Geleceğini Kendi Gerçeğinde Aramayan Toplumlar, Başkalarının Duvarına Tuğla Olurlar (2)

“Batılaşmak” doğru bir ifade değildir. Doğru olan: “Çağdaşlaşmak” olmalıdır.

 

Sömürge toplumlarında, sömürünün bitmemesi adına size sorgulama yaptırmazlar. Ancak, şüpheci yaklaşımla sorgulamadığımız her mesele bizim için bir çukur; sorguladığınız her mesele de, bizim için olayları daha iyi görebilmemize imkân sağlayan bir yüksek tepedir.

Bir Devlet’in kalıcı ve başarılı olabilmesi, ancak onu oluşturan halkın ortak kültür değerleri üzerine kurulmasıyla mümkündür.

Sabahattin Selek, (*) “Anadolu İhtilâli” isimle eserinde, Osmanlı’nın Tasfiyesi’nden sonra kurulan devleti anlatmaktadır :

“…Anadolu İhtilali bir halk hareketi değildir. Bazı kimseler, bunu, millî burjuva hareketi olarak vasıflandırmışlardır. Bu iddiada da, büyük bir gerçek payı yoktur. Türkiye’de batı burjuvazisi gibi şuurlu ve teşkilâtlı bir sınıfın bugün bile bulunmayışı, kanaatimizi doğrulamaya yeter. Anadolu burjuvalarını millî hareket içinde olduğu kadar, dışında da görmekteyiz. Gerçi, Yeni Türkiye’nin kuruluşunda ve şekillenmesinde, burjuvazinin önemli etkisi olmuştur.

Ama, bu vakıadan, Anadolu İhtilâlinin bir burjuva ihtilâli olduğu hükmüne varılabileceğini sanmıyoruz.

Anadolu İhtilâli, aslî unsuru İttihatçılar (asker ve sivil) olan bir karma kadronun, daha doğrusu bir aydın ekibin yarattığı ve yürüttüğü bir harekettir. Buna, yabancı yazarlardan bir çoğunun da işaret ettiği gibi seçkinler hareketi diyebiliriz.

…Anadolu İhtilâlinin öncüleri ve yöneticileri de pek az farkla, aynı fikir çizgisinde bulunuyorlardı.

Başlangıçta, ihtilâlin hazır bir ideolojisi ve yetişmiş bir ideoloğu yoktu.

Hareketin şefi, aynı zamanda ideolog olmak zorunluğunda idi. Ve ihtilâlin ideolojisi, hareketle beraber, hattâ hareketin arkasından gelmişti.

Bu sebeple, Yeni Türkiye’nin kuruluşunda, ideoloji çok defa günün şartlarına uydurulmuştur. (1)

Ahmet Ağaoğlu’nun “Hâkimiyet-i Milliye” gazetesinde çıkan bir seri yazısı, bize bu hususta derli toplu bir fikir vermektedir.

10 Mayıs 1922’de başlayıp, 15 Ağustos 1922’de biten bu yazı serisinde ileri sürülen endişe ve yapılan tahlilleri, millî hareketin resmî organında yayınlandığı için, yalnız Ağaoğlu’nun görüşü olarak kabul etmek mümkün değildir.

Bu bakımdan, zaferin hemen eşiğinde yayınlanan seri yazının önemli kısımları üzerinde duracağız. (2)

Ağaoğlu, “İhtilâl mi, İnkılâp mı?” başlıklı yazılarının ilkine şöyle başlamıştır :

” – Biz neyiz ? Nereye doğru yürüyoruz ?

– Geleceği nasıl düşünüyoruz ?

– Ufkun öte tarafında bizi ne bekliyor ?

– Memleketimiz ve halkmız için, gelecekte ne gibi bir hayat tasavvur ediyoruz ?

Özetle, hangi ülkünün gerçekleşmesine doğru yürüyoruz ?”

Yazı serisi, bu soruların cevaplarını araştırmakla uzayıp gittiği halde, sorular cevapsız kalmıştır. Fakat yazar, o günlerde herkes için meçhul olan bu soruların niçin cevaplandırılmadığını kesinlikle söylemiştir : Düşünürümüz ye ideoloğumuz yok.

“Birleştiğimiz tek nokta; vatanı kurtarmak, millî varlığımızı ve istiklâlimizi sağlamak.” diyen Ağaoğlu, “bunu sağladıktan sonra ne olacak?” sorusunu ortaya atmaktadır.

Türkiye’de, günümüze kadar gelmiş her ihtilâlde, “hele bir yıkalım, sonra düşünürüz” parolası hâkim olduğu gibi, Ağaoğlu’nun belirttiğine göre o günlerin parolası şöyledir :

“Bir kere düşmandan memleketi kurtaralım, sonra, bu hususları düşünürüz.”

…Olayların gelişmesinden, millî hareketin, cumhurî bir millî devlete yöneldiği anlaşılmaktaydı. Fakat bütün bunlar, Ağaoğlu Ahmet Bey’in şu acı gerçeği görmesine engel olamamıştı :

“Millî hareket, ne bir nazariyenin, ne de bir felsefe akımının, ne de belli bir siyasal ve sosyal eğilimin mahsulüdür.”

Ağaloğlu’nun düşünme istidadı olan kafaları sarsmak ve açıkça belli ki, henüz idrâk etmemiş olanlara, yeni düzende bir devletin kurulmakta bulunduğunu anlatmak isteyen 18 & 24 Mayıs ve 1 Haziran 1922 tarihli yazılarında, Millî Hareketin ortaya koyduğu gerçekler tasnif ve tahlil edilmiştir. Ağaoğlu’na göre bu gerçekler şunlardır :

1- İstanbul, yöneticilik ve önderlik görevini kaybetmiştir.

2- Osmanlı devletinin cevheri Anadolu’dur; fakat Anadolu, imparatorluk manzumesi içinde dışa düşmüştür.

3- Saray ve Bab-ı Âli İflâs etmiş, madde ve manâ olarak yıkılmıştır.

4- Anadolu halkının şimdiye kadar fark edilmemiş bir özelliği ve değeri vardır.

Bu yazı serisinde yazar nihayet, kurulacak devlette hükümet şeklinin ne olabileceğini araştırmakta ve çeşitli ihtimaller üzerinde durarak, batı tipi demokrasiyi en uygun hükümet şekli olarak tavsiye etmektedir.

Ağaoğlu’nun makalelerinde Osmanlı Devleti düzeni, medrese ve tekke, toplumun sosyal yapısı, halkçılık, demokrasi ve Marksizm yer yer incelenmekte, memleketin anlaşılmıyan fikrî bir herc-ü merç (karışıklık) içinde yuvarlandığı belirttikten sonra, şu yol gösterilmektedir :

“Kalple, hisle doğulu olmak; kafa ile batılı olmak”.

“Kültür bakımından Türk-İslâm kalmak ve uygarlık bakımından Avrupalı olmak”. (3)

* * *

Sebahattin Selek, CHP kültüründen (mutfağından) gelen birisi olarak, şahit olduklarını aktarmış ve araştırmacılar için önemli bir eser bırakmıştır.

Onun yazmadıklarını, belki de yazmak istemediklerini biz yazarak, araştırmacılar adına sormuş olalım :

Peki, Yeni Devlet (Cumhuriyet) kurulurken, hareketin içerisinde olan Yabancı Elçilikler ve Yahudiler nereye oturtulacaktır?

Örneğin :

– Bir Emanuel Karasu : Selanik Milletvekili-İtalyan Vatandaşı, İttihat – Terakki üyesi.

– Bir Halide Edip : (**) Türkçü Yazar, (Yahudi) ABD’li Misyoner Cyrus Hamlin’in kurduğu Robert Kolej mezunu.

– Bir Moiz Kohen : (Bilinen adı ile) Türkçü Munis Tekinalp (***) Bir haham’ın oğlu ve İttihat – Terakki üyesi.

– Bir Hayim Nahum :  İstanbul ve Mısır Hahambaşısı (hakkında geniş bilgi aşağıda verilmiştir).

– Rusya ve o sırada ülkemizi işgal eden İtalya, Fransa ve İngiltere’nin, Milliyetçi Ankara Hükümeti’ne (maddi-manevi) yardımları ve hangi amaçla yaptıkları belli olmayan büyük ölçüdeki destekleri ?..

Burada araştırmacılara çok önemli bir görev düşmektedir.

Özellikle Yahudiler, Osmanlı İmparatorluğu’nun Tasfiyesinde ve Yeni Devlet’in Kurulmasındaki kurgularda (planlarda) hangi amacı taşımışlardır ?

Neden özellikle, “Türkçülük-Milliyetçilik” Fikrî Temel’inin oluşturulmasında büyük çaba harcamışlardır ?

Bunların ortak paydası neden “Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılması / tasfiyesi, özellikle de Cumhuriyet ve Lâik sistemin getirilmesi, yerleşmesi”dir ?

Hareket noktalarında, nihai hedeflerinde ne vardır ?

Genel çerçevede bakıldığında görülen, Yeni Devlet ile ilgili Kurucu Felsefenin, “Kervan yolda düzülür!” anlayışı ile, önceden bir “Fikrî Temel” hazırlığının olmadığı ve ilerleyen süreçte, el yordamı (hatta büyük ölçüde iç ve dış telkinlerle) oluşturulduğudur.

Ve Yeni Devletin (Cumhuriyetin) kuruluşunda büyük emekleri olduğu iddia edilen Yahudi Hayim Naum (Nahum)… Meraklıları için önce kaynağımızı verelim :

Haberin (röportajın) yayımlandığı tarih ve kaynak : 10 Kasım 1919. The New York Times gazetesi.

Haberin Orijinal Bağlantısı : http://query.nytimes.com/mem/archivefre /pdf?res=9F05E2DF1E38EE32A25753C1A9679D946896D6CF

(Hahambaşı Nahum) KEMAL PAŞA’YI VATANSEVER BİR TÜRK OLARAK ADLANDIRIYOR

Türkiye Hahambaşısı, (Türk) Ulusalcıların, Müttefikleri (bizim notumuz: İtilaf Devletleri) Tehdit Etmediğini Söylüyor

WİLSON FORMÜLÜNÜN UYGULANMASI

(Hahambaşı) Ulusalcıların, Sadece Tamamen Türk Nüfusunun Bulunduğu Bölgeleri Kontrol Etmek İstediklerine İnanıyor.

Yazar : EDWIN L. JAMES.

(Paris, 09 Kasım.) The Matin (gazetesi) bugün, Türkiye Hahambaşı olan (Haim) Nahum Efendi ile yapmış olduğu uzun bir röportajı yayınlıyor. İstanbul’dan yeni gelmiş olan Hahambaşı, Türkiye’deki ulusal hareketin, müttefiklere karşı yönlenmemiş olduğunu ifade ediyor. Açıklaması, Türkiye’den gelen diğer raporlarla örtüşmüyor olsa da, the Matin (gazetesinin) işaret ettiği gibi, onun fikri saygıyla karşılanmalıdır. Savaş boyunca, Türkiye’deki Yahudi Birliği’nin 30.000’den fazla öğrencisi bulunan 75 adet okulunu devam ettiren adamın becerisini takdir ediyor.

Hahambaşı, “Ulusalcı hareketin Mustafa Kemal’i, bir gerçekliktir” dedi. “Anadolu’daki tüm Türk nüfusu onunla birlikte. Eski düzenli ordunun kalıntılarından ve gönüllülerden oluşan, –sanıldığı kadar güçlü olmasa da- bir ordusu var. Bir miktar harp malzemesi var ve daha fazlasının elde edilmesinin de bir anlamı yok.”

“Bana bu hareketin Müttefikler için, özellikle de Suriye’nin büyük bir bölümünü, Kilikya’yı ve birkaç Türk vilayetini mandası altına almış olan Fransa için tehlikeli olup olmadığını soruyorsunuz. Açıkçası, buna inanmıyorum. Sebeplerim de şunlardır : Ulusalcıların hareketi, yarı resmi olmayı başardı. Damat Ferit Paşa kabinesi zamanında, Mustafa Kemal bir asiydi. Müşir Rıza Paşa’nın başkanlığındaki kabine içinse bir iş ortağı. Mustafa (Kemal) bir maceracı ya da bir fanatik değil. Türkiye’nin uluslararası durumunun ne kadar tehlikeli olduğunun bilincinde ve bunu daha kötü hale getirecek hiçbir şey yapmaz. Hükümetine bağlı ve (hükümetin) emirlerine itaatsizlik etmiyor. Onun programı, Wilson Prensibinin bir uygulamasıdır; bir başka deyişle, Osmanlı bölgeleri Osmanlı olarak kalmalıdır, daha fazlası değil.“

“Eğer bazı Arap hoşnutsuzlar, İngiltere ve Fransa’ya karşı bir mücadele için Mustafa Kemal’den destek bulduklarını söylüyorlarsa, onlara inanmayın. Ya sizi tuzağa düşürmek ya da sizi yanlış  yönlendirmek istiyorlardır. Eğer tamamen Türk olan bölgeler için geçici bir anlaşma yolu bulunursa, Türk Ulusalcılarından bir tehlike gelmez. Ve inanıyorum ki, diplomatların çalışmalarının işe yaramasını ummadan (önce), tüm ilgililerin yararına olacak tatmin edici düzenlemeleri yapmak mümkündür. Bugün Türkiye’yi işgâl etmek için büyük ve masraflı orduları getirecek olan bir ülke var mıdır ? ”

“Bugün Türkiye’nin sorunlarının çoğu, belirsizlikten kaynaklanıyor. Türkiye’nin geleceğini hızlı ve iyi şekilde planlayın, sizin şartlarınıza uyacaktır ve sükûnet geri gelecektir. İstanbul’daki gıda durumu iyileşiyor. Bir somun beyaz ekmek, 18 kuruştan, yani yaklaşık 2 franktan alınabilir. Sebzeler bollaştı ve Türkiye gıda konusunda büyük bir sıkıntı çekmiyor. En büyük kriz, ev konusunda yaşanıyor. İstanbul’daki birçok yangının sonucu olarak, 40.000 insanın barınağı yok. Devletin, görev yükü sıklıkla üç katına çıkan bir görev ordusunu desteklemesi gerekiyor. Genel bütçe, 30.000.000 liradan 70.000.000 liraya yükseldi ve gelirler büyük ölçüde azaldı.”

“Fakat bu durumda umutsuz bir hâl yok; barışın gelişiyle ve Müttefiklerin (itilâf devletlerinin) de yardımıyla Türkiye, yüksek akla sahip bir Sultan’ın yönetiminde, Doğu’nun düzeninde etken ve yine müreffeh, borçlarını ödeyebilen bir ülke olabilir.”

Ve “1947’de yayın hayatına başlayan “Türk Yahudi basınının tek temsilcisi ŞALOM,” gazetesinden de bir alıntımız var.

Baş Haham Haim Nahum Efendi

Tarih 14 Kasım 1960; Radyo Kahire şu mesajı yayınladı : “Haim Nahum, 1925 yılından bu yana Mısır Yahudilerinin Hahambaşı olan Kahire’de bugün 88 yaşında öldü.”

“Haham Nahum hem Türkiye hem de Mısır’daki devlet başkanları ve bakanlardan çok istifade etti. Yahudi ve Müslüman tarihi ile Semitik dili konusunda uzman olan Haham Nahum, 22 yıl önce görme yetisini kaybetmişti.

Manisa’da doğan Haham Nahum, lisans eğitimini İstanbul’da tamamladıktan sonra, Paris Üniversitesi’ni ve Fransız Yahudi Din Yüksek Okulu’nu bitirdiğinde, 1897 yılında Haham unvanını kazanmıştır.O tarihte İstanbul’da değişik dini ve lâik okullarda öğretmen olarak çalışan haham, 1908’de Osmanlı Hahambaşı’lığına seçildi ve Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar bu görevi sürdürdü.

1924 yılında Kahire’ye taşındı ve ertesi yıl Mısır Baş Hahamı seçildi.

Bununla birlikte, Baş Rahip Haham Nahum Efendi’nin hem Osmanlı İmparatorluğuna hem de Cumhuriyete olan katkılarına değinmek ve genişletmek gerekiyor.

Savaşın bitiminde Sadrazam İzzet Paşa, Hahambaşı’yı Avrupa ülkelerine göndererek, devam eden barış görüşmeleri sırasında Osmanlı’ya destek verebilecekti. Hem görevdeki çatışmalar nedeniyle, hem de ülkedeki giderek gerginleşen siyasi durum nedeniyle, bu göreve geri döndüğünde Rabbi Nahum Efendi 1919’da Paris’te yerleşmeye karar verdi.

Oraya vardığında, bu ülkeye destek vermeye devam etti. Özellikle zamanın en popüler gazetelerinden biri olan “Le Matin” de yayınlanan bu makalelerle, Türkiye’nin Avrupa’nın en yakın müttefiki ve güvenilir bir arkadaş olabileceği konusundaki inancı sürekli olarak belirtildi. Yazı yazmakla kalmadı, Fransız yetkililerle ve diğer ülkelerin bu konudaki elçileri ile da sürekli görüştü.

Kasım 1922’de, Lozan’daki barış konferansının yapılacağı belli olduğunda, Haim Nahum Efendi, müzakerelere katılan delegasyonla danışmanlık yapmak üzere TBMM tarafından davet edildi. Bu görevi kabul eden Haim Nahum, konferansın başarıyla sonuçlanmasını sağlamak için tüm bilgi ve görüşmelerini müzakerelerde kullandı. “ (4)

Konuyu biraz daha açalım :

15 Ocak 1924 tarihinde İngiltere Kralı V. George, Avam Kamarası’na yaptığı açış konuşmasında, Lozan’ı ilgilendiren bir kanun tasarısının derhal görüşülmek üzere Parlamentonun gündemine geleceğini belirttikten sonra şu çarpıcı cümleyi sarf eder :

– “Bu tasarı kabul edilir edilmez Lozan Antlaşması onaylanmış olacak ve YENİ BİR ÇAĞ AÇILACAKTIR (metin daha sonra; “YENİ BİR BARIŞÇIL İLİŞKİLER ÇAĞI AÇILACAKTIR”  olarak değiştirilmiştir. ) (4)-(5)-(6).

İngiltere Kralı’nın, “yeni bir çağ açılacaktır (!)” ifadesinde kastettiği, acaba,

Fatih Sultan Mehmed’in açtığı çağ’ın kapatılması ile açılacak olan yeni bir çağ’mıdır?

Bunların, Ayasofya’nın müzeye dönüştürülmesiyle veya,

Tüm inanışların liderleri yerlerinde bırakılmasına rağmen,

Hilâfet makamının kaldırılarak, İslam Dünya’sının temsilcisiz bırakılmasıyla bir ilgisi var mıdır?

İnönü’nün  Lozan görüşmelerinin yapıldığı dönemlerde bir dönüşü esnasında, Atatürk’le baş başa trende görüştüğü konu da bu olmalıdır.

