmış 300 eğitimci ve yazar halklarını ve devletlerini uyarmak adına bir bildiri yayınlarlar.

Uyarı çok önemli olduğu için önce bildiriyi aktarıyoruz:

11 Temmuz 1992 tarihli Le Monde gazetesinde “Çağrı-Fransız Dilinin Geleceği” başlıklı bir bildiri vardı. ülkenin en tanınmış eğitimci ve yazarlarından 300’ü tarafından imzalanmış metin şu değerlendirme ile başlıyordu:

“Fransa değişiyor. Bazı açılardan gelişiyor. Diğer bazı açılardansa. geriliriyor. Örneğin dili açısından… Birkaç seneden beri bazı kesimlerde-büyük yatırımlar, reklamcılık, bilimsel araştırma, audio-visuel(=sabit resim, film ve ses bantları kullanarak yapılan aktif-‘öğretim metodu)-ve ‘devlet mekanizmasının’ içine kadar bazı karar vericiler, kendi dilini reddetme ve yerine İngilizce ya da daha çok Amerikanca konuşturma girişiminin başına geçmişlerdir.

Herkes bu sonucu şimdiden değerlendirebilir. Fransız ülkesi içinde sayısı giderek artan girişimler, personellerini İngilizce konuşmaya zorluyorlar. Kamu kaynaklarıyla düzenlenen seminerler sadece İngilizce kullanıyor. Bilim kurumlarının araştırmacıları İngilizce yayınlanmadıkça mesleklerinin etkisizleştiklerini görüyorlar.

Orta eğitimde durum giderek daha zor, hatta bazı kolejlerde İngilizceden başka dil öğrenmek imkânsız hale gelmiştir, sanki sinemalarda ve Fransız televizyonlarında Amerikan filmlerinin ya da televizyon filmlerinin oranı (toplam olarak yüzde 60) yeterince çok değilmiş gibi, büyük kısmı, hatta tamamı Fransız, sermayesiyle çevrilen filmlerin İngiliz diliyle seslendirilmesini bir avuç prodüktör mecbur tutuyor. Plaklardan ve radyolardan ise bahsetmeye gerek yok. Ne de reklamlar ve de dükkan tabelalarından. Halen Paris’te Kanada’nın başkenti Montreal’den daha çok İngilizce sözcük görülüyor.

(…) Bu İngilizce oburları izah ihtiyacında kalınca bazı etkenlik sebepleriyle ticari sebepleri ileri sürüyorlar. (…) acele önlem almazsak, eskiden sadece Fransa’da konuşulan Kanada’daki Quebec bölgesinin otuz yıl önceki durumuna döneriz.”

1994’de Fransa’da pekiştirilen 1635 yılına ait bir yasayla Fransa dili “Fransa’nın kişiliğini ve ata mirasını kanıtlayan unsur’ olarak nitelendi. Böylece reklam levhalarından film isimlerine kadar kamuya yönelik, bütün metinlerde ve medya dilinde Fransızca kullanılması gerektiği ve başka dillerden -tabii özellikle İngilizceden- alıntıların cezalandırılacağı ilan edildi.

Fransızca bile İngilizce ya da Amerikancaya teslim olurken Türkçenin etkilenmemesi beklenemezdi.

Amerika’da uzun süre yaşamış uluslararası ünlü bilim adamı Oktay Sinanoglu, “Bye Bye Türkçe” isimli kitabında, 1962 den beri yabancı dille eğitimin tuzak olduğunu savunmuştur.

Türkçe karşılığı çok daha anlamlı iken yerlerine İngilizce deyimler kullanılmasını eleştirir. 1998 de Kenan Evren Vakfı nın düzenlediği bir Atatürk Balosu’nda topladığı gelirlerle Muğla’da İngilizce dilli bir kolej kurulmasına tepkisini belirtir:

Türk çocuklara İngilizce öğretilecek, dükkanların üstüne İngilizce adlar yazan sokaklarda göğsünde Amerikan bayrağı gömleklerle dolaşacak, açık seçik düşünemeyecek, milliyetini, zaten artık bilemeyeceği kültürünü şerefli tarihini inkâr edecek bir nesil yetişecek…” (2)

Peki, bizler, aydını, akademisyeni ve siyasetçisi ile bu durumun farkında mıyız?

Niçin okumuyoruz?” sorusu yöneltilen üniversite ve yüksek okul mezunlarından alınan yanıtlar şöyle: %33’ü televizyon ve interneti izlemekten, % 15’i geçim şartlarının ağır oluşu, % 10’u kitapların pahalı olmasından, %19’u okullar ve üniversiteler kitap okuma alışkanlığı kazandırmadığından, %23’ü ise diğer sebeplerden…

Bağımsız Eğitimciler Sendikası Başkanı Gürkan Avcı, gençliğin kitap okumamasına karşılık her konuda bilgi üretmesinin şaşırtıcılığına temasla ekliyor:

-Bir yılda (2006 yılı için) -ders kitapları hariç-Amerika da 72 bin,

-Almanya’da. 65 bin,

-Brezilya’da 13 bin,

-Türkiye de ise 6.031 kitap yayınlandı.

Ayrıca kitap okuma imkânı sağlayan halk kitaplıklarının:

-Almanya’da 11.332,

-İspanya’da 5.209,

-Fransa’da 4.800 olduğunu,

-Türkiye’de 267’i kapalı, 1,433 kitaplık bulunduğunu, ama bunlardan sadece 400’ünün kütüphane standardına uygun olduğunu ekliyor…

İskender Aruoba da:

-İngiltere ve Fransa’da toplumun yüzde 21’i,

-Japonyada 14’ü,

-ABD’de 12’si düzenli kitap okurken, bunun

Türkiye de on binde bir olduğunu hatırlatıyor.

Japonya’da bir kişi, yılda 25 kitap okurken Türkiye’de 6 kişi bir kitap okumaktadır.

