Arap Baharı Demokrasi Yerine İnsan Ticaretini Mi Geliştirdi

 

 

Diktatörlerin yönetimi altında ezilen Ortadoğu’lu halkların isyanı ne yazık ki demokrasiyi değil, insan ticaretini geliştirdi. Ortadoğu’ya sömürü için binlerce kilometre uzaktan yüz milyarlarca dolar askeri harcama ile gelen Batılı Devletler, oluşturdukları terör ve kaos ortamından nemalanmakta; çatışma ortamlarından kaçan milyonlarca çocuk ve kadının, insan tacirlerinin elinde seks ve köle işçileri olarak Akdeniz’de pazarlanmasına adeta seyirci kalmaktadırlar.

Bu doğrultuda Fransız Meclisinin bu insanlara bakışını, “Sömürgecilik” anlayışları ile ilgili bir tartışma ile aşağıda aktarıyoruz.

“…Sömürgecilik, bir zamanlar olduğu gibi İsa’nın öğretisini yaymakla değil de, artık “teolojik” dönemde kalmış “ilkel” halklara laik ve bilimsel bir medeniyet sunuyor olmak la kendini haklı gösteriyordu. Bu ideolojinin en sivrilmiş savunucusu Jül Ferinin (Jules Ferry), aynı zamanda Madakaskar, Tunus, Vietnam gibi yerlerde sömürgeciliğin yayılmasını sağlayan kişi olması tesadüfle değil, aksine entelektüel bir tutarlılıkla açıklanabilir. O Jules Ferry ki, bu ülkelere açtığı seferler ve sahip olduğu askerî hezimetlerden ötürü “Tonkinli*” lakabıyla anılır olmuştur.

Auguste Comte pozitivizminin İngiltere’deki diğer bir müridi olan Stuart Mil (Stuart Mill) gibi, bu uyanık düşünür de (yani Jules Ferry) Fransa’da sömürgeciliğin en keskin teorisyeni olur. 28 Temmuz 1985 yılında Millet Meclisinde yaptığı bir konuşmada şöyle der: “Evet, bizim belli bir sisteme dayalı sömürgeci bir yayılma politikamız vardır. Bu sömürgecilik siyaseti şu üçlü temele dayanır: iktisadi, siyasi ve insanî...” (**)

a)İktisadî gereklilik:  “Sömürgeler, zengin ülkeler için en avantajlı bir sermaye yatırımıdır; ünlü Stuart Mill bunu ispat etmiştir; Jules Ferry devamla “Bir sömürgenin kurulması, bir pazarın açılması demektir der.

b)Siyası gereklilik: “Bütün dünyada üslere sahip olmak “ Tunus bize bunun için lâzımdı, Saygon ve Koşinşin bize gerekliydi, bunun için Madagaskar bize lâzım, bunun için (Madagaskar’daki) Diego-Suarez limanındayız ve oraları asla terk etmeyeceğiz” (Fransız/Resmî Gazete, s. 1068

c)İnsanî gereklilik: medeniyet götürüyoruz. Sömürgeciliğin bu ideolojik aklanması, o gün Mecliste, Jules Ferry nin sarsılmaz bir inancını sergilemesine yol açtı ki, bazı ayrıntıların hatırlatılması uygun olacak (Fransız/Resmî Gazete,s. 1065-1066).

Camille Pelletan:  “Top atışlarıyla dayatılan bu medeniyet, ne mene bir medeniyettir?”

Jules ferry: işte beyler, iddia bu; ben bunun siyaset olmadığını, bunun tarih de olmadığını söylemekte tereddüt etmiyorum; siyasî metafiziktir. Beyler, daha yüksek sesle ve daha gerçekçi söylemek lâzım! Açık ve net olarak demeliyiz ki, gerçekte üstün ırklar aşağı ırklar karşısında bir hakka sahiptirler… (1)

Aşırı sol sıralarından itiraz sesleri.

Jules Maigne: “Siz bunu insan haklarının ilân edildiği bir ülkede söyleme cüreti gösteriyorsunuz!”

De Gouilloutet: “Bu köleciliğin ve zenci köle tüccarlığının savunulması demektir!”

Jules Perry: “Şayet Sayın Maigne haklıysa, şayet insan Hakları Beyannamesi Ekvator Afrika’sının Siyahları için yazılmışsa, o zaman hangi hakla siz onlara mal değiş tokuşunu, kaçakçılığı dayatıyorsunuz ki? Onlar sizi davet etmiyorlar.

Jules Perry bu ifadeleriyle sömürgeciliğin şu ön kabulünü gözler önüne serer: “İnsan Hakları”nın kendileri için söz konusu olmayacağı geri kalmış halklar üzerinde Batı’nın üstünlüğü.

Beş asırdan beridir bütün sömürgecilik zulümlerinin haklı gösterilmesine yarayan bu şuursuz ve öldürücü Batılı yobazlık, sömürgecilik serüvenlerinin tarih olarak en sonuncusunda, Amerikalılar tarafından Irak’a açılan Körfez Savaşında, bir kere daha o uğursuz rolünü oynadı. Bu savaş, milletlerarası hukukun dokunulmaz itibarı adına, istilâ kurbanı egemen bir halkın (Kuveyt in) savunulması olarak takdim edildi. Ne var ki, basit bir mukayese, bu milletlerarası hukukun savunulması ve Birleşmiş Milletler kararlarının ikiyüzlülüğünü apaçık ortaya koyar.

Nitekim aşağıdaki örneklerde görüleceği üzere, saldırının büyük bir devlet veya Onun himayesindeki devletler tarafından yapılması  ile üçüncü dünya ülkelerinden biri tarafından yapılmasına göre tepki taban tabana zıt bir şekil alır:

-28 Ekim 1983: ABD Grenada’yı istilâ eder. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi derhal ülkenin terkedilmesini ister. ABD vetosunu kullanarak kararı geçersiz kılar.

-21 Aralık. 1989: ABD Panama’yı istila eder. Panama’nın meşru temsilcisinin Güvenlik Konseyi önünde konuşmasını engellemeyi yasaklayacak kadar da işi ileriye götürürler.

-Haziran 1967: İsrail, Kudüs, Batı Şeria ve Gazze’yi işgal eder. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Kudüs’ün uluslararası statüsüne yeniden dönülmesini ister. (3 Temmuz 1969 tarihli 267 nolu karar). Birleşmiş Milletler Şeria, Gazze ve Golan’daki tüm işgal birliklerinin geri çekilmesini karara bağlar (22 Kasım 1967 tarihli 242 nolu karar). Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, işgal altındaki topraklarda Yahudi yerleşim bölgeleri kurulmasını Yasaklar (Mart 1980 tarihli 467 nolu karar).

Milletlerarası Hukukun Yukarıda sıralanan Hiçbir kararına saygı gösterilmemiştir. ABD Bütün bu kararlarda veto hakkını kullanmıştır.

Ve işte tam zıttı tavır: 2 Ağustos 1990’da Irak ordusu Kuveyt’e girer. ABD Irak’a derhal abluka altına alınmasını ister ve Körfeze Vietnam’dan bu yana hiç görülmedik tarz da bir askerî güç sevkeder.

Bu kadar birbirine zıt tutumlar niye? Çünkü yukarıdaki ilk örneklerde yapılan işgaller Batı’nın sömürgeci eşkıyalık geleneğine uygundur, oysa Kuveyt meselesinde söz konusu olan Batı sömürgeciliğinin emir ve fermanlarına kulak asmamaktır…

Iraklı yöneticilere bırakılan tek seçenek şuydu: Ya Batılı efendilerinin istekleri doğrultusunda bu sözde devlet liderine petrol fiyatlarını indirip çıkarma izni veren sömürgeci dayatmayı sonsuza dek kabullenmek, ya da bu mahvedici kurmacaya son vermek. (2)

Arap Baharı ve İnsan Ticareti

Haziran ayında yayınlanan Birleşmiş Milletler raporuna göre, küresel olarak zorla göç ettirilmiş kişilerin sayısı 2017’de rekor seviyelere ulaştı…

Zorla yerinden edilmiş kişilerin sayısının 2017’de 68,5 milyon rekor kırmasıyla, uzmanlar yasal destek ve finansman eksikliğinin bir milyarlarca dolarlık suç ağının gelişmesini sağladığını söylüyor.

Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Dairesi tarafından Haziran ayında yapılan bir araştırmaya göre, yaklaşık 2,5 milyon göçmen sınır ötesi kaçakçılık yapıldı – sadece 2016 yılında yaklaşık 5,5 milyar dolar ila 7 milyar dolar değerinde bir operasyon. Beklenildiği gibi, en çok etkilenen ülkeler, küresel mülteci dalgaları yaratan çatışma bölgelerine yakındır…

Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suçlar Ofisi Güneydoğu Asya Program Koordinatörü Benjamin Smith, CNBC’ye verdiği demeçte, “Mülteciler tipik olarak umutsuz durumlarda hareket ettiklerinden özellikle savunmasızlar.”… “Bu, ulus ötesi suç örgütlerinin içeri girip sömürü ya da insan ticareti yoluyla bunlardan yararlanabilecekleri bir durum yaratıyor.”

Interpol ve Europol’ün ortak bir raporuna göre, yaklaşık 1 milyon göçmen yalnızca 2015’te Avrupa Birliği’ne girdi ve 10 kişiden dokuzu sınırları aşmalarına yardımcı olmak için kaçakçılara para ödüyor. Birçok refakatsiz küçük çocuk da köleliğe veya zorla fuhuşa satılıyor...(3)

İki bölümde yazılanlardan anlaşılan: Amerika ve Avrupa, kendilerinden olmayan milletleri  sömürge olarak görmektedir. Sömürecekleri ülkeleri işgal ederken de dünya kamuoyunu aldatmak için, bu ülkelere: “Demokrasi, laik ve bilimsel bir medeniyet” götürdüklerini iddia etmektedir.

Gerçeğinde yaptıkları, hedef ülkeleri soymak için iktidara bir diktatör getirmektir. Mısır ve Darbeci Sisi buna en güzel örnektir.

www.canmehmet.com

Açıklama ve kaynaklar:

Resim web ortamından alınmıştır. ( http://www.cafesiyaset.com.tr/insan-tacirleri-multecilerin-cocuklarini-avliyor_534431.html )

*(Uzakdoğu’daki Tonkin Körfezi ndeki askerî hezimetten ötürü hasımları tarafından kendisine yakıştırılan lakap, çev.

(**)”Fransız/Resmî Gazete, s. 1062”. Resmi gazete içerikleri, “Roger Garaudy, “Yobazlıklar” eseri notudur.

(1)“Yobazlıklar”, Roger Garaudy. Shf:23)

(2)A.g.e.

(3)Daha fazlası için bakınız: Andrew Wong, 28 Haziran 2018. CNBC.com

https://www.cnbc.com/2018/06/27/refugee-crisis-fuelling-criminal-network-and-human-trafficking.html

Arap Baharını Teşvik Edenler, Bunun Mülteci Sorununa Ve İnsan Ticaretine Yol Açacağını Öngöremediler mi? (1)

 

Neden Rusya veya Suudi Arabistan’da bir “Arap Baharı” yaşanmadı? Bu anlamda Çin, Avrupa, Amerika’da her şey yolunda mı gitmektedir?

Avusturya-Macaristan Veliaht Prensi Franz Ferdinand’ı, 28 Haziran 1914 Tarihinde öldürerek; 28 Temmuz 1914 Tarihinde (suikasttan bir ay sonra) I.Dünya Savaşı’nın başlamasına neden olduğu ileri sürülen Sırp Milliyetçisi Gavrilo Princip’in; tek başına dünyanın tüm dengelerini değiştirdiğini iddia etmek herhalde fazla saflık olacaktır.

Bu iddia, Arap Baharını başlatan Tunuslu Muhammed Buazizi için de geçerlidir.

I.Dünya Savaşı’na katılan taraf devletler; bir dünya savaşına değil bir ay, bir yıl; birkaç yıl öncesinden hazırlık yapmaya başlarlarsa, ancak başarılı olabileceklerini çok iyi bilirler.

Savaşlar ve devrimler gerçeğinde oluşan şartların bir sonucu; çıkan bir kıvılcım veya iki el ateş, olayların (yarışın, savaşların) başlaması için bir işaret fişeği midir.

İnsanla ilgili gelişmelerde doğru olan; insan ve haklarının öncelikli olmasıdır.

Bir anlayış, bir düzen; insanı merkezine almıyorsa orada güçlüler lehine sahte bir parıltı, sahtekarlık vardır.

Mutfağında; insanı ve haklarını doğrayarak, bunları parıltılı ışıklarla donatılmış vitrinlerde çeşitli isimlerle sergileyenler, en büyük sahtekar, soyguncu ve kan emicilerdir.

Bir devlet düzeninde, zenginliğin bir kutupta, yoksulluğunda bir kutupta toplanması; o topluma hiçbir zaman kalıcı huzur getirmemiş ve getirmeyecektir.

İnsanın ve haklarının merkezde olmadığı düzenlerde bakalım neler öncelik kazanarak merkeze taşınmakta; zenginliğin, yoksulluk ile farklı kutuplarda barındırılmasında kimler ne adına bunu körüklemektedir?

“..Dış baskıya direnme ve hasım ülkelere denk bir oluşturma zarureti, ülkeyi o zamana kadar bilinmeyen sanayileşmeye mutlak öncelik vermeye şevketti. Bunun insanî maliyeti, 19. Yüzyılın İngiltere ve Fransa’sının sanayileşmesinin maliyeti kadar korkunç oldu. İngiltere ve Fransa’sının o sanayileşme döneminde beş yaşındaki çocuklar bile maden ocaklarında çalıştırılıyordu. İşçi ölümleri ise öyle bir yüzdeye ulaşmıştı ki bizzat sanayiciler bile: dehşete kapılmış ve kendilerini gelecekte çalıştıracak işçi bulamayacakları korkusu sardı. Bu sanayileşme 1. Napolyondan 3. Napolyona kadar da katı diktatörlüklerle devam ettirildi. (1)

Bu itiraftan anlaşılan: Her türlü diktatörlüğün, sömürü için bulunmaz bir dayanak olduğudur.

Bu noktada İngiltere’nin Sanayi Devrimi öncesine bir örnek daha verelim:

“…Madencilerin yararlandığı hakların kapsamı gerçekten şaşırtıcı boyutlardaydı. Bunlar maden ocaklarında kullanacakları keresteyi çevredeki ormanlardan özgürce alabildikleri gibi, kerestenin kıt olduğu zamanlarda, fırınlarına yetecek kadar odunu sağlayıncaya dek koru sahibinin korusundaki ağaçları kesmesine bile engel olabiliyorlardı… Kilise avluları, bahçeler, meyve bahçeleri ve anayolların dışında, her yerde maden araması yapabiliyorlardı. Dahası, ırmakların yataklarını değiştirme ve en yakın anayoldan yararlanma gibi haklara da sahiptiler.

