Neden Yakın Tarihe Kadar Yüksek Teknoloji Üretemedik (3)

 

 

Ülkemize yatırım yapan veya kredi veren kuruluşlar : Kendilerine rekabetçi çıkarmamak için, stratejik alanlarda yatırım yapmaz, büyümenize, teknoloji üretmenize imkan sağlamazlar.

Bunun yanında bir ülkede: Yeterli yerli Ar-Ge çalışması yapılmadan; ithal edilen, bilgi ve teknolojilerle yeni bir ürün geliştirmek mümkün değildir.

Yüksek teknoloji üretmek : Bir toplumun genelinin, politikacılarının, işadamlarının ve medyasının ilgi alanında olmasının yanında, sayılanlar; araştırmacılara her türlü imkanları ile destek sağlamalıdır.

Teknoloji geliştirmek, elbette yeterli bir altyapı, sermaye, insan kaynağı ve toplumun desteğiyle yakından ilgili olmakla birlikte; bilgi-ürün geliştirmek, bir deneyim işidir.

İlim insanları-araştırmacılar bu doğrultuda ancak, deneyerek-öğrenerek başarılı olabilmektedir.

Toplum, bu konuda araştırmacılarına baskıcı, aceleci olmamalıdır.

Tezgahların, (18.asırda) buhar gücü ile (motorlara) fabrikalara dönüşmesi sürecinde: İngilizler ve Fransızlar; sıfırdan bir bilgi-teknoloji üretmemiş, mevcut bilgi-teknolojileri kullanarak, geliştirerek yeni icatlar yapabilmiştir.

Bu manada ilk Sanayi Devrimi’ni yapan İngilizler: Çin ve Müslüman ilim insanlarından esinlenmiş, sonrasında Almanlar, Amerikalılar, Japonlar, Ruslar ve Çinliler geliştirilen bu teknolojilerden yararlanmış, ileriye taşımışlardır.

Osmanlı Devleti, 19.asrın başlarına kadar, tarım ve imalat sanayisi ile kendine yetmektedir.

Bu dönemde: İspanyol, Portekiz, İngiliz ve Fransızlar: Latin Amerika ve Afrika’yı sömürerek elde ettikleri kaynaklarla zenginleşmiş, halklarına refah götürmenin yanında Sanayi Devrimi için gerekli sermayeyi sağlamışlardır.

Osmanlı Devleti ise bahsekonu dönemde: Rusya ve Avrupalı devletlerin kışkırtmaları ile çıkarılan iç isyan ve savaşlarla boğuşmuş: Hem Sanayi Devrimi’ni kaçırmış hem yeterli kaynak ayıramamış hem de savaşların yıkıcı masraflarıyla (Kırım Savaşı örneğinde olduğu gibi), yüksek faizlerle borçlandırılmıştır. Tüm bu olumsuzluklara rağmen Osmanlı Devleti, 2.Bölümde açıklandığı üzere bütçesinin yüzde yirmisini sanayileşmeye ayırabilmiş, birçok alanda yatırım yapabilmiştir.

Birinci Dünya Savaşı’nı kaybetmemizle birlikte (Lozan Antlaşması’nı takiben), Kıbrıs Barış Harekâtı sayılmaz ise, yaklaşık, 90 yıllık bir barış döneminde yaşamamıza rağmen, ne yazık ki, 19.asırda sayılan nedenlerle kaçırdığımız sanayileşmede (bilgi-teknoloji üretiminde) yeterli mesafe alınamamıştır.

Peki, Neden?

Bu noktada kişisel yönetici hatalarına girilmeden, eksiklerimizi sayarsak:

-I.Dünya Savaşı sonrasında, sermaye ve meslek sahibi azınlıklar çeşitli nedenlerle bilinçli-bilinçsiz ülkemizden kaçırılmış: Bunlara karşılık, özellikle Balkanlardan tüm malları ellerinden alınarak, soyularak gönderilen kardeşlerimiz üzerinden yoksulluk ithal edilmiştir.

-İşgalcilerin, Yunanlılara, Ege Bölgesini işgal ettirmelerindeki bir amaç da; ülkemizin en zengin bölgesini, tavuk ve köy evlerinin damlarındaki kerestelerine kadar soydurularak, Savaştan sonra yapacağımız kalkınmayı, en az 50-60 yıl geciktirmektir.

-Ülkemizin “elit tabakası!”, zengin-memur-bürokratlar, çocuklarını; yabancı okullara göndererek, onları, halkına ve kendi kültür değerlerine yabancılaştırılmasına, vatanseverlik duygularının köreltilmesine bilmeden zemin hazırlamış, bunların sonucu olarak önlerine bir vizyon, hedef konulamamış; ülkesine, değerlerine yabancılaşan az sayıdaki eğitilmiş-öğrenim görmüş çocuğumuz, ülkelerinde bir gelecek görmediklerini düşündükleri için “Yurt dışına kapağı atmak!” anlayışı ile ülkelerini terk etmişlerdir.

Üç bölümde, “Neden teknoloji üretemiyoruz?” Sorusunun cevaplarını özetlersek :

-Bir çocuğa bir sopa veya bir top verirseniz, yapabileceklerini bir sopa, bir top ile sınırlandırırsınız.

-Çocuklarımız, vatansever yetiştirilmelerinin yanında; kendi kültür değerleri benimsetilmeli ve bunlar örnek olunarak yaşatılmalıdır.

-Çocuğunuza bir hedef, zengin bir hayal dünyası kazandırırsanız : Onu, ülkesine ve insanlığa hizmet edecek bir ilim insanı, bir eğitici, siyasetçi veya büyük bir lider yetiştirebilirsiniz.

-Vatansever olarak yetiştirilmiş ve ülkenin kültür değerlerini özümsemiş bir çocuk, Yurtdışına daha fazla ücret alacağı için gitmeyecek, şartlar zorlasa dahi edindiği deneyimlerle mümkün olan kısa sürede dönecektir.

-Bir ülkenin bürokrat veya tepe yöneticilerinin anlayışı; halkının kültür ve uygarlık değerleri ile çelişmemelidir. Halkı ile (değerlerinin uygulanması konusunda)  inatlaşanlar, inatlaşmadan galip de çıksa, halklarının gönüllerindeki yerlerini kaybetmektedir.

-Çocuklarına gelecek için yüksek bir ideal (amaç) veremeyen toplumlar, onlardan fedakarlık beklememelidir. İdeal sahibi olmayanların, harekete geçmek için bir nedenleri yoktur.

Sonsöz:

Teknoloji üretmek: Elbette bir altyapı, sermaye ve insan kaynağı meselesidir. Eğer, bunları harekete geçirecek vatansever yüce bir ideale sahip insanlarınız varsa.

www.canmehmet.com

Yüksek Teknoloji Üretmek : Altyapı, Sermaye mi, Yoksa Yüce Bir İdeal Meselesi mi? (2)

 

 

Üniversitelerin veya Ar-Ge yetkililerinin, yüksek teknolojideki yetersizliğimize : “yetişen az sayıdaki nitelikli mühendisimizin, yüksek ücret nedeniyle gelişmiş ülkelere göç ettikleri”  mazeretini gösterdiklerini biliriz.

Ancak, bu mazeret ile birlikte, “yetersiz altyapı ve sermaye eksikliği” ileri sürülerek; (Yerli-yabancı) okullarda yetişen insanlarımıza; yüksek bir ideal, vatan sevgisi verilmemesi, kendi kültür değerlerimize yabancılaştırılması gözden kaçırılmaktadır.

**

Toplumlar, yüksek idealleri ile ”Büyük Devlet” olur ve bu uğurda fedakarlık yaparlar.

Çocuklarımıza; aile ve okulda kendileri ve ülkelerinin gelecekleri ile ilgili bir vizyon, hedef gösterilerek, bununla ilgili hayal dünyaları zenginleştirilmiş olmalıdır.

Günümüzün moda tabiri ile, “Köşeyi dönmek!”, iyi bir üniversiteyi bitirmek, nerede ise, insanımız için ana amaç olmuştur.

Kişi, iyi bir üniversite bitirince ne kazanacağını umut ekmektedir?

Yüksek maaşla bir işe girecek, daha açık tabiri ile, masa başında memur olacaktır.

**

İdeal sahibi olmanın, “Büyük Devlet” olmakla ilgisi:

Osman Gazi’nin, yüce bir ideali olmasaydı, 400 Çadırlık bir aşiret, 20 milyon kilometrekarelik bir alanda Cihan İmparatorluğu’na dönüşebilir miydi?

Fatih Sultan Mehmet, İnandığı bir dava-ideal olmasaydı; “Ya bu İstanbul beni alır, ya da ben bu İstanbul’u” diyebilir, bir çağ kapatıp, yeni bir çağ açabilir miydi?

Ve Osman Gazi ile Fatih’in idealleri, halkının inancı, beklentisi ile örtüşmemiş olsaydı; onlara bu davayı benimsetebilir, bu uğurda büyük fedakârlık yapmalarını sağlayabilir miydi?

**

İdealler, inananlarını nasıl başarılı kılar?

İnsanlar, bir amaçları olmadan harekete geçmez, önlerine çıkan engelleri, zorlukları aşmak için fedakârlık yapmazlar.

İdeali olmayan insan çorak toprak misalidir. Düşün dünyasında hiçbir fikir yetişmez.

Bizler, tarihimizi (tarihten gelen ideallerimizi) ne yazık ki; çeşitli nedenlerle doğru (öğretilmedi) öğrenemedik.

Peki, neden?

Napolyon’un oğluna babasının savaşları ve zaferleri anlatılmaz. Anlatılmaz, ki; büyüklük ve hırsa kapılmasın.”

Bu manada bizde de yakın tarihe kadar söylenen ; “Türkler, bir toplu iğne yapamaz”, Türklerin, “Yüzde altmışı aptal” türü, ifadeler ; bir Cihan İmparatorluğu kuran millet evlatlarına, bir daha böyle büyük bir idealin peşinden gitmemeleri için kurulan büyük kumpasın, kasıtla yapılan aşağılamanın birer parçasıdır.

Oysa Büyük Milletler, Çınar Ağacı misalidir. Onlar, köklerinden (tarihlerinden) beslenirler. Tarihleri, onları yarınlara hazırlayan döl yatağıdır.

Sosyologlar bilirler: Toplumlar, şanlı tarihleri (derine inmiş kökleri ) kadar var olmaktadır.

Bu manada Napolyon ‘un oğlunun acıklı öyküsünü unutmamalıdır.

Metternich; (*) bu gencin büyüklük ve hırsa kapılmaması için babasının şanlı savaşları ve zaferleri ile ilgili tarihi öğrenmemesi yargısına varmıştı; Bu kurnaz devlet adamı biliyordu ki, insanın kişilik ve yurt sevgisi duygularının geliştirilmesinde, o insanın bağlı olduğu ulusun tarihindeki şanlı olayları iletmekten daha etkili bir yol yoktur. İşte bunun için Napolyon’un oğluna babasının tarihine ilişkin hiçbir şey söylenmemiş ve bu konularla ilgili hiçbir kitabın eline geçmesine izin verilmemişti. (1)

**

Bir ülkede teknolojinin geliştirilmesinde önemli olan Vatan Sevgisi mi, Yüksek ücret, Altyapı ve Sermaye mi?

“…Osmanlıların 19. asırda ve bilhassa Tanzimat dönemindeki fabrika kurma faaliyetleri, Osmanlı sosyo-ekonomi tarihi açısından son derece önemlidir. Yakın zamana kadar, bu konuya ilişkin yapılan araştırmaların genelinde, sanayileşme girişimlerinin cılızlığı, plansızlığı vurgulanmaya çalışılmış ve bu faaliyetlerin olumsuz yönleri öne çıkarılmış, 1838 ve müteakip yıllardaki ticaret sözleşmelerinin yerli sanayiî çökertmesi üzerinde durulmuştur

Yaygın olarak rastlanılan bu tür yaklaşımlara rağmen, meseleye eğilen bazı araştırmacıların da belirttiği gibi, arşiv vesikaları söz konusu süreçte Osmanlı İmparatorluğu’nun hiç de küçümsenemeyecek ölçüde oldukça geniş, kapsamlı ve ciddi bir sanayileşme programını gerçekleştirmeye çalıştığını yansıtmaktadır.

…Tanzimat dönemi Osmanlı sanayileşme faaliyetleri asla bilinçsiz bir taklitçiliğin ve plansız bir dizi yatırım girişimlerinin sonucu değildi. Hele, Cumhuriyetin ilk yıllarında kaleme alınmış bazı çalışmalarda iddia edildiği gibi, Osmanlı fabrikalaşma hareketi asla bir komedi değildi…

…Yakın zamana kadar, 19. asır Osmanlı sanayi üzerine ayrıntılı bir bilgiye sahip değildik. Bu konuda dikkati çeken husus, özellikle Urquhart, Ubicini, McFarlane gibi gözlemcilerin yazdıklarından istifade ile Osmanlı sanayi üzerine yapılan çalışmalarda hâkim olan yaklaşım; teknolojik imkânsızlıklar sebebiyle Avrupa ile rekabet etme şansı olmayan sanayi üretiminin, çöküşte olduğu yönündeydi.

Devletin idaresinde yürütülen sanayileşme çabaları ise; bilgisizlik, cehalet, rüşvet, zimmete geçirme, sui-istimal gibi özelliklerle tavsif edilip; istenen başarının elde edilememesine yol açan diğer faktörlerin incelenmemesi veya göz ardı edilmesi şeklinde tarif edebileceğimiz olumsuz bir bakış açısıyla ve anlayışla yazılmıştı…

…yabancı gezginlerden ve konsoloslardan oluşan gözlemcilerin çoğunluğu, yıkımın işaretlerini görme beklentisi içinde olduklarından, Avrupa’nın üstünlüğünü vurgulayan somut kanıtları tespit etmeye odaklanmışlardı.

Dolayısıyla, Avrupalı gözlemcilerin ilgi alanlarının çoğunluğunu işsiz zanaatkârlar ve kullanılmayan tezgâhlar oluşturuyordu. Bu sebeple batılı gözlemciler, eserlerinde bu hususları öne çıkardılar.

Batı literatüründen etkilenen yerli yazarlarımız da bu geleneği sürdürdüler. Osman Nuri Ergin, Gündüz Ökçün gibi yazarlar, hazırladıkları eserlerinde faaliyetlerini sürdüren fabrikaları ve imalathaneleri sıraladılar. Ömer Celal Sarç ise; Cumhuriyet’in Osmanlı dönemine olumsuz şekilde yaklaştığı bir zaman diliminde yazdığı 1940 tarihli makalesinde, kapanan fabrikaları ve tezgâhları vurgulamak suretiyle Osmanlı sanayinin ne kadar geri olduğunu ispatlamaya çalıştı.