Bu durumda, hiç okumadığı halde Yüce Türk Milleti nasıl oluyorsa her konuda bir “uzman!” seviyesinde konuşabiliyor?

Diğerleri hiçbir şey bilmediği için olabilir mi?

www.canmehmet.com

Devam edecek

Resim: Tarafımızdan hazırlanmıştır.

Kaynaklar

(1)Oktay Sinanoğlu,(Aktaran: Orhan Koloğlu, “Osmanlıcadan Türkçeye okuryazarlığımız.”

(2)Osmanlıcadan Türkçeye Okuryazarlığımız, Orhan Koloğlu. İstanbul, 2015, Tarihçi Kitabevi

(3) Metin Küçük, Vakit, (Aktaran: Orhan Koloğlu)

Sanayileşmenin Gizli Tarihi: Arslan’ın Tek Vazifesi Zincirini Koparmaktır (4)

 

 

Batı, kalkınırken hiçbir kurala tabi değildir. Kurallar, kalkındıktan sonra peş peşe devreye sokulur. Amerika/Batı, binlerce kilometre öteden, “Terör”  bahanesi ile Ortadoğu’ya gelir. Aslında geliş nedenleri, petrol, yağmadır. Hedef ülkeler yakılır-yıkılır, müzelerden binlerce yıllık eserler talan edilir. Ancak, Terör nedeniyle on birlerce evladını, yüzlerce milyar dolarını kaybeden Türkiye’nin, güvenliği için sınır ötesine bir operasyon yapması hoş karşılanmaz.

Peki, Neden? Nedeni: Güçlünün haklı bir gerekçeye, bir nedene ihtiyacı olmamasıdır.

Sömürgecilerin (Dünya) Medyası üzerinden sattıkları hayaller ve sömürü ekonomisi gerçeği

İngiltere/Batının kalkınma dönemi:

…Baltık Denizi’yle Akdeniz’in tam ortasındaki İngiltere, Amerika kıyılarına dönük limanlarının konumundan yararlanmayı bilmişti. İngiltere kurduğu sistemle dünyanın fabrikası olmuştu: Dünyanın her yerinden gelen hammaddeler İngiltere’de işleniyor, mamul maddeler dünyanın her yerine gönderiliyordu. Dönemin en büyük limanına ve en güçlü mali sistemine sahipti imparatorluk. Ticari uzmanlaşma düzeyi çok  yüksekti, nakliyat ve sigorta İngiltere’nin tekelindeydi. uluslararası altın piyasası da İngiltere’nin denetimindeydi.

…Başlangıçta, İngiliz endüstrisi henüz rekabet edebilecek düzeyde değilken, ham yün ihraç eden İngilizlerin sağ eli kesilirdi. Aynı suçu tekrar işleyenler ise asılırdı. Cesetler gömülmeden önce, rahip kefenin İngiliz malı olup olmadığını kontrol etmek zorundaydı. (1)

Batı’nın sanayileşmesi için gerekli sermaye nereden geldi?

Brezilya altınının İngiltere’nin gelişimine katkısı

Altın furyasının başlangıcı, Portekiz’le İngiltere arasında imzalanan Methuen Antlaşması’yla aynı zamana rastlar. 1703’te imzalanan bu antlaşmayla, İngiliz tüccarları Portekiz’de birtakım ayrıcalıklar kazanıyordu. Portekiz şaraplarına İngiliz piyasasında öncelik tanınacak, buna karşılık Portekiz, iç pazarını ve sömürgelerini İngiliz mamullerine açacaktı. Bu dönemde sanayinin henüz gelişmemiş olduğu göz önünde bulundurulursa, bu kararı yerel imalatın ölüm fermanı olduğu ortaya çıkar.

İngiliz kumaşların bedeli şarapla değil, Brezilya altınıyla ödenecekti; bu arada Portekiz dokuma tezgâhları da boş duracaktı. Portekiz kendi yeni doğmakta olan endüstrisini öldürmekle kalmayıp, Brezilya’da da ithalatın gelişmesini önceden engellemiş oluyordu.

Krallık, 1715’te şeker rafinelerinin işletilmesini yasakladı. 1729’da maden bölgesinde yeni yolların yapımının “suç” olduğunu ilan etti…

İngiltere, Brezilya altınını Londra’ya akıtmak için yalnız kanunsuz ticaretten yararlanmıyordu; yasal yollara da sahipti. Almürgedeki sanayi ürünleri talebini hızla artıyordu. Bu talebi karşılayacak ödeme gücünü de yine altın yaratıyordu.

1755’te Portekiz Başbakanı Pombal Markisi, korumacı bir politikanın benimsenmesi için uğraşmaya başladı, fakat artık çok geçti. Başbakan, İngiltere’nin bir fethin zorluklarına bile katlanmak durumunda kalmadan Portekiz’i fethettiğine, gereksinimlerinin üçte ikisini Portekiz’den karşıladığına, İngiliz tefecilerin Portekiz ekonomisine egemen olduğuna dikkati çekiyordu. Portekiz hemen hiçbir şey üretmiyordu. Altından elde ettiği zenginlik o kadar düzmeceydi ki, madenlerde çalışan Afrikalı kölelerin giyecek gereksinimi bile İngilizlerce karşılanıyordu.

Celso Furtado, endüstriyel gelişme konusunda açık seçik bir siyaset güden İngiltere’nin, Brezilya altınıyla temel ithalatını karşıladığını, böylece yatırımlarını sanayide yoğunlaştırabildiğini ortaya koymuştur.