Bu bağlamda John de Treeures şöyle yakınmaktadır:

Tam tamına altmış kalay madencisi, buğday, arpa, yulaf, yonca, bezelye ekili ve en az Cornewaille’deki diğer tarlalar kadar verimli Treeures’in demesnesine (beylik tarlasına) girmişlerdir; …”

…Londra o hale gelir ki, “Şehirde adam asacak ağaç… Thames Nehri’nde çevre kirliliğinden zehirlenmeyen tek bir balık kalmamıştır…”(2)

Arap Baharı, Mülteciler ve İnsan Ticaretine başlamadan evvel “Birleşmiş Milletler ve Bunun gizli ve açık oluşum gerekçelerine kısaca bir göz atalım:

Birinci ve İkinci Dünya Savaşı ile dönemin güçlüleri dünyayı aralarından paylaştıktan sonra, (sonraki paylaşımlarda) aralarına yeni ortaklar almamak için çeşitli cinliklerle birtakım “Kuruluşlar!” oluşturdular ve hâkimiyetlerini gelecek süreçte de –kendileri açısından- garantiye aldılar.

26 Haziran 1945 Yılında ABD/New York’ta kurulan, “Birleşmiş Milletler” de bunlardandır.

Bu örgüt (görüntüde) ne yapacaktır?

-“Dünya barışını, güvenliğini koruyacak  ve uluslar arasında ekonomik, toplumsal ve kültürel bir iş birliği oluşturacaktır.”

-“Birleşmiş Milletler kendini “adalet ve güvenliği, ekonomik kalkınma ve sosyal eşitliği uluslararasında tüm ülkelere sağlamayı amaç edinmiş küresel bir kuruluş” olarak tanımlamaktadır.

Örgüt yapısal olarak idari bölümlere ayrılmıştır; Genel Kurul, Güvenlik Konseyi, Ekonomik ve Sosyal Konsey, Yönetim Konseyi, Genel Sekreterlik ve Uluslararası Adalet Divanı. Örgütün en göz önündeki merciisi Genel Sekreterdir.

Bu bölümlerden “Güvenlik Konseyi” on beş ülkeden oluşmakta olup, bu üyelerden beşi  (ABD, Rusya, Çin, Birleşik Krallık ve Fransa) daimi üye statüsündedir ve mutlak veto yetkisine sahiptir.

Peki, Bu Daimi Üye ve Veto hakkı ne anlama gelmektedir?

Elbette; Körlerle sağırlar birbirlerini ağırlayacak, beş ülke menfaat toplarını aralarında çevirecektir.

Birleşmiş Milletler’e bağlı kuruluşlar:

-Gıda ve Tarım Örgütü

-Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu

-Uluslararası Para Fonu

-Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü

-Dünya Bankası

Bunlardan Gıda ve Tarım Örgütü ne işe yaramaktadır?

Bunu bize, Eski Sovyetler Birliği Devlet Başkanı MIHAIL GORBAÇOV, “Yerküre Manifestom” İsimli kitabının 36.cı sahifesinde açıklamaktadır:

-“..Soğuk savaş döneminin bitmesiyle, gelişmiş ülkelerin silahlanma yarışı için harcadıkları dev paraların, kısmen de olsa, dünyadaki fakirliğin ortadan kaldırılması amacıyla kullanılacağını sanıyordum.  Bana öyle geliyordu ki, Hristiyan değerler üzerine inşa edilmiş medeniyetler, dünya üzerindeki 800 milyon insanın aç, bir milyardan fazla insanın içecek sudan mahrum kalması, 2 milyardan fazla insanın elektrik şebekesiyle henüz tanışmamış olması ve dünya nüfusunun yarısı olan 3 (üç) milyar insanın da temel ihtiyaç maddelerinden yoksun durumda bulunmasına asla tepkisiz kalmazlar ve içlerine sindiremezlerdi..”

Batıda hazırlanan İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’ni de unutmamak gerekir!

“İnsan Hakları Evrensel Bildirisi, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu’nun Haziran 1948’de hazırladığı ve birkaç değişiklik yapıldıktan sonra 10 Aralık 1948’de, BM Genel Kurulu’nun Paris’te yapılan oturumunda kabul edilen 30 maddelik bildiridir.”

Bu bildirideki ifadelere baktığımızda;

-“…Bütün insanlar özgür, onur ve hakları yönünden eşit doğarlar…”

-“İnsan haklarının özellikleri: Herkes, ırk, renk, cins, dil, din, siyasal ya da her hangi bir başka inanç, ulusal ya da toplumsal köken, varlıklılık, doğuş ya da herhangi bir başka ayrım gözetilmeksizin bu bildiride açıklanan bütün haklardan ve bütün özgürlüklerden yararlanabilir..”

Bunlar kulağa ne kadar hoş geliyor değil mi?

-Peki, bize ve kimi ülkelere vize uygulamasını kimler yapmaktadır? Ve kendi dilini öğrenmeyene ülkesinde yaşam hakkı tanımamaktadır.

Neden ülkelerinde çıkardıkları iç savaş nedeniyle kaçan Mültecilere kapılarını açmamakta, onları (gözlerini kapatarak) insan tacirlerinin ellerine teslim etmektedir?

(Kontrollerindeki) DAEŞ için binlerce kilometre uzaktan “terör!” bahanesi gelerek Ortadoğu’da ordular, üsler kuran, terör örgütlerine alenen binlerce uçak ve tırlarla silah getiren kendine gelişmişler! herkesin gözü önünde Akdeniz’i bir köle pazarı yapılmasına neden seyirci kalmaktadır?

Bu, Açık Deniz Köle Pazarı’nda, çaresiz, kimsesiz kadınların ve çocukların cinsel malzeme olarak satılmasına kimler örtülü onay vermektedir?

Ustaları Makyavel’in öğüdünü mü yerine getirmektedirler?

Makyavel ne demiştir: “Kazanmanın ahlakı yoktur!” 

Artık Arap Baharı ve Sonuçlarından İnsan Ticaretine başlayabiliriz.

Devam edecek

www.canmehmet.com

Resim: (AP Photo)  Web ortamından alınmış, yazı tarafımızdan hazırlanmıştır.

DOSYA – 27 Ocak 2016 Çarşamba günkü dosya fotoğrafı, Suriyeli mülteci çocuklar, öğretmenlerini dinleyen bir okula dönüştürülen bir çadırda, Qab Elias’taki Suriyeli bir mülteci kampında dinlerken yere oturdu. Bekaa Vadisi, Lübnan’daki bir köy. Önde gelen uluslararası bir insan hakları grubu olan İnsan Hakları İzleme Örgütü, 19 Temmuz 2016 Salı günü yayınlanan bir raporda, Lübnan’da kayıtlı yaklaşık 500.000 okul çağındaki Suriyeli çocuğun yarısından fazlasının okula gidemediğini ve hiçbir örgün eğitim almadığını söyledi. Suriye’nin çatışması Mart 2011’de başladığından beri, yüz binlerce Suriyeli şu anda 1,1 milyon kayıtlı mülteciye ev sahipliği yapan Lübnan’a kaçtı. (AP Fotoğrafı / Bilal Hussein, Dosya)

FILE — In this Wednesday, Jan. 27, 2016 file photo, Syrian refugee children sit on the ground as they listen to their teacher inside a tent that has been turned into a makeshift school, at a Syrian refugee camp in Qab Elias, a village in the Bekaa Valley, Lebanon. Human Rights Watch, a leading international human rights group, said in a report released Tuesday, July 19, 2016, that more than half of the nearly 500,000 school-age Syrian children registered in Lebanon do not go to school and receive no formal education. Since Syria’s conflict began in March 2011, hundreds of thousands of Syrians have fled to Lebanon, which is now home to some 1.1 million registered refugees. (AP Photo/Bilal Hussein, File)

 

Kaynaklar

(1) YOBAZLIKLAR, Roger Garaudy, Sahife:42

(2)Kaynaklar ve daha fazlası için bakınız;  http://www.canmehmet.com/greenpeace-yesil-baris-dosyasini-aciyoruz-orgut-ingilizlerin-cinliklerinden-birisi-midir-1.html

Cumhuriyet Ekonomisi : Makine, Motor Üretememişiz Ancak Nasıl Oluyorsa Uçak Üretmişiz. İlginç… (4)

 

 

” Jül Feri’nin (Jules Ferry) lâik – seçkin tabaka yoluyla Müslümanları fethetme şeklindeki o müthiş düşüncesi, şu sonucu verdi: 1880 yılında okul çağındaki Müslüman çocukların Fransız okullarında okuyanların oranı %1.8, 1908’de %4,3 ve 1944’te %8.8 oldu. Böylece Emir Abdullah Cezâirî (*) döneminde Arap dilindeki okumuş oranı % 65 e ulaşmış bir ülke olan Cezayir, yüz yirmi beş senelik Fransız varlığının ardından %65’i okuryazar olmayan bir ülkeye dönüştü.

Cezayir bağımsızlığa kavuştuğunda durum bu idi. Çünkü Arap kültürü tu kaka edilmiş, Fransız kültürü ise sadece önemsiz bir azınlığa ulaşabilmişti. ” (1)

Şimdi ülkemizdeki “Lâik seçkin tabaka” mensuplarının, “Fransız” değil de  “Amerikan usulü”  eğitimi nereden aldıklarını sorgulayalım.

Bakalım, Robert Kolej ve Boğaziçi Üniversitesi mezunlarını buna örnek olabilirler mi ?

Önce Robert Kolej mezunlarından birkaç isim :

“Halide Edib Adıvar, Ahmet Demirbağ, Ahmet İsvan, Zeki Alasya, Algan Hacaloğlu, Alp Yalman, Altemur Kılıç, Aslı Aydıntaşbaş, Beklan Algan, Betül Mardin, Behice Boran, Burhan Karaçam, Can Kozanoğlu, Celâl Şengör, Cem Boyner, Cem Karaca, İsmail Cem, Cevat Çapan, Erol Çevikçe, Cüneyt Ülsever, Çiğdem Kağıtçıbaşı, Tansu Çiller, Abidin Dino, Bülent Ecevit, Emre Gönensay, Engin Cezzar, Engin Çağlar, Ercan Arıklı, Ercüment Karacan, Feyyaz Berker, Genco Erkal, Göksel Kortay, Gülriz Sururi, Gündüz Vassaf, Haldun Dormen, Halikarnas Balıkçısı, Halil Berktay, Hüsnü Özyeğin, İbrahim Betil, İbrahim Bodur, İpek Ongun, Kasım Gülek, Ömer Kavur, Korkmaz Haktanır, Cem Kozlu, Ayşe Kulin, Mehmet Emin Karamehmet, Melih Kibar, Memet Fuat, Mihri Belli, Mim Kemal Öke (torun), Mîna Urgan, Nejat Eczacıbaşı, Neşe Erberk, Nevra Serezli, Nihal Yeğinobalı, Nihat Berker, Nihat Gökyiğit, Nurettin Topçu, Nuri Çolakoğlu, Nüvit Özdoğru, Orhan Eralp, Orhan Pamuk, Osman Kibar, Ömer Altuğ (büyükelçi), Ömer Koç, Ömer Madra, Ömer Uluç, Özer Uçuran Çiller, Nafiz Can Paker, Perihan Mağden, Pınar Kür, Rahmi Koç, Rahşan Ecevit, Halit Refiğ, Refik Erduran, Rıfat Turgut Menemencioğlu, Rona Yırcalı, Rüşdü Saracoğlu, Nedim Saban, Serdar Bilgili, Sina Akşin, Suna Kıraç, Şahin Alpay, Şakir Eczacıbaşı, Talât Sait Halman, Çiğdem Talu, Tamer Başar, Tamer Gürsoy, Seyyal Taner, Tunç Yalman.”  (2)

“Ayşe Kulin, Cemal Kafadar, Çiğdem Talu, Dani Rodrik, Nuri Çolakoğlu, Şenes Erzik, Tansu Çiller, Tolga Örnek, Ercüment Şener, Tosun Terzioğlu” (3)

Yukarıdaki tabloya bakıldığında görülen; ülkemizin ağırlıklı banka, banker, siyasetçi, gazeteci, tiyatrocu ve yazar grubunun, bu okul mezunlarının olmasının yanında, hayata atıldıklarında bir şekilde önlerinin de açıldığıdır…

Bu anlatılanlar doğrultusunda, Sayın Cumhurbaşkanı geçtiğimiz günlerde bakınız ne demiştir :

” Başkan Erdoğan’dan ‘kültür hayatı‘ eleştirisi

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kaymağını yedikleri bu ülkeye adeta asalak gibi yapışan elitler, Türkiye’nin kültür hayatının çoraklaşmasının da başlıca müsebbipleridir’ dedi.

‘KAYMAĞINI YEDİKLERİ BU ÜLKEYE ASALAK GİBİ YAPIŞAN ELİTLER…’

Erdoğan, bunların hepsinin önemli ve değerli olduğuna dikkati çekerek şöyle konuştu :

‘Ancak Necip Fazıl Ödüllerinin esas başarısı, fikir ve sanat dünyamızın özgürleşmesine, zenginleşmesine, çeşitlenmesine yaptığı katkıdır. Bu ödüller asıl büyük değişimi, asıl büyük inkılâbı burada gerçekleştirmiştir. Çünkü Türkiye’nin düşünce ve yazı hayatı çok uzun yıllar, her türlü keyfiliğin, her türlü bağnazlığın sergilendiği bir alan olmuştur. Eserin özgünlüğünden ziyade ideolojisine bakan, yazarın kimliğini eserinin önüne koyan bir kesim, tekellerine aldığı bu alanda kendi hizipleri, kendi küçük grupları dışında hiç kimseye hayat hakkı tanımamıştır. Bu kesimin senelerce baş tacı ettiği, ödüle boğduğu birçok ismin tek alameti farikası, fikirlerin orijinalliğinden, eserlerinin kalitesinden, oyunculuklarının gücünden ziyade kendileriyle aynı marjinal ideolojik kabileye mensubiyetleridir. Millete tepeden bakan, kendi insanını hor, hakir gören, kaymağını yedikleri bu ülkeye adeta asalak gibi yapışan elitler, Türkiye’nin kültür hayatının çoraklaşmasının da başlıca müsebbipleridir.” (4)

Bu konuda aşağıdaki gazete haberini de vermek gerekmektedir :

Kaynak : 29 Eylül 1929 tarihli The New York Times gazetesi.