Rıfat Önsoy’un çalışmaları da Sarç’ın çizdiği anlayışın devamı diyebileceğimiz bir tarzda kaleme alınmıştı. Önsoy sadece Sarç’tan farklı olarak, daha geniş bir coğrafyadaki endüstri faaliyetlerini incelenmeye çalışmıştı. R. Önsoy’da, 19. yüzyıl Osmanlı sanayine karamsar bir bakış açısıyla yaklaştığından, yaptığı tahlillerde Osmanlı Devleti’nin değişme ve dönüşme gayretlerini genellikle gözden kaçırdı. Önsoy’un kullandığı kaynaklar; devrin müşahitlerinin yazılarına ve dönemin bazı gazetelerindeki verilere dayandığından ve arşiv kayıtlarından yeterince yararlanmadığından, Osmanlı sanayiine dair yeni bir perspektif sunmaz.” (2)

**

Yalı Köşkü Demir ve Makine Fabrikası

“Donanma gemilerine mahsus imalat ve tamirat işlerinin devam ettiği 1861 yılında fabrika, büyük bir onarımdan geçti. Onarım sonrasında tekrardan faaliyete geçen fabrikada Beyrut ve Zuhaf korvetlerinin makineleri model alınarak, 1863’te inşa edilen uskurlu (pervaneli) Merih ve Utarit korvetlerinin makineleri yapıldı.

Üretimde bu tür başarılara imza atılınca, fabrikadan beklentiler de haliyle arttı. 1866 yılında, Selimiye firkateynine konulması planlanan 800 beygir gücündeki makinenin tüm parçalarıyla birlikte Yalı Köşkü Makine Fabrikası’nda yapılmasına karar verildi.

Fakat ortada aşılması gereken büyük bir sorun vardı. Böyle muazzam büyüklükteki bir makine, fabrikada başka hiçbir iş yapılmaksızın ancak iki yılda imal edilebiliyordu. Osmanlı Devleti’nin sanayi geçmişinde örneği olmayan bir şeyi gerçekleştirmek için, fabrikayı iki yıl boyunca sadece tek bir işle meşgul etmek diğer imalata sekte vuracağından, ilk başta çekimser kalındı.

Ancak daha sonra, makinenin yapımı hem saygınlık kazanma hem de Avrupa’ya bağımlılığı giderme yolunda önemli bir mesafe kat edişi sağlayacağından, imalatın yerinde olduğuna kanaat getirilerek, gerekli düzenlemelere girişildi.

İngiltere’den bir adet büyük hadde silindiri, dikey ve yatay planya tezgâhları ile torna tezgâhları ithal edildi. Fabrika çalışanlarının sayısı artırıldı. Bütün hazırlıkların tamamlanmasının ardından, fabrikada 800 beygirlik buhar makinesinin inşasına başlandı. Selimiye firkateyninin buhar makinesi imal edildikten sonra, yeniden standart üretim seviyesine dönülen fabrikada; 1870 yılında Aynalıkavak havuzunda inşa olunan zırhlı korvetin buhar makinesine ait büyük silindir imal edildi.

Aynı yıl fabrikada eğitim gören çarkçı sınıfı öğrencileri, 1833 yılında kurulan Tersane Dökümhanesi’ndeki haddehanenin kullanılamayacak derecede yıpranmış vaziyetteki hadde makinesinin yerine yenisini yaparak, Tersane’deki üretim sürecine kazandırdılar.

Yine 1870 yılı içerisinde fabrikada Tersane’deki havuzların tahliyesinde kullanılan pompaların imaline de başlandı.

Yalı Köşkü Demir Fabrikası, Sultan Abdülmecid döneminde yoğunlaşan sanayileşme teşebbüslerinin bir ürünü olarak, Zeytinburnu’ndaki demir çelik endüstrisinin yükünü hafifletmek maksadıyla 1850 yılında tesis edilmiştir.

Fabrikada üretim faaliyetlerinin devam ettiği sırada patlak veren Kırım Savaşı, gelişmeye çalışan Osmanlı sanayiine darbe vurduğu gibi, fabrikanın kaderinin değişmesine de neden olmuştur. İngilizler, savaş sırasında zarar gören müttefik donanmasına ait gemilerin bakım ve onarım işlemlerini gerçekleştirmek üzere, fabrikayı tamir atölyesine ve buhar makineleri imal edilen bir makine fabrikasına dönüştürmüşlerdir.” (3)

**

Çeşitli nedenlerden (Çıkartılan iç isyanlar ve kasıtla çıkarılan savaşlar/Canmehmet)  dolayı mali sıkıntılar yaşayan bir devlet olan Osmanlı, bu dönemlerde 600 milyon kuruş tutarındaki yıllık gelirlerinin nerdeyse %20’ye yakın kısmını (104 milyon kuruş) sanayileşme programına tahsis ederek fabrikalar kurmuş ve Batı ile arasında oluşan sanayileşme açığını bu yolla kapatmayı amaçlamıştır.(4)

1700’li yıllardan başlayarak 1860’lara kadar süren sanayileşme çabası çerçevesinde çok sayıda devlet fabrikası (Fabrika-i Hümayun) kurulmuştur.(5)

Osmanlı Devleti: 1851 – Londra; 1855 – Paris;1862 – Londra;1863 – Sergi-i Umumi-i Osmani,1867 – Paris;1873 – Viyana;1889 – Paris;1893 – Chicago ile, 1900 – Paris Uluslararası Fuarlarına katılarak, kalite konusunda dünya birinciliği dahil çeşitli ödüller kazanmıştır.(**)

**

Yaygın kabüle göre, teknoloji üretimi ve geliştirilmesi; her ne kadar, altyapı, sermayeye bağlı olsa da istendiğinde bunlar olmadan da yapılmaya çalışılmıştır.

Bizler, I.Dünya Savaşı’ndan yaklaşık yüz yıl evvel çıkmamıza rağmen ne yazık ki, 90 yıl süresince kayda değer bir mesafe alamamışız. Bu noktada yazının girişindeki ifademizi tekrar edersek:

“Neden yeterli teknoloji üretemiyoruz?” :

-“Yetersiz altyapı ve sermaye eksikliği” ileri sürülerek; (Yerli-yabancı) okullarda yetişen insanlarımıza; yüksek bir ideal, vatan sevgisi verilmemesi, kendi kültür değerlerimize yabancılaştırılması gözden kaçırılmaktadır.

Devam edecek

www.canmehmet.com

Açıklama ve kaynaklar:

(*) Avusturyalı devlet adamı. Napolyon’u yenilgiye uğratan ittifakın oluşmasına katkıda bulunmuş ve Viyana Kongresi’ni (1814-15) toplayarak Avusturya’yı yeniden Avrupa’nın önde gelen devletlerinden biri durumuna getirmiştir.

(**)http://www.canmehmet.com/amerika-erdogan-cekismesinin-arkasinda-siyasi-ve-ekonomik-tam-bagimsizlik-kavgasi-vardir-7.html

(1)Charles N. Sherrill – Bir ABD Büyükelçisinin Türkiye Hatıraları – Mustafa Kemal, Cilt-2

(2) ONDOKUZUNCU YÜZYIL OSMANLI SANAYİİNE İLİŞKİN ÖNYARGILI YAKLAŞIMLAR. Yazar : Engin Kırlı.  Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi. Yıl: 2017/3, Sayı:28, s.193-208.

(3) OSMANLI DEVLETİ’NDE AĞIR SANAYİ YATIRIMLARINA BİR ÖRNEK : YALI KÖŞKÜ DEMİR VE MAKİNE FABRİKASI. Osmanlı Bilimi Araştırmaları, XVIII/2 (2017): 1-23. Yazar : Serdal Soyluer, Yrd. Doç. Dr., Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü.

(4) Abdulkadir Buluş, “Ann Binns’in Türkiye Günlüğü’nden Seçmeler: Dindar Bir İngiliz Kadının Gözlemleri Ve 19. Yüzyıl Osmanlı Sanayileşmesinden Manzaralar”, Pamukkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Sayı 12, 2012, s.50 (Alıntı: http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/19/2139/22158.pdf )

(5)19. Yüzyılda Osmanlı Sanayileşmesi Sürecinde Kurulan Devlet Fabrikaları: Bir Envanter Çalışması Mustafa Kurt, Kemalettin Kuzucu, Baki Çakır, Kemal Demir. http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/19/2139/22158.pdf

Yakın Tarihe Kadar Neden Yüksek Teknoloji Üretemedik (1)

 

Ne değişti de, “toplu iğne üretemeyen ülke” İnsansız hava aracı, füzeler üretmeye başladı?

 

 

Bir çocuğa bir sopa verirseniz, yapabileceklerini bir sopa; Ona bir top verirseniz, yapabilecekleri bir top ile sınırlandırırsınız.

Çocuğunuza bir bilgisayar veya bir tohum verdiğinizde ise, onun hayal dünyasını genişletmiş, üretkenlik kapısını açmış olursunuz.

İnsan, düşünerek üreten; özgüveni ile  harekete geçen varlıktır.

Bir insana yapılabilecek en büyük iyilik : onun hayal dünyasını olabildiği ölçüde büyütmek, ona özgüven kazandırmaktır.

Neden bazı ülkeler yüksek teknoloji üretirken, bazıları elde ettikleri teknolojileri dahi değerlendirememekte, geliştirememektedir?

Bir ailenin, bir şirketin, bir toplumun en büyük zenginliği, sahip olduğu iyi yetişmiş, yüksek donanımlı insanlarıdır.

Ancak, kimi toplumlar, büyük emek ve masraflarla yetiştirdikleri az sayıdaki nitelikli insanını, ülkesinde tutamamakta, bunların başka ülkelere göçüne engel olamamaktadır.

Bunlarla birlikte kimi ülkeler : teknoloji üretimi konusunda kendi insanının ve ülkesinin ihtiyaçlarını çok iyi değerlendirmeden; pazardaki yoğun rekabeti ve tüketimdeki daralmayı da dikkate almadan riski alanlarda büyümeye çalışarak, kısıtlı kaynakları israf etmektedir.

Yukarıda sayılan nedenlere : kimi ülkelerdeki bürokratik yapının, ülkenin ihtiyacı olan alanlarda teknoloji üretimine gerekli kolaylığı sağlamamasının yanında, Devletin gerekli altyapıyı kurmaması, bu alanda gerişimcileri desteklememesidir.

İlk bölümde, bugüne kadar neden yüksek teknoloji üretemedik? Sorusuna verilen cevaplar özetlenirse:

– Çocuklarımızın ufkunu açmıyor, aksine onları sınırlandırıyoruz.

-Az sayıda yetiştirdiğimiz nitelikli insanımızı (yanlış eğitim-öğretim nedeniyle): ülkemizi/kültür değerlerimizi sahiplendiremediğimizden  elimizde tutamamışız.

-Önceki dönemdeki (kimi) yöneticiler tarafından, ülkenin kıt kaynakları, yanlış yatırımlarla verimsiz hale getirilmiştir.

-Bürokrasi ve Devlet tepe yöneticilerinin davranışları, ülke gerçekleri ile uyumlu olamamıştır.

Bunlara, Dünya Bankası ve IMF gibi uluslararası kuruluşların verdikleri kredilerin, şartlı verilmesi ve kullanılan yerlerin hiçbir şekilde ülkenin büyümesine yardımcı olmaması da ilave edilmelidir.

Devam edecek

www.canmehmet.com

Mustafa Kemal’in Karizması Kimler tarafından Nasıl Oluşturuldu (2)

 

 

 

Milli Mücadele, 19 Mayıs 1919’da M.Kemal’in Samsun’a çıkışı ile değil, 19 Aralık 1918’de, Dörtyol Karakese Köyü’ne saldıran Fransızlar ile köylüler arasında başlamış ve Fransızlar, 10 ölü vererek geri çekilmek zorunda kalmışlardı. Galip devletleri çılgına döndüren bu olay, Türk milletinin saldıran düşmana karşı ilk direnişiydi.”(1)

Ali İhsan Sabis Paşa, Kurtuluş Savaşı döneminde Batı Cephesi 1. Ordu komutanıdır.

Milli Mücadele ilgili anılarını anlatmaktadır:

-“Mütareke akdine kadar, elimizde tutmaya muvaffak olduğumuz Musul şehrini, İngiliz kumandanlarıyla uzun boylu didişmelerden sonra, İstanbul’da, Sadrazam ve Başkumandan Vekili İzzet Paşa’dan aldığımız direktife 9.11.1918 tarihli tebliğ üzerine Musul’u 10.11.1918’de İngilizlere bırakarak, 6. Ordu karargâhını Nusaybin kasabasına çekmiştim.’”(2)

…Her kasabanın ve şehrin, Müslüman halkın hukukunu muhafaza için, Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri ve mahallî milis teşkilâtı kurmalarını valilerle müstakil mutasarrıflıklara tavsiye ettim. Bu hususta icap eden silah ve cephaneleri, 6. Ordu’nun elindeki menbalardan vereceğimi bildirdim. (3)

…Mahallî milis teşkilâtı meselesini, Müslüman ve Türk yerli halkın kendi haklarını muhafaza ile uğraşacak Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin bir an evvel Kurulmalarını, valilere ve mutasarrıflara tekrar tavsiye ettim. Aynı zamanda, Erzurum’daki 9. Ordu Kumandanını bu işlerden haberdar ederek onun da kendi mıntıkasında aynı teşkilâtı vücuda getirmesini rica ettim. (4)

Ali İhsan Paşa’nın anlattıklarından anlaşılan: Milli Mücadele için işgalin hemen arkasından halkın ve ordunun düşmanla savaşmak üzere hiç zaman kaybetmeden hazırlık yaptıklarıdır.

I. Dünya Savaşı, resmen, 30 Ekim 1918’de (Mondros -teslim- antlaşması) bitmiş ve ülkemiz, galiplerden olan İngiliz, Fransız ve İtalyanlar tarafından fiili olarak işgal edilmiştir.

İşgal bunlarla sınırlı kalmamış, hiçbir haklı nedene dayanmamasına rağmen, İşgalciler, taşeronları Yunanlılara; yakmaları, yıkmaları ve başka nedenlerle, 15 Mayıs 1919’da (ilk planda) İzmir bölgesini işgal ettirmiştir.

İzmir bölgesinin savunulması, ilhakının önlenmesi ve Yunanlıların 13 ay oyalanmasının hikayesi :  olayların birinci dereceden tanığı, TBMM Başkanlığı, Milli Savunma Bakanlığı yapmış Orgeneral Kazım (Özalp) Bey’in “Milli Mücadele” eserinden aktarılmaktadır.

-“..Soma’da bulunduğum bugünlerde Çerkez Etem geldi. Bandırma’dan Ayvalık mıntıkasına Ali Bey’in yanına gitmiş, oradan da Soma’ya gelmişti. Salihli’ye giderek orada bir cephe tesis etmek için kendisine bir miktar silâh verdim, gitti. Aynı zamanda Akhisar’da, ufak bir askerî fırka ile beraber, millî kuvvetler teşkil etmek üzere Binbaşı Konyalı Hüsnü Bey’i gönderdim…

Gerek Salihli’de gerek Akhisar’da bu suretle millî teşkilât kurulmuş, aynı zamanda Aydın ve Ödemiş havalisinde de Yunanlılara mukavemet etmek üzere halk silâhlı teşkilât yapmağa başlamıştı.