– “Ya Hilafeti kaldırırsınız…”

– “Ya da !…”

-“Hayim Naum, Londra’da, derhal Lord Kürzon ile temas aradı ve temin etti. O zamanki İngiliz politikasının nâzımı mevkiinde bulunan bu Lord, nesebinin (soyunun) bir tarafıyla Yahudi idi. Hahambaşı, davayı aynen kabul etmek için bütün şartlara malik bulunan Lord’u, ancak Türkiye’ye bazı ivazlar (ödünler) vermek ve istiklâlini kabul etmek mukabilinde ona, islâmiyete arka döndürtmenin mümkün olacağı mevzuunda ikna etti. Böylece Türkiye’de, İslâm âlemi üzerinde nüfuz ve ehemmiyet ifade edecek hiçbir vasıf kalmayacaktı.

Hayim Naum, İngiliz Lord’una, milyarlarca Sterlin ve yüz binlerce insan feda ederek elde edilemeyecek bir kazancı, basit ve bedava bir formülle takdim ediyordu.

Hayim Naum’un son sözü şu oldu :

– “Türkiye’nin mülk-i tamamiyetini kabul ediniz; onlara ben, İslâmiyet temsilciliğini (kenara) attırmayı kabul ve taahhüt ediyorum!”

– İleride, ileri bir müverrihin (tarihçinin) en ince noktalarına kadar teyit edeceği ve kaynakların en emininden devşirdiğimiz bu bilgiye ilâveten kaydedelim : Lord Kürzon, Hahambaşının bu teklifi karşısında o kadar heyecana düştü ki, bir İngiliz politikacısına yakışmayacak bir tarzda hislerini belli eden bir taşkınlık gösterdi, elini hararetle uzatıp teklifi kabul ve Hayim Naum’u tebrik etti.

– Bunun üzerine Hayim Naum, derhal koşar adımla Lozan yolunu tuttu. (o sırada) İsmet Paşa Lozan’dadır ve o güne kadar hemen her devletle anlaşmış olduğu halde, bir türlü İngilizlerle anlaşmanın çaresini bulamamıştır. Şüphesizdir ki, Ankarayla beraber, hiçbir tertipten haberdar değildir.

– Hayim Naum, derhal İsmet Paşa ile bir konuşma yaptı ve onunla, geceleyin, geç vakitlere kadar beraber kaldı. Son derece nazik, gizli ve hileli bir dil kullanan Hahambaşı, teklifini, Türk Murahhaslar Heyeti Reisine, mümkün olduğu kadar zehirsiz ve yumuşak şekilde bildirdi. Heyet Reisi, hayretler içinde, bu teklif ve telkine şu cevabı verdi :

– “Meseleyi Ankaraya bildirip mütalâa (görüş) ve direktiflerini aldıktan sonra size cevap verebilirim.”

Ve İsmet Paşa, teklifi, şifreyle Ankara’ya bildirdi.

Ankara’daki Devlet ve Hükümet Başı, haberi alır almaz, derhal Hayim Naum’un Ankara’ya gelmesi talimatını gönderdi.

Hahambaşı hemen Türkiye yolunu tuttu. Amerika’da giriştiği propagandalar muktezası (gereği) olarak, büyük ve son derece sempatik bir Türk dostu tavrını almayı unutmamıştı.

Hayim Naum’un davaya verdiği ehemmiyet derecesini düşünün ki, kendisi aile efradına fevkalâde düşkün bir kimse olduğu ve ailesi Haydarpaşa taraflarında oturduğu halde, bunca hasrete rağmen onlara bir “Nasılsınız ?” bile diyememiş, Sirkeci garından inip, doğru(ca) Haydarpaşa garında trene atlamış ve dosdoğru Ankara’yı boylamıştır.

Lozan’da İsmet Paşa, maiyetinden birine, bir gece evvel Hahambaşının kendisine geldiğini; şu şu, şu, şu tekliflerde bulunduğunu anlatıyor ve o zat ile Paşa arasında, aşağıdaki konuşma geçiyor :

– Yahu, bu kerata bize İslâmi temsilciliğimizi kaldırtmak istiyor.

– Hiç olacak şey mi bu ?

– Vallahi öyle…

– Ya ne olacak şimdi?

– Ankara’ya yazdım, bakalım ne cevap verecekler ?..

Hayim Naum Ankara’da bir gece kalıp, derhal İstanbul’a dönüyor ve Ankara’dan aldığı talimatı hamil olarak (taşıyarak) Lozan’a damlıyor.  (8)

Devam edecek…

www.canmehmet.com

Teşekkür: Konu ile ilgili makalelerin İngilizceden Türkçeye tercüme edilmesine değerli katkılarından dolayı evladım Yılmaz Tamer Argüç’e teşekkür ediyorum.

(*) Sebahattin Selek (1921 -1990), Türk yazar ve siyasetçi. Tokat’a bağlı Erbaa ilçesinde 1921 yılında dünyaya gelen Selek, Erzincan Askeri Ortaokulu’nu, Bursa Askeri Lisesi’ni ve daha sonra da Kara Harp Okulu’nu bitirdi. Mezun olduktan bir süre sonra da subay olarak orduya katıldı. Ancak fazla uzun sürmeden 1944 yılında bu işinden ayrılarak 1947-50 döneminde Ant gazetesinde ve sonrasında Cumhuriyet Halk Partisi’nin İşçi Bürosu’nda görev aldı. Ardından 1957 yılında Selek Yayınevi’ni kurdu. 27 Mayıs Darbesi sonrasında da Basın İlan Kurumu’nda kurucu genel müdür olarak göreve başladı. 1940’ların ikinci yarısında CHP İstanbul İl Başkanlığı bünyesinde işçi bürosu oluşturulmuştur. Başkanlığına CHP il örgütünden Dr. Rebii Barkın, genel sekreterliğine yine CHP örgütünden Sabahattin Selek getirilmiştir. Sebahattin Selek, 1966 yılında Anadolu İhtilali adındaki eseriyle Yunus Nadi Ödülü’nü kazandı. Daha sonra da 1973-77 yılları arasında CHP Ankara milletvekili olarak mecliste görev yaptı.

(**) Halide Edip Adıvar (1884 -1964) Türk yazar, siyasetçi, akademisyen, öğretmen. Halide Onbaşı olarak da bilinir. Halide Edip, 1919 yılında İstanbul halkını ülkenin işgaline karşı harekete geçirmek için yaptığı konuşmaları ile zihinlerde yer etmiş usta bir hatiptir. Kurtuluş Savaşı’nda cephede Mustafa Kemal’in yanında görev yapmış, sivil olmasına rağmen rütbe alarak bir savaş kahramanı sayılmıştır. Savaş yıllarında Anadolu Ajansı’nın kurulmasında rol alarak gazetecilik de yapmıştır.

MERAKLISINA NOT : Halide Edip için “Yahudi” olduğu iddiası vardır. Kaynak için bakınız; “I.Dünya Savaşı Yıllarında İngiliz istihbarat Raporlarında Fişlenen Türkiye”  Doç. Dr. Bülent Özdemir.  Sahife 50.

“Halide Hanım  bir kadın. Türk kadınının oy kullanma hakkını savunan bir Yahudi. Cemiyet yanlısı. Tanin’de yazmakta. Çok iyi bir romancı.” denilmektedir. Daha fazlası için bakınız :    1) http://www.canmehmet.com/robert-kolej-dosyasi-bir-misyoner-okulu-bir-imparatorlugun-hakkinda-gelebilir-mi-3.html     2) http://www.canmehmet.com/robert-kolej-dosyasi-arsa-satan-adam-kiyamete-kadar-onlarin-can-sesini-dinlesin-6.html

(***) Munis Tekinalp: (Moiz Kohen, 1883, Serez – 1961, Nice), Türk milliyetçilik akımının önde gelen üyelerinden olan yazar ve düşünürdür. Tekinalp, 1883’te Serez’de, bir hahamın oğlu olarak Yahudi bir aile içinde “Moiz Kohen” adıyla dünyaya geldi. İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne üye oldu. Selanik’te çıkan Asır adlı bir Türkçe gazetede yazılar yazdı. Balkan Savaşı’ndan sonra İstanbul’a geldi. İsmini “Munis Tekinalp” olarak değiştirdi. 2004 yılında Liz Behmoaras tarafından kaleme alınan Bir Kimlik Arayışının Hikâyesi adlı kitap Munis Tekinalp’in yaşam öyküsünü konu almıştır. Tekinalp hakkındaki en önemli kitap Jacob M. Landau tarafından kaleme alınan Tekinalp: Bir Türk Yurtseveri (1996) başlıklı kitaptır. Kitapta Tekinalp’in II. Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e uzanan düşünsel serüveni, hem kendi yazılarından örneklerle hem de Landau’nun değerlendirmeleriyle izlenebilir. (Moiz Kohen bilgileri, Vikipedi’den naklen).

(1) Anadolu İhtilali, Sahife : 702.

(2) A.g.e : S.703.

(3) A.g.e.

(4) http://www.salom.com.tr/haber-96099-chief_rabbi_haim_nahum_effendi.html

(5) http://www.haber7.com/haber/20101208/Israilliler-Ingiliz-General-Allenbyyi-nicin-sever.php

(6) Fransız komutan D’esperey, Fatih’in İstanbul’a girişine gönderme yaparak Türklere, Fatih’ten Pera’ya kadar düzenlenmiş zafer alayı ile de diğer işgal ordularına mesaj vermiştir. D’Esperey’in girişi, o denli gürültülü ve küstahça yapılmıştır ki; Süleyman Nazif’in, Hadisat’da ünlü ”Kara Bir Gün” başlıklı yazısını yazmasına yol açar. (Prof.Dr. Yaşar AKBIYIK, M.Mücadelede Güney Cephesi – Maraş, Atatürk Araştırmaları Merkezi, 1999 – Ankara, Sina AKŞİN, İstanbul Hükümetleri Ve Milli Mücadele. Cem Yayınevi)

(7) “Mustafa Armağan, Zaman gazetesinde 4 Mart 2012 günü “Hilafetin Kaldırılmasını İngilizler mi İstemişti?” başlıklı bir yazı yayınladı. Armağan yazısında “hilafetin kaldırılması ve laikliğe gidiş, daha Lozan’da dayatılmış, Türkiye’nin kurulmasına bu şartla izin verilmişti” fikrini ileri sürüyor ve bu fikri desteklemek için gösterdiği delillerin arasında, İngiliz arşivlerinde bulduğunu ve ilk defa yayınlandığını söylediği bir belge (CAB/23/46, s. 424) dikkat çekiyor.

(8) Büyük Doğu Dergisi, 21-28 Ekim 1949, Sayı : 2-3. (Vesikalar Konuşuyor, Büyük Doğu Yayınları, 1. Baskı / s. 96-104).

Geleceğini Kendi Gerçeğinde Aramayan Toplumlar, Başkalarının Duvarına Tuğla Olurlar (1)

“Tarih kitaplarına inanmayın. Çünkü onları yazanlar kahramanları asanlardır.”

 

Zihin tembeldir. Alışkanlıklarıyla yaşamayı sever. Alıştırıldığından uzaklaştıkça ürperir, şüphe cehennemine düşer. Ancak, şüphe cehennemine düşerek yanmadan, doğrulara ulaşmak da mümkün değildir.

Batı felsefesi insanı ikiye ayırır :

Sahip olanlar” ve “Sahip olmayanlar”.

Sahip olmayanlar, sahip olanların kazanlarının yakıtlarıdır.

Her birey, bir diğerinin rakibidir.

Yani insan, insanın kurdudur.

Böyle bir hayatta çatışma kaçınılmazdır.

“Piyasanın, bütün toplumsal ilişkilerin düzenleyicisi haline geldiği toplumlarda her birey bir rakiptir; hiçbir topluluk söz konusu değildir”. Thomas More’un da yazdığı gibi :

– “Bir bireyin sahip olduğu şeye eklediğiniz şeyin, komşusundan aldığınız şey” olduğu yerde, yalnızca bireysellik zafer elde eder. Bu bireyselliğin tersi, topluluktur (cemaat). Yani, her üyesinin diğerlerinden sorumlu olduğu toplumdur.”

– Tarihin “sahip olanlar” ile “olmayanlar” arasında tanık olduğu en korkunç kopuşa halâ “Demokrasi” denilmektedir.

– “Serbest müdahale” ve “serbest piyasa” bahanesiyle en güçlülere, insanlık dışı diktalara, zayıfların yutulmasını sağlayan diktalara izin veren bir sisteme hâlâ ‘özgürlük’ denilmektedir.”. (1)

Neticesi ile Batı tipi gelişme, yakıt olarak insanı kullanmaktadır.

Buna nükleer silahlar da dahildir.

“İlk atom bombası 6 Ağustos 1945’te Hiroşima’ya atıldı. Şehrin büyük bir kısmı yerle bir olurken, yaşayanların dörtte biri olan yaklaşık 80.000 insan öldü.

Üç gün sonra, 9 Ağustos’ta, ikinci atom bombası Nagazaki ye atıldı. Hiroşima’ya atılan bombanın haberi, Potsdam Konferansı’ndan dönmekte Truman’a denizde verildi.

Japonların deniz filosunda bulunan gemilerin onda dokuzu ya batmıştı ya da kullanılacak durumda değildi, hava ve deniz kuvvetleri felce uğramıştı, endüstrisi tahrip olmuştu, halkın yiyecek stokları giderek tükeniyordu,

Churchill’in söylediği gibi, Japonların çöküşü artık kesindi.

Amerika Birleşik Devletleri’nin Deniz Kuvvetleri Komutanı olan Amiral King :

– “Japonların sadece denizde ablukaya alınması bile, onları açlığa mahkûm edeceğinden, teslim olmalarını sağlamış olacaktı. Ve yeter ki biz beklemeye istekli olmuş olabilseydik.” demiştir.

Amiral Leahy’in bu konudaki görüşü, atom bombasının kullanılmasının gereksizliğini daha vurgulayıcı bir şekilde ortaya koyuyordu :

– “Bu vahşi silahı Hiroşima ve Nagazaki’de, Japonlara karşı kullanmamız bize, Japonlara karşı olan savaşımızda maddeten hiçbir yarar sağlamayacaktı. Japonlar zaten yenilmiş ve teslim olmaya hazırdı. Etkili bir deniz kuşatması ve klasik silahlarla sürdürülecek bir bombardıman bu sonucu sağlayacaktı.”

O zaman, atom bombası neden kullanıldı ?

Amerikalı ve İngilizlerin, hatlarını kurtarmaktan öte başka zorlayıcı nedenler var mıydı ? Burada karşımıza iki neden çıkıyordu :

Birisi, Churchill’in, 18 Temmuz’da, atom bombasının başarılı deneme haberinin kendisine ulaşmasından sonra Truman’la yaptığı görüşmedeki açıklamaları ve o anda aklına gelen fikirlerdi :

– “…O zaman Ruslara ihtiyaç duymayacağız. Japonya ile savaşın sona erdirilmesi, artık Rus ordularının kullanılmasına bağlı değil… Onlardan yardım istemek zorunda değiliz…”

İkinci nedenini de Amiral Leahy açıklıyordu :

– “Bilim adamları ve diğerleri bu denemenin yapılmasını istiyorlardı. Çünkü bu projeye muazzam bir para yatırılmıştı.”

Toplam iki milyar dolar harcanan bu atom bombası projesinde yer alan konuyu daha açık bir şekilde anlatıyordu :

– “Bomba projesi başarılı olmak zorundaydı. Üzerine çok masraf edilmişti, bir kez başarısız oldu mu biz bu kadar harcamanın hesabını nasıl verebilirdik ? Olabilecek tepkiyi düşünün bir kez… Zaman azaldıkça, Washington’da bulunan belirli çevreler, Manhattan Projesinin başı olan General Groves’u çok geç olmadan bu denemenin yapılması için sıkıştırıyor ve ikna etmeye çalışıyordu. Bombanın tamamlanıp ve atıldığı zaman, ilgili herkes müthiş bir şekilde rahatlamıştı.” (2)

Japonya’ya atılan iki atom bombası ile yaklaşık 250.000 insan doğrudan hayatını kaybetmiş, bir nesil boyunca insanlar etkilenmiş ve çevrede büyük tahribat meydana gelmiştir.

Kimi Amerikalılara göre “bu bombalar atılmayabilirdi.” Kimilerine göre “Atılmalıydı, büyük masraflar yapılmıştı !”.

Evet…

Bir taraftan büyük masraflar, diğer taraftan 250.000 insanın katledilmesinin yanında, çevre katliamı ve bir neslin de hastalıklı ve sakatlıkları ile yaşaması…

* * *

Devlet adamları her meseleyi konuşamaz.

Bu görevi onların adına aydınlar yapar.

Eğer, Aydınlarınız varsa.

Aydın’ı olmayan bir ülke; meyvesiz ağaç, susuz toprak misalidir.

Aydın kimdir?

– Aydın, Bilen değil, bildiğini yayan”,

– Aydın, “Zalim Sultan’ın önünde hak sözünü söyleyendir.” (*)

Demek ki Aydın; bilen, bilgisini yayan ve cesur olandır.

* * *

Geleceğini Kendi Gerçeğinde Aramak

“Geçmişi Karıştırmayalım” (Kaynak : Hürriyet Haber, Tarih : 20.07.2005)

Bülent Ecevit, ‘Vahdettin hain değildi’ çıkışına yönelik eleştirileri, ‘kimse benden daha fazla Atatürkçü değil’ diye yanıtladı.

– “Atatürk, Vahdettin’e neden hain dedi ?” sorusuna ise, “Karışık bir dönemdi, olabilir” cevabını verdi.

Sultan Vahdettin’in ‘vatan haini’ olmadığını ve Anadolu’daki direnişe destek verdiğini ileri sürerek “geçmişe, tarihe yönelik” büyük tartışma yaratan eski Başbakan Bülent Ecevit, dün tezinde ısrar etti.

Tarih incelendiğinde Atatürk’ün Vahdettin’le ilgili açıklamalarının nedeninin ortaya çıkacağını kaydeden Ecevit, “Araştırıldığında, Atatürk’ün Vahdettin’le ilgili açıklamalarının nedenleri görülebilir.” Ecevit, kendisine yöneltilen eleştilerle ilgili olarak da “Bazı şeyleri açıklamak zorunda kaldım. Bilinmelidir ki kimse benden daha fazla Atatürkçü, Cumhuriyetçi ve ilerici olamaz” diye konuştu. (3)

Süleyman Demirel, Ertuğrul Özkök’e sordu : “Bu Vahdettin tartışması niye açıldı ?”.

Dünün Şüphesi, Bugünün Kanıtı

Dün sabah erkenden Dokuzuncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel aradı ve aramızda şöyle bir konuşma geçti :

– “Amacım işinize karışmak değil ama merak ediyorum. Bu Vahdettin tartışması niye açıldı ?”

Bir gazeteci için böyle ilginç bir konuyu göz ardı etmenin ne kadar güç olduğunu anlatmaya çalıştım.