“Türk Hükümeti, İlerlemenin Gerçek Yolu Olarak, Halkına Amerikanlılaşmasını Emrediyor.

(Amerika) Birleşik Devletler’in etkisi, neredeyse hiçbir Amerika’lı bunu farketmeden; Yeni Türkiye’deki, Fransa’nın (önceki) geleneksel kültür etkisininin ve Kur’an’ın ahlâki etkilerinin yerini alıyor.

Reformun çok sayıdaki gel-git dalgalarından etkilenen genç cumhuriyet, şimdi yeni bir dönüşüm denizine girmek üzere. Kemâlist hükümet bu denize ‘Amerikanizm’ diyor.

Bu sonbahardan başlamak üzere, tüm Türk okullarında İngilizce öğretilmesi için Ankara tarafından emir verilmiş olması, Türkiye’de baskın olan Fransız kültüründen uzaklaşmanın önemli bir işaretidir.

Hükümetin önemli sözcülerinden ve Başkan (Mustafa) Kemal’in en yakın arkadaşlarından biri olan milletvekili Falih Rıfkı Bey, günlük resmi gazete olan Milliyet’e şöyle yazdı :

‘Doğa, şehirler, bilim, bilgi ve insanların, hepsinin tamamen yeniden yapılandırılması gereken bir millette –ki bu bizimki oluyor-, Amerikanizm ama Avrupalılık değil, reformun temeli olarak vazife görmelidir. İlk adım, İngiliz dilinin geniş bir şekilde yaygınlaşması olmalıdır. Amerikan ruhunu benimsemek için, sadece üretim yöntemlerimizi değil, eğitim sistemimizi de değiştirmeliyiz.’ ” (**)

Ve “Amerikan Usulü” eğitim veren Robert Kolej :

“1863 yılında dört öğrenci ile İstanbul Bebek sırtlarında eğitime başlayan Robert Kolej, Amerika Birleşik Devletleri’nin kendi toprakları dışında kurduğu ilk misyoner okuludur… (***) Osmanlı son döneminde kurulan ulus devletlerin idari, bürokratik ve teknik vb. eleman ihtiyacını karşılamıştır…

Kolej  bir  Hıristiyan  misyoner  okuludur.  İstanbul’daki  yabancı  yüksek  öğrenim kurumları ise tamamen ateisttir (Kaynak : The Story of Robert College at Constantinople, s.4). Bu sebeple, Doğu Kiliselerinin en üst düzey yetkilileri, Robert Kolejin önemini takdir etmekte ve ateizmle mücadelesini desteklemektedir. Robert Kolej’i de destekleyen American Board’ın en önemli misyonu, ‘dinsizler arasında Hıristiyanlığı yaymak’tı. Bu misyon lâyıkıyla yerine getirilmiş dünyada  dinsiz (heathen)  nerdeyse kalmamıştı  (Kaynak : Kocabaşoğlu, 2000: s.16). Dünyanın en etkili merkezlerinden olan İstanbul’da olması, Doğu milletlerine yeni hayat tarzı ve yeni düşünceler aşılaması, Kolejin önemini bir kat daha artırmaktadır. Kolej, Amerikan okulu olması dolayısıyla, hem Osmanlı’da, Türkiye’de hem de Avrupa’da, Amerika’yı temsil eden bir kurum olarak görülmekte, Amerika’nın Osmanlı ve Doğu’daki tesirini yaymak üzere sarf ettiği çabalar takdir edilmektedir…

Kolej eğitimi / kolej müfredatı, insanın karakterinin ve algılama duyularının eğitim yoluyla geliştirilebilineceği / değiştirilebilineceği düşüncesine  dayanan  hümanist  teoriye  göre biçimlendirilmiştir. Dolayısıyla, öğrencilerin ahlaki ve dini karakterlerini geliştirmek üzere her türlü çaba sarf edilmiştir.  Dini  eğitim  ayrılıkçı  ve  tartışmalı  değildir.  Kutsal metinlere  ve herkes için özgürlük prensibine dayandırılmıştır. Bütün öğrencilerin, disiplinli biçimde, sabah duasına, öğleden sonra İncil okumasına ve gece de dini sohbete katılması  gerekmektedir (Kaynak : The Story of  Robert College at Constantinople, s.49).

Mezunlar ise, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde ve yeni devletlerin kurulmasında önemi roller oynamışlardır. Özellikle, Bulgaristan’da en üst düzey devlet makamlarını işgal etmişler, ülkelerinin Osmanlı’dan kopmasına, entelektüel ve politik yönlerden gelişmesine katkıda  bulunmuşlardır. Öyle  ki, 1871 yılı mezunu beş Bulgar öğrenci; Geşav, Panaretov, Stoilov, Slaveikov ve Tapçileştov, ilerleyen yıllarda belediye başkanı, parlemento üyesi, büyükelçi, bakan ve başbakan olarak yeni kurulan Bulgaristan’a hizmet etmişlerdir…

Kolejin ilk Türk mezunu Hüseyin Hulusi Pektaş, 1903 yılı mezunudur. Lozan Konferansına giden İsmet Paşa riyasetindeki heyette, sekreter ve tercüman olarak yer almıştır. “ (5)

Gelişmiş Batılı Devletler, bir ülkeyi nasıl sömürgeleştirmektedir ?

Bilgi ve teknoloji üretebilmenin bilimsel bazı koşulları vardır :

– Eğitim alt yapısı gerektirir.

– Bilim alt yapısını oluşturan bir bilim kitlesi gerekir.

– Belli bir sanayinin varlığını gerektirir.

– Kültürel ve sosyal alt yapının bilgi üretimine yol verecek anlayışa sahip olması gerekir.

– Ülkenin yönetim siyasetleri, gelişmeye ve ilerlemeye dönük irade taşıması gerekir.

– Ülke insanının özgür, eşit, sorgulama idealinin olması gerekir.

– Edebiyat ve sanata önem veren siyasetler gerekir.

– Teknoloji üretiminin olmazsa olmazı üretimdir.

– Üretim yapmadan, üretimde belli mesafeler kat etmeden, teknoloji üretimi isteği sözde kalır.

– Pazarınız, tamamen yabancı sermayenin keyfi kullanımına açıksa, o ülkede teknoloji üretimi olmaz. Yabancıların ürettiği ürünün pazarı olur.

– Bırakınız teknoloji üretimini, üretim bile olmaz. Sadece ticaret olur.

Her şeyi borçlanarak ithal edersiniz; bir miktar üretim yeteneğiniz varsa, onu da kaybedersiniz.

Üretim içinde yapılmayan AR-GE’ler de bir işe yaramaz. Özerk olmayan bilim insanlarını tatmin etmenin ötesine geçemez.

Bilim-üretim ilişkisi, yani sanayi-üniversite işbirliği de üretimin olmadığı bir yerde yapılamaz.

Üretmeyen ülkelerin ticareti de, yabancıların eline geçer.” (****)

Yukarıda yapılan açıklamalardan sonra, ülkemizde neden gerçek bir sanayileşmenin değil de montaj hatlarının teşvik gördüğü, neden Rahmetli Erbakan’ın, büyük uğraşlarına; üstelik de dünya çapında bir mühendis olmasına rağmen, ülkemize ağır sanayi, motor, tank fabrikalarını kuramadığı; kurma teşebbüslerini, darbeci ve küresel sermaye güdümlü (kimi) medya-yazarlar tarafından nasıl engellendiği, alaşağı edildiği daha iyi anlaşılacaktır.

….

www.canmehmet.com

….

Resim : Tarafımızca hazırlanmıştır.

….

(*) Emîr Abdülkâdir el-Cezâirî (1807-1883) : Cezayir’in millî kahramanı olarak kabul edilen Emîr Abdülkâdir el-Cezâirî, 1807 yılında Cezayir’in batısındaki Maskara kasabasında dünyaya geldi. 1830 senesinde Fransızlar’ın Cezayir’i işgal etmesi üzerine, yerli Arap ve Berberî kabileler yabancı hakimiyetine karşı koymak maksadıyla Emîr Abdülkâdir’in babası Şeyh Muhyiddîn’i sultan ilan etmek istemişlerdi. Fakat o yaşlılığını gerekçe göstererek bunu kabul etmemiş ve bu vazifeden oğlu lehine feragat etmişti. Bunun üzerine Emîr Abdülkâdir, Fransızlar’a ve işbirlikçilerine karşı mücadeleye başlayarak kahramanlığı ve zekası sayesinde yerli kabileleri etrafına toplamayı başardı. 1837’de Fransızlar’la imzaladığı Tafna antlaşması neticesinde ülkenin üçte ikisini kontrolüne alan Emîr Abdülkâdir, Fas yoluyla İngiltere’den sağladığı silahlarla düzenli bir ordu kurdu. Kuzey Afrika’nın özgürlük mücadelesinde göstermiş olduğu üstün askeri başarılarından dolayı tüm dünyanın siyasi kimliğiyle çok yakın olarak tanıdığı Emir Abdulkadir el Cezairi, aynı zamanda İslam tasavvufunun temel taşları olan Kadiriye, Nakşibendiye, Mevleviye ve Şazaliye gibi büyük tarikatlar içersinde manevi misyonlar üstlenmiş divan sahibi büyük bir sufidir. Daha fazlasını için bakınız : http://sefikcan.net/emir-abdulkadir-el-cezairi.html

(**) http://www.canmehmet.com/halkimiz-chpnin-ingiliz-ve-amerikanciliginin-nedenini-ve-ortadogu-planina-olan-destegini-bilseydi.html

(***) Misyoner okulları: Misyonerlerin önde gelenlerinden Tillman Trrowbridge, Anadolu’yu karış karış gezdikten sonra 1858’de yayınladığı gezi notlarında, Türklerin “dinsel ve ırksal anlamda ilkel oldukları”nı anlatır; bilinen misyoner kafası ve dünya görüşüyle. “Türkler Hıristiyan dinini kabul etmedikçe ve tüm kurumları İslam’dan arındırılmadıkça, ABD Misyoner Kuruluşları geceli gündüzlü çalışmalarını sürdürecektir“. Nitekim bu misyoner okulları, giderek Türk ve Müslüman olmayan Osmanlı vatandaşlarını, Osmanlı’dan koparmaya dayalı bir eğitim vermeye başlarlar. Çok sonraları gerek Enver Paşa gerekse de Mustafa Kemal Paşa; Yunan, Bulgar, Ermeni ve Arap isyanlarında bu misyoner okullarının önemli rol oynadıklarını vurgularlar. Daha fazlası için bakınız: https://www.star.com.tr/yazar/misyoner-okullarindan-feto-okullarina-yazi-1137597/

(****) Bülent Esinoğlu. Daha fazlası için bakınız : https://www.ulusal.com.tr/suudi-arabistan-neden-teknoloji-uretemez-makale,3553.html

KAYNAKLAR :

(1) “YOBAZLIKLAR”. Yazar : Roger Garaudy.

(2) https://tr.wikipedia.org/wiki/Robert_Lisesi

(3) https://www.sabah.com.tr/aktuel/2013/04/12/robert-koleji-150-yilini-kutluyor

(4) https://www.sabah.com.tr/gundem/2018/12/21/son-dakikabaskan-erdogan-necip-fazil-saygi-odulu-toreninde-konusuyor

(5) “Robert Kolej Mezunları ve Meşhurları”. https://www.researchgate.net/publication/283664590_Robert_Kolej_Mezunlari_ve_Meshurlari [accessed Dec 22, 2018).

(5 no.lu kaynaktan : “Bu çalışma, makalenin yazarı tarafından yürütülmekte olan, ‘Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Yabancı Okullar: Robert Kolej’de Okuyan Türk Öğrenciler Üzerine Prosopografik Bir Çalışma (1863-1975)’ (TÜBİTAK 1001 Projesi, Proje No: 113K135) konulu kapsamında hazırlanmıştır. Çalışmayı mümkün kılan katkılarından dolayı TÜBİTAK’a teşekkür edilmektedir. Hacettepe Üniversitesi, Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü.”

Savarona Yatı, İngiltere Kralı’nın Elbisesi Kirlenmesin Diye Mi Alındı, Hem de İnanılmaz Bir Bedelle (3)

 

T.C. Kültür Bakanlığı’nın resmi web sitesinde bulunan bilgiye göre : “…1936 yılında Kral VIII. Edward İstanbul’u ziyaret etti ve o zamanki devlet yatı Ertuğrul’da, Mustafa Kemal Atatürk’ün konuğu oldu. Bacadan dökülen kurum, Majestelerinin beyaz pazenlerini öylesine kirletti ki, Atatürk Ertuğrul’u hurdaya gönderdi ve yeni bir cumhurbaşkanlığı yatı araştırılması için emir verdi. Türk bayrağı, Mart 1938’de Southampton’da Savarona’ya çekildi. (1)

Kültür Bakanlığının kayıtlarına göre Savarona Yatı, İngiliz Kralı’nın ülkemizi ziyaretinde (Osmanlı Devleti’nden kalan ve uzun yıllar devlete hizmet eden) Ertuğrul Yatı’nın bacasından dökülen kurumlar nedeniyle satın alınmıştır.

….

Yat, 1.200.000 $ olan satın alma bedeli dahil, tadilatları ile birlikte (1938 yılında) toplam 1.700.000 $ ‘a mâl olmuştur.

1937 yılı ihracatımızın 109.225.000 $ olduğu dikkate alınırsa ve bu miktar, günümüz ihracatına (157.000.000.000 $) oranlanırsa, yatın bedeli bugün için yaklaşık 1.570.000.000 $, (Bir milyar beşyüz yetmiş milyon dolar) olmaktadır.

Devletimiz o gün maaş ödeyecek durumda dahi değildir. Halk, yoksulluk nedeniyle verem hastalığı ile mücadele etmektedir.

….

Kaynak : 14 Şubat 1929 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nin 1.Sayfası.

“Türkiye’de her sene yalnız veremden 37.000 kişi ölüyor ve takriben 280.000 veremli hasta vardır. İktidarı olan vatandaşların, senede 1 lira vererek İstanbul Verem Mücadele Cemiyeti’ne âza (üye) olmasını istiyoruz.”

(Canmehmet : 1927 yılı nüfus sayımına göre Türkiye nüfusu yaklaşık 13.600.000 kişidir. Yukarıdaki bilgilere göre; sadece veremden, her sene nüfusun %0.3’ü ölmektedir. Nüfusun %2’si de veremlidir).