Bugünlerde İttihat ve Terakki’nin İzmir kâtibi mesulü Celâl Bey.. İttihatçı olduğundan dolayı, İstanbul hükümetince tevkifine teşebbüs olunması üzerine, İzmir’den kaçmış. Aydın civarına giderek orada Demirci Efe ile buluşmuş ve Galip Hoca namı ile çalışmaya başlamış idi.

İzmir’in işgali üzerine oralarda bulunan Yürük Ali Efe ve Demirci Efe, Binbaşı Hacı Şükrü Bey’le birleşerek millî kuvvetler teşkil ve bunlarla Yunanlılara karşı cephe kurmuşlar ve ödemiş civarında da, Sarı Efe Edip, İsmail Efe, Mestan Efe ve arkadaşları ile diğer bazı kimseler, millî kuvvetler meydana getirmişlerdir.

Bu millî kuvvetlerimiz Yunanlılarla çarpışmalar yapmakta ve düşman kuvvetlerini zorlayarak zayıflatmakta idiler…”

Görülüyor ki: İzmir’in işgalinin üzerinden bir ay geçmeden bölge halkı her cephede Yunan istilâsına karşı silâhını eline alarak harekete geçmiş bulunuyordu. İtilâf mümessilleri, bize ve halka karşı tesirli olamadıklarını görünce, İstanbul hükümetini zorlamaya başladılar…” (5)

Aşağıdaki olayı da Mustafa Kemal Paşa’nın uşağı Cemal Granda’nın kaleminden aktarıyoruz.

“...KARABEKİR’E  SİNİRLENİYOR

Bir gün  Ankara’da  Gazi  Orman  Çiftliği’ndeki  Marmara  Köşkünde  sofracı  Saip’le oturmuş,  konuşuyorduk.  Can sıkıntısından konudan konuya atlıyorduk. Kapı aralıktı. Salonda Atatürk, Cevat  Abbas’la  derin  bir  konuşmaya  dalmıştı.  Onlar kendi âlemlerinde, biz kendi âlemimizdeydik. Saatler ilerliyor,   zamanın nasıl geçtiği  anlaşılmıyordu.

Saip  her  fırsatta  Atatürk’ü  sevdiğini,  O’nun   için her  şeyi  göze  alabileceğini  ileri  sürüyor,  bense  ona:

– Sen Gazi’yi pilavıyla hoşafı için seviyorsun Bense kafasına, düşüncelerine, başardığı işlere hayranım…  Diye  takılıyor,   sonra   şöyle   ekliyordum:   Savaşta  yararlık  gösteren  bir  sürü  paşayı  sevmiyorsun da  yalnız  Ata’yı  seviyorsun.  Bu doğru  mu?

Arkadaşım aksini  ileri  sürüyor,  bense   onun  dalına basmak için adamakıllı sesimi yükseltiyor, sonra kızışına kıs kıs gülerek bakıyordum.

Biz böyle tartışmaya dalmış çekişe duralım, Atatürk sesimizi duymuş, zile bastı, bizi çağırdı. İçeri girdim:

–İçerde kahvehane mi kurdunuz? Nedir bu gürültü… Diye çıkıştı…

O  akşam  Çankaya  Köşkü’ne  döndüğümüzde  Atatürk  bana :

-Sen benim  Büyük  Nutkumu  okudun  mu?  Dedi.

-Okumadım efendim.  Diye karşılık verdim.  Sonra tekrar   sordu:

-Kütüphanenin  neresinde  biliyor musun ?

-Biliyorum, bir pırlanta  mahfaza  içinde  olacak.

-Öyleyse  al  getir…Hemen yukarı koştum. Kütüphaneye girerek etajerin camını sürüp, Nutku mahfazasından  çıkardım, aşağıya  indirdim.  İçimde ne yalan söyliyeyim,  bir  korku  vardı

O sırada sofrada bulunan Ruşen Eşref Ünaydın’ a Nutku verdim.  Ruşen

Eşref,  Nutkun  sayfalarını  çevirdi,  çevirdi,  Kâzım Karabekir’e  ilişkin bölüme  gelince durdu. Atatürk’ün yüzüne baktı. Ben yukarı gidince, o günkü olayı konuştuklarını anlamıştım. Sonu ne olacak,  altından ne çıkacak  diye  merakla  bekliyordum,

Atatürk,  Ruşen  Eşref  Ünaydın’a  dönerek :

-Oku…  Dedi.  Sonra  bana  baktı :

-Sen de dinle…  Diye ekledi.

Ruşen  Eşref  Ünaydın’ı n  okuduğu   bölümleri   büyük bir dikkatle dinliyordum. Atatürk’te aynı ilgiyle dinliyor, sanki o günleri yeniden yaşar gibi oluyordu . Gözleri  değişmeyen   bir   noktaya  saplanmıştı.  Okuma işi  bittikten  sonra  bu  konu   üzerinde   Atatürk’l e   Ruşen Eşref Ünaydın arasında bir konuşma başladı.

Can kulağıyla dinlediğim konuşma, Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’na   başlayışının   hikayesiydi.

Atatürk, son  Padişah  Vahidettin  tarafından   Saraya çağırılmıştı. Kabul sırasında Vahidettin ilk olarak ona  şu  soruyu  sormuştu:

-Şu  gördüğünüz  düşman  gemilerini  buradan  nasıl  çıkarabilirsiniz?

-O  gördüğünüz  zırhlılar  karada  yürümez.

-Peki  bu   işi  nasıl   yapabilirsiniz?

-Emredersiniz.

-Ne yaparsanız yapın, fakat bunları buradan kovun…

Ve  kendisine şu   görevi  veriyor :

-Yanınıza çalışabileceğiniz maiyetinizi alınız. Samsun’a hareket ediniz. Yarın Bandırma vapuru hareketinize hazırdır. Şark vilâyetleri askerî müfettişi olarak yola çıkın. Allah yardımcınız olsun…

Padişah Atatürk’ün elini sıkıyor. Oda Saraydan ayrılıyor.

…Konuşmanın burasına gelince Atatürk bana döndü. Anlaşılan o gün Karabekir hakkında Saip’le yaptığım konuşmayı unutmamıştı:

-Onun yerine  Samsun’a çıkıp,   askeri   elbiselerimi  yırtıp,  üniformamı  attıktan   sonra  Karabekir  Paşa benim tayınımı kesmiştir. Millî Mücadele’ye olan hizmetlerini de bu zaviyeden incelemek lâzımdır…

Aradan yıllar geçmişti. O sırada gazetelerde Karabekir Paşa’nın anıları yayınlanıyordu. Karabekir bu yazılarında yaptığı hizmetleri sıralıyor

-“Her şeyi ben yaptım. Ben olmasaydım Türk milleti kurtulamazdı… “ gibisinden sözler ediyordu. Atatürk’e de az bir pay bırakıyordu.

O sıralar biz İstanbul’da, Dolmabahçe Sarayındaydık. Atatürk, gazetelerdeki bu yazılara  biraz  sinirlenmiş  olacak  ki,  birden şunları söyledi:

Bu şekilde iddiada bulunan adamları akıl doktorlarına göndermek lâzım…  Eğer bu memleketi bir Karabekir’le  bir Mustafa Kemal kurtardıysa çok yazık… Oturup ağlamak  lâzım! (6)

Bitirirken:

Kaynak: ”BİR MİLLETİN DİRİLİŞİ” Hüseyin Kazim Kadri, I. Basım: Ocak 2008 (Aktaran: “Îstiklal Harbimiz”. Kazım Karabekir, Sahife: 934-5, dipnot: 2, Türkiye Yayınevi, İstanbul, 1969. (Sad.) s.346

Kâzım Karabekir, Sakarya’nın nasıl kazanıldığını şöyle anlatmaktadır:

“Sakarya Meydan Muharebesi’nin son günü Mustafa Kemâl Paşa muharebeyi kaybettiğine hükmederek ric’at emri vermişse de Fevzi Paşa bunu, sabahki vaziyeti gördükten sonra kumandanlara tebliği münasip görmüş. Halbuki sabahleyin düşmanın ric’atı görülünce zaferin bizde kalması bu suretle temin olunmuş. Fevzi Paşa bana bu muharebeden bahsederken ‘bunu kendi(sinin) kazandırdığını, fakat herkesin Mustafa Kemâl kazandırdı zannettiğini’ söyledi.

-‘Hakikati neden saklıyorsunuz?’ dedim.

‘Şimdilik böylesi muvafık!’ dedi.

Fevzi Çakmak, Hürriyet gazetesinde yayımlanan hatıralarında Sakarya savaşı ile ilgili olarak şunları söylemektedir:

“Mustafa Kemâl Paşa’nın kaburga kemiklerinden biri kırıldığından (…) ordunun başında yalnız kaldım”. (26 Nisan 1975). “Mustafa Kemâl, zaferden sonra Meclis’te Fevzi Çakmak’ı ‘bu parlak muzafferiyetin âmili’ olarak takdim eder”. (27 Nisan 1975). “(Mustafa Kemâl); başından sonuna kadar idare etmiş ve bu savaşın planlarını da hazırlamış olduğum için olacak (bana) ‘Sakarya’ soyadını vermek istedi (…) Afet Hanım (İnan) … târihî hakikatleri bir yana bırakmış ve Sakarya savaşını başından sonuna kadar ona (Mustafa Kemâl’e) idare ettirmiş; tabii bu meydan muharebesinin ve zaferin bütün şerefini de ona vermiş. (…) Mustafa Kemâl Paşa’nın, bir hanımın kendisine vermeye kalkıştığı ‘düzmeçe bir destan’a asla ihtiyacı yoktur. Şerefli bir askere, ‘yapmadığı, katılmadığı bir savaşın zafer şerefini yüklemeye kalkışmak’ onun şerefini hiçbir şekilde artırmaz. Hatta onu küçültür (…)

Afet Hanım’a ‘Mustafa Kemâl Paşa’nın, Sakarya muhaberesi ile öyle sandığı gibi yakından bir ilgisi olmadığını, geçirdiği kazanın … onu bu savaşın dışında bırakmış olduğunu, bu durum karşısında savaşı benim planlayarak idare etmek zorunda kaldığımı söyledim. (…) Fakat bir türlü söylediklerime inanmak istemiyor, yine de ‘her şeyi yapanın Mustafa Kemâl Paşa olduğuna, bizlerin sadece birer zavallı kukla olmaktan başka bir kıymetimizin bulunmadığına ve bulunmayacağına’ inandığı için ısrar edip duruyordu”. (28 Nisan 1975, Pazartesi). (Sad.) (7) 

Biz olayları, yaşayanların kaleminden aktardık.

Yukarıdaki örneklerden anlaşılan: Mustafa Kemal Paşa’nın Sultan Vahdettin ve Damat Ferit Paşa Hükümeti tarafından Samsun’a (Anadolu’ya) gönderilmeden önce halkımızın ve dönemin komutanlarının, İngiliz ve Fransızların işgaline karşı kimseden bir emir beklemeden kendi kararları ve imkanları ile Milli Mücadele direnişini örgütlemeye başladıklarıdır.

ww.canmehmet.com

Kaynaklar:

(1)Selahattin Tansel, Mondros’tan Mudanya’ya kadar S.225; Türk İstiklâl Harbi, 4, s.56. (“Osmanlının Tasfiyesi”. Sahife:388. Dip not)

(2) Ali Îhsan Sabis, V, Ankara, 1951, s.7. (Harp Hatıralarım İstiklâl Harbi ve Gizli Cihetleri) Anıların sahibi Ali İhsan Paşa, I. Dünya Savaşı’nda Kafkasya ve Irak Cephesi; Kurtuluş Savaşı’nda Batı Cephesi komutanlarımızdandır. (Canmehmet)

(3)Age, S.9.

(4)Age, s. 10. (Osmanlının Tasfiyesi, sahife, 354 Dip not)

(5) MİLLÎ MÜCADELE, 1919-1922  Orgeneral KÂZIM ÖZALP C.I 4. Sahife:30 Baskı, TÜRK TARİH KURUMU BASIMEVİ – ANKARA.

(6) “Atatürk’ün uşağı’nın gizli defteri” (Ayrıca daha fazlası için bakınız:

http://www.canmehmet.com/ataturkun-usaginin-gizli-defteri-bu-vatani-bir-karabekirle-bir-mustafa-kemal-kurtardiysa-cok-yazik-2.html

(7) “BİR MİLLETİN DİRİLİŞİ”

 

Mustafa Kemal’in Karizması Kimler tarafından Nasıl Oluşturuldu (1)

 

 

Kurtuluş Savaşı, Türk Milletinin eseri olmasına rağmen Mustafa Kemal Paşa hangi gerekçelerle öne çıkarılmıştır? Bu konuda bizlere en geniş bilgiyi, uzun süre Mustafa Kemal Paşa’nın yakınında bulunan Falih Rıfkı Atay aktarmaktadır.

Kazım Karabekir Paşa, 1918’de Büyükdere açıklarında, İstanbul’u işgal eden İngiliz ve Fransız gemilerinde bayrakların göndere çekildiğini görünce dayanamayarak; “Tek dağ başı mezar oluncaya kadar düşmanla mücadele ederek istiklalimizi kurmaya vicdanıma karşı ahd ettim. Ya istiklal ya ölüm…” (1) diyerek, şahsında Türk Milletinin görüşlerini ortaya koyar.

Karabekir Paşa, Milli Mücadele yıllarında Mustafa Kemal Paşa’ya birinci dereceden yardım etmesine rağmen, Paşa’nın, İstiklal Savaşı ile ilgili hatıralarının yayınlanmasına izin verilmez, kitapları toplatılarak yakılır. Bu da yetmez, “İzmir Suikastı” ile hiçbir ilgisi olmamasına rağmen suikasta karıştığı gerekçesi ile ölüme mahkum edilir,  ancak İsmet Paşa’nın araya girmesi ile af edilir.

Tarih: 27 Mart 1945.

Yer: Milli Eğitim Bakanlığı bakan odası.

Odadaki üç kişi derin bir tartışmaya dalmışlardır

Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel, İstanbul Milletvekili emekli General Kâzım Karabekir ve Prof. Dr. Enver Ziya Karal, Cumhuriyet ve Devrim tarihi konularını tartışmaktadırlar.

General Kâzım Karabekir, Prof. Dr. Enver Ziya Karal tarafından yazılan Cumhuriyet Tarihi kitabının hangi kaynaklara dayanarak hazırlandığı sormaktadır.