Ama Vahdettin konusunun bu şekilde tartışmaya açılması onu belli ki çok rahatsız etmişti.

Ayrıca şu sözleri yabana atılır cinsten değildi :

– “Atatürk hepimizin referansıdır. Türkiye Cumhuriyeti’nin referansıdır. Onun bu konuda ne dediğine bakmak lazım.”

Atatürk’ün Nutuk’ta ne dediği, Hürriyet’in ilk günkü haberinde vardı.

Vahdettin hakkında çok ağır ifadeler kullanıyordu.

Demirel sözlerine şöyle devam etti :

– “Atatürk hepimiz için referanstır derken çok önemli bir şeyin altını çiziyorum. Bugün Türkiye’yi birbirine bağlayan en kuvvetli referans odur. Bakın din, dil, bölge gibi konularda giderek ortak referanslar kayboluyor.”

* * *

Bu sosyolojik saptamada büyük bir gerçeklik payı olduğunu ben de kabul ediyorum.

Demirel’in beni en çok etkileyen saptaması şu oldu :

– “Cumhuriyetçi elit bugün büyük sıkıntı içindedir. Oysa daha en az yüzyıl, bu büyük Atatürk referansına ihtiyacımız var. Onu sarsmamak lazım.”

Ya Vahdettin ?

O konudaki sözleri de şöyle :

“Cumhuriyet döneminde çok büyük işler yapılmıştır. Cumhuriyet, Atatürk’e çok şey borçludur. Ama Vahdettin’e değil. Ayrıca ona hain denmesi utanılacak bir şey değil. Fransa da geçmişte Vichy dönemini (**) hainlikle suçlamıştır. Hem de resmi kararlarla.” (4)

“Bir Bilen” olarak, deneyimli siyasetçi Demirel ne demektedir :

– “Cumhuriyetçi elit bugün büyük sıkıntı içindedir. Oysa daha en az yüz yıl bu büyük Atatürk referansına ihtiyacımız var. Onu sarsmamak lazım.”

* * *

Birinci bölümü sonlandırırken konu netameli olduğu için kaynağını baştan verelim :

Kaynak : 19 Kasım 1922 tarihli, The New York Times gazetesi.

Link : http://query.nytimes.com/mem/archive-free/pdf?res=9D03E4DD1E39E133A2575AC1A9679D946395D6CF

Sultan’ın Düşüşü, Kilise (Din) ve Devlet Ayrımındaki Son Adımın Atılmasını Sağlıyor.

Manevi (Dini) Liderlerin Ulusal Yönetimden Mahrum Edilmesinde, Dünyevi Gücün Kaybında Son Perde – Yüzyıllar Boyunca Yapılan Çok Sayıda Savaşın Kaynağı, Modern Tarihi Şekillendiren Süreç.

Yazar : William H. Crawford

Türkiye (Osmanlı) Sultanı’nın iktidarının kısa süre önce yıkılması, Osmanoğulları’nın dünyevi yöneticiler olarak devre dışı bırakılması, Ulusal Türk Hükümeti’nin kurulması ve Halifeliğin, tüm maddi gücünden ayrılması, Kilise (Din) ve Devletin bir dizi ayrılığındaki en son (adım) olarak beliriyor.

Başlangıçtan beri Din ve Devlet, Muhammed’in şahsında bir bütündü… sonrasında Müslümanlar, Bizans İmparatorluğu’nu yendiler ve Şam ile Bağdat, İslâm dininin iki temel şehri oldu.

Muhammed’in ardından gelenler arasında, peygamberin dünyevi temsilcisi olma hakkının kimde olacağı konusunda anlaşmazlıklar ortaya çıktı. Her iddia sahibi, kendi bölgesi için kendisini hem ruhani hem de dünyevi yönetici olarak aday gösterdi. Bu düzensizlik, (Osmanlı Sultanı 1.) Osman’ın, Selçuklu Türklerini kendisini bağlayarak elde ettiği, (diğerlerinden) üstün (konumdaki) yöneticilik zamanına kadar devam etti. Otoritesi, hem dini hem de dünyevi idi. Fransız kralının haykırdığı “Ben Devletim” sözüne, “Ben Kiliseyim (Din’im / Din’in Başıyım)” sözünü de ekleyebilirdi.

Müslüman Kilisesi (İslâm Dini), zirve zamanlarında, iyilik için çok büyük bir güçtü. Tıp, onun himayesinde gelişti. Dönemin büyük astronomları, bu dine mensuptu. III.Osman, “nerede bir cami varsa, yanına bir okul yapılması gerektiği”ni belirten bir yasa çıkartmıştı. Bağdat’taki üniversite, dünyanın en muhteşemiydi. Müslümanlar başarılıydı, ancak, çöküşünün tohumunu içinde taşıdı, yozlaşma ve görgüsüzlük araya girdi.  Ardından, zenginin yükselişi ve fakirin ezilmesi bunu takip etti. İmparatorluğun küçülmesiyle, bu yapı içerisinden yıkılmaya başladı. Dünyevi gücü zayıfladı. Ona haraç (vergi) veren devletler(in sınırları), Viyana kapılarına kadar ulaşıyorken; Avrupa’daki toprakları, İstanbul’un etrafındaki sınırlara kadar küçüldü. Sultan (Padişah), Halife olarak 300 milyon Müslüman üzerindeki ruhani (dini) hakimiyetini sürdürdü. Şimdi ise, onun bu manevi kontrolü, halifelerin Türk Ulusal Meclisi’nin oyu ile seçilmesini teklif eden Mustafa Kemal tarafından ortadan kaldırıldı.

Kilise’nin gücü, neredeyse tüm gücü elde edene kadar artmaya devam etmişti. İmparatorlar onun tarafından belirlendi. Krallar, Kilise’nin temsilcileri olarak yönettiklerini kabul ettiler. Roma, hristiyan topraklarının hemen hemen tamamındaki dünyevi yönetimleri, İslâm’da olduğu gibi kontrol ediyordu. Ardından, -eğer Doğu Kilise’sinin daha erken dönemdeki ayrılığını saymazsak- papalığın otoritesine karşı ilk başkaldırı, (protestan) dinsel devrim geldi. Bazı ülkeler Roma Kilisesi’nden kurtuldu, fakat Kilise ve Devlet arasındaki bağ devam etti. 7.Henry, İngiltere Kilisesi’ni kurduğunda, halâ “İnancın Savunucusu” idi ve Canterbury Başpiskopsu’nu (kilisenin) başına getirdi. Aynı zamanlarda, Lüteryen dini de, Almanya’nın “kurulmuş kilise”si oldu, İmparator da (sadece unvan olarak) kilisenin başı oldu.

Sonra Amerika’dan yeni bir fikir geldi. Bu, Kilise ve Devlet’in tamamen ayrılmasıydı. Böylece bireyin, Tanrı’ya kendi istediği gibi ibadet etme hakkı güvenceye alındı. İnanmadığı bir kiliseyi desteklemek için, vergi ödeme yükümlülüğünden kurtardı. Ona dini özgürlük verdi. Dindar dünya dehşete kapılmıştı ve Amerika, “kâfirlerin ülkesi” olarak adlandırılmıştı. Fakat Amerikan halkı memnundu. Onların dinlerine engel olunmamıştı, sadece (dinin) baskıcı gücü ortadan kaldırılmıştı. Bugün Amerika’daki hiçbir Kilise, Anayasamızdaki bir değişikliğin iptal edilmesine onay veremez ve böylece bize göre, Kilise ve Devlet arasındaki bağ sonsuza kadar ortadan kaldırılmış olmaktadır.

Bu değişiklik, dünyevi yönetim üzerindeki kilise kontrolünün sonunun geldiğinin başlangıcını işaret etti. Dini özgürlük hakkı, dünyayı karıştırdı. Fransa, hızlı şekilde Amerika’yı takip etti. Garibaldi’nin yönetimi altındaki İtalya, aynı şeyi yaptı. Rusya, Ortodoks Kilisesi’ni devletten ayırdı. O dikkati dağılmış olan ülkeye, sonraki yıllarda sükûnet tekrar geldiğinde, bireysel inançları doğrultusunda ibadet edebilirler. Alman Cumhuriyetinde, şu an bir Alman kilisesi yok. İngiltere, görünür bir bağı sürdüren son ülkedir. Kralı, görünürde İngiltere Kilisesi’nin başıdır, fakat bu semboliktir. İskoçya’da iken, bir Presbiteryen görevindedir. Şimdi de teokrasinin kalesi olan Osmanlı İmparatorluğunun çöküşü geldi”.

Amerikalı yazar İslâm’ı, Hristiyan prensipleri ile özdeşleştirmeye çalışırken ne kadar isabetlidir ?

Şeyhülislâm, Osmanlı İmparatorluğunda devletin bir memuru mudur, yoksa Papa’nın karşılığı mıdır?

– Halifenin (Hilafetin), Hristiyanlıkta bir karşılığı veya Kilisenin (bir makam olarak) cami karşılığı var mıdır?

– Kilisenin (Papalığın) Kral ve halk üzerindeki etkisi (zulmü) ile Hilafetin (Halifenin) halk üzerindeki olumsuz etkisi nasıl eşleştirilir, eşleştirende bir kasıt olmadığında ?..

Devam edecek…

-Hilafetin kaldırılmasında: Lozan, Yahudi Haim Nahum ve İsmet İnönü

www.canmehmet.com

Teşekkür: Konu ile ilgili makalelerin İngilizceden Türkçeye tercüme edilmesine değerli katkılarından dolayı evladım Yılmaz Tamer Argüç’e teşekkür ediyorum.

Açıklama ve kaynak :

(*) Ebu Davud, Tirmizi, Neseî, İbn-i Mâce, İbn-i Hanbel. Daha fazlası için bakınız: http://www.canmehmet.com/ecevit-ve-demirel-vahdettin-tartismasi-ile-gercekte-halka-bir-mesaj-mi-verdiler.html

(**) Vichy Fransası, İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya’nın Fransa’yı mağlup etmesinden sonra Fransa’nın Vichy kentinde kurulan, Almanya’nın kuklası devlet…1940’tan 1942’ye kadar, Vichy rejimi bir bütün olarak Fransa’nın nominal hükümeti iken, Almanya askeri olarak Kuzey Fransa’yı işgal etti. Böylece Paris, Fransa’nın de jure başkenti olarak kaldı, fiili başkent ise oranın 360 km güneyindeki Vichy kentiydi. Kasım 1942’de Müttefikler’in Fransız Kuzey Afrikası’ndaki çıkarmalarını takiben, Güney Fransa da Almanya ve İtalya tarafından askeri alanda işgal edildi. Vichy hükümeti varlığını sürdürdü ancak Almanya’nın fiili bir kukla devleti olarak kaldı…(Alıntı:Wikipedi)

(1) “BATI TERÖRÜ” ROGER GARAUDY. 2004, Pınar yayınları Birinci Basım: Ekim 2007

(2) “II.DÜNYA SAVAŞI”, LIDDELL HART.

(3) Daha fazlası için bakınız : (Son güncelleme: 20.07.2005)  http://www.hurriyet.com.tr/gecmisi-karistirmayalim-38749781

(4) Yazılardaki vurgulama tarafımızdan yapılmıştır. http://habervitrini.com/gundem/suleyman-demirel-ertugrul-ozkoke-sordu-bu-vahdettin-tartismasi-niye-acildi-166485

 

Çin Nasıl Süper Güç Oluyor, Nobel Alıyor da; Biz Olamıyoruz? Farkımız Nedir (2)

Büyük devletler, köklü geçmişleri ile büyük devlettir.

 

Çin’de,1600 yıl evvel, şifalı otlarla ilgili bir çalışma yapılır. Kısa süre önce de bu çalışmalar geliştirilir ve Çin, bu çalışmalardan elde ettiği sonuçlarla, 2015’te Nobel Ödülü kazanır.

ŞİFALI OTTAN NOBEL ÖDÜLÜNE

Çin Halk Cumhuriyeti kurucularından Mao Zedong, 1969’da, Youyou Tu’dan sıtmaya tedavi bulmasını istemişti.

Sıtmaya yol açan, sivrisineklerden bulaşarak kan dolaşımına karışan, Plasmodium parazitidir. Hastalığı yenmek de paraziti öldürmekten geçer. O dönemde araştırmacılar pek çok kimyasalı paraziti öldürmek için test ediyor, fakat başarısız oluyordu. Tu, farklı bir bakış açısı yakalayarak, Çin kültüründe geleneksel olarak kullanılan şifalı otları denemeye karar verdi.

Eski Çin yazılı kaynaklarında ateş, baş ağrısı, titreme nöbetleri gibi sıtma belirtilerine çözüm gösterilen karışımları araştırmaya başladı. Grubuyla birlikte 2000’den fazla tarif buldu ve 380 tane ot ekstresini, farelerde sıtmayı tedavi edebilmek için denemeye başladı.

Bitkisel tedavilerden bir tanesi, 4. yüzyılda Jin hanedanından kalma kaynaklarda, ateş düşürmek için önerilen Artemisa Annua bitkisiydi. ‘Peygamber süpürgesi’ veya ‘sıtma otu’ olarak da biliniyor. Bu bitkiden izole edilen kimyasal, fareler üzerinde ilk defa test edildiğinde kandaki sıtma parazitleri azaldı. Fakat, araştırmacılar tekrar denediklerinde aynı başarıyı yakalayamadılar. Böyle olunca eski kaynaklara geri döndüler. Anladılar ki sorun, bitkiden kimyasalları çıkartma esnasında sıcak su kullanılması ve sıcağın aktif bileşeni bozmasıydı. Eski kaynaklarda yazıldığı gibi, soğukta izole edilince ilaç işe yaradı ! Ve 1971’de, çok düşük dozlarda bile verildiğinde sıtmaya karşı etkili olan “artemisinin” ilacı bulunmuş oldu.

O dönemlerde insanlarda klinik ilaç testleri yapmak zor olduğundan ve Tu, projeyi kendi sorumluluğu olarak gördüğünden, önce kendi üzerinde test etti.

Böylece “artemisinin”, bir sıtma ilacı olarak piyasaya sürüldü. Yalnız, parazitlerin ilaçlara karşı direnç geliştirme riski vardır. Bu sebeple 2005’te Dünya Sağlık Örgütü elimizdeki en iyi silah artemisinin’e karşı direnç gelişmesin diye başka ilaçlarla birlikte kullanılmasına karar verdi (Artemisinin Kombinasyon Tedavisi). 2013’te Kamboçya’nın batısında artemisinine karşı dirençli sıtma mikrobu bulundu. Yine de bu ilaç, milyonlarca hayat kurtararak 2015’te Nobel Tıp Ödülü’nü hak etti.” (1)

* * *

İbn-i Sina’nın “El Kanun Fi’t-Tıbb” Eseri ilk kez Türkçe’de

Dünya tıp tarihine damga vuran İbn-i Sina’nın bin yıllık eseri “El Kânun Fi’t-Tıbb”, ilk kez günümüz Türkçesi ile beş ciltlik takım halinde yayımlanacak.

Atatürk Kültür Merkezi (AKM) Başkan Yardımcısı Şaban Abak, AA muhabirine yaptığı açıklamada, kurumun destekleriyle hazırlanan beş ciltlik esere ilişkin, “İbn-i Sina’nın beş kitap halindeki bu büyük tıp eseri, bir doktorun bilmesi gereken tüm bilgilerin özetidir, tüm temel tıp bilgileridir. A’dan Z’ye, insan vücudunun bütün organları ve bunların hastalıkları, ilaçları ve ilaçların hazırlık yöntemleri tek tek anlatılmıştır. Biz bunu ilk kez günümüz Türkçesine tam metin olarak tercüme edip bastırıyoruz. Birinci, ikinci ve üçüncü kitaplar basıldı. Üçüncü kitap 2 ay içinde, dördüncü kitap ise 2015’te yayımlanacak” diye konuştu.

Abak, Türk bilgin ve hekimi İbn-i Sina tarafından 1014 yılında kaleme alınan El Kânun Fi’t-Tıbb’ın yazılışının bininci yılı dolayısıyla ,19 Aralık’ta Prof. Dr. Hayrani Altıntaş’ın oturum başkanlığında Prof. Dr. Esin Kahya, Doç. Dr. Ahmet Acıduman ve Doç. Dr. Hasan Basri Çakmak’ın katılacağı bir panel düzenleneceğini bildirdi.

“İBN-İ SİNA TIBBIN KRALI”

Prof. Dr. Kâhya da bir bilim insanı olarak İbn-i Sina’ya büyük değer verdiğini vurgulayarak, “İbn-i Sina, çağını aşmış bir bilim adamı. Sadece tıpla değil matematik, astronomi ve fizikle de ilgilendi. Çok iyi bir gözlemciydi. Bugün görmeyi bilimsel olarak nasıl açıklıyorsak bin yıl önce de kitabında onu o şekilde ifade etmiş. Dönemindeki diğer bilim adamlarıyla mukayese edilirse, İbn-i Sina, 11. yüzyıla değil daha çok 19. yüzyıla yaraşan bir bilim adamı olarak değerlendirilebilir. Bunun en açık delili de yazdığı tıp eseri ancak bunun yanı sıra kalp, üriner sistem ve muhtelif hastalıklarla ilgili 150’ye yakın tıp eseri var” değerlendirmesinde bulundu.

“Bu eserden dolayı 14. yüzyıl Avrupası’nda İbn-i Sina’ya ‘tıbbın kralı’ gözüyle bakıldığını” söyleyen Kahya, o zamanlarda yapılan resimlerde İbn-i Sina’nın ortada, iki yanında da Hipokrat ile Galen veya Aristo’nun resmedildiğini, hatta, adının ilk kez 14. yüzyılda Paris’teki bir hastaneye verildiğini anlattı.

Kâhya, sözlerini şöyle sürdürdü:

“İbn-i Sina, bütün Avrupa ülkelerinde çok iyi tanınıyor. Bizde ve Müslüman ülkelerde ise bu kadar ayrıntılı bilinmiyor. Bu belki İbn-i Sina’nın verdiği klasik bilgilere dayanmalarından olabilir. Halbuki kitapta İbn-i Sina, bunun dışında kendi gözlem ve önerilerini de aktarıyor. Bunun dışında İslam dünyasındaki hekimler çok fark etmemiş ama yüzyıllar sonra Avrupa’da bulunup çıkarılan akciğer, kalp ve iç organların yapısıyla ilgili bilgiler yani anatomi bilgisi, kitapta verilmiş. Öyle ki, böbrek ve görmeyle ilgili bugünden hiç farklı olmayan bir açıklamayla karşılaşıyoruz. Medikal olarak da bugünkü bir patoloji kitabının sistematiğiyle bilgi veriyor.”

Günümüzdeki teknolojinin de yardımıyla, İbn-i Sina’nın verdiklerinden daha ayrıntılı bilgiye ulaşıldığını söyleyen Kahya, “Teknoloji, tıp, fizik, kimya, biyoloji ilerledi ama günümüzde şifalı bitkilere dönüş var. İbn-i Sina buna ışık tutabilir, çünkü deneyerek anlatmış kitabında. Örneğin yüzünüzde akneler var, İbn-i Sina gül suyunu öneriyor. Bugün gül yağı ve suyunu bütün merhemlerde bulabilirsiniz. İbn-i Sina, Kanun’un ikinci cildinde basit ilaçlar altında tek tek bitki ve hayvansal maddeleri ele alarak açıklıyor. Birçok hekimle eczacıyla görüşün, bunları doğruluyor, hayret ediyorlar.” (2)

**

Dil ve Dil’in, Milletlerin Zenginliğindeki Yeri :

Çince : Çin’de ve çevresinde yaşayan bir milyardan fazla kişi tarafından konuşulan, binlerce ufak dilin tümüne birden verilen addır ve bunlar tek bir dil sayılırsa, Dünya’da en çok konuşulan dildir.

Dünyadaki her beş kişiden birinin anadili olarak konuştuğu Çince, tamamen ayrı birer dil olarak kabul edilebilecek kadar farklı “dilcik”lerden oluşmuştur. Bu yüzden Çincenin bir dil değil, bir dil ailesi olduğu iddia edilir. En çok konuşulanı olan Mandarin, yaklaşık 850.000.000 kişi tarafından konuşulur.

Çince, dünyanın en çok konuşulan dili olduğundan, Birleşmiş Milletler’in aynı zamanda resmî dillerinden biridir.

Çin yazısı bu dile has bir yazı sistemidir. Bu sistemin 3500 yılı bulan bir tarihi vardır. (3)

* * *

Çin, Japonya, Kore, Hindistan, İran neden Harf devrimi yapmadı, hatta İsrail eskiye döndü de, biz (devrim) yaptık?

“…Tartışma, harf devrimi karşıtları ve gerçek harf devrimi, kısa zamanda bütün milleti okuryazar kılmak için yapıldı. Osman Bahadır çok uzun bir zamandan beri 1928 harf devrimine karşı açık olarak dile getirilmeyen, içten içe bir karşı tavır sürdürülüyordu. Ancak son zamanlarda bu muhalif tutum, çeşitli ortamlarda ve düzeylerde artık açık olarak ifade edilmeye başlandı. Ben bu yazımda, son günlerde yayınlanan iki yazıyı temel alarak harf devrimiyle ilgili yanıltmalara cevap vermeye çalışacağım. Ayşe Kadıoğlu, “Türk Ulusal Kimliğinin Üç Ötekisi” başlıklı yazısında şunları söylüyor : 

“Tasvip edilmeyen bir geçmişi unutmanın zirveye çıktığı anlardan biri, 1928’de yapılan harf devrimidir. Bu devrim ile Feroz Ahmad’ın ifadesiyle ‘bir gecede bütün bir millet okuyamaz yazamaz kılınmıştır’.

Bu iki cümlede söylenenlerle gerçek tümüyle saptırılmaktadır. Öncelikle söylenmesi gereken şey şudur; harf devrimiyle bütün bir millet okuyamaz yazamaz kılınmamıştır. Çünkü o tarihte milletin hemen tamamına yakını zaten okuyamaz yazamaz durumdaydı. Erkeklerin % 80’den fazlası, kadınların ise % 98’den fazlası okuma yazma bilmiyordu.

İkincisi, harf devrimi, birçoklarının iddia ettiği gibi geçmişi unutturmanın bir aracı olarak yapılmış değildir (Cumhuriyet, Bilim, Teknik). (4)

Peki, iddia edildiği gibi :“ Erkeklerin % 80’den fazlası, kadınların ise % 98’den fazlası okuma yazma bilmiyordu. iddiası doğru mudur?

Rakamlarla, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemindeki eğitim çalışmalarının karşılaştırılması :

Kaynak için bakınız (*)

Osmanlı dönemi için sadece Müslümanların nüfus sayıları verilmiştir.

Cumhuriyet dönemi için bu ayrım yapılmamıştır.

Osmanlı (1897)

Cumhuriyet (1935)

7-14 Yaş Arası

İlkokul Çağında Olduğu Hesaplanan

Çocuk Sayısı

~ 2.000.000      ~ 2.900.000
İlkokul’da Okuyan Öğrenci Sayısı 848.943            647.360
İlkokul’da Okuyan

Öğrenci Sayısına Göre

Okullaşma (okula kayıt) Oranı

~ % 42,4            ~ % 22
İlkokul’da Okuyan

Erkek Öğrenci Sayısına Göre

Erkek Okullaşma (okula kayıt) Oranı

~ % 57        ~ % 27,8
İlkokul’da Okuyan

Kız Öğrenci Sayısına Göre

Kız Okullaşma (okula kayıt) Oranı

~ % 26        ~ % 16,2

Yukarıdaki rakamların açıklanmaya muhtaç bir yanı var mıdır?

* * *

Devletler, Toplumlar ve Zenginlikler  

– Milletlerin zenginliği neye bağlıdır? a) Bilgi-Tecrübe edinimine,  b) Ekonomik birikimlerine,  c) Rekabetçileri kadar ihtiyacı olan teknolojilerin üretimine,  d) Hepsine.

– Yeteri kadar “devlet yönetimi ve halk idaresi birikimlerine” sahip olmayan toplumlar nasıl tanımlanır ?   a) Kabile,  b) Aşiret.

Köklü bir devletin kültür değerlerini sıfırlamak ne anlama gelir?

Çinli araştırmacılar, 1600 yıl evvel yapılan çalışmaları geliştirerek Nobel Ödülü aldılar. (Gazeteler)

* * *

-Kültürel ve Sosyal Faktörler, toplumların kalkınmasını etkilemekte ve bunu hızlandırmakta mıdır?

– Bazı ülkelerin diğerlerinden daha fakir olmalarının arkasında, “geçmiş birikimleri”nin bulunmaması mı vardır?

Güçlü (kökleri ile) geçmiş ve birikim, servetin kaynağı mıdır?

www.canmehmet.com

Resim : Web ortamından alınmış ve tarafımızca düzenlenmiştir.

Açıklama ve Kaynaklar

(*) Osmanlı Dönemi İstatistikleri için kaynak : “Osmanlı Devleti’nin İlk İstatistik Yıllığı – 1897” (T.C. Başbakanlık Devlet İstatistik Enstitüsü).Tarihi İstatistikler Dizisi, Cilt 5. Hazırlayan : Prof. Tevfik Güran.

Cumhuriyet Dönemi İstatistikleri için kaynak : “TÜİK – İstatistik Göstergeler (1923-2009)”

(1) Daha fazlası için bakınız: http://www.haberturk.com/yazarlar/beste-mutlu/1542240-alternatif-degil-tamamlayici-tip

(2) 19.10.2014.  https://www.sabah.com.tr/kultur-sanat/2014/10/19/ibni-sinanin-el-knun-fittibb-eseri-ilk-kez-turkcede

(3) Vikipedi’den alıntı.

(4) Yazının tamamı için bakınız: Osman Bahadır, Cumhuriyet Bilim Teknik, “Harf Devrimi Karşıtları ve Gerçek”, 19 Kasım 2005, sayı: 974, s.16. Kaynak : http://www.cumhuriyetarsivi.com/katalog/4199/sayfa/2005/11/19/16.xhtm

 

Bazı Ülkeler (Aileler), Neden Diğerlerinden Daha Zengindir? Geçmişin Gelişmeye Katkısı (1)

 

Tüm birikimler bir değerdir. Tecrübenin önemi buradadır.

 

Yahudiler ne diğer milletlerden daha akıllıdır, ne de yeteneklidir. Yahudileri zengin (ve tedbirli) yapan, bulundukları ülkeden sürülmeleridir. Diğer ifadesi ile, Yahudilerin diğer ülkelere sürülmeleri, onların zenginlik nedeni olmuştur.

Peki sürgün, nasıl bir zenginlik kaynağı olabilmektedir?

Yahudilerin yaptıkları işlerin başında İthalat-İhracat gelmektedir. Elbette, para ticareti de…

Yahudiler, sürgün edilirken dünyaya dağılmış ve gittikleri ülkelerin dillerini, kültürlerini, zenginliklerini ve ihtiyaçlarını öğrenmişlerdir. Elbette öğrenmekle kalmamış, aralarındaki sıkı bağlar sayesinde de, bunları karşılıklı olarak alıp-satmış ve büyük paralar kazanmışlardır.

Kültürel ve sosyal faktörler toplumların kalkınmasını etkilemekte ve bunu hızlandırmakta mıdır?

– Bazı ülkelerin diğerlerinden daha fakir olmalarının arkasında, geçmiş birikimlerinin bulunmaması mı vardır?

Güçlü (kökleri ile) geçmiş ve birikim, servetin kaynağı mıdır?

İspanya’dan, Osmanlı’ya Sığınan Yahudilere Vatandaşlık Daveti

İspanya, 500 yıl önce engizisyondan kaçarak ciddi bir bölümü Osmanlı İmparatorluğu’na sığınan Yahudilerin torunlarına vatandaşlık teklif etmeyi planlıyor.

15. yüzyıl’da ünlü İspanya Engizisyonu başlamadan önce, İspanya’da 300 bin Yahudi yaşıyordu. Dünyanın en büyük Yahudi cemaatlerinden biriydi bu.

Kasım ayında İspanya Adalet Bakanı Alberto Ruiz-Gallardon bir açıklama yaparak, Sefarad Yahudileri olarak bilinen İspanya kökenli Yahudilerin torunlarına, İspanyol vatandaşlığı ve pasaportu verilmesi planından söz etti.

Gallardon, “İspanya’nın geçmişini yeniden keşfetmek için yaptığı bu uzun yolculukta, bunun kadar duygulandırıcı olay sayısı fazla değil” diyerek yaptı bu açıklamayı.

Osmanlı’ya Sığınan Yahudiler

15. yüzyıl boyunca İspanya’dan 100 bin Yahudi kaçtı. Bazıları Kuzey Afrika’ya gitti, ama çoğu Osmanlı İmparatorluğu topraklarında İstanbul, İzmir, Selanik ve Safed kentlerine yerleşti.

Bugün Türkiye’deki Yahudilerin % 90’ı Sefarad Yahudisi’dir.

İstanbul’da otomobil ticareti yapan 55 yaşındaki Roni Rodrigue, İspanyol pasaportu için başvuru yapmış bile. “Vatandaşlık hakkım varsa neden olmasın dedim” diyor.

Rodrigue İspanya’ya iki kez gitmiş. Oraya yerleşmeyi düşünmüyor. Ama halâ bir bağı olduğunu düşünüyor.

Ölmekte olan bir dili, Ladino dilini konuşuyor. Sefarad Yahudilerinin konuştuğu, eski İspanyolca kökenli, İbranice ile yerleştikleri ülkelerin dillerinden sözcükleri de almış bir dil.

İngiltere’den bir Sefarad Yahudisi, “Gönlümde halâ İspanyolum” diyor. İspanya’da ev yaptırıyormuş, hatta mezarı için bile bir yer satın almış. Vatandaşlık başvurusu ile ilgili yeni düzenlemelerden yararlanmayı umuyormuş.

2. Beyazıt : “Ferdinand Yahudileri Nasıl Kovar?”

İspanya’nın 1492’de Yahudileri kovmasının ülke ekonomisi üzerinde yıkıcı etkileri olmuş. Yahudilerin çoğu; varlıklı tekstil tüccarı, mücevherci ve tefeci imiş.

Barcelona Üniversitesi’nden tarihçi Maria Josep Estanyol şöyle diyor :

“Dönemin Osmanlı İmparatorluğu Sultanı (2. Beyazıt), Ferdinand gibi büyük bir İspanyol kralının nasıl olup da bu kadar zenginlik kaynağı olan Yahudilerden vazgeçip kendisine bıraktığını anlayamadığını ifade etmiş.”

“Sultan, imparatorluğuna zenginlik kazandıran Yahudi ailelerin gelmesinden oldukça memnunmuş.”

Yıllar boyunca Sefarad Yahudileri’nin geri dönmesine izin verilmesi için bir hareket gelişti. Fakat İspanya hükümetinin bu olayı bugün neden gündeme getirdiği bilinmiyor.

Teorik olarak, bu Yahudilerin geri dönmesinin İspanya’nın daralan ekonomisini canlandırabileceği söylenebilir.

Amacı ne olursa olsun, bazı Müslüman alimler bu girişimi haksızlık olarak değerlendiriyor. Kendi atalarının da Engizisyon döneminde İspanya’dan sürüldüğünü, ama kimsenin kendilerini davet etmediğini söylüyorlar.” (1)

* * *

Yahudilik

Yahudilik, yakın doğuda yaşamış olan İsrailoğulları ve İbranilere dayanan etnik kökensel bir dindir.

Yahudi ismi, Yakup Peygamberin on iki oğlundan biri ve İsrail’in on iki oymağından biri olan “Yahuda” isminden gelmektedir. Yahudi sözcüğünün Türkçedeki karşılığı, Arapçadan gelen “Yehudi” kelimesine dayanmaktadır. Ülkemizde Yahudilere Musevi denilmesinin sebebi ise Musa Peygamberin soyundan geldiklerine inanıldığı içindir.

Yahudiliğin Doğuşu

M.Ö. 970 yılında, Davut Peygamberin oğlu olan Süleyman Peygamber İsrail Kralı olmuştur. Kral olduktan sonra Kutsal Tapınağı inşa ettirmiş ve daha sonra kuzeydeki on kabile İsrail Krallığından ayrılmıştır. M.Ö. 722’de Asurluların bu toprakları işgal etmesiyle birlikte Yahudiler bu topraklardan sürgün edilmişledir. Yahudiliğin diğer Krallığı olan Yehudalar’ın da Babilliler tarafından fethedilerek Kudüs Tapınağını yok etmeleriyle, Yahudiler bu bölgeden de kovulmuşlardır.

Sürgünde geçen elli yılın ardından Pers Kralı olan Büyük Kiros Yahudilere, Kudüs’e geri dönmeleri ve kendi topraklarında yaşamaları için izin vermiştir.

İkinci Tapınağın inşası Birinci Tapınağın yıkılmasından 70 yıl sonra I. Darius Hükümdarlığı zamanında tamamlanmıştır. M.Ö. 152 yılında Haşmonayim Krallığını kuran Mattathias, Kudüs’ü bir defa daha başkent yapmıştır. Haşmoniyam Krallığı yüz yıldan fazla ayakta kalmışsa da, gücünü artıran Roma İmparatorluğu’nun tahta geçirdiği Herod’un Krallığında kontrol, Roma Devletinde olmuştur. M.S. 70 yılındaki Yahudi-Roma Savaşları’nı başlatan birinci ayaklanma da, M.S. 135 yılındaki Bar Kohba Ayaklanması sonrası Yahudilerin yaşadığı yenilgiler de, hem kopuntu hem de sürgün edilen insan sayısını büyük bir oranda artırmıştır. Çok sayıda Yahudi İsrail diyarını terk etmiş ve birçoğu da Roma tarafından esir edilerek ülkenin dört bir yanında köle olarak satılmıştır.

Bu dönemden sonra Yahudiler başta Avrupa ve Ortadoğu olmak üzere daha sonra Kuzey Amerika’ya yayılmışlardır.

Tarih boyunca birçok devlet, ulus ve hükümet Yahudilere baskı uygulamış ve hatta tamamen ortadan kaldırmaya çalışmışlardır. Bu amaçla Yahudilerin ülkeden kovulmasından tutun da, yapılan katliamlarda muhalefetin susmasının sebebi yapılan soykırımın korkusudur. Tarihte görülen Antisemitizm, Yahudilerin katli ile sonuçlanan Birinci Haçlı Seferlerinin, İspanya Engizisyonunun Marrano Yahudilerine uyguladıkları idamların, Rus Çarlarının destekledikleri Pognomların yaptıkları katliamlar, Yahudilerin İsrail devleti başta olmak üzere Kuzey Amerika’ya göç etmelerine neden olmuştur. Yapılan bütün Yahudi kıyımları Adolf Hitler’in 1942 ile 1945 yılları arasında Holokostta yaklaşık 6 milyon Yahudi’nin katledilmesiyle doruk noktasına ulaşmıştır.  (2)

* * *

Hristiyanlık ve Yahudilik(te) Temel Anlaşmazlıklar

Tarihsel süreç içinde: Hz. İsa, miladi çağın başında yaşamış, Hıristiyanlığın kurucusu olan Filistinli bir Yahudi’ydi. Hz. İsa, Tevrat’ı ortadan kaldırmadığını, tam tersine kusursuz hale getirdiğini ileri sürdü.

Bununla beraber, o zamanın Yahudi din otoriteleri, Hz. İsa’nın görüşlerine katılmamış ve desteklememişlerdi. Hıristiyanlık, her ne kadar Yahudi başlangıçlara sahipse de, zamanla manevi kurtuluş hakkındaki değişik felsefesi, adanma ve merhamet şekilleriyle, hissi ve düşünsel tavırları ve tarihsel bilinci ile tamamen değişik bir yaşam tarzına dönüştü.

Konu teolojik temellere dayanmakla beraber, Hıristiyan alemi, bu dışlama sonunda Hz. İsa’nın Romalılarca tutuklanıp çarmıha gerilmesini Yahudilerin günahı olarak kabul etmişler ve Mesih sıfatının benimsenmemesini onaylamamışlardır.

Beşinci yüzyılda Patriark’lık kaldırıldı, Yahudilere kamu ve ordu görevleri yasaklandı, sinagoglara el kondu. Yedinci yüzyılda çeşitli Avrupa krallıklarında Yahudilere vaftiz olma emri yayınlandı. Haçlı seferlerinde Hıristiyan orduları, yolları üzerindeki tüm Yahudi yerleşim birimlerini talan ettiler ve Yahudileri katlettiler. Kudüs’ü Müslümanlarla (birlikte) savunan Yahudiler (de) aynı vahşi akıbetten kurtulamadı; 13. ve 14. yüzyıllarda sürgünler yaşadılar. Bunların en önemlisi 1492’de İspanya’da gerçekleşti.” (3)

Yukarıdaki ifadelerden anlaşılanlar :

İspanya, 500 yıl önce engizisyondan kaçarak ciddi bir bölümü Osmanlı İmparatorluğu’na sığınan Yahudilerin torunlarına vatandaşlık teklif etmeyi planlıyor. Ancak, bunun arkasında yatan neden bir özür değil, İspanyanın içericisinde bulunduğu zor ekonomik durum.

Bu noktada bir soru sorulması gerekmektedir :

Milli Mücadele (içinde ve) sonrasında ülkemizde yaşayan zengin Rum, Ermeni ve Yahudileri sürmek için çeşitli girişimlerde bulunduk mu ?

Bulunduk ise neden ?

Sürdüğümüz Osmanlı vatandaşları yerine, diğer ülkelerden gelen soydaşlarımız hangi ekonomik gruba dahildir ve burada bir seçicilik (ve cinlik!) var mıdır ?

Açık ifadesi ile, zengin (Osmanlı) vatandaşlarımızı (yani Rumları, Ermenileri, Yahudileri) sürgün ederek, yerlerine yoksul (mallarına el konulmuş ve) yoksullaştırılmış kardeşlerimizi (koyarak) mi değiştirdik ? Daha doğrusu, Millî Mücadele ile iyice zayıflayan ekonomimize, bir darbe de böyle mi vuruldu ?

Yunanlıların Anadolu’ya çıkarılmasının arkasındaki ana nedenlerden birisinin de, zengin Ege bölgesinin Yunanlılara (çatıdaki kerestelerden, kümeslerdeki tavuklara kadar) soydurtulması ve Yeni Devletin uzun süre ayağa kalkmasına mani olmak olduğu, bugün artık bilinmektedir.

Ve İzmir’i kim yaktı (veya yaktırdı ?) sorusu halâ cevap bulmamıştır.

Yahudiler ve Kayserililer (maddi ve manevi manada), aile birikimlerini titizlikle gelecek kuşaklara aktarmaktadır. Bunlar bilirler ki, birikimin her çeşidi bir servet, bir değerdir.

Kayseri’de yapılan kazılarda bulunan, 5.000-6.000 yıllık yazıtlardaki ifadeler, bugün de geçerli olan birçok ticari kuralı vasiyet etmektedir.

Bu manâda siz, bir milletin alfabesini değiştirdiğinizde, onun tüm (tarihi) birikimlerini yok etmiş olmaz mısınız ?

Bunların doğruluğu neden tartışılmaz ve burada bir haklılık varsa, neden bunlar hızlı bir şekilde akademisyenlerin, araştırmacıların ve öğrencilerin, yani halkın istifadesine sunulmaz ?

Uganda ile Selçuklu’nun / Osmanlı İmparatorluğu’nun geçmiş birikimi bir midir ?

Geçmişte büyük medeniyetlere sahip olmuş olan Çin, Hindistan, İran ve Türklerin (Osmanlının), (günümüzde) tekrar büyük devlet olmaları tesadüf müdür ?

“Amerika”, İngiliz-Fransız, İtalya ve İspanyolların birikimi olmasaydı, yine süper bir güç olabilir miydi?

Kültür, bir milletin zenginlik kaynağıdır.

Türklerin bu kadar zor bir coğrafyada ayakta kalmalarında, elbette bin yıllık birikimlerinin yararı olmadığı söylenemez.

Devam edecek…

– Geçmiş servet midir ?

www.canmehmet.com

Resim:tarafımızdan hazırlanmıştır.

Açıklama ve Kaynak:

(1)Gerry Hadden, Public Radio International, Daha fazlası için bakınız: http://www.bbc.com/turkce/haberler/2013/03/130308_sefarad_yahudileri.shtml

(2) Daha fazlası için bakınız: http://www.tarihiolaylar.com/tarihi-olaylar/yahudilik-267

(3) Daha fazlası için bakınız: http://www.salom.com.tr/haber-84993-hiristiyanlik_ve_yahudilik_temel_anlasmazliklar.html

Hukuk Uygulamadan Doğar İthal edilmez. Laiklik Ve Demokrasi Neye Hizmet Etmektedir (4)

Hukuk toplumda barışı, hukuksal güvenliği ve adaleti sağlamanın yanında; oluşan yeni ihtiyaçlara da cevap verir.

 

Hukuk kurallarının toplum için önemi bilinseydi, ithal hukuka  yine “Devrim” gözüyle bakılır mıydı? Hukuk sosyal hayatı, ahlaki kıymetlere göre düzenlemeyi hedefleyen maddi müeyyideyle teçhize elverişli davranış kuralları arasındaki ilişkiler kompleksidir.”(*)

“Hukuk, sosyal hayatı ahlaki kıymetlere göre düzenlemek…” İse:

Türk Medeni Kanun’u hangi ahlaki kıymetlere göre düzenlenmiş olmalıdır?

İslam Ahlakı,

Roma, Hıristiyan Ahlakı?

1926’da İsviçre’den alınan Medeni Kanun, Roma ve Hristiyan Hukukundan doğmuş değil midir?

**

Yukarıdaki kısa tanımdan anlaşılan: Toplumlar, ahlaki kıymetlere göre yaşamlarını düzenlemekte, yaşamakta ve bu değerlere paralel hukuk kuralları oluşturmaktadır.

Açık ifadesi ile:

-Roma ve Hıristiyan Hukukuna göre yaşayan ve yaşamlarını bu kurallarına göre düzenleyen İsviçre’den (1926’da) Medeni Hukuk ithal edilerek, bir İslam Ülkesine (Türk Toplumuna) uygulanabilir mi? Uygulandığında farklı kültür değerlerine, inanca sahip (Müslüman) Türk toplumu hangi anlayışa göre yol alacaktır?

İnsanlık, “Demokrasi” Ve “Laiklik” konusunda yanıltılıyor olabilir mi?

-Düşündüğümüzü “Ama”sız, ifade de özgür müyüz?

-İnsanlar haklarını (mevki-makam-servet-kariyer vb. farklılıklar gözetilmeden) eşit şartlarda kullanabiliyor mu?

-Cumhuriyetle yönetilen herhangi bir ülke vatandaşı, mevcut iktidarı basın özgürlüğü kapsamında ve dilediği konularda eleştirebiliyor mu?

-Çoğunluğun aldığı, onayladığı bir karara azınlıktakiler uymayabiliyor mu?

Olayı yaşayanından (Öğrenci-Doktordan) naklen:

Tıp öğrencilerini uygulama yapmak üzere bir Akıl Hastahanesine götürürler. Öğrenciler hasta koğuşlarını gezerken bir hasta yakınındaki bir öğrencinin yanına yaklaşır ve sorar:

Benim neden burada olduğumu biliyor  musun? ” Tıp öğrencisi kendisine anlatılan hasta hikâyelerin etkisinde kalmış olmalı ki soru karşısında tedirgin olur ve :

Hayır! Bilmiyorum” Der. Hasta konuşmasını sürdürür:

Sizin gibi düşünenler çoğunlukta olduğu (Benden farklı düşündükleri) için beni buraya hapsettiler” der.

Hasta şunu ifade etmek istemektedir.

-Eğer, benim gibi düşünenler çoğunlukta olsaydı, ihtimaldir ki, benim gibi düşünmeyenler (azınlıktakiler) burada kalacaktı.

Yunan demokrasisinin merkezinde yer alan halkın iktidarı konusunda Benjamin Constant,

-“eskilerin özgürlüğü ”nü zikretmekteydi: “ Bu özgürlük, tam egemenliğin çok sayıda parçasını doğrudan, ama kolektif olarak kullanmaktan ibaretti fakat […] eskiler bireyin, bütünün otoritesine tam olarak boyun eğmesini bu kolektif özgürlükle uzlaşabilir görmekteydiler, (1)

Batı dünyasında, Aydınlanma Çağı’nda ortaya çıkan “modernlerin özgürlüğü” ise daha başkadır: O, Herkes için sadece yasalara boyun eğme hakkı, bir veya birkaç kişinin keyfi iradesi sonucu tutuklanmama, hapiste tutulmama, öldürülmeme veya herhangi bir biçimde kötü muameleye tabi tutulmama kudretidir. O, herkes için düşüncesini belirtme, işini seçme ve yapma, [-‘’] izin almaksızın ve nedenleri veya adımları konusunda hesap vermeksizin istediği, yere gitme veya gelme hakkıdır. (2)

Çoğunluğun iradesini kabul ettirme kudretiyle her insanın kendi istediği yolu izleme hakkını birbiriyle nasıl uzlaştırabiliriz?

En büyük sayının görüşlerini paylaşmayan insanlar için hangi düşünce hakkı söz konusudur?

Filozoflar tarafından bu sorulara verilen cevaplar ise ikna edici olmaktan uzaktır. Rousseau’ yu düşünelim:

-“Fakat bir insanın nasıl hem özgür olabileceği hem de kendisinin iradesi olmayan iradelere boyun eğmeye mecbur olacağı soruluyor. Zıt görüşlerde olanlar nasıl hem özgür olabilir hem de rıza göstermedikleri yasalara boyun eğebilir? Cevabım, bu sorunun kötü sorulmuş bir soru olduğudur: […] Devletin bütün üyelerinin değişmeyen iradesi, genel iradedir […]. Halk meclisinde bir kanun teklifi yapıldığında onlara sorulan şey bu teklifi tasvip mi ettikleri yoksa ret mi ettikleri değildir; onun onların temsil ettikleri genel iradeye uygun olup olmadığıdır.

Her biri oyunu verirken bu konuda düşüncesini söyler ve oyların hesaplanmasından genel iradenin ifadesi çıkar. Benimkine zıt olan görüş üstün geldiğinde bu benim yanılmış olduğumdan ve genel irade olduğunu düşündüğüm şeyin o olmamasından başka bir şeyi göstermez. Benim bireysel görüşüm üstün gelmiş olsaydı istemiş olduğum şeyden başka bir şey yapmış olacaktım, o zaman ben özgür olmamış olacaktım” (3)

Dört bölümde yazılanlar özetle: İslam Fıtratı üzerine yaşayan bir toplumun Hıristiyan Hukukuna göre yaşaması ve olası sonuçları

“İslamiyet’in doğuşu ve yayılışı bir mucize izlenimi uyandırır…

Üst üste gerçekleştirilen fetihlerle baş döndüren bir hız göstererek yayılan bu yeni kültür, insanlığın en parlak kültürlerinden biridir ve antikçağ kültür mirasının büyük kısmını alıp, onu yeni bir ruhla doldurarak, bir bakıma batı dünyasının eğiticisi olmuştur…(**)

Profesör P. Hitti’nin “Precis d’Histoire des Arabes” ismindeki eserinin 1950’de neşredilen Fransızca nüshasının 149. Sayfasında ifade ettikleri:

Latin Garb’ı, Astroloji kadar Astronomiyi de tetkike sevk eden gayret, Endülüs tarikiyle Müslümanlardan intikal etmiştir. Bu sahalardaki İslâm eserlerinin başlıcaları İspanya’da Arapçadan Latinceye tercüme edilmiştir…Avrupa dillerinin ekserisinde yalnız yıldız isimleri İslâm menşelerine bağlanmakla kalmıyor, aynı zamanda Azimut, Zenith, Nadir vesaire gibi birçok fenni tabirler de Arapçadan geçmek suretiyle İslâmiyet’in Hristiyan-Avrupa’daki ilmî mirasının ne kadar zengin olduğunu göstermiş oluyor.”

İşte bundan da anlaşılacağı gibi, ilim sahasında Avrupa, İslam’ın muazzam servetine varis oluvermiş bir mirasyediden başka bir şey değildir. (4)

Bu noktada sormak gerekir, batılı ilim insanlarına göre, Batı Medeniyeti, İslam Medeniyeti’nin çocuğudur. Bu durumda, İsviçre’den Medeni Kanun’u almak ne anlama gelmektedir?

Bu bir ihtiyaç mıdır?

Bu bir tercih midir?

www.canmehmet.com

Resim: Tarafımızdan düzenlenmiştir.

Açıklama ve kaynak:

(*)Eleştirisel Hukuk Başlangıcı Dersleri, Prof. Dr. Tarık Özbilgen, İst. 1976, shf. 16. (Av. Ömer Faruk Uysal.  Daha fazlası için bakınız:  http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=394

(**)“İslamiyet, Doğuşundan Osmanlı devletinin Kuruluşuna Kadar”CLAUDE CAHEN, BİLGİ YAYINEVİ I. Basım Ağustos 1990

(1-2)Benjamin Constant, De la liberte des anciens comparee a celle des modernes, Les liberaux içinde Cilt II. Pierre Manent tarafından seçilmiş ve sunulmuş metinler, Hachette, 1986, s. 74 -75 “DEMOKRASİ KARŞISINDA İSLÂM” PHILIPPE D’İRİBARNE

(3) Jean-Jacques Rousseau, Du contrat social (1762),  Garnier  Flammarion, 1975,  s.148-149. “DEMOKRASİ KARŞISINDA İSLÂM” PHILIPPE D’İRİBARNE

(4)“Batı Kaynaklarına Göre İslâm Medeniyeti”, İsmail Hami Danişment, Derin Tarih yayınları, Kasım 2015. Sahife:55.

Hıristiyan Hukuku Müslüman’a İslam Hukuku Hıristiyan’a Uygulanabilir mi? (3)

 

Lozan’da yapılan anlaşmayı kaç kişi bilmektedir? Veya Türk Medeni Kanunu’nun İsviçre’den nasıl alındığının hikayesini?

Öncelikle “Lozan antlaşmasıyla hukuk birliği nasıl sağlandı?” Sorusuna cevap verelim: Lozan Antlaşmasının 42/I. maddesi aynen şöyledir;

“Türkiye hükümeti gayrimüslim ekalliyetlerin hukuku aile veya ahkamı şahsiyeleri bahsinde bu mesailin mezkur ekalliyetlerin örf ve adetlerince hal ve fasledilmesine müsait her türlü ahkam vaz’ına muvafakat eder.”

Prof. Dr. Tekinay bu konuyla ilgili olarak şunları söylüyor.

“Kısaca Lozan Antlaşmasında Rum, Musevi ve Ermeni azınlıkları şahsi hale, aile ve miras hukuklarına ilişkin hususlarda Türk Hukukuna bağlı olmamak imkanını elde etmişlerdir.Sözü edilen azınlıkların yetkili temsilcileri 1926 yılında yeni medeni kanunumuzun kabul edilmesi üzerinedir ki bu imkandan faydalanmayacaklarını ve yeni medeni kanuna kendilerinin de tabi olacaklarını Türk Hükümetine açıkça bildirdiler. Ve böylece memleketimiz, yüzyıllar boyunca özlenen hukuk birliğine kavuşmuş oldu.” (Bu konu adliye vekili M. Esat Bozkurt’un yazmış olduğu Medeni Kanunu esbab-ı mucibe layihasında da böyle izah edilmiştir.) (1)

Yukarıdaki açıklamada verilen mesajı anlayanlar, anlamayanlara izah edebilirler.

Neden İsviçre medeni kanunu?

Bu kanunun alınmasının (İthalinin de diyebilirsiniz) çok ilginç Ben yaptım oldu!” gibi bir hikayesi var.

İsviçre’den alınan Medeni Kanun, Roma Hukuku ve Hristiyan gelenekleri kapsamlıdır. Dizide anlatılacağı üzere Hukuk, toplum yaşantısı ve değerlerinin üzerine bina edilmektedir. Toplumumuz, İslam dini anlayışı üzerine yaşamakta ve uygulama yapmaktadır. Bu manada, (gereğinde yargılanması da) bu anlayışın içinden doğan hukuk ile olmalıdır.

Bu noktada “Laiklik” denilecek olursa,

Peki, Batı nasıl laik olmasına rağmen Hıristiyan hukukuna göre uygulama yapabilmektedir?

1)İsviçre Medeni Kanunu Nasıl Alındı?

“…Bir Alman veya Fransız Medeni Kanunu değil de, İsviçre Medeni Kanununun tercih edilmesinin sebebi, bu kanunun daha adil veya sosyal yapımıza daha uygun oluşu veya bilimselliği değildir. Bunun en önemli sebebi Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt’un hukuk öğrenimini İsviçre’de görmüş olması ve İsviçre Medeni Kanununa duyduğu derin hayranlık ve saygıdır.(2)

2)İsviçre Medeni Kanunu Nasıl Alındı?

Osmanlı İmparatorluğu’nda 1876 tarihinden beri Mecelle hükümlerinin uygulanmakta olduğunu ve Mecelle kuralı ve ana çizgilerinin ise din olduğunu biliyoruz. Dinler değişmez hükümleri belirtirler. Yaşam ise hızla yürür ve ihtiyaçlar hızla değişir. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda. vatandaşlarının günlük hayatını düzenleyen yeni bir medeni kanuna ihtiyaç duyulmuştu…

O güne kadar kurulan komisyonlar, özgün bir medeni kanun hazırlığını tamamlayamamışlardı. Bu nedenle, devrin adalet bakanı Mahmut Esat Bozkurt’un öncülük ettiği bir grup komisyon üyeleri, İsviçre Medeni Kanunu ve Borçlar Kanunu’nun çevrilerek alınmasını teklif etmişlerdi.

Bu teklifin nedeni, İsviçre Medeni Kanunu’nun dönemine göre en yeni tarihli olması, devrimci, halkçı, ferdiyetçi ve liberal özelliği olması, İsviçre Medeni Kanunu ve Borçlar Kanunu Fransızca metninden tercüme edilmiş tasarılar olarak, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından 17 Şubat ve 22 Nisan 1926 tarihlerinde bir bütün halinde kabul edilmiş ve 4 Ekim 1926 tarihinde yürürlüğe girmişti…

Çeşitli hukuk sistemlerinde medeni hukukun kanunlaştırılması büyük önem arz eder. Zira bir devletin yazılı anayasası kadar medeni kanunu da o devletin siyasi ve ideolojik yapısı ile yakından ilgilidir.

Medeni kanunlarda yer alan hak ve fiil ehliyeti, kişi özgürlükleri, cinsler arası eşitlik, sözleşme özgürlüğü, evlenmenin şekli, boşanma hakkı,  annenin ve çocukların korunması, miras ve mülkiyet hakkı ile ilgili kurallar o ülkenin ideolojik yapısı hakkında fikir verir.

Bu nedenle toplumların tarihsel gelişim sürecinde medeni kanunlar özel bir yer tutar ve uzun süreli kalıcılık özelliği gösterir.

1926 yılında kabul edilen 743 sayılı Türk Kanuni Medenisi, Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde, yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin hukuk alanındaki en önemli devrimlerinden biri olmuştur. Teokratik hukuktan, laik hukuka geçişi tamamlayan bu devrim sonucu Türk Medeni Kanunu’nun özellikle aile hukuku alanında reform niteliğindeki hükümleriyle, Türk kadını insanlık onuruna layık görülmüştür.(3)

İsviçre Medeni  Kanunu ve  Borçlar  Kanunu’nun  Alınışının 80. Yılı Sempozyumu,  28  Nisan  2006: İstanbul Ticaret Odası İstanbul Ticaret Üniversitesi İsviçre-Türkiye Araştırmalar Vakfı

“EDİTORYAL

Türkiye’nin 150 yılı aşkındır devam eden batılılaşma sürecinde  cumhuriyet devriminin önemi ve yeri hala güncelliğini korumaktadır.  Cumhuriyetin kurucu kadroları için batılılaşma,-en azından entellektüel  selefleri gibi- vazgeçilemez bir hedefti. Bu hedefe yönelik atılan bir dizi, hızlı ve radikal adım içersinde hukuk alanında yapılanlar özel bir yere  sahiptir. Batıdan sadece yasalar transfer edilmedi; bu yasaların içinde  yeraldıkları hukuk düzeni de, sosyal dokusu çok farklı, geçmişi ayrı  referanslar ile yoğrulmuş bir coğrafyada uygulama olanağı buldu.(4)

Yazılanlar özetle:

 Soru: Lozan antlaşmasıyla hukuk birliği nasıl sağlandı ?