Yazı serimizin önceki bölümünde, İngiliz Başbakanı’nın (Lloyd George) Çanakkale ziyareti için Cumhuriyet Gazetesi’ndeki görüşleri aktarılan Cumhuriyet Gazetesi yazarı ve İstanbul Milletvekilliği de yapmış olan Abidin Daver, bu ziyaret için ne demekteydi :

Ne yüzle ?

Bir kaç gündür gazetelerimizde bir haber var : Mahut Loyit Corc Çanakkaleye gelecek, oradaki İngiliz harp malüllerinin mezarlarını ziyaret edecek, ondan sonra da İstanbul’a gelecekmiş.

Ne yüzle geliyor, bilmem!

Utanmadan, ‘hayvan’ dediği ve mütareke senelerinde İngiliz askerlerine o kadar hakaret ettirdiği bu milletin içinde işi ne ?

Yunan ordularına çiğnettiği, yaktırdığı, bir Afrika müstemlekesi haline koymağa çalıştığı bu memlekette işi ne?

Boğmak istediği, istiklaline ve mevcudiyetine kastetiği bu devletin topraklarında işi ne ? …

Yüzsüzlüğün bu derecesi karşısında alakadarlara diyoruz ki :

Lütfen söyleyiniz de Loyit Corcunuz  İstanbula gelmesin, Atinaya gitsin ! ” (2)

Bu açıklamalardan sonra, ortaya cevap arayan iki husus çıkmaktadır :

Birincisi : İngilizlerin kendi kontrollerindeki Yunanlılara, zulüm ve soygun için (zaten kendilerinin işgâl etmiş oldukları) ülkemizi 1919 yılında tekrar işgal ettirmelerine, o dönemi ve yaşanan acıları çok iyi bilen bir siyasetçi ve yazarın itirazı…

İkincisi : Kültür Bakanlığı’nın resmi web sitesindeki anlatılara göre Savarona Yatı’nın, ülkemize ziyarete gelen İngiliz Kralı’nın elbisesinin kirlendiği  / kirlenmemesi için aldırılması ?..

Konuya biraz daha açıklık getirmek için, 3.Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın eşi olan Reşide Bayar Hanımefendinin, Ülkemizi ziyarete gelen Yunanlı devlet, siyaset adamlarının yemek ve toplantılarına katılmaması ve bunun nedenleri ile ilgili aşağıda iki ayrı kaynak verilmektedir

“…Reşide Hanım Yunan işgalini unutamamış ve Yunanlı devlet adamlarına karşı tepkisini kibarca göstermişti. Diplomatik kurallara aykırı hareket etmeden, nezaket çerçevesinde hareket eden Reşide Hanım, Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın Yunanistan ziyaretine iştirak etmediği gibi, Yunan Kralı Ankara’ya geldiğinde de Bursa’ya giderek, resmi toplantılara katılmadı.” (3)

…İnönülerin evinde bir davette Atatürk, sıkma başı ile oturan bir hanımefendiye, `Başınızı açmayacak mısınız hanımefendi ?` diye sorar. Reşide Hanım yanıtlamaz, Celal Bayar atılır ve `Müsaade edin paşam, açacaktır.` der. O geceden sonra bir daha başını örtmeyen kadın, Celal Bayar`ın eşi Reşide Hanım`dır. Reşide Hanım, Yunan kral ve kraliçesini, `Daha düne kadar düşman olduklarımla bugün dost olamam` diyerek ağırlamak istemez ve eşi Bayar`ı protokolde yalnız bırakır. Bayar`ın Yunanistan ziyaretine de eşlik etmez. Bu tavrının arkasında bazı akrabalarının Yunanlılar tarafından öldürülmesi yatıyor.” (4)

Reşide (Bayar) Hanımın tepkilerine neden olan Yunanlıların zulümlerine, Amerikalı Profesör’ün verdiği bir örnek :

“…Yunanlıların, geri çekilişleri sırasındaki davranışlarının tipik bir örneğine göre; Aydın Vilayetine bağlı olan Karatepe Türk köyü, 14 Şubat 1922’de hem Yunan askerî birlikleri hem de yerli Rum çeteleri tarafından sarılmıştı. Tüm yerli halk köyün camisine tıkıldı ve câmî ateşe verildi. Alevlerin arasından dışarı kaçmayı başarabilen birkaç kişi de kurşunlandı. Bu halkın tüm taşınabilir mülkleriyle hayvanları çalınmıştı.” (5)

Reşide Hanım Kimdir?

“…Cumhurbaşkanı Celâl Bayar’ın eşi olarak sorumluluklarını hakkıyla yerine getiren Reşide Bayar, Bursa’nın işgalini unutmadığı için Yunanistan ile ilişkilerde protokolde yer almamıştı.

Reşide Bayar, 1887’de Bursa İnegöl’de doğdu. Annesi Zehra Hanım Bulgar göçmeni; babası Refet Bey İnegöl’ün yerli eşrafındandır. Çocukluğu Bursa’da geçti. Rüştiyeden mezun olan Reşide, zeki, sosyal, hareketli ve çevresi tarafından sevilen bir çocuktu…

İŞGAL GÜNLERİNİN VAKUR KADINI

Celâl Bey, İstanbul Hükûmeti’nin bir İttihatçı olduğu için kendisini takip ettirmesi, azınlıkların kendisine karşı düşmanca tavırlar göstermesi üzerine İzmir’den uzaklaşıp direnişe katılmayı düşündüğünü açıkladığında Reşide Hanım, son derece vakur bir duruşla, “Tabii ki gideceksin, bu senin görevin. Gözün arkada kalmasın. Ben çocuklarına, annene bakarım. Ama annenin de iznini al.” dedi. Celâl Bey’in İzmir’den ayrılması üzerine İzmir’den Bursa’ya geri döndü.

ANKARA GÜNLERİ

Reşide Hanım, Samanpazarı’nda bir eve yerleşti. Ankara’da, Büyük Millet Meclisi’nin açılmasıyla büyük bir değişim ve dönüşüm yaşanıyordu. Celâl Bey, Meclis içinde oldukça aktifti. Reşide Hanım, eşine destek oldu; âilesinin sorunlarıyla ilgilendi ve sosyal faaliyetlerde de aktif bir şekilde yer aldı.

Cumhuriyetin ilk yıllarında Atatürk’ün devrimleri ardı ardına gelmekte sosyal ve toplumsal hayatta büyük bir değişim yaşanmaktaydı. Atatürk’ün isteği üzerine başını açmak zorunda kalan Reşide Hanım, orucunu tutar, namazını kılardı.

ÇANKAYA KÖŞKÜ’NÜN HANIMEFENDİSİ

1950 seçimleri sonrasında DP’nin büyük zafer kazandığında ülke yönetiminde etkin bir görev alması beklenen Celâl Bey’in hangi göreve geleceğini bütün ülke gibi Reşide Hanım da bilmiyordu. DP grubunun teklifi ve TBMM’nin onayıyla Celâl Bayar, 22 Mayıs 1950’de Cumhurbaşkanı seçildi.

Reşide Hanım, Çankaya Köşkü’nün yeni hanımefendisiydi. Fakat Köşk’e çıkmamak için bir ay direndi. Özellikle oğlunun kaybı sonrasında siyasete yönelik belirgin bir küskünlük duyuyordu. Neticede Ceâl Bey’i yalnız bırakmamak ve kendisine duyulan ihtiyaca karşılık vermek için, bir anlamda Çankaya Köşk’üne mecbûren çıktı.

Bursalı eşraftan birinin kızı olarak hayata başlayan Reşide Hanım, uzun yıllar bir hanımefendi, yâni Cumhurbaşkanı Celâl Bayar’ın eşi olarak sorumluluk üstlendi.

YUNAN İŞGALİNİ UNUTMADI

Reşide Hanım, hiçbir zaman makam mevki, şan şeref ya da farklı hiçbir şeyin peşinden koşmadığı gibi eşiyle birlikte verilen sorumlulukları hakkıyla yerine getiren asil bir hanımefendiydi. Çankaya’da bir hanımefendinin görevlerini eksiksiz bir şekilde yerine getirdi; eşine, her türlü katkı ve yardımı sağladı.

Cumhurbaşkanı Celâl Bayar’la yurt dışı gezilerine katılan Reşide Hanım, yabancı misyon ve devlet başkanlarını da Çankaya’da son derece başarılı bir şekilde ağırladı. Herkese eşit ve kusursuz davranarak başarılı bir ev sahipliği yaptı. Yalnızca Yunan işgalini unutmadığı için Yunanlı devlet adamlarına karşı tepkisini gösterdi.

Her zaman diplomatik kurallara uygun davranan, nezâket çerçevesinde hareket eden Reşide Hanım, Yunan Kralı Paul ve eşi Frederica, 1952 haziranında Türkiye’ye geldiğinde “eski düşman” dediği Yunanistan’a tavrını koydu. Protokolde yer almamak için Bursa’ya gitti.

Her konuda eşine sonsuz destek veren Reşide Bayar, Yunanistan meselesinde tâviz vermedi.” (6)

Şimdi, Cumhuriyet ekonomisine dönebiliriz.

Devam edecek…

www.canmehmet.com

Resim : Tarafımızca hazırlanmıştır.

Kaynaklar :

(1) http://www.kultur.gov.tr/TR-96389/ataturkun-yati-savarona.html

(2) Tamamı için bakınız: http://www.canmehmet.com/otu-cek-kokune-bak-kapitulasyonlar-kaldirildi-ancak-ekonomi-100-yildir-yerinden-kalkamadi-2.html

(3) “BİR OSMANLI HANIMEFENDİSİ VE BİR CUMHURİYET FİRST LEYDİSİ REŞİDE BAYAR”. Yazar : Yrd. Doç. Dr. Şerif DEMİR (Siirt Üniversitesi, Fen-Edb. Fak. Tarih Bölümü, Cumhuriyet Tarihi Ana Bilim Dalı).

(4) https://www.posta.com.tr/turkiyenin-first-ladyleri-haber-fotograf-239748-4

(5) “ÖLÜM VE SÜRGÜN, OSMANLI MÜSLÜMANLARININ ETNİK KIYIMI: 1821-1922”. Sy.317. Yazar : Justin McCarthy. Louisville Üniversitesi, Tarih Profesörü (Yazarın alıntısı: Dip Not : 118 Arnold Toynbee’den The Times gazetesine yollanan mektup, 6 Nisan 1922, Bu mektubunda, Türkiye’den aldığı 9 Mart 1922 tarihli bir mektubu iletmektedir.)

(6) http://www.enpolitik.com/haber/155407/reside-bayar-yunan-kralini-karsilamayi-reddetmisti.html

Otu Çek Köküne Bak! Kapitülasyonlar Kaldırıldı Ancak Ekonomi 100 Yıldır Yerinden Kalkamadı (2)

 

 

1923-1950 döneminde ülkede kayda değer bir ekonomik ilerleme olmadığı gibi, toplum ağır bir yoksulluk içerisindedir.  Yaşam ancak, az sayıda üst düzey devlet memuru ile Devlet Partisi’nin tepe yöneticileri için “Tatlı Hayat”tır.

…Bütün iyi niyetli destek ve teşviklere rağmen 1923-1930 döneminde, özel teşebbüs öncülüğündeki sanayileşme girişiminden istenilen olumlu neticeler alınamadı. Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyeti’nin gayretleri ile 20 Nisan 1930’da açılan “Milli Sanayi Numune Sergisi” (1) bu durumu açıkça ortaya koymaktadır. Çeşitli teşviklere rağmen, sergide teşhir edilen mallar bir iki istisna dışında Osmanlı Devleti’nden Cumhuriyet’e intikal eden sanayi kollarının ürünlerinden oluşuyordu. Yani sergi 1923’ten 1930’a kadar Türkiye’de bazı bankalar tarafından devlet desteği ile kurulan sanayi kuruluşları dışında, hemen hiçbir ciddi sanayi müessesesinin kurulmadığını gösteriyordu...” (2)

Bu ifadeyi destekleyen iki çarpıcı rakam :

– (Osmanlı’dan kalanlarla yapılan) 1924 yılı ihracatı: 82.435.000 $

– (Cumhuriyet Yönetiminin öncülüğünde yapılan) 1931 yılı ihracatı:  60.226.000 $ (3)

Bu noktada “dünya çapında şöhret salmış Harvard Üniversitesi’nde bir iktisat profesörü” nün görüşlerini aktarıyoruz:

Otuz yılımı yatırım, istihsal ve iktisadi gelişme meselelerine verdim ama sonunda şunu anladım ki bütün bu meseleler bir toplumun sosyal yapısı ile orada çarpışan fikirlere, karşılıklı menfaatlerle karşı karşıya gelince hiçbir sonuç vermez.

Bizim ekonomik dediğimiz meseleler aslında sosyal ve kültüreldir.(4)

Dünyaca ünlü iktisat profesörü neyi vurgulamaktadır :

– Bütün bu (ekonomik) meseleler, bir toplumun sosyal yapısı ile orada çarpışan fikirlere, karşılıklı menfaatlerle karşı karşıya gelince hiçbir sonuç vermez. Bizim ekonomik dediğimiz meseleler, aslında sosyal ve kültüreldir.

Yukarıdaki ifadeyi biraz açarsak: Bir topluma, değerlerine aykırı bir sosyal yaşamı onlara dikte ettiremezsiniz. Ederseniz, devlet arabasının (halkı) atlarını; arabanın önüne değil, arkasına bağlamış; (böylece de) devletin ilerlemesini durdurmakla kalmaz, halkını devletine de küstürürsünüz.

Lozan’da Kapitülasyonlar kalktı ancak, ekonomimiz neden yüz yıldır ayağa kalkamadı ?

Osmanlı Bulgaristan’ı 545 sene; Sırbistan’ı, Karadağ’ı ; Bosna-Hersek’i, Hırvatistan’ı, Makedonya’yı ve Kosova’yı da 539 sene yönetmiştir (5). Bu süreçte adil bir yönetim nedeniyle; ne azınlıkların kendi aralarında, ne de Osmanlı Devleti ile ilgili bir sorun yaşanmamıştır.

Ta ki, Rusların ve kimi Avrupalı Büyük Devletlerin Osmanlı’yı yıkmak için yapılan hazırlıklar kapsamında, Sırbistan’da (1804 yılında) iç isyanların çıkarılacağı döneme kadar…

Aslında Balkanlarda çıkarılan bu isyanlar, “Fransız Devrimi” kapsamında ve “Milliyetçilik” görüntüsü adı altında yürütülmüş ise de, gerçek amaç, “Osmanlı’nın ekonomik boyutta zayıflatılması, verimli Balkan ovalarının kaybettirilmesi”dir.