Karal şu yanıtı vermektedir

En çok Atatürk’ün Nutuk’undan ve Tarih Kurumu’nun yayınladığı Tarih Cilt IV’ten, Genel Kurmay Harp Tarihi Encümeni Neşriyatı’ndan, gazete koleksiyonlarından ve inkılap Tarihi Enstitüsü’ne gelen vesikalardan yararlandım.

General Karabekir Prof. Karal’ın bu yanıtından sonra şu yorumu yapmaktadır

– Elimdeki mevcut vesikalarla bunların benzerleri neşredilmedikçe Türk İnkılap Tarihi doğru dürüst yazılamaz.

Bakan Yücel, Karabekir’e şu yanıtı vermektedir

– Cumhuriyet Tarihi, bir okul kitabıdır Bu itibarla inkılabımızın bütün tafsilatını ihtiva etmez. Bu her şeyden önce ana hatlar belirtmek amacıyla yazılmıştır Vesikalar neşredildikçe etraflı bir cumhuriyet tarihi yazılması ve yazdırılması daima mümkündür

-Karabekir, yeniden söz alır

– Cumhuriyet Tarihi, çok çalışılarak yazılmış bir eserdir Tarih Kurumu’nun Cilt IV’ten zihniyet itibariyle çok ileri olduğunu kabul ediyorum. Ancak, kitapta inkılabımızın esasları değil teferruatları yazılmış.

-Karabekir daha sonra, Kurtuluş Savaşı ile ilgili değerlendirmelerini yapar. Yücel, Karabekir ve Prof. Karal arasında geçen konuşmalar bir tutanakla saptanır. (2)

Karabekir Paşa konuşmasında Mustafa Kemal’e verdiği destek ile ilgili bir olayı da aktarır:

…Yine bu sıralarda Celâlettin Arif Erzurum’a geldi. Esas maksadının Erzurum’da bir kuvvet teşkil ederek Enver Paşa’yı çağırtmak olduğunu sonradan anladım. İsmet Paşa çok geç olarak M. Kemal Paşa ile Celâlettin Arif Bey’in aralarının açık olduğunu söyledi. Celâlettin Arif ve taraftan kırk imzalı sahte bir telgraf ile M. Kemal Paşa’yı tehdit etmişler Ben müdahale ettim. M. Kemal Paşa, Kâzım Dirik’e bu kırk kişinin ellerini bağla Ankara’ya sevk et, demiş. Benim müdahalem ile mesele tavazzuh etti.

Mustafa Kemal’in durumu çok zayıflamıştı. Kendisine destek olacak bir kuvvet, Topal Osman’ı ve kuvvetlerini gönderdim.” (3)

Bakan Yücel, General Karabekir ve Prof. Karal arasındaki görüşmeler 2 Nisan 1945 günü de devam eder Karabekir bu toplantıda da ileri sürdüğü savlarla ilgili açıklamalar yapar.

Karabekir, 9 Nisan günkü dördüncü toplantıda şu görüşü ileri sürer :

Nutuk çok yanlış ve tarafgiranedir Nutuk’ta daha ziyade teferruat üzerinde durulmuş ve esaslar kamilen ihmal edilmiştir Benim yakılan kırk kitabım içinde biri de Nutuk’un hata ve sevap cetveli adını taşımaktaydı. Bunda Nutuk’un yanlışlar bir bir gösterilmişti,” (4)

Falih Rıfkı Atay, gazeteci, yazar, milletvekili. Cumhuriyet döneminin en etkin gazetecilerindendir. İzmir’in kurtuluşundan sonra Mustafa Kemal ile tanışıp dostluğunu kazanmıştır.

Falih Rıfkı Atay, “Milli Mücadele yıllarında Mustafa Kemal in karizmatik bir lider olarak ön plana çıkarılmasını sağlayan İstanbul basın mensupları arasında öne çıktı, ilerleyen yıllarda ise özellikle Cumhuriyetin ilanı ve ulus devletin inşasında Atatürk karizmasının pekişmesi ve halkın Atatürk algısı üzerinde etkili olurken, aynı zamanda ulusun ve devletin inşasında pek çok tutum, tavır ve tepkinin üzerinde de belirleyiciydi.”(5)

Falih Rıfkı, İzmir suikastı ve sonrasındaki istiklal Mahkemeleri dönemindeki yazılarında sürecin kendisinde yarattığı etkiyi de ortaya koyar, Mustafa Kemal için aşkın, insanüstü özelliklere sahip bir varlık, bir kahraman söylemini kullanır. Mustafa Kemal Paşa, Türk milletinin ve ulusun “benliği, şuuru, babası” (6) olarak tasvir edilir. Mustafa Kemal, milletle özdeşleştirilir. Suikast, Ata’nın şahsında millete yapılmış bir suikasttır. (7)

Yargılamalar sırasında kaleme aldığı yazılarında Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın genç nesil için en doğru, en iyi rol modeli, örnek alınacak tek kişi olduğunu tekrar vurgular. Cumhuriyetin ideal insanı ve örnek modeli Gazi Mustafa Kemal Paşa olarak gösterilirken, kötü örnekler ise suikasta isimleri karışan ’Kazım Karabekir, Refet Bele, Cafer Tayyar’ (8) gibi muhaliflerdir. Suikasta katılan ittihatçıların sorununun temelinde “liderlik meselesinin, yani Mustafa Kemal sorununun yattığı kanaatindedir…

Bu noktada bir not düşülmelidir:

Özellikle ittihatçı muhalefet arasında mevcut olan negatif karizmaya karşı pozitif karizma ön plana çıkarılırken, okuma yazma bilmeyenler için de Mustafa Kemal heykelleri yaptırılır. Heykeller böyle bir amaca hizmet etmenin yanında resmi tarihin görselleşmesini de sağlıyordu. Bkz., Faik Gür, “Atatürk Heykelleri ve Türkiye’de Resmi Tarihin görselleşmesi” , Toplum ve Bilim, Sayı: 90 (Güz, 2001), s. 147-166.

Mustafa Kemal’in karizmatik liderliğine yönelik vurgunun yoğunlaştığı ve karizmanın inşasının devam ettiği bir dönem de belirttiğimiz gibi, 1930’lu yıllardır. Durum üzerinde iki önemli gelişme etkilidir. Bunlardan ilki Serbest Cumhuriyet Fırkası muhalefeti, diğeri ise 1930’larda Kemalizm’in sistemleştirilmesi bağlamında rejimin daha totaliter bir yöne kaymasıdır. Atay, her iki durum karşısında da Gazi Mustafa Kemal’in güçlü ve karizmatik liderlik vurgusuna ağırlık verir. (9)

Dönem içinde Mustafa Kemal karizmasının pekiştirilmesi bağlamında pek çok önemli girişim de gerçekleşmiştir. 1928 de yazılan Türk’ün Altın Kitabı”, “Gazi’nin Hayatı ‘, Gazi Mustafa Kemal in zaferlerle taçlanan biyografisini anlatmaktadır. Kitapta Paşa, yetenek ve zekâsı ile ön plana çıkan, doğuştan askeri bir yeteneğe sahip büyük bir komutan ve lider olarak tanımlanır. Yine benzer içerikteki diğer bir kitap da “Türk’ün Yeni Amentüsü” adı ile aynı yıl yayınlanan Her iki biyografinin de en temel özelliği, Mustafa Kemal paşayı yüceltici mahiyette olmalarıdır.

Özellikle ikinci biyografide Paşa, Allah’ın en sevgili kullarından biri olarak görülürken, Türklük de bir iman konusu olarak öne çıkarılmaktadır.

Atay, özellikle halkın (Serbest Cumhuriyet Fırkası) SCF’ye ve liderine karşı ilgisinin arttığı günlerde Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’in bir lider olarak iki özelliğini, ülkenin kurtarıcısı ve kurucusu olduğu söylemini yeniden gündeme getirir.(10)

Hasan Ünder, Mustafa Kemal Paşanın ve bu dönemin yüceltilmesinde önemli olan bir etmenin de “kurucu kuşağın dinsel kültürü” olduğunu söyler. Aslında bu kuşaktan pek çok kişinin bir din geçmişi, hatta tarikat bağlılığı olmasına rağmen, bunun inşa yıllarında yaşanamadığını ve bu durumun da bir boşluk yarattığını söyler. İnşa yıllarında özellikle ulusun putlaştırılması bağlamındaki girişimler, liderin kutsallaştırmasına geçişi kolaylaştırmıştır. (11)

Atay’ın inşa yıllarında Mustafa Kemal karizmasının oluşması bağlamında kaleme aldığı yazıları, aslında bu sürecin bir parçası olarak değerlendirilebilir. Murat Belge, bu süreçte Atatürk ün epigonlarının, yani yalnız önderini izleyen değil onun belirleyici özelliğini abartarak taklit eden kişilerin önemli bir yer işgal ettiklerine değinir,(12)

Devam edecek

www.canmehmet.com

(*)Yazılardaki vurgulamalar tarafımızdan yapılmıştır.

Arap Baharı Demokrasi Yerine İnsan Ticaretini Mi Geliştirdi

 

 

Diktatörlerin yönetimi altında ezilen Ortadoğu’lu halkların isyanı ne yazık ki demokrasiyi değil, insan ticaretini geliştirdi. Ortadoğu’ya sömürü için binlerce kilometre uzaktan yüz milyarlarca dolar askeri harcama ile gelen Batılı Devletler, oluşturdukları terör ve kaos ortamından nemalanmakta; çatışma ortamlarından kaçan milyonlarca çocuk ve kadının, insan tacirlerinin elinde seks ve köle işçileri olarak Akdeniz’de pazarlanmasına adeta seyirci kalmaktadırlar.

Bu doğrultuda Fransız Meclisinin bu insanlara bakışını, “Sömürgecilik” anlayışları ile ilgili bir tartışma ile aşağıda aktarıyoruz.

“…Sömürgecilik, bir zamanlar olduğu gibi İsa’nın öğretisini yaymakla değil de, artık “teolojik” dönemde kalmış “ilkel” halklara laik ve bilimsel bir medeniyet sunuyor olmak la kendini haklı gösteriyordu. Bu ideolojinin en sivrilmiş savunucusu Jül Ferinin (Jules Ferry), aynı zamanda Madakaskar, Tunus, Vietnam gibi yerlerde sömürgeciliğin yayılmasını sağlayan kişi olması tesadüfle değil, aksine entelektüel bir tutarlılıkla açıklanabilir. O Jules Ferry ki, bu ülkelere açtığı seferler ve sahip olduğu askerî hezimetlerden ötürü “Tonkinli*” lakabıyla anılır olmuştur.

Auguste Comte pozitivizminin İngiltere’deki diğer bir müridi olan Stuart Mil (Stuart Mill) gibi, bu uyanık düşünür de (yani Jules Ferry) Fransa’da sömürgeciliğin en keskin teorisyeni olur. 28 Temmuz 1985 yılında Millet Meclisinde yaptığı bir konuşmada şöyle der: “Evet, bizim belli bir sisteme dayalı sömürgeci bir yayılma politikamız vardır. Bu sömürgecilik siyaseti şu üçlü temele dayanır: iktisadi, siyasi ve insanî...” (**)

a)İktisadî gereklilik:  “Sömürgeler, zengin ülkeler için en avantajlı bir sermaye yatırımıdır; ünlü Stuart Mill bunu ispat etmiştir; Jules Ferry devamla “Bir sömürgenin kurulması, bir pazarın açılması demektir der.

b)Siyası gereklilik: “Bütün dünyada üslere sahip olmak “ Tunus bize bunun için lâzımdı, Saygon ve Koşinşin bize gerekliydi, bunun için Madagaskar bize lâzım, bunun için (Madagaskar’daki) Diego-Suarez limanındayız ve oraları asla terk etmeyeceğiz” (Fransız/Resmî Gazete, s. 1068

c)İnsanî gereklilik: medeniyet götürüyoruz. Sömürgeciliğin bu ideolojik aklanması, o gün Mecliste, Jules Ferry nin sarsılmaz bir inancını sergilemesine yol açtı ki, bazı ayrıntıların hatırlatılması uygun olacak (Fransız/Resmî Gazete,s. 1065-1066).

Camille Pelletan:  “Top atışlarıyla dayatılan bu medeniyet, ne mene bir medeniyettir?”

Jules ferry: işte beyler, iddia bu; ben bunun siyaset olmadığını, bunun tarih de olmadığını söylemekte tereddüt etmiyorum; siyasî metafiziktir. Beyler, daha yüksek sesle ve daha gerçekçi söylemek lâzım! Açık ve net olarak demeliyiz ki, gerçekte üstün ırklar aşağı ırklar karşısında bir hakka sahiptirler… (1)

Aşırı sol sıralarından itiraz sesleri.

Jules Maigne: “Siz bunu insan haklarının ilân edildiği bir ülkede söyleme cüreti gösteriyorsunuz!”

De Gouilloutet: “Bu köleciliğin ve zenci köle tüccarlığının savunulması demektir!”

Jules Perry: “Şayet Sayın Maigne haklıysa, şayet insan Hakları Beyannamesi Ekvator Afrika’sının Siyahları için yazılmışsa, o zaman hangi hakla siz onlara mal değiş tokuşunu, kaçakçılığı dayatıyorsunuz ki? Onlar sizi davet etmiyorlar.

Jules Perry bu ifadeleriyle sömürgeciliğin şu ön kabulünü gözler önüne serer: “İnsan Hakları”nın kendileri için söz konusu olmayacağı geri kalmış halklar üzerinde Batı’nın üstünlüğü.

Beş asırdan beridir bütün sömürgecilik zulümlerinin haklı gösterilmesine yarayan bu şuursuz ve öldürücü Batılı yobazlık, sömürgecilik serüvenlerinin tarih olarak en sonuncusunda, Amerikalılar tarafından Irak’a açılan Körfez Savaşında, bir kere daha o uğursuz rolünü oynadı. Bu savaş, milletlerarası hukukun dokunulmaz itibarı adına, istilâ kurbanı egemen bir halkın (Kuveyt in) savunulması olarak takdim edildi. Ne var ki, basit bir mukayese, bu milletlerarası hukukun savunulması ve Birleşmiş Milletler kararlarının ikiyüzlülüğünü apaçık ortaya koyar.

Nitekim aşağıdaki örneklerde görüleceği üzere, saldırının büyük bir devlet veya Onun himayesindeki devletler tarafından yapılması  ile üçüncü dünya ülkelerinden biri tarafından yapılmasına göre tepki taban tabana zıt bir şekil alır:

-28 Ekim 1983: ABD Grenada’yı istilâ eder. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi derhal ülkenin terkedilmesini ister. ABD vetosunu kullanarak kararı geçersiz kılar.

-21 Aralık. 1989: ABD Panama’yı istila eder. Panama’nın meşru temsilcisinin Güvenlik Konseyi önünde konuşmasını engellemeyi yasaklayacak kadar da işi ileriye götürürler.