Avrupa’nın mali merkezi bir süre sonra Amsterdam’dan Londra’ya kaydı. İngiliz kaynaklarına göre belirli dönemlerde Londra’ya giren Brezilya altını haftada yirmi beş bin kiloya ulaşıyordu. Bu olağanüstü birikim olmasaydı, İngiltere Napolyon’la baş edemezdi…

Dünya piyasasında en çok aranan ürünlerin, kendilerini fedakârIıkla üreten Latin Amerika halkına getirdiği mutsuzluk ve felaket de o kadar büyük oldu. Uluslararası pazarlara önce deri, sonraları et ve yün sağlayan Rio de la Plata bile bu çelik yasadan fazla etkilenmediği halde azgelişmişlik cenderesinden kurtulamadı. (2)

Osmanlının (Türkiye’nin) Kesik Damarları!

Osmanlı Devleti, İngiltere ile 1838 yılında iktisadi ilişkilerle ilgili İstanbul’da bir antlaşma imzalar. İmzalar, ancak, bu (Balta Limanı Anlaşması) imalat sanayine, ekonomisine mezar olur.

Osmanlı Devleti, 1826 yılından beri ülkedeki hammaddelerin yurtdışına çıkmasını engellemek için yedi-vahid (yani tekel sistemini) yürürlüğe koymuştur. Ancak, İngiltere, çıkarlarına uymadığı için bu sistemin kaldırılması için Osmanlı’ya baskı yapıyordu.

İngilizlerin bekledikleri fırsat, (Belki de oyunları sonucu) Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa‘nın Osmanlıya isyanı ile doğar. İngiltere, kendisinen yardım karşılığında  bu (koruma) sistemin kaldırılmasını ister.

İstenen ve elde edilenler sadece bunlarla sınırlı kalmayacaktır:

-Yedi-vahid (tekel sistemi) kaldırılmıştır.

-İç ticarete İngilizlerin de katılabilecek olması öngörülmüştür.

-İngiliz vatandaşları Osmanlı ürünlerini ihraç etme hakkına sahip olmuşlardır.

-Transit resmi kaldırılmıştır.

-İngiliz gemileriyle gelen İngiliz ürünleri bir defaya mahsus gümrük vergisi ödeyebilme hakkına sahip olabileceklerdir.

-Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde ticaret yapan İngilizler, Osmanlı vatandaşlarından bile daha az vergi ödeyeceklerdir.

Antlaşmanın Osmanlı Devletine Etkileri:

-Osmanlı Devleti diğer devletlere borçlanmıştır.

-Osmanlı sanayisi büyük bir darbe görmüştür.

-Osmanlı Devletinin mali çöküntüsü hızlandı.

-Osmanlı devletinde satılan kaliteli ve ucuz Avrupa malları Osmanlı üretiminin azalmasına sebep olmuştur. İşsizlik artmıştır. Küçük iş yerleri kapatılmıştır. Esnaf dayanışma kuruluşu olan Loncalar bu gelişmeler nedeni ile eski önemini yitirip kaybetmiştir.

-Osmanlının siyasi ve iktisadi yapısı başka bir boyuta taşınmıştır.

-İhracattan alınan vergi artmış, ithalatta gümrük indirimi olmuştur. “Rusumatı dahiliye” denilen iç gümrük kalkmıştır.

-Tanzimat Fermanı’nın ön hali gibi değerlendirilebilinir. Yerli tüccarlar iç gümrük öderken yabancılar bundan kurutulmuştur.

-Osmanlı devletinin bozuk olan ekonomisi daha da çöküş yaşamıştır.(*)

Özetle, Latin Amerika’da uygulanan sömürü sistemi aynen Osmanlı’da uygulanır. Uygulanması ile Osmanlı imalat sanayi biter.

Peki, Bize bugün anlatıldığı gibi o dönemler gerçekten de Osmanlı İmalat Sanayinde geri midir?

Geri olan bir ülke:

1851 – Londra Uluslararası Fuarı

1855 – Paris Uluslararası Fuarı

1862 – Londra II. Uluslararası Fuarı

1863 – Sergi-i Umumi-i Osmani

1867 – Paris II. Uluslararası Fuarı

1873 – Viyana Uluslararası Fuarı

1889 – Paris Uluslararası Fuarı

1893 – Chicago Uluslararası Fuarı

1900 – Paris Uluslararası Fuarı’na imalat ürünleri ile katılır, üretimi-ürünleri ile dünya birinciliği ödülü alabilir mi? (**)

İngiltere/Batı için sömürü sadece ülke dışında mı olmuştur?

Çevreci Greepeace Örgütü ve Çevre Kirliliği

Ortaçağda endüstrileşme Batı Avrupa’da çevreye çok büyük zarar vermişti. Tarlalar ve otlaklar açmak, ve o zamanın başlıca ana hammaddesi olan keresteye sürekli artan gereksinimi karşılayabilmek amacıyla milyonlarca dönümlük orman yok edildi. Ağaç yalnızca evlerde ve fırınlarda yakacak olarak kullanılmakla kalmıyor aynı zamanda Ortaçağ endüstrisinin hemen her kolunun, şu ya da bu biçimde, kaçınılmaz bir öğesini oluşturuyordu. Yapı alanında ağaç, ağaçtan çatılmış evler, su değirmenleri, yel değirmenleri, köprüler, kaleler ve çitlerin yapımında; şarapçılıkta da fıçı ve teknelerin çatılmasında kullanılıyordu. Gemilerin yanı sıra, dokuma tezgâhları gibi Ortaçağ makineleri de ağaçtan yapılıyordu. Dericilerin, urgancılarınsa ağaç kabuğuna gereksinimleri vardı. Cam fabrikalarının fırınlarında da yine odun yakılıyor, demir endüstrisinde odun kömürü kullanılıyor, dolayısıyla da ormanlar tüketiliyordu…

Madencilerin yararlandığı hakların kapsamı gerçekten şaşırtıcı boyutlardaydı. Bunlar maden ocaklarında kullanacakları keresteyi çevredeki ormanlardan özgürce alabildikleri gibi, kerestenin kıt olduğu zamanlarda, fırınlarına yetecek kadar odunu sağlayıncaya dek koru sahibinin korusundaki ağaçları kesmesine bile engel olabiliyorlardı… Kilise avluları, bahçeler, meyve bahçeleri ve anayolların dışında, her yerde maden araması yapabiliyorlardı. Dahası, ırmakların yataklarını değiştirme ve en yakın anayoldan yararlanma gibi haklara da sahiptiler.