Balkanların kaybedilmesinden sonra, sırada Musul bölgesi ve petrolleri vardır. Maalesef Musul da, Yeni Devlet’in kurulmasına (muhtemeldir ki) bir diyet olarak ödenecektir, kaybedilir.

Bu konuda her nedense görmezlikten gelinen önemli bir husus daha vardır :

Bugün gelişmiş Batı, (özellikle Amerika ve Kanada) dünyanın her ülkesinden kendisine zengin, meslek sahibi ve iyi yetişmiş göçmen almaktadır.

Bizler bakınız, I.Dünya Savaşı ve Lozan antlaşması arifesinde ve sonrasında neler yaptık ?

Ülkemizde ne kadar zengin, meslek sahibi Osmanlı vatandaşı olan azınlıklar varsa, hepsini sürdük; onların yerlerine Balkanlarda yaklaşık 500 yıldan bu yana yaşadıkları yerden kazınamayacak kadar kökleşmiş olan Türk kökenli kardeşlerimizi, üstelik de ellerinden tüm malları alınarak yoksullaştırılmış bir şekilde (anavatanlarına) sürgün edilmesine adeta seyirci kaldık.

Tarihimizde hiç işlenmeyen bir konuyu daha buraya not düşelim :

I.Dünya Savaşı’nın galipleri ve müttefikleri olan İngiliz-Fransız-İtalyan ve Amerikalılar; Yunanlıları, zaten işgal etmiş oldukları bir ülkeyi (Osmanlı’yı), tekrar işgal ettirmek için ülkemize getirdiler.

Peki, neden ?

Hem Çanakkale’nin intikamını almak, hem de kurulacak yeni devlete (sebep) dayanak yapmak; daha da önemlisi, ülkemizin en zengin olan (Ege) bölgesini; tavuklarından, evlerin damlarındaki kerestelerine kadar soydurmak ve bu şekilde yeni kurdurulan devletin, ekonomik büyümesini (sermayesiz, yetişmiş insan eksikliği nedeniyle) 100 yıllık bir süre için durdurmak / kilitlemek.

Özetlersek : Osmanlı’nın yıkımını hızlandırmak ve bir daha (büyük ölçekte) iddia sahibi olmaması için sırası ile; Balkanlardaki verimli ovalar  ve Musul petrolleri elinden alınır. Lozan Antlaşması öncesinde de ülkemizin en zengin olan (Ege) bölgesi Yunanlılara soydurularak, ülkemiz ve insanına ait olan servet, Yunanistan’a taşınır.

Ve şimdi ortada Lozan Antlaşması ile, (görünürde) siyaseten bağımsız bir devlet olmasına rağmen, ekonomik (imkanlara) bağımsızlığa sahip olan bir devlet bulunmamaktadır.

Yukarıda sayılan nedenlerden dolayı, bugün dahi ülke yatırımları finanse edebilecek yeterli öz kaynağa sahip değiliz.

Öz kaynağa sahip olmayınca, dışarıdan elde edilecek kredi; parayı verenin çeşitli dayatmaları, şartları ile (kalkınmamıza değil) ancak belirli yerlerde kullanılabilmektedir.

Şimdi, geçen bölümde Savarona Yatı’nın alınış hikayesine geri dönüyoruz…

” Ne yüzle ?

Bir kaç gündür gazetelerimizde bir haber var : Mahut Loyit Corc (*) Çanakkaleye gelecek, oradaki İngiliz harp malüllerinin mezarlarını ziyaret edecek, ondan sonra da İstanbul’a gelecekmiş.

Ne yüzle geliyor, bilmem!

Utanmadan, ‘hayvan’ dediği ve mütareke senelerinde İngiliz askerlerine o kadar hakaret ettirdiği bu milletin içinde işi ne ?

Yunan ordularına çiğnettiği, yaktırdığı, bir Afrika müstemlekesi haline koymağa çalıştığı bu memlekette işi ne?

Boğmak istediği, istiklaline ve mevcudiyetine kastetiği bu devletin topraklarında işi ne ?

İngiliz polislerinin tazyikı, zulmü ve işkencesi altında senelerce ezdiği bu mazlum İstanbul halkının arasında işi ne ?

Biz Türkler gerçi misafirperveriz, fakat nezaketimizin, kibarlığımızın bu kadar, suistimal edilmesine Loyit Corcun Türk düşmanlığının canlı bir abidesi halinde yurdumuza gelmesine tahammül edemeyiz.

Yüzsüzlüğün bu derecesi karşısında alakadarlara diyoruz ki :

-Lütfen söyleyiniz de Loyit Corcunuz İstanbula gelmesin, Atinaya gitsin ! ”

Yazar : Abidin Daver (**), 06 Şubat 1929 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’deki yazısı.

“Cumhuriyet Gazetesi” nin isim babasının Mustafa Kemal Paşa olduğunu da belirtmiş olalım…

İlk bölümde, Savarona’nın alınış sebepleri arasında neler vardı ?

Devam edecek…

www.canmehmet.com

Resim : Tarafımızca hazırlanmıştır.

(*) “Loyit Corc” :  David Lloyd George, Britanyalı siyasetçi, 1916-1922 arasında başbakan. Doğum tarihi: 17 Ocak 1863, Birleşik Krallık.

(**) Abidin Da’ver (d. 1886, İstanbul – ö. 8 Şubat 1954, İstanbul), Türk gazeteci ve politikacı.

Eğitimini, Soğukçeşme Askeri Rüştiyesi’nde almaya başlayan Daver, daha sonra girdiği Mekteb-i Sultani’yi 1917 yılında tamamladı. Yüksek öğrenimini Sanayi-i Nefise Mektebi’nde sürdüren Daver, öğrencilik yıllarında çeşitli gazetelere yazılar yazmaya başlamıştı. 1908’den sonra gazeteciliği meslek edinerek önce Tasvir-i Efkar’da, sonra Yeni Gün, Tercüman-ı Hakikat, İkdam ve Cumhuriyet gazetesinde köşe yazarı olarak “Hem Nalına Hem Mıhına” başlığı altında yazdığı fıkralar ile geniş okur kitlelerinin beğenisini kazandı. 1939-1943 arasında VI. Dönem İstanbul Milletvekili olarak TBMM’de görev yapan Daver, yazıları ile Türk denizciliğine yaptığı katkılardan dolayı sivil amiral olarak da anılır. (Vikipedi’den alıntı).

Kaynaklar :

(1) “Milli Sanayi ve Numune Sergisi Dün Merasimle Açıldı”, Hakimiyeti Milliye, Cumhuriyet, Vakit (gazeteleri), 24. 04. 1930. (Ayrıca bak. “Millî Sanayi Numune Sergisi”, Türk Yurdu, c. 4-24, 20. 05. 1930.)

(2) “Atatürk Döneminin İktisadî Politikası”, sy.109. Yazar : Yaşar Semiz (Konya, 1996).

(3) Tamamı için bakınız: https://www.sabah.com.tr/galeri/ekonomi/1923ten-gunumuze-ihracat–ithalat-rakamlari/12

(4) “Osmanlı’dan Günümüze, Kimlik ve İdeoloji”. Yazar : Prof. Dr. Kemal H. Karpat

(5) http://www.canmehmet.com/osmanli-hangi-ulkeyi-kac-yil-yonetti.html

Tarih Acımasızdır, Affetmez. Her Zaman Beyaz Sayfalarını, Kara Sayfalardan Sonra Yazar (1)

 

 

Yakın tarihimiz, gerek devletimizin arşivlerini açmaması, gerekse kimi konuların tabu haline getirilerek tartışılmasının istenmemesi; birçok konunun gerçekleri ile değil, kişilerin değerlerine göre yorumlanmasına imkân sağlamakta, bunun sonucunda da toplumda yoğun bir kafa karışıklığı yaşanmaktadır.

Bu manâda, yakın tarihimizde yaşanan tartışmalı kimi siyasi olaylar, dönemin belgeleri ile meraklılarının araştırmalarına sunulmaktadır.

Onuncu Yıl Nutku

Ankara, 29 Ekim 1933

“Türk Milleti!

Kurtuluş savaşına başladığımızın on beşinci yılındayız…

Yurttaşlarım! Az zamanda çok büyük işler yaptık…

Yurdumuzu dünyanın en mamur ve en medeni memleketleri seviyesine çıkaracağız…

Milletimizi en geniş refah, vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız. Millî kültürümüzü, muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız…

Büyük Türk milleti, onbeş yıldan beri giriştiğimiz işlerde muvaffakiyet vadeden çok sözlerimi işittin. Bahtiyarım ki, bu sözlerimin hiçbirinde, milletimin hakkımdaki itimadını sarsacak bir isabetsizliğe uğramadım.” (1)

Aşağıda, o günlerde yaşananları anlamak adına Onuncu Yıl Nutku’nun söylendiği dönemde yayınlanan gazete haberleri verilmektedir.

Kaynak : 14 Şubat 1929 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nin 1.Sayfası.

“Türkiye’de her sene yalnız veremden (*) 37.000 kişi ölüyor ve takriben 280.000 veremli hasta vardır. İktidarı olan vatandaşların, senede 1 lira vererek İstanbul Verem Mücadele Cemiyeti’ne âza (üye) olmasını istiyoruz.”

(Canmehmet : 1927 yılı nüfus sayımına göre Türkiye nüfusu yaklaşık 13.600.000 kişidir. Yukarıdaki bilgilere göre; sadece veremden, her sene nüfusun %0.3’ü ölmektedir. Nüfusun %2’si de veremlidir).

Kaynak : 19 Şubat 1929 tarihli Akşam Gazetesi’nde, Necmeddin Sadık tarafından kaleme alınan başyazı :

(Canmehmet : Bazı kelimeler günümüzdeki kullanımına uygun olarak tarafımızca sadeleştirilmiştir).

En Büyük İş

Bayındırlık (inşaat) vekili Recep Bey iş başına gelince, memleketin ihtiyaçlarını araştırdı, kudretini ölçtü ve uzun görüşlü bir program çizdi. Tamamlanması yirmibeş sene yani bir çeyrek asır gibi çok ileri zamanlara ait olan bu programda Türkiye’nin yolları, sulama işleri gibi bütün önemli ihtiyaçları düşünülmüştür.

Hakiki bir devlet adamının en büyük vasfı ilerisini görmek, yapılacak işleri – zamandan ve mesafaden korkmadan- milletin ebedi hayatına nisbet ederek, kısa veya uzun devrelere ayırmaktır. Yapacağı işin umumi heyetini göz önünde tutmadan, kısa müddetli, kolay başarılar arayan ve yalnız iş başında kalabileceği zamanı dikkate alarak, gelişi güzel başı işler gören insanlar ciddi bir devlet teşkilatı için faydalı olmaktan ziyade zararlıdır. Bunun içindir ki, kişisel başarılardan ziyade, devletin ve rejimin esaslı zaferini düşünen Recep Bey’i, uzun görüşlü programından dolayı tebrik etmek lazımdır.

Haber alıyoruz ki, Bayındırlık (inşaat) vekili, yirmi senede harcanmak üzere 250 milyon liralık sulama işini de programına ilave etmiştir. Konunun önemi, açıklama ve tartışmaya ihtiyaç olmayacak şekilde açıktır. Memlekette para azlığından (dolayı) sıkıntıdayız. Paramızın kıymeti her sene düşüyor ve bunun sıkıntısını her an hissediyoruz. Hayat pahalılığı tahammül edilemez bir hale geldi. Ticaret işlerinde bulunanlar, ekonomik hayatta boğucu bir bunalım olduğunu söylüyorlar. Bütün bunların çaresini aradığımızın zaman; para azlığı, paramızın kıymetsizliği, alış-veriş olmaması (durumu); hep ihracat eksiğine, (ve) ithalat fazlasına yol açıyor.

İhracatı çoğaltmak için de bir çare var: Üretimi çoğaltmak… Türkiye bir fabrika, sanayi, maden memleketi değildir. Daha uzun zamanlar (da) olamaz. Üretimimiz şimdilik ancak tarım sahasında çoğalabilir. Halbuki tarımımız tamamen doğaya, yağmura bağlı olduğu için, bir sene havaların kurak gitmesi, memleketi büyük bunalımlar içinde kıvrandırıyor. İzmir, Adana gibi sulak yerler de en ilkel şartlara bağlıdır. Eğer Orta Anadolu sulanır, İzmir ve Adana çevresi sulanırsa, Türkiye ürünleri, az zamanda memleketi zenginleştirecek derecede çoğalır. Bunun içindir ki, ekonomi siyasetimizin başında, yol ve sulama, denk olarak birinci gelmelidir. Bizim için başka kurtuluş çaresi yoktur. Çok miktarda borç almalar, bol yabancı sermaye gibi çareler ortadan kaldırılınca, üretimimiz geniş miktarda artmadıkça, ekonomik bunalım devam edecek, hatta zaman zaman artacaktır.

Fakat bu mühim, hayati iş için 20 sene çok görülebilir. Ne çare ki demir yolları gibi, sulama işini de, kendi paramızla, devlet bütçesinden yapmaya mecburuz.

Bu gibi işleri, zaten fakir olan devlet hazinesinden yapılamayacağını söyleyenler pek çoktur. Bunlara göre, bu tarzdaki harcama, paramızın dışarıya gitmesine, (değerinin) düşmesine sebep oluyor. Bu işlere, dışarıdan sermaye bulmak hem memlekete para getirir, hem de paramızı(n değerini) yükseltir. Bu teori belki doğrudur. Fakat hükümet şimdiye kadar, bu tarzda hiçbir ciddi teklifi reddetmemiştir. Durumuzun, yol ve sulama işlerinde, yabancı sermayeyi senelerce beklemeye de hiç müsait değildir Bunları kendi paramızla da, sıkıntı çekerek, zorluklara katlanarak, mümkün olduğu kadar çabuk yapmaya mecburuz. Recep Bey, sulama planını ciddi ve esaslı şekilde uygulamaya başlarsa, Türk vatanının şükranına layık olacaktır.”

1924 ile 1938 yılları arasında yapılan ihracata baktığımızda :

-1924 İhracat rakamı:    82.435.000 $

-1925 İhracat rakamı:  102.700.000 $

-1926 İhracat rakamı:    96.437.000 $ (üç yıllık toplam ihracat: 281.572.000 dolar.)

*

-1931 İhracat rakamı:  60.226.000 $

-1932 İhracat rakamı:  47.972.000 $

-1933 İhracat rakamı:  58.065.000 $ (Üç yıllık toplam ihracat: 166.263.000 dolar)

*

-1936 İhracat rakamı:    93.670.000 $

-1937 İhracat rakamı:  109.225.000 $

-1938 İhracat rakamı:  115.019.000 $ (Üç yıllık toplam ihracat: 317.914.000 dolar” (2)

*

Özetlenirse:

-1924, 1925, 1926 yılları toplam ihracatı: 281.572.000 dolar.