-Haziran 1967: İsrail, Kudüs, Batı Şeria ve Gazze’yi işgal eder. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Kudüs’ün uluslararası statüsüne yeniden dönülmesini ister. (3 Temmuz 1969 tarihli 267 nolu karar). Birleşmiş Milletler Şeria, Gazze ve Golan’daki tüm işgal birliklerinin geri çekilmesini karara bağlar (22 Kasım 1967 tarihli 242 nolu karar). Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, işgal altındaki topraklarda Yahudi yerleşim bölgeleri kurulmasını Yasaklar (Mart 1980 tarihli 467 nolu karar).

Milletlerarası Hukukun Yukarıda sıralanan Hiçbir kararına saygı gösterilmemiştir. ABD Bütün bu kararlarda veto hakkını kullanmıştır.

Ve işte tam zıttı tavır: 2 Ağustos 1990’da Irak ordusu Kuveyt’e girer. ABD Irak’a derhal abluka altına alınmasını ister ve Körfeze Vietnam’dan bu yana hiç görülmedik tarz da bir askerî güç sevkeder.

Bu kadar birbirine zıt tutumlar niye? Çünkü yukarıdaki ilk örneklerde yapılan işgaller Batı’nın sömürgeci eşkıyalık geleneğine uygundur, oysa Kuveyt meselesinde söz konusu olan Batı sömürgeciliğinin emir ve fermanlarına kulak asmamaktır…

Iraklı yöneticilere bırakılan tek seçenek şuydu: Ya Batılı efendilerinin istekleri doğrultusunda bu sözde devlet liderine petrol fiyatlarını indirip çıkarma izni veren sömürgeci dayatmayı sonsuza dek kabullenmek, ya da bu mahvedici kurmacaya son vermek. (2)

Arap Baharı ve İnsan Ticareti

Haziran ayında yayınlanan Birleşmiş Milletler raporuna göre, küresel olarak zorla göç ettirilmiş kişilerin sayısı 2017’de rekor seviyelere ulaştı…

Zorla yerinden edilmiş kişilerin sayısının 2017’de 68,5 milyon rekor kırmasıyla, uzmanlar yasal destek ve finansman eksikliğinin bir milyarlarca dolarlık suç ağının gelişmesini sağladığını söylüyor.

Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Dairesi tarafından Haziran ayında yapılan bir araştırmaya göre, yaklaşık 2,5 milyon göçmen sınır ötesi kaçakçılık yapıldı – sadece 2016 yılında yaklaşık 5,5 milyar dolar ila 7 milyar dolar değerinde bir operasyon. Beklenildiği gibi, en çok etkilenen ülkeler, küresel mülteci dalgaları yaratan çatışma bölgelerine yakındır…

Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suçlar Ofisi Güneydoğu Asya Program Koordinatörü Benjamin Smith, CNBC’ye verdiği demeçte, “Mülteciler tipik olarak umutsuz durumlarda hareket ettiklerinden özellikle savunmasızlar.”… “Bu, ulus ötesi suç örgütlerinin içeri girip sömürü ya da insan ticareti yoluyla bunlardan yararlanabilecekleri bir durum yaratıyor.”

Interpol ve Europol’ün ortak bir raporuna göre, yaklaşık 1 milyon göçmen yalnızca 2015’te Avrupa Birliği’ne girdi ve 10 kişiden dokuzu sınırları aşmalarına yardımcı olmak için kaçakçılara para ödüyor. Birçok refakatsiz küçük çocuk da köleliğe veya zorla fuhuşa satılıyor...(3)

İki bölümde yazılanlardan anlaşılan: Amerika ve Avrupa, kendilerinden olmayan milletleri  sömürge olarak görmektedir. Sömürecekleri ülkeleri işgal ederken de dünya kamuoyunu aldatmak için, bu ülkelere: “Demokrasi, laik ve bilimsel bir medeniyet” götürdüklerini iddia etmektedir.

Gerçeğinde yaptıkları, hedef ülkeleri soymak için iktidara bir diktatör getirmektir. Mısır ve Darbeci Sisi buna en güzel örnektir.

www.canmehmet.com

Açıklama ve kaynaklar:

Resim web ortamından alınmıştır. ( http://www.cafesiyaset.com.tr/insan-tacirleri-multecilerin-cocuklarini-avliyor_534431.html )

*(Uzakdoğu’daki Tonkin Körfezi ndeki askerî hezimetten ötürü hasımları tarafından kendisine yakıştırılan lakap, çev.

(**)”Fransız/Resmî Gazete, s. 1062”. Resmi gazete içerikleri, “Roger Garaudy, “Yobazlıklar” eseri notudur.

(1)“Yobazlıklar”, Roger Garaudy. Shf:23)

(2)A.g.e.

(3)Daha fazlası için bakınız: Andrew Wong, 28 Haziran 2018. CNBC.com

https://www.cnbc.com/2018/06/27/refugee-crisis-fuelling-criminal-network-and-human-trafficking.html

Arap Baharını Teşvik Edenler, Bunun Mülteci Sorununa Ve İnsan Ticaretine Yol Açacağını Öngöremediler mi? (1)

 

Neden Rusya veya Suudi Arabistan’da bir “Arap Baharı” yaşanmadı? Bu anlamda Çin, Avrupa, Amerika’da her şey yolunda mı gitmektedir?

Avusturya-Macaristan Veliaht Prensi Franz Ferdinand’ı, 28 Haziran 1914 Tarihinde öldürerek; 28 Temmuz 1914 Tarihinde (suikasttan bir ay sonra) I.Dünya Savaşı’nın başlamasına neden olduğu ileri sürülen Sırp Milliyetçisi Gavrilo Princip’in; tek başına dünyanın tüm dengelerini değiştirdiğini iddia etmek herhalde fazla saflık olacaktır.

Bu iddia, Arap Baharını başlatan Tunuslu Muhammed Buazizi için de geçerlidir.

I.Dünya Savaşı’na katılan taraf devletler; bir dünya savaşına değil bir ay, bir yıl; birkaç yıl öncesinden hazırlık yapmaya başlarlarsa, ancak başarılı olabileceklerini çok iyi bilirler.

Savaşlar ve devrimler gerçeğinde oluşan şartların bir sonucu; çıkan bir kıvılcım veya iki el ateş, olayların (yarışın, savaşların) başlaması için bir işaret fişeği midir.

İnsanla ilgili gelişmelerde doğru olan; insan ve haklarının öncelikli olmasıdır.

Bir anlayış, bir düzen; insanı merkezine almıyorsa orada güçlüler lehine sahte bir parıltı, sahtekarlık vardır.

Mutfağında; insanı ve haklarını doğrayarak, bunları parıltılı ışıklarla donatılmış vitrinlerde çeşitli isimlerle sergileyenler, en büyük sahtekar, soyguncu ve kan emicilerdir.

Bir devlet düzeninde, zenginliğin bir kutupta, yoksulluğunda bir kutupta toplanması; o topluma hiçbir zaman kalıcı huzur getirmemiş ve getirmeyecektir.

İnsanın ve haklarının merkezde olmadığı düzenlerde bakalım neler öncelik kazanarak merkeze taşınmakta; zenginliğin, yoksulluk ile farklı kutuplarda barındırılmasında kimler ne adına bunu körüklemektedir?

“..Dış baskıya direnme ve hasım ülkelere denk bir oluşturma zarureti, ülkeyi o zamana kadar bilinmeyen sanayileşmeye mutlak öncelik vermeye şevketti. Bunun insanî maliyeti, 19. Yüzyılın İngiltere ve Fransa’sının sanayileşmesinin maliyeti kadar korkunç oldu. İngiltere ve Fransa’sının o sanayileşme döneminde beş yaşındaki çocuklar bile maden ocaklarında çalıştırılıyordu. İşçi ölümleri ise öyle bir yüzdeye ulaşmıştı ki bizzat sanayiciler bile: dehşete kapılmış ve kendilerini gelecekte çalıştıracak işçi bulamayacakları korkusu sardı. Bu sanayileşme 1. Napolyondan 3. Napolyona kadar da katı diktatörlüklerle devam ettirildi. (1)

Bu itiraftan anlaşılan: Her türlü diktatörlüğün, sömürü için bulunmaz bir dayanak olduğudur.

Bu noktada İngiltere’nin Sanayi Devrimi öncesine bir örnek daha verelim:

“…Madencilerin yararlandığı hakların kapsamı gerçekten şaşırtıcı boyutlardaydı. Bunlar maden ocaklarında kullanacakları keresteyi çevredeki ormanlardan özgürce alabildikleri gibi, kerestenin kıt olduğu zamanlarda, fırınlarına yetecek kadar odunu sağlayıncaya dek koru sahibinin korusundaki ağaçları kesmesine bile engel olabiliyorlardı… Kilise avluları, bahçeler, meyve bahçeleri ve anayolların dışında, her yerde maden araması yapabiliyorlardı. Dahası, ırmakların yataklarını değiştirme ve en yakın anayoldan yararlanma gibi haklara da sahiptiler.

Bu bağlamda John de Treeures şöyle yakınmaktadır:

Tam tamına altmış kalay madencisi, buğday, arpa, yulaf, yonca, bezelye ekili ve en az Cornewaille’deki diğer tarlalar kadar verimli Treeures’in demesnesine (beylik tarlasına) girmişlerdir; …”

…Londra o hale gelir ki, “Şehirde adam asacak ağaç… Thames Nehri’nde çevre kirliliğinden zehirlenmeyen tek bir balık kalmamıştır…”(2)

Arap Baharı, Mülteciler ve İnsan Ticaretine başlamadan evvel “Birleşmiş Milletler ve Bunun gizli ve açık oluşum gerekçelerine kısaca bir göz atalım:

Birinci ve İkinci Dünya Savaşı ile dönemin güçlüleri dünyayı aralarından paylaştıktan sonra, (sonraki paylaşımlarda) aralarına yeni ortaklar almamak için çeşitli cinliklerle birtakım “Kuruluşlar!” oluşturdular ve hâkimiyetlerini gelecek süreçte de –kendileri açısından- garantiye aldılar.

26 Haziran 1945 Yılında ABD/New York’ta kurulan, “Birleşmiş Milletler” de bunlardandır.

Bu örgüt (görüntüde) ne yapacaktır?

-“Dünya barışını, güvenliğini koruyacak  ve uluslar arasında ekonomik, toplumsal ve kültürel bir iş birliği oluşturacaktır.”

-“Birleşmiş Milletler kendini “adalet ve güvenliği, ekonomik kalkınma ve sosyal eşitliği uluslararasında tüm ülkelere sağlamayı amaç edinmiş küresel bir kuruluş” olarak tanımlamaktadır.

Örgüt yapısal olarak idari bölümlere ayrılmıştır; Genel Kurul, Güvenlik Konseyi, Ekonomik ve Sosyal Konsey, Yönetim Konseyi, Genel Sekreterlik ve Uluslararası Adalet Divanı. Örgütün en göz önündeki merciisi Genel Sekreterdir.

Bu bölümlerden “Güvenlik Konseyi” on beş ülkeden oluşmakta olup, bu üyelerden beşi  (ABD, Rusya, Çin, Birleşik Krallık ve Fransa) daimi üye statüsündedir ve mutlak veto yetkisine sahiptir.

Peki, Bu Daimi Üye ve Veto hakkı ne anlama gelmektedir?

Elbette; Körlerle sağırlar birbirlerini ağırlayacak, beş ülke menfaat toplarını aralarında çevirecektir.

Birleşmiş Milletler’e bağlı kuruluşlar:

-Gıda ve Tarım Örgütü

-Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu

-Uluslararası Para Fonu

-Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü

-Dünya Bankası

Bunlardan Gıda ve Tarım Örgütü ne işe yaramaktadır?

Bunu bize, Eski Sovyetler Birliği Devlet Başkanı MIHAIL GORBAÇOV, “Yerküre Manifestom” İsimli kitabının 36.cı sahifesinde açıklamaktadır:

-“..Soğuk savaş döneminin bitmesiyle, gelişmiş ülkelerin silahlanma yarışı için harcadıkları dev paraların, kısmen de olsa, dünyadaki fakirliğin ortadan kaldırılması amacıyla kullanılacağını sanıyordum.  Bana öyle geliyordu ki, Hristiyan değerler üzerine inşa edilmiş medeniyetler, dünya üzerindeki 800 milyon insanın aç, bir milyardan fazla insanın içecek sudan mahrum kalması, 2 milyardan fazla insanın elektrik şebekesiyle henüz tanışmamış olması ve dünya nüfusunun yarısı olan 3 (üç) milyar insanın da temel ihtiyaç maddelerinden yoksun durumda bulunmasına asla tepkisiz kalmazlar ve içlerine sindiremezlerdi..”

Batıda hazırlanan İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’ni de unutmamak gerekir!

“İnsan Hakları Evrensel Bildirisi, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu’nun Haziran 1948’de hazırladığı ve birkaç değişiklik yapıldıktan sonra 10 Aralık 1948’de, BM Genel Kurulu’nun Paris’te yapılan oturumunda kabul edilen 30 maddelik bildiridir.”

Bu bildirideki ifadelere baktığımızda;

-“…Bütün insanlar özgür, onur ve hakları yönünden eşit doğarlar…”

-“İnsan haklarının özellikleri: Herkes, ırk, renk, cins, dil, din, siyasal ya da her hangi bir başka inanç, ulusal ya da toplumsal köken, varlıklılık, doğuş ya da herhangi bir başka ayrım gözetilmeksizin bu bildiride açıklanan bütün haklardan ve bütün özgürlüklerden yararlanabilir..”

Bunlar kulağa ne kadar hoş geliyor değil mi?

-Peki, bize ve kimi ülkelere vize uygulamasını kimler yapmaktadır? Ve kendi dilini öğrenmeyene ülkesinde yaşam hakkı tanımamaktadır.

Neden ülkelerinde çıkardıkları iç savaş nedeniyle kaçan Mültecilere kapılarını açmamakta, onları (gözlerini kapatarak) insan tacirlerinin ellerine teslim etmektedir?

(Kontrollerindeki) DAEŞ için binlerce kilometre uzaktan “terör!” bahanesi gelerek Ortadoğu’da ordular, üsler kuran, terör örgütlerine alenen binlerce uçak ve tırlarla silah getiren kendine gelişmişler! herkesin gözü önünde Akdeniz’i bir köle pazarı yapılmasına neden seyirci kalmaktadır?

Bu, Açık Deniz Köle Pazarı’nda, çaresiz, kimsesiz kadınların ve çocukların cinsel malzeme olarak satılmasına kimler örtülü onay vermektedir?

Ustaları Makyavel’in öğüdünü mü yerine getirmektedirler?

Makyavel ne demiştir: “Kazanmanın ahlakı yoktur!” 

Artık Arap Baharı ve Sonuçlarından İnsan Ticaretine başlayabiliriz.

Devam edecek

www.canmehmet.com

Resim: (AP Photo)  Web ortamından alınmış, yazı tarafımızdan hazırlanmıştır.

