Kadınlar Tarihi: Müjde! Kadınların Şikayet Ettikleri Sosyal Adaletsizlik Konusu Çözüldü. Artık Hayatlarında Erkek de, Evlilik de, Doğum da Yok (4)

 

 

Bugünün şartları ile dünü ancak, zamanda yolculuk ile anlayabiliriz. Zamanda bir yolculuk yapmadan insanlarla ilgili yorumlayacaklarımız, yaşamları sürdürmek için: Beslenmek, barınmak ve giyinmek ihtiyacında olduklarıdır. Bunlara, korunmayı da ilave edebiliriz.

Yazılı (Sümer) tarihin ilk başından itibaren kadınların ve erkeklerin, örtülü de olsa yaşamlarını sürdürmek için aralarında bir görev taksimi olduğu bilinmektedir.

Bu görev taksimindeki rollere, bugünün gözlüğü ile bakarsanız, yaşananlara; “Kadınlar geçmişte ezilmiş” de; “o günün şartlarının bir gereği” de diyebilirsiniz,

Kadınların (görünen) sorunları, geniş manası ile sosyal adalet konusundadır.  Miras, Tanıklık, anlaşmalarda taraflık, kamusal haklar, mülk edinmek gibi.

Ancak, talep edilenler sağlandığında,  ortaya tarafları için arzu edilen resim çıkabilecek midir?

Biliriz ki, genellikle evdeki hesap çarşıya uymamaktadır.

Batı insanı bugün, 15-35 yaş arasında “vur patlasın, çal oynasın!” havasındadır. Evlilik yaşına bakarsak bu (hastalık) yavaş yavaş bizi de sarmaktadır. Batı da nüfus gerilemekte, “aile yuvası” otel, Cennet gülleri/çocuklar, “Baş ağrısı! olarak görülmektedir.

Görülmektedir de, bakalım, bizleri bekleyen, öngörülmeyenler nelerdir?

Almanya’da hasta bakıcı aranıyor

2015’ten beri Almanya’da bakım personeline yönelik talep neredeyse yüzde 50 oranında arttı. Halihazırda sadece yaşlı ve hasta bakımı alanında 35.000 personel açığı var. Aynı durum ebelerde de söz konusu: 2017’den beri iş ilanlarının sayısı iki kat arttı. 2030’a kadar sağlık sektöründeki personel açığı neredeyse bir milyona çıkacak, 165.000 doktorun yanında 800.000 doktor harici uzman sağlık personeli açığı ortaya çıkacak. Bu mesleklere göç alınmadığı takdirde sağlık ve bakım sektörü çözümsüz sorunlarla karşı karşıya kalacaktır…

Korn Ferry danışmanlık şirketinin tahminine göre uygun göç gerçekleşmediğinde 2030’a kadar Almanya’da yaklaşık beş milyon işgücü açığı ortaya çıkacak, 500 milyar Euro’dan fazla gelir kaybı yaşanacak…” (1)

Kadın, eş, eşit değil de, ikincil midir?

Kuran’da Kadın

Kur’an’ın kadın konusundaki en tartışmalı üçüncü hükmü ise şu ayet-i kerimedir. “Allah’ın bazılarını bazılarından üstün kılmasından ve erkeklerin mallarından harcamalarından dolayı erkekler kadınları kollayıp gözetirler”.  (2)

Buradaki üstünlük bazı erkeklerin onları geçindirmelerinden, nafakalarını temin etmelerinden dolayı bazı kadınlara olan üstünlüğünden başkası değildir. Yani bu ontolojik noktada bir üstünlük değildir. Var oluş açısından her ikisi de insandır; her ikisi de aynı yaratanın yarattığı, aynı varlık düzleminde bulunan, aynı cinse mensup olan, bununla beraber biyolojik ve psikolojik bazı farklı özellikleri de kendilerinde barındırabilen varlıklardır.

Toplumsal organizasyon içinde erkekler daha çok organizatör, sistemleştirici varlıklar olmakla beraber; kadınlar ise daha detaycı, ayrıntılarla daha fazla uğraşan varlıklar olmuşlardır. Fıtratlarında olan bu farklılıklarıyla beraber gene toplumsal organizasyon içinde her ikisi de insan olma noktasında eşitlenen; ama erkeklerin toplumsal organizasyonu oluşturan, kadınların da daha çok bu organizasyonun en önemli unsurlarını oluşturan organizasyon içindeki aile ve (çocuk eğitimi yoluyla toplumun yarınlarına aktarılan) kültür gibi sosyal organizasyonun en hassas dayanaklarını ayakta tutarak toplumun yarınlara taşınmasını sağlayan varlıklar olmalarıyla da ayrımlaşan, farklılaşan fonksiyonları vardır. Ancak bu kadının organizatör olamayacağı anlamına gelmediği gibi erkeğin de detaycı olmayacağı anlamına gelmez.(3)

Yukarıda açıklandığı üzere, kadınlar, toplumun yarınlarıdır ve toplumu yarınlara taşımaktadır. Açık ifadesi ile, kadın (analık) yoksa, insanlık da yoktur, insanlığın bir geleceği de.

O halde tartışma konusu edilen “birincilik”, “ikincilik” nereden çıkmaktadır?

Nereden mi?

Devam edecek

 

www.canmehmet.com

Resim: cnnturk.com’dan alınmış, alt yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

Kaynaklar:

(1)Daha fazlası için bakınız: https://www.cnnturk.com/ekonomi/dunya/almanyada-hasta-bakici-araniyor

(2) 4 / Nisa / 34

(3) Daha fazlası için bakınız: Doç.Dr.Emine Öztürk.   http://dergipark.gov.tr/download/article-file/84883

 

 

Dünden Bugüne Kadınlar Tarihi: Özendiğimiz Batı, Tarihinde Kadını Nasıl Görmüş, Nasıl Davranmış (3)

 

Batılıların: Sevgililer, anneler, babalar ve emekçi kadınlarla ilgili günleri neden kutladıkları veya buna neden ihtiyaç duydukları hiç aklınıza geldi mi? Büyük çoğunluğun aklına gelmediğini ifade edebiliriz.

Aşağıda, Antik Yunan’dan günümüze; Batılı kadınların toplum içindeki yerini ve kadına verilen değeri aktaran, “Kadınlar Tarihi” isimli eserden kısa bir alıntı aktarılmaktadır.

Bir zamanlar kadın tarihi akıl almaz ya da beyhude bir iş gibi görünürdü. Kadınlara biçilen roller suskun rollerdi: Annelik ve ev işleri, hesaba katılmayan ve anlatılmaya değer görülmeyen, ev yaşamının belirsizliğine havale edilen görevler.

Kadınların bir tarihi var mıydı? Eski zamanlarda, ateşli ve aktif erkeklerin karşısında, atıl ve hareketsiz oluşlarıyla soğuğu çağrıştırıyorlardı: Hareketsiz bir dünyanın atıl bileşenleriydi onlar; oysa hararetten yanan erkekler aktifti. Kadınlar, kaderlerini kontrol eden erkeklerin çatıştığı tarih sahnesinden uzakta, tanık olarak hizmet görme konumundaydılar…

Nüfus sayımları bile kadınları görmezden gelmiştir. Roma’da sadece miras sahibi kadınlar sayımda dikkate alınıyordu. Ancak MS üçüncü yüzyılda Diocletianus, kadınların sayıma dahil edilmesini emretti, o da sadece mali nedenlerle. On dokuzuncu yüzyılda, sadece aile reisinin işi kayıtlara geçirildiği için, kadın tarım işçilerinin ve kadın köylülerin emeği göz ardı ediliyordu…

Kadın imgeleri ve fantezileri nasıl gelişti ?

Soru son derece önemli olduğu için, bu dizide, illüstrasyonların yanı sıra, deşifre edilmesi gereken veriler saydığımız “resim arşivleri”ne de epeyce yer verdik. Bayeux Duvar Halısı ya da çağdaş billboard reklamcılığı günlük hayatı ne kadar yansıtıyorsa, MÖ beşinci ve altıncı yüzyıla ait Attika vazoları da o dönemin günlük hayatını  o  kadar yansıtmaktadır. Toplumsal cinsiyet temsillerini ancak bu tür imgelerin zaman içindeki değişimini çözümleyerek anlamaya başlayabiliriz. Evlilik törenleri genelde gelinin bir yerden diğerine fiziksel geçişini vurgular; yeni evlenen kadın ayrılmayı ve bütünleşmeyi simgeleyen bir dizi hareketle kendi çevresinden koparılıp tuzağa düşürülür.

Demek ki evliliğin bir yapısı vardır. Erdemli kadın, emeğin değerine aldırmayan bir toplumda iplik eğirici olarak resmedilirse ya da kadınsı güzellik, hemen hemen şekilsiz ve gözlerden saklı olan bedenden çok süsle bütünleştirilirse, o zaman kadınsı olanın nasıl algılandığını görmeye başlayabiliriz. Bu tür tezahürlerden hareketle, cinslerin birbirleriyle ilişkide fiilen  nasıl  durduklarını  değil,  erkeklerin karşı cinsle ilişkilerini, dolayısıyla da karşı cinsle ilgili temsillerini nasıl kurduklarını  da  belirleyebiliriz.

Edebi imgelerin derinliği daha  fazladır.  Dilin esnekliği,  oldukça katı kurallara tabi olan görsel mecazdan daha fazla özgürlüğe imkan verir. Edebiyat, belki de plastik sanatlardan daha özgür ve daha kapsayıcıdır, fakat burada da Efendi’nin arzusu baskın gelir. Guillaume de Poitiers’nin on ikinci yüzyılda şarkısını söylediği ” saf aşk”ın “Hanımefendi” si erkeklerin kalplerinin hükümranı gibi görünebilir, fakat unutulmamalıdır ki, “bu şiirler kadını değil, erkeklerin kadın imgesini” ya da yeni bir cinsel strateji seçmiş olan bazı erkeklerin öne çıkarmayı tercih ettikleri  bir imgeyi gösterir. Oyun değişmiştir, fakat kontrol  erkeklerin elindedir.

Aynı şey, romantik aşkın karmaşıklığı için de söylenebilir. (“Vadideki Zambak” yazarı-canmehmet) Balzac şöyle diyordu:  “Kadın bir köledir”, başına çiçekler ve kokular yağdırarak “bir tahta oturtmayı öğrenmek gerekir” …

Düşünürlerin, sosyal teorisyenlerin ve çağların öteki sözcülerinin, kadınları tartışma şekillerinin çeşitliliğinden ne çıkarmamız gerekir? Filozoflar, teologlar, hukukçular, doktorlar, ahlakçılar ve eğitimciler kadınları tanımlama ve uygun davranışlarını tarif etme çabalarından bıkıp usanmadılar. Kadınlar, her şeyden önce sosyal konumları ve görevleriyle tanımlandı.

Rousseau, Emile’in beşinci kitabında, kitaba adını veren kahramanı için kurguladığı kadın olan Sophie’yi yazmaya başladığında, söyleyeceği şuydu: ” Erkekleri memnun etmek, onlara yararlı olmak, gençken büyütmek, büyürlerken göz kulak olmak, tavsiyede bulunmak, teselli etmek, hayatı onlar için hoş ve kabul edilebilir hale getirmek bunlar, bütün çağlarda kadınların görevleridir ve onlara çocukluktan itibaren öğretilmesi gerekir.”

Ortaçağ’da Limerick’li Piskopos Gilbert şu gözlemde bulunuyordu: “ Kadınlar evlenirler ve dua edenlere, çalışanlara ve savaşanlara hizmet ederler.”

Aristoteles’in ve aslında genel olarak erkeklerin görüşleri de çoğunlukla aynıydı; kadınların görevleriyle ilgili bu görüş, yüzyıllar boyunca fazla değişmedi.

On dokuzuncu ve yirminci yüzyıllar da kadınlar, sosyal yarar adına evi terk etmeye ve anneliğin yararlarını bütün topluma yaymaya davet edildiler.

Dinin talepleri ile ahlakın talepleri birbirini güçlendirdi. Pagan ya da Hıristiyan Roma, genç kadınların bakire kalmasında ısrar etti ve kadın tevazusunu ve iffetliliğini kutsadı. Kadınlar örtünüyorlardı: Görüşleri Aziz Pavlus ve on dokuz yüzyıl sonra Barbey d’Aurevilly tarafından yinelenen Horatius, saygın bir kadında “insan sadece figürü görür” diyordu.

Edepli kadınlar, kendi haremlerine ya da Victoria dönemi evlerine hapsedildiler. Bu kadınları belli sınırlar içinde tutma çabaları, her zaman kadınların doğasıyla ilgili belli varsayımları yansıtır: Kadınların vahşi ve disiplinsiz, kırılgan ve sağlıksız, kısıtlanmadıkları takdirde bir bela oldukları varsayımını. Kuşkusuz, fiziksel engeller kırıldı; fakat bunların yerini, sosyal normların içselleştirilmesini amaçlayan daha karmaşık eğitim sistemleri aldı. Bu sistemler ilk önce “genç kadın”ın, ardından daha gizemli bir figür olan “genç kız”ın ortaya çıkmasına neden oldu. Kadınlar yavaş yavaş -çok yavaş bir şekilde- bireyler, rızaları göz önüne alınan insanlar haline geldiler.(1)

Ve günümüze geliyoruz.

Avrupa’da (Batı’da) Kadın Olmak

“…Dünyadaki ilk 8 Mart Emekçi Kadınlar Günü kutlamasından bu yana neredeyse 100 yıl geçti. Ancak kadın – erkek eşitliği konusundaki sorunlar hala çözümlenmedi.

Az gelişmiş ya da gelişmekte olan toplumların yanısıra gelişmiş Batı toplumlarında da kadın – erkek eşitliği konusunda ciddi sıkıntılar yaşanıyor.

Ekmek ve gül… ABD’nin Massachusetts eyaletinde binlerce tekstil işçisi kadın, bu sloganla sokağa döküldü. Kötü çalışma koşullarını ve düşük maaşı protesto etmek amacıyla başlatılan protesto gösterisi, 129 kadının katledilmesiyle son buldu.

ABD’de öldürülen tekstil işçisi kadınların anısına, 1911 yılında ilk 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü kutlandı.

İlk 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nden bu yana, dünyada kadın hakları konusunda özellikle yasalar anlamında önemli adımlar atıldı.

Gelişmiş Batı ülkelerinde hukuksal açıdan kadın erkek eşitliği önemli oranda sağlanmış olsa da pratikte sorunlar hala devam ediyor. Ekonomik, sosyal ve politik alanda kadınlar erkeklerin hala gerisinde.

Avrupa’daki kadınların yüzde 33’ü şiddet mağduru

Kadınlar dünyanın her yerinde büyük risk altında. Evlerinde bile güvende değiller. Her gün çok sayıda kadın şiddet ve tecavüze maruz kalıyor. Üstelik kendi evinde.