Bu bağlamda John de Treeures şöyle yakınmaktadır:

Tam tamına altmış kalay madencisi, buğday, arpa, yulaf, yonca, bezelye ekili ve en az Cornewaille’deki diğer tarlalar kadar verimli Treeures’in demesnesine (beylik tarlasına) girmişlerdir; …” (3)

Neticede özellikle Londra o hale gelir ki, “Şehirde adam asacak ağaç… Thames Nehri’nde çevre kirliliğinden zehirlenmeyen tek bir balık kalmamıştır…”

Peki, Batı Avrupa’nın, özellikle Aydınlanma Çağı’nı da geçirdikten sonra insanı ve çevreyi acımasızca sömürü anlayışı  değişmiş midir?

Öyle olsaydı, İngiltere, Çin ile, “Afyon Savaşları” yapmaz, Amerikalılar da, bitmiş bir savaş sonucunda Japonların kafasına iki atom bombası atarak insanları ve çevreleri katletmezlerdi.

Çevreci Örgütler ile Nükleer Teknoloji ve Nükleer Elektrik Santralleri

İlk planda Batı Avrupalıların (İngiltere, Fransa’nın) gerçekleştirdikleri Sanayii Devrimi, ima edildiği gibi Batının aydınlanması ile değil,, enerji sorununu çözmeleri ile başlar.

İngilizler, bugün hatırlamak istemeseler de, Sanayii Devriminin başında maden ve cam üreten ocaklarda kullanmaları (yakmaları) nedeniyle ve kendi ifadeleri ile: “Londra da adam asacak ağaç, çevre kirliliğinden Thames nehrinde zehirlenmemiş balık kalmamıştır.”

Bakmayın siz bugün (İngiliz İstihbaratın Cinliğini) Greenpeace (***) Örgütü’nün çevre dostu Nükleer karşıtı kesilmelerine!

Adama demezler mi?

Sen önce git, ülkende/Avrupa’daki (İngiltere’de/Fransa’daki) 20’den fazla Nükleer Santralleri kapat, sonra Türkiye’de çevreci, Nükleer karşıtı ol.

Yukarıda yazılanlar özetle:

Kendine gelişmiş Batı, kalkınırken, hiçbir insani ve çevre kurallarına saygı duymaış, acımasızca her türlü kaynağı sömürmüştür.

Ancak, takipçi devletlerin kendilerine yetişmesini engellemek adına, “insani” veya “çevre” ismi altında, çoğuna kendisinin dahi uymadığı yüzlerce kural geliştirmiştir.

Ülkemizin yeterli petrolü bulunmamaktadır.

Bu nedenle enerji temini/ithali için her yıl (dışarıdan) yaklaşık 50 (elli) milyar dolar borç paraya ihtiyacımız vardır. Bizim yıllık cari açığımızda bu seviyededir.

Bu ekonomik ve idari sistemiyle bunları aşmamız, bu kafesten çıkmamız nerede ise imkansıza yakındır.

Şimdi, Sayın Başkan Erdoğan ile yeni bir (ekonomik) döneme girmiş bulunuyoruz.

Arslan’ın tek görevi, zincirlerinden kurtulmaktır.

Türkiye, içeride ve dışarıdaki “vesayet dönemi“nden kurtulmak zorundadır.

Arslan, ya bu zincirden kurtulacak, ya da “Bir Arslan” olmak iddiasından vazgeçeçektir.

Son söz:

Japonlar, kendi dinamikleri ile kalkınmadılar.

Elbette, çok okudular, çok çalıştılar…

Ancak, onlar, bizler gibi, İki yüz yıl boyunca isyan ve savaşlarla engellenmediler.

www.canmehmet.com

Resim:Yazı tarafımızdan düzenlenmiştir

(*)Yararlanılan Kaynak Linki : https://antlasmalar.com/balta-limani-antlasmasi/

(**)Daha fazlası için bakınız:http://www.canmehmet.com/amerika-erdogan-cekismesinin-arkasinda-siyasi-ve-ekonomik-tam-bagimsizlik-kavgasi-vardir-7.html

(***)Green Peace: Dünyanın tabiat dengesini sağlamaya çalışan ve zaman zaman gelişmekte olan ülkelerin ekonomik yapılarına darbe vurmaya çalışan “Green Peace” (Yeşil Barış) örgütünün merkezi de Exeter Üniversitesi olup burada özel laboratuar kurulmuştur Green Peace örgütü elemanlarının hedefleri İngiltere’de tespit edilir ve bu örgüt dünyanın her tarafına yayılmıştır. Green Peace örgütünün İstanbul Boğazında yaptığı eylemler aslında İstanbul için değildir. Rusların çok büyük tankerlerinin petrol-doğalgaz taşımalarını engellenmesi düşüncesiyle Ruslara deniz taşımacılığında darbe vurulmak istenmiştir. Yani İngiltere’nin rakibi olan Rus ticareti engellenmeye çalışılmıştır. Her ne kadar büyük tankerlerin boğazdan geçmeleri tehlike arz etmiş olsa da Gren Peace’nin asıl görevi İngiltere lehine Rus deniz taşımacılığına darbe vurmaktı. Gren Peace’ın İstanbul boğazında yaptığı eylemler ile büyük Rus şilepleri ve tankerlerinin boğazlardan geçişi engellenmişti. Green Peace elemanları dünyanın hiçbir yerinde gerçek manada İngiltere aleyhine oluşacak bir eylem yapamazlar. (İngilizler ve Planlar -Stratejik Yaklaşımlar Dizisi. Mehmet Ali Bilgin, İskenderiye Basım Yayın. Sahife:54

(1)Latin Amerika’nın Kesik Damarları,

(2)A.g.e:

(3) ORTAÇAĞDA ENDÜSTRİ DEVRİMİ, Jean Gimpel, TÜBÎTAK POPÜLER BİLİM KİTAPLARI, 1996, Sahife; 91

Sanayileşmenin Gizli Tarihi: Japonları Destekleyen Batı Türkleri Geçmişin Hesabıyla Çembere Alır (3)

 

Sömürgeciler, 19. Asrın sonunda Avustralya ve Afrika dahil tüm dünyayı aralarında paylaşmıştır. Hızlanan sanayileşme için gerekli hammadde-enerjinin henüz paylaşılmayan son kaynağı ise, Osmanlı Devletidir.