DOSYA – 27 Ocak 2016 Çarşamba günkü dosya fotoğrafı, Suriyeli mülteci çocuklar, öğretmenlerini dinleyen bir okula dönüştürülen bir çadırda, Qab Elias’taki Suriyeli bir mülteci kampında dinlerken yere oturdu. Bekaa Vadisi, Lübnan’daki bir köy. Önde gelen uluslararası bir insan hakları grubu olan İnsan Hakları İzleme Örgütü, 19 Temmuz 2016 Salı günü yayınlanan bir raporda, Lübnan’da kayıtlı yaklaşık 500.000 okul çağındaki Suriyeli çocuğun yarısından fazlasının okula gidemediğini ve hiçbir örgün eğitim almadığını söyledi. Suriye’nin çatışması Mart 2011’de başladığından beri, yüz binlerce Suriyeli şu anda 1,1 milyon kayıtlı mülteciye ev sahipliği yapan Lübnan’a kaçtı. (AP Fotoğrafı / Bilal Hussein, Dosya)

FILE — In this Wednesday, Jan. 27, 2016 file photo, Syrian refugee children sit on the ground as they listen to their teacher inside a tent that has been turned into a makeshift school, at a Syrian refugee camp in Qab Elias, a village in the Bekaa Valley, Lebanon. Human Rights Watch, a leading international human rights group, said in a report released Tuesday, July 19, 2016, that more than half of the nearly 500,000 school-age Syrian children registered in Lebanon do not go to school and receive no formal education. Since Syria’s conflict began in March 2011, hundreds of thousands of Syrians have fled to Lebanon, which is now home to some 1.1 million registered refugees. (AP Photo/Bilal Hussein, File)

 

Kaynaklar

(1) YOBAZLIKLAR, Roger Garaudy, Sahife:42

(2)Kaynaklar ve daha fazlası için bakınız;  http://www.canmehmet.com/greenpeace-yesil-baris-dosyasini-aciyoruz-orgut-ingilizlerin-cinliklerinden-birisi-midir-1.html

Cumhuriyet Ekonomisi : Makine, Motor Üretememişiz Ancak Nasıl Oluyorsa Uçak Üretmişiz. İlginç… (4)

 

 

” Jül Feri’nin (Jules Ferry) lâik – seçkin tabaka yoluyla Müslümanları fethetme şeklindeki o müthiş düşüncesi, şu sonucu verdi: 1880 yılında okul çağındaki Müslüman çocukların Fransız okullarında okuyanların oranı %1.8, 1908’de %4,3 ve 1944’te %8.8 oldu. Böylece Emir Abdullah Cezâirî (*) döneminde Arap dilindeki okumuş oranı % 65 e ulaşmış bir ülke olan Cezayir, yüz yirmi beş senelik Fransız varlığının ardından %65’i okuryazar olmayan bir ülkeye dönüştü.

Cezayir bağımsızlığa kavuştuğunda durum bu idi. Çünkü Arap kültürü tu kaka edilmiş, Fransız kültürü ise sadece önemsiz bir azınlığa ulaşabilmişti. ” (1)

Şimdi ülkemizdeki “Lâik seçkin tabaka” mensuplarının, “Fransız” değil de  “Amerikan usulü”  eğitimi nereden aldıklarını sorgulayalım.

Bakalım, Robert Kolej ve Boğaziçi Üniversitesi mezunlarını buna örnek olabilirler mi ?

Önce Robert Kolej mezunlarından birkaç isim :

“Halide Edib Adıvar, Ahmet Demirbağ, Ahmet İsvan, Zeki Alasya, Algan Hacaloğlu, Alp Yalman, Altemur Kılıç, Aslı Aydıntaşbaş, Beklan Algan, Betül Mardin, Behice Boran, Burhan Karaçam, Can Kozanoğlu, Celâl Şengör, Cem Boyner, Cem Karaca, İsmail Cem, Cevat Çapan, Erol Çevikçe, Cüneyt Ülsever, Çiğdem Kağıtçıbaşı, Tansu Çiller, Abidin Dino, Bülent Ecevit, Emre Gönensay, Engin Cezzar, Engin Çağlar, Ercan Arıklı, Ercüment Karacan, Feyyaz Berker, Genco Erkal, Göksel Kortay, Gülriz Sururi, Gündüz Vassaf, Haldun Dormen, Halikarnas Balıkçısı, Halil Berktay, Hüsnü Özyeğin, İbrahim Betil, İbrahim Bodur, İpek Ongun, Kasım Gülek, Ömer Kavur, Korkmaz Haktanır, Cem Kozlu, Ayşe Kulin, Mehmet Emin Karamehmet, Melih Kibar, Memet Fuat, Mihri Belli, Mim Kemal Öke (torun), Mîna Urgan, Nejat Eczacıbaşı, Neşe Erberk, Nevra Serezli, Nihal Yeğinobalı, Nihat Berker, Nihat Gökyiğit, Nurettin Topçu, Nuri Çolakoğlu, Nüvit Özdoğru, Orhan Eralp, Orhan Pamuk, Osman Kibar, Ömer Altuğ (büyükelçi), Ömer Koç, Ömer Madra, Ömer Uluç, Özer Uçuran Çiller, Nafiz Can Paker, Perihan Mağden, Pınar Kür, Rahmi Koç, Rahşan Ecevit, Halit Refiğ, Refik Erduran, Rıfat Turgut Menemencioğlu, Rona Yırcalı, Rüşdü Saracoğlu, Nedim Saban, Serdar Bilgili, Sina Akşin, Suna Kıraç, Şahin Alpay, Şakir Eczacıbaşı, Talât Sait Halman, Çiğdem Talu, Tamer Başar, Tamer Gürsoy, Seyyal Taner, Tunç Yalman.”  (2)

“Ayşe Kulin, Cemal Kafadar, Çiğdem Talu, Dani Rodrik, Nuri Çolakoğlu, Şenes Erzik, Tansu Çiller, Tolga Örnek, Ercüment Şener, Tosun Terzioğlu” (3)

Yukarıdaki tabloya bakıldığında görülen; ülkemizin ağırlıklı banka, banker, siyasetçi, gazeteci, tiyatrocu ve yazar grubunun, bu okul mezunlarının olmasının yanında, hayata atıldıklarında bir şekilde önlerinin de açıldığıdır…

Bu anlatılanlar doğrultusunda, Sayın Cumhurbaşkanı geçtiğimiz günlerde bakınız ne demiştir :

” Başkan Erdoğan’dan ‘kültür hayatı‘ eleştirisi

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kaymağını yedikleri bu ülkeye adeta asalak gibi yapışan elitler, Türkiye’nin kültür hayatının çoraklaşmasının da başlıca müsebbipleridir’ dedi.

‘KAYMAĞINI YEDİKLERİ BU ÜLKEYE ASALAK GİBİ YAPIŞAN ELİTLER…’

Erdoğan, bunların hepsinin önemli ve değerli olduğuna dikkati çekerek şöyle konuştu :

‘Ancak Necip Fazıl Ödüllerinin esas başarısı, fikir ve sanat dünyamızın özgürleşmesine, zenginleşmesine, çeşitlenmesine yaptığı katkıdır. Bu ödüller asıl büyük değişimi, asıl büyük inkılâbı burada gerçekleştirmiştir. Çünkü Türkiye’nin düşünce ve yazı hayatı çok uzun yıllar, her türlü keyfiliğin, her türlü bağnazlığın sergilendiği bir alan olmuştur. Eserin özgünlüğünden ziyade ideolojisine bakan, yazarın kimliğini eserinin önüne koyan bir kesim, tekellerine aldığı bu alanda kendi hizipleri, kendi küçük grupları dışında hiç kimseye hayat hakkı tanımamıştır. Bu kesimin senelerce baş tacı ettiği, ödüle boğduğu birçok ismin tek alameti farikası, fikirlerin orijinalliğinden, eserlerinin kalitesinden, oyunculuklarının gücünden ziyade kendileriyle aynı marjinal ideolojik kabileye mensubiyetleridir. Millete tepeden bakan, kendi insanını hor, hakir gören, kaymağını yedikleri bu ülkeye adeta asalak gibi yapışan elitler, Türkiye’nin kültür hayatının çoraklaşmasının da başlıca müsebbipleridir.” (4)

Bu konuda aşağıdaki gazete haberini de vermek gerekmektedir :

Kaynak : 29 Eylül 1929 tarihli The New York Times gazetesi.

“Türk Hükümeti, İlerlemenin Gerçek Yolu Olarak, Halkına Amerikanlılaşmasını Emrediyor.

(Amerika) Birleşik Devletler’in etkisi, neredeyse hiçbir Amerika’lı bunu farketmeden; Yeni Türkiye’deki, Fransa’nın (önceki) geleneksel kültür etkisininin ve Kur’an’ın ahlâki etkilerinin yerini alıyor.

Reformun çok sayıdaki gel-git dalgalarından etkilenen genç cumhuriyet, şimdi yeni bir dönüşüm denizine girmek üzere. Kemâlist hükümet bu denize ‘Amerikanizm’ diyor.

Bu sonbahardan başlamak üzere, tüm Türk okullarında İngilizce öğretilmesi için Ankara tarafından emir verilmiş olması, Türkiye’de baskın olan Fransız kültüründen uzaklaşmanın önemli bir işaretidir.

Hükümetin önemli sözcülerinden ve Başkan (Mustafa) Kemal’in en yakın arkadaşlarından biri olan milletvekili Falih Rıfkı Bey, günlük resmi gazete olan Milliyet’e şöyle yazdı :

‘Doğa, şehirler, bilim, bilgi ve insanların, hepsinin tamamen yeniden yapılandırılması gereken bir millette –ki bu bizimki oluyor-, Amerikanizm ama Avrupalılık değil, reformun temeli olarak vazife görmelidir. İlk adım, İngiliz dilinin geniş bir şekilde yaygınlaşması olmalıdır. Amerikan ruhunu benimsemek için, sadece üretim yöntemlerimizi değil, eğitim sistemimizi de değiştirmeliyiz.’ ” (**)

Ve “Amerikan Usulü” eğitim veren Robert Kolej :

“1863 yılında dört öğrenci ile İstanbul Bebek sırtlarında eğitime başlayan Robert Kolej, Amerika Birleşik Devletleri’nin kendi toprakları dışında kurduğu ilk misyoner okuludur… (***) Osmanlı son döneminde kurulan ulus devletlerin idari, bürokratik ve teknik vb. eleman ihtiyacını karşılamıştır…

Kolej  bir  Hıristiyan  misyoner  okuludur.  İstanbul’daki  yabancı  yüksek  öğrenim kurumları ise tamamen ateisttir (Kaynak : The Story of Robert College at Constantinople, s.4). Bu sebeple, Doğu Kiliselerinin en üst düzey yetkilileri, Robert Kolejin önemini takdir etmekte ve ateizmle mücadelesini desteklemektedir. Robert Kolej’i de destekleyen American Board’ın en önemli misyonu, ‘dinsizler arasında Hıristiyanlığı yaymak’tı. Bu misyon lâyıkıyla yerine getirilmiş dünyada  dinsiz (heathen)  nerdeyse kalmamıştı  (Kaynak : Kocabaşoğlu, 2000: s.16). Dünyanın en etkili merkezlerinden olan İstanbul’da olması, Doğu milletlerine yeni hayat tarzı ve yeni düşünceler aşılaması, Kolejin önemini bir kat daha artırmaktadır. Kolej, Amerikan okulu olması dolayısıyla, hem Osmanlı’da, Türkiye’de hem de Avrupa’da, Amerika’yı temsil eden bir kurum olarak görülmekte, Amerika’nın Osmanlı ve Doğu’daki tesirini yaymak üzere sarf ettiği çabalar takdir edilmektedir…

Kolej eğitimi / kolej müfredatı, insanın karakterinin ve algılama duyularının eğitim yoluyla geliştirilebilineceği / değiştirilebilineceği düşüncesine  dayanan  hümanist  teoriye  göre biçimlendirilmiştir. Dolayısıyla, öğrencilerin ahlaki ve dini karakterlerini geliştirmek üzere her türlü çaba sarf edilmiştir.  Dini  eğitim  ayrılıkçı  ve  tartışmalı  değildir.  Kutsal metinlere  ve herkes için özgürlük prensibine dayandırılmıştır. Bütün öğrencilerin, disiplinli biçimde, sabah duasına, öğleden sonra İncil okumasına ve gece de dini sohbete katılması  gerekmektedir (Kaynak : The Story of  Robert College at Constantinople, s.49).

Mezunlar ise, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde ve yeni devletlerin kurulmasında önemi roller oynamışlardır. Özellikle, Bulgaristan’da en üst düzey devlet makamlarını işgal etmişler, ülkelerinin Osmanlı’dan kopmasına, entelektüel ve politik yönlerden gelişmesine katkıda  bulunmuşlardır. Öyle  ki, 1871 yılı mezunu beş Bulgar öğrenci; Geşav, Panaretov, Stoilov, Slaveikov ve Tapçileştov, ilerleyen yıllarda belediye başkanı, parlemento üyesi, büyükelçi, bakan ve başbakan olarak yeni kurulan Bulgaristan’a hizmet etmişlerdir…

Kolejin ilk Türk mezunu Hüseyin Hulusi Pektaş, 1903 yılı mezunudur. Lozan Konferansına giden İsmet Paşa riyasetindeki heyette, sekreter ve tercüman olarak yer almıştır. “ (5)

Gelişmiş Batılı Devletler, bir ülkeyi nasıl sömürgeleştirmektedir ?

Bilgi ve teknoloji üretebilmenin bilimsel bazı koşulları vardır :

– Eğitim alt yapısı gerektirir.

– Bilim alt yapısını oluşturan bir bilim kitlesi gerekir.

– Belli bir sanayinin varlığını gerektirir.

– Kültürel ve sosyal alt yapının bilgi üretimine yol verecek anlayışa sahip olması gerekir.

– Ülkenin yönetim siyasetleri, gelişmeye ve ilerlemeye dönük irade taşıması gerekir.

– Ülke insanının özgür, eşit, sorgulama idealinin olması gerekir.

– Edebiyat ve sanata önem veren siyasetler gerekir.

– Teknoloji üretiminin olmazsa olmazı üretimdir.

– Üretim yapmadan, üretimde belli mesafeler kat etmeden, teknoloji üretimi isteği sözde kalır.

– Pazarınız, tamamen yabancı sermayenin keyfi kullanımına açıksa, o ülkede teknoloji üretimi olmaz. Yabancıların ürettiği ürünün pazarı olur.

– Bırakınız teknoloji üretimini, üretim bile olmaz. Sadece ticaret olur.

Her şeyi borçlanarak ithal edersiniz; bir miktar üretim yeteneğiniz varsa, onu da kaybedersiniz.