-1931, 1932, 1933 yılları toplam ihracatı: 166.263.000 dolar.

-1936, 1937, 1938 yılları toplam ihracatı: 317.914.000 dolar.

*

Bu rakamların bize söylediği; bir Dünya Savaşı’na giren Osmanlı Devleti’nin, nerede ise üreten tüm insanlarını savaş cephesine sürmesine rağmen, savaşın hemen akabinde yapılan (3 yıllık toplam) ihracat rakamı : 281.572.000 dolar.

Ve bu tarihten yaklaşık 15-16 yıl sonra, Dünya Savaşı’nın bitmiş olmasına, savaşan askerlerin terhis edilerek köylerine ve işlerinin başına, üretime dönmelerine rağmen; 3 yılda yapılan ihracat rakamı : 317.914.000 dolar.

Peki, 16 yıllık bir barış döneminde, ekonomide alınan (başarılı!) yol nerededir ve rakamlar neden böyle bir tabloyu ortaya koyamamaktadır ?

Bu ekonomik tablo içerisinde, Savarona Yatı’nın alınış hikayesi

Bu yatın alınış nedeniyle ilgili, devlet ve özel kaynaklarda iki ayrı öykü vardır. Biz ikisini de veriyor ve yorumu okuyana bırakıyoruz.

Birinci öykü : “…1936 yılında Kral VIII. Edward İstanbul’u ziyaret etti ve o zamanki (Canmehmet notu : Osmanlı’dan kalan) devlet yatı Ertuğrul’da, Mustafa Kemal Atatürk’ün konuğu oldu. Bacadan dökülen kurum, Majestelerinin beyaz pazenlerini öylesine kirletti ki, Atatürk Ertuğrul’u hurdaya gönderdi ve yeni bir cumhurbaşkanlığı yatı araştırılması için emir verdi. Türk bayrağı, Mart 1938’de Southampton’da Savarona’ya çekildi.” (3)

*

Ancak, aşağıda verilen bir başka kaynak, bu birinci öyküyü desteklememektedir…

*

“…Ertuğrul, Cumhurbaşkanlık devlet yatı olarak, ülkemizi ziyaret eden yabancı hükümdar ile devlet başkanlarının ağırlanmasında ev sahipliği yapmayı sürdürdü.

Atatürk’ün, Ertuğrul Yatı’nda ağırladığı devlet başkanları ve ünlü konukları arasında, Haziran 1934’te İran Şahı Rıza Pehlevi’yi, 1936’da Kraliyet Yatı Nahlin ile İstanbul’a gelen İngiltere Kralı VIII. Edward’ı ve 1937’de Ürdün Kralı Emir Abdullah’ı görüyoruz.

1 Eylül’den itibaren ülkemizde konuk olan Kral VIII. Edward, 6 Eylül’de Nahlin Yatı ile Moda Koyu’na gelmiş ve orada Moda Deniz Kulübü ile İngiliz Yat Kulübü’nü ziyaret etmişti. Aynı gün, Cumhurbaşkanı Atatürk de Ertuğrul Yatı ile Moda’ya gelerek, kralı, onuruna düzenlenen yat yarışlarını beraberce seyretmek üzere Ertuğrul Yatı’nda ağırlamıştı. Ertuğrul’un bir sonraki konuğu, Ürdün Kralı Emir Abdullah’tı. Bir süreden beri İstanbul’da, Beylerbeyi Sarayı’nda konuk olan Kral Abdullah, 5 Haziran 1937 günü trenle İstanbul’a gelecek olan Atatürk’ü karşılamak üzere Haydarpaşa Garı’na gitmişti. Daha sonra, Atatürk, kendisini karşılayan kralla beraber Ertuğrul Yatı’na geçmiş ve açıkta tören konumunda bulunan donanmayı selamlamışlardı. Atatürk 1927-1937 tarihleri arasındaki 10 yıl boyunca Marmara’da Yalova, Çanakkale, İzmit, Mudanya, Armutlu ve Adalar gezilerini çoğunlukla Ertuğrul ile gerçekleştirdi. Rükûb-u şahaneden, Riyaset-i Cumhur’a kadar uzun bir yoldan gelen yorgun Ertuğrul Yatı, 1937 yılının sonunda hizmet dışına çıkartıldı. Çünkü o yıl onun yerini almak üzere, Riyaset-i Cumhur yatı olarak Savarona satın alınmış, İstanbul’a getirilmek üzere son rötuşların bitirilmesini beklemekteydi. Atatürk 23 Ekim 1937 Pazar günü Ertuğrul Yatı ile son kez Yalova’dan Derince’ye yolculuk etmişti…” (4)

*

İkinci Öykü : (Konuyu, yatı teslim almaya gidenlerden olan Atatürk’ün uşağı Cemal Granda anlatmaktadır)

SAVARONA YATININ  HİKAYESİ

“ATATÜRK sık sık deniz yoluyla da yurt gezilerine çıktığı için dört  başı mamur bir yata ihtiyaç vardı. Eski devirden kalma Ertuğrul yatı, bir gün sert bir havada Karadeniz’de batma tehlikesi geçirdiği için kullanılması sakıncalı bulunuyordu. Atatürk denizi çok seviyordu, deniz  aşıkıydı. Son zamanlarda sağlık durumu onun denizden uzaklaşmasının doğru olmadığını da ortaya koyduğundan, bütün bunları gözönünde bulunduran Hükümet , O’na ulusun bir armağanı olarak Amerikalı milyoner bir kadından çok ucuza bulduğu Savarona yatını almıştı.

Yatın İngiltere’den alınışı sırasında ben de bulunduğum için, kısaca Savarona’nın hikâyesini buraya koymak yerinde olacaktır :

1938 Mart’ında Londra’ya üç saat uzaklıkta Savsantin limanına gittik. Burada Savarona’ya büyük bir törenle Türk bayrağı çekildi. Bayrak çekme töreninde İngiliz bahriyesinden amiral ve komutanlar, şehrin ileri gelenlerinden birçok kimse vardı. Londra Büyükelçimiz Fethi Okyar ile elçilik ileri gelenleri hazır bulunmuştu.

Geminin alınmasında Cumhurbaşkanlığı Umumi Kâtibi Hasan Rıza Soyak, Ulaştırma Bakanlığı Müsteşarı Sadullah Güney, Nakliyat Şefi Burhanettin, mühendis Naci Ark ile komisyoner olarak Avrupa’da bulunan Zeki adlı bir kişi ve Bal Mahmut vardı .

Limanda bir ay kadar kaldık. Yatın dış kısmı beyaza boyandı. İçersinde yapılacak değişiklikler için İngilizler çok para istediklerinden, İngiltere’den ayrılıp Hamburg limanına gittik. Zaten yat Hamburg’ta Blonios tezgâhlarında yapıldığı için, Almanlar değişiklik konusunda hiç zorluk çekmemişlerdi.

Savarona yatını 1931 yılında Amerikalı bir kadın yaptırmıştı. Misis Katveller, Alman tezgâhlarına tam beş milyon dolar saymıştı. Yatla  altmış üç gün Dünyayı dolaştıktan sonra, Misis Katveller Amerika’ya vatanına döndü. Fakat  Amerika Hükümeti,  beş milyon dolar gümrük vergisi isteyince, ters yüzü edip tekrar Avrupa’nın yolunu tuttu.

Bu sırada Katveller kocasını kaybetmiş ve hayatta yapayalnız kalmıştı. Yattan hevesini aldığı ve Amerika’ya da sokamıyacağını anladığı için satılığa çıkardı.

Yata ilk defa o zamanki Alman Başbakan Yardımcısı Von Papen istekli olmuştu. Fakat bizim  komisyoncular açıkgöz davranıp, kadına bu yatı Atatürk’e satmak istediklerini söylediler. Amerikalıların Atatürk’e sevgileri fazla olduğundan, yatı bir milyon ikiyüz bin dolara sattılar. Bu suretle Hitler’in istediği yat, ona kısmet olmadı.

Savarona’nın satış işlemi bittikten sonra 1 Haziran’da İstanbul’a  geldik… Yatı çok beğenen Atatürk, ne yazık ki, ona kavuştuğunda ölüme yaklaşmış ağır bir hastaydı. Savarona’nın safasını süremiyeceğini o da anlamış ve üzülerek ‘Bu tekne yoksa benim mezarım mı olacak ?’ diye hazin hazin sormuştu.” (5)

Yat için ödenen parayı bugünün değerlerine çevirelim. Bu, Atatürk’ün uşağı Cemal Granda’nın ifadesi ile, “Yat, 1.200.000 dolar.” Komisyon ve yatın satın alınmasından sonra üzerinde yapılan değişiklikler için, 500.000 dolar daha ilave edelim ve toplam bedel, 1.700.000 dolara ulaşmış olsun.

– Türkiye’nin, 1937 Yılı ihracat rakamı: 109.225.000 $.

– Yatın toplam bedeli : 1.700.000 $. Yatın bedeli, o yıldaki ihracatımızın %1’inden biraz fazladır.

– Bu rakamı günümüze uyarladığımızda: 2017 yılı ihracatımız 157.000.000.000 $ (157 milyar dolar) olup, bunun %1’i de 1.570.000.000 $ (1 milyar 570 milyon dolar) olmaktadır..

19 Şubat 1929 tarihli Akşam Gazetesi’nde, Necmeddin Sadık başyazısında ne demekteydi :

“…Haber alıyoruz ki, Bayındırlık (inşaat) vekili, yirmi senede harcanmak üzere 250 milyon liralık sulama işini de programına ilave etmiştir. Konunun önemi, açıklama ve tartışmaya ihtiyaç olmayacak şekilde açıktır. Memlekette para azlığından (dolayı) sıkıntıdayız. Paramızın kıymeti her sene düşüyor ve bunun sıkıntısını her an hissediyoruz. Hayat pahalılığı tahammül edilemez bir hale geldi. Ticaret işlerinde bulunanlar, ekonomik hayatta boğucu bir bunalım olduğunu söylüyorlar. Bütün bunların çaresini aradığımızın zaman; para azlığı, paramızın kıymetsizliği, alış-veriş olmaması (durumu); hep ihracat eksiğine, (ve) ithalat fazlasına yol açıyor…”

Devam edecek…

www.canmehmet.com

Resim : Tarafımızdan hazırlanmıştır.

Kaynaklar :

(*) Verem: Kötü beslenme, yeterli gıda alamamak, yoksulluk ve nemli ortamlarda yaşama sonucu gelişen bir hastalık türüdür.

(1)Tamamı için bakınız: https://www.tbmm.gov.tr/kultursanat/mka_onuncuyil_nutuk.htm

(2)Tamamı için bakınız: https://www.sabah.com.tr/galeri/ekonomi/1923ten-gunumuze-ihracat–ithalat-rakamlari/12

(3) http://www.kultur.gov.tr/TR-96389/ataturkun-yati-savarona.html

(4) https://www.posta.com.tr/atanin-asil-yati-ertugruldu-61207 (alıntı kaynağı: “Atlas Tarih” Dergisi)

(5) “Atatürk’ün Uşağı’nın Gizli Defteri”, Cemal Granda. (Turhan Gürkan, Fer Yayınları).

Türk Ve Rus Yakınlaşmasının Uzun Vadede Kazananı Kim Olacaktır (2)

 

BİR DEVLET DİĞERİ İLE ANCAK ÇIKARI KADAR DOSTTUR.

 

Avrupalı Büyük Devletler; Türklerin ve Rusların geçmişleri ile birtakım benzerlik taşıdığını düşünmektedir. Her ikisi de güçlü imparatorluklar kurmuş, sanayileşmeye, 19. yüzyılın ikinci yarısında başlamış ve her ikisi de yirminci yüzyılın başında savaş ve devrim felaketlerinden geçerek dönüşmüşlerdir.

Eğer; Osmanlı, Rus ve İran Hanedanlıklarını dünya savaşları ile yıkarak, gönüllerine göre bir düzen oluşturduklarını görmezlikten gelirseniz, yüzeysel olarak söylenler doğrudur.

Meraklıları, İran ve Osmanlı Hanedanlıklarının nasıl yıkıldığını ve yıkıldıktan sonra yaşanan sürecin ne kadar büyük bir benzerlik taşıdığını mutlaka araştırarak öğrenmelidir.

Bu doğrultuda  20.yüzyılın başında Rusya ve Osmanlı’da yaşanan ihtilal ve iç karışıklıklar nerede ise diğerinin kopyası gibidir.

Bizler, Batı medyasından beslendirildiğimiz için hiçbir şekilde büyük resmi göremiyoruz, görmemiz de istenmemektedir. Bugün dahi.

ABD’nin, “Her yere ve her şeye egemen olma” siyaseti, Trump’ın müttefiklerine karşı son dönemdeki agresif yaklaşımı ile daha görünür hale gelmiştir.

Ancak, dünyanın bugün içerisinde bulunduğu şartlar, 2. Dünya Savaşı sonrası gibi değildir.

Trump’ın bu yaklaşımına verilen tepkiler, değişmekte olan yeni dünya düzeninin yeniden şekillenmesine hız verecektir.

Amerika’nın, askeri gücünü Pasifik’e kaydırmayı düşünmesinden hareket edilirse; Ortadoğu, Afrika ve Avrupa’da birtakım dengelerin değiştiğini kendilerinin de kabullendiği anlaşılmaktadır.

Diğer taraftan Amerika; Rusya’nın askeri, Çin’in elde ettiği  ekonomik güç karşısında elinde kalan tek seçeneği, ekonomik imkanlarını silah olarak kullanmasıdır.

Ancak, Çin ve Rusya’nın (müttefiklerinin) ekonomik işbirliği içerisinde olması bu silahı da etkisiz hale getirebilecektir.

Yeni dünya düzeninin başaktörlerinden Çin, bu aşamada bir denizaltı misali ortada gözükmemekte, muhtemeldir ki, şartların olgunlaşmasını beklemektedir.

Bekleme aşamasında bugün ve gelecekteki dostları ile saflarını sıklaştırmaktadır.

Bunlar arasında; Rusya, İran, Türkiye ve Afrika Ülkelerini sayabiliriz.

Türkler ve Ruslar Siyaset anlayışları ile neyi hedeflemekte ve gelecekten ne beklemektedir.

Rusların, Türkleri yanlarına çekerek, NATO’yu zayıflatmaları kendi hanelerine bir puan olacaktır.