Osmanlının dağılmasını, “Milliyetçilik Hareketleri”, Fransız Devrimi’ne bağlayanlar bu gerçeği gözardı etmemelidir.

Geçen bölümde Japonların kalkınmasında itici kuvvet olarak gösterilen, “Ülke içerindeki sağlanan birlik”, Osmanlı Devletinde sağlanamadığı için İmparatorluk dağılmıştır. Aşağıda bu süreçte yaşananlar çok kısa olarak aktarılmaya çalışılacaktır.

(Osmanlının dağılmasını) Özellikle 19.yüzyılın ikinci yarısında ivme kazanan milliyetçilik hareketleri…ulus-devlet diyalektiği ile açıklamak yanlış ve eksik olur…aynı dönemin temel dinamiklerinden olan emperyalizm olgusu içinde büyük devletlerin bu süreci hızlandırıcı etkilerinin de önemli bir payı vardır.

Özellikle Rusya, İngiltere, Fransa ve Amerika Birleşik Devletleri, dinsel ve mezhepsel farklılığı bir nüfuz alanı olarak kullanmak suretiyle İmparatorluğun Balkanlardaki hakimiyetini sekteye uğratmaya dönük bir politika izlemişlerdir. Bu iki bileşenin sonucunda 20. yüzyıl başlarında Osmanlı Devleti’nin Balkanlardaki varlığı büyük ölçüde sona ermiş ve siyasi harita yeniden şekillenmiştir. (1)

Kırım Savaşı nedeniyle ilk kez (İngiliz-Fransız bankerlerden) bir dış borç alarak ekonomik bağımsızlığını kısmen de olsa kaybeden Osmanlı Devleti, yukarıda açıklanan devletler tarafından desteklenen iç kargaşa ve isyanlarla Kuzey Afrika ve Balkanlardan elde ettiği gelirlerden mahrum kalır ve zorda olan ekonomisi, buradaki isyanlar nedeniyle iyice dengesini kaybeder.

Japonlar bu süreçte, içeride birlikleri sağlamanın arkasında hızlı bir şekilde kalkınmak için hareketlenirken; Osmanlı Devleti, Balkanlar ve Kuzey Afrika’da kasıtla çıkarılan isyanlarla uğraştırılmakta, ekonomisi çökertilerek, kalkınma için tüm enerjisi ve kaynakları silaha-savaşlara harcatılmaktadır.

(Batılılar için) Fikri temelleri Türklerin Anadolu’ya ayak basmalarına ve daha sonra Osmanlıların Rumeli’ne geçip Balkanlarda hakimiyet kurmalarına kadar uzanan Doğu Sorunu, eski adıyla Şark Meselesi (Eastern Question), son dönemlerde Batılı devletlerin Osmanlı Devleti karşısında takındıkları tavrın ve izledikleri politikaların ortak paydası olmuştur. “Merkezî ve Garbî Avrupa devletlerinin Sultan Mahmud-Mehmed Ali kavgasına müdahale ve tavassutları, Avrupa devletleri arasında uzun uzadıya diplomasi müzakerelerini istilzâm etti; bu sırada Yakın Şark ile alâkadar siyasî işlere “Şark Meselesi” denmek âdet oldu. Şark Meselesi, müverrihler (Tarihçiler)  ve siyasî muharrirler tarafından muhtelif tarzlarda tarif olunmuştur. Bunun en basit tarifi şudur:

Onsekizinci asırdan beri Avusturya ve Rusya devletleri, Osmanlı İmparatorluğu’nu istilâ etmeğe ve Hıristiyan tebaayı ayaklandırmağa çalışıyorlardı. O esnada Fransa Krallığı ise Osmanlı ülkesinin iktisadî istismarını kendine hasr için uğraşıyordu. Rusya ve Avusturya’nın bu tazyik ve Fransa’nın bu istismar faaliyeti, Fransa ihtilâli devrinde zaruri olarak gevşemişti.” (…) Rusya ise Osmanlı Devleti’nin içerisinde bulunduğu idarî, askerî ve malî buhrandan istifade ile Osmanlı Devleti’nin “istiklâl ve tamâmiyetini tehdit eyliyordu. Rusya’nın bu tehdidi altında, Osmanlı Devleti’nin ortadan kalkmak ihtimalleri vardı; bütün Avrupa devletleri nazarında bu mühim bir mesele idi; “Şark Meselesi” denilen mesele işte budur.”(2)

Yukarıda açıklananlara ilave edilmesi gereken önemli bir husus daha vardır:

Osmanlı Devleti, Batı Dünyasınca sadece ekonomik beklentiler nedeniyle parçalanmamıştır.

Osmanlının parçalanmasının ana sebeplerinden birisi de Osmanlıların (Müslüman Türklerin) Anadolu ve Rumeli’ye (Avrupa’ya) ayak basmaları, yerleşmeleridir.

Bu noktada “Ne kadar geriye bakarsanız, o kadar ileriyi görürsünüz” diyen, Henry Ford’un sözünü tekrarlayarak ve özellikle gençlerimizin kendi tarihi gerçeklerini öğrenmeleri adına kısa bir gezintiye çıkacağız.