Üretim içinde yapılmayan AR-GE’ler de bir işe yaramaz. Özerk olmayan bilim insanlarını tatmin etmenin ötesine geçemez.

Bilim-üretim ilişkisi, yani sanayi-üniversite işbirliği de üretimin olmadığı bir yerde yapılamaz.

Üretmeyen ülkelerin ticareti de, yabancıların eline geçer.” (****)

Yukarıda yapılan açıklamalardan sonra, ülkemizde neden gerçek bir sanayileşmenin değil de montaj hatlarının teşvik gördüğü, neden Rahmetli Erbakan’ın, büyük uğraşlarına; üstelik de dünya çapında bir mühendis olmasına rağmen, ülkemize ağır sanayi, motor, tank fabrikalarını kuramadığı; kurma teşebbüslerini, darbeci ve küresel sermaye güdümlü (kimi) medya-yazarlar tarafından nasıl engellendiği, alaşağı edildiği daha iyi anlaşılacaktır.

….

www.canmehmet.com

….

Resim : Tarafımızca hazırlanmıştır.

….

(*) Emîr Abdülkâdir el-Cezâirî (1807-1883) : Cezayir’in millî kahramanı olarak kabul edilen Emîr Abdülkâdir el-Cezâirî, 1807 yılında Cezayir’in batısındaki Maskara kasabasında dünyaya geldi. 1830 senesinde Fransızlar’ın Cezayir’i işgal etmesi üzerine, yerli Arap ve Berberî kabileler yabancı hakimiyetine karşı koymak maksadıyla Emîr Abdülkâdir’in babası Şeyh Muhyiddîn’i sultan ilan etmek istemişlerdi. Fakat o yaşlılığını gerekçe göstererek bunu kabul etmemiş ve bu vazifeden oğlu lehine feragat etmişti. Bunun üzerine Emîr Abdülkâdir, Fransızlar’a ve işbirlikçilerine karşı mücadeleye başlayarak kahramanlığı ve zekası sayesinde yerli kabileleri etrafına toplamayı başardı. 1837’de Fransızlar’la imzaladığı Tafna antlaşması neticesinde ülkenin üçte ikisini kontrolüne alan Emîr Abdülkâdir, Fas yoluyla İngiltere’den sağladığı silahlarla düzenli bir ordu kurdu. Kuzey Afrika’nın özgürlük mücadelesinde göstermiş olduğu üstün askeri başarılarından dolayı tüm dünyanın siyasi kimliğiyle çok yakın olarak tanıdığı Emir Abdulkadir el Cezairi, aynı zamanda İslam tasavvufunun temel taşları olan Kadiriye, Nakşibendiye, Mevleviye ve Şazaliye gibi büyük tarikatlar içersinde manevi misyonlar üstlenmiş divan sahibi büyük bir sufidir. Daha fazlasını için bakınız : http://sefikcan.net/emir-abdulkadir-el-cezairi.html

(**) http://www.canmehmet.com/halkimiz-chpnin-ingiliz-ve-amerikanciliginin-nedenini-ve-ortadogu-planina-olan-destegini-bilseydi.html

(***) Misyoner okulları: Misyonerlerin önde gelenlerinden Tillman Trrowbridge, Anadolu’yu karış karış gezdikten sonra 1858’de yayınladığı gezi notlarında, Türklerin “dinsel ve ırksal anlamda ilkel oldukları”nı anlatır; bilinen misyoner kafası ve dünya görüşüyle. “Türkler Hıristiyan dinini kabul etmedikçe ve tüm kurumları İslam’dan arındırılmadıkça, ABD Misyoner Kuruluşları geceli gündüzlü çalışmalarını sürdürecektir“. Nitekim bu misyoner okulları, giderek Türk ve Müslüman olmayan Osmanlı vatandaşlarını, Osmanlı’dan koparmaya dayalı bir eğitim vermeye başlarlar. Çok sonraları gerek Enver Paşa gerekse de Mustafa Kemal Paşa; Yunan, Bulgar, Ermeni ve Arap isyanlarında bu misyoner okullarının önemli rol oynadıklarını vurgularlar. Daha fazlası için bakınız: https://www.star.com.tr/yazar/misyoner-okullarindan-feto-okullarina-yazi-1137597/

(****) Bülent Esinoğlu. Daha fazlası için bakınız : https://www.ulusal.com.tr/suudi-arabistan-neden-teknoloji-uretemez-makale,3553.html

KAYNAKLAR :

(1) “YOBAZLIKLAR”. Yazar : Roger Garaudy.

(2) https://tr.wikipedia.org/wiki/Robert_Lisesi

(3) https://www.sabah.com.tr/aktuel/2013/04/12/robert-koleji-150-yilini-kutluyor

(4) https://www.sabah.com.tr/gundem/2018/12/21/son-dakikabaskan-erdogan-necip-fazil-saygi-odulu-toreninde-konusuyor

(5) “Robert Kolej Mezunları ve Meşhurları”. https://www.researchgate.net/publication/283664590_Robert_Kolej_Mezunlari_ve_Meshurlari [accessed Dec 22, 2018).

(5 no.lu kaynaktan : “Bu çalışma, makalenin yazarı tarafından yürütülmekte olan, ‘Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Yabancı Okullar: Robert Kolej’de Okuyan Türk Öğrenciler Üzerine Prosopografik Bir Çalışma (1863-1975)’ (TÜBİTAK 1001 Projesi, Proje No: 113K135) konulu kapsamında hazırlanmıştır. Çalışmayı mümkün kılan katkılarından dolayı TÜBİTAK’a teşekkür edilmektedir. Hacettepe Üniversitesi, Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü.”

Savarona Yatı, İngiltere Kralı’nın Elbisesi Kirlenmesin Diye Mi Alındı, Hem de İnanılmaz Bir Bedelle (3)

 

T.C. Kültür Bakanlığı’nın resmi web sitesinde bulunan bilgiye göre : “…1936 yılında Kral VIII. Edward İstanbul’u ziyaret etti ve o zamanki devlet yatı Ertuğrul’da, Mustafa Kemal Atatürk’ün konuğu oldu. Bacadan dökülen kurum, Majestelerinin beyaz pazenlerini öylesine kirletti ki, Atatürk Ertuğrul’u hurdaya gönderdi ve yeni bir cumhurbaşkanlığı yatı araştırılması için emir verdi. Türk bayrağı, Mart 1938’de Southampton’da Savarona’ya çekildi. (1)

Kültür Bakanlığının kayıtlarına göre Savarona Yatı, İngiliz Kralı’nın ülkemizi ziyaretinde (Osmanlı Devleti’nden kalan ve uzun yıllar devlete hizmet eden) Ertuğrul Yatı’nın bacasından dökülen kurumlar nedeniyle satın alınmıştır.

….

Yat, 1.200.000 $ olan satın alma bedeli dahil, tadilatları ile birlikte (1938 yılında) toplam 1.700.000 $ ‘a mâl olmuştur.

1937 yılı ihracatımızın 109.225.000 $ olduğu dikkate alınırsa ve bu miktar, günümüz ihracatına (157.000.000.000 $) oranlanırsa, yatın bedeli bugün için yaklaşık 1.570.000.000 $, (Bir milyar beşyüz yetmiş milyon dolar) olmaktadır.

Devletimiz o gün maaş ödeyecek durumda dahi değildir. Halk, yoksulluk nedeniyle verem hastalığı ile mücadele etmektedir.

….

Kaynak : 14 Şubat 1929 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nin 1.Sayfası.

“Türkiye’de her sene yalnız veremden 37.000 kişi ölüyor ve takriben 280.000 veremli hasta vardır. İktidarı olan vatandaşların, senede 1 lira vererek İstanbul Verem Mücadele Cemiyeti’ne âza (üye) olmasını istiyoruz.”

(Canmehmet : 1927 yılı nüfus sayımına göre Türkiye nüfusu yaklaşık 13.600.000 kişidir. Yukarıdaki bilgilere göre; sadece veremden, her sene nüfusun %0.3’ü ölmektedir. Nüfusun %2’si de veremlidir).

Yazı serimizin önceki bölümünde, İngiliz Başbakanı’nın (Lloyd George) Çanakkale ziyareti için Cumhuriyet Gazetesi’ndeki görüşleri aktarılan Cumhuriyet Gazetesi yazarı ve İstanbul Milletvekilliği de yapmış olan Abidin Daver, bu ziyaret için ne demekteydi :

Ne yüzle ?

Bir kaç gündür gazetelerimizde bir haber var : Mahut Loyit Corc Çanakkaleye gelecek, oradaki İngiliz harp malüllerinin mezarlarını ziyaret edecek, ondan sonra da İstanbul’a gelecekmiş.

Ne yüzle geliyor, bilmem!

Utanmadan, ‘hayvan’ dediği ve mütareke senelerinde İngiliz askerlerine o kadar hakaret ettirdiği bu milletin içinde işi ne ?

Yunan ordularına çiğnettiği, yaktırdığı, bir Afrika müstemlekesi haline koymağa çalıştığı bu memlekette işi ne?

Boğmak istediği, istiklaline ve mevcudiyetine kastetiği bu devletin topraklarında işi ne ? …

Yüzsüzlüğün bu derecesi karşısında alakadarlara diyoruz ki :

Lütfen söyleyiniz de Loyit Corcunuz  İstanbula gelmesin, Atinaya gitsin ! ” (2)

Bu açıklamalardan sonra, ortaya cevap arayan iki husus çıkmaktadır :

Birincisi : İngilizlerin kendi kontrollerindeki Yunanlılara, zulüm ve soygun için (zaten kendilerinin işgâl etmiş oldukları) ülkemizi 1919 yılında tekrar işgal ettirmelerine, o dönemi ve yaşanan acıları çok iyi bilen bir siyasetçi ve yazarın itirazı…

İkincisi : Kültür Bakanlığı’nın resmi web sitesindeki anlatılara göre Savarona Yatı’nın, ülkemize ziyarete gelen İngiliz Kralı’nın elbisesinin kirlendiği  / kirlenmemesi için aldırılması ?..

Konuya biraz daha açıklık getirmek için, 3.Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın eşi olan Reşide Bayar Hanımefendinin, Ülkemizi ziyarete gelen Yunanlı devlet, siyaset adamlarının yemek ve toplantılarına katılmaması ve bunun nedenleri ile ilgili aşağıda iki ayrı kaynak verilmektedir

“…Reşide Hanım Yunan işgalini unutamamış ve Yunanlı devlet adamlarına karşı tepkisini kibarca göstermişti. Diplomatik kurallara aykırı hareket etmeden, nezaket çerçevesinde hareket eden Reşide Hanım, Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın Yunanistan ziyaretine iştirak etmediği gibi, Yunan Kralı Ankara’ya geldiğinde de Bursa’ya giderek, resmi toplantılara katılmadı.” (3)

…İnönülerin evinde bir davette Atatürk, sıkma başı ile oturan bir hanımefendiye, `Başınızı açmayacak mısınız hanımefendi ?` diye sorar. Reşide Hanım yanıtlamaz, Celal Bayar atılır ve `Müsaade edin paşam, açacaktır.` der. O geceden sonra bir daha başını örtmeyen kadın, Celal Bayar`ın eşi Reşide Hanım`dır. Reşide Hanım, Yunan kral ve kraliçesini, `Daha düne kadar düşman olduklarımla bugün dost olamam` diyerek ağırlamak istemez ve eşi Bayar`ı protokolde yalnız bırakır. Bayar`ın Yunanistan ziyaretine de eşlik etmez. Bu tavrının arkasında bazı akrabalarının Yunanlılar tarafından öldürülmesi yatıyor.” (4)

Reşide (Bayar) Hanımın tepkilerine neden olan Yunanlıların zulümlerine, Amerikalı Profesör’ün verdiği bir örnek :

“…Yunanlıların, geri çekilişleri sırasındaki davranışlarının tipik bir örneğine göre; Aydın Vilayetine bağlı olan Karatepe Türk köyü, 14 Şubat 1922’de hem Yunan askerî birlikleri hem de yerli Rum çeteleri tarafından sarılmıştı. Tüm yerli halk köyün camisine tıkıldı ve câmî ateşe verildi. Alevlerin arasından dışarı kaçmayı başarabilen birkaç kişi de kurşunlandı. Bu halkın tüm taşınabilir mülkleriyle hayvanları çalınmıştı.” (5)

Reşide Hanım Kimdir?

“…Cumhurbaşkanı Celâl Bayar’ın eşi olarak sorumluluklarını hakkıyla yerine getiren Reşide Bayar, Bursa’nın işgalini unutmadığı için Yunanistan ile ilişkilerde protokolde yer almamıştı.

Reşide Bayar, 1887’de Bursa İnegöl’de doğdu. Annesi Zehra Hanım Bulgar göçmeni; babası Refet Bey İnegöl’ün yerli eşrafındandır. Çocukluğu Bursa’da geçti. Rüştiyeden mezun olan Reşide, zeki, sosyal, hareketli ve çevresi tarafından sevilen bir çocuktu…

İŞGAL GÜNLERİNİN VAKUR KADINI

Celâl Bey, İstanbul Hükûmeti’nin bir İttihatçı olduğu için kendisini takip ettirmesi, azınlıkların kendisine karşı düşmanca tavırlar göstermesi üzerine İzmir’den uzaklaşıp direnişe katılmayı düşündüğünü açıkladığında Reşide Hanım, son derece vakur bir duruşla, “Tabii ki gideceksin, bu senin görevin. Gözün arkada kalmasın. Ben çocuklarına, annene bakarım. Ama annenin de iznini al.” dedi. Celâl Bey’in İzmir’den ayrılması üzerine İzmir’den Bursa’ya geri döndü.

ANKARA GÜNLERİ

Reşide Hanım, Samanpazarı’nda bir eve yerleşti. Ankara’da, Büyük Millet Meclisi’nin açılmasıyla büyük bir değişim ve dönüşüm yaşanıyordu. Celâl Bey, Meclis içinde oldukça aktifti. Reşide Hanım, eşine destek oldu; âilesinin sorunlarıyla ilgilendi ve sosyal faaliyetlerde de aktif bir şekilde yer aldı.

Cumhuriyetin ilk yıllarında Atatürk’ün devrimleri ardı ardına gelmekte sosyal ve toplumsal hayatta büyük bir değişim yaşanmaktaydı. Atatürk’ün isteği üzerine başını açmak zorunda kalan Reşide Hanım, orucunu tutar, namazını kılardı.

ÇANKAYA KÖŞKÜ’NÜN HANIMEFENDİSİ

1950 seçimleri sonrasında DP’nin büyük zafer kazandığında ülke yönetiminde etkin bir görev alması beklenen Celâl Bey’in hangi göreve geleceğini bütün ülke gibi Reşide Hanım da bilmiyordu. DP grubunun teklifi ve TBMM’nin onayıyla Celâl Bayar, 22 Mayıs 1950’de Cumhurbaşkanı seçildi.

Reşide Hanım, Çankaya Köşkü’nün yeni hanımefendisiydi. Fakat Köşk’e çıkmamak için bir ay direndi. Özellikle oğlunun kaybı sonrasında siyasete yönelik belirgin bir küskünlük duyuyordu. Neticede Ceâl Bey’i yalnız bırakmamak ve kendisine duyulan ihtiyaca karşılık vermek için, bir anlamda Çankaya Köşk’üne mecbûren çıktı.

Bursalı eşraftan birinin kızı olarak hayata başlayan Reşide Hanım, uzun yıllar bir hanımefendi, yâni Cumhurbaşkanı Celâl Bayar’ın eşi olarak sorumluluk üstlendi.

YUNAN İŞGALİNİ UNUTMADI

Reşide Hanım, hiçbir zaman makam mevki, şan şeref ya da farklı hiçbir şeyin peşinden koşmadığı gibi eşiyle birlikte verilen sorumlulukları hakkıyla yerine getiren asil bir hanımefendiydi. Çankaya’da bir hanımefendinin görevlerini eksiksiz bir şekilde yerine getirdi; eşine, her türlü katkı ve yardımı sağladı.

Cumhurbaşkanı Celâl Bayar’la yurt dışı gezilerine katılan Reşide Hanım, yabancı misyon ve devlet başkanlarını da Çankaya’da son derece başarılı bir şekilde ağırladı. Herkese eşit ve kusursuz davranarak başarılı bir ev sahipliği yaptı. Yalnızca Yunan işgalini unutmadığı için Yunanlı devlet adamlarına karşı tepkisini gösterdi.

Her zaman diplomatik kurallara uygun davranan, nezâket çerçevesinde hareket eden Reşide Hanım, Yunan Kralı Paul ve eşi Frederica, 1952 haziranında Türkiye’ye geldiğinde “eski düşman” dediği Yunanistan’a tavrını koydu. Protokolde yer almamak için Bursa’ya gitti.

Her konuda eşine sonsuz destek veren Reşide Bayar, Yunanistan meselesinde tâviz vermedi.” (6)

Şimdi, Cumhuriyet ekonomisine dönebiliriz.

Devam edecek…

www.canmehmet.com

Resim : Tarafımızca hazırlanmıştır.

Kaynaklar :

(1) http://www.kultur.gov.tr/TR-96389/ataturkun-yati-savarona.html

(2) Tamamı için bakınız: http://www.canmehmet.com/otu-cek-kokune-bak-kapitulasyonlar-kaldirildi-ancak-ekonomi-100-yildir-yerinden-kalkamadi-2.html

(3) “BİR OSMANLI HANIMEFENDİSİ VE BİR CUMHURİYET FİRST LEYDİSİ REŞİDE BAYAR”. Yazar : Yrd. Doç. Dr. Şerif DEMİR (Siirt Üniversitesi, Fen-Edb. Fak. Tarih Bölümü, Cumhuriyet Tarihi Ana Bilim Dalı).

(4) https://www.posta.com.tr/turkiyenin-first-ladyleri-haber-fotograf-239748-4

(5) “ÖLÜM VE SÜRGÜN, OSMANLI MÜSLÜMANLARININ ETNİK KIYIMI: 1821-1922”. Sy.317. Yazar : Justin McCarthy. Louisville Üniversitesi, Tarih Profesörü (Yazarın alıntısı: Dip Not : 118 Arnold Toynbee’den The Times gazetesine yollanan mektup, 6 Nisan 1922, Bu mektubunda, Türkiye’den aldığı 9 Mart 1922 tarihli bir mektubu iletmektedir.)

(6) http://www.enpolitik.com/haber/155407/reside-bayar-yunan-kralini-karsilamayi-reddetmisti.html

Otu Çek Köküne Bak! Kapitülasyonlar Kaldırıldı Ancak Ekonomi 100 Yıldır Yerinden Kalkamadı (2)

 

 

1923-1950 döneminde ülkede kayda değer bir ekonomik ilerleme olmadığı gibi, toplum ağır bir yoksulluk içerisindedir.  Yaşam ancak, az sayıda üst düzey devlet memuru ile Devlet Partisi’nin tepe yöneticileri için “Tatlı Hayat”tır.

…Bütün iyi niyetli destek ve teşviklere rağmen 1923-1930 döneminde, özel teşebbüs öncülüğündeki sanayileşme girişiminden istenilen olumlu neticeler alınamadı. Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyeti’nin gayretleri ile 20 Nisan 1930’da açılan “Milli Sanayi Numune Sergisi” (1) bu durumu açıkça ortaya koymaktadır. Çeşitli teşviklere rağmen, sergide teşhir edilen mallar bir iki istisna dışında Osmanlı Devleti’nden Cumhuriyet’e intikal eden sanayi kollarının ürünlerinden oluşuyordu. Yani sergi 1923’ten 1930’a kadar Türkiye’de bazı bankalar tarafından devlet desteği ile kurulan sanayi kuruluşları dışında, hemen hiçbir ciddi sanayi müessesesinin kurulmadığını gösteriyordu...” (2)

Bu ifadeyi destekleyen iki çarpıcı rakam :

– (Osmanlı’dan kalanlarla yapılan) 1924 yılı ihracatı: 82.435.000 $

– (Cumhuriyet Yönetiminin öncülüğünde yapılan) 1931 yılı ihracatı:  60.226.000 $ (3)

Bu noktada “dünya çapında şöhret salmış Harvard Üniversitesi’nde bir iktisat profesörü” nün görüşlerini aktarıyoruz:

Otuz yılımı yatırım, istihsal ve iktisadi gelişme meselelerine verdim ama sonunda şunu anladım ki bütün bu meseleler bir toplumun sosyal yapısı ile orada çarpışan fikirlere, karşılıklı menfaatlerle karşı karşıya gelince hiçbir sonuç vermez.

Bizim ekonomik dediğimiz meseleler aslında sosyal ve kültüreldir.(4)

Dünyaca ünlü iktisat profesörü neyi vurgulamaktadır :

– Bütün bu (ekonomik) meseleler, bir toplumun sosyal yapısı ile orada çarpışan fikirlere, karşılıklı menfaatlerle karşı karşıya gelince hiçbir sonuç vermez. Bizim ekonomik dediğimiz meseleler, aslında sosyal ve kültüreldir.

Yukarıdaki ifadeyi biraz açarsak: Bir topluma, değerlerine aykırı bir sosyal yaşamı onlara dikte ettiremezsiniz. Ederseniz, devlet arabasının (halkı) atlarını; arabanın önüne değil, arkasına bağlamış; (böylece de) devletin ilerlemesini durdurmakla kalmaz, halkını devletine de küstürürsünüz.

Lozan’da Kapitülasyonlar kalktı ancak, ekonomimiz neden yüz yıldır ayağa kalkamadı ?

Osmanlı Bulgaristan’ı 545 sene; Sırbistan’ı, Karadağ’ı ; Bosna-Hersek’i, Hırvatistan’ı, Makedonya’yı ve Kosova’yı da 539 sene yönetmiştir (5). Bu süreçte adil bir yönetim nedeniyle; ne azınlıkların kendi aralarında, ne de Osmanlı Devleti ile ilgili bir sorun yaşanmamıştır.

Ta ki, Rusların ve kimi Avrupalı Büyük Devletlerin Osmanlı’yı yıkmak için yapılan hazırlıklar kapsamında, Sırbistan’da (1804 yılında) iç isyanların çıkarılacağı döneme kadar…

Aslında Balkanlarda çıkarılan bu isyanlar, “Fransız Devrimi” kapsamında ve “Milliyetçilik” görüntüsü adı altında yürütülmüş ise de, gerçek amaç, “Osmanlı’nın ekonomik boyutta zayıflatılması, verimli Balkan ovalarının kaybettirilmesi”dir.

Balkanların kaybedilmesinden sonra, sırada Musul bölgesi ve petrolleri vardır. Maalesef Musul da, Yeni Devlet’in kurulmasına (muhtemeldir ki) bir diyet olarak ödenecektir, kaybedilir.

Bu konuda her nedense görmezlikten gelinen önemli bir husus daha vardır :

Bugün gelişmiş Batı, (özellikle Amerika ve Kanada) dünyanın her ülkesinden kendisine zengin, meslek sahibi ve iyi yetişmiş göçmen almaktadır.

Bizler bakınız, I.Dünya Savaşı ve Lozan antlaşması arifesinde ve sonrasında neler yaptık ?

Ülkemizde ne kadar zengin, meslek sahibi Osmanlı vatandaşı olan azınlıklar varsa, hepsini sürdük; onların yerlerine Balkanlarda yaklaşık 500 yıldan bu yana yaşadıkları yerden kazınamayacak kadar kökleşmiş olan Türk kökenli kardeşlerimizi, üstelik de ellerinden tüm malları alınarak yoksullaştırılmış bir şekilde (anavatanlarına) sürgün edilmesine adeta seyirci kaldık.

Tarihimizde hiç işlenmeyen bir konuyu daha buraya not düşelim :

I.Dünya Savaşı’nın galipleri ve müttefikleri olan İngiliz-Fransız-İtalyan ve Amerikalılar; Yunanlıları, zaten işgal etmiş oldukları bir ülkeyi (Osmanlı’yı), tekrar işgal ettirmek için ülkemize getirdiler.

Peki, neden ?

Hem Çanakkale’nin intikamını almak, hem de kurulacak yeni devlete (sebep) dayanak yapmak; daha da önemlisi, ülkemizin en zengin olan (Ege) bölgesini; tavuklarından, evlerin damlarındaki kerestelerine kadar soydurmak ve bu şekilde yeni kurdurulan devletin, ekonomik büyümesini (sermayesiz, yetişmiş insan eksikliği nedeniyle) 100 yıllık bir süre için durdurmak / kilitlemek.

Özetlersek : Osmanlı’nın yıkımını hızlandırmak ve bir daha (büyük ölçekte) iddia sahibi olmaması için sırası ile; Balkanlardaki verimli ovalar  ve Musul petrolleri elinden alınır. Lozan Antlaşması öncesinde de ülkemizin en zengin olan (Ege) bölgesi Yunanlılara soydurularak, ülkemiz ve insanına ait olan servet, Yunanistan’a taşınır.

Ve şimdi ortada Lozan Antlaşması ile, (görünürde) siyaseten bağımsız bir devlet olmasına rağmen, ekonomik (imkanlara) bağımsızlığa sahip olan bir devlet bulunmamaktadır.

Yukarıda sayılan nedenlerden dolayı, bugün dahi ülke yatırımları finanse edebilecek yeterli öz kaynağa sahip değiliz.

Öz kaynağa sahip olmayınca, dışarıdan elde edilecek kredi; parayı verenin çeşitli dayatmaları, şartları ile (kalkınmamıza değil) ancak belirli yerlerde kullanılabilmektedir.

Şimdi, geçen bölümde Savarona Yatı’nın alınış hikayesine geri dönüyoruz…

” Ne yüzle ?

Bir kaç gündür gazetelerimizde bir haber var : Mahut Loyit Corc (*) Çanakkaleye gelecek, oradaki İngiliz harp malüllerinin mezarlarını ziyaret edecek, ondan sonra da İstanbul’a gelecekmiş.

Ne yüzle geliyor, bilmem!

Utanmadan, ‘hayvan’ dediği ve mütareke senelerinde İngiliz askerlerine o kadar hakaret ettirdiği bu milletin içinde işi ne ?

Yunan ordularına çiğnettiği, yaktırdığı, bir Afrika müstemlekesi haline koymağa çalıştığı bu memlekette işi ne?

Boğmak istediği, istiklaline ve mevcudiyetine kastetiği bu devletin topraklarında işi ne ?

İngiliz polislerinin tazyikı, zulmü ve işkencesi altında senelerce ezdiği bu mazlum İstanbul halkının arasında işi ne ?

Biz Türkler gerçi misafirperveriz, fakat nezaketimizin, kibarlığımızın bu kadar, suistimal edilmesine Loyit Corcun Türk düşmanlığının canlı bir abidesi halinde yurdumuza gelmesine tahammül edemeyiz.

Yüzsüzlüğün bu derecesi karşısında alakadarlara diyoruz ki :

-Lütfen söyleyiniz de Loyit Corcunuz İstanbula gelmesin, Atinaya gitsin ! ”

Yazar : Abidin Daver (**), 06 Şubat 1929 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’deki yazısı.

“Cumhuriyet Gazetesi” nin isim babasının Mustafa Kemal Paşa olduğunu da belirtmiş olalım…

İlk bölümde, Savarona’nın alınış sebepleri arasında neler vardı ?

Devam edecek…

www.canmehmet.com

Resim : Tarafımızca hazırlanmıştır.

(*) “Loyit Corc” :  David Lloyd George, Britanyalı siyasetçi, 1916-1922 arasında başbakan. Doğum tarihi: 17 Ocak 1863, Birleşik Krallık.

(**) Abidin Da’ver (d. 1886, İstanbul – ö. 8 Şubat 1954, İstanbul), Türk gazeteci ve politikacı.

Eğitimini, Soğukçeşme Askeri Rüştiyesi’nde almaya başlayan Daver, daha sonra girdiği Mekteb-i Sultani’yi 1917 yılında tamamladı. Yüksek öğrenimini Sanayi-i Nefise Mektebi’nde sürdüren Daver, öğrencilik yıllarında çeşitli gazetelere yazılar yazmaya başlamıştı. 1908’den sonra gazeteciliği meslek edinerek önce Tasvir-i Efkar’da, sonra Yeni Gün, Tercüman-ı Hakikat, İkdam ve Cumhuriyet gazetesinde köşe yazarı olarak “Hem Nalına Hem Mıhına” başlığı altında yazdığı fıkralar ile geniş okur kitlelerinin beğenisini kazandı. 1939-1943 arasında VI. Dönem İstanbul Milletvekili olarak TBMM’de görev yapan Daver, yazıları ile Türk denizciliğine yaptığı katkılardan dolayı sivil amiral olarak da anılır. (Vikipedi’den alıntı).

Kaynaklar :

(1) “Milli Sanayi ve Numune Sergisi Dün Merasimle Açıldı”, Hakimiyeti Milliye, Cumhuriyet, Vakit (gazeteleri), 24. 04. 1930. (Ayrıca bak. “Millî Sanayi Numune Sergisi”, Türk Yurdu, c. 4-24, 20. 05. 1930.)

(2) “Atatürk Döneminin İktisadî Politikası”, sy.109. Yazar : Yaşar Semiz (Konya, 1996).

(3) Tamamı için bakınız: https://www.sabah.com.tr/galeri/ekonomi/1923ten-gunumuze-ihracat–ithalat-rakamlari/12

(4) “Osmanlı’dan Günümüze, Kimlik ve İdeoloji”. Yazar : Prof. Dr. Kemal H. Karpat

(5) http://www.canmehmet.com/osmanli-hangi-ulkeyi-kac-yil-yonetti.html