Türkiye ise, yönünü doğuya çevirerek kurulacak yeni ittifaklarla; finansal, ekonomik, siyasi ve askeri katkı kazanımlar elde edecektir.

Özgürlük (bağımsızlık) seçeneklere bağlıdır. Seçeneği olmayanın özgürlüğü de yoktur.

Bunlarla beraber Rusya’nın, Türkiye’ye ekonomik manada bir destek vermesi şartları gereği mümkün değildir.

Burada iki tarafın kazancı, ileriye yönelik karşılıklı güven üzerine kurulacak ve derinliği olan normal ve sağlıklı ilişkilerdir.

Bir tarafta not edilmesi gerekenler:

-Türkler, Müslümandır ve uzun yıllar İslam Alemine liderlik yapmalarının yanında, bir Cihan İmparatorluğu geçmişleri (mirası) vardır.

-Ruslar, Hıristiyan Ortodoks’tur. Ve Rusların da geçmişten gelen (Çar I. Petro’nun vasiyeti) bir dünya imparatorluğu hayalleri vardır. Ruslar, süreçte yaşanan fırsatlar nedeniyle kendilerini (yıkılan) Roma İmparatorluğu’nun varisi görmektedir.

Bu durumda her iki ulus,  geçmişten gelen vizyonlarını revize mi edecek, yoksa çıkarları karşılıklı beslendiği sürece “taktik ortaklık”larını (*) sürdürecek mi?

www.canmehmet.com

Resim: Tarafımızdan hazırlanmıştır.

(*) Taktik: Günün şartlarına göre düşünmek, çözüm üretmektir. Strateji: Günün şartlarını da (değerlendirerek) dikkate alarak uzun vadeli planlar yapmaktır.

Türkler Ve Ruslar İlişkilerinde Kirpi Siyaseti Mi Yürütmektedir (1)

Bir Devlet Diğeri Kadar Ancak, Çıkarı Kadar Dosttur.

 

Girdiğiniz bir savaşın sonucunu en az  gücünüz kadar uyguladığınız siyaset de belirlemektedir. ABD, müttefiklerini güçlü görmek istemesinin yanında gerektiğinde onları baskılamak için güç kullanır, ancak, bu konuda çok aceleci değildir.  Amerikanın elbette bir ideali vardır. Ancak, bu idealin sürdürülmesi, Amerikanın anlık çıkarlarına zarar veriyorsa, o an görmemezlikten gelinir. Gerektiğinde ikiyüzlülük uygulamalarının bir parçasıdır.

Amerikan siyaseti; “Kazanmanın ahlakı yoktur.” Kuralı üzerine kuruludur. Bu aynı zamanda ; Antik Yunan’dan bu güne gelen Batı tipi siyaset ve ticaret anlayışıdır.

Rusya uzmanı gazeteci Cenk Başlamış: Rusya’nın, Türkiye ile sürdürdüğü ilişkilerinde, stratejik ortaklık yerine taktik bir ilişki kurmak istediği görüşünü dile getirerek;

“Rusya öyle bir Türkiye ister ki ne Batı’nın bir parçası olsun tamamen ne de tamamen Rusya’nın yörüngesinde bir ülke olsun. Türkiye öyle bir uzaklıkta olmalı ki gerektiğinde Türkiye’yi bir şekilde kontrol edebilecek bir seviyede olmalı diye düşünüyor Rusya. (1)

Bu siyaset genel manası ile kirpi siyaset anlayışına benzemektedir. Bakalım Kirpi tipi siyaset nedir?

Türkiye- Rusya arasındaki ilişkiler son yıllarda büyük bir hız ve gerilimle seyrediyor. 24 Kasım 2015’de Suriye sınırında SU-24 tipi bir Rus savaş uçağı, Türk F-16’ları tarafından düşürülmüş, bu olay iki ülke arasında ciddi krize neden olmuştu. Rusya’nın ambargosu sonrası kapanan ekonomik işbirliği kanalları Türkiye’yi yalnızca milyarlarca dolarlık bir zarara uğratmakla kalmadı, aynı zamanda Türkiye’nin kendisi için dış politika önceliklerinden biri olan Suriye üzerindeki (hem doğrudan hem dolaylı) denetimini de fiilen kaybetmesine yol açtı.

İlişkileri kopma ve hatta sıcak çatışma noktasına getiren tavır, 2016’nın ikinci yarısından itibaren değişmeye başladı. Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun yerini alan Binali Yıldırım komşuların sayısını artıran, düşmanların sayısını azaltan bir dış politika anlayışını güçlendireceğiz diyordu. Bu noktadan itibaren Adalet ve Kalkınma Partisi yetkilileri uçak düşürülme eylemini tarihsel olarak birbiriyle iletişimi güçlü iki devletin ilişkilerinin eritilmesi operasyonu olarak adlandıracaklardı.

Hızlı normalleşme

Nitekim uçak düşürülme olayının üzerinden bir yıldan az bir süre geçmeden, 27 Haziran 2016’da, Rus yetkililer, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın, bir mektupla, “düşürülen Rus uçağı nedeniyle öldürülen pilotun ailesinden özür dilediğini ve Rusya-Türkiye ilişkilerinin düzelmesi için elinden geleni yapacağını söylediğini” açıkladı. Moscow Times bu durumu “güzel bir arkadaşlığın başlangıcı” olarak tanımlıyordu.

Düzelmeye başlayan ilişkiler, 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında kayda değer bir hız kazandı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın darbe girişiminden sonra yaptığı ilk yurtdışı gezi Rusya’ya oldu.  9 Ağustos 2016’da Erdoğan ve Putin St. Petersburg’da görüştü. Batı basını bu görüşmeyi Batı tarafından izole edilen iki liderin birbirilerinden destek alma girişimi olarak yorumlayacaktı...

İran dahil olursa

İki ülke arasında 2016’nın son aylarındaki en önemli gelişme ise bu ikili ilişkiye bir üçüncü tarafın davet edilmesidir. 20 Aralık 2016’da hem genel olarak Ortadoğu siyasetinde hem de Suriye’de radikal olarak farklı çıkarlara sahip ve farklı pozisyonlarda  yer almış Türkiye ve İran, Rusya aracılığıyla Moskova’da üçlü zirve için bir araya geldi. Bu gelişme hiç de tesadüf olamayacak bir biçimde başka bir inanılmaz olayın akabinde gerçekleşiyordu. Zirveden bir gün önce 19 Aralık 2016’da Rus Büyükelçisi Andrey Karlov bir polis memuru tarafından Ankara’da öldürülecekti.

Bu suikastın gölgesinde (ve ona rağmen) üç ülke Moskova’da bir araya gelerek Moskova Bildirgesi olarak adlandırılan belgeyi imzaladı. Bu belge ile taraflar “çok sayıda etnik yapı barındıran, çok dinli, mezhepçi olmayan, demokratik ve seküler bir devlet olarak Suriye Arap Cumhuriyeti’nin egemenliğine, bağımsızlığına, birliğine ve toprak bütünlüğüne” saygı duyduklarını kayıt altına alıyordu. Rusya gazeteleri Moskova görüşmelerini Ortadoğu’da radikal bir paradigma değişikliği olarak haber yapacaktı. Rusya’ya göre nihayet Rusya-Türkiye-İran üçgeni Ortadoğu’da vazgeçilmez sayılan ABD gücünün yerini almıştı. Nitekim Moskova’nın bu görüşmelerle temel hedefi tam da buydu…

Görüşme trafiği

Astana görüşmeleri sonrasında liderler arası temaslar bütün hızıyla devam etti. 10 Mart 2017’de Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin bir kez daha yüz yüze görüştüler. İki lider toplantı sonrası yaptıkları basın toplantısında iki ülkenin yaptıkları ticarette milli para birimlerini kullanılması konusunu görüştüklerini ve Türk-Rus Ortak Yatırım Fonu’nu kurduklarını belirtiler. Doların ticaretteki egemenliğini hedef alan benzer bir karara İran ve Rusya arasında da imza atıldığını burada hemen belirtmeliyim. 

10 Mart görüşmesi, iki ülke arasında halının altına ittikleri sorunları gündeme getirdikleri ve iki ülke arasındaki kimi anlaşmazlık alanlarının da tekrar su yüzüne çıkmaya başladığı bir görüşme oldu. Erdoğan ve Putin’in basın toplantısında farklı gündemlere öncelik vermesi; Rusya’nın PYD’nin hem Moskova’daki hem Suriye’deki faaliyetlerine verdiği desteğin devam ediyor olması; çalışma vizesi ve vize muafiyetinin hâlâ sağlanamamış olması ve Türkiye’den gelen gıda ürünlerine uygulanan yaptırımların kaldırılmaması görüşmede gündeme gelen ve hâlâ iki ülke arasında gerilim yaratmaya devam eden sorunlardan bazılarıydı…

Gerilimli ilişki

Rusya ile Türkiye’nin bölgesel hedefleri kimi zaman masada uzlaştırılsa da sahada çoğu zaman birbiriyle çelişiyor. Suriye’deki sorunlara Kırım’ın işgalini, Karadeniz ve Akdeniz’e Rus donanmasının dönüşünü, Rusya’nın niceliksel ve niteliksel olarak güçlü hava kuvvetleri ve füze sistemi ile Türkiye’yi çevrelemesini, konvansiyonel düzeyde baş gösterebilecek sorunlarda Rusya’nın nükleer silahları kullanabilme gücünü ve pek çok başka şeyin yanında Türkiye’nin Rusya’ya enerji bağımlılığını da eklemek gerekir. Üstelik henüz ne çalışma vizesi sorunu ne de vize muafiyeti sorunu çözülebilmiş durumda. Rusya’nın gıda maddelerine yönelik uyguladığı kısıtlamalar da devam ediyor…

Kirpi ikilemi

Türkiye ve Rusya bütün gerilimlere ve ulusal çıkar tanımlarındaki çelişkilere rağmen ilişkilerini ısrarla işbirliği hattında sürdürmeye çalışıyor. Bu iki aktör arasındaki ilişkileri anlamak için Alman felsefeci Arthur Schopenhauer’un “kirpi ikilemi” tezinin mükemmel bir metafor sağladığını düşünüyorum.

Schopenhauer’a göre, çok soğuk bir kış gününde bir araya gelen yalnız kirpiler ciddi bir ikilem ile karşı karşıya kalacaklardır: ya birbirilerinden uzak durarak tek başlarına soğuktan ölecek ya da birbirilerini ısıtmaya çalışırken birbirilerine dikenlerini batırarak canlarını acıtacaklardır. Kirpiler önce donmamak için birbirlerine bir hayli yaklaşırlar, yaklaştıkları anda dikenlerinin farkına varır ve ayrılırlar. Pek çok bir araya gelme ve dağılma döngüsünden sonra, nihayet kirpiler birbirlerine ne fazla uzak ne de fazla yakın olmanın hem soğuğa hem de karşındaki kirpinin dikenlerine karşı korunmada en iyi yol olacağını keşfederler. Ama bu “mükemmel” mesafenin hem öğrenilmesi hem de muhafaza edilmesi zordur.

Türkiye ile Rusya arasındaki yakınlaşmanın ve uzaklaşmanın sadece bugün değil ama tarih boyunca da iki ülkenin Batı ile olan ilişkileri ile at başı gitmesi tam da böyle bir ikilemin sonucu.

İki ülkenin aynı dönemde Batı ile ilişkilerinin gerilmesi yakınlaşma ve işbirliğinin gerekliliğini artırırken; aynı bölgede, benzer ihtiraslara ve çatışan ulusal çıkarlara sahip olmaları da sorunları çoğaltıyor. Ama hiç kuşkusuz bu iki ülkenin ne kapasiteleri ne de Batı ittifakı ile ilişkileri birbirine denk değil. Üstelik ne siyaset ne dış politika sadece ulusal çıkarlardan ve makro siyasi hedeflerden ibaret değil. Rusya ve Türkiye’nin ekonomik, siyasi ve askeri elitleri arasında kurulan iktisadi bağlar belki de her tür ulusal çıkar çatışmasına rağmen iki ülkenin bu bol dikenli ilişkiyi sürdürmesini sağlayan en önemli motivasyon… (2)

 

www.canmehmet.com

Resim: https://www.dailymail.co.uk/news/article-2293350/Apparently-conversation-little-prickly-Fox-hedgehog-filmed-dining-housewifes-garden.html

Kaynaklar:

(1)Daha fazlası için bakınız: https://tr.sputniknews.com/columnists/201702241027398605-turkiyenin-rusya-siyaseti-yok/

(2) Makalenin yazarı: Doç. Dr. Evren Balta, Yıldız Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Öğretim Üyesidir.  Makalenin tamamı için bakınız:  http://www.aljazeera.com.tr/gorus/kirpi-ikilemi-turkiye-ve-rusya-iliskileri  (yazıdaki vurgulamalar tarafımızdan yapılmıştır/canmehmet)

Düşünce ve İfade Özgürlüğü, İstediğinizi İstediğinize İstediğiniz Zaman Söyleyebilmek midir (3)

 

 

Aşağıda Amerika’da yaşanan çok ilginç bir olay ve bununla ilgili verilen karar açıklanmaktadır. Bakalım Amerika’da yaşananlar;  “Nefret söylemi”, savaşa/isyana teşvik mi, Düşünce İfade Hürriyeti olarak mı değerlendirilmiş.

1977 yılında Amerikan Nazilerin kurduğu Nasyonal Sosyalist Partisi (ANSP) genel başkanı Frank CollinsChicago’nun Skokie adlı banliyösünde bir yürüyüş yapacaklarını açıkladı. Ülke ayağa kalktı. Çünkü Amerikan Nazilerin yürüyüş yapmak için koca Kuzey Amerika kıtasında seçtikleri Skokie, çoğunlukla Yahudilerin yaşadığı bir yerdi. Daha da önemlisi banliyöde yaşayan her altı kişiden biri İkinci Dünya Savaşında Nazilerin toplama kamplarında kalmış yani Holokost vahşetini yaşamış insanlardı.

İnsan hakları grupları, aktivist dernekler, medyanın önemli bir kısmı, Chicago halkı, aklı başında, vicdan sahibi herkes, Nazilerin yürüyüş kararına karşı çıktı. Chicago şehrini de kapsayan Cook County bölgesinin mahkemesi, Nazilerin, yürüyüşü, gamalı haç ve Nazi askeri üniformasıyla yapmayı planlamasını gerekçe göstererek bu yürüyüşe izin vermedi.

İşte bu aşamada herkesi şok eden ve ifade özgürlüğü mücadelesinin tarihinde bir dönüm noktası olan sürpriz bir gelişme daha oldu.

Nazi partisi ANSP, Amerikan Anayasasınca garanti altına alınan ‘ifade özgürlüğü’ haklarının ihlal edildiği gerekçesiyle (Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği) ACLU’dan yardım istedi. Bütün gözler ACLU’nun bu başvuruya vereceği yanıta çevrilmişti.

Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği (ACLU), 1920 yılında çoğunluğu hukukçu insan hakları savunucusu bir grup aktivist tarafından kurulmuş, yer kürenin en büyük en örgütlü temel insani haklar ve anasayal hakları savunma örgütü. Bugün büyük çoğunluğu avukat 500 bin üyesi ve 100 milyon doları aşkın bir bütçesi var.

ACLU’nun temel felsefesi, herkesin, temel hak ve özgürlükleri anayasal garantiyi teminat altına aldıkları için ‘Bill of Rights (Haklar Bildirgesi)’ olarak adlandırılan ve Amerikan Anayasasının ek, ilk 10 maddesinde sayılan anayasal ve bireysel haklarını savunmak. ACLU, doğduğunda temel ilgi alanı savaş karşıtlarının ifade özgürlüğünü savunmaktı. 1920’li yılların sonunda sanatçıların ve işçilerin grev haklarına doğru genişledi ilgi alanı. 1930’lardan itibaren siyahlara ve Amerikan yerlilerine yönelik ayrımcılıklar ve ırkçılık da hukuk mücadelesinde önemli bir yer tuttu. İkinci Dünya Savaşı yıllarında Amerika’da yaşayan Japonların toplama kamplarına gönderilmesine karşı büyük bir hukuk savaşı verdi ancak başarılı olamadı. Kilise – devlet ayrılığı (laiklik) on yıllarca en önemli mücadele konularından biri oldu. 1938 yılında, ‘dini inançlarımıza aykırı’ diyerek Amerikan bayrağını selamlamayı reddettikleri için hapse atılan Yehova Şahitlerinin hak mücadelesini ACLU yürüttü. Kamu okullarında zorunlu duaya karşı da en büyük mücadeleyi ACLU verdi…

ACLU avukatları, idam cezasına karşı mücadelede, eşcinsel hakları için mücadelede, 11 Eylül’den sonra ‘İslamcı terörizm’ sanıklarının anayasal yargılanma haklarının sağlanması mücadelesinde, doğum kontrolü hakkı, kürtaj hakkı gibi kişisel mahremiyete ait alanlara devletin müdahalesine karşı mücadelelerde hep ön safta aldılar.

New York’ta Müslümanların istedikleri yerde cami inşa etmesinin engellenmek istenmesine karşı da mücadele ettiler, erotik dergilerin ‘müstehcenlik’ gerekçesiyle yayınlarının engellenmek istenmesine karşı da…

Yine bugün, ABD’de birçok resmi bilgi, ‘devlet sırrı’, ACLU’nun ‘Bilgi Edinme Yasası’nı kullanarak açtığı davalar sayesinde kamuoyu ve medyaca bilinmektedir.

ACLU temel olarak, bir hakkı, ondan kimin yararlanacağından bağımsız olarak ele alageldi. Bunu kuruluş yıllarından beri temel prensip olarak kabul etti. Örneğin 1920’li yılların başında sık sık Ku Klux Klan üyeleri ile karşı karşıya geliyorlardı. Ancak buna rağmen 1923 yılında KKK’nin toplanma hakkını savunmaktan da geri kalmadılar. ACLU, 2011 yılında ABD’ye karşı savaşan Amerikan vatandaşı radikal İslamcıların, yakalanıp yargı karşısına çıkarılma yolu denenmeden İHH’larla hedef gözetilerek öldürülmesini kınadı. Bu çerçevede El Kaide militanı Enver el Awlaki’nin bu şekilde öldürülmesini kınayan bir açıklama yayınlamaktan çekinmedi.

…ACLU’yu 1920’de kuranların, ilk üyesi olanların tamamına yakını sosyalistti. ACLU bu sebeple Amerikan muhafazakar kesimlerinde uzun yıllar ‘solcu – komünist’ bir örgüt olarak anıldı. Komünist Amerikalıların anayasal hakları için uzun yıllar mücadeleler verildi. Bununla beraber, ACLU, Amerikan komünist partileri mensuplarının bazı eylemlerini de, ‘etik ve hukuk’ yönünden eleştirmekten çekinmedi. Fakat ACLU’nun Amerikan kamuoyundaki solcu imajı hiç kaybolmadı. Bugün bile ortalama taşra Amerikalısının gözünde solcu bir örgüt olarak görülüyor. 1988 yılı Başkanlık seçiminde George H. Bush’un, rakibi Demokrat Partili Michael Dukakis’e karşı en yoğun kampanyası, Dukakis’in ACLU üyesi olduğunu tekrarlamaktı. ACLU da buna tepki olarak büyük boyutlu üyelik kimlik kartları bastıracaktı.

İşte 1977 yılında, Skokie’de, Nazi üniformalı ve gamalı haçlı yürüyüşü yasaklanan ANSP’nin destek için başvurduğu ACLU buydu. Kendi tarihinin en çetrefilli hak mücadelesiyle karşı karşıya kalan ACLU’da kısa süreli bir şaşkınlık yaşandı. Ancak çok geçmeden ACLU yönetim kurulu, Nazilerin yürüyüşünün engellenmesinin Anayasal ifade özgürlüğü hakkının (First Amendment) ihlali olduğunu savunarak Nazilerin hukuk mücadelesine destek olmaya karar verdi.

Bu karar ACLU içinde ve toplumda büyük infiale neden oldu. Yahudi Hukuk Birliği (JDL) ile İftira ve İnkarla Mücadele Birliği(ADL), ACLU’nun kararına büyük tepki gösterdi. Bu yoğun tepki ve baskılar ACLU’ya tarihinin en büyük iç çalkantısını yaşattı. ACLU’nun o dönemdeki 120 bin üyesinden yaklaşık 30 bini üyelikten istifa etti. Örgüt, bütçesinin üçte birini kaybetti. Buna rağmen karardan vazgeçilmedi ve Nazilerin ifade özgürlüğü savunuldu. Bana en etkileyici gelen ise ACLU adına hukuk mücadelesini yürüten avukat David Goldberger’di.

Kendisi de Yahudi olan Goldberger, Naziler Skokie’de yürüyerek dindaşlarını rencide edecek olmasına rağmen, ACLU’nun prensibine sadık kalarak Nazilerin yürüme hakkını mahkemede savunabildi. Dava ABD Yüksek Mahkemesine kadar gitti. Yüksek Mahkeme, Goldberger’in itirazlarını yerinde buldu Illionis Yüksek Mahkemesi’nin kararını usulden bozdu. Davayı yeniden görüşen Illinois Yüksek Mahkemesi, daha önceki kararının aksine bu kez gamalı haç taşımanın, ‘fiziksel saldırı’ sayılamayacağı için yürüyüşte taşınmasının ifade özgürlüğü kapsamında olduğuna hükmetti.

ACLU, tarihinin en maliyetli mücadelesini kazandı. Fakat mahkemenin izin vermesine rağmen bu kez Naziler Skokie’de yürümekten vazgeçti. Chicago şehir merkezinde yürüyüş yapıldı. Ve bu yürüyüşe sadece 30 – 40 kadar Nazi partisi üyesi katıldı. Onlar da caddenin iki tarafına toplanan onbinlerce protestocunun arasından yürümek zorunda kaldılar.

O gün ACLU’ya ‘Nazileri savunuyorsunuz diye tepki gösterenlerin çoğu sonraki yıllarda ACLU’nun doğru ve ilkeli bir tutum aldığını kabul ettiler. ACLU’nun aslında Nazileri değil, anayasal ve evrensel hakların dokunulmazlığını savunduğunu teslim ettiler. (1)

“İfade özgürlüğü toplumun ilerlemesi ve her insanın gelişmesi için esaslı koşullardan olan demokratik toplumun asıl temellerinden birisini oluşturmaktadır. İfade özgürlüğü, (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ) AİHS’in 10. maddesinin ikinci fıkrasına bağlı olarak, yalnızca lehte olduğu kabul edilen veya zararsız ya da önemsiz görülen bilgi ve düşünceler için değil, aynı zamanda devletin veya toplumun bir bölümü için saldırgan, şok edici veya rahatsız edici bilgi ve düşünceler için de uygulanır. Bunlar çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleridir ki; bunlar olmaksızın demokratik toplumdan söz etmek mümkün değildir. Bu durum, diğer hususların yanı sıra, söz konusu alanda uygulanan her ‘resmiyet’, ‘koşul’, ‘kısıtlama’ ya da ‘cezanın’ hedeflenen meşru amaçla orantılı olması gerektiği demektir” (Handyside/Birleşik Krallık, 7 Aralık 1976 tarihli karar, § 49) (2)

Üç bölümde yazılanları özetlersek:

İfade özgürlüğü, (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ) AİHS’in 10. maddesinin ikinci fıkrasına bağlı olarak,

Yalnızca lehte olduğu kabul edilen veya zararsız ya da önemsiz görülen bilgi ve düşünceler için değil, aynı zamanda devletin veya toplumun bir bölümü için saldırgan, şok edici veya rahatsız edici bilgi ve düşünceler için de uygulanır. Bunlar çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleridir ki; bunlar olmaksızın demokratik toplumdan söz etmek mümkün değildir. Bu durum, diğer hususların yanı sıra, söz konusu alanda uygulanan her ‘resmiyet’, ‘koşul’, ‘kısıtlama’ ya da ‘cezanın’ hedeflenen meşru amaçla orantılı olması gerektiği demektir”

Diğer bölümlerde açıklandığı üzere;

-Tarihçi Kadir Mısıroğlu, Resmi Tarih Tezine farklı bir görüş getirdiği için başına gelmeyen kalmamış,

-Akademisyenlerden; Prof. Dr. Mehmet Karalı ile, Prof.Dr. Atilla Yayla’da görüşlerini açıkladıkları için analarından emdikleri burunlarından getirilmiştir.

Bizler bu anlayışlarla mı: Demokratik toplum olacak, ilim sahiplerini araştırmacıları destekleyecek, yüreklendireceğiz?

Bitirirken bir kez daha tekrar edersek:

Geçtiğimiz günlerde Necmettin Erbakan Üniversitesi Havacılık ve Uzay Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mehmet Karalı Twitter hesabından yaptığı paylaşımda:

“İlan ediyorum; Aile hayatına yönelik, bazı politikaları yanlış buluyorum. İyi bir çocuk yetiştirmek, iyi bir ev hanımı olmak, bakan ya da başkan olmaktan veya başarılı bir iş kadını olmaktan çok elzemdir. Yerel seçimde hiçbir kadın belediye başkanı adayına oy vermeyeceğim dediği için sanal ortamda linç edilmiş, o da gelen  tepkiler üzerine istifa etmiştir.

Prof. Karalı, ABD-Virginia Commonwealth Üniversitesinde Boeing ve General Motors firmalarına ait projelerde görev aldığı için oradaki kadınların çalışma şartlarını incelemek fırsatı bulabilmiştir.

İhtimaldir ki, görüşlerini bu deneyimleri ışığında dile getirmiştir.

Kendimize şunu sormamız gerekmektedir?

Biz, kumdan bir kalede mi yaşıyoruz? Yaşıyoruz ki, farklı olana tahammül edemiyoruz?

www.canmehmet.com

Resim:Tarafımızdan hazırlanmıştır.

Düşünce Özgürlüğü Göstermelik mi İnsanlar Neden Başkalarının Görüşlerine Saygı Duymaz (2)

 

 

Bazı insanlar doğru görüşün kendilerinde olduğunu düşünür. Çünkü çoğu insan göreceli ve tek görüşlü düşünmeye eğilimlidir. Bu da onların kendi bakış açılarını başka açılardan düşünmelerini engellemektedir.

Bir şeyi düşündüğümüzde, bakış açımız bizim neden haklı olduğumuz konusunda bize çok net bir şekilde mesaj verir.

Biz, mantığımıza göre bir dizi nedenden yola çıkarak bir sonuca ve görüşe varırız. Bu sonuç bizim için ‘doğru’ değil, en doğru’dur.

Bu anlayış, mantık kurgusu çoğunluk için böyledir.  Ancak, insan, farklı bir görüşe sahip bir kişinin de bu şekilde bir sonuca gittiğini düşünemez.

Bu nedenle, farklı görüşün nedeninin anlaşılmaması, bir kimsenin farklı bir düşünceye ya da bakış açısına nasıl ulaşıldığını kavrayamaması, onun diğerine saygı duymamasının nedeni olmaktadır.

Bazı insanların farklı bakış açılarına saygı gösterememesinin bir başka nedeni, belirli bir bakış açısına karşı önyargının kendilerine yerleşmiş olmasıdır.

Örneğin, bir çocuk olarak Ali’ye fikir veya görüş açısından, M’nin yanlış olduğu söylenirse, Ali’de M düşüncesine karşı bir önyargı oluşur. Ve bu fikir Ali’de zaman içerisinde yeteri kadar derinde kökleşir.

Ali büyüdüğünde bu fikri, ve yanlışlığını tartışmayacak, başka fikirlere kapalı halde olacak ve asla sorgulamayacak; M düşüncesini anlayamayacak ve dolayısıyla ona saygı duymayacaktır.

Sonuç olarak, insanların başkalarının görüşlerine saygı göstermemeleri, sadece bir görüşün “doğru” görüş olabileceğine inandıklarındandır.

Bu çeşit insanlar, farklı düşünceyi anlamak adına, bir fikri tartışmak dahi istemezler. Çünkü belirli görüşlere karşı önyargıları vardır.

Düşünce ve İfade Hürriyeti Neden Önemlidir?

Konuşma ve ifade özgürlüğü, içinde yaşanılan bir toplumun ne kadar özgür olduğunun da bir göstergesidir.

A Ülkesindeki yasalar, kişinin özgürce her konuda düşüncesinin açıklamasını engelliyorsa, o toplumda yaşayanlar da, özgürce açıklanan bu fikirlere karşı çıkacaktır.

Açık ifadesi ile, A Ülkesi, belirli konularda halkını önyargılı yapmış ve farklı düşünmesine engel olmuştur.

 

Devam edecek

-Batıda düşünme ve ifade özgürlüğü kastedilen manası ile var mıdır? Yoksa orada da çıkarılan yasalar; sermayeye, düzene, güçlüye ve sömürü için çıkarılan savaşlara, teröre kılıf mı olmaktadır?

www.canmehmet.com

Resim: Tarafımızdan hazırlanmıştır.