Batılı büyük düşünürlere göre Osmanlı, insanlık tarihinin görüp göreceği tek “Güneş Devlet” tir. (*) Osmanlı, kastedilen manada “Hasta“ değildir. Ortada bir hastalık varsa, bu: Hristiyan dünyasının, kendi itirafları ile Osmanlının bünyesine beş yüzyıl boyunca aşıladıkları virüslerdir.

Osmanlı, beş yüzyıl boyunca yapılan binbir çeşit saldırıya karşı direncini son ana kadar koruyabilmiş; 1918 Dünya şartlarının gereği olarak kendi iradesi ile bir Anka Kuşu (**) misali küllerinden yeniden doğmuştur.

Bu iddialı sözler, duygusal bir (Müslüman, Türk ve Osmanlı hayranı!) beynin değil, açıklandığı gibi insanlığın çok sayıda düşünen büyük beynin ortak ifadesidir.

Aşağıda ve ilerleyen bölümlerde, çok sayıda devlet adamı ve düşünürün bu konudaki tespit ve görüşlerine yer verilmektedir. Bunlardan birisi de, Romen Büyükelçi Trandafir G. Djuvara‘dır.  Diplomat-Tarihçi Djuvara, 1914 yılında yazdığı kitapta, bizim anlayamadığımız, daha doğrusu anlamamız istenmediği için doğru anlatılmayan Osmanlı gerçeğini bize tam ve doğru olarak aktarmaktadır.

Hıristiyan güçler, altı yüzyıldır Osmanlı Devletine değişik saldırılar düzenliyorlar. Parçalanması yüzyıllardır planlanan, çeşitli iç ve dış güçlüklere rağmen son zamanlara kadar direnebilen başka bir devlete rastlamak mümkün değil. Osmanlı Devletinin sonunun geldiği çok söylenmiştir, ancak Osmanlılar her seferinde ya kendi güçleriyle ya da beklenmedik yardımlar alarak ayağa kalkabilmişlerdir.

…18. Yüzyılda kimse Türkiye’nin sonunun yaklaştığını sanmıyordu. Mösyö Djuvara’nın (“Osmanlının paylaşılması hakkında yüz proje”nin yazarının) pek yerinde olarak yollama yaptığı Montesquieu: “Türk İmparatorluğu eskiden Greklerin bulunduğu zayıflık derecesindedir ; ama daha uzun süre yaşayacaktır; zira bu İmparatorluğu yıkmak isteyecek bazı hükümdarlara, Avrupa’nın üç tüccar Devleti hemen katılmayacaklardır” diyordu. Bu tahmin uzun süre doğru çıktı. 19. Yüzyılın büyük bir bölümünde Osmanlı İmparatorluğu’nun varlığının Avrupa’nın dengelerini koruma açısından gerekli olduğu düşüncesi, üzerinde tartışma bile yapılamayacak bir gerçek sayılıyordu. Pitt’in şu ünlü sözleri biliniyor: “Osmanlı İmparatorluğu’nun varlığının devamının İngiltere için bir ölüm kalım sorunu olmadığını söyleyen kimseyle tartışmaya bile girmem”. Ancak böyle görüşlere artık İngiltere’de: de başka yerde de rastlanmıyor. (***)

15 Mayıs 1889 tarihinde Godefroid Kurth  şöyle yazıyordu:

“İslam başka hiç kimsenin yapamadığı, hatta cesaret edemediğini yaptı. Haç (Hristiyanlar) herkesi yenmişti. Hilal (Müslümanlar) ise haçı yenilgiye uğrattı.” (3)

XI. Yüzyılda “Tanrı böyle istedi” denmişti. Bugün de aynı şey söylenebilir. O tarihlerde yaptığımız savaşın eşini bugün aynı düşmanlara karşı yapıyoruz”

Tarîh-i İslâm sırf akvâm-ı îslâmiyye’nin (Müslüman Toplumlar) zararına olarak akvam (Cemiyet) ve milel-i Mütecâvvirenin (komşu devletler)  terakkîyâti  (yükselme) tarîhi demektir. Ve binâen’aleyh ba’zı mahiyet-i diniyyeyi muhtevidir. (Fatih) Sultan Mehmed-i Sânî ile Sultan Süleyman-ı Kanuni’nin Hrıstiyan memâlîğindeki (Ülkelerinde) muzafferiyeti Hilâl’in Sâlib’e muzafferiyetidir. (İslam’ın Hristiyanlığa galip gelmesidir)  (4)

…Bizans İmparatorluğu’nun vârisi bulunan Osmanlı İmparatorluğu bu verasetin hem menâfi’ini (faydasını) hem de mehâzîrini (zararını) gördü. Her taraftan boğazlara sâhib bu imparatorluk bir hayli zaman Asya’ya müntehi (tamamlayıcı) olan Avrupa yollarına da hakîm bulunmakta ve kendi silahî kuvveti ile bütün Avrupa’yı merkezî üzerine icrâ-yı hükm ve nüfuz eylemekde idi. (söz sahibi oldu)  Ve tabî’î bundan dolayı birçok düşman kazanmış idi. (5)

Garbtan (Batıdan) Hindistan’a vâsıl olmak arzusunda bulunan Kristof Kolomb İslâmiyeti bidâyet-i i zuhurunda mahv etmek (yıkmak) fikrine düşmüş idi. (****) Bu fikrin evhâm ve hayâlâtdan (Hayal) ibaret olduğunu mu’âsırîni (aynı asırda yaşayanlar) Kristof Kolomb’a söylüyorlardı.

İşte o vâkiten beri evlâd ve ahfadı da (gelecek nesiller) aynı fikri perverde (yetiştirilmiş) ediyorlar  fî-yevminâ hazâ  (bugünkü günde) birlikte Pamir Kıt’ası’na gelmiş olan ve biri Kafkasya’ya ve diğeri Nil’e hakîm bulunan Rusya ile İngiltere’nin şarktan (Doğudan) vesâ’ir Hükûmet-i Hristiyaniyyeninde garbtan (Batıdan) Bahr-i Sefid  (Akdeniz) üzerinden Müslümanları tazyik ettikleri görülüyor. (6)

Papa Aeneas Sylvius Piccolomini 1463 yılında Fatih Sultan Mehmet’e yazdığı bir mektupta onu Hristiyan olmaya davet ediyordu:

–“Vaftiz olacağın bir damla su seni Hristiyan yapacak, İncil’in hizmetine sokacaktır; bunu yaparsan, yeryüzünde senin şanını aşabilecek, gücün eşit olabilecek hükümdar bulunmayacaktır.” (7)

İstanbul’un fethinden hemen sonra bile zaman zaman Osmanlı imparatorluğunun kısa zamanda yıkılacağı söylenir olmuştu; büyük Napolyon da tahmininde yanıldı, 1784’te Türkiye’nin on yıl içinde Rusya’nın avucuna düşeceğini yazan Prusya’nın İstanbul’daki temsilcisi Diez de (8) Rus Çarı Büyük Pierre 23 Mart 1711 tarihli bildirisinde Doğu Hristiyanlarına şöyle sesleniyordu:

‘Sizleri orduma davet ediyorum, gelin; kılıcımın gücüyle, barışa kavuşacaksınız ve Türklerden kurtulacaksınız.”  1807 yılında Şövalye Gentz“ İstikbali mezardan daha da karanlık” görüyordu; Ruslar 200.000 kişi kaybedecekler ama Konstantinopl’a (İstanbul’a) yerleşeceklerdi. (9)

(İngiltere Dışişleri Bakanı) Lord Curzon’un İstanbul ile Boğazlar’ın Türklerden alınması konusunda İleri sürdüğü düşünceler aşağıdadır:

-“Aşağı yukarı beş yüz yıllık bir süre boyunca Türklerin Avrupa’da bulunmaları Avrupa siyasası için bir delilik, entrika ve çürüme, Türklere tâbi uluslar için bir zulüm ve fena idare kaynağı, İslam âlemi için de yerinde olmayan küstahçasına ihtiraslar saiki olmuştur Türk’ü, kendini büyük bir devlet addetmek cüretine sevk etmiş ve ona aynı hayali diğerlerine kabul ettirme kudretini vermiştir… (Türklerin Avrupa’da bulunmaları) Balkan sorununun çözülmesine ve Balkan uluslarının tam serbestisine karşı sarsılmaz bir set olmuştur. Gelir ve varlığının İstanbul’un çürümüş çevresine veyahut hakiki kuvvetli ve ihtiyaçları ile mütenasip olmayan kara ve deniz kuvvetlerinin gereklikleri için israf olunması Türk ulusunun daha iyi ve uygun hiçimde yöneltilmesini aynı surette engellemiştir.” (10)

Lozan Antlaşması, 24 Temmuz 1923’de imzalanmış, onaylanmak üzere (İngiltere Meclisi’ne) Avam Kamarası’na gelmiştir. Tarihler, 15 Ocak 1924’ü göstermektedir ve İngiltere Kralı V. George  açış konuşması ile kürsüdedir ve dünyaya ilan etmektedir:

Lozan’ı ilgilendiren bir kanun tasarısı derhal görüşülmek üzere Parlamentonun gündemine gelecekBu tasarı kabul edilir edilmez Lozan Antlaşması onaylanmış olacak ve YENİ BİR ÇAĞ AÇILACAKTIR “  (11)

İngiltere Kralı V. George, “Yeni bir çağ açılacaktır” ifadesi ile kastettiği:

“Sevr anlaşması öncesi Lozan’daki İngiliz temsilcisi Lord Curzon, hükümetine verdiği memorandumda bütün batı dünyasının görüşlerine tercüman olarak şu açıklamayı yapıyordu.

-“Türkleri Avrupa’dan ve İstanbul’dan sürmek için 500 yıldır beklediğimiz fırsat doğmuştur. Bu fırsat asla kaçırılmamalıdır.”

İngilizlerin bu konudaki düşüncesi elbette bunlarla sınırlı değildir….“Bu Kuran Müslümanların elinde kaldıkça biz onlara hakiki hâkim olamayız. Ya Kuran’ı ortadan kaldırmalıyız veya onları Kur’an’dan soğutmalıyız” diyen İngiliz Başbakanı Gladston ise, Lord Curzon’un bu görüşünü destekleyerek “Barbar Türkleri Asya’ya Sürmeliyiz” açıklamasını yapıyordu…”(12)

Yukarıdaki açıklananlar özetlenirse:

-Sanayileşen Batı,19. Asrın sonunda Osmanlı Toprakları hariç tüm dünyayı paylaşmıştır.

-Osmanlı Devleti, (Bölgesinde çok önemli bir denge olmasından dolayı), hem ekonomik hem de eskiden gelen bir intikam düşüncesi ile sona bırakılır ve ancak, bir dünya savaşı sonunda paylaşılabilir.

-Batılılar, Japonları, kendi iç birliklerini sağlamalarına izin verir, onları (çıkarları için) desteklerler. BU nedenle, Japon kalkınması sadece Japonlara ait değildir.

-Japonları destekleyen Batılılar, Osmanlının içeride birliğini kurmasına izin vermediği gibi, sebepsiz savaşlarla ekonomisi (borç para-faizlerle) çökerterek, kalkınması için harcayacağı kaynakları tükettirir.

-Osmanlının yıkılması, 18.asırda değil, Anadolu’ya ayak basmaları ile birlikte planlanmıştır.

Devletler için “yüzyıl” insan için “bir yıl” ölçüsündedir. Yaşananlar gösteriyor ki, Tarih, ibret almak içindir. İbret almayanlar, her seferinde aynı acıyı yaşayacakları emin olmalıdır.

Devam edecek

www.canmehmet.com

Resim: web ortamından alınmış, yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

Kaynaklar:

(*) Güneş Devlet:Güneş Ülkesi isimli ütopya eseri ile ünlenen İtalyan Filozof Tommaso Campanella (1568-1639)  şair, yazar ve filozoftur. “Güneş Ülkesi, isimli eser, filozofça bir devlet tasarısıdır. Platon’un Devlet’i, Thomas Moore’ın Ütopya’sı çizgisinde, toplum yararını bireyinkiyle bağdaştırıp, halklı bir düzen tasarısı getiren Güneş Ülkesi, sosyal bilimlere eğilenlerin okumadan edemeyecekleri, dünya üniversitelerinde de yardımcı kitap olarak salık verilen ana yapıtlardan biridir.

“Filozof Companella, son tahlilde Osmanlı’nın şahsında; her şeyin ideal ve nihaî anlamda tatbik edildiği “Güneş Ülke” özlemini şu şekilde tavsif ve tarif etmektedir:

“Güneş Ülke’yi yeryüzünde bulmak mümkün müdür?

-Fikir hürriyetine. Vicdan hürriyetine, lisan hürriyetine ilişmeyen Türklerin varlığı hiç olmazsa yarın böyle bir ülkenin var olacağını bana hissettiriyor.

Madem ki, düşünceyi zindana koymayan, hakikat sevgisini zincire vurmayan bir millet, o cesur, âdil Türkler var; üzerinde yalnız hakikatin, adaletin ve hürriyetin hüküm sürdüğü bir “Güneş ülke” yarın neden vücut bulmasın?”

(**) Anka Kuşu: “Arap, Fars ve Türk edebiyatlarında anka, efsanevi özellikleri ve değişik adlarıyla çeşitli teşbih, mecaz ve mazmunlar halinde geniş kullanma sahasına sahiptir. Özellikle divan edebiyatının manzum ve mensur metinlerinde iyi özellikleri ile zikredilir. Renkli tüyleriyle bir cennet kuşu kabul edilerek zümrüdüanka diye bahsedilmiştir. Yükseklerde uçması ve kolay avlanamayışı yüzünden ulaşılması çok zor durumları ifade etmek için kullanılmıştır. Sevgili, adı herkes tarafından iyi bilindiği halde, kendisini görenin olmaması, gözle görülmeyişi veya ona ulaşma zorluğu sebepleriyle ankaya benzetilmiştir. Onun aşığa iltifat etmesi ve yakınlık göstermesi ise aşığın başına “devlet kuşu” konması olarak kabul edilmiştir. Ankanın en meşhur özelliği, kimseye muhtaç olmadan kendi başına yaşadığı için kanaati temsil etmesidir. Bu yüzden kanaat sahiplerine “ankameşreb” veya “ankatabiat” denir. Yine bu özelliği sebebiyle kimseden birşey beklemeden darda kalan herkese yardım eden bir varlık hüviyeti kazanmıştır.”Efsaneye göre: Anka Kuşu; ölümünün yaklaştığını hissetmeye başladığı an kendisine kuru dallardan bir yuva inşa etmeye başlar ve bunu ne olduğu bilinmeyen bir zamkla sıvar.Daha sonra yuvanın içinde ölümünü bekler. Güneş ışınları yuva içindeki kuru dalları (kuş ile birlikte) yakar. Efsaneye göre bir süre sonunda küllerden yeni bir Anka Kuşu doğar. Bu efsane, birçok dinde yeniden varoluş, diriliş sembolü olarak benimsenir”

(***) Elçi, Fransa Enstitüsü üyesi Paris Hukuk Fakültesi ve Siyasal Bilgiler Okulu Profesörü. “Türkiye’nin Paylaşılması hakkında yüz proje”nin önsözünden)

(****) Hurmuzaki, Suppl. I, Cilt II, Sh.220 (Alıntı: Türkiye’nin paylaşılmasında…)

(1) (La Croix et le Croissant; Le Magasin Littéraire et Scientifique; Gand ve Paris) Alıntı: “Türkiye’nin paylaşılması hakkında yüz proje” Trandafir G. Djuvara İkinci Baskı: Ağustos 2008

(2)Şark Mes’elesi  Edouard dé Driault, “Bidâyet-i Zuhurundan Zamanımıza Kadar “

(3) A.g.e: Sahife:64

(4) A.g.e: Sahife:6

(5) “Evolutions du probleme oriental.” Revue des Deux Mondes, 1878)

(7) C.von Sax, Geschichte des Machtverfalles der Türkei, Wien, 1908, Sh. 118,

(8) “Türkiye’nin paylaşılması hakkında yüz proje”

(9) Osmanlının Tasfiyesi, Yazarın dip notu: Hikmet Bayur, sahife:316. Bunlar, Ocak 1919’da İngiliz kabinesi üyelerine dağıtmış olduğu bir andıçta bulunmaktadır. Bkz. Lord Ronaldshay, The Life of Lord Curzon, III, s. 264)

(10) Metin daha sonra; “YENİ BİR BARIŞÇIL İLİŞKİLER ÇAĞI AÇILACAKTIR”  olarak değiştirilmiştir.” fazlası için bakınız:   http://www.canmehmet.com/majestelerinin-gazetesinde-yayinlanan-laik-bir-cumhuriyet-ilanin-arkasindaki-sir-4.html

(11-12)Prof. Dr. A. Haluk ÇAY, 1996, “Her Yönüyle Kürt Dosyası” S.13–14, Turan Kültür Vakfı Yayınları. Ayrıca bakınız, Prof. Karaca’nın “Büyük Oyun” isimli eserine Daha fazlası için bakınız;    http://www.canmehmet.com/lozanda-lokomotif-vagonlardan-ayrilir-ve-salip-hilali-doguyu-halleder-son.html#sthash.XjqVPLWv.dpuf