Bu konuda yine Hollanda’dan dikkat çekici bir başka örnek: Hollandalı kadınların beşte biri evinde eşi ya da sevgilisinden şiddet görüyor. Her 10 kadından biri ise, tecavüze uğruyor.

Üstelik bunu yapanlar, ormanda saklanan birileri değil, kendi çevrelerindeki, hayatlarındaki insanlar…

Hollanda’da eşitlik ve kadın tarihi konularında çalışmalar yapan Atria adlı enstitünün yöneticisi Renee Römkens, 100 yıllık süreçte, kadın hakları konusunda hala istenilen düzeye ulaşılamadığını vurguluyor.

“Nu.nl” adlı haber sitesine konuşan Römkens, “Kadın erkek eşitliği, ekonomi, politika, şiddet ve çeşitlilik konularında hala geriden geliyor” diyor.

Gelişmiş batı ülkeleri ve ABD’de bu konuda ciddi sıkıntılar yaşanıyor. Amerikalı sinema oyuncusu Patricia Arquette de Oscar törenlerinde buna vurgu yapmıştı.

Arquette, “Gelir ve haklar konusunda ABD’deki kadınların erkeklerle eşit seviyeye ulaşmasının zamanı geldi” demişti.

AB Temel Haklar Ajansı’nın yaptığı araştırmaya göre, Avrupa’daki kadınların yüzde 33’ü evde fiziksel ya da cinsel şiddet mağduru.

Araştırmaya göre hamile kadınlar da şiddete maruz kalıyor. Çoğu kadın, polise başvurmaktan çekiniyor. Bunun nedeni korku ya da utanç. Şikayetler genelde yabancı erkekler tarafından gerçekleştirilen şiddet ya da cinsel saldırı nedeniyle yapılıyor.

Kadınlar kendi eş ya da sevgilileri hakkında çok fazla şikayetçi olmuyorlar.

Araştırmaya göre şiddet en yoğun şekilde Kuzey Avrupa ülkelerinde görülüyor.

Danimarka yüzde 52 oranıyla bu konuda en önde. Şiddet gören kadınların oranı Finlandiya’da yüzde 47, İsveç’te de yüzde 46.

Şiddetin en az olduğu ülkeler ise, yüzde 20 oranıyla Polonya, Avusturya ve Hırvatistan. Almanya’da bu oran yüzde 35. (2)

Yukarıdaki araştımalardan anlaşılan, ne imrenilen ve eğitimde örnek gösterilen Finlandiya’da bir insan olarak kadına saygı var, ne de azgelişmiş ülkelerde.

Bu durumda sorgulanması gereken; eğitim-öğrenim ve refahın dışında eksik olan nedir? Nedir ki, annelerimize, kardeşlerimize, kızlarımıza, insanımıza yeteri kadar değer veremiyoruz?

Devam edecek

www.canmehmet.com

Resim: Tarafımızdan hazırlanmıştır.

Kaynaklar:

(1)Özel Hayatın Tarihi. I. Cilt (History of Privare Life) başlıklı başka bir dizi hazırlamış olan  (İtalya’da  Laterza, ABD’de Harvard University Press

(2)Daha fazlası için bakınız:

8 Mart: Batı’da da eşitsizlik her alanda

Yusuf Özkan, Lahey, Hollanda, 8 Mart 2015

https://www.bbc.com/turkce/haberler/2015/03/150308_kadinlar_gunu_batida_durum

Dünden Bugüne Kadınların Tarihi: Tevrat, İncil ve Kuran’da Kadın (2)

 

 

Geleneksel tarih yazımında erkekler başrolde kadınlar görünmezdir. Bu normal olmayan durum; Antik Çağ için geçerli olabilse de uygulaması ile doğru değildir. Ki: O dönem savaşçılar erkek, devletin varlığını sürdürmesi, sahip olduğu asker sayısı ile doğru orantılıdır. Bu (görünürdeki)  anlayış yaklaşık, 18. asrın ortalarına kadar devam eder.

Ticaret ve imalatın artması: savaşacak erkek sayısının belirlenmesinin yanında, vergi ödeyecek nüfusun kayıt altına alınması gerekli kılacaktır.

Bu amaçla: 1749 tarihinde İsveç, 1760 yılında Norveç, 1769’da Danimarka, 1790’da ABD; 1801’de Fransa ve İngiltere’de bugünkü anlamına yakın ilk sayımlar yapılmaya başlanmıştır. Eldeki kayıtlara göre, Osmanlı Devleti, 1431’den itibaren (tahrirler) vergi amaçlı sayım yapmaktadır. II. Mahmud 1826’da yeniçeri ocağını kaldırınca askere alınacak nüfusu ve vergi mükelleflerini tespit için 1831’de ülkedeki erkek nüfusu saydırdı. Nüfus sayımları zaman içerisinde geliştirilerek devam etti. 19. yüzyılın sonlarına doğru yapılan sayımlardan itibaren kadınlar ve çocuklar da nüfus defterlerine kaydedilmeye başlandı.

Özetlenirse: devletler, varlıklarının devamı için; güçlü ekonomilerin, güçlü orduların yerini aldıklarını gördükleri döneme kadar, kendilerine asker ve vergi mükellefi olarak sadece erkekleri muhatap almışlardır. (Bu, kadın-erkek ayırımcılığı değil, şartların dayatmasıdır)

Neticede, kadınlar, (yeni düzenin) ekonominin bir gereği olarak (tarih yazımında) öne, ortaya çıkarılmıştır.

Bugün, “Gelişmiş Batı” olarak tanımlanan ülkelerde, “Kadın hakları” olarak değerlendirilen ve övünülerek anlatılan olaylar, aslında kadına bir hak vermek için değil, (Fabrikalaşma döneminde) onları düşük ücret için pazara sürmek, rekabeti kızıştırmak içindir.

Artık konumuza, “Kadınlar Tarihi”ne başlayabiliriz.

Tevrat, İncil ve Kuran’da Kadın

Tevrat’ın ne zaman indirildiği konusunda üzerinde karar kılınan ortak bir tarih bulunmamaktadır. Genel kabule göre, günümüzden yaklaşık 3000-4000 yıl geriye gidilebileceği ifade edilmektedir. Bu manada kadınlarla ilgili anlatımlarda ilgili dönem (ve olası tahrif) şartları dikkate alınabilinir.

..

“TEVRAT’TA KADIN

Kadınların tarih sahnesinin tümüyle dışında tutulmasında Tevrat’ın kadın hakkında ve aleyhinde olan pasajlarının büyük etkisi olduğunu söylersek sanırız yanılmış olmayız. Yaratılış kıssasından başlayarak Tevrat’ta kadın aleyhine pek çok pasaj vardır. Fakat, biz burada Kutsal Kitap’ın tahrifi konusuna girip de kadın aleyhine gibi gözüken bu Tevrat pasajlarının doğruluğunu tartışma mevkiinde olduğumuzu düşünmüyoruz. Ancak şunu tekrar vurgulamalıyız ki, bundan yaklaşık 4000 yıl önceki İbrani geleneği yansıtan Tevrat pasajlarının, kadının kamusal alanın ve böylece tarihin dışında tutulmasında önemli bir etkisi vardır. Tevrat hem Havva aleyhine hem de kadın aleyhine olmak üzere pek çok pasaj ihtiva etmektedir. Ancak bunlar arasında en çok dikkati çeken yaratılış kıssasında Havva’ya yüklenen cadı kadın rolüdür. Adeta tüm insanlığın mahvından Havva sorumlu tutulmakta ve Havva günah keçisi ilan edilmektedir.

İki kişinin ortak günahını tek başına Hz. Havva’ya yüklemenin ve daha sonra sırf bu günah insanoğlunun işlediği ilk günah diye, gelecek tüm günahlarında sebebini bir tek günaha bağlayarak bu günahların tümünden Hz. Havva’yı sorumlu tutmanın büyük bir insaf dışılık olacağı kanaatindeyiz.. Evet biraz tuhaf görünse de maalesef İbrani gelenekte tam da böyle olmuş ve adeta insanoğlu tarafından işlenmiş ve işlenecek tüm günahlar Tevrat’taki yaratılış kıssasındaki ifadeler baz alınarak Hz. Havva’ya yüklenmiş ve Hz. Havva tüm insanlık tarihinin en kötü insanı ilan edilmiştir.

Hz. Havva kötü ilan edilince dolaylı olarak da tüm kadınlık âlemi kötü ilan edilmiş ve İbrani gelenek neredeyse tüm insanlık tarihine ya da tüm ataerkil tarihe hâkim olarak kadının mahkum edilmesine neden olmuştur. Kur’an bu konuda asla tek başına Havva’yı suçlamamaktadır ve ilk işlenen günahın hem Hava’nın hem Âdem’in ortak günahı olduğunu vurgulamaktadır.

Ancak bundan başka Tevrat’ta kadın mevzusunda dikkati çeken önemli bir pasaj da Tevrat’ta Hz. Musa’nın kendi yaptığı nüfus sayımında kadınları saymadığı anlaşılıyor. Ancak bunun en mantıklı izahı sanırız, bu sayımın eli silah tutan erkeklerin sayılması amacıyla yapılmış olduğu şeklinde olmalıdır.

…Ancak kuşkusuz Tevrat’ın tümünde kadın kötülenmemektedir, Tevrat’ta kadınların övüldüğü ve kadın peygamberlerden bahseden pasajlar da vardır.

Bundan başka kadınlar Tevrat’ta Allah’ın kadın kulları olarak nitelenmekte ve kulluk noktasında erkeklerle tamamıyla eşit sayılmaktadır. Anlaşılan o ki, kadınların erkeğin yarı değerinde olduğunu söyleyen pasajlar bunu kadının sosyal konumu için söylüyordu kul olmak noktasında erkek ve kadın eşitti. Allah Tevrat’ta kadını ve erkeği kullukta eşit saymıştır ama patriarşik sistemin en katı ölçütleriyle yaşandığı 4000 yıl öncesi Yahudi toplumunun kadına bakışı ya tahrif nedeniyle Tevrat’a yansımıştı yahut Allah-ü Teala bilhassa kadının hukuki konumuna ilişkin pasajların nüzulünde ilahi hikmeti gereği başka faktörlerin yanı sıra insan faktörünü de katarak hükümlerini indirmiştir.

Ancak şu bir hakikat ki, biz, Tevrat’ta kadınların kulluk noktasında erkeklerle eşit sayılırken hukuki statü noktasında neden daha aşağı bir konumda tutulduklarını kesin olarak bilemeyiz.

Tevrat’ta kadına kul olma noktasında eşitlik ama hukuki haklar noktasında ikincillik verilmesinin nedeni, bizce, milattan önceki Yahudi toplumuna ait ataerkil-İbrani geleneğin kadına bakışının, Tevrat’ın kadının sosyal hayattaki konumuna ilişkin pasajlarına yansımasıdır.

İNCİL’DE KADIN

Buradan İncil’in kadına bakışına geçmek gerekirse, şunu bilhassa vurgulamak lazım ki, Matta, Markos, Luka ve Yuhanna’dan oluşan dört İncil’in kadınla ilgili metinlerinin, Tevrat’ın kadınla ilgili metinlerine oranla daha ılımlı olduğu görülmektedir. Kadın konusuna ilişkin İncil’deki olumsuz ifadeler ise genellikle İncil’in kendi metninde değil Mektuplar gibi Hz.İsa’ya ait olmayan ve hidayete çağırmak amaçlı havarilerce yazılan mektuplarda yer almışlardır.

Hz. İsa’nın ve Hıristiyanlığın kadınlara ilişkin tutumları hakkında Harper’s Bible Dictionary’de şunlardan söz edilmektedir: “Yeni Ahit zamanında kadınlar, erkeklerle daha eşit bir düzlem içinde hareket etmişlerdir. John Mark’ın annesinin evi ilk Hıristiyanların toplanma yeri olmuştur.  Sonradan kiliseyi oluşturan Hıristiyan gruplar, Hıristiyanlık’ta kadın erkek ayrımı olmadığını fark etmişlerdir. İsa, ince kavrayışıyla ve sempatik yardımlarıyla kadınları onurlandırmıştır.

Aziz Paul, evliliği Hıristiyanların kiliseyle arasındaki ilişkinin bir sembolü yaptı. Kadınlar, erken dönem kilisesinde, papaz yardımcıları, öğretmenler, havarilerin dost çalışanları, yardımsever ev hanımları ve kutsanmış iş kadınları olarak çalışmışlardır.” İncil’de kadın konusuna gerek olumlu gerek olumsuz yaklaşan pek çok pasaj tespit etmek mümkündür. Kadınla ilgili bu pasajlar arasında, Saba melikesi Belkıs’tan söz eden pasajlar, kendisine peygamber diyen İzebel adında bir kadından bahseden pasajlar, başka dinden kadın ve erkeklerle evlenmeye ilişkin hükmün yer aldığı pasajlar, tesettürden bahseden ve kadına dua ederken örtünmeyi emreden pasajlar  ve kadına kocasına Hz. İsa’ya, yani Hıristiyan inancına göre, Tanrıya itaat eder gibi itaat etmeyi emreden pasajlar gibi pek çok pasajlar vardır.

Ancak burada dikkati çeken nokta, kadınlara kocalarına itaati yahut dua ederken örtünmeyi emreden ifadeler, daha çok dört İncil’de değil havarilerin hidayete çağırmak için yazdıkları mektuplarda yer almaktadır.

KURAN’DA KADIN

Tevrat’ta anlatılan yaratılış kıssasında cennetteki yasak meyveyi yemek üzere Hz. Havva’yı saptıran yılan, Hz. Adem’i Hz. Havva saptıran da Hz. Havva’dır. Oysa Kur’an’da anlatılan yaratılış kıssasında, insanı saptıran yılan değil şeytan olup günahı işleyen de tek başına Havva değil, hem Havva hem de Adem’dir.

Bu konuda Kur’an’ın dikkati çeken diğer bir tavrı da Kur’an’ın bir yer hariç şeytanın Hz.Adem ve Havva’yı nasıl kandırdığını ve ikisinin de nasıl isyana saptıklarını anlatırken hep Arapça ikil ifade tarzını kullanmasıdır. Ancak Kur’an sadece bir yerde tekil ifade kullanmıştır. (1)

Kur’an burada konuya tamamen insanların bireysel sorumlulukları açısından yaklaşmaktadır. Yani yasak meyveyi yemeleri her ikisinin de bireysel suçlarıdır, günahlarıdır ve dişi ya da erkek herkes kendi günahından sorumludur. Yoksa Havva tüm insanlığın günah keçisi değildir. Kendisinden sonrakilerin hepsinin birden sorumluluğu niçin Havva’nın ya da Adem’in olsun ki; bu Hıristiyanların asli suç kavramına benzer ki bu İslam düşüncesindeki tanrı tasavvurunun ve “adlullah” kavramının tamamen dışındadır.