Cevap: İsviçre’den alınan (Hıristiyan-Roma) Hukuk Sistemi ile.

Soru: Neden İsviçre Medeni Kanunu ?

Cevap: Bunun en önemli sebebi Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt’un hukuk öğrenimini İsviçre’de görmüş olması ve İsviçre Medeni Kanununa duyduğu derin hayranlık ve saygıdır.

Soru: Medeni Hukuk bir ülke için neden  önemlidir ?

Cevap: Zira bir devletin yazılı anayasası kadar medeni kanunu da o devletin siyasi ve ideolojik yapısı ile yakından ilgilidir… O ülkenin ideolojik yapısı hakkında fikir verir. Bu nedenle toplumların tarihsel gelişim sürecinde medeni kanunlar özel bir yer tutar ve uzun süreli kalıcılık özelliği gösterir.

1926 yılında kabul edilen 743 sayılı Türk Kanuni Medenisi, yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin hukuk alanındaki en önemli devrimlerinden biri olmuştur. Teokratik (Dini) hukuktan, laik hukuka geçişi tamamlayan bu devrim sonucu Türk Medeni Kanunu’nun özellikle aile hukuku alanında reform niteliğindeki hükümleriyle, Türk kadını insanlık onuruna layık görülmüştür.

-Cumhuriyetin kurucu kadroları için batılılaşma,-en azından entellektüel  selefleri gibi- vazgeçilemez bir hedefti. Bu hedefe yönelik atılan bir dizi,  hızlı ve radikal adım içersinde hukuk alanında yapılanlar özel bir yere  sahiptir. Batıdan sadece yasalar transfer edilmedi; bu yasaların içinde  yeraldıkları hukuk düzeni de, sosyal dokusu çok farklı, geçmişi ayrı  referanslar ile yoğrulmuş bir coğrafyada uygulama olanağı buldu.

Özetin özeti:

-Mecelle (Osmanlı Medeni Kanunu) Din referanslı bir Hukuk sistemi de, İsviçre Medeni Kanunu, Hıristiyan-Roma Hukuku değil mi?

“…Türkler bin seneye yakın bir süre içinde (Selçuklu, Osmanlı) İslam Hukukunu benimseyip uyguladıktan sonra, Cumhuriyetle birlikte devrimci kadro bir hukuk inkılabı yapıp Roma-Hıristiyan (Kıta) hukukunu ithal etti ve bunu uygulatmaya başladı. (5)

Devam edecek

-İslam Hukuku ve Roma (Hıristiyan Hukuku nasıl oluştu?

www.canmehmet.com

Not: Yazılardaki vurgulamalar tarafımıza aittir.

Kaynaklar:

(1)Daha fazlası için bakınız: Av. Ömer Uysal, http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=394

(2) (Medeni Hukuka Giriş, Prof. Dr. S. Sulhi Tekinay, İst. 1979, shf.15 ve devamı.) Daha fazlası için bakınız: Av. Ömer Uysal, http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=394

(3) PROF. DR. AHMET HAYRÎ DURMUŞ. İSTANBUL TİCARET ÜNİVERSITESI REKTÖR VEKİLİ

Daha fazlası için bakınız: http://www.ito.org.tr/itoyayin/0018300.pdf

(4) DR.İUR.ALÎ Çivi. Daha fazlası için bakınız: http://www.ito.org.tr/itoyayin/0018300.pdf

(5) “Karşılaştırmalı Hukuka Giriş, Prof. Dr. Ergun Özsunay, İst. 1976, shf. 291 ve devamı.” Daha fazlası için bakınız: Av. Ömer Uysal, http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=394

Bir Medeniyetin Hukukunu Değiştirerek Hıristiyanlığa Dönüştürebilir misiniz? “Tenk Yu Hacı!” (2)

 

 

Hukuk, Ahlak ve Adalet kavramları, düşünce (Felsefi) temellidir. Bu nedenle (tek) bir cevabı yoktur. Hukuk için (Dünya genelinde dün ve bugün) aşağıdaki tanımlar yapılabilir (yapılmıştır):

HUKUK:

-Genellikle bir hükümet tarafından yapılan, bir toplumun davranış biçimini belirlemek için kullanılan bir kural

-Bir toplulukta bazı otoriteler tarafından kurulan ve halkı için geçerli olan ilkeler ve düzenlemeler ve adli kararla tanınan ve uygulanan politikalar.

-Anayasadaki insanlar tarafından olduğu gibi, devlet veya ulusun otoritesi tarafından yazılan herhangi bir yazılı veya pozitif kural veya kuralların toplanması.

-Bağlayıcı yasal gücün ve etkinin davranış kurallarının bir organı, kontrol otoritesi tarafından öngörülen, tanınan ve yürürlüğe konulanlar…

Bir topluluğun işlerini düzenleyen ve siyasi bir otoritenin uyguladığı kural ve ilkelerin vücudu; hukuk sistemi: uluslararası hukuk.

-Yasanın tanımı, bir otorite, özel ya da anlaşma tarafından kurulan bir davranış kuralları seti…

-Bir toplumu yönetmek ve üyelerinin davranışlarını kontrol etmek için kullanılan anayasalarda, mevzuatta, adli görüşlerde ve benzerlerinde bulunan resmi kural ve düzenlemeler; sosyal kontrol mekanizması!

-Hukuk sistemleri, toplumsal düzenin kurulması ve sürdürülmesinin özel yollarıdır.

-Akıllı bir varlığın iktidara sahip olması için koyduğu  kurallar…

-Egemen bir siyasi otorite tarafından sabit ve uygulanan bir dizi kurallar.

-(Kanun) Temelde dağınık olmayan toplumları bir arada tutan resmi tutkal.

-(Kanun) Toplumun çimentosu ve aynı zamanda önemli bir değişim ortamı: Hukuk bilgisi, kişinin kamusal konulardaki anlayışını arttırıyor: Çalışması, ifade özgürlüğünü, sözlü tercümeyi tartışmaya açma becerisini ve yazılı kelimeyi yorumlama becerisini ve sosyal anlamayı geliştiriyor…

Şimdi ülkemizdeki Hukuk anlayışına ve uygulamasına geliyoruz. İslam Hukuku ve Roma Hukuku’nun nasıl oluştuğuna girmeden:

Hukukun önemi :

-Bütün siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel hayatı yeniden belirlemeyi, batılı ve çağdaş bir toplum yaratmayı hedefleyen devrimci kadronun en önemli enstrümanının “Hukuk” olduğu söylenebilir…

Hukuk ithali mümkün müdür? Cumhuriyet rejimi hukuk ithalatını nasıl yapmıştır.?

Hukukun mahiyeti

-Hukukun ilk bakışta dikkati çeken Norm (Kural, Kaziye), Sosyal Realite (Sosyal olgu) Etik Değer (Ahlak, Adalet) gibi üç boyutu (elemanı) olduğu görünmektedir.

Çok çeşitli hukuk ve felsefe ekolleri bu her bir elemanı münferiden ele alarak, sadece o elemana önem verip diğer iki elemanı dışlayarak müfrit spekülasyonlar halinde felsefi yorumlar yapmışlardır. Şöyle ki;

a-) Hukukun unsurları

Norm boyutunda hareket edenler (pozitivistler, volontaristler) “Hukuk yetkili mercii tarafından gerekli prosedürlere uymak suretiyle konmuş maddi müeyyideli davranış kurallarıdır.” Yine Normati-vistlerce “Hukuk bir hiyerarşik düzen içindeki, normlar arasındaki ilişkiler kompleksidir.” Yani hukuk normdur. Ortada kanun, kural olarak ne varsa o hukuktur. Sosyal Realite ve Etik Değer önem arzetmez.

Sosyal Realite boyutundan hareket edenler (Solidaristler, Marksistler) “Hukuk, sosyal hayatta meknuz (gömük) ve mündemiç (karışık) düzenin belirleniminden oluşan kurallardır.” Yani hukuk mevcut sosyal, ekonomik ilişkilerin kurallaşmış halidir. Sosyal olgu ne ise hukuk ona göre tezahür eder. Ahlak (Etik Değer) ve Norm (Kural) önemli değildir.

Etik değerden hareket edenler (politiko-juritik ideolojiler, doğal hukukçular) “Hukuk Etik Değerlerin sosyal ortamda gerçekleşmesini sağlayan davranış kurallarıdır.” Yani hukuk, ahlak ve adaletten ibarettir, sosyal realite ve normun bir önemi yoktur.

b-) Hukukun tanımı

Görüldüğü gibi bütün bu izahlar ünidimansiyonel (tekkatçı, tek elemanlı) yetersiz izahlardır. Halbuki hukuk tridimansiyonel (üç katlı, üç elemanlı) bir bütündür ve bunlardan birinin eksikliği halinde hukuk, hukuk olma özelliğini kaybeder.

Bu açıklamalardan sonra Hukuku şöyle tarif edebiliriz; “Hukuk sosyal hayatı, ahlaki kıymetlere göre düzenlemeyi hedefleyen maddi müeyyideyle teçhize elverişli davranış kuralları arasındaki ilişkiler kompleksidir.” (*)

Bu tanım, sosyal realiteyi, Etik Değeri ve normu yani hukukun üç elemanlarını da ihtiva eden tridimansiyonel (üç elemanlı) bir izahtır. Ve yukarıdaki müfrit ve yetersiz spekülasyonlara göre çok daha kapsayıcı ve gerçekçidir.  Bu görüş Gurvitch’in plüralist (çoğulcu) hukuk anlayışıdır. (**)

Ve bilimsel çevrelerde en fazla taraftarı olan anlayıştır. (1)

Yazılanlar özetlenirse:

Hukuk:

-Bir toplumun davranış biçimleridir.

Bir toplumu yönetmek ve üyelerinin davranışlarını kontrol etmek için kullanılan düzenleme, sosyal kontrol mekanizması’dır.

-Toplumsal düzenin kurulması ve sürdürülmesinin özel yollarıdır.

“Hukukun önemi :

-Bütün siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel hayatı yeniden belirlemeyi, batılı ve çağdaş bir toplum yaratmayı hedefleyen devrimci kadronun en önemli enstrümanının “Hukuk” olduğu söylenebilir.”

Hukuk kavramında üç ayak görünür olmaktadır:  Norm, Sosyal olgu, Etik Değer (Ahlak, Adalet)

“Hukukun tanımı

“Hukuk sosyal hayatı, ahlaki kıymetlere göre düzenlemeyi hedefleyen maddi müeyyideyle teçhize elverişli davranış kuralları arasındaki ilişkiler kompleksidir.”

Hukuk, canlı bir varlıktır.

Hukuk, canlı olduğu için sürekli büyümekte ve büyüdükçe yeni ihtiyaçlar ortaya çıkmaktadır.

Hukuk, İnsanidir. İnsanla ilgilidir. İnsan içindir. İnsan varsa ancak Hukuk söz konusudur.

Hukuk, İnsanları ezmek (için) değil, yaşatmaktır.

Hukukun varlık amacı: İnsanları bir amaca yönelik kullanmak değil, insanı, insana yakışan şekilde yaşatmak, yaşatabilmektir.

 

Devam edecek

-Roma ve İslam Hukuku

www.canmehmet.com

Resim: Web ortamından alınmış, yazı tarafımızan düzenlenmiştir.

Açıklama ve kaynaklar:

(*)Eleştirisel Hukuk Başlangıcı Dersleri, Prof. Dr. Tarık Özbilgen, İst. 1976, shf. 16. (Av. Ömer Faruk Uysal.  Daha fazlası için bakınız:  http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=394

(**)Hukuk Felsefesi, Prof Dr. Niyazi Öktem, İst. 1983, shf. 30 ve devamı. Daha fazlası için bakınız: http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=394

(1)Cumhuriyet Hukukunun Özeleştirisi, Ömer Faruk Uysal Avukat. Daha fazlası için bakınız.:

http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=394

İslam Medeniyetinin Batı Hristiyanlığına Dönüşümü : “Tenk Yu Hacı !” (1)

Toprakları değil algıları işgal et!

 

18 Ekim 2017 (Çarşamba) bir işim dolayısıyla Anadolu yakasından Avrupa yakasına geçtim ve işimi bitirerek karşıya geçmek üzere gemiye bindim. Gemide ağırlıklı olarak gruplar halinde Arap Turistler de vardı. Kalabalık Araplardan bir grup, üst katta yaşlı bir beyefendinin tek başına oturduğu sıraya yönelince, yaşlı beyefendi, çocuk ve kadınların çoğunluk olduğu gruba birlikte oturmaları için yerinden kalkarak onları buyur etti. Önce gruptan Arap bir bayan, Müslüman bir ülkede aynı inanç nedeniyle kardeşi de sayılan yaşlı beyefendiye : “Tenk Yu” dedi. Arkasından da eşi olan beyefendi “Tenk Yu Hacı !” dediğinde, bir Müslüman olarak çok üzülmemin yanında, geldiğimiz noktayı yazmamın gerektiği düşünerek, Müslümanların nereden nereye geldiklerini bu dizide anlatmaya çalışacağım.

Yararlandığım kaynaklar :

“İslamiyet, Doğuşundan Osmanlı Devletinin Kuruluşuna Kadar”

Yazar : CLAUDE CAHEN, BİLGİ YAYINEVİ. Birinci Basım, Ağustos 1990.

Yazar CLAUDE CAHEN hakkında :

1909’da Paris’te doğdu. Sorbonne Üniversitesi Yüksek Öğretmen Okulunda ve Doğu Dilleri Okulunda tarih ve Önasya dilleri öğrenimi gördü, 1932’de yükseköğrenim kurumlarında öğretim üyesi olma hakkını veren sınavı başardı, 1940’ta edebiyat doktoru oldu. 1945-1959 arasında profesör olarak Strassburg Üniversitesinde çalıştı. 1959’dan bu yana Sorbonne Üniversitesinde profesördür. 1967 de konuk profesör olarak Michigan Üniversitesinde bulundu.

Yazarın bu kitabı yazmaktaki amacı (çevirmenin önsözünden) :

“…Asıl amacı, İslam tarih ve kültürünü, genellikle bundan hiç haberi bulunmayan Avrupalı okuyucuya öğretmek…”

“VII. yüzyılda, Roma İmparatorluğu’nun batıdaki yarısının Cermen saldırıları sonucu, temsil ettiği kültürle birlikte çöküşünün üstünden yüzyılı aşkın bir zaman geçmiş bulunuyordu. İmparatorluğun doğudaki Helenleşmiş (Yunanlılaşmış) öteki yarısı ile temsil ettiği kültür ise, Avrupa yakasında Asya kökenli göçebe boylarla Slavların saldırılarına, Asya yakasında da Aral Gölü’nden Irak’a kadar tüm İran’a egemen bulunan, antikçağ devletlerinin mirasçısı Sasanilere (İranlılar) karşı ikide bir parlayan savaş  ateşlerine rağmen yine de varlığını sürdürmekteydi.

Persler, Suriye ve Mısır’da Akdeniz kıyılarına kadar ilerlemişler, Bizans adı verdiğimiz Doğu-Romalılar da onları sonunda geri püskürtmüşlerdi; ama her iki büyük devlet de sürdürdükleri bu sonuçsuz savaşlardan bitkin duruma düşmüştü, işte İslamiyet bu dönemde ortaya çıkar.

İslamiyet’in doğuşu ve yayılışı bir mucize izlenimi uyandırır.

O güne kadar hemen hiç tanınmayan bir halk, yeni dinin verdiği güçle bir birlik oluşturmuş; birkaç yıl gibi çok kısa bir zaman içinde tüm Sasani İmparatorluğunu fethetmiş; Küçük Asya’nın batı kesimi dışında Bizans imparatorluğunun Asya ve Afrika’daki bütün topraklarına, Sicilya’ya, İspanya’nın büyük bölümüne yerleşmiş ve Avrupa’da daha birçok ülkeyi ele geçirmeye niyetlenmişti.

Böylece İslamiyet; Hindistan’ın, Çin’in, Habeşistan’ın, Batı Sudan’ın, bugün Fransa denilen Galya’nın ve Bizans başkenti Constantinopelin (İstanbul)  kapılarına dayanmıştı. Nice zamandır varlıklarını sürdüren eski devletler art arda yıkılıvermişler; Siriderya’dan Senegal’e kadar, bugün yarım milyar insanın yaşadığı koca bir bölgenin halkı, bu yeni inancı benimseyerek atalarının dinini inkâr etmiştir.

Üst üste gerçekleştirilen fetihlerle baş döndüren bir hız göstererek yayılan bu yeni kültür, insanlığın en parlak kültürlerinden biridir ve antikçağ kültür mirasının büyük kısmını alıp, onu yeni bir ruhla doldurarak, bir bakıma batı dünyasının eğiticisi olmuştur.

Bilmemiz gerekir ki, İtalya’da doğmuş bir ‘Thomas d’Aquin’den önce, Orta Asya’dan gelmiş bir İbn Sina yaşamıştır; yine bilmemiz gerekir ki, Fransa’nın, Almanya’nın ünlü Katedrallerinden çok önce Şam’ın, Kordoba’nın görkemli camileri yapılmıştır.

Bugün İslam ülkeleri Avrupa’nın çok büyük kültürel ve teknik ilerleyişine oranla, her ne kadar -kuşkusuz geçici olarak- geri kalmış durumda ise de, buna aldanıp onları küçümsemekten kesinlikle kaçınmalıyız.

Yine kaçınmamız gereken bir tutum da başka aşırılıklara düşmektir; yani İslam tarihini bundan böyle Binbir Gece Masallarından kaynaklanan bir hayal ortamının etkisinde incelememek; onu yabancı, alışılmadık ve çoktan geçip gitmiş bir dönem olarak, belirsiz bir özlemin konusu olarak görmemek; aksine bu tarihi, evreleri ve oluşum alanları çeşit çeşit görünse de, aslında yine de bir bütün halinde, insanlık tarihinin vazgeçilmez bir bölümü saymak zorundayız.  (1)

Prof. Gautier özetlemektedir : “İslâm medeniyetinin tekâmül (gelişim) hareketi durduğu zaman, biz işte onun vardığı neticelerden istifade ederek yeni bir medeniyet kurmaya başladık. Bu hâl, eski zaman koşucularının mukaddes meşaleyi elden ele vermelerini andırır. (2)

Profesör P. Hitti’nin “Precis d’Histoire des Arabes” ismindeki eserinin 1950’de neşredilen Fransızca nüshasının 149. Sayfasında da şu mühim kayda tesadüf edilir :

Latin Garb’ı, Astroloji kadar Astronomi’yi de tetkike sevk eden gayret, Endülüs tarikiyle (yoluyla) Müslümanlardan intikal etmiştir (geçmiştir). Bu sahalardaki İslâm eserlerinin başlıcaları İspanya’da, Arapça’dan Latince’ye tercüme edilmiştir.

Yine aynı sayfada diğer bir mühim nokta da şöyle anlatılmaktadır :

Avrupa dillerinin ekserisinde (çoğunda) yalnız yıldız isimleri İslâm menşelerine bağlanmakla kalmıyor, aynı zamanda Azimut, Zenith, Nadir vesaire gibi birçok fenni tabirler de Arapça’dan geçmek suretiyle, İslâmiyet’in Hristiyan-Avrupa’daki ilmî mirasının ne kadar zengin olduğunu göstermiş oluyor.”

İşte bundan da anlaşılacağı gibi, ilim sahasında Avrupa, İslam’ın muazzam servetine varis oluvermiş bir mirasyediden başka bir şey değildir. (3)

Bu haklı ve güzel itirafın sahibini takip eden L. A. Sedillot da, “Historie Generale des Arabes” ismindeki eserinin 1877 Paris baskısının, birinci cildinin birinci sayfasındaki şu hakikati ilk söz olarak tespit etmektedir :

“Müslümanları ve onların bütün Orta Çağ boyunca yeni medeniyet üzerine icra ettikleri tesiri unutulmaya mahkûm etmekte herhalde hususî bir kas(ı)t olsa gerektir.”

Bu Garp nankörlüğünün sebeplerinden bir de, İslâm inhitatın (gerilemesinin) eski muhteşem devirlerimizi unutturacak dereceleri bulmuş olmasında gösterilir.

E.F.Gautier’nin “Moeurs et Coutumes des Musulmans” ismindeki eserinin, 1955 Paris baskısının 235. Sayfasında, bu nokta şöyle izah edilmektedir :

“Gözlerimizin önünde İslâm’ın bugünkü hali bulunduğu için, biz onu medeniyetin en esaslı amili (etkeni) tasavvur etmekte (görmekte) güçlük çekiyoruz.”

Burada bir not düşülmesi gerekmektedir.

Prof. Gautier ne demektedir ?

Biz İslam’ı bugünkü hali ile değerlendirdiğimiz için, onun mükemmel bir medeniyet kurucusu olduğu gerçeğine inanmakta zorlanıyoruz.

Elbette bu duruma gelinmesinde :

Kıskançlıktan doğan inkârın,

Ve kimi ilim ahlâkına sahip olmayan bilginlerin, Batı Medeniyetini doğrudan Antik Yunan Medeniyetinin bir devamı olarak göstermesi,

– Ve bu kasıt – inkârın, bizim kitaplarımızda da aynen kopya edilerek işlendiğini de unutmamak gerek.

Aynı müellif (yazar), (Prof. Gautier) aynı eserinin 251. sayfasında da, Garp nankörlüğünün ırkî cephesini şöyle anlatır :

– “Rönesans’ın ilk kekeleme anları öyle bir devre tesadüf etti ki, barbarlıktan uyanmakta olan Avrupa, İslâm medeniyetine bitkin bir hürmetle bakmaktaydı. Taklidine imkân olmayan bu örnek karşısında cesaretini kaybeden Garbın kolları sarkıyordu. Herhalde biz bugün de tamamıyla aksine bir ifrata (aşırılığa) düşüyoruz. Irkî dalaletlere (sapkınlığa) dayanan bu sersemce nankörlüğümüzden dolayı kendi kendimizi ne kadar ayıplasak yeridir.”

Yine aynı menbaın (kaynağın) 282. sayfasında da şu satırlara tesadüf edilir :

-“Bizim Rönesans’ımız, İslâm medeniyetinin hatırasını çabuk unuttu; hâlbuki onlara karşı çok büyük minnetleri vardı. Buna rağmen klasik eski çağa çılgınca ve mahviyetle (alçakgönüllülükle) bağlandı. Bu tercih, nankörlükten başka bir şey olmamakla beraber mazur görülebilir; çünkü derin sebepleri tamamıyla seçilebiliyor. Yunanla Roma’nın Garp medeniyeti, o derin manâsıyla biz Garplılar için, Müslümanların Şark medeniyetinden çok daha kolay anlaşılabilecek bir şeydi. Muazzam bir mazinin varisi ve yeryüzünün en eski medeniyetinin mümessili olmak korkunç bir şeydir : İslâm’ın şanlı mazisiyle bugünkü aşağılık halinin tarifi ise budur.”

Hıristiyan Garb’ın bu tarihî nankörlüğü bilhassa on dokuzuncu asırdan beri, tedricen (yavaş yavaş) azalmakta ve birçok büyük müellifler bugünkü Garp medeniyetinin hakikatte Yunan-Roma kültüründen değil, doğrudan doğruya İslâm medeniyetinden doğmuş olduğunda artık ittifak etmektedir.

Dikkat edilecek mühim bir nokta vardır. Avrupa’da İslam medeniyetinden umumiyetle (genellikle)Arap Medeniyeti” şeklinde bahsedilir ve hatta İslâm tarihine de çok defa “Histoire des Arabes = Arap Tarihi” denilir.

Bunun sebebi, İslâmiyet’in menşei(nin) Arabistan ve Kur’an’ın lisanı(nın) da Arapça olmasıdır.

İşte bundan dolayı “Arabe” kelimesi gittikçe “Müslüman” mefhumunu (kavramını) da ifadeye başlamıştır.

Buna mukabil (karşılık), Osmanlı İmparatorluğunun azamet devrinde yazılmış eserlerde de İslâmiyet “La Religion des Turcs = Türk Dini” ismiyle anılmış, fakat inhitat (gerileme) devrimizden itibaren bu isim artık unutulmuştur. “Arabe” kelimesinin bugün hâlâ “Müslüman” manâsın(d)a kullanılmasındaki mahzuru (sakıncayı) nazar-ı itibara (göz önüne) alan Garp müellifleri (yazarları), İslâm medeniyetinin ırkî ve milli manâsıyla bir Arap medeniyeti olmadığını ehemmiyetle (önemle) tebarüz ettirmektedirler (göstermektedirler).

Meselâ, medeniyet tarihine ait külliyatıyla meşhur Will Durant, “Histoire de la Civilisation” külliyatıL’age de la Foi” serisi, Francois Voudou’nun birinci cilt Fransızca tercümesi, 1952 Paris baskısının 305. sayfasında bu mühim noktayı şöyle anlatır :

– “Fatihler öyle bir müsamaha (hoşgörü) gösteriyorlardı ki, o sırada Arapça’yı dünyanın en edebî ve en ilmî lisanı haline getirmiş olan şairler, alimler ve filozoflar içinde Arap kanından olanlar ancak küçük bir ekalliyet (azınlık) teşkil ediyordu.”

Arthur Pellegrin’in “L’İslam dans le Monde” ismindeki eserinin 1950 Paris tabının (baskısının) 92. sayfasında da şu izaha tesadüf edilir :

-“Eğer Arap münevver kütlesi (aydınları) yalnız kendi imkânlarına bırakılmış ve işgal edilen memleketlerin yeni mühtedilerinden (dinden dönenlerinden) feyz almış olmasaydı, belki de o kadar ileri gidemez ve o kadar yükselemezdi. Yunan-Latin kültürüyle son derece meşbu (dolu) olan o yeni Müslümanlar, Arap fikriyatına usûl, vuzuh ve derin tetkik itiyatlarını (alışkanlıklarını) soktular; Kur’an tefsiri, bundan geniş bir nispette istifade etti. Çünkü malûm olduğu veçhile (şekilde), Kelâmullah’ın (Allah’ın sözünün) mukaddes metni, her türlü fikir hamlelerinin ilham kaynağı idi. İşte bununla da sabittir ki, Kur’an-ı Kerim esas itibariyle insan fikrinin en yüksek nazariyelerini (teorilerini) beslemeye kâfi gelecek fikirlerle hislerden mürekkep (oluşan) bir servet ihtiva etmektedir (içermektedir).”

Profesör Gautier’nin yukarıda bahsettiğimiz “Moeurs et Coutumes des Musulmans” ismindeki eserinin 230. sayfasında, “Bedevi aşiretlerde medeniyet tohumları yoktur” denildikten sonra, 231. sayfasında da İslâm medeniyetinin ihtida etmiş (sonradan müslüman olmuş); ayrıca Arap (Arap olmayan) milletlerin müşterek (ortak) eseri olan Şark medeniyeti olduğundan ve Arap kavminin işte bu medeniyete ancak zemin hazırladığından bahsedilir.

Bu yazılarımızın birincisinde de söylediğimiz gibi, Hint âlimlerinden Asaf Feyzi’nin Fransızca nüshası 1956’da neşredilmiş (yayınlanmış) olan “Conferences sur L’İslâm” ismindeki eserinin 18. sayfasında, İslâm medeniyetinin teşekkülünde (oluşumunda) en fazla Türklerle İranlıların amil (etken) oldukları tespit edilmiştir. (4)

Devam edecek…

Büyük Bir Medeniyet nasıl oldu da rehberi olduğu toplumların gerisine düştü ?

– Düşmekle kalmadı da, onların bıraktıklarına kurtuluş reçetesi olarak yapıştı?

www.canmehmet.com

Resim: Web ortamından alınmış, alt yazı tarafımızca düzenlenmiştir.

http://www.dailymail.co.uk/travel/travel_news/article-2901717/Saudi-Arabian-tourists-world-s-biggest-spenders-splashing-14-BILLION-shopping-trips-abroad-year.html

Kaynaklar :

(1) “İslamiyet, Doğuşundan Osmanlı devletinin Kuruluşuna Kadar”, CLAUDE CAHEN, BİLGİ YAYINEVİ. I. Basım Ağustos 1990.

(2) “Batı Kaynaklarına Göre İslâm Medeniyeti”, İsmail Hami Danişment, Derin Tarih yayınları, Kasım 2015.

(3) A.g.e. Sahife:55.

(4) A.g.e. Sahife:26.

Türkiye, İran Ve Rusya: I.Dünya Savaşı Galipleri Kaç Devleti Çıkarlarına Göre Yeniden Yapılandırdı (7/Son)

Batı anlayışında, “Kazanmanın ahlakı yoktur!” Tüm insani söylemler, sadece bir aldatmacadır.

 

Devletlerin yeniden dizaynı konusunda ilk uyananlar arasında Rus Çar’ı I. Nikola vardır.

Paris’in, “Devrimci hareketlerin esin ve kontrol kaynağı” olduğunun ilk farkına varanların başında, Rus Çar’ı I. Nikola (1795-1855) gelmektedir.

“…Çağdaşlarının çoğu gibi Çar da; Paris’te, Avrupa’daki bütün devrimci hareketlere esin kaynağı olan ve devrimci hareketleri kontrol eden merkezî bir örgüt olduğuna inanıyordu…” (1)

Bu tespit, 1979 yılında, Paris güdümlü (!) ‘İran Şii İslam Devrimi’ni gerçekleştiren Humeyni’den, yaklaşık 150 yıl önce…

Osmanlı Hanedanlığı’nı yaptıkları bir darbe ile sonlandıran Paris Hayranı (!) Jön Türkler’den de, yaklaşık 85 yıl evvel yapılmıştır.

Peki, İranlı ve Osmanlıların (Jön Türklerin) hayran oldukları (!), dünyaya Liberté, égalité, fraternité.” (Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik.) pazarlayan; ancak, Cezayir’de soykırım yapmaktan geri durmayan Fransızlar, bu konuda ne kadar samimidir ?

Jön Türklerin “..Kutsal saydıkları bu özdeyişin, pratikte Fransızlar tarafından uygulanmadığını görmeleri ise, onlar adına şok ediciydi. Hem sömürge imparatorluğunu henüz tamamlamamış olan Fransa’nın saldırgan politikaları, hem de Fransızların Türklere karşı geçmişten gelen ön yargıları ve Fransız kamuoyunun Ermeni meselesindeki tutumu, Batı’da gördükleri değerleri kendi ülkelerinde yaymak isteyen Jön Türkleri; ülkeleri saldırı, hakaret, haksızlık ve ön yargıların öznesi konumunda olduğu için savunmacı konuma koymuştu.” (*)

Konunun açılması adına, biraz daha (213 yıl) geriye gidiyoruz :

“18 yy. da Avrupa’da iki büyük sömürgeci güç vardır : İngiltere ve Fransa. Ve bunlar birbirleriyle amansız rekabet halindedir. O dönemde İngiltere, Fransa’yı Hindistan’dan kovmuş ve Hindistan’ı adeta tek başına yağmalarcasına sömürmektedir. Fransa, kendisi için büyük bir gelir kaynağından mahrum kalınca, yeni oyunlar ve plânlar peşinde koşmaya başlar. Hem Hindistan’ı ezelî düşmanlarının elinden almayı hem de Hindistan’ın giriş kapısı olan, tahıl ambarı Mısır’ı alıp, İngiltere’ye darbe vurmayı planlar.

Bu gaye ile Fransa hükümeti 5 Mart 1798’de I. Napolyon Bonapart’ı vazifelendirerek, hazırlıkları çok gizli bir şekilde yürütmesi emrini verir…” (2)

“Napolyon, 400 parçalık donanması ile 1798’de denize açılır. İskenderiye sahillerine inen Napolyon’un maiyetinde; 40.000 asker, 40 general ve sadece askeri alanda değil, Mısır’ın kültür varlıklarının sömürülmesi ve ahlâken sukût ettirilmesi (çökertilmesi) için de 100 kadar bilim adamı, ressam ve artistine kadar zengin bir kadro bulunmaktadır.” (3)

“Sefer en ince teferruatına kadar hesaplanmış ve propaganda için Arapça matbaa dahi getirilmiştir.” (4)

Bir süre sonra Napolyon, Mısır’dan (toprak işgalinden) başarısız şekilde geri dönse de, bizde olduğu gibi silahlarla giden matbaa makineleri Mısır’a yerleşmiş ve ‘zihni işgal‘, kalıcı hale gelmiştir. Gelmiştir ki :

ABD Demokrat Parti Silahlı Hiz. Kom. ve İstihbarat Komitesi üyesi olan Senatör Udall, 11 Şubat 2011 tarihinde aşağıdaki konuşmayı yapmaktadır :

– “Türkiye’nin 100 yıl önce gördüğü gibi, gerçekten (Mısır’da) bir Atatürk’e ihtiyacımız var. Bence Türk ordusu, Mısır ordusunun bu durumda oynayabileceği rol için iyi bir örnek” dedi. (5)

Ve Mısır’ın seçilmiş Cumhurbaşkanı Mursi, bir darbe ile devrildi.

Mısır’da 2013’te Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin devrilmesinden sonraki 18 ay içinde çıkan olaylarda en az 2600 kişinin öldüğü, bunların yaklaşık yarısının Mursi’yi destekleyenlerden oluştuğu bildirildi.

Mısır’da ülkenin demokratik seçimlerle işbaşına gelen ilk cumhurbaşkanı olan Mursi, istifası için düzenlenen gösterilerin arttığı bir dönemde askeri darbeyle görevden uzaklaştırılmıştı. (6)

Hazır konu darbelere gelince, sırayı kimler alacaktır ?

Bizim Çocuklar..”

Yıl 1980….

Bizim Çocuklar Başardı!”

Paul Bernard Henze, CIA Ankara Bürosu şefliği yapmıştır. Ülkemizde Kenan Evren gibi cuntacıların yaptığı darbeyi kastederek söylediği : “Bizim çocuklar başardı” (7) sözü ile tanınmıştır.

Şimdi İran’dayız:

Bizim Piç Kurusu…”

“…Şah bir diktatör, tipik bir Doğulu despot, dünyanın en kötü insan hakları ihlallerini yapan biri olarak biliniyordu.”

Amerika’da politik çevrelerdeki yaygın görüş şöyleydi :

– “O bir piç kurusu, ama bizim piç kurumuz.”

Amerikan işletmeleri, İran ekonomisinin yalnızca petrol ve silah sektörlerini değil, başka sektörlerini de ele geçirdi ve bu sektörlerde çalışmak üzere kendi işçilerini ve yöneticilerini getirdi.

Sıradaki ülke, Rusya.

Ve İhtilalci Lenin.

1917 Mart’ında, Mohilef’teki Büyük Umumî karargâhında Çar İkinci Nikola’yi terk-i taç ve taht eylemeye zorlıyan Prens Livof Kerenski hareketi, yâni ilk demokratik-sosyalist ihtilâl, Yahudi-Amerikan parası ile beslenmiş değil miydi? (9)

Gene bu sırada Almanya İmparatoru İkinci Wilhelm’in Büyük Umumî Karargâhı, o donsuz Lenin’e, beheri yirmi Marklık iki milyon altın vermiş değil midir? Bu adamı ve arkadaşlarını zırhlı vagonlar içinde talihsiz Rusya’ya sokup, medenî ve müreffeh sınıflara birer kuduz pars gibi saldırtmış olan sersem genelkurmay başkanı, o kakavan Von Ludendorf olmamış mıdır? (10)

1908 hareketi bizim gözümüzü açtı. Örneği İttihatçılardan aldık. Uzun nazariyatla uğraşmayı bıraktık, pratik yola girdik. İşi bir saray baskını ile bitirdik...” (11)

Ludendorf, harp hâtıralarında şöyle der :

-“Lenin’i Rusya’ya göndermekle hükümetimiz büyük bir sorumluluk yüklenmiştir. Ama askerî bakımdan bu hareket iyi netice verdi. Rusya’yı yere sermek lâzımdı...” (Cild 11, Sayfa 509)

Bir müddet sonra kızıllar, Kerenski ile arkadaşlarının yardım gördükleri para kaynaklarını kurutmak ve aynı zamanda o kaynakları kendi taraflarına çekmek istediler. Leiba Braunstein’i Amerika’ya gönderdiler. (12)

Fakat (Amerikalı banker) Jocab Schiff, bu teşebbüse hemen müspet cevap vermedi. Ama birkaç ay sonra, 21 Eylül 1917 günü Leiba Braunstein adına, Stokholm’de bir bankada büyük bir kredi açıldı. Şimdi Sovyetler Birliği’nin her yıl 7 Teşrin-i Evvel’de (ekim) kutladığı “Oktiyaber İhtilâli” bu krediden alınan altunların saçılması ile yapılmıştır. (13)

Görülüyor ki ne tarafından baksanız, Rusya dâima “siyasî para” ile döndürülmüş bir değirmendir. Sırası gelmişken, iç savaşlar esnasında cereyan eden bir para kavgası üzerinde de biraz duralım. Zira bu kavga, en kuvvetli oldukları anda “Beyazlar”ın mahvolmalarına ve bütün ümitlerini kaybetmek üzere oldukları anda da birkaç avuç “Kızıl”ın koskoca Rusya’yı zaptetmelerine sebep olmuştur. (14)

İran ve Albay Rıza Han Darbesi

..Birinci Dünya Savaşı öncesinde, İran’ın siyasi idaresini yıprattıktan sonra, petrolünü sömürmeye başlayan İngiltere, savaş sonrasında da aynı durumun devam etmesi için siyasi oyunlara başvurmuştur. İran tarihinde “siyah darbe” olarak bilinen ve Kaçar (hanedanı) iktidarının sonunu getiren askeri darbe ile Rıza Han’ı iktidara getirerek, nüfuzunun devamını sağlamıştır. Darbe için bu Kazak subayını (Rıza Han) emellerinin icracısı olarak tespit etmiş, daha önce temasta bulunduğu Ziyaeddin ile bir araya getirterek darbeyi gerçekleştirmiştir. Darbe sürecinde İran’da görevli bulunan İngiliz subay, elçi ve konsoloslar gayet gizli davranarak, askerlere ve darbenin diğer figüranlarına para dağıtmışlardır.

Darbe sonrasında, İngiliz elçi Loraine’den İran tahtını isteyen Rıza Han, emeline ulaştıktan sonra İran’ı İngiltere adına yönetmeye başlamıştır. (15)

Flaş… Flaş… ‘Faş’ (!)

I.Dünya Savaşın’ın bitmesine yaklaşık sekiz ay vardır. Ancak, dönemin efendileri (!) olan İngiliz-Amerikalılar, Yeni Dünya Düzeni için daha Dünya Savaşı bitmeden, ana hedefleri olan Osmanlının parçalanarak, gönüllerine göre bir devlet kurulması ve bu devletin formatı konusunda anlaşırlar.

5 Ocak 1918’de İngiltere Başbakanı tarafından yapılan açıklamadan üç gün sonra, ABD Başkanı Wilson (Wilson İlkeleri adı altında) bunu mecliste açıklar :

8 Ocak 1918 tarihinde, ABD Başkanı Wilson Mecliste konuşmaktadır :

-“Her halk kendini yönetmelidir.” (*)

Biz burada mızıkçılık yaparak ABD’ye, madem “Her halk kendini yönetmelidir (!)” de; sizin İran, Afganistan, Irak, Şili, Arjantin, Vietnam, Afrika Ülkeleri, Birmanya ve Türkiye gibi özellikle gelişmekte olan ülkelerde ne işiniz vardı ? Ve,

“Darbelerle neleri hedeflemiştiniz ?” demeyelim !

Batı medeniyetinde, ”Kazanmanın ahlâkı yoktur.”

İlginç olanı ise,

Batılılar bunu (yaptıkları ahlaksızlıkları bir marifet gibi) iftiharla seslendirirken, aramızdaki kimileri hala :

“Modern, Çağdaş Batılılar..” şarkısını dillendirmeye usanmamıştır.

Sonsöz :

– Onların “Gözleri var görmezler, kulakları var duymazlar

– Mağluplar zannederler ki, “Yenenleri taklit edersek, onlar gibi oluruz (!)

– Onlar bilselerdi : “Başkasının ayak izinden gidenin ancak, iz sahibine hizmetçi olacağını...”

Meraklıları, dizinin birinci bölümünü kişisel web sitemizde okuyabilirler.

www.canmehmet.com

Resim  :http://www.gazetebilkent.com/2016/01/24/jon-turklerin-parisi/ )

Açıklama ve kaynaklar:

(*) Jön Türkler 1:

Jön Türkler: Osmanlı Devleti içinde 19. yüzyılın ikinci yarısında, Meşruti bir temele dayalı bir sistem kurmak, Kanun-i Esasi ilanıyla da serbest seçimlere gitmek ve böylece oluşturulacak meclise, ülke geleceğini teslim etmek gibi fikirlerle yola çıkan, hedef olarak batı örnekliğini seçen Osmanlı aydınlarının ortak adıdır. Bu isim ilk olarak Mustafa Fazıl Paşa’nın yayınladığı bir arizada kullanılmış ve sonradan Namık Kemal ve Ali Suavi tarafından Yeni Osmanlılar karşılığı olarak benimsenmiştir. Ayrıca, I. ve II. Meşrutiyet dönemlerinde de bütün ihtilalciler için bu isim kullanılmıştır.

Jön Türk hareketi, Osmanlı tarihinin son kesitinde en önemli sosyal ve siyasal harekettir. Belki de Osmanlı tarihinde böyle bir orijinallik ve tipiklik, az rastlanan bir örnektir. Jön Türkler’den İttihat ve Terakki’ye uzanan yolda Osmanlı temelinden sarsılmıştır. Kuruluş ve başlangıç noktaları ile sonuçları farklı neticeler doğuran hareket, hem bir felaket hem de geleceği etkileyen bir kaosa dönüşmüştür.

Tarihimizde Jön Türkler konusu aydınlanmamış, karanlık yönleriyle hala önemini ve ilgi çekme özelliğini korumaktadır. Jön Türklerin Türk tarihine damgasını vurdukları 1890-1918 yılları arası, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünün hızlanıp tamamlandığı bir dönem olmuştur. Bir çöküşün yanında, bir kuruluşun oluşumunun temel izahları, bu dönem içinde yatmaktadır. Bu bakımdan, adı geçen çöküş ve kuruluşu iyi anlamak için 1890- 1918 zaman dilimindeki olayların gerçek anlamda bilinmesi ve izahı gerekmektedir…”Kaynak : Osmanlı Devleti’nde Jön Türk hareketinin başlaması ve etkileri (http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/19/1271/14637.pdf)

Yazar: Yrd. Doç. Dr. Durdu Mehmet BURAK, Gazi Üniversitesi. Kırşehir Eğitim Fakültesi. Sosyal Bilgiler Eğitimi Bölümü, Öğretim Üyesi.

Jön Türkler 2: 1800’lerin Paris’i, farklı ülkelerden gençleri adeta büyülüyordu. Bu gençler Rousseau, Montesquieu, Voltaire gibi aydınlanmanın büyük isimlerini okuyor, Fransız İhtilali’ni -dolayısıyla yukarıda bahsi geçen kavramları- kendi ülkelerine de götürme hayaliyle yanıp tutuşuyorlardı. Yanıp tutuşan topluluklardan biri de, Jön Türklerdi. II. Abdülhamit’e muhalefet olan Jön Türkler; Osmanlı’yı -yukarıda sözü geçen aydınların Fransa’da yaptığı gibi- fikir mücadeleleriyle değiştirmeyi, modernleştirmeyi, Aydınlanma Çağı’na taşımayı ümit ediyorlardı. Bu fikir mücadelelerinin erleri arasında kimler yoktu ki: Abdullah Cevdet, Ahmed Rıza, İbrahim Temo, Prens Sabahattin, Yusuf Akçura…

Yukarıda adı geçen Fransız aydınlarına hayrandılar hayran olmasına ama hayranlıkları bu kadarla da sınırlı değildi. 1789 Fransız İhtilali’nin simgesi sayılan “Liberté, égalité, fraternité.” (Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik.) özdeyişi onlar için neredeyse kutsaldı. Hatta bu özdeyişi, “Hürriyet, müsavat, uhuvvet.” olarak çevirmiş yanına da “adalet” kelimesini koyarak kendi mücadelelerinde kullanmışlardır. Kutsal saydıkları bu özdeyişin pratikte Fransızlar tarafından uygulanmadığını görmeleri ise, onlar adına şok ediciydi. Hem sömürge imparatorluğunu henüz tamamlamamış olan Fransa’nın saldırgan politikaları, hem de Fransızların Türklere karşı geçmişten gelen ön yargıları ve Fransız kamuoyunun Ermeni meselesindeki tutumu, Batı’da gördükleri değerleri kendi ülkelerinde yaymak isteyen Jön Türkleri; ülkeleri saldırı, hakaret, haksızlık ve ön yargıların öznesi konumunda olduğu için savunmacı konuma koymuştu. (Kaynak: http://www.gazetebilkent.com/2016/01/24/jon-turklerin-parisi/ )

(**) Wilson ilkeleri, madde 12 : Bugünkü Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Türk kesimlerine güvenli bir egemenlik tanınmalı, Türk yönetimindeki öbür uluslara da her türlü kuşkudan uzak yaşam güvenliğiyle özerk gelişmeleri için tam bir özgürlük sağlanmalıdır. Ayrıca Çanakkale Boğazı uluslararası güvencelerle gemilerin özgürce geçişine ve uluslararası ticarete sürekli açık tutulmalıdır.

1)  a) Matthew Smith Anderson, “DOĞU SORUNU” 1774-1923, Uluslararası İlişkiler Üzerine Bir İnceleme, sahife,80 (dip not;105)      b) Daha fazlası için bakınız: http://www.canmehmet.com/medya-kime-su-tasimaktadir-katolik-agnostik-paris-iran-devrimine-neden-yataklik-yapti-2.html

(2) Kocabaş. Şakir. “Tarihte Türkler ve Fransızlar”. Vatan Yay. İst/90, s.134.

(3) Kutay, Cemal. “Türkiye Hür. ve Mücadele”

(4) A.g.e.

(5) Bakü, 11 Şubat, 2011, Salam News.

(6) http://www.bbc.com/turkce/haberler/2015/06/150601_mursi_misir

(7) http://www.milliyet.com.tr/cuntacilara-bizim-cocuklar-diyen-ajan-oldu/dunya/dunyadetay/04.06.2011/1398393/default.htm

(8) “SAVAŞ GANİMETLERİ, AMERİKAN SİLAH TİCARETİNİN İNSANİ BEDELİ”. JOHN TIRMAN. Aram Yayıncılık: Nisan 2005.

(9) Bu ihtilâl için Newyork’taki “Kuhn, Loeb and Cie” bankası milyonlarca dolar sarfetmişti. Çarın devrilişi akabinde bu banka umum müdürü Jacob Schiff’in yeni geçici hükümet dışişleri bakanı Milyukof a çektiği şu telgraf yeter bir vesika değil midir? ’10 Mart 1917′ “Dindaşlarıma karşı güttüğü politikadan ötürü istibdat idaresinin uzlaşmaz bir düşmanı olduğum için, Rus milletinin delâletinizle parlak bir başarıya ulaştırdığı son hareketten ötürü sizi ve hükümetteki arkadaşlarınızı tebrik etmeme müsaadenizi rica ederim.”

(10) Ludendorf harp hâtıralarında şöyle der: “Lenin’i Rusya’ya göndermekle hükümetimiz büyük bir sorumluluk yüklenmiştir. Ama askerî bakımdan bu hareket iyi netice verdi. Rusya’yı yere sermek lâzımdı…” Cild 11, Sayfa 509.

(11) Trocki müstear adını kullanarak Rusya’ya uzun zaman kan kusturan adam.

(12) Amerika hükümeti 1918 yılı Ekim ayında “Alman-Bolşevik gizli hareketi” adı altında bazı resmî vesikalar neşretmiştir. Bahsi geçen kredi telgrafının bir sureti bunlar arasındadır. Stokholm bankası krediyi Warbourg bankasının emriyle açmıştır. Hamburg’taki “Maks Warbourg” bankasının sahipleri olan Warbourg kardeşler büyük banker Jacob Schiff’in akrabaları idiler. Bunlardan Felix adındaki Amerika’da oturuyordu ve Jacob Schiff’in damadıydı, öteki ise Jacob’un bacanağı…(!)

(13) “Ordu ve Politika”, Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu.

(14) A.g.e.

(15) http://www.sosyalarastirmalar.com/cilt6/cilt6sayi27_pdf/karadeniz_yilmaz.pdf : Daha fazlası ve kaynaklar için bakınız: http://www.canmehmet.com/simdi-degilse-ne-zaman-turkiye-ve-iran-bunlari-birlikte-aciklamalidir-batidan-asrin-soygunu-1.html

Türkiye Ve İran Tekrar Birleşerek, İslâm Medeniyeti Adına Büyük Bir Zafer Kazanmalılar (6)

Batı anlayışında, “Kazanmanın ahlakı yoktur!” Tüm insani söylemler, sadece bir aldatmacadır.

 

Amerika ve Rusya’ya (bir sömürge olmamak için) karşılarına büyük bir güç olarak çıkmak isteyen ve aralarındaki kadim kavga ve anlaşmazlıkları bir tarafa koyan Avrupalı toplumlar birleşerek, “Avrupa Birliği”ni kurabiliyorlar da; bin beş yüzyıllık komşu, kardeş ve benzer kültür değerleri sahibi, Türkler ve İranlılar neden birlikte İslam’ın bayraktarlığını yapmıyor ve Huntington’un, ‘çakma’ (!) “Medeniyetler Çatışması” (*) tezini tarihin çöplüğüne göndermiyorlar ?

 – “Efem! Mezhep ayrılığı, inanç ayrılığı, kem küm…” diyeceklere, şöyle denildiğinde :

Peki Avrupa Birliği’nde, Mezhep, İnanç vb. ayrılıklar yok mudur ?”… Ne diyeceklerdir ?

– “Olur mu ama, İngiltere ayrıldı işte !” diyeceklere de, şunu söylemiş olalım :

İngilizlerin ayrılma nedeni, önemli sayıda İngilizin, “Avrupa Birliği’ne girdikten sonra İngiltere’yi artık İngilizler yönetmiyor (?!)” dedikleri içindir. Peki, bu gerçek midir? Hayır. Bu da tam gerçeği yansıtmamaktadır.

Gerçek şudur : Üzerinde güneş batmayan “Birleşik Krallık”, B-a-t-ı-y-o-r. Ana sebeb budur.

Gerçekten geçmişte Türkler ve İranlılar (Sasaniler) birlikte, aynı safta savaşarak büyük bir zafer kazandılar mı ?

“Türkler ve (Sasaniler) İranlılar

Hüsrev, imparatorluğu dört ana kısma ayırıp her birinin başına bir spahbad, yani general atamıştı. Doğu kısmında Horasan, Sistan (Sakastan) ve Kirman vardı. Güney kısmı Fars, Huzistan ve Basra Körfezi kıyılarından oluşuyordu. Batı, büyük ölçüde Mezopotamya’dan oluşurken; kuzeyde, günümüzdeki Luristan, Azerbaycan ve Kafkaslar yer alıyordu. Gerek doğu gerek batı, imparatorluğun çıkarlarının göçebelere ve Bizanslılara karşı savunulması bakımından çok önemliydi.

Batı, ayrıca stratejik konumu yanında imparatorluğun tarım, idare ve ticaret merkezi olması bakımından da büyük önem taşıyordu. Hüsrev, bütün imparatorlukta ama bilhassa sınırlarda savunma hatlarıyla kışlalar inşa ettirmişti…

Hüsrev, 540 yılında Bizans’a saldırdı ve ordusu Antakya’yı çabucak ele geçirdi, İranlılar Ktesifon’a muazzam miktarda ganimet ve esirle döndü. Sonraki yirmi yıl boyunca, batı ve doğu sınırlarında kimsenin üstünlük kuramadığı bir yıpratma savaşı yaşandı. Ateşkesler ihlâl edildi, topraklar değiştirdi ama Hüsrev, Fırat’ın hemen batısındaki bölgelerin kontrolünü yavaş yavaş eline geçirdi. 561’de kapsamlı bir ateşkes anlaşması yapıldı.

Bunda Hüsrev’in, doğudaki Maveraünnehir bölgesinde(ki) Eftalitlere karşı koymaya başlayan Türklerle ittifak yapmasının payı vardı.

Sasaniler (İranlılar) ve Türkler birleşerek, Eftalitleri ortadan kaldırdı. Böylece Sasanilere ve Orta Asya’dan geçen ticaret yollarına yönelik çok büyük bir tehdit sona erdi.

Bu zafer ayrıca, yıllık haraç öde(n)me(si)nin de sona ermesi anlamına geliyordu. Eftalit toprakları, iki muzaffer taraf arasında paylaşıldı.

Sasaniler Ceyhun Nehri’nin güneyinde, özellikle Afganistan’daki toprakları; Türklerse nehrin kuzeyi ve doğusunda kalan bölgeleri aldılar. Ne var ki iki taraf arasında 569-70 yıllarında ihtilaf çıkınca, Eftalit zaferi sonucu Orta Asya’dan geçen ticaret yollarının güvenliğine yönelik umutlar söndü.” (1)

Yukarıdaki tespitten anlaşılan şey, “Birlik olmanın; taraflarına yarar, ayrılmanın ise büyük zarar getirdiği“dir.

Türkiye ve İran’ın, bir birlik çatısı altında birleşmesi ve olası sonuçları :

– Türkiye ve İran’ın birleşmesine engel olurlar.

– Türkiye ve İran’ın birleşmesi, III. Dünya Savaşı nedeni dahi olabilir.

– Türkiye ve İran bir olursa, Çin’in ekonomik liderliği hızlanır.

– Türkiye ve İran’ın birleşmesi, Hindistan ve Rusya’yı liderliğe değil; İslam ülkeleri ile gerçek ortaklığa taşır.

– Türkiye ve İran birleşirse, (İngiltere’yi ekonomik çöküntüde olduğu için geçiyoruz,) Almanya – Fransa – İtalya, (bu ikiliye) gerçek manada “Dost” olacaklardır.

– Türkiye ve İran birleşirse, Ortadoğu Petrolü’nün patronu, gerçek manâda İslam Medeniyeti olacak ve Tüm İslam ülkelerindeki yoksulluk, kısa sürede sonlanacak. ‘Yeni Dünyanın Rehberi’, Huntington’ın Medeniyetler Çatışması” tezine inat, dünyaya huzur gelecek, Batı’nın kurtuluş reçetesi olarak gördüğü “Terör, Kaos planları (!)” çökecek ve İslâm Medeniyeti tüm insanlığa, öncesinde olduğu gibi huzur getirecektir.

Devam edecek….

www.canmehmet.com

Resim : Web ortamından alınmıştır ve tarafımızca düzenlenmiştir.

Açıklama ve kaynak:

(*) Huntington, “Medeniyetler Çatışması” adlı tezinde özetle :

– “Medeniyetler arasında köklü farklılıklar vardır. Bu da medeniyet bilincinin artmasına neden olacaktır ve sonuçta medeniyetler çatışacaktır…”

– “Yeni dünyada çatışmanın temel kaynağı, ne öncelikle ideolojik, ne de öncelikle ekonomik olacaktır… Beşeriyet arasındaki büyük bölünmeler ve hakim mücadele kaynağı kültürel olacaktır. Medeniyetler çatışması, küresel politikaları etkisi altına alacaktır…”

– “Milli devletler, dünyadaki hadiselerin yine en güçlü aktörleri olacak fakat global politikanın asıl mücadelesi, farklı medeniyetlere mensup grup ve milletler arasında meydana gelecek. Bu çatışma, global politikaya hakim olacak. Medeniyetler arasındaki mücadele, modern dünyadaki mücadelenin evriminde nihai safha olacak.”

Daha fazlası ve kaynaklar için bakınız: http://www.canmehmet.com/pinokyo-tez-yazabilir-mi-tarihin-sonu-medeniyetler-catismasi-ile-islamsiz-dunya-1.html

(1) “İRAN TARİHİ”, GENE R. GARTHWAITE. Sahife : 100.