Türk Hava Yolları Bugün Avrupa’nın En İyisi Dün Neyimiz Eksikti Ki Başarılı Olamadık (2)

 

 

Yakın tarihte, İngiliz menşeli RJ uçaklarıyla ilgili yaşananları hatırlıyor musunuz? Dediğimizde, hatırlayanımız çıkmayacaktır. Ancak, “Deve olayı” dediğimizde uzun süre gündemde tutulduğu için  hemen hatırlanacaktır.

Milli menfaatleri sözkonusu olduğunda anlı şanlı! Avrupa medyasının (BBC Misali) ülkelerinin aleyhine hiçbir şeyi görmedikleri bilinir. Ancak, öyle bir hassasiyeti bizim (kimi) medyamızda görmek ne yazık ki pek mümkün olmamaktadır.

THY için “Satalım da kurtulalım” dediğimiz günlerden, bir dünya yıldızı olduğu günlere nasıl geldik?

Konuya, Deve Olayını manşete taşıyan ve bu manşetle ödül alan Sabah Gazetesi’nin, 13 Aralık 2006 Tarihli haberi ile başlayalım:

“YOK DEVE!

Türk Hava Yolları’nın filosunda 13 yıldır bulunan sabıkası kabarık RJ tipi uçaklar artık tarih oldu. Kira sözleşmesi biten İngiliz yapımı son uçak da iade ediliyor. THY teknik personeli bu mutlu son için dün inanılmaz bir olaya imza attı…

Teknik Uçak Bakım Başkanı Şükrü Can’ın girişimiyle alınan bir deve süslenerek kamyonla alanın B kapısına getirildi. Apronda bekletilen RJ tipi uçağa kadar yürütülen deve uçağın önünde kesildi, eti taşeron işçilere dağıtıldı…” (1)

Yok Deve’ manşeti 2007’ye damga vurdu

SABAH’ın 13 Aralık 2006 tarihli “Yok Deve!” ve 23 Temmuz 2007 tarihli “Halk Bildirisi” manşetleri, aylık pazarlama ve iletişim dergisi MediaCat’in seçtiği ‘2007’nin en iyi 10 gazete manşeti’ arasında yer aldı…SABAH’ın 13 Aralık 2006 tarihli baskısında attığı “Yok Deve!” başlığı oldukça ilgi çekti. THY yetkililerinin bir deveyi apronda kesmesini konu alan haberin başlığı, 2007’nin unutulmazları arasında yer aldı. (2)

Deve kesen THY yöneticisi: Beni gaza getirdiler

-Sorunlu RJ uçaklarının elden çıkarılmasını, apronda deve keserek kutladığı için görevden alınan Şükrü Can: Herkesin haberi vardı, günah keçisi oldum…

Kamuoyu sizi deve kesen kişi olarak tanıdı. Sizin tek yapabildiğiniz deve kesmek değil sanırım.

Can …THY’ye dönmeden önce son çalıştığım firma, İngiltere’de yerleşik Gamit Limited Havacılık şirketiydi. Uluslararası Teknik Başkan olarak görev yapıyordum. Mortgage sistemi ile kendimize bir ev almıştık. Oturum almama 1 yıl kalmıştı. 2 yıl önce İTÜ’den sınıf arkadaşım olan THY Genel Müdürü Temel Kotil arayınca her şeyi yüzüstü bırakıp teklifi kabul ettim. Ancak şimdi dönüp yaşadıklarıma bakınca, “Keşke hayır deseymişim” diyorum içimden.

Deve kesme fikri nereden geldi aklınıza?

Ş.Ç.: Göreve geldiğim günden bu yana şirketin en büyük problemi olan ve sürekli arıza çıkaran RJ uçaklarının İngiltere’ye iadesi konusunda tüm ekip arkadaşlarımızla mücadele verdik. Toplam 11 adet olan bu uçakların her birinin tesliminde çalışan arkadaşlar bana gelip kurban keselim dediler. Bir teknisyen arkadaş, “Başkanım, ben bu uçakların birinde can yoldaşım arkadaşımı kaybettim. Ne olur bu uçağı teslim ettiğimizde bir kurban keselim” dedi. Her RJ’nin tesliminde bu taleple karşılaşınca ben de 10’uncu uçağın tesliminde arkadaşlara espri olsun diye, “Arkadaşlar, size söz veriyorum. Bu uçakların tümünü teslim ettikten sonra 11 koyun yerine bir deve keseceğim” dedim…(3)

Düşen RJ’de 75 kişi ölmüştü

-11 Ocak 1998 tarihinde Samsun’da TC-THF tescilli RJ-100, Samsun Havalimanı’na teker koyduktan sonra pist dışına çıktı. Uçak hurdaya ayrıldı.

-22 Nisan 2000 tarihinde Siirt Havalimanı’na inişte yoğun yağış nedeniyle TC-THL tescilli RJ-70 pistten çıkmış, uçak hurdaya ayrılmıştı.

-8 Ocak 2003 tarihinde Diyarbakır’da TC-THG tescilli RJ-100 uçağı 80 yolcusuyla Diyarbakır Havalimanı’na inişe geçtiği sırada düşmüş, kazada mürettebatla birlikte 75 kişi yaşamını yitirmişti. (4)

Gecikmiş bir RJ hikayesi.

…Bu uçaklarla ilgili dünya havacılık basınında çıkan haberler o kadar kötüydü ki neredeyse bu uçaktan filosuna katıp da memnun olan tek bir işleticiye bile rastlamak mümkün değildi.

…Dönemin yönetim kurulu ve genel müdürü bu uçakları satın almak istiyor ancak o tarihte Teknik Genel Müdür Yardımcılığı’ndan sorumlu Yusuf Bolayırlı’nın ise bu uçaklara karşı çıktığı ve istemediği biliniyordu.

O sırada THY’de yönetim kurulu değişiklikleri oldu ve yeni yönetim kurulu da bu uçaklardan almaya karar verdi…Son pazarlığın oldukça iyi yapıldığı ve fiyatın düşürüldüğü savıyla uçakların alımına oldukça yaklaşıldı…

Bu sırada uçağın kötü sicili nedeniyle üretici firma, Avro Liner ismini bırakarak uçağı British Aerospace markası altında üretiyor gözükmeye başlamıştı.

Dolayısıyla bu uçakla ilgili tüm kötü şöhret sanki eski firmanın üretimi ve kusuruymuş gibi algılanıyor ve lobi faaliyetleri de buna göre yapılıyordu. O sırada Avrupa’da hostesler birliği bu uçakların egzoz gazını kabine vermesi nedeniyle sağlık sorunları yaşayabileceklerine yönelik davalar açıyordu.

İşte tam o sırada İngiltere Prensi Charles bir RJ uçağına atladığı gibi Türkiye’ye geldi. Uçaktan inişi oldukça ağır çekim ve gösterişli bir biçimde organize edilmişti. Ertesi günkü tüm gazeteler Prensin Türkiye’deki Kapalıçarşı gezisinden değil, bu uçaktan iner ve binerken çekilmiş resimleriyle süslüydü.

Kısa bir süre sonra da uçaklar THY filosuna katıldı. Biritish Aerospace’in son üretimi olmuştu bu RJ’ler. Bundan sonra başka RJ üretilmedi. Çünkü üretilseydi bile bu uçakları onca kötü şöhrete rağmen Dünyada alacak bir başka şirket bulmak oldukça zordu.

Uçaklar filoya girdiği anda ciddi motor arızaları başladı. Hiçbir uçakta olmayan motor arızaları nedeniyle bu uçaklara büyük bakım masrafları yapıldı. En sonunda da iyileştirilmesi amacıyla köklü çözüme gidilerek motorlar değiştirildi…(5)

THY, 2003’teki değerlendirmede Avrupa’nın 27’inci; 2009 yılı sonu itibariyle yapılan değerlendirmede 4’üncü, son beş yıldır yapılan değerlendirmeye göre de:

“Türk Hava Yolları, son beş yıldır “Avrupa’nın En İyi Havayolu” şirketidir. (6)

THY yetkilisi anlatmaktadır.

-“2003’ten, 2010 yılına kadar THY’ye hostesler hariç hiç lise mezunu personel alınmamıştır. Alınan personelin tamamı üniversite mezunu ve çok büyük bir oranı da master ve doktora yapmıştır.

Bunlarla birlikte THY kadroları, Avrupa ve Amerika’nın önemli üniversitelerinde master yapmış kişilerle zenginleştirilmiştir.

Bizim eğitime, teknolojiye yaptığımız yatırım eski dönemlerle kıyas edilemeyecek kadar çok büyüktür. Örneğin bu yıl bilgi işlemde teknolojiye 100 milyon dolar civarında yatırım yaptık.

Birçok projemiz var. 300’e yakın bilgisayar yüksek mühendisi çalışıyor. Türkiye’nin belki de en büyük bilgi teknolojileri personeline sahibiz. Birçok programı biz satıyoruz. Teknolojileri geliştiriyoruz. Yapamadıklarımızı dışarı veriyoruz. Hazır programları alıyoruz.

Toplam gelirde yüzde 86 artış yaptık. Net karımız yüzde 128 arttı. Baktığınız zaman geçmişle kıyaslanmayacak kadar iyileşmeler var. Daha da iyi olması için çaba sarf ediyoruz.

New York Times, Türk Hava Yolları’nın başarısını anlatmaktadır

ABD’nin saygın gazetelerinden New York Times (NYT), Türk Hava Yolları’nın (THY), ”hızlı büyüme politikasını” koruduğunu, Avrupa ve Ortadoğu’daki diğer havayolları içinde tek bir havaalanından (İstanbul) en çok güzergâha direkt (aktarmasız) uçan havayolunun THY olduğunu yazdı.

Gazete, THY’nın İstanbul’dan dünyada tam 189 farklı güzergaha uçan havayolu olduğunun altını çizerek THY’nın, bu rakamla Lufthansa’yı da geride bıraktığını yazdı.

THY’nın sadece hızlı şekilde güzergah sayısını artırmayıp aynı zamanda yolcu sayısını da yükselttiğine dikkati çeken gazete, 2010’a kadarki son 10 yıllık dönemde THY’nın taşıdığı yolcu sayısını da üçe katladığını, bunda özellikle Kuzey Amerika ve Asya’ya artan uçuşlarının büyük rol oynadığını belirtti. (7)

…Alman Cicero dergisi, “Türkiye’nin, AB’ye girme konusundaki o amansız isteği, çabası ve gayretleri çoktan geride kaldı. Ülke şu sıralar kendini de aşan bir öz güven patlaması yaşıyor” denildi.

…Cicero, “Türkiye’nin bu yeni öz güven patlamasının temel çıkış noktası“gayriresmi başkenti” İstanbul” ifadesini de kullandığı yorumunda İstanbul için şunları da yazdı:

“Turistler ve kültür meraklıları şehri her dönemde ziyaret ederken, şimdi son dönemde yapılan çok sayıdaki beş yıldızlı oteli dolduran yeni bir grup dikkatleri çekiyor: Zengin Araplar ve Asyalı iş adamları Türkiye’de yeni yatırım arayışındalar.