İslam hiç kimsenin doğuştan günahkar olduğunu kabul etmediği gibi, bir tek kişi yüzünden tüm insanlığın suçlu olacağını da asla kabul etmez. Suç Havva’nın olsa bile Adem de meyveyi yemeyebilirdi de. Havva’nın Adem’e yasak meyveyi yemesi yönünde telkini olup olmadığı Kur’an ayetlerinden açıkça çıkmamakla beraber; velev ki Havva Adem’e böyle bir telkinde bulunmuş olsa bile Adem bu telkine uymak zorunda değildi. Allah’ın kendine verdiği cüzi irade ve aklı kullanarak Havva’ya karşı çıkabilirdi. Oysa Adem böyle yapmamıştır. Meyveyi yiyerek günah işlemeyi tercih etmiştir; yani burada bir suç varsa bu ortaklaşa işlenen bir suçtur.

Kur’an insana kadın ya da erkek bu fark gözetmeyen bakışının da ötesinde mümin kadınlara örnek ya da ibret olsun diye pek çok kadından bahsetmektedir. Ancak bu kadınlardan sadece birinin adını zikretmiştir. Bu kadın da Hz.Meryem’dir. Kur’an, bahsettiği kadınların bir kısmından mümin kadınlara onlar gibi olmamaları gerektiği uyarısıyla, bir kısmından da onlar gibi olmaları gerektiği uyarısıyla söz etmiştir.

Yani Kur’an, bir takım davranış modelleri sunmak amacıyla bu kadınlardan söz etmiştir. Kur’an, Hz. Nuh’un karısından, Hz.Lut’un karısından inkarlarından dolayı ibret alınması gereken ve tüm inkar edenlerin sonlarının kendileri gibi olacağı insanlar olarak bahsederken, ancak Hz.Meryem’den ve Firavun’un karısından örnek alınması gereken birer hanımefendi olarak bahsetmektedir(2)

Bu iki hanım gibi hanımların da imanından dolayı Allah’ın korumasında olduğundan bahsetmektedir. Bunların dışında Kur’an-ı Kerim’de, çalışan kadınlardan da söz edilmektedir. Örneğin ismi verilmese de Saba Melikesi Belkıs’dan ve onun hükümdarlığından bahsedilmekte ve onun hükümdar olması, bir ülke yönetmesi hiçbir eleştiriye tabi tutulmamakta; yalnızca onun ve kavminin güneşe tapması eleştirilmektedir.   (3)

Ayrıca gene Hz.Musa’nın kıssası anlatılırken onunla karşılaşan iki kızdan bahsediliyor ki bu kızlar ailelerinin bir çobanı olmadığı için evlerinin koyunlarını otlatan Hz .Şuayb’ın kızlarıdır. Daha sonra Hz.Musa onların çobanı olmuş ve onlar muhtemelen bu işi bırakmışlardır.(4)

Kur’an bunlardan başka Cahiliye devrinde kız çocuklarının diri diri toprağa gömülmesini eleştirmiş, bu tarz bedevice adetlerin ortadan kaldırılması için de Peygamber çaba harcamıştır. Müşriklerin kız çocuklarını küçük görmeleri ve bununla beraber melekleri Allah’ın kızları olarak nitelemeleri Kur’an’da eleştirilmiştir. Müşrik bir Arap için kız çocuğu sahibi olmak onlar için bir utanç, bir ayıp vesilesi, yüz kızartıcı bir suçtur. Aynı müşrik Arap için bu yüz kızartıcı varlıklar Allah’ın kızlarıdır. (5)

Ancak Kur’an bütün diğer sosyal kesimlere olduğu gibi kadınlara da büyük bir sosyal adalet getirmiştir. Kur’an, kadını miras bırakılan bir eşya konumundan miras alan ve miras bırakan, şahit olan, antlaşmalarda taraf olan, her Müslüman erkeğin sahip olduğu kamusal haklara sahip, mülk sahibi olabilen ve günah işleyip haddi aşanlardan olmadığı sürece pek çok hakkı bulunan, kısacası sosyal, siyasi ve hukuki bir takım hak ve yükümlülükleri olan bir varlık haline getirmiştir.

Ancak Kuran’ın kadına yönelik tavrında bilhassa feministler tarafından sorgulanan üç yön vardır: Bunlardan bir tanesi, iki kadının şahitliğinin bir erkeğin şahitliğiyle eş tutulması ile ilgili hüküm, bir diğeri erkeklerin kadınlar üzerinde avantajından bahseden ayet ve en sonuncusu da kadının mirastan erkeğin aldığının yarısını alması gerektiği yönündeki hükümdür. 

Miras konusuyla ilgili öncelikle şunun çok iyi bilincinde olmak gerekir ki; Kur’an’ın erkeğe kadının iki katı verilmesi gerektiği yolundaki hükmü Kur’an’ın erkek ve kadın hakkındaki diğer hükümleriyle birlikte değerlendirilirse daha sağlıklı biçimde anlaşılabilir. Kur’an, erkeğe kadına mehir vermesi gerektiği şartını koyar.(6) Ayrıca çocuğun ve annenin nafakası da babaya ve kocaya aittir. İslam kadının çalışmasına karşı çıkmamakla beraber, ailenin nafakasının sorumluluğunu erkeğe verir. (7)Ayrıca erkek, boşanma sürecindeki iddet döneminde de kadının nafakasını sağlamakla yükümlüdür.  (8)

Allah mümin erkeklere bu kadar sorumluluk yükledikten sonra, kız evladın sadece mirastan erkeğin aldığının yarısını almasını istemiştir, zira Kur’an-ı Kerim’de aileyi geçindirmekle, mehri vermekle ve hatta iddet döneminde kadının nafakasını sağlamakla yükümlü kılınan hep erkektir.

Kur’an’ın kadınla ilgili en çok tartışılan hükmü “şahitlikle ilgili” olan ayettir. Buna göre iki kadının şahitliğinin bir kadının şahitliğine eşit olduğu kabul edilir. “Eğer iki erkek bulunmazsa o zaman rıza göstereceğiniz bir erkekle–biri yanılırsa diğerinin ona hatırlatması için iki kadın olsun”. (9)

Bu ayetle ilgili Amine Vedud Muhsin’in yorumu oldukça ilginçtir. Bu yoruma göre bu ayette temelde şahitlik yapan ilk kadının yalancı şahitliğe zorlanması yahut unutması durumu gibi durumlarda görevi yalnızca ona antlaşma hükümlerini hatırlatmak olan ikinci bir kadın söz konusu edilmiştir. Yani kadınlardan yalnızca birinin görevi şahitlik olup diğerinin görevi ancak ona hatırlatıcılık yahut hakemlik yapmaktır.   (10)

Kur’an’ın kadın konusundaki en tartışmalı üçüncü hükmü ise şu ayet-i kerimedir. “Allah’ın bazılarını bazılarından üstün kılmasından ve erkeklerin mallarından harcamalarından dolayı erkekler kadınları kollayıp gözetirler”.  (11)

Buradaki üstünlük bazı erkeklerin onları geçindirmelerinden, nafakalarını temin etmelerinden dolayı bazı kadınlara olan üstünlüğünden başkası değildir. Yani bu ontolojik noktada bir üstünlük değildir. Var oluş açısından her ikisi de insandır; her ikisi de aynı yaratanın yarattığı, aynı varlık düzleminde bulunan, aynı cinse mensup olan, bununla beraber biyolojik ve psikolojik bazı farklı özellikleri de kendilerinde barındırabilen varlıklardır.

Toplumsal organizasyon içinde erkekler daha çok organizatör, sistemleştirici varlıklar olmakla beraber; kadınlar ise daha detaycı, ayrıntılarla daha fazla uğraşan varlıklar olmuşlardır. Fıtratlarında olan bu farklılıklarıyla beraber gene toplumsal organizasyon içinde her ikisi de insan olma noktasında eşitlenen; ama erkeklerin toplumsal organizasyonu oluşturan, kadınların da daha çok bu organizasyonun en önemli unsurlarını oluşturan organizasyon içindeki aile ve (çocuk eğitimi yoluyla toplumun yarınlarına aktarılan) kültür gibi sosyal organizasyonun en hassas dayanaklarını ayakta tutarak toplumun yarınlara taşınmasını sağlayan varlıklar olmalarıyla da ayrımlaşan, farklılaşan fonksiyonları vardır.

Ancak bu kadının organizatör olamayacağı anlamına gelmediği gibi erkeğin de detaycı olmayacağı anlamına gelmez. Kur’an, hükümlerini ilk muhataplarının olarak bir takım ön kabullerini de göz ardı etmeden indirmiştir. Ancak Kur’an-ı Kerim’in kadınla ilgili bütün değerlendirme ve hükümlerini o dönemle ilintilendirerek değerlendirirsek yanılgıya düşeriz. Zira Kur’an temelde insan psikolojisini baz alarak hükümlerini indirir. Çünkü o kuşkusuz tüm zamanlara ve tüm insanlara hitap eder

…Kur’an’ın kadına ilişkin ayetleri ilahi bir adaletin izlerini taşımakta ve üstünlüğün cinsiyette değil takvada olduğunu vurgulamaktadır.

…Ancak Hz. Peygamber’in vefatı, bilhassa Hz. Osman’ın hilafeti sırasında ilk karışıklıkların başlamasıyla beraber yeniden sosyal bünyede çatlaklar oluşmaya başlamış ve bu ilk olarak kadınları etkilemiş ve kadınlar peygamberimiz dönemindeki özgürlüklerini bu karışıklıklar sırasında kaybetmeye başlamışlar ve bugüne doğru gelindikçe de bu kayıp devam etmiştir. Maalesef Hz.Peygamber’den önceki İbrani toplumlara has hüküm ve tutumlar kadınları dört bir yanlarından kuşatarak hareket alanlarını fevkalade daraltmıştır.  (12)

Devam edecek

www.canmehmet.com

Resim: Tarafımızdan düzenlenmiştir.

Dünden Bugüne Kadınlar Tarihi: Gerçeğinde Ezilen Erkeklerdir, Kadınlar Değil. O Zaman Kadınlara Uygulanan Bu Şiddet Nedir? (1)

 

Kamuoyunu korkutmanın yolu: “Kadınlar eziliyor, şiddet görüyor, haksızlığa uğruyor ve kurban ediliyor”. Bu konu tartışmaya bile açık değildir. İsterseniz açabilirsiniz! Eğer, yargısız infaz istiyorsanız.

Gerçeğinde savaşlarda ölenler, cezaevlerinde (daha çok) yatanlar; madenler, inşaatlar ve tehlikeli işlerde çalışanlar erkeklerdir. Ailenin barınması, korunması, beslenmesi de erkeğin baş görevleri arasındadır.

Asırlardır: “Kadın kocasının her istediğini yapar, onun sözünden çıkmaz neticesi itibariyle kendisini kocasına teslim ederse daha mutlu olacaktır!” tezi işlenir, ki: bu doğru değildir.

Akıllı hiçbir kadın yoktur ki, kocasını yönetmesin. Kocasını yönetemeyen kadın yoktur.

Bunlarla birlikte yönetmenin bir sanat, ilim olduğunu eklemeliyiz.

Bir Arap atasözü: “Tekrardan kanaat doğar.” Der.

Medyada, Sanayi Devriminden bugüne (düşük ücret rekabeti oluşturmak için) kadını çalışmaya hayatına alan ve işlenerek gelen, “Kadın şiddet görüyor, maddi açıdan özgür olmalı!” iddiası, gerçeğinde bugüne kadar samimi olarak nedenleri ile birlikte ve tüm boyutları ile araştırılmış mıdır?

Yoksa kulağa hoş geldiği, çokça ve kolayca taraftar bulduğu için kamuoyunca peşinen satın alınmış mıdır?

Yukarıda iddia edilenlerin ışığı altında aşağıdakiler nasıl değerlendirilmelidir?

-Kadınlar kendilerini neden baskı altında hissediyorlar?

-Kadınlar, tüm dünyada neden şiddet görüyor, tecavüze uğruyorlar?

-Kadınlar neden erkekler kadar eşit öğrenim görme çalışma hakkına sahip değildir?

-Kadınlar neden özgür iradeleri ile kendilerine toplumda daha fazla alan bulamıyorlar?

İddia 1: Tarihin ilk dönemlerinden itibaren, hukuk sistemlerini erkekler (kendi işlerine gelen şekilde) oluşturmuş, kadın arka plana itilmiştir. (Örneğin, hükümet kurulmasında, miras paylaşımında, oy kullanma vb.)

İddia 2: Uzun yıllar öncesinden gelenekler oluşturulmaya başlanmış: “Kadın kocasına itaat etmek zorundadır” fikri yerleştirilmiştir.

İddia 3: “Mutlu bir evlilik için kadın evinde oturur, ev işini yapar, çocuklarına bakar ve ailesi (kendisi ile) ilgili tüm kararları kocasının almasına izin verir.”

Sorular… Sorular… Sorular…

-Sanayi Devrimi ile birlikte İngiltere, Fransa, Almanya ve Amerika’da çalışmaya hayatına (Tekstil Atölyelerine-Fabrikalarına) alınan kadınlar, daha özgür ve mutlu mu olmuştur?

-Çalışma hayatındaki bir kadın, aynı zamanda ev hanımı-anne olduğu zaman mutluluğu katlanarak artmakta mıdır? (Bu soruya kadınlarımız dürüstçe cevap vermelidir)

-Sabah sıcak yatağından uyandırılarak yuvaya (adeta zorla) götürülen 4-5 yaşındaki çocuklar ne kadar mutludur, Onu oraya bırakan annelerimiz de?

-Bir ülke kalkınmasında kadınların katkılarının hangi alanda daha verimli olacağı hiç araştırılmış mıdır?

-Amerika, İngiltere ve Japonya’da çalışan kadınlar mutlu, huzurlu ve geleceğe daha mı güvenle bakmaktadır.

-“Gelişmiş” olarak değerlendirilen ülkelerde (kadın-erkek) intihar olayları ve nedenleri araştırılmış mıdır? Nedenleri?

-Özellikle Amerika’da, kadına ve çocuğa şiddet hangi boyutadır? Medya aktarmadığı için olmadığını düşünürüz, ancak özellikle çocuk istismarı “imdat!” seviyesindedir.

-Gelişmiş ülkelerde insan ticareti hangi boyutlardadır. Mülteci meselelerinin arka planında yatanlar nelerdir?

-Cinslerin (kadın-erkek) ruh sağlığı (derecesi) dengesi, nedenleri?

-Alkol, sigara ve uyuşturucu kullanımı hangi cinste daha yaygındır, neden?

-Erkekler şartlar onları zorlasa da ağlamaz (ağlayamaz!) ancak, anaları ağlayabilir! BUnun bir mahzuru yoktur.

Gerçeğinde ezilenler, kadınlar mı, güçsüz, donanımsız insan mıdır? Örneğin, İngilizler, yaklaşık 20 milyon Afrikalıyı köleleştirmek için Amerika’ya götürürken (yarısı yolda ölmüştür) kadın-erkek ayrımı yapmışlar mıdır?

-Kadınlara, erkek olma seçeneği verilmiş olsaydı, erkek olmak isterler miydi?

İlk bölümde okyanusun derinlerine girmeden kıyısında kısa bir gezinti yaptık.

Dizi bittiğinde göreceğiz ki, medyada yazılanlar (aslında dayatılanlarla) gerçekler birbirleri ile çok fazla örtüşmemektedir.

www.canmehmet.com

Resim:tarafımızdan hazırlanmıştır.

Türkler Beşyüz Yıl Sonra Rayların Zaferi ile İhtişamlı Günlerine Geri Dönüyor (2)

 

 

İnsanlar gibi Tarih de kendini tekrar etmektedir. Tarihi İpek Yolu bunun en önemli tanığıdır. Uzakdoğu’dan yaklaşık üçbin yıl önce Mısırlılar ve Romalılarla başlayan İpek ve baharat ticareti; milletlerin hayatında çok önemli yer tutmuş, sonradan “İpek Yolu” olarak adlandırılan güzergâh; hem çeşitli milletlerin arasında iletişimine vesile olmuş, hem de, kültürel, ticari ve siyasi ilişkilerini pekiştirmiştir.

Ancak, bu durum, 15. Asrın sonunda yapılan coğrafi keşiflerle, yeni kıtaların ve yeni yolların bulunmasıyla değişmiştir. (Kara) İpek Yolu’nun önemini kaybetmesinde ekonomik manada şüphesiz en büyük zararı Osmanlı Devleti görmüştür. Ta ki, Çin’in ve Asyalı devletlerin ekonomi de yeni süper güç olacakları döneme kadar.

Dünyanın en önemli üretici güçlerinden biri olan Çin, Avrupa’ya ticari malların taşınmasında demiryollarını tercih etmektedir, çünkü demiryollarının maliyeti diğer yollara göre daha azdır. BTK (Bakü-Tiflis-Kars) demiryolu projesinden önce Çin malları Tiflis üzerinden Poti Karadeniz limanına ulaşarak deniz yolu vasıtasıyla Romanya’ya ve oradan da Avrupa’ya ulaşmaktaydı.

Ancak, BTK demiryolu projesinin gerçekleşmesiyle bu süreç hem daha ekonomik şekilde hem de kesintisiz olarak devam edecek bununla birlikte, ticaretin hacmi artacaktır.

Birleşmiş Milletler’in raporuna göre, Çin – Avrupa arasındaki yük hacmi 2020 yılına kadar 170 milyon ton olarak artacağı, ticari büyüklüğün de 650 milyar ABD Dolarından 800 Milyar ABD Dolarına çıkacağı öngörülmüştür. Bununla birlikte, Türkiye ve Çin arasındaki ticari hacmin 28 milyar ABD Dolarından 100 milyar ABD Dolarına doğru artacağı tahmin edilmektedir.(*)

Yukarıdaki açıklamadan, Çin’in (ve Asyalı üreticilerin) Batı ile rekabet edebilmesi, ancak demir rayların zaferi ile mümkündür. Boğazın iki yakasını denizin altından birleştiren Marmaray ile bundan sonra da iki yakayı birleştirecek (üzerinde demir rayların bulunacağı) tünel ve köprüler; bugüne kadar konuştuğumuz, ancak, fazla bir yararını görmediğimiz, “Türkiye coğrafi konumu ile stratejik bir ülke ifadesi, demir raylarla gerçek anlamını şimdi bulacaktır.

“…Bu bağlamda yeni İpek Yolu’nu canlandıran koridorlardan biri de Bakü – Tiflis – Kars (BTK) Demiryolu olmuştur.

Türkiye’de Marmaray’ın inşasının bitimi sonrası BTK Demiryolu sayesinde Londra’dan Pekin’e doğru kalkan trenin önünde Kars ile Ahılkelek arasında bulunan eksik kalan kesim tamamlanarak Batı ve Doğu kesintisiz olarak bir birine bağlanmıştır.

Buradan hareketle, BTK projesi Tarihi İpek Yolu’nu Asya ve Avrupa’yı bağlayan demiryolu vasıtasıyla canlandıracağından dolayı bu BTK’ya yaygın olarak “Demir İpek Yolu” denmektedir.

Ancak, BTK’nın İpek Yolu içerisindeki stratejik önemi değerlendirildiğinde bu hat “Demir İpek Yolu’nun Kalbi” olarak nitelendirilebilecektir. Ayrıca, 21. yüzyılın en önemli projelerinden olduğu için de “Asrın Projesi” olarak da adlandırılmaktadır…”(1)

Halihazırda, BTK demiryolu Avrupa – Asya arasındaki 75 milyar ABD dolarlık yük hacmiyle BTK demiryolu en avantajlı taşıma koridoru olarak görülmektedir.

BTK Demiryolu’nun Uluslararası Jeopolitik Önemi

BTK demiryolu Kazakistan, Azerbaycan, Gürcistan ve Türkiye üzerinden Çin’den Avrupa’ya giden çok yönlü bir ticaret yolu olan Yeni İpek Yolu’nun çokça duyulan orta koridorunun eksik halkasıydı. BTK Demiryolu Batı`da Marmaray Avrupa demiryoluna, Doğu`da ise Kazakistan ve Çin demiryollarına bağlanması sonucunda Avrupa`dan Çin`e kesintisiz bir ulaşım sunacaktır.(**) Böylelikle yeniden canlandırılacak olan eski İpek Yolu işlevselliğini kazanarak yeniden ticaret için önemli hale gelecektir. Yalnızca ticari önem taşımayan bu proje Azerbaycan, Gürcistan ve Türkiye arasındaki ilişkilerini kuvvetlendirecek ve İpek Yolu üzerindeki ülkelerle kültürel etkileşimi de sağlayacaktır.

Üçlü mekanizmanın dışlayıcı bir yapısının olmadığı, aynı zamanda BTK demiryolu gibi projelerin yalnız bölgesel boyutta etkisi olmadığını tüm Avrasya için sonuçlarının olduğu o dönem Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu bu ifadeleriyle belirtmiştir “Özellikle Bakü-Tiflis-Kars son önemli projemiz olarak bir anlamda Çin’den Londra’ya kadar gidecek olan büyük İpek Yolu’nun bu kez demir yolu şekline dönüşmüş önemli büyük proje Marmaray’la birleştiğinde dünyanın en önemli hatlarından birini oluşturacak. Tarihi kadim İpek Yolu bütün yönleriyle, enerji, demir yolu ve diğer ticaret hatlarıyla bir uyanışa geçiyor.” (2)

BTK Demiryolunun Türkiye’ye Katkısı

BTK’nın Güney Kafkasya’nın istikrarına olduğu kadar her ülkenin iç yapısı açısından sunduğu çeşitli avantajları da mevcuttur.

– Türkiye bu projeyle Asya ve Avrupa arasında “köprü” işlevini korumaya devam etmektedir. Bu durum kuşkusuz ki yeni bir durum değil, cumhuriyetin kuruluşundan bu yana Türki dış politikasında kullanılan ana tanımlardan biridir. Son dönemde, Türkiye’nin eksen kayması tartışmaları, Orta Doğu’ya ilgisinin artmasına paralel olarak Orta Asya’ya yönelik motivasyonundaki düşüş, buna bağlı olarak da bazı kesimlerdeki hayal kırıklığı ve BTK’nın açılışı birlikte değerlendirildiğinde Türkiye’ye ve bölgeye Orta Asya pazarının imkanlarını yeniden göstermek adına BTK’nın değeri ortaya çıkmaktadır. Türkiye’nin “Batı – Doğu arasındaki köprü” mottosunu Orta Asya – Avrupa bağlantısındaki kilit konumundaki Türkiye’nin işlevselliğini dönüştürmek adına BTK’nın devreye girmesi önemlidir.

– BTK, Avrupa’nın Orta Asya’ya kesintisiz ulaşımını temin etmektir. Avrupa için Türkiye’nin Türk Cumhuriyetleriyle siyasi ve kültürel bağlarının yüksek düzeyde olmasından dolayı Türkiye bu bölgede kilit rolünü korumaktadır. Ayrıca, bu proje Türkiye’nin daha önce doğrudan bağlantısı olmayan Orta Asya ülkelerine bağlantısını sağlamaktadır. Bu da, Türkiye’nin buradaki etkisini artırmaya imkan vermektedir.

– Türkiye için bu projenin maliyeti 600 milyon ABD Doları iken, yapılan hesaplamalara göre, yıllık getirisinin 1 milyar ABD Doları olacağı tahmin edilmektedir. (3)

İlk iki bölümde yazılanlar toparlanırsa:

1) 3.Havalimanı ve THY ile Ülkemiz, alanında Hava taşımacılığında dönülmez bir şekilde küresel oyuncudur.

2) BTK (Bakü-Tiflis-Kars) Demiryolu ile Çin-Avrupa Tren taşımacılığında ana omurga konumundadır.

3) Doğal Gaz Boru Hatları (ve Projeleri) İle Avrupa’ya gaz akışında kilit noktadadır.

Türkiye’nin üretici ve tüketici ülkeler arasında yer alan stratejik coğrafi konumu, Hazar ve Orta Doğu kaynaklarının dünya pazarlarına taşınması için güvenilir ve sürdürülebilir bir güzergâh sunmaktadır.

 

Türkiye’nin Petrol ve Doğalgaz Boru Hatları ve önemi:

-Rusya – Türkiye Doğal Gaz Boru Hattı (Batı Hattı)

-Mavi Akım Gaz Boru Hattı

-Doğu Anadolu Doğal Gaz Ana İletim Hattı (İran – Türkiye)

-Bakü-Tiflis-Erzurum Doğal Gaz Boru Hattı

-Türkiye-Yunanistan Doğal Gaz Enterkonneksiyonu

-Trans-Anadolu Doğal Gaz Boru Hattı Projesi

-TürkAkım Gaz Boru Hattı Projesi (4)

www.canmehmet.com

Resim: Tarafımızdan hazırlanmıştır.

İpek Yolu Üzerinden Ekonomisi Yıkılan Türkler Eski İhtişamlarına Yeni İpek Yolu İle Kavuşuyorlar (1)

 

 

 

Bir Özbek atasözü “evrende iki büyük yol bulunmaktadır: gökyüzünde Samanyolu, yeryüzünde İpek Yolu” der.  Peki, neden? Osmanlının bir dünya devleti, süper güç olduğu dönemde Doğu’nun zenginlikleri Batı’ya Osmanlının hakim olduğu (kara) İpek Yolu üzerinden taşınmaktadır. Taşınanların başında ise baharat vardır. Bugün insan yaşamında petrol ne ise, o gün insanlar için baharat o önemdedir.

Osmanlının İstanbul’u fethi ile Hristiyan dünyası büyük bir paniğe kapılır. İstanbul’dan sonra Fatih’in yeni hedefinde Roma mı vardır?

1453’de İstanbul’un, 1458 yılında Atina’nın kaybedilmesi ile tarihte ilk kez Salip (Hristiyanlık) Hilal’e (İslam’a) yenik düşmüştür. Osmanlının (daha da güçlenmesinin) bir şekilde önü kesilmelidir.

Üzülerek söyleyelim ki: İlim insanlarımız, tarihçilerimiz; Hristiyanlık Dünyası’nın, Osmanlı Devleti’inin önünü ekonomik manada kesmek için yaptığı denizden İpek Yolu bulma çalışmalarını, (Coğrafi keşifler) Osmanlı İmparatorluğu ile irtibatlandırılmamış ve çöküşünün önünü açan nedenlere bunlar bağlanılmamıştır.

Kara İpek Yolu Coğrafi Keşiflerle denize kaydırılıyor…

İpek yolunun karadan denizlere kaydırılması, Osmanlı Devleti’nde çıkan isyanların ve darbelerin ana nedenleri arasındadır.

İpek Yolunu kullanan (Batılı-Doğulu) kervanlar için mal ve hizmet üreten, güvenlik hizmeti veren yüz binlerce insan işini; Osmanlı Ekonomisi önemli gelir kalemlerinden birisini kaybetmiştir.

Örneğin; Yol güvenliğini sağlayanlar (Derbentler), Kervansaraylarda (Bugünkü otellerde) konaklayan tüccarların (Silah, malzeme, yiyecek, binek hayvan) ihtiyaçlarını karşılayan, 1000 hanelik (köyler), o döneme göre büyük yerleşim yerleri.

Bu noktada bir bilgi daha verilmelidir: Kanuni’nin, Fransız tüccarlarına verdiği Ticari ayrıcalıklar, “Kapitülasyonlar”, deniz yolunu kullanmaya başlayan tüccarların yeniden (kara yoluna döndürülmesi)  kazanılması içindir.

Coğrafi Keşifler ’in bu yüzü; Osmanlı Devleti’nin büyümesinin durdurulması, tarihimizde (yazılmadığı için) fazla bilinmemektedir.

Coğrafi Keşifler ve İpek Yolu

Avrupalılar, kontrol ettikleri medya sayesinde, insanlığın binlerce yıllık çalışmalarının üzerine oturmuşlar ve tüm gelişmeleri, iki, üç asra sığdırarak  sahiplenmişlerdir. İddialarına göre ortada; Mısır, Hindistan, Çin, Arap ve İslam Medeniyetleri ve bunların geliştirdikleri herhangi bir ilmi değer, hatta buluş yoktur….

Coğrafi keşifler, önce “Herşeyi Avrupa üretti ! ” anlayışına savunan, Avrupamerkezci bir bakışa göre verilmektedir.

Avrupalılara göre Portekizli Denizci Vasco da Gama’ nın keşiflerinin hikâyesi;

-Vasco da Gama (1469 – 1524), Keşifler Çağı’nda yaşamış, Avrupa’nın en başarılı kaşiflerinden olan, Avrupa’dan çıkıp doğrudan Hindistan’a giden ilk kişi olarak bilinen, Portekizli denizcidir.

Portekiz kralı I. Manuel’e bağlı olarak, Doğu’nun hazinelerine ve Hristiyanlar için kutsal olduğuna inandıkları Hindistan topraklarına ulaşmakla görevlendirilmiştir. 1497’de, kendisinden önce Bartelemeu Dias’ın keşfettiği ve Afrika’yı dolanan Ümit Burnu’nu kadar uzanan deniz yolunu geliştirerek, Denizci Henri’nin başlattığı Portekiz deniz keşiflerine bir yenisini eklemiştir.

Avrupalıların Hindistan’a deniz yoluyla ulaşabilmeleri, Osmanlı Devleti’nin ticari alandaki üstünlüklerine son vermiş, deniz ticaretinde Avrupalıların üstünlüğü ele geçirmesini sağlamıştır. (1)

Asya’daki modern Avrupa keşif çağı miti

Portekizlilerin yaptığı keşif yolculukları hiçbir zaman “inanılmaz bir meraka sahip” ya da “hareketsiz duramayan” insanların Avrupa keşif dünyasının öncüleri olmaları anlamına gelmemektedir.

Portekizlilerin seferleri ancak Ortaçağ’daki Haçlı Seferleri’nin son nefesi olarak tanımlanabilir (ilk raund’ 1095 ilâ 1291 arasında yapılmıştır).

Bu yolculuklar, modern düşüncelerden ziyade eski Haçlı Seferi zihniyetiyle yapılmıştır.

Aslında bu keşif yolculuklarının perde arkasında Hıristiyan dünyasında büyük krize neden olan Konstantinopolis’in 1453’te Osmanlılar tarafından alınması meselesi yatmaktadır. Hıristiyan kimlik krizi, Rönesans taraftarlarınca kutsal şehir sayılan Atina’nın 1456’da (1458 olmalı/Canmehmet) Müslümanlar tarafından alınmasıyla daha da alevlenmiştir. Büyük bir ilahi koro aynı ağızdan haykırmaya başlamıştır: “Kutsal Helen toprakları kirletildi.”(2)

Bu düşünce, Hıristiyanların Doğu’yu ele geçirme planlarının başlangıç noktasıydı.

15. yüzyılın ikinci yarısında. Büyük Haçlı Ordusu’nun kurulması ve yönetilmesi Kilise’nin papalık reformları arasında önemli bir yer tutmaktadır. Bu güçlü reformlar Hıristiyanlık içinde barışın sağlanması, Haçlı askerlerine ilham verilmesi ve imanın yeniden oluşturulması için son derece gerekliydi.(3)

Hıristiyanların dağınık oluşu ve İslami tehdit, pek çok papalık bildirgesinin yayınlanması sonucunu doğurmuştur. Kilise için bu durum dini yaşam ve ölüm arasında olmak demekti ve Hıristiyanlığın sürdürülebilmesi için en önemli etkenlerden biriydi. Papa II. Pius’un belirttiği gibi,

-“Türklerle kaçınılmaz savaş durumu bizi tehdit ediyor. Silahlarımızı kuşanıp düşmanla savaşmaya gitmezsek din elden gidecektir” (4)

1452’de Papa V. Nicholas tarafından yayınlanan ilk papalık bildirgesinde “Papa, Portekiz kralını Sarazenlere (Haçlı seferleri zamanında Müslümanlara verilen ad.) saldırmak, topraklarını zaptetmek, onlan boyunduruğu altına almak, mallarına el koymak, kalıcı köleliğe hizmet için insanlarını esir almak ve topraklarını Portekiz Kralı’nın topraklarına dahil etmek için yetkili kılar” denmektedir. (5)

Şimdi o günlerden bugüne, Bakü-Tiflis-Kars (BTK) Demiryolu hattına Tarihi İpek Yolu’nun canlandırılması projesine, daha doğrusu önemine geliyoruz:

 

Asya-Avrupa arasında kesintisiz demiryolu

BTK Demiryolu hattı tarihi İpek Yolu’nun canlandırılması projesinde orta koridor olarak anılan kısmın en önemli bileşenlerinden birisini oluşturuyor.

Zira Çin’den Avrupa’ya giden yüklerin tamamı yalnızca Rusya üzerinden geçen demiryollarıyla sağlanıyordu. Ancak, artık bu hattın devreye girmesi ile birlikte Çin’de yüklenen bir yük Kazakistan ve Türkmenistan üzerinden Hazar Denizi ile Azerbaycan’a oradan da Gürcistan ve Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaştırılabiliyor.

Orta Koridor’un en önemli ayağı olan bu proje sayesinde Çin’den çıkışı yapılan yükler eski hat üzerinden taşıma süreleri iki ay sürerken, yeni hat ile iki hafta içinde Avrupa’ya ulaştırılabilir. 838 kilometrelik toplam uzunluğu sayesinde BTK hattının devreye girmesi Asya- Avrupa arasında taşımacılık yolunu yaklaşık 7 bin kilometre kısaltıyor.

“Pekin’den Londra’ya kesintisiz demiryolu” mottosunu karşılığı olan bu hat Doğu ve Batı arasındaki köprüyü Türkiye üzerinden sağlıyor. Türkiye bu hat ile Orta Asya, Uzakdoğu ve Güney Asya’ya demiryolu erişimini sağlamakla birlikte önemli bir uluslararası koridor konumuna da gelmiş oluyor…”(6)

Devam edecek

Dünyanın yeni süper gücü Çin’in mallarının Avrupa’ya Türkiye üzerinden gitmesi ekonomik ve siyasi manası ile ne anlama gelmektedir ? Buna Dünyanın en büyük havalimanlarından, 3. Havalimanı’nı da ilave edersek.

www.canmehmet.com

Resim: Tarafımızdan hazırlanmıştır.

Kaynaklar:

1)Anonim

(2)Michael Edvvardes, East-WestPassage (New York: Taplinger, 1971), s. 135.

(3) Brandon H. Beck, From the Rising of the Sun (New York: Peter Lang, 1987), s- 17

(4) Robert Schwoebel, The Shadow of the Crescent (Nieuwkoop: B. De Graaf, 1967) adh eserinde Papa II. Pius’tan söz eder, s. 71.

(5) Charles R. Boxer, The Portuguese Seaborne Empire, 1415-1825 (Londra: Hutchinson, 1969), s. 21. (3-4-5 sayılı alıntılar, “Batı Medeniyetinin Doğulu kökenleri” eserin yazarı, John M. Hobson’a aittir.)

(6) Daha fazlası için: [Sabah, 4 Kasım 2017]

https://www.setav.org/demirden-ipek-yolu-baku-tiflis-kars-demiryolu-hatti/

Türkiye 3. Havalimanı ve THY ile Küresel Oyunculuğunu Tescil Ettirmiştir (3)

 

 

 

Bugüne kadar Ülkemizin stratejik konumu ile çok övünmüş, ancak, bir yararını görmemiştik. Yararını görmemiz için onlarca nedene sahip olmamıza rağmen.

Ülkemiz; petrol, kara ve hava taşımacılığının kilit noktasıdır. Yumuşak iklimi, yeraltı zenginlikleri, boğazları ve askeri avantajları bizi daha da önemli hale getirmektedir.

Yeni ekonomik güç Çin’in inanıyoruz ki, yakın gelecekte mallarını Avrupa’ya taşımada en büyük ticari ortaklarından birisi, Doğuyu Batıya bağlayan konumda olan Türkiye olacaktır.

Bunu, iktidara geldiği 2000 yıllarında görebilen (Sn. Erdoğan ve Sn. Binali Yıldırım ile) zamanın yöneticileri; gelen bu fırsatı iyi değerlendirerek, gururumuz olan THY’i bir dünya markası haline getirmiş; kısa sürede açılacak, 3. Havalimanı ile de, Hava taşımacılığında bizleri, (Dünyanın en büyük, modern tesisleri ile) küresel oyuncu ligine yükseltmişlerdir.

“GÜÇLÜ NETWORK, GÜÇLÜ TRANSFER MERKEZİ…

Küresel bir oyuncu olma hedefiyle yola çıkan THY’nin önünde yapacağı birçok ev ödevi vardı. Şirketi yeniden konumlandırmak, yapılacakları sıralamak için mevcut durum ve potansiyelin analizini yapmak gerekliydi. Yurtdışında yaşayan Türklerin bulunduğu şehirlere ve turistik amaçlı seyahatlerin yapılacağı noktalara uçuş yapan THY, 2OO3 yılında 26’ sı iç hat, 77’si dış hat olmak üzere 103 noktaya sefer gerçekleştiriyordu. Bölgesinde bilinen bir havayolu şirketi olmasına rağmen uluslararası yolcu trafiğinin önemli oyuncularından biri değildi…

Havacılık sektöründe küresel oyuncu olmanın yolu uluslararası yolcu trafiğinden pay almaktan geçiyor. Bunu yapabilmek için de önemli bir aktarma merkezine (HUB) ev sahipliği yapmanız gerekiyor.

Yapılan değerlendirmeler ülkeler arasındaki hava trafiğinin yüzde 66’sının İstanbul üzerinden geçtiğini ortaya koyuyor.

Ülkemize ve İstanbul’a 3 saatlik uçuş mesafesi içinde 41 ülke 78 şehir, 4 saatlik uçuş mesafesi içinde 53 ülke 118 şehir, 5 saatlik uçuş mesafesi içinde de 66 ülke 143 şehir bulunuyor.

Rakamların dili aslında Türkiye’nin ve İstanbul’un potansiyelini net biçimde gösteriyor. Uçuş için 3-5 saat arasında değişen sürelerde bu kadar çok şehre sefer olanağına sahip başka bir ülkenin bölgede bulunmayışını da dikkate aldığımızda, İstanbul bir kat daha önem kazanıyor.

Türkiye ne yazık ki var olan potansiyelini uzun bir süre kullanamamış ya da buna imkân bulamamış. (1)

Uçuş mesafeleri havacılık sektörünün en önemli dinamiğidir. Beş-altı saatlik uçuşları yapabilen, daha düşük maliyetle operasyon gerçekleştiren dar gövde uçaklarla yolcuların aktarma merkezine toplanması, buradan da geniş gövde uçaklarla daha uzun mesafelere aktarılması modeline en uygun şehirdir İstanbul.

THY’yle aktarmalı uçacak bir yolcunun 3-4 saat arasında kısa uçuş ve 7-10 saat arasında uzun gideceği noktaya ulaşması mümkünken Avrupa’daki havayolu şirketleri 1-2 saatlik kısa uçuş, 8-12 saatlik uzun uçuş, Körfez havayolları ise 7-10 saat arasındaki iki uzun uçuşla bunu sağlayabilirdi.

Yolcuların daha az yorularak daha konforlu seyahati için en iyi seçenek İstanbul’du, işte bu avantajı iyi değerlendiren THY için yapılması gereken şey basitti. Mümkün olduğunca hızlı bir şekilde uçuş ağını genişletmek İstanbul’u merkez haline getirmek stratejik hedefin ilk adımıydı.

Avrupa’nın ekonomik krizler yaşadığı dönemlerde dahil dünya ticaretinde önemli yer tuttuğunu, dünyanın hemen hemen her ülkesinden insanların Avrupa’ya ulaşmak için seyahat ettiğini verdiği röportajlarda vurgulayan Genel Müdür Kotil’in şu sözleri stratejinin dayanaklarından biriydi:

Çin, dünyanın en büyük ekonomisi haline geldi. Artık Avrupa’yla daha sıkı ticari ilişki içinde. Endonezya ve Hindistan büyüyen ekonomiler ve süper güç haline geldiler. Bu ülkelerin de en büyük ticaret partneri Avrupa. Tüm bu ülkelerin Avrupa ya ulaşabilmesi demek seyahat demek, İstanbul bu noktada bir ulaştırma “hub” ı olacak.(2)

Uzun yıllar Avrupa’nın en önemli aktarma merkezleri arasında bulunan Frankfurt (Almanya), Heathrow (Londra-Ingiltere), Charles De Gaulle (paris-Fransa) havalimanları bu niteliklerini bugün korurken, Madrid (ispanya), Roma (italya), Atina’daki (Yunanistan.) havalimanları ulusal havayolu şirketlerinin düştükleri ekonomik zorluklar ve Avrupa’da yaşanan sektördeki konsolidasyon nedeniyle bu özelliklerini yitirmiş durumdadır. Güçlü ülke ekonomilerinin desteğiyle oluşturulan havayolu şirketleri aracılığıyla da Körfez’deki taşıyıcıların merkezleri olan Dubai (Birleşik Arap -Amirlikleri), Doha (Katar) havalimanları bölgedeki önemli aktarma noktaları haline gelmiştir.

THYnin büyüme stratejisinin doğru uygulanmasıyla ana uçuş merkezi İstanbul bugün en önemli transfer merkezlerinden biridir. Avrupa’da yolcu sayısı bakımından 2003 yılında onuncu sırada bulunan Atatürk Havalimanı, 2015 yılına gelindiğinde Frankfurt’un ardından ikinci sıraya yükseldi.

Milli havayolu şirketinin hedeflerini yakalamasıyla ulaştığı yolcu sayısı bunu sağlayan en önemli etkendir. THY’nin uçuş ağını genişletmesi, transit yolcu pazarından aldığı payı büyütmesi ve diğer havayolu şirketlerinin İstanbul’a olan ilgisinin artmasıyla oluşan yolcu sayısı Atatürk Havalimanı’nı Avrupa’nın en önemli aktarma merkezlerinden biri yapmıştır. (3)

THY’nin uzun yıllar genel müdürlüğünü yapmış Temel Kotil başarılarının nedenlerini anlatıyor:

“Turkish Airlines: Widen Your World” adı altında düzenlenen durum çalışmasında (case study) (Harward Üniversitesi’nde) sunum yapan THY Genel Müdürü Temel Kotil, THY’nin başarıya uzanan hikayesini, vizyonunu ve geleceğe dair planlarını, Harvardlı öğrencilerle paylaştı.

…Kotil, bir kamu şirketi olan THY’nin 2006’da borsada özelleşmesinden sonra her şeyin değiştiğini vurgulayarak, 2004’te Orta Doğu’ya açılan 24 hattın, THY’nin kaderini etkilediğinin altını çizdi. 

Bu hatlar sayesinde Avrupa-Orta Doğu bağlantısının sağlandığını ve THY’nin transfer yolcuları çektiğini vurgulayan Kotil, 2004’ten bugüne kadar THY’nin transit yolcu sayısının 1 milyondan 14 milyona çıktığını ve şirket cirosunun yarısını transfer yolcuların oluşturduğunu belirtti…

İstanbul’un coğrafi olarak Avrupa, Asya ve Afrika’yı birbirine bağlamada çok avantajlı bir konumda bulunduğunu söylediler. Atatürk Havalima’nın geçen yıl Frankfurt’takini geride bıraktığına ve yeni havalimanıyla İstanbul’un coğrafi avantajının çok daha artacağına işaret ettiler. (4)

Bitirirken ülke meselelerini sorgulayanlara üzerinde düşünmeleri için iki sorumuz var:

1)Ülke olarak Avrupa ile Asya (Afrika) arasında köprüsünüz. Ancak, bu köprünün, Asya-Afrika’ya giden kapınızı kapatmışsınız, Neden?

2)Bittiğinde, milyarlarca dolar döviz-kar getirecek dünyanın en büyük havalimanlarından, 3. Havalimanına ülkenin (kimi) insanı-medyası neyin ve kimin çıkarlarına adına karşı çıkar?

www.canmehmet.com

Resim:Tarafımızdan düzenlenmiştir.

Kaynaklar:

Türk Hava Yolları Bugün Avrupa’nın En İyisi Dün Neyimiz Eksikti Ki Başarılı Olamadık (2)

 

 

Yakın tarihte, İngiliz menşeli RJ uçaklarıyla ilgili yaşananları hatırlıyor musunuz? Dediğimizde, hatırlayanımız çıkmayacaktır. Ancak, “Deve olayı” dediğimizde uzun süre gündemde tutulduğu için  hemen hatırlanacaktır.

Milli menfaatleri sözkonusu olduğunda anlı şanlı! Avrupa medyasının (BBC Misali) ülkelerinin aleyhine hiçbir şeyi görmedikleri bilinir. Ancak, öyle bir hassasiyeti bizim (kimi) medyamızda görmek ne yazık ki pek mümkün olmamaktadır.

THY için “Satalım da kurtulalım” dediğimiz günlerden, bir dünya yıldızı olduğu günlere nasıl geldik?

Konuya, Deve Olayını manşete taşıyan ve bu manşetle ödül alan Sabah Gazetesi’nin, 13 Aralık 2006 Tarihli haberi ile başlayalım:

“YOK DEVE!

Türk Hava Yolları’nın filosunda 13 yıldır bulunan sabıkası kabarık RJ tipi uçaklar artık tarih oldu. Kira sözleşmesi biten İngiliz yapımı son uçak da iade ediliyor. THY teknik personeli bu mutlu son için dün inanılmaz bir olaya imza attı…

Teknik Uçak Bakım Başkanı Şükrü Can’ın girişimiyle alınan bir deve süslenerek kamyonla alanın B kapısına getirildi. Apronda bekletilen RJ tipi uçağa kadar yürütülen deve uçağın önünde kesildi, eti taşeron işçilere dağıtıldı…” (1)

Yok Deve’ manşeti 2007’ye damga vurdu

SABAH’ın 13 Aralık 2006 tarihli “Yok Deve!” ve 23 Temmuz 2007 tarihli “Halk Bildirisi” manşetleri, aylık pazarlama ve iletişim dergisi MediaCat’in seçtiği ‘2007’nin en iyi 10 gazete manşeti’ arasında yer aldı…SABAH’ın 13 Aralık 2006 tarihli baskısında attığı “Yok Deve!” başlığı oldukça ilgi çekti. THY yetkililerinin bir deveyi apronda kesmesini konu alan haberin başlığı, 2007’nin unutulmazları arasında yer aldı. (2)

Deve kesen THY yöneticisi: Beni gaza getirdiler

-Sorunlu RJ uçaklarının elden çıkarılmasını, apronda deve keserek kutladığı için görevden alınan Şükrü Can: Herkesin haberi vardı, günah keçisi oldum…

Kamuoyu sizi deve kesen kişi olarak tanıdı. Sizin tek yapabildiğiniz deve kesmek değil sanırım.

Can …THY’ye dönmeden önce son çalıştığım firma, İngiltere’de yerleşik Gamit Limited Havacılık şirketiydi. Uluslararası Teknik Başkan olarak görev yapıyordum. Mortgage sistemi ile kendimize bir ev almıştık. Oturum almama 1 yıl kalmıştı. 2 yıl önce İTÜ’den sınıf arkadaşım olan THY Genel Müdürü Temel Kotil arayınca her şeyi yüzüstü bırakıp teklifi kabul ettim. Ancak şimdi dönüp yaşadıklarıma bakınca, “Keşke hayır deseymişim” diyorum içimden.

Deve kesme fikri nereden geldi aklınıza?

Ş.Ç.: Göreve geldiğim günden bu yana şirketin en büyük problemi olan ve sürekli arıza çıkaran RJ uçaklarının İngiltere’ye iadesi konusunda tüm ekip arkadaşlarımızla mücadele verdik. Toplam 11 adet olan bu uçakların her birinin tesliminde çalışan arkadaşlar bana gelip kurban keselim dediler. Bir teknisyen arkadaş, “Başkanım, ben bu uçakların birinde can yoldaşım arkadaşımı kaybettim. Ne olur bu uçağı teslim ettiğimizde bir kurban keselim” dedi. Her RJ’nin tesliminde bu taleple karşılaşınca ben de 10’uncu uçağın tesliminde arkadaşlara espri olsun diye, “Arkadaşlar, size söz veriyorum. Bu uçakların tümünü teslim ettikten sonra 11 koyun yerine bir deve keseceğim” dedim…(3)

Düşen RJ’de 75 kişi ölmüştü

-11 Ocak 1998 tarihinde Samsun’da TC-THF tescilli RJ-100, Samsun Havalimanı’na teker koyduktan sonra pist dışına çıktı. Uçak hurdaya ayrıldı.

-22 Nisan 2000 tarihinde Siirt Havalimanı’na inişte yoğun yağış nedeniyle TC-THL tescilli RJ-70 pistten çıkmış, uçak hurdaya ayrılmıştı.

-8 Ocak 2003 tarihinde Diyarbakır’da TC-THG tescilli RJ-100 uçağı 80 yolcusuyla Diyarbakır Havalimanı’na inişe geçtiği sırada düşmüş, kazada mürettebatla birlikte 75 kişi yaşamını yitirmişti. (4)

Gecikmiş bir RJ hikayesi.

…Bu uçaklarla ilgili dünya havacılık basınında çıkan haberler o kadar kötüydü ki neredeyse bu uçaktan filosuna katıp da memnun olan tek bir işleticiye bile rastlamak mümkün değildi.

…Dönemin yönetim kurulu ve genel müdürü bu uçakları satın almak istiyor ancak o tarihte Teknik Genel Müdür Yardımcılığı’ndan sorumlu Yusuf Bolayırlı’nın ise bu uçaklara karşı çıktığı ve istemediği biliniyordu.

O sırada THY’de yönetim kurulu değişiklikleri oldu ve yeni yönetim kurulu da bu uçaklardan almaya karar verdi…Son pazarlığın oldukça iyi yapıldığı ve fiyatın düşürüldüğü savıyla uçakların alımına oldukça yaklaşıldı…

Bu sırada uçağın kötü sicili nedeniyle üretici firma, Avro Liner ismini bırakarak uçağı British Aerospace markası altında üretiyor gözükmeye başlamıştı.

Dolayısıyla bu uçakla ilgili tüm kötü şöhret sanki eski firmanın üretimi ve kusuruymuş gibi algılanıyor ve lobi faaliyetleri de buna göre yapılıyordu. O sırada Avrupa’da hostesler birliği bu uçakların egzoz gazını kabine vermesi nedeniyle sağlık sorunları yaşayabileceklerine yönelik davalar açıyordu.

İşte tam o sırada İngiltere Prensi Charles bir RJ uçağına atladığı gibi Türkiye’ye geldi. Uçaktan inişi oldukça ağır çekim ve gösterişli bir biçimde organize edilmişti. Ertesi günkü tüm gazeteler Prensin Türkiye’deki Kapalıçarşı gezisinden değil, bu uçaktan iner ve binerken çekilmiş resimleriyle süslüydü.

Kısa bir süre sonra da uçaklar THY filosuna katıldı. Biritish Aerospace’in son üretimi olmuştu bu RJ’ler. Bundan sonra başka RJ üretilmedi. Çünkü üretilseydi bile bu uçakları onca kötü şöhrete rağmen Dünyada alacak bir başka şirket bulmak oldukça zordu.

Uçaklar filoya girdiği anda ciddi motor arızaları başladı. Hiçbir uçakta olmayan motor arızaları nedeniyle bu uçaklara büyük bakım masrafları yapıldı. En sonunda da iyileştirilmesi amacıyla köklü çözüme gidilerek motorlar değiştirildi…(5)

THY, 2003’teki değerlendirmede Avrupa’nın 27’inci; 2009 yılı sonu itibariyle yapılan değerlendirmede 4’üncü, son beş yıldır yapılan değerlendirmeye göre de:

“Türk Hava Yolları, son beş yıldır “Avrupa’nın En İyi Havayolu” şirketidir. (6)

THY yetkilisi anlatmaktadır.

-“2003’ten, 2010 yılına kadar THY’ye hostesler hariç hiç lise mezunu personel alınmamıştır. Alınan personelin tamamı üniversite mezunu ve çok büyük bir oranı da master ve doktora yapmıştır.

Bunlarla birlikte THY kadroları, Avrupa ve Amerika’nın önemli üniversitelerinde master yapmış kişilerle zenginleştirilmiştir.

Bizim eğitime, teknolojiye yaptığımız yatırım eski dönemlerle kıyas edilemeyecek kadar çok büyüktür. Örneğin bu yıl bilgi işlemde teknolojiye 100 milyon dolar civarında yatırım yaptık.

Birçok projemiz var. 300’e yakın bilgisayar yüksek mühendisi çalışıyor. Türkiye’nin belki de en büyük bilgi teknolojileri personeline sahibiz. Birçok programı biz satıyoruz. Teknolojileri geliştiriyoruz. Yapamadıklarımızı dışarı veriyoruz. Hazır programları alıyoruz.

Toplam gelirde yüzde 86 artış yaptık. Net karımız yüzde 128 arttı. Baktığınız zaman geçmişle kıyaslanmayacak kadar iyileşmeler var. Daha da iyi olması için çaba sarf ediyoruz.

New York Times, Türk Hava Yolları’nın başarısını anlatmaktadır

ABD’nin saygın gazetelerinden New York Times (NYT), Türk Hava Yolları’nın (THY), ”hızlı büyüme politikasını” koruduğunu, Avrupa ve Ortadoğu’daki diğer havayolları içinde tek bir havaalanından (İstanbul) en çok güzergâha direkt (aktarmasız) uçan havayolunun THY olduğunu yazdı.

Gazete, THY’nın İstanbul’dan dünyada tam 189 farklı güzergaha uçan havayolu olduğunun altını çizerek THY’nın, bu rakamla Lufthansa’yı da geride bıraktığını yazdı.

THY’nın sadece hızlı şekilde güzergah sayısını artırmayıp aynı zamanda yolcu sayısını da yükselttiğine dikkati çeken gazete, 2010’a kadarki son 10 yıllık dönemde THY’nın taşıdığı yolcu sayısını da üçe katladığını, bunda özellikle Kuzey Amerika ve Asya’ya artan uçuşlarının büyük rol oynadığını belirtti. (7)

…Alman Cicero dergisi, “Türkiye’nin, AB’ye girme konusundaki o amansız isteği, çabası ve gayretleri çoktan geride kaldı. Ülke şu sıralar kendini de aşan bir öz güven patlaması yaşıyor” denildi.

…Cicero, “Türkiye’nin bu yeni öz güven patlamasının temel çıkış noktası“gayriresmi başkenti” İstanbul” ifadesini de kullandığı yorumunda İstanbul için şunları da yazdı:

“Turistler ve kültür meraklıları şehri her dönemde ziyaret ederken, şimdi son dönemde yapılan çok sayıdaki beş yıldızlı oteli dolduran yeni bir grup dikkatleri çekiyor: Zengin Araplar ve Asyalı iş adamları Türkiye’de yeni yatırım arayışındalar.

Üstelik bu arayışlar meyvelerini de veriyor çünkü 2001 ile 2010 yılları arasında Türkiye’ye doğrudan giren Asya sermayesi bir milyardan 18 milyar dolara yükselmiş durumda.” (8)

Bu noktada deve olayında  ilginç bir tesadüfü aktaralım:

THY Genel Müdürü “…Temel Kotil bir basın mensubuna verdiği demeçte,  (Deve ile ilgili) yaşananların kendisini kızdırdığını belirtmiş ” nedenini ise şöyle açıklamıştı:

“…Bizim için o hafta çok önemliydi. Eğer olmasaydı biz pazartesi günü dünyada her yerde ‘yükselen yıldız’ olarak haber olacaktık. Cuma günü Star Alliance’a giriş imzası atmıştık. Viyana’dan üyelerden bütün Genel Müdürleri buraya getirmiştim. 340 uçağımızı gelin gibi süsledik. Star Alliance logolarını yerleştirdik. Avusturya Havayolları’nın kuruluşunu kutlamak için Viyana’da olduğum genel müdürlerle birlikte Türkiye’ye geldik. Burada toplandık. Cumartesi ve pazar günleri ben onları tek tek yolcu ettim. Ve bütün haber Türk Hava Yolları’nın ‘Raising Star’ olmasıydı. İnternette hep bu vardı. Ama pazartesi günü deve olayı oldu ve her tarafta ‘Camel’ konuşulmaya başlandı. (9)

BBC haberciliği İngiliz Milli Menfaatleri sözkonusu olunca!

“…Bugün bile hâlâ hafızalarda yer eden, unutulması mümkün olmayan, deve denildiği zaman “apronda deve kesen THY’yi zihinlere getiren olay, Şükrü Canın THY’den ayrılmasıyla sonuçlandı. Devenin güvenlik kontrolünden geçmesinde ihmali görülen birkaç görevli açığa alındı, başka yerlere tayin edildi, İngiliz yayın kuruluşu BBC’nin deve kesilmesi haberini verirken RJ uçaklarından hiç bahsetmemesini de kayda düşelim, ulusal bir televizyon kuruluşunun ülke menfaatini öne alan yaklaşımıydı bu.”(10)

BBC, İngiliz üretimi RJ Uçaklarının Türkiye’de neden olduğu hiçbir kazadan ve sorundan bahsetmemiştir.

Kazalardan sonra THY filosunda 11 adet kalan bu tipte uçaklara, yaşanan arızalar ve “korozyon” kamuoyunda tartışılmaya başlanınca yolcular bu uçaklara binmeye korkar hale geldi.

Nihayet THY bu uçakların filodan çıkarılması ve iade edilmesi kararını almıştı. Kolay alınan bu kararı uygulamak ise çok zor olacaktı. ‘Kiraladığınız uçakları iade ederken yapmanız gereken “iade bakımı,” yaptığınız sözleşmede çok iyi tanımlanmamışsa da alıcı firma zorluk çıkarmak istiyorsa THYnin başına gelenlerin herhangi bir şirketin başına da gelmesi muhtemeldir.’

…Uçaklar iade bakımı için sırayla hangara alınmaya başlandığında ekipler işin bu kadar uzun süreceğini düşünmediler. İlk uçağın iade bakımı bir yıldan daha fazla, tam 62 hafta sürdü. Uçakları geri almamak için her türlü zorluğu çıkartıyordu kiralayan firma. Deve krizine konu olan uçak için firma 1550 bulgu tespit etmişti. Hatta olayın kahramanı Şükrü Can, “Bize ‘Kanatlarında toz, koltuklarında kir var diyerek zorluk çıkartıyorlar,” demişti bir röportajında. Uçakların hızlı iadesini kendisi ve ekip arkadaşları için bir onur meselesi yapmıştı.(11)

Neticede bu fedakâr insanlar ülkeleri adına yararlı bir işi gerçekleştirirler, ancak, analarından emdikleri  burunlarından getirilir.

Tekrar edilirse:

THY, 2003’teki değerlendirmede Avrupa’nın 27’inci; 2009 yılı sonu itibariyle yapılan değerlendirmede 4’üncü, son beş yıldır yapılan değerlendirmeye göre de:

“Türk Hava Yolları, son beş yıldır “Avrupa’nın En İyi Havayolu” şirketidir.

Devam edecek

Ülkenizi sevmenin bir bedeli mi olur? Türkiye de yaşıyorsanız, “Evet!”

www.canmehmet.com

Kaynaklar:

(1)13 Aralık 2006 Tarihli Sabah Gazetesi.

(2)HTTP://ARSİV.SABAH.COM.TR/2008/01/09/HABER,9FF026172427471DBF25461E6630CE1F.HTML

(3) Sevilay YÜKSELİR / MERKEZ 1 Mayıs 2007, Salı-Sabah

http://arsiv.sabah.com.tr/2007/05/01/haber,E3EE4D4644EC41F4AA3BD8E77DC8DB87.html

(4) http://arsiv.sabah.com.tr/2006/12/13/gnd133.html

5) HTTP://WWW.RAUFGERZ.COM/İNDEX.PHP/323-GECİKMİS-BİR-RJ-HİKAYESİ

(6) Daha fazlası için bakınız:  http://www.turkishairlines.com/tr-tr/kurumsal/basin-odasi/basin-bultenleri/basin-bulteni-detayi/turk-hava-yollari-son-bes-yildir-avrupanin-en-iyi-havayolu

(7-8) Kaynaklar ve daha fazlası için bakınız:  http://www.canmehmet.com/ve-yenidunya-duzeninin-yildizi-birlesik-turkiye-devletinin-guc-kaynaklari-5.html

(9) https://www.haberturk.com/ekonomi/airport/haber/529186-terlikte-kendime-devede-sukruye-kizdim

(10-11) YÜKSEK İRTİFA, Dr. Ali Genç. Sh:255-266

Harvard’da Ders Olan THY’nin Başarısı ODTÜ ve Boğaziçi’ne Başarı Noktasında Bir Ders Oldu Mu ! (1)

 

 

 

THY, yaygınlık ve bilinirlikte uluslararası tek markamızdır.  Ülkemiz, kısa sürede açılacak 3.Havalimanı ile birlikte sivil hava taşımacılığında dünya liderlerinden biri olacaktır.

Geldiğimiz noktada ülkemizin: kendi mühendislik firmaları ve finansal imkanları ile, “22 milyar 152 milyon euroluk” dünyanın en büyük havalimanlarından birisinin yatırımı yapabilecek yeteneğine kavuştuğu da anlaşılmakta, bu da bizi ülkemiz adına gururlandırmaktadır.

Tamamı hizmete açıldığında Dünyanın en büyük Havalimanı olacak, 3.Havalimanı:

“6 pist, 1,5 milyon metrekare terminal ve her türlü diğer yardımcı tesisleriyle 80 milyon metrekarelik alana sahiptir. Bu tesis, ülkemizin, gelecek belki 30 yıl, 50 yılına hitap edecektir. Bu havalimanı, sadece Türkiye’nin ihtiyacını görecek bir havalimanı değil aynı zamanda batıdan doğuya, doğudan batıya, Afrika’dan Avrupa’ya hava trafiğinin uğrak noktası olacaktır.

Yüzyıllardan bu yana kervan yollarına ev sahipliği yapmış Türkiye, son 10 yılda sivil havacılıkta ortaya koyduğu vizyonla birlikte böylesine bir gelişmeyi de başarmış olmaktadır.

Türk sivil havacılığı bugün dünyada emsallerinin kat kat üzerinde büyüyen bir noktadır. Uçuş ağını dünyada en fazla artıran THY, 203 noktaya doğrudan uçuş yapmaktadır. Böylesine bir uçuş ağı olan ikinci bir havayolu şirketi yoktur.  (1)

Peki,  Sayın Demirel’in ifadesi ile “70 sente muhtaç” bir ekonomiden 15 yılda buraya nasıl geldik?

Bunu anlamak için 2000’li Yılların başına dönüyoruz:

THY: 16 yıl öncesinden bugüne

Hey gidi günler, hey!

20 yıl önce idi. Türk Hava Yolları (THY)için ortak aranıyor, “Biz bu işi beceremiyoruz” diye yabancı bir hava yoluna satışı için uğraşılıyordu…

(Yabancı) şirketin yolcuları, İstanbul bağlantılı uçuşlarında Ortadoğu ve Orta Asya ülkelerine THY ile devam edecek, THY de seferi olmayan Afrika ve Güney Amerika ülkelerine bu şirketin aktarması ile erişebilecekti.

…THY’ye talip olan, sonra vazgeçen o yabancı şirket bir ara batmanın eşiğine geldi. THY’ye teklif vermedi. Doğrusunu isterseniz, Türkiye için hayırlısı oldu.

…Malum, Çin küresel ekonomide liderliğin eşiğinde. Gerek ekonomisi gerekse askeri gücü ile her sahada varlığını daha belirgin şekilde hissettiriyor. Çin’in başını çektiği “Kuşak Yol Projesi” ise Pekin’den Londra’ya uzanan stratejik ekonomik merkez kurmayı amaçlıyor. Projenin kalbi Türkiye… Bu da demek oluyor ki Türkiye, ekonomisi ile lojistik kapasitesi ile ulaşım ağları ile yeni dünyaya hazırlanmak zorunda…

2002’nin Türkiyesi bambaşka idi. Eski Türkiye’nin çapı küçük, ufku dardı. Bugünün Türkiyesi, gelişmiş ülke ayarındaki sorunlar etrafında dinamik tartışmalar yürütüyor. Her alandaki değerlendirmelerin özü, yüksek gelir ve refah düzeyi, gelişmiş demokrasi, etkin hukuk devleti arayışını yansıtıyor.

THY örneği ile devam edecek olursak… 16 yıl önce 66 uçakla, 10.4 milyon yolcuyu 103 noktaya taşıyabilen bir milli hava yolu şirketimiz vardı. Ülkemizdeki havaalanı sayısı 26 idi. Havacılık, rekabete açılmamıştı. Yerli ve alternatif şirketler hayal bile edilemezdi.

2017 sonu itibariyle, 329 uçakla, 68.6 milyon yolcuyu dünyadaki 300 şehre ulaştırabilen bir güç var artık. Bu yıl 74 milyon yolcu ve 307 uçuş noktası hedefi de mühim.

2000’li yılların başında “Bir an önce yabancıya satalım da rahatlayalım” diye bakılan şirketi, 2002-2017 döneminde yolcu sayısında 6 kat, uçak sayısında 5 kat, uçuş noktasında 3 kat büyütmek müthiş bir iş. (2)

THY’nin başarısı Harvard’da ders oldu

Türk Hava Yolları’nın başarılı büyüme hikayesi, ABD’de dünyaca ünlü Harvard Business School’un işletme yüksek lisans programında çalışma konusu yapıldı

Son yıllarda yaptığı başarılı hamlelerle hızla büyüyen ve dünya havayolu şirketleri arasında ilk sıralara giren Türk Hava Yollarının (THY) başarısı, ABD’deki dünyaca ünlü Harvard Üniversitesinde ders konusu oldu.

“Turkish Airlines: Widen Your World” adı altında düzenlenen durum çalışmasında (case study) sunum yapan THY Genel Müdürü Temel Kotil, THY’nin başarıya uzanan hikayesini, vizyonunu ve geleceğe dair planlarını, Harvardlı öğrencilerle paylaştı.

Türk şirketi adına ilk

Kotil, bir kamu şirketi olan THY’nin 2006’da borsada özelleşmesinden sonra her şeyin değiştiğini vurgulayarak, 2004’te Orta Doğu’ya açılan 24 hattın, THY’nin kaderini etkilediğinin altını çizdi.

Bu hatlar sayesinde Avrupa-Orta Doğu bağlantısının sağlandığını ve THY’nin transfer yolcuları çektiğini vurgulayan Kotil, 2004’ten bugüne kadar THY’nin transit yolcu sayısının 1 milyondan 14 milyona çıktığını ve şirket cirosunun yarısını transfer yolcuların oluşturduğunu belirtti.

Kotil, HBS’nin THY ile ilgili 2003-2013 yıllarındaki kapsamlı durum çalışmasının bir Türk şirketi adına ilk olduğunu belirtti.

THY’nin akademik açıdan incelenmesini onur verici olarak değerlendiren Kotil, öğrencilerle paylaştığı şu bilgileri aktardı:

Harvardlı öğrencilerin yüzde 30’u daha önce THY’yi kullanmış. İstanbul’un coğrafi olarak Avrupa, Asya ve Afrika’yı birbirine bağlamada çok avantajlı bir konumda bulunduğunu söylediler. Atatürk Havalima’nın geçen yıl Frankfurt’takini geride bıraktığına ve yeni havalimanıyla İstanbul’un coğrafi avantajının çok daha artacağına işaret ettiler. 

Öğrenciler 6 kat büyümemizi sorduklarında, çok çalıştığımızı ve Türkiye ekonomisinin 3 kat büyümesinin ve Dışişleri Bakanlığının Afrika’ya açılım politikasının bize büyük destek verdiğini söyledik. Öğrencilerin hoşuna giden, küçücük bir kamu şirketinin 6 kat büyüyebilmesi, Avrupa’da marka olarak son 5 yılın en iyi havayolu seçilmesi ve Star Alliance bünyesinde küçük bir havayolu şirketiyken bu yıl United Airlines’dan sonra (ittifak içinde) ikinci büyük şirket olmaya doğru ilerlememiz oldu. Servis kalitesinde en iyi yemeği verdiğimizi söylediler.”…(3)

Skytrax tarafından her yıl dünya genelinde yapılan en iyi havayolu sıralamasında Türk Hava Yolları ilk 10 havayolu arasına bu yıl da girmeyi başardı. 18 milyon havayolu kullanıcısı tarafından yapılan “World Airline Awards 2014” değerlendirmesinde geçen yıl 6.sırada bulunan Cathay Pacific Havayolu birinciliği alırken, 2013’teki sıralamada 9. sırada yer alan THY, dört basamak yükselerek 5. sıraya yerleşti.

AVRUPA’NIN EN İYİSİ

Türk Hava Yolları Avrupa’nın en iyisinin belirlendiği “Best Airlines in Europe” sıralamasında ilk sırada yer aldı.

THY’nı Avrupa sıralamasında Lufthansa, Swiss, British Airways ve Austrian takip etti…(4)

Özetle: İnanırsan ve çalışırsan oluyor.

Devam edecek: Gençleri zehirleyen: “Biz adam olmayız!” ifadeleri, nasıl “biz en iyisi oluruz!” iddiasına dönüştü?

www.canmehmet.com

Resim: Tarafımızdan hazırlanmıştır.

Kaynaklar:

(1)Daha fazlası için bakınız:

https://emlakkulisi.com/binali-yildirim-3-havalimani-turkiyenin-50-yilina-hitap-edecek/163919

(2) Daha fazlası için: OKAN MÜDERRİSOĞLU, 13 Mart 2018, Salı

https://www.sabah.com.tr/yazarlar/muderrisoglu/2018/03/13/thy-16-yil-oncesinden-bugune

(3) Kaynak: AA.(10 Şubat 2016)

(4) Daha fazlası için bakınız: http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/thy-dunya-siralamasinda-besinci-26822956

 

 

 

 

Açılan İngiliz Arşivlerine Göre Casusları Lawrence Bakınız “Arap İsyanı”nın Perde Arkası İle İlgili Neler Açıklıyor (4)

 

 

I.Dünya Savaşı’nda İngilizler: Almanların yanında savaşa giren Osmanlı Devletini çöllerde oyalamak, Haşimi Aşiret Liderini altın ve çeşitli vaatlerle kandırarak: Hilafeti böldürmek, Halifenin etkisini azalttırmak ve bu planı mümkünse bir Arap İsyanına dönüştürmek üzere “İngiliz-Haşimi Komplosu” kurgularlar.

Bu komplo, Haşimi Aşireti ile sınırlı kalmış, bir “Arap İsyanı”na dönüşmemiş; “Arap İsyanı” İddiası sonradan seslendirilmiştir.

Batılılar için Ortadoğu ve Kuzey Afrika Bölgesinin önemi: Petrol, Buğday, Pamuk, Süveyş Kanalı, Basra Körfezi, Hilafet ve Halifelik makamı birlikte değerlendirilirse, ancak, Batılıların Ortadoğu’ya ilgileri anlaşılabilir. Özellikle de Türkler ve Arapların arasına nefret söylemleri sokarak, bir aşiret liderinin hırsının üzerinden bir “Arap İsyanı” çıkartmanın arka planı.

“Arap İsyanı” İddiası, gündeme geldiğinde; bu işin sahada, cephede uygulayıcılarından İngiliz casus Lawrence’ı bilmeyenimiz yoktur.

Belgelerin içeriğinde Lawrence ve Lawrence’la ilgili ilginç bilgiler de aktarılmaktadır.

“…Bir süre sonra, Lawrence, İngiliz Savaş Bakanlığınca gizli bir görevle Mezopotamya (Irak)’ya gönderiliyordu. Küt-ül-Amara’da İngiliz Generali Townshend’in ordusunu saran Türk Generali Halil Paşa’yla pazarlığa girişmesi için, Savaş Bakanlığınca gönderilen gizli öneriler taşıyan Lawrence, Aubery Herbert adlı bir İngiliz’le birlikte seyahat ediyordu. General Townshend, kendisini saran Türkleri para karşılığında satın almayı düşünmüş, bir plan hazırlamıştı. Irak’taki İngiliz orduları komutanı General Lake bu planı kabullenmiş, İngiliz Savaş Bakanı Lord Kitchener de bunu uygulamıştı.

Oysa Irak’taki İngiliz subaylarının çoğunluğu, onur kırıcı olarak nitelendirdikleri bu plana karşı çıkmışlardı. İngiliz siyasi işgüderlerinden Sir Percy Cox da bu planın, İngiliz saygınlığı açısından, İngiliz garnizonunun tesliminden daha kötü olduğuna değinerek buna karşı çıkmıştı. Lawrence ise, Türklerin İngiliz önerisini kabullenmeyecekleri için planın olanaksız olduğuna inanıyordu. Bununla birlikte Albay Beach, Aubrey Herbert ve Lawrence, Halil Paşa’yla görüşerek, sarılmış bulunan İngiliz garnizonunu serbest bırakması için ona ilkin bir milyon Sterlin, kabullenmezse, iki milyon Sterlin rüşvet önermeye gönderilmişlerdi.

Halil Paşa bu İngiliz önerisini tiksintiyle reddetmekle kalmıyor, bunu haber olarak çevreye yayıyor ve İngiliz saygınlığına büyük bir darbede bulunuyordu.

Bu arada Lawrence, Irak’taki Arapları Türklere karşı ayaklanmaya kışkırtmak ve onların İngiliz ordusuyla işbirliği yapmalarını sağlamak umuduna kapılıyor, ama bunda başarı sağlayamıyordu.

Türkiye, Almanya’dan yana Birinci Dünya Savaşına girdiğini açıklar açıklamaz, İngilizler, Ortadoğu’daki çıkarlarını korumada ve Türk ordularını hırpalamada faal rol oynayacak Arap bağlaşıklar (müttefikler-canmehmet) aramaya koyuldular. Bu amaçla, Necd yöneticisi İbn-i Suud’un yeni düşmanı ve Haşim aşiretinin önderi Şerif Hüseyin İbn-i Ali’yi seçtiler. İngiliz tarihçilerinden David Holden ve Richard James’in “küçük, kendini beğenmiş ve düzenbaz” olarak nitelendirdikleri Şerif Hüseyin, İngiltere’nin kışkırtmasıyla, daha sonra “Arap isyanı” olarak anılan akımın önderi oldu.(1)

…İngiltere Almanya’ya karşı savaşa girince, Dışişleri Bakanlığı, Felt-Mareşal Lord Kitchener’in dileği üzerine, Kahire’deki İngiliz elçisine gönderdiği telyazısında,

Türkiye ile savaşa girilirse, Şerif Hüseyin’in tutumunun ne olacağını soruşturması için Abdullah’a özel bir kurye göndermesini öneriyordu. Abdullah, yazılı olarak gönderdiği karşılıkta, “Ülkemizin haklarını ve şimdiki Emirin kişisel haklarını korur… bizi herhangi bir dış saldırganlığa ve özellikle Osmanlılara (bahusus başka bir kişiyi Emir yapmayı dilerlerse) karşı bizi destekler… ve bu temel ilkeleri İngiltere yazılı olarak güvence altına alırsa”, İngiltere’nin Türkiye’ye yeğ tutulduğunu bildiriyordu.

İngiltere Dışişleri Bakanlığı, buna 31 Ekim 1914 tarihinde (yani İngiltere ile Türkiye arasında savaşın başladığı gün) verdiği karşılıkta, Abdullah’ın isteklerini kabulleniyordu. Kahire’deki İngiliz temsilcisi Sir Henry McMahon, daha sonra yaptığı açıklamada, ana gayesinin, Osmanlı orduları safında çarpışan Arap erlerin sadakatlerini sarsmak olduğunu bildiriyordu. O sıralarda (1915) şöyle düşünüyordu:

Bu anda Gelibolu’daki Türk gücünün büyük bir bölüğünü ve Mezopotamya (Irak)’daki gücün yaklaşık olarak tümünü Arap erleri oluşturuyor … Onların Türkiye’den kopmalarını haklı göstermek için, ileride kendilerine yardımda bulunacağımız yolunda güvence verebilir miydik? Bunu ivedilikle yapmam için bana buyruk verilmişti… Bu, hayatımda en üzücü tarih idi(2)

İngiltere Dışişleri Bakanlığı, 31 Ekim 1914 tarihli telyazısında şöyle diyordu:

” … Biz Türkiye’ce zorla kabul ettirilen bu savaşta Arap ulusu İngiltere’ye yardım ederse, İngiltere, Arabistan’a dahili bir müdahale olmamasını güvence altına alacak ve Araplara; dış saldırganlığa karşı her çeşit yardımı esirgemeyecektir. Halifelik katını gerçek Arap soyundan gelen birisinin Mekke veya Medine’de üstlenmesi olasıdır ve böylece, şimdi vuku bulmakta olan tüm kötülükten, Tanrının yardımıyla iyilik doğabilir“.

…İngilizlerin vermiş oldukları bu sözlerle aldatılan Hüseyin ve Haşimi Araplar, 9 Haziran 1916’da Türklere karşı ayaklanıyor ve Kutsal Kent (Mekke)’teki küçük Türk garnizonunu tutsak ediyorlardı. Aynı yılın Ekim ayında Yüzbaşı Lawrence, İngiliz diplomatı Sir Ronald Storrs’la birlikte, deniz yoluyla Arabistan’a gidiyor; orada, Emir Hüseyin’in ikinci oğlu Şerif Abdullah’la Şerif Ali ve onun genç üvey kardeşi Zeyit’le, daha sonra da onların Medine yakınlarında bulunan kardeşleri Şerif Faysal’ la görüşüyordu.(3)

Aynı yılın Kasım ayında Kahire’ye dönen Lawrence, kendi amirlerini, ayaklanan Şerife silah ve altın yardımı yapmaya ve Türklerden memnun olmayan şeyhleri bağımsızlık emellerinde, ama genel bir askeri stratejinin çerçevesi içinde, birleştirmeyi üstleniyordu.

Kahire’deki İngiliz İstihbaratı’nın başında bulunan General Clayton, ona, Arabistan’a dönmesini emrediyor; oraya dönen Lawrence, irtibat subayı olarak Faysal’ ın ordularına katılıyordu. Lawrence, İngiliz Kabinesinin bilgisi için hazırladığı 4 Kasım 1918 tarihli gizli bir andında (memorandum), savaş patlayınca “İslamı bölmeye” ivedilikle gereksinildiği görüşünü açıklıyordu.

Ona göre, İngilizler, Arapça konuşan halkların kendi dış yöneticilerine” karşı olan memnuniyetsizliklerinden yararlanıyor; Mekke Şerifini bu akımın önderi seçiyorlardı, çünkü onun İslam dünyasını böleceğine; coğrafi durumunun, varlığını sürdürmesine yardımcı olacağına ve Araplar arasındaki önderliğinin aile saygınlığına dayandığına inanıyorlardı. (4)

…Lawrence, bu konuda şu açıklamada bulunur:

Görev, Türkiye’ye karşı bir Arap isyanı tahrik etmektir ve onun için de batılı olan dış görünüşümü gizlemek ve az da olsa Araplara benzemek zorundayım. Böylece kendimi bir çeşit yabancı sahne üzerinde, balo giysisi içinde, acayip bir dilde, gece ve gündüz aktörlük yapan birisi olarak görüyorum ve rolümü iyi oynamadığım takdirde, başımı yitirebileceğimi anlıyorum (5)

Bu arada Osmanlı İmparatorluğu, 1920 yılı Ağustosunda Türklere Sevres’de kabul ettirilecek bir antlaşma ile muzafferler arasında bölüştürülüyordu. Lawrence, 30 Mayıs 1920de The Sunday Times gazetesine gönderdiği mektupta şöyle diyordu:

Türk Antlaşması (Sevres)’nın koşulları, onları hazırlayanlarca olanaksız olarak kabul ediliyor. Eski Türk İmparatorluğunun gerçek durumu veya onu bölmekte olan ülkelerin askeri ve mali güçleri dikkate alınmamıştır. Koşulları yapan her yan, alabileceğini, veya komşularının almasının veya kendisinin almasına karşı çıkmasının çok güç olduğu koşulları dikkate aldı; dolayısıyla, meydana gelen belge, yeni bir Asya kurmuyor; ancak, fatihlerin arsızlıklarını gösteren bir itiraf, hemen hemen bir ilandır. Bu antlaşmanın tek bir maddesi bile üç yıl yürürlükte kalmayacak; Alman antlaşmasından daha mesut olacak, çünkü değiştirilmeyecek (revizyon) tümüyle unutulacaktır“.

Hicaz Kralı Hüseyin de, bağlaşıkların Araplara yaptıkları işleme ilişkin olarak kendi görüşünü göstermek amacıyla, Paris’teki temsilcilerinin Sevres Antlaşmasını imzalamalarını yasaklıyor ve Uluslar Derneği (Cemiyet-i Akvam-League of Nations)’ne katılmıyordu.

Lawrence, 1920 yılı Temmuzunda The Times gazetesine gönderdiği yazıda, o hafta Avam Kamarasında Ortadoğu’ya ilişkin olarak yapılan görüşmeler sırasında, kıdemli milletvekillerinden birinin Mezopotamya (Irak)’daki Arapların, “iyi niyetli İngiliz güdümüne” karşın ayaklanarak silaha sarılmalarına şaştığını belirttiğine değiniyor, şu yorumda bulunuyordu:

‘Araplar, Türk yönetimi oldukça kötü olduğu için değil, bağımsızlık istedikleri için Türklere karşı savaş sırasında ayaklandılarEfendilerini değiştirmek, İngiliz uyruğu veya Fransız vatandaşı olmak için değil, kendi haklarını kazanmak için yaşamlarını Savaşta tehlikeye koydular… İki yıldan sonra sabırlarının tükenmiş olmasına şaşmamak gerek… Kurduğumuz yönetim, İngiliz yönetimidir ve İngiliz dilinde yürütülmektedir. Bu yönetimi çalıştıran 450 İngiliz yönetici vardır. Onlar arasında Mezopotamya (Irak)’u tek bir sorumlu yoktur. Türklerin günlerinde, hükümet hizmetinde bulunanların yüzde 70’i yerel kişilerden oluşuyordu. Oradaki 80.000 kişilik ordumuz, hudutları korumakla değil, polis görevi yapmakla uğraşıyor. Halkı, baskı altında tutuyorlar. Türklerin günlerinde, Mezopotamya’daki iki ordunun yüzde 60’ını Arap subayları ve yüzde 95’ini öteki rütbelerdeki Araplar oluşturuyordu“(6)

22 Ağustos 1920 tarihli The Sunday Times gazetesinde, Lawrence, İngilizlerin “söyledikleriyle yaptıkları arasında kınanacak bir çelişme bulunduğunu” açıklıyordu. Ona göre, İngilizler, Türkiye’yi yenilgiye uğratmak, “Arapları, Türk yönetiminin zorbalığından kurtarmak” ve o ülkenin buğday ve petrol kaynaklarını dünyaya sağlamak amaçlarıyla Mezopotamya’ya gittiklerini söylemişlerdi. Bu amaçlar uğruna yaklaşık bir milyon insan ve yüz milyon Sterlin tutarında para harcamışlardı. Lawrence, yazısını şöyle sürdürüyordu:

Bizim yönetimimiz, eski Türk sisteminden de kötüdür. Türkler, barışı korumak amacıyla, askerliklerini yapan yerellerden 14.000 kişilik bir güç bulundurmuşlar ve yılda ortalama 200 Arap öldürmüşlerdir. Biz ise orada 90.000 kişilik bir güç, uçaklar, zırhlı arabalar, ganbotlar ve zırhlı trenler bulunduruyoruz. Bu yaz vuku bulan ayaklanmada yaklaşık 10.000 Arap öldürdük Bağdat’taki hükümet, ayaklanma olarak nitelendirdiği siyasi suçlardan ötürü o kentte Arapları asıyor. Araplar bize karşı asi değillerdir. İsmen hala Türk uyruğudurlar ve ismen bizimle savaş durumundadırlar… Bu yaz, 10.000 köylü ve kentlinin öldürülmesi, buğday, pamuk ve petrol istihsalini ne dereceye kadar köstekler? Kendi yöneticilerinden başka kimseye yarar getirmeyen bir çeşit sömürge idaresi adına milyonlarca Sterlinin, binlerce İmparatorluk askerinin ve onbinlerce Arabın feda edilmelerine daha ne kadar izin vereceğiz?(7)

Biz dört bölümde “Arap İsyanı” mı; İngiliz-Haşimi komplosu” mu, konusunu işledik.

Dünyanın en iyi siyasetçi toplumu İngilizlerin; ülkemizi işgal etmeleri ve kendilerine göre bir düzen getirmeleri nedense görülmemekte ; onun yerine kuklaları Yunanlılar ile Haşimi Aşireti Lideri karşımıza, “düşman” olarak çıkarılmaktadır. 

-Yunanlıları ülkemize gemileri ile getirerek katliam yaptıran ve ülkemizi soydurduktan sonra gemileri ile götürenler İngiliz-Fransızlar;

-Haşimi Lideri Emir Hüseyin’i altın ve vaatlerle aldatan, sonra da yarı yolda bırakan; “Araplar arkanızdan vurdular!” diyen yine İngiliz-Fransızlardır.

İlginç olanı, (yeteri kadar okumadığımız için) bunları hiç sorgulamadan kabul eden ise bizleriz.

 

www.canmehmet.com

Resim: Tarafımızdan hazırlanmıştır.

Kaynaklar:

(1)Holden ve Jones, op. cit., ss. 33 ve 52. (Dr.Salahi R. Sonyel’den alıntı. Bakınız:Lawrence, Haşimi Araplarını Osmanlı İmparatorluğu’na Karşı Ayaklanmaları İçin Nasıl Aldattı (İngiliz Gizli Belgelerine Göre)

(2)Daha fazlası için bakınız: Dr.Salahi R. Sonyel:Lawrence, Haşimi Araplarını Osmanlı İmparatorluğu’na Karşı Ayaklanmaları İçin Nasıl Aldattı (İngiliz Gizli Belgelerine Göre) Lacey, Op. cit., ss. 119-20.

(3)David Garnet (ed.), The letters of T. E. Lawrence of Arabia (Arabistan’ın T. E. Lawrence’ının mektupları), Londra 1964, Garnett, op. cit., s. 210. Alıntı kaynağı ve daha fazlası için bakınız: Dr.Salahi R. Sonyel:Lawrence, Haşimi Araplarını Osmanlı İmparatorluğu’na Karşı Ayaklanmaları İçin Nasıl Aldattı (İngiliz Gizli Belgelerine Göre)

(4)Daha fazlası için bakınız: Dr.Salahi R. Sonyel:Lawrence, Haşimi Araplarını Osmanlı İmparatorluğu’na Karşı Ayaklanmaları İçin Nasıl Aldattı (İngiliz Gizli Belgelerine Göre) Yazarın dip notu: Ibid., s. 265.

(5)(Garnett, op. cit.) Ibid . s. 244. Dr.Salahi R. Sonyel:Lawrence, Haşimi Araplarını Osmanlı İmparatorluğu’na Karşı Ayaklanmaları İçin Nasıl Aldattı (İngiliz Gizli Belgelerine Göre)

(6)Daha fazlası için: Dr.Salahi R. Sonyel:Lawrence, Haşimi Araplarını Osmanlı İmparatorluğu’na Karşı Ayaklanmaları İçin Nasıl Aldattı (İngiliz Gizli Belgelerine Göre) Yazarın dip notu: Garnett, op. cit., ss. 294 ve 307-8.

(7)Daha fazlası için: Dr.Salahi R. Sonyel:Lawrence, Haşimi Araplarını Osmanlı İmparatorluğu’na Karşı Ayaklanmaları İçin Nasıl Aldattı (İngiliz Gizli Belgelerine Göre) Yazarın dip notu: Ibid., ss. 316-7.