Üstelik bu arayışlar meyvelerini de veriyor çünkü 2001 ile 2010 yılları arasında Türkiye’ye doğrudan giren Asya sermayesi bir milyardan 18 milyar dolara yükselmiş durumda.” (8)

Bu noktada deve olayında  ilginç bir tesadüfü aktaralım:

THY Genel Müdürü “…Temel Kotil bir basın mensubuna verdiği demeçte,  (Deve ile ilgili) yaşananların kendisini kızdırdığını belirtmiş ” nedenini ise şöyle açıklamıştı:

“…Bizim için o hafta çok önemliydi. Eğer olmasaydı biz pazartesi günü dünyada her yerde ‘yükselen yıldız’ olarak haber olacaktık. Cuma günü Star Alliance’a giriş imzası atmıştık. Viyana’dan üyelerden bütün Genel Müdürleri buraya getirmiştim. 340 uçağımızı gelin gibi süsledik. Star Alliance logolarını yerleştirdik. Avusturya Havayolları’nın kuruluşunu kutlamak için Viyana’da olduğum genel müdürlerle birlikte Türkiye’ye geldik. Burada toplandık. Cumartesi ve pazar günleri ben onları tek tek yolcu ettim. Ve bütün haber Türk Hava Yolları’nın ‘Raising Star’ olmasıydı. İnternette hep bu vardı. Ama pazartesi günü deve olayı oldu ve her tarafta ‘Camel’ konuşulmaya başlandı. (9)

BBC haberciliği İngiliz Milli Menfaatleri sözkonusu olunca!

“…Bugün bile hâlâ hafızalarda yer eden, unutulması mümkün olmayan, deve denildiği zaman “apronda deve kesen THY’yi zihinlere getiren olay, Şükrü Canın THY’den ayrılmasıyla sonuçlandı. Devenin güvenlik kontrolünden geçmesinde ihmali görülen birkaç görevli açığa alındı, başka yerlere tayin edildi, İngiliz yayın kuruluşu BBC’nin deve kesilmesi haberini verirken RJ uçaklarından hiç bahsetmemesini de kayda düşelim, ulusal bir televizyon kuruluşunun ülke menfaatini öne alan yaklaşımıydı bu.”(10)

BBC, İngiliz üretimi RJ Uçaklarının Türkiye’de neden olduğu hiçbir kazadan ve sorundan bahsetmemiştir.

Kazalardan sonra THY filosunda 11 adet kalan bu tipte uçaklara, yaşanan arızalar ve “korozyon” kamuoyunda tartışılmaya başlanınca yolcular bu uçaklara binmeye korkar hale geldi.

Nihayet THY bu uçakların filodan çıkarılması ve iade edilmesi kararını almıştı. Kolay alınan bu kararı uygulamak ise çok zor olacaktı. ‘Kiraladığınız uçakları iade ederken yapmanız gereken “iade bakımı,” yaptığınız sözleşmede çok iyi tanımlanmamışsa da alıcı firma zorluk çıkarmak istiyorsa THYnin başına gelenlerin herhangi bir şirketin başına da gelmesi muhtemeldir.’

…Uçaklar iade bakımı için sırayla hangara alınmaya başlandığında ekipler işin bu kadar uzun süreceğini düşünmediler. İlk uçağın iade bakımı bir yıldan daha fazla, tam 62 hafta sürdü. Uçakları geri almamak için her türlü zorluğu çıkartıyordu kiralayan firma. Deve krizine konu olan uçak için firma 1550 bulgu tespit etmişti. Hatta olayın kahramanı Şükrü Can, “Bize ‘Kanatlarında toz, koltuklarında kir var diyerek zorluk çıkartıyorlar,” demişti bir röportajında. Uçakların hızlı iadesini kendisi ve ekip arkadaşları için bir onur meselesi yapmıştı.(11)

Neticede bu fedakâr insanlar ülkeleri adına yararlı bir işi gerçekleştirirler, ancak, analarından emdikleri  burunlarından getirilir.

Tekrar edilirse:

THY, 2003’teki değerlendirmede Avrupa’nın 27’inci; 2009 yılı sonu itibariyle yapılan değerlendirmede 4’üncü, son beş yıldır yapılan değerlendirmeye göre de:

“Türk Hava Yolları, son beş yıldır “Avrupa’nın En İyi Havayolu” şirketidir.

Devam edecek

Ülkenizi sevmenin bir bedeli mi olur? Türkiye de yaşıyorsanız, “Evet!”

www.canmehmet.com

Kaynaklar:

(1)13 Aralık 2006 Tarihli Sabah Gazetesi.

(2)HTTP://ARSİV.SABAH.COM.TR/2008/01/09/HABER,9FF026172427471DBF25461E6630CE1F.HTML

(3) Sevilay YÜKSELİR / MERKEZ 1 Mayıs 2007, Salı-Sabah

http://arsiv.sabah.com.tr/2007/05/01/haber,E3EE4D4644EC41F4AA3BD8E77DC8DB87.html

(4) http://arsiv.sabah.com.tr/2006/12/13/gnd133.html

5) HTTP://WWW.RAUFGERZ.COM/İNDEX.PHP/323-GECİKMİS-BİR-RJ-HİKAYESİ

(6) Daha fazlası için bakınız:  http://www.turkishairlines.com/tr-tr/kurumsal/basin-odasi/basin-bultenleri/basin-bulteni-detayi/turk-hava-yollari-son-bes-yildir-avrupanin-en-iyi-havayolu

(7-8) Kaynaklar ve daha fazlası için bakınız:  http://www.canmehmet.com/ve-yenidunya-duzeninin-yildizi-birlesik-turkiye-devletinin-guc-kaynaklari-5.html

(9) https://www.haberturk.com/ekonomi/airport/haber/529186-terlikte-kendime-devede-sukruye-kizdim

(10-11) YÜKSEK İRTİFA, Dr. Ali Genç. Sh:255-266

Harvard’da Ders Olan THY’nin Başarısı ODTÜ ve Boğaziçi’ne Başarı Noktasında Bir Ders Oldu Mu ! (1)

 

 

 

THY, yaygınlık ve bilinirlikte uluslararası tek markamızdır.  Ülkemiz, kısa sürede açılacak 3.Havalimanı ile birlikte sivil hava taşımacılığında dünya liderlerinden biri olacaktır.

Geldiğimiz noktada ülkemizin: kendi mühendislik firmaları ve finansal imkanları ile, “22 milyar 152 milyon euroluk” dünyanın en büyük havalimanlarından birisinin yatırımı yapabilecek yeteneğine kavuştuğu da anlaşılmakta, bu da bizi ülkemiz adına gururlandırmaktadır.

Tamamı hizmete açıldığında Dünyanın en büyük Havalimanı olacak, 3.Havalimanı:

“6 pist, 1,5 milyon metrekare terminal ve her türlü diğer yardımcı tesisleriyle 80 milyon metrekarelik alana sahiptir. Bu tesis, ülkemizin, gelecek belki 30 yıl, 50 yılına hitap edecektir. Bu havalimanı, sadece Türkiye’nin ihtiyacını görecek bir havalimanı değil aynı zamanda batıdan doğuya, doğudan batıya, Afrika’dan Avrupa’ya hava trafiğinin uğrak noktası olacaktır.

Yüzyıllardan bu yana kervan yollarına ev sahipliği yapmış Türkiye, son 10 yılda sivil havacılıkta ortaya koyduğu vizyonla birlikte böylesine bir gelişmeyi de başarmış olmaktadır.

Türk sivil havacılığı bugün dünyada emsallerinin kat kat üzerinde büyüyen bir noktadır. Uçuş ağını dünyada en fazla artıran THY, 203 noktaya doğrudan uçuş yapmaktadır. Böylesine bir uçuş ağı olan ikinci bir havayolu şirketi yoktur.  (1)

Peki,  Sayın Demirel’in ifadesi ile “70 sente muhtaç” bir ekonomiden 15 yılda buraya nasıl geldik?

Bunu anlamak için 2000’li Yılların başına dönüyoruz:

THY: 16 yıl öncesinden bugüne

Hey gidi günler, hey!

20 yıl önce idi. Türk Hava Yolları (THY)için ortak aranıyor, “Biz bu işi beceremiyoruz” diye yabancı bir hava yoluna satışı için uğraşılıyordu…

(Yabancı) şirketin yolcuları, İstanbul bağlantılı uçuşlarında Ortadoğu ve Orta Asya ülkelerine THY ile devam edecek, THY de seferi olmayan Afrika ve Güney Amerika ülkelerine bu şirketin aktarması ile erişebilecekti.

…THY’ye talip olan, sonra vazgeçen o yabancı şirket bir ara batmanın eşiğine geldi. THY’ye teklif vermedi. Doğrusunu isterseniz, Türkiye için hayırlısı oldu.

…Malum, Çin küresel ekonomide liderliğin eşiğinde. Gerek ekonomisi gerekse askeri gücü ile her sahada varlığını daha belirgin şekilde hissettiriyor. Çin’in başını çektiği “Kuşak Yol Projesi” ise Pekin’den Londra’ya uzanan stratejik ekonomik merkez kurmayı amaçlıyor. Projenin kalbi Türkiye… Bu da demek oluyor ki Türkiye, ekonomisi ile lojistik kapasitesi ile ulaşım ağları ile yeni dünyaya hazırlanmak zorunda…

2002’nin Türkiyesi bambaşka idi. Eski Türkiye’nin çapı küçük, ufku dardı. Bugünün Türkiyesi, gelişmiş ülke ayarındaki sorunlar etrafında dinamik tartışmalar yürütüyor. Her alandaki değerlendirmelerin özü, yüksek gelir ve refah düzeyi, gelişmiş demokrasi, etkin hukuk devleti arayışını yansıtıyor.

THY örneği ile devam edecek olursak… 16 yıl önce 66 uçakla, 10.4 milyon yolcuyu 103 noktaya taşıyabilen bir milli hava yolu şirketimiz vardı. Ülkemizdeki havaalanı sayısı 26 idi. Havacılık, rekabete açılmamıştı. Yerli ve alternatif şirketler hayal bile edilemezdi.

2017 sonu itibariyle, 329 uçakla, 68.6 milyon yolcuyu dünyadaki 300 şehre ulaştırabilen bir güç var artık. Bu yıl 74 milyon yolcu ve 307 uçuş noktası hedefi de mühim.

2000’li yılların başında “Bir an önce yabancıya satalım da rahatlayalım” diye bakılan şirketi, 2002-2017 döneminde yolcu sayısında 6 kat, uçak sayısında 5 kat, uçuş noktasında 3 kat büyütmek müthiş bir iş. (2)

THY’nin başarısı Harvard’da ders oldu

Türk Hava Yolları’nın başarılı büyüme hikayesi, ABD’de dünyaca ünlü Harvard Business School’un işletme yüksek lisans programında çalışma konusu yapıldı

Son yıllarda yaptığı başarılı hamlelerle hızla büyüyen ve dünya havayolu şirketleri arasında ilk sıralara giren Türk Hava Yollarının (THY) başarısı, ABD’deki dünyaca ünlü Harvard Üniversitesinde ders konusu oldu.

“Turkish Airlines: Widen Your World” adı altında düzenlenen durum çalışmasında (case study) sunum yapan THY Genel Müdürü Temel Kotil, THY’nin başarıya uzanan hikayesini, vizyonunu ve geleceğe dair planlarını, Harvardlı öğrencilerle paylaştı.

Türk şirketi adına ilk

Kotil, bir kamu şirketi olan THY’nin 2006’da borsada özelleşmesinden sonra her şeyin değiştiğini vurgulayarak, 2004’te Orta Doğu’ya açılan 24 hattın, THY’nin kaderini etkilediğinin altını çizdi.

Bu hatlar sayesinde Avrupa-Orta Doğu bağlantısının sağlandığını ve THY’nin transfer yolcuları çektiğini vurgulayan Kotil, 2004’ten bugüne kadar THY’nin transit yolcu sayısının 1 milyondan 14 milyona çıktığını ve şirket cirosunun yarısını transfer yolcuların oluşturduğunu belirtti.

Kotil, HBS’nin THY ile ilgili 2003-2013 yıllarındaki kapsamlı durum çalışmasının bir Türk şirketi adına ilk olduğunu belirtti.

THY’nin akademik açıdan incelenmesini onur verici olarak değerlendiren Kotil, öğrencilerle paylaştığı şu bilgileri aktardı:

Harvardlı öğrencilerin yüzde 30’u daha önce THY’yi kullanmış. İstanbul’un coğrafi olarak Avrupa, Asya ve Afrika’yı birbirine bağlamada çok avantajlı bir konumda bulunduğunu söylediler. Atatürk Havalima’nın geçen yıl Frankfurt’takini geride bıraktığına ve yeni havalimanıyla İstanbul’un coğrafi avantajının çok daha artacağına işaret ettiler. 

Öğrenciler 6 kat büyümemizi sorduklarında, çok çalıştığımızı ve Türkiye ekonomisinin 3 kat büyümesinin ve Dışişleri Bakanlığının Afrika’ya açılım politikasının bize büyük destek verdiğini söyledik. Öğrencilerin hoşuna giden, küçücük bir kamu şirketinin 6 kat büyüyebilmesi, Avrupa’da marka olarak son 5 yılın en iyi havayolu seçilmesi ve Star Alliance bünyesinde küçük bir havayolu şirketiyken bu yıl United Airlines’dan sonra (ittifak içinde) ikinci büyük şirket olmaya doğru ilerlememiz oldu. Servis kalitesinde en iyi yemeği verdiğimizi söylediler.”…(3)

Skytrax tarafından her yıl dünya genelinde yapılan en iyi havayolu sıralamasında Türk Hava Yolları ilk 10 havayolu arasına bu yıl da girmeyi başardı. 18 milyon havayolu kullanıcısı tarafından yapılan “World Airline Awards 2014” değerlendirmesinde geçen yıl 6.sırada bulunan Cathay Pacific Havayolu birinciliği alırken, 2013’teki sıralamada 9. sırada yer alan THY, dört basamak yükselerek 5. sıraya yerleşti.

AVRUPA’NIN EN İYİSİ

Türk Hava Yolları Avrupa’nın en iyisinin belirlendiği “Best Airlines in Europe” sıralamasında ilk sırada yer aldı.

THY’nı Avrupa sıralamasında Lufthansa, Swiss, British Airways ve Austrian takip etti…(4)

Özetle: İnanırsan ve çalışırsan oluyor.

Devam edecek: Gençleri zehirleyen: “Biz adam olmayız!” ifadeleri, nasıl “biz en iyisi oluruz!” iddiasına dönüştü?

www.canmehmet.com

Resim: Tarafımızdan hazırlanmıştır.

Kaynaklar:

(1)Daha fazlası için bakınız:

https://emlakkulisi.com/binali-yildirim-3-havalimani-turkiyenin-50-yilina-hitap-edecek/163919

(2) Daha fazlası için: OKAN MÜDERRİSOĞLU, 13 Mart 2018, Salı

https://www.sabah.com.tr/yazarlar/muderrisoglu/2018/03/13/thy-16-yil-oncesinden-bugune

(3) Kaynak: AA.(10 Şubat 2016)

(4) Daha fazlası için bakınız: http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/thy-dunya-siralamasinda-besinci-26822956

 

 

 

 

Açılan İngiliz Arşivlerine Göre Casusları Lawrence Bakınız “Arap İsyanı”nın Perde Arkası İle İlgili Neler Açıklıyor (4)

 

 

I.Dünya Savaşı’nda İngilizler: Almanların yanında savaşa giren Osmanlı Devletini çöllerde oyalamak, Haşimi Aşiret Liderini altın ve çeşitli vaatlerle kandırarak: Hilafeti böldürmek, Halifenin etkisini azalttırmak ve bu planı mümkünse bir Arap İsyanına dönüştürmek üzere “İngiliz-Haşimi Komplosu” kurgularlar.

Bu komplo, Haşimi Aşireti ile sınırlı kalmış, bir “Arap İsyanı”na dönüşmemiş; “Arap İsyanı” İddiası sonradan seslendirilmiştir.

Batılılar için Ortadoğu ve Kuzey Afrika Bölgesinin önemi: Petrol, Buğday, Pamuk, Süveyş Kanalı, Basra Körfezi, Hilafet ve Halifelik makamı birlikte değerlendirilirse, ancak, Batılıların Ortadoğu’ya ilgileri anlaşılabilir. Özellikle de Türkler ve Arapların arasına nefret söylemleri sokarak, bir aşiret liderinin hırsının üzerinden bir “Arap İsyanı” çıkartmanın arka planı.

“Arap İsyanı” İddiası, gündeme geldiğinde; bu işin sahada, cephede uygulayıcılarından İngiliz casus Lawrence’ı bilmeyenimiz yoktur.

Belgelerin içeriğinde Lawrence ve Lawrence’la ilgili ilginç bilgiler de aktarılmaktadır.

“…Bir süre sonra, Lawrence, İngiliz Savaş Bakanlığınca gizli bir görevle Mezopotamya (Irak)’ya gönderiliyordu. Küt-ül-Amara’da İngiliz Generali Townshend’in ordusunu saran Türk Generali Halil Paşa’yla pazarlığa girişmesi için, Savaş Bakanlığınca gönderilen gizli öneriler taşıyan Lawrence, Aubery Herbert adlı bir İngiliz’le birlikte seyahat ediyordu. General Townshend, kendisini saran Türkleri para karşılığında satın almayı düşünmüş, bir plan hazırlamıştı. Irak’taki İngiliz orduları komutanı General Lake bu planı kabullenmiş, İngiliz Savaş Bakanı Lord Kitchener de bunu uygulamıştı.

Oysa Irak’taki İngiliz subaylarının çoğunluğu, onur kırıcı olarak nitelendirdikleri bu plana karşı çıkmışlardı. İngiliz siyasi işgüderlerinden Sir Percy Cox da bu planın, İngiliz saygınlığı açısından, İngiliz garnizonunun tesliminden daha kötü olduğuna değinerek buna karşı çıkmıştı. Lawrence ise, Türklerin İngiliz önerisini kabullenmeyecekleri için planın olanaksız olduğuna inanıyordu. Bununla birlikte Albay Beach, Aubrey Herbert ve Lawrence, Halil Paşa’yla görüşerek, sarılmış bulunan İngiliz garnizonunu serbest bırakması için ona ilkin bir milyon Sterlin, kabullenmezse, iki milyon Sterlin rüşvet önermeye gönderilmişlerdi.

Halil Paşa bu İngiliz önerisini tiksintiyle reddetmekle kalmıyor, bunu haber olarak çevreye yayıyor ve İngiliz saygınlığına büyük bir darbede bulunuyordu.

Bu arada Lawrence, Irak’taki Arapları Türklere karşı ayaklanmaya kışkırtmak ve onların İngiliz ordusuyla işbirliği yapmalarını sağlamak umuduna kapılıyor, ama bunda başarı sağlayamıyordu.

Türkiye, Almanya’dan yana Birinci Dünya Savaşına girdiğini açıklar açıklamaz, İngilizler, Ortadoğu’daki çıkarlarını korumada ve Türk ordularını hırpalamada faal rol oynayacak Arap bağlaşıklar (müttefikler-canmehmet) aramaya koyuldular. Bu amaçla, Necd yöneticisi İbn-i Suud’un yeni düşmanı ve Haşim aşiretinin önderi Şerif Hüseyin İbn-i Ali’yi seçtiler. İngiliz tarihçilerinden David Holden ve Richard James’in “küçük, kendini beğenmiş ve düzenbaz” olarak nitelendirdikleri Şerif Hüseyin, İngiltere’nin kışkırtmasıyla, daha sonra “Arap isyanı” olarak anılan akımın önderi oldu.(1)

…İngiltere Almanya’ya karşı savaşa girince, Dışişleri Bakanlığı, Felt-Mareşal Lord Kitchener’in dileği üzerine, Kahire’deki İngiliz elçisine gönderdiği telyazısında,

Türkiye ile savaşa girilirse, Şerif Hüseyin’in tutumunun ne olacağını soruşturması için Abdullah’a özel bir kurye göndermesini öneriyordu. Abdullah, yazılı olarak gönderdiği karşılıkta, “Ülkemizin haklarını ve şimdiki Emirin kişisel haklarını korur… bizi herhangi bir dış saldırganlığa ve özellikle Osmanlılara (bahusus başka bir kişiyi Emir yapmayı dilerlerse) karşı bizi destekler… ve bu temel ilkeleri İngiltere yazılı olarak güvence altına alırsa”, İngiltere’nin Türkiye’ye yeğ tutulduğunu bildiriyordu.

İngiltere Dışişleri Bakanlığı, buna 31 Ekim 1914 tarihinde (yani İngiltere ile Türkiye arasında savaşın başladığı gün) verdiği karşılıkta, Abdullah’ın isteklerini kabulleniyordu. Kahire’deki İngiliz temsilcisi Sir Henry McMahon, daha sonra yaptığı açıklamada, ana gayesinin, Osmanlı orduları safında çarpışan Arap erlerin sadakatlerini sarsmak olduğunu bildiriyordu. O sıralarda (1915) şöyle düşünüyordu:

Bu anda Gelibolu’daki Türk gücünün büyük bir bölüğünü ve Mezopotamya (Irak)’daki gücün yaklaşık olarak tümünü Arap erleri oluşturuyor … Onların Türkiye’den kopmalarını haklı göstermek için, ileride kendilerine yardımda bulunacağımız yolunda güvence verebilir miydik? Bunu ivedilikle yapmam için bana buyruk verilmişti… Bu, hayatımda en üzücü tarih idi(2)

İngiltere Dışişleri Bakanlığı, 31 Ekim 1914 tarihli telyazısında şöyle diyordu:

” … Biz Türkiye’ce zorla kabul ettirilen bu savaşta Arap ulusu İngiltere’ye yardım ederse, İngiltere, Arabistan’a dahili bir müdahale olmamasını güvence altına alacak ve Araplara; dış saldırganlığa karşı her çeşit yardımı esirgemeyecektir. Halifelik katını gerçek Arap soyundan gelen birisinin Mekke veya Medine’de üstlenmesi olasıdır ve böylece, şimdi vuku bulmakta olan tüm kötülükten, Tanrının yardımıyla iyilik doğabilir“.

…İngilizlerin vermiş oldukları bu sözlerle aldatılan Hüseyin ve Haşimi Araplar, 9 Haziran 1916’da Türklere karşı ayaklanıyor ve Kutsal Kent (Mekke)’teki küçük Türk garnizonunu tutsak ediyorlardı. Aynı yılın Ekim ayında Yüzbaşı Lawrence, İngiliz diplomatı Sir Ronald Storrs’la birlikte, deniz yoluyla Arabistan’a gidiyor; orada, Emir Hüseyin’in ikinci oğlu Şerif Abdullah’la Şerif Ali ve onun genç üvey kardeşi Zeyit’le, daha sonra da onların Medine yakınlarında bulunan kardeşleri Şerif Faysal’ la görüşüyordu.(3)

Aynı yılın Kasım ayında Kahire’ye dönen Lawrence, kendi amirlerini, ayaklanan Şerife silah ve altın yardımı yapmaya ve Türklerden memnun olmayan şeyhleri bağımsızlık emellerinde, ama genel bir askeri stratejinin çerçevesi içinde, birleştirmeyi üstleniyordu.

Kahire’deki İngiliz İstihbaratı’nın başında bulunan General Clayton, ona, Arabistan’a dönmesini emrediyor; oraya dönen Lawrence, irtibat subayı olarak Faysal’ ın ordularına katılıyordu. Lawrence, İngiliz Kabinesinin bilgisi için hazırladığı 4 Kasım 1918 tarihli gizli bir andında (memorandum), savaş patlayınca “İslamı bölmeye” ivedilikle gereksinildiği görüşünü açıklıyordu.

Ona göre, İngilizler, Arapça konuşan halkların kendi dış yöneticilerine” karşı olan memnuniyetsizliklerinden yararlanıyor; Mekke Şerifini bu akımın önderi seçiyorlardı, çünkü onun İslam dünyasını böleceğine; coğrafi durumunun, varlığını sürdürmesine yardımcı olacağına ve Araplar arasındaki önderliğinin aile saygınlığına dayandığına inanıyorlardı. (4)

…Lawrence, bu konuda şu açıklamada bulunur:

Görev, Türkiye’ye karşı bir Arap isyanı tahrik etmektir ve onun için de batılı olan dış görünüşümü gizlemek ve az da olsa Araplara benzemek zorundayım. Böylece kendimi bir çeşit yabancı sahne üzerinde, balo giysisi içinde, acayip bir dilde, gece ve gündüz aktörlük yapan birisi olarak görüyorum ve rolümü iyi oynamadığım takdirde, başımı yitirebileceğimi anlıyorum (5)

Bu arada Osmanlı İmparatorluğu, 1920 yılı Ağustosunda Türklere Sevres’de kabul ettirilecek bir antlaşma ile muzafferler arasında bölüştürülüyordu. Lawrence, 30 Mayıs 1920de The Sunday Times gazetesine gönderdiği mektupta şöyle diyordu:

Türk Antlaşması (Sevres)’nın koşulları, onları hazırlayanlarca olanaksız olarak kabul ediliyor. Eski Türk İmparatorluğunun gerçek durumu veya onu bölmekte olan ülkelerin askeri ve mali güçleri dikkate alınmamıştır. Koşulları yapan her yan, alabileceğini, veya komşularının almasının veya kendisinin almasına karşı çıkmasının çok güç olduğu koşulları dikkate aldı; dolayısıyla, meydana gelen belge, yeni bir Asya kurmuyor; ancak, fatihlerin arsızlıklarını gösteren bir itiraf, hemen hemen bir ilandır. Bu antlaşmanın tek bir maddesi bile üç yıl yürürlükte kalmayacak; Alman antlaşmasından daha mesut olacak, çünkü değiştirilmeyecek (revizyon) tümüyle unutulacaktır“.

Hicaz Kralı Hüseyin de, bağlaşıkların Araplara yaptıkları işleme ilişkin olarak kendi görüşünü göstermek amacıyla, Paris’teki temsilcilerinin Sevres Antlaşmasını imzalamalarını yasaklıyor ve Uluslar Derneği (Cemiyet-i Akvam-League of Nations)’ne katılmıyordu.

Lawrence, 1920 yılı Temmuzunda The Times gazetesine gönderdiği yazıda, o hafta Avam Kamarasında Ortadoğu’ya ilişkin olarak yapılan görüşmeler sırasında, kıdemli milletvekillerinden birinin Mezopotamya (Irak)’daki Arapların, “iyi niyetli İngiliz güdümüne” karşın ayaklanarak silaha sarılmalarına şaştığını belirttiğine değiniyor, şu yorumda bulunuyordu:

‘Araplar, Türk yönetimi oldukça kötü olduğu için değil, bağımsızlık istedikleri için Türklere karşı savaş sırasında ayaklandılarEfendilerini değiştirmek, İngiliz uyruğu veya Fransız vatandaşı olmak için değil, kendi haklarını kazanmak için yaşamlarını Savaşta tehlikeye koydular… İki yıldan sonra sabırlarının tükenmiş olmasına şaşmamak gerek… Kurduğumuz yönetim, İngiliz yönetimidir ve İngiliz dilinde yürütülmektedir. Bu yönetimi çalıştıran 450 İngiliz yönetici vardır. Onlar arasında Mezopotamya (Irak)’u tek bir sorumlu yoktur. Türklerin günlerinde, hükümet hizmetinde bulunanların yüzde 70’i yerel kişilerden oluşuyordu. Oradaki 80.000 kişilik ordumuz, hudutları korumakla değil, polis görevi yapmakla uğraşıyor. Halkı, baskı altında tutuyorlar. Türklerin günlerinde, Mezopotamya’daki iki ordunun yüzde 60’ını Arap subayları ve yüzde 95’ini öteki rütbelerdeki Araplar oluşturuyordu“(6)

22 Ağustos 1920 tarihli The Sunday Times gazetesinde, Lawrence, İngilizlerin “söyledikleriyle yaptıkları arasında kınanacak bir çelişme bulunduğunu” açıklıyordu. Ona göre, İngilizler, Türkiye’yi yenilgiye uğratmak, “Arapları, Türk yönetiminin zorbalığından kurtarmak” ve o ülkenin buğday ve petrol kaynaklarını dünyaya sağlamak amaçlarıyla Mezopotamya’ya gittiklerini söylemişlerdi. Bu amaçlar uğruna yaklaşık bir milyon insan ve yüz milyon Sterlin tutarında para harcamışlardı. Lawrence, yazısını şöyle sürdürüyordu:

Bizim yönetimimiz, eski Türk sisteminden de kötüdür. Türkler, barışı korumak amacıyla, askerliklerini yapan yerellerden 14.000 kişilik bir güç bulundurmuşlar ve yılda ortalama 200 Arap öldürmüşlerdir. Biz ise orada 90.000 kişilik bir güç, uçaklar, zırhlı arabalar, ganbotlar ve zırhlı trenler bulunduruyoruz. Bu yaz vuku bulan ayaklanmada yaklaşık 10.000 Arap öldürdük Bağdat’taki hükümet, ayaklanma olarak nitelendirdiği siyasi suçlardan ötürü o kentte Arapları asıyor. Araplar bize karşı asi değillerdir. İsmen hala Türk uyruğudurlar ve ismen bizimle savaş durumundadırlar… Bu yaz, 10.000 köylü ve kentlinin öldürülmesi, buğday, pamuk ve petrol istihsalini ne dereceye kadar köstekler? Kendi yöneticilerinden başka kimseye yarar getirmeyen bir çeşit sömürge idaresi adına milyonlarca Sterlinin, binlerce İmparatorluk askerinin ve onbinlerce Arabın feda edilmelerine daha ne kadar izin vereceğiz?(7)

Biz dört bölümde “Arap İsyanı” mı; İngiliz-Haşimi komplosu” mu, konusunu işledik.

Dünyanın en iyi siyasetçi toplumu İngilizlerin; ülkemizi işgal etmeleri ve kendilerine göre bir düzen getirmeleri nedense görülmemekte ; onun yerine kuklaları Yunanlılar ile Haşimi Aşireti Lideri karşımıza, “düşman” olarak çıkarılmaktadır. 

-Yunanlıları ülkemize gemileri ile getirerek katliam yaptıran ve ülkemizi soydurduktan sonra gemileri ile götürenler İngiliz-Fransızlar;

-Haşimi Lideri Emir Hüseyin’i altın ve vaatlerle aldatan, sonra da yarı yolda bırakan; “Araplar arkanızdan vurdular!” diyen yine İngiliz-Fransızlardır.

İlginç olanı, (yeteri kadar okumadığımız için) bunları hiç sorgulamadan kabul eden ise bizleriz.

 

www.canmehmet.com

Resim: Tarafımızdan hazırlanmıştır.

Kaynaklar:

(1)Holden ve Jones, op. cit., ss. 33 ve 52. (Dr.Salahi R. Sonyel’den alıntı. Bakınız:Lawrence, Haşimi Araplarını Osmanlı İmparatorluğu’na Karşı Ayaklanmaları İçin Nasıl Aldattı (İngiliz Gizli Belgelerine Göre)

(2)Daha fazlası için bakınız: Dr.Salahi R. Sonyel:Lawrence, Haşimi Araplarını Osmanlı İmparatorluğu’na Karşı Ayaklanmaları İçin Nasıl Aldattı (İngiliz Gizli Belgelerine Göre) Lacey, Op. cit., ss. 119-20.

(3)David Garnet (ed.), The letters of T. E. Lawrence of Arabia (Arabistan’ın T. E. Lawrence’ının mektupları), Londra 1964, Garnett, op. cit., s. 210. Alıntı kaynağı ve daha fazlası için bakınız: Dr.Salahi R. Sonyel:Lawrence, Haşimi Araplarını Osmanlı İmparatorluğu’na Karşı Ayaklanmaları İçin Nasıl Aldattı (İngiliz Gizli Belgelerine Göre)

(4)Daha fazlası için bakınız: Dr.Salahi R. Sonyel:Lawrence, Haşimi Araplarını Osmanlı İmparatorluğu’na Karşı Ayaklanmaları İçin Nasıl Aldattı (İngiliz Gizli Belgelerine Göre) Yazarın dip notu: Ibid., s. 265.

(5)(Garnett, op. cit.) Ibid . s. 244. Dr.Salahi R. Sonyel:Lawrence, Haşimi Araplarını Osmanlı İmparatorluğu’na Karşı Ayaklanmaları İçin Nasıl Aldattı (İngiliz Gizli Belgelerine Göre)

(6)Daha fazlası için: Dr.Salahi R. Sonyel:Lawrence, Haşimi Araplarını Osmanlı İmparatorluğu’na Karşı Ayaklanmaları İçin Nasıl Aldattı (İngiliz Gizli Belgelerine Göre) Yazarın dip notu: Garnett, op. cit., ss. 294 ve 307-8.

(7)Daha fazlası için: Dr.Salahi R. Sonyel:Lawrence, Haşimi Araplarını Osmanlı İmparatorluğu’na Karşı Ayaklanmaları İçin Nasıl Aldattı (İngiliz Gizli Belgelerine Göre) Yazarın dip notu: Ibid., ss. 316-7.

İngiliz-Haşimi Komplosu, Nasıl Ve Neden “Araplar Arkadan Vurdular” Tezgahına dönüştürüldü (3)

 

 

 

 

İngilizlerin, bir milyon sterline Halifeliği böldürmek için isyan ettirdikleri Haşimi Aşireti aşağıda açıklanacağı üzere Arapları temsil etmemektedir.

Yüz iki yıl önce, 1916 Haziran’ında, Haşimi Araplarının önderi Mekke Emiri Şerif Hüseyin İbn-i Ali’nin, “Arapların bağımsızlığını sağlayacağını iddia eden İngilizlerin kesin olmayan sözlerine kapılarak, bağlı bulunduğu Osmanlı Sultan-Halifesine karşı ayaklanması ve Halifeliğin Hıristiyan devletlerce bölünmesine araç olması; İngiliz yazan Robert Lacey’in deyimine göre, “onun (Hüseyin) akımı, bir Arap ayaklanmasından çok bir İngiliz-Haşimi komplosu” idi (1) ve (bu komplo) bir milyon Sterline yaklaşan İngiliz altınlarıyla finanse edilmiştir.(2)

Mekke Şerifi Hüseyin’inin, arkasına İngilizleri alarak 10 Haziran 1916’da başlattığı ayaklanmayı destekleyen hiçbir Arap aşireti yoktu. Onun bu isyanına karşı çıkan birçok Arap ailesi bulunuyordu. İngilizler ve bazı Yahudi çeteler ilk önce Hicaz Demiryolu ’nu sabote ederek kullanılmaz hale getirdiler. İngilizler yerel Arap aşiretlerini kışkırtarak Osmanlı ordusunun geri çekilme yolunu keserek Türk askerini toplu kıyıma tabi tutmak istediler.

Ve bu iç savaşlar, Selçuklu devletleri ile başlayan yaklaşık bin yıllık Arap Türk ortak kaderinin yol ayırımı demekti.” (3)

“Bin yıllık Arap Türk ortak kaderinin ayrılması” ne demektir ve ne anlama gelmektedir?

Türkler ve Arapların arasına nefret tohumu ne zaman ve kimlerce ekildi?

Bunu cevabı: “İngiltere ve Dünya siyasi tarihinde iz bırakan ve 20. asra damgasını vuranlardan İngiliz devlet adamı ve savaş yazarı Winston Churchill bıraktığı vasiyetinde yer almaktadır.

Vasiyetin özeti:

Türkiye Batı’nın emrinde ve hizmetinde olarak Batı’nın tayin ettiği gücü aşmamalı. Zayıflayınca desteklenmeli.

-Varsayalım gücü aşırı artarsa Orta Doğu’da, Balkanlar’da ve de Kafkasya’da Osmanlının boşluğunu doldurmaya asla müsaade etmemelidir.

-Türkiye’nin aşırı güçlenmesini önlemek için her çareye başvurulmalıdır. Bu işte Batı sahnede yer almamalıdır.

-Milli ve manevi değerlerden koparılarak Batı kültür potasında eriyen aydınlar, Etnik ve mezhep kışkırtmaları, ideolojik ve iktidar kavgaları ile aşırı güç çökertilmelidir. Hatta iç savaş ya da komşularıyla savaşa bile gidilsin.

-Yeter ki Türkiye Batı’ya hiçbir konuda rakip olmamalıdır…”(4-5)

Yukarıda yazılanlar için bir yoruma gerek var mıdır?

Milli Mücadele’de bir başarı elde edilmişse bu sadece Türkler, Kürtler ve Araplara değil, tüm İslam Âlemi’ne aittir.

Bu gerçeğin üzeri, başarıyı, “Tek kişi”ye indirgemek amacı ile olsa gerek, örtülmüş ve zaman içerisinde unutturularak, bu uğurda; can, kan ve mal vermiş nice Müslümanlar küstürülmekle kalmamış, yaşadıkları büyük hayal kırıklığı ile, İslam Alemi’ni Türklerden uzaklaştırmış ve Türkler uzun süreli bir yalnızlığa itilmiştir.

“Araplar Osmanlıya ihanet etti!” iddiasının arkasını tarihimizde dolduracak (bilinen) bir olay yoktur.

Bu çok maksatlı ve hala kasıtlı olarak (kimi) iç-dış medyada 7/24 işlenen iddianın arkasında Türk-Arap ve İslam Düşmanlığı yatmaktadır.

Araplar Osmanlı’ya ihanet etti mi?

-Bu iddia ile; “260 milyonluk tahmini nüfusu ile Orta Doğu’nun en kalabalık (Arap) halkına, Akdeniz’in güneyinde Afrika’da Büyük Sahra ve Sudan’a, doğusunda Irak’a ve Arap Yarımadası‘na kadar uzanan bir coğrafyada yaşayanlara netice de Tüm Araplara (hatta tüm İslam Âlemi’ni de suçlayarak) bir bütüne maletmek doğru değildir.

Bunlarla birlikte konu ile ilgili gözden kaçanlar, kaçırılanlar:

İttihat Terakki Cemiyeti’nin, (Bünyesinde onlarca farklı topluluğu barındıran bir İmparatorluk’ta)  “Türkçülük”, (*) Türk Milliyetçiliği anlayışını uygulamaya koymaları ve bunun (Diğer toplumlarda da “Milliyetçilik anlayışı”nı körüklemesi ile) ters tepmesini;

-İttihatçı Hükümet’in, (Cemal Paşa’nın), Arap Aydınlarına olan katı (Arap aydınlarını Suriye ve Lübnan meydanlarında astırması vb.) davranışları;

İttihatçıların, I.ci Dünya Savaşı’na Almanların yanında (zorlama ve oyunlarla) girmelerini ve “Cihat ilanı”nın, Bir Hristiyan Devleti’nin ( Almanların) lehine olduğunu (hatta Halifenin İttihatçıların esiri olduğu) propagandaları ile İslam Alemi’nin kafasının karıştırılmasını da dikkate alınmamaktadır. (Ve o günün iddiası ilginçtir; Son Sultan Vahdettin ve Son Halife Abdülmecid yurt dışına sürgün edilerek doğrulanmıştır.)

İngiltere’nin, “Mekke Emiri Hüseyin bin Ali’nin önderliğinde Vahhabi Arapları kışkırtmaları ile ayaklandırmasını, “Arabistanlı Lawrence” gibi İngiliz casuslarının oya gibi işlenmiş planlarını, İttihat ve Terakki’nin deneyimsizliklerinden kaynaklanan hatalı yönetim anlayışları,

-“Vahhabi Mezhebi’nin Osmanlı ile olan geçmişleri ve sürtüşmeleri” de dikkate alındığında ve bu iddiayı, Erken Cumhuriyet Dönemi’nde hatta günümüzde de devam ettirilmesinin “bir amaca yönelik!” olduğuna dair “güçlü işaretler” ile birlikte görmek ve değerlendirmek herhalde yanlış olmayacaktır.

Ve uluslararası kabule dayalı bir tarihi belge;

“…30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi ile Osmanlı Devleti gücünü kaybetti; böylece (İhanet eden Mekke Şerifi Hüseyin’in oğlu) Emîr Faysal’a karşı bölgede İtilâf devletlerinden başka muhatap kalmadı. Faysal, Fransa’nın muhalefetine rağmen İngiltere’nin desteğiyle Ocak 1919’da toplanan Paris Barış Konferansı’na katıldı. Fakat kendisi Araplar adına katıldığını belirterek onların bir bütün halinde istiklâlini savunduysa da sadece Hicaz temsilcisi olarak kabul edildi.. “(daha fazlası için bakınız; (**)

-Yukarıda, Uluslararası toplantıda belirtildiği gibi, (Mekke şerifi Hüseyin’in oğlu) Emir Faysal’ın, Arapların değil, Sadece “Hicaz Temsilcisi” olduğuna işaret edilmiştir.

Neticede, 260 Milyonluk bir nüfusa ait (Mekke’yi de kapsayan geniş bölgedeki çok sayıda Arap Aşiretlerinin içerisinde belki de sadece Haşimi’lerin (***) Aşiret lideri ve Mekke Şerifi Hüseyin’in İngilizlerin tertibi ile yaptığı ihaneti, Tüm İslam Alemi’ne özellikle de Araplara mal etmek bir boş iddia değil midir?

Amerika ve Avrupa (devletlerinin) Birliği’nin (bizler onlara yaklaşmak istedikçe) bize nasıl davrandıkları, bir ekonomik sıkıntıda üzerimize nasıl geldikleri bilinirken, Türkiye, ekonomik manada nasıl büyüyecek, kimlere ürettiği teknolojik ürünleri ihraç edecek, nereden yatırım için ihtiyacı olan dış kaynağı temin edecektir?

Batı, hiçbir şekilde bize dürüst davranmamakta, parası ile savunmamız için dahi silah-gereç satmamaktadır.

Bizler, aramızda din, kültür ve tarihsel bağ olan Müslüman komşularımıza, kardeşlerimize hala bir İngiliz-Fransız gözü ile mi bakmaya devam edeceğiz?

Bizler, zor günlerimizde el uzatan dostlarımızı, kardeşlerimizi asla unutmayız.

Milli Mücadele’de hem Hintli (Pakistanlı) hem de Libya Müslümanlarının, özellikle de:

Kıbrıs Harekâtında Libya lideri Kaddafi’nin askeri yardımları unutulabilir mi?

www.canmehmet.com

Resim: Tarafımızdan hazırlanmıştır.

Açıklama ve kaynaklar:

 (*) Türkçülük, Turancılık, Pan-Türkizm, Türk halklarının özgürlüğünü ve birliğini savunan kültürel, ilmî, felsefî ve siyasî görüş. Turancılık ise tüm Ural-Altay kavimlerinin kültürel, toplumsal ve siyasi birliğini savunan görüştür.   http://tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCrk%C3%A7%C3%BCl%C3%BCk

(**)30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi ile Osmanlı Devleti gücünü kaybetti; böylece Emîr Faysal’a karşı bölgede İtilâf devletlerinden başka muhatap kalmadı. Faysal, Fransa’nın muhalefetine rağmen İngiltere’nin desteğiyle Ocak 1919’da toplanan Paris Barış Konferansı’na katıldı. Fakat kendisi Araplar adına katıldığını belirterek onların bir bütün halinde istiklâlini savunduysa da sadece Hicaz temsilcisi olarak kabul edildi. Paris Barış Konferansı’ndan Suriye’nin geleceği hakkında sağlıklı bir karar çıkmadığı gibi İngiltere ile Fransa da karşı karşıya geldi. İki devletin yaptığı çetin müzakereler neticesinde Suriye Fransa’ya bırakıldı. Emîr Faysal Ocak 1920 ortalarında Suriye’ye döndü ve aynı yılın mart ayında toplanan eşraf kongresinde Filistin ve Lübnan’ı da içine almak suretiyle “büyük Suriye kralı” ilân edildi. Ancak bu durum, 1920 Nisanında toplanan San-Remo Konferansı’nda reddedilerek daha önce yapılan gizli anlaşmalar gereği Suriye ve Lübnan Fransız mandasına bırakıldı. İki taraf arasında 24 Temmuz’da cereyan eden Meyselûn Savaşı’nın ardından Fransızlar Şam’ı işgal edip Suriye’deki Hâşimî krallığına son verdiler.”

Daha fazlası için bakınız;  http://www.diyanetislamansiklopedisi.com/hasimiler/

(***) Haşimiler; Hz. Hasan’ın soyundan gelen Mekke emîrleriyle Hicaz, Suriye, Irak ve Ürdün krallık aileleri. X. yüzyıldan XX. yüzyılın ilk çeyreğine kadar (1924) Mekke’nin yönetimini elinde bulunduran emîrlerle I. Dünya Savaşı’ndan sonra bir müddet Hicaz, Suriye, Irak ve halen Ürdün’de hüküm süren kralların mensup olduğu ailenin adıdır. Bu ülkelerdeki devletler Hâşimî Krallığı adıyla tanınmıştır. Aile adını Hz. Peygamber’in büyük dedesi Hâşim b. Abdümenâf’a nisbetle almıştır. Resûl-i Ekrem’in torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in soylarından gelen şerif ve seyyidlerin Hicaz’da eskiden beri büyük nüfuzları bulunuyordu ve Mekke’nin idaresi bazı fâsılalarla da olsa uzun süre onların yönetiminde kalmıştı. Nihayet Hz. Hasan’ın soyundan gelen sülâle, 916-950 yılları arasında Karmatîler’in sürdürdükleri baskınlar ve sonunda Mekke’yi istilâları ile ortaya çıkan krizden faydalanarak gücünü arttırdı ve onların bölgeden çekilmeleriyle burayı idaresi altına aldı..

… 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi ile Osmanlı Devleti gücünü kaybetti; böylece Emîr Faysal’a karşı bölgede İtilâf devletlerinden başka muhatap kalmadı. Faysal, Fransa’nın muhalefetine rağmen İngiltere’nin desteğiyle Ocak 1919’da toplanan Paris Barış Konferansı’na katıldı. Fakat kendisi Araplar adına katıldığını belirterek onların bir bütün halinde istiklâlini savunduysa da sadece Hicaz temsilcisi olarak kabul edildi. Paris Barış Konferansı’ndan Suriye’nin geleceği hakkında sağlıklı bir karar çıkmadığı gibi İngiltere ile Fransa da karşı karşıya geldi. İki devletin yaptığı çetin müzakereler neticesinde Suriye Fransa’ya bırakıldı. Emîr Faysal Ocak 1920 ortalarında Suriye’ye döndü ve aynı yılın mart ayında toplanan eşraf kongresinde Filistin ve Lübnan’ı da içine almak suretiyle “büyük Suriye kralı” ilân edildi. Ancak bu durum, 1920 Nisanında toplanan San-Remo Konferansı’nda reddedilerek daha önce yapılan gizli anlaşmalar gereği Suriye ve Lübnan Fransız mandasına bırakıldı. İki taraf arasında 24 Temmuz’da cereyan eden Meyselûn Savaşı’nın ardından Fransızlar Şam’ı işgal edip Suriye’deki Hâşimî krallığına son verdiler.”
Daha fazlası için bakınız;  http://www.diyanetislamansiklopedisi.com/hasimiler/

(1)Robert Lacey, The Kingdom (Krallık), Londra 1981, s. 119. (Alıntı:Lawrence, Haşimi Araplarını Osmanlı İmparatorluğu’na Karşı Ayaklanmaları İçin Nasıl Aldattı (İngiliz Gizli Belgelerine Göre.Dr. Salâhi R. SONYEL dip notu)

(2) Ronald Storrs, Orientations (Hedefler), Londra 1945, ss. 152-6. (Alıntı:Lawrence, Haşimi Araplarını Osmanlı İmparatorluğu’na Karşı Ayaklanmaları İçin Nasıl Aldattı (İngiliz Gizli Belgelerine Göre.Dr. Salâhi R. SONYEL dip notu)

(3) “TÜRKİYE’NİN ORTADOĞU POLİTİKASI”, ERDAL ŞİMŞEK, sahife; 42

(4)Vasiyet için ayrıca bakınız;  http://www.dinikitablar.com/iman-itikat/29-dis-politika/4569-churchillin-vasiyeti

(5)Daha fazlası için bakınız: http://www.canmehmet.com/kureselciler-gezi-parkinda-churchillin-vasiyetini-mi-yerine-getirmektedir-4.html

Araplar Mı Bizi Hayal Kırıklığına Uğrattı, Biz Mi Yetersiz Siyasetçilerimizin Kurbanı Olduk (2)

 

 

İçerikte devlet ve toplum hayatımızda Araplarla ilgili siyasetsizliğimizin nasıl vahim olaylara sebep olduğu anlatılmaktadır. Açıklananlardan bugün de hepimizin alacağı önemli dersler olmalıdır.

Osmanlının parçalanmasında: savaşlardaki yenilgilerden daha fazla basiretsiz siyaset anlayışları vardır. Şam Valisi Cemal Paşa’nın, Suriye ve Lübnan’da  yaptığı önemli siyaset hataları bunlara çarpıcı birer örnektir.

Fransızlar ve Ortadoğu (halkları ile ilgili) politikaları, siyasetleri

“…1900’lerin başlarında Osmanlı İmparatorluğu ulusçuluk akımlarıyla parçalanırken, bugünkü Lübnan ve Suriye’yi kapsayan topraklarda da Arap milliyetçileri hareketlilik içindedir.

1916’da Müslüman ve Hıristiyan 33 Arap aydını Beyrut’taki Fransız konsolosuna mektuplarla başvurarak bağımsızlıklarına kavuşmaları yahut da bir nevi koruma altına girmeleri arzusuyla ‘Medeni’ diye andıkları ülkelerden yardım talep ederler.

Osmanlı ile Fransa savaşa tutuşunca (Fransız) konsolosluk kapatılır, o vakitler ‘tarafsız’ konumdaki ABD’nin korumasına verilir.

Fransız konsolosu, Mısır’daki ikametgâhına taşınırken, diplomatik teamüller icabı bütün belgeleri yok eder; 33 Arap aydının mektupları hariç… Fransız konsolosuna tercümanlık yapan şahsiyet ise Şam’da zindana düşmüştür. Kurtulmak için Cemal Paşa’ya konsolosluğa gizlenen mektupları eleverir.

Cemal Paşa, Arapların bu ‘ihanetleri’ (Bağımsızlık talepleri) karşısında adeta çılgına döner. Hepsini bir bir evlerinden toplattırır ve işkenceden geçirttikten sonra Beyrut’taki meydanda astırır.

O gün bugündür bu meydana Şehitler Meydanı denmesinin sebebi hikmeti budur.”

Mektupları bilinçli olarak geride bırakan şahsiyet Fransız konsolos François Georges Picot’tan başkası değil. Son Arap aydınının asılmasından birkaç gün sonra Sir Mark Sykes ile Osmanlı İmparatorluğu’nun paylaşılmasını içeren gizli Sykes-Picot anlaşmasını imzayan Picot yani…

Cemal Paşa, ulusçuluk akımlarının giderek gaz almasıyla bağımsızlık arzuları doruğa çıkan Arap aydınlarından böylelikle hıncını almıştır.

Eh bu esnada İngiliz ve Fransızlar da Ortadoğu’nun haritasını yeni baştan çizmekle iştigal etmektedirler. (1)

Neticede Fransız Konsolosunun, bir tuzak kurmak için kasıtlı olarak geride bıraktığı bazı evraklar, Osmanlı Devletinin Şam Valisi Cemal Paşa’yı büyük bir hayata sevk edecektir.

Bu evraklardaki bağımsızlık talepleri nedeniyle fevri davranan Cemal Paşa, evraklarda isimleri olan, Suriye ve Lübnan aydınlarını meydanlarda idam ettirecek, ancak, bu idamlar nedeniyle, Osmanlıya inatla bağlı kalmaya çalışan son Arap aileleri de kaybedilecektir.

Bir Devlet veya Toplum yönetiminde Siyaset veya Politika neden önemlidir?

Siyaset, gidilen yol ; yolun hangisi olacağı konuşunda verilen bir karardır.

Siyasette isabetli kararlar vermek çok önemlidir.

Siyaset (Devletlerarası) işbirliği ve (bir toplum) düzeni için gereklidir.

Siyaset olmasaydı çocuklarımızı yetiştiremez, aile ilişkilerimizi dahi düzenleyemezdik.

Siyaset, günlük işlerin bir baskı uygulamadan yaptırılmasıdır.

Siyaset, aile ve toplum sorunlarının nasıl çözümleneceği ile ilgili tartışmalar ve bunların sonucunda alınan kararlardır.

İnsanlar birlikte yaşarken, farklı beklentileri ve çıkarları nedeniyle çatışırlar. Siyaset; bu farklı beklentilerdeki insanlara ortak bir çözüm üretmektir.

Eğer, Şam Valisi Cemal Paşa:

1900’lerin başlarında Osmanlı İmparatorluğu ulusçuluk akımlarıyla parçalanırken, bugünkü Lübnan ve Suriye’yi kapsayan topraklarda da (kimi) Arap milliyetçilik hareketlerini yönetebilseydi belki de:

“…1916 Haziranında, Haşimi Araplarının önderi Mekke Emiri Şerif Hüseyin İbn-i Ali, kendisine, “Arapların bağımsızlığını sağlayacağını iddia eden İngilizlerin kesin olmayan sözlerine kapılarak, bağlı bulunduğu Osmanlı Sultan-Halifesine karşı ayaklanmaz ve Halifeliğin Hıristiyan devletlerce bölünmesine araç olmazdı.

İngiliz yazan Robert Lacey’in deyimine göre, “onun (Hüseyin) akımı, bir Arap ayaklanmasından çok bir İngiliz-Haşimi komplosu” idi (2) ve bir milyon Sterline yaklaşan İngiliz altınlarıyla finanse edilmiştir (3)

Bununla birlikte,

Cidde’deki İngiliz Konsolosu Reader Bullard’ca “kurnaz, yalancı, safdil, kuşkucu, inatçı, kendini beğenmiş, kibirli, bilgisiz, arsız ve gaddar bir Arap şeyhi” (3) olarak gösterilen Şerif Hüseyin’in, kimi Müslüman bilginlerince İslam’a karşı “ihanet” olarak nitelenen davranıştan ona bir çıkar sağlamadığı gibi onu tahtından da yoksun bırakmıştır. (4)

Bir devlet var olduğu sürece (değerlerine ve beklentilerine uygun) bir siyasete sahip olmak zorundadır.

Siyaset : malların, kaynakların ve değerlerin dağılımı söz konusu olduğunda, farklı bireyler ve gruplar arasındaki rekabet farklılıklarını uzlaştırmak için var olur.

Dolayısıyla siyaset (çalışması) insan uygarlığının hayati bir parçasıdır.

Siyaset için çok okumak ve deneyimli insanlarından mümkün olduğu ölçüde yararlanmaktır.

www.canmehmet.

Resim:Tarafımızdan hazırlanmıştır.

(1)Daha fazlası için bakınız:  https://www.haberturk.com/dunya/haber/768756-picotnun-mektuplari-ve-cemal-pasanin-hinci

(2) Robert Lacey, TheKingdom (Krallık), Londra 1981, s. 119. (Kaynak:Dr. Salahi R. Sonyel, Lawrence, Haşimi Araplarını Osmanlı İmparatorluğu’na Karşı Ayaklanmaları İçin Nasıl Aldattı (İngiliz Gizli Belgelerine Göre)

(3) Ronald Storrs, Orientations (Hedefler), Londra 1945, ss. 152-6. (Kaynak:Dr. Salahi R. Sonyel. A.g.m.)

(4) Lacey, op. cit., s. 182. (Kaynak:Dr. Salahi R. Sonyel. A.g.m.)

Tam Sırası: Araplar Mı Bizi Hayal Kırıklığına Uğrattı Biz Mi İslam Alemini Yarı Yolda Bıraktık (1)

 

 

Araplardan sosyal medya kampanyası: ‘Yaz tatilimiz Türkiye’de daha güzel (1) İstanbul’a gelen her 4 turistten biri Arap…

Türkiye Otelciler Birliği’nin (TÜROB) araştırmasına göre, bu yılın ilk 4 ayında İstanbul’a gelen her 4 turistten biri Arap oldu. Araştırmada Arapların Akdeniz ve Ege’ye de ilgi gösterdiği ifade edildi. TÜROB’un konuya ilişkin hazırladığı araştırmaya göre, Ortadoğu bölgesinden Türkiye’ye gelen turist sayısı 2017’de bir önceki yıla göre yüzde 44 artarak 3.6 milyona çıkarken, bu yılın ilk çeyreğinde yüzde 45 artışla 703.000’e ulaştı…

Avrupalılar Türkiye’yi terk etti, Ortadoğulular yerleşti  (Kaynak:REUTERS)

REKOR KIRDILAR

İstanbul’da 2010’da toplam ziyaretçiler içinde yüzde 10 olan Arap turistlerin payı 2017’de tüm zamanların rekoru ile yüzde 24.3’e yükseldi. Geçen yıl kente gelen 10 milyon 840.000 turistten Arap olanların sayısı 2 milyon 630.000 ulaştı. Arap turistlerin toplam turistler içindeki payı yüzde 24.3 oldu. Yılın ilk 4 ayında İstanbul’a gelen turist sayısı 4 milyon 200.000’e ulaşırken, bu turistlerin 967.000’ini Arap oldu.

Araplardan sosyal medya kampanyası: ‘Yaz tatilimiz Türkiye’de daha güzel’ (Kaynak: REUTERS)

‘ARAPLAR, MUĞLA, MARMARİS VE ANTALYA’YA DA İLGİ GÖSTERİYOR’

Değerlendirmeye göre, Arap turistlerin rotalarındaki en önemli ve en çok rağbet gören ülke olan Türkiye, rakip ülkeler karşısında her bakımdan avantajlı konumda yer aldı…

Türkiye’nin Orta Doğu’da yakaladığı en önemli avantajlar; din, ortak kültür, doğa, vizelerin kaldırılması, ulaşım seçeneklerinin fazla olması ve Türk dizi filmlerinin televizyonlarda sıkça gösterilmesi olarak sıralandı. (2)

Alman, Rus ve Arap Turistler ve ülkemize bıraktıkları dövizler

5 Alman turist bir Rus turist kadar, Bir Arap turist de 5 Rus turist kadar alışveriş yapıyor…

Dünyanın önde gelen gayrimenkul geliştirme şirketlerinden olan ve Birleşik Arap Emirlikleri yatırımcılarına ait Emaar Properties PJSC -AVM- (*), 28 Nisan’da kapılarını açıyor….

LÜKS MARKALARDA ZORLANDIK

Emaar Türkiye Satış, Pazarlama ve Kiralamalardan sorumlu Kıdemli Direktörü Arzu Uludağ ile açılış öncesinde son hazırlıkları yapılan AVM içinde gezdik.

Projenin gecikmeli olarak hayata geçmesini de değerlendiren Uludağ, terör olayları, 15 Temmuz saldırısı, referandum öncesi gibi nedenlerin de etkili olduğunu vurgulayarak, “Maalesef özellikle projenin içinde mutlaka olmasını istediğimiz lüks mağazaların yönetimlerini ikna etmekte zorlandık. Emaar’ın dünyadaki tüm projelerinde yer alan lüks markaları buraya getirmek istedik. Ancak yaşanan olaylar nedeniyle markaların yöneticileri temkinli davrandı. Hermes, Cartier, Zegna, Swatch gibi markaların genel merkezlerinden üst düzey yöneticileri bundan 3 ay önce İstanbul’a getirerek ikna ettik. İlk etapta yapılacak açılışta bazı mağazalar açılacak, bazı lüks markalar ise eylülde açılacak. Örneğin LaFayatte mayısta açılıyor, ancak Hermes eylül ayında açılacak” dedi.

CAZİBE MERKEZİ OLACAK
İstanbul’da ziyaret edilecek ilk 10 cazibe merkezinden biri olmak üzere tüm planların yapıdığını anlatan Uludağ, “Emaar projelerini takip edenlere güveniyoruz. Deneyimlerimize göre 5 Alman turist bir Rus turist kadar, bir Arap turist de 5 Rus turist kadar alışveriş yapıyor. (3)

Cevahir AVM’nin tamamı Kuveytlilerin oldu

Kuwait Investment Authority fonunun sahip olduğu İngiliz şirketi St. Martins Property, Cevahir Alışveriş Merkezi’nin tamamını satın aldı.

Cevahir Alışveriş Merkezi’ndeki İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin hisselerini 2006 Kasım’ında satın alan St. Martins, Cevahir Holding’in hisselerini de alarak alışveriş merkezinin tek sahibi oldu.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi; Cevahir Holding’le birlikte yüzde 50-50 ortaklıkla kurduğu Cevahir Alışveriş Merkezi’ndeki hisselerini 2006 yılı kasım ayında ihaleye çıkarmış ve ihaleye katılan tek şirket olan St. Martins Property, belediyenin hisselerini KDV dahil 421 milyon 682 bin dolara satın almıştı.

Yapımı 8 yıl sürdü
Cevahir Holding’e ait diğer yüzde 50 hisseye de talip olan Kuveyt sermayeli St. Martins Property, 5 Mart’ta imzalanan anlaşmayla alışveriş merkezinin tamamına sahip oldu.

Cevahir’den yapılan açıklamada, alışveriş merkezinin toplam satış değerinin belediyeye yapılan ödeme de dahil olmak üzere 750 milyon ABD doları olarak gerçekleştiği bildirildi. Açıklamaya göre St. Martins, Cevahir’in payına karşılık 328 bin 318 dolar ödedi.

Yapımına 1997 yılında Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Belediye Başkanlığı döneminde başlanan Cevahir Alışveriş Merkezi 15 Ekim 2005’te hizmete açılmıştı. Toplam 346 bin metrekarelik kapalı alanıyla Türkiye’nin en büyük alışveriş merkezi olan Cevahir’de 107 bin metrekarelik kiralama alanı bulunuyor.

Mecidiyeköy’de metroyla bağlantılı olan alışveriş merkezi, üç bloktan oluşuyor. Merkezde mağazaların yanı sıra sinema ve tiyatro salonları, kafe ve yiyecek-içecek alanları da yer alıyor.

Anlaşmanın ardından İstanbul Cevahir’in yeni sahibi olan St. Martins Property’in, Pradera ve Jones Lang LaSalle şirketlerini alışveriş merkezinin varlık ve emlak yönetimi için görevlendirdiği belirtildi.

Ayrıca, Türkiye’nin en büyük alışveriş merkezi olan İstanbul Cevahir’de, yeni sahiplik ve yönetim yapısı altında bir gözden geçirme, değişim ve yeniden yapılanma programı başlatılacağı açıklandı.

St. Martins Property
1924 yılında kurulan St. Martins, İngiltere, Avrupa ve Avustralya’ya yayılan geniş portföyüyle yatırım ve varlık yönetimi alanında önde gelen şirketlerden biri olarak tanınıyor. Şirketin toplam portföyünün 3.7 milyar euro olduğu belirtiliyor. (4)

Yukarıda yazılanlar özetle:

– Araplardan sosyal medya kampanyası: ‘Yaz tatilimiz Türkiye’de daha güzel’

-İstanbul’a gelen her 4 turistten biri Arap…

-TÜROB’un konuya ilişkin hazırladığı araştırmaya göre, Ortadoğu bölgesinden Türkiye’ye gelen turist sayısı 2017’de bir önceki yıla göre yüzde 44 artarak 3.6 milyona çıkarken, bu yılın ilk çeyreğinde yüzde 45 artışla 703.000’e ulaştı…

-Avrupalılar Türkiye’yi terk etti, Ortadoğulular yerleşti

-Türkiye’nin Orta Doğu’da yakaladığı en önemli avantajlar; din, ortak kültür, doğa, vizelerin kaldırılması, ulaşım seçeneklerinin fazla olması ve Türk dizi filmlerinin televizyonlarda sıkça gösterilmesi…

-5 Alman turist bir Rus turist kadar, Bir Arap turist de 5 Rus turist kadar alışveriş yapıyor

Ve düne ait gerçeklerimiz:

Ne Arap’ın yüzü ne Şam’ın şekeri!

-Arap saçı gibi karışık!

-Yalanım varsa Arap olayım!

-Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur.

-Ve kimilerinin (farkında olarak ve olmayarak) köpeklerine ne isim taktıklarını burada tekrar etmeyelim.

Bu sözler, Türk-Arap Düşmanlığı için kasıtlı olarak çıkarılmış olabilir mi?

Ve bu kırıcı, incitici sözler, Haçlı anlayışına sahip olanların, yaklaşık 1000 yıldır her fırsatta sömürmek, işgal etmek için pusuda beklediklerini, bekleyen Hıristiyan Batılıların amaçlarına hizmet etmez mi?

“Arap (Türk) Düşmanlığı” için halklar arasına ekilen nefret tohumunun arkasında hangi ülkeler ve hangi beklentiler  bulunmaktadır?

“..Ben Fransız mekteplerinde okudum. Bugün Suriye, Irak ve Lübnan’da eşraf ve ağaların evlâtları Cizvit mekteplerinde okur. Öteki Arap diyarlarında ise İngilizce hâkimdir. Onlar ya İngiliz mekteplerinde, ya Amerikan kolejlerinde okurlar. Hepsinin gayesi, Türkler hakkında benim sahip olduğum bilgileri telkin etmektir: Hepsi için müşterek düşman Türklerdir. Bu itibarla Arapları malum, hatta gayri malum gayelere sevketmek emelinde olanların ele alacakları yegane mevzuu Türk düşmanlığıdır. Zannediyorum ki, bizim hatamızı bizden sonrakilerde ister istemez düşeceklerdir.”(5)

Bu ibretlik sözler, Osmanlı Divan-ı Harbi huzurunda, Arap hareketinin liderlerinden Refik Rızzık Selum tarafından dile getirilmiştir.

Devam edecek

www.canmehmet.com

Resim:Tarafımızdan hazırlanmıştır.

Açıklama ve Kaynaklar

(*)EMAAR HAKKINDA

Dünyanın önde gelen gayrimenkul geliştirme şirketlerinden Emaar Properties PJSC, alışveriş merkezleri ve perakendenin yanı sıra, turizm, konaklama ve eğlence sektörlerindeki yetkinlikleriyle tanınıyor. 25 milyonu Birleşik Arap Emirlikleri’nde (BAE) toplam 190 milyon m2 arazi stoğuna sahip. Dünyanın en yüksek binası Burj Khalifa ile en büyük alışveriş ve eğlence destinasyonu The Dubai Mall gibi ikonik işlere imza atan Emaar Properties, farklı yaşam tarzlarını üst düzey bir yaklaşımla bir araya getiren iş modeliyle, 1997’den bu yana dünya çapında gayrimenkul projeleri geliştiriyor. İş modelini, BAE’nin dışına çıkararak Ortadoğu, Kuzey Afrika, Hint Yarımadası, Güney Asya, ABD ve Avrupa’ya taşıyan Emaar Properties; 2006 yılından bu yana ülkemizde de faaliyet gösteriyor. Türkiye’ye 2,5 milyar doların üzerinde yatırım yapan şirketin ilk projesi olan Toskana Vadisi, Büyükçekmece Gölü ve Marmara Denizi’nin muhteşem manzarasına sahip 500 konuttan oluşuyor. Rixos’la birlikte hayata geçirdiği The Land of Legends Theme Park projesi, 2016’dan bu yana Antalya’da hizmet veriyor.

(1-2) Daha fazlası için: AFP 2018 / Ozan Köse https://tr.sputniknews.com/turkiye/201806081033781420-turkiye-istanbul-turist-arap/

(3) Daha fazlası için: Elif ERGU, 26.04.2017 – 01:07, Son Güncelleme: 26.04.2017 – 01:08

http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/en-zor-acilis-40438442

(4) Kaynak:7 Mart 2007, Milliyet,  Alıntı kaynağı: http://v3.arkitera.com/h14921-cevahirin-tamami-kuveytlilerin-oldu.html

(5) Daha fazlası ve kaynaklar için bakınız:  http://www.canmehmet.com/ulkemizde-yabanci-okullar-ve-bu-okullarin-kurulus-amaclari.html

İkbal Beklentisi İle Onaylanmayan Sevr Anlaşması’nı Çarpıtanlar: Sevr’in Ana Amacı Toprak Değil Petrolün Gasp Edilmesidir (4)

 

Dönemin büyük devletlerinin işgali altında bir ülke, Sarayının etrafı tellerle çevrili bir Sultan (1) :  Ordusunun tasfiyesi ve silahlarının teslim belgesi Mondros Antlaşması ’da hazır imzalanmışken; neden  taraflarının meclislerinde onaylanmayacak bir anlaşma taslağı Osmanlılara (sözde) dayatılmıştır?

İşte Nedeni:

Sevr Taslağı/Antlaşması’nın hazırlanmasındaki ana amaç : Osmanlı Devleti’nin elinden petrollerin alınması için bu taslağın baskı-şantaj unsuru olarak kullanılacak olmasıdır.

Birinci Dünya Savaşı’ndan mağlup çıkan Osmanlı Devleti için İngiltere tarafından  (5 Ocak 1918) ; Amerika tarafından (8 Ocak 1918) Tarihinde açıklananlar, Osmanlının geleceğinde hangi toprakların üzerinde yaşayacağı çok net olarak açıklanmıştır. (*)

-“Sevr (Taslağı) Antlaşması, 10 Ağustos 1920’de, hemen hemen tutsak olan Padişahın ve çaresiz hükümetinin temsilcileri tarafından imzalandı. (2)

O gün içerisinde olan duruma bakılırsa:

“..Kardeşinin ölümü üzerine birkaç ay önce tahta çıkmış olan yeni Padişah VI. Mehmet (Vahidettin, 3 Temmuz 1918’de Sultan Reşat’ın ölümü üzerine 57 yaşında tahta çıktı.) Büyük güçlüklerle yeni bir Sadrazam ve kabine buldu… Talat ve Jön Türkler hâlâ Meclis’e, polise ve orduya hâkimdiler ve yeni rejimi denetlemek için kabinede temsil edilmek istiyorlardı. Sultan’ın onaylayacağı ve Talat’ın koşullarını kabul edecek bir devlet adamı bulunması bir hafta sürdü. Sonunda itilaf devletlerince kabul edilebilir olacağı düşünülen Ahmet izzet Paşa, içinde ittihatçıların da bulunduğu yeni kabineyi kurdu. Talat ile nazırları resmen 13 Ekim’de istifa ettiler..”(3)

“..İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon, 1 Ekim 1920’de Paris’teki İngiliz Büyükelçisi Lord Derby’ye gönderdiği telyazısında, işi geciktirmeden Sevr Antlaşması’nı onaylaması için Damat Ferit’e baskı yapılmasını, bunu yapamazsa, antlaşmayı onaylayacak yeni bir Sadrazam bulunmasını öneriyordu.’ (4)

Sevr Antlaşması’nın, Petrol ve San Remo ile olan ilgisi :

Sabık Sultan Vahdettin’in, Osmanlının ve Petrolünün paylaşıldığı San Remo’ya sürgüne gönderilmesinde (İşgalcilere göre) özel bir anlamı mı vardır?

Bu konunun bugüne kadar (bildiğimiz kadar) hiç sorgulanmadığını da not düşmüş olalım.

Sevr ve Petrol…

Versailles Konferansı, (**) (Lütfen dip notu okuyunuz.)

Mandalar konusunda Amerika Birleşik Devletleri’nin durumu belli oluncaya kadar Türkiye üzerindeki anlaşmanın açıklanmasını yasakladı. (5-6)

Müttefikler, Nisan 1920 ortalarında San Remo’da toplanarak Türk Antlaşması’na karar verdiler. Amerikan ve İngiliz petrolcüleri anlaşma teşebbüsüne giriştiler. Amerikalılar aradıkları çıkarı San Remo’da sağlamışlardı. Türk-Yunan savaşı hissecilere pahalıya mal oluyordu.’ (7)

Dış Türkiye petrolleri (Irak-Mezopotamya) eşit önemde 4 grup arasında paylaşıldı:

British Petroleum, Royal Dutch Shell, Compagnie Française ve Near East Development (Standard Oil Company of New York’ün başlangıcı olan Standart Oil ve Socony Mobil). Her birine düşen pay %23.75’ti. Gülbenkyan ise tek başına %5 alıyordu.(8)

Sevr Antlaşması’nın koşulları 1920 Mayıs’ında açıklanınca, Fransız gazetelerinin çoğunluğu İngiltere’ye saldırıyor ve bu ülkeyi tüm Ortadoğu’da kendi hegemonyasını kurmaya çalışmakla suçluyordu.’ (10)

Gazeteler, antlaşmada değişiklik yapılmasını öneriyor, Fransız Dışişleri Bakanlığı genel sekreteri M. Berthelot ise, Fransız parlamentosunun, bu antlaşmayı aynen onaylamasının şüpheli olduğunu Paris’teki İngiliz Bûyükelçisi’ne bildiriyordu. (11)

İtalyanlar, Serv Antlaşması’na karşı o kadar sert bir tepki gösteriyorlardı ki, İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon, 5 Temmuzdan 10 Temmuz’a kadar süren Konferans’da, İtalya Dışişleri Bakanı Kont Sforza’nın dikkatini, italya’nın Yakın ve Ortadoğu’daki “sadakatsiz tutumuna” çekiyor, Sevr Antlaşması’nın değiştirilmesi için İtalyanların üstün çaba harcadıklarını ve Türkleri, bu antlaşmaya karşı direnmeye üstelediklerini öne sürüyordu…” (12)

Dünya Savaşında Arapları Türklere karşı kışkırtan İngiliz Albayı Thomas E Lawrence 30 Mayıs 1920 tarihli Sunday Times gazetesinde yayımlanan bir yazısında şöyle diyordu:

“…(Antlaşma’nın) hiçbir koşulu üç yıl bile yürürlükte kalamayacak, bu  antlaşma, Almanlarla imzalanandan daha mutlu bir sonuca varacak, çünkü değiştirilmeyecek – tümüyle unutulacak..”(13)

-“Sevr Antlaşması’na farklı bir pencereden daha bakılırsa:

-Müttefikler, (Örtülü de olsa) Sultanını esir aldıkları, işgal altında tuttukları, meclisini dağıttıkları bir hükümete Sevr’i niçin imza ettirdiler?

-Osmanlı’yı kendi aralarında paylaşırlarken Osmanlı’dan onay mı almışlardı?

-İstedikleri yeri alıp, istedikleri yönetimi kurma gücüne sahip iken, hiçbir yaptırım gücü olmayan İstanbul hükümetinin onayını alma gereği duymaları,

-İstanbul hükümetini, Osmanlı kamuoyu önünde iptal etme girişimidir.

Böylelikle Ankara’nın İstanbul ile bütün bağları koparılmış, yeni hükümetin meşruluğu sağlanmış oluyordu.

-Sevr Antlaşması, taraf devletlerce imzalanmış olmasına rağmen, yetkili organlarına onaylatılmadığı için, uluslararası bir antlaşma özelliğini kesinlikle kazanmaz, olsa olsa bir protokol, antlaşma taslağı olmaktan başka bir anlam taşımaz. 

Bu antlaşmayı, baş aktörler İngiltere ve Fransa onaylamadığı gibi, Osmanlı hükümeti ve de Padişah da onaylamamıştır. Bu hali ile de sözü edilen antlaşmanın uygulanabilirliği yoktur.

İşgal kuvvetleri, Sevr Antlaşması’nda yazılı olsun olmasın istedikleri yeri işgal ve yaptırım gücünü kullanabilirler ama bunun dayanağı, onaylanmamış antlaşma taslağı olamaz..”(14)

“..1920 senesi sona ererken, Sevr Antlaşması İtalya dışında hiçbir ülkenin parlamentosu tarafından onaylanmamıştı.. Clemenceau’nun yerine (1920-1921) başbakan seçilen Leygues’ın Londra’da Lloyd George ve Kont Sforza ile yaptığı görüşme sırasında,hükümetinin Türkiye ile barış antlaşmasının bazı hükümlerinin değiştirilmesi ve günün şartlarına uydurulması görüşünde olduğunu belirtmesi, İngiliz ve İtalyanlar’ı endişelendirmişti…” (15)

“..Büyük Millet Meclisi toplanırken, Müttefikler de San Remo’da, barış antlaşmasının son halini kararlaştırmak üzere bir araya geldiler. Taslak İngiliz, Fransız ve İtalyan uzmanlar tarafından hazırlanmıştı. Bazı pazarlıklar da yapıldı, İngiltere’yle Fransa arasında, Musul petrol yataklarıyla ilgili hakları ilgilendiren uzlaşmalar bunlar arasında sayılabilir. Antlaşmaya göre, Fransızlara tercihli muamele yapılacak ve ayrıca Suriye’nin geliştirilmesi için petrol ürünlerini kullanma hakları da verilecekti. Lloyd George’un kabinesindeki bakanlar ve uzman danışmanlar. Başbakanı, Venizelos’un İzmir çevresinde daimi bir bölge edinme talebini desteklememesi için defalarca uyardılar. Böyle bir bölge yıllarca bir çıbanbaşı olur ve Küçük Asya’da kuşaklar boyunca kan dökülmesine yol açabilirdi. (16)

-“Evvela petrol anlaşması yapıyorlar.

Bu, Long-Berenger anlaşmasıdır.

Petrolü taksim ediyorlar.

Nisan 1920’de San Remo’da toplanıyorlar. Burada petrol anlaşması teyit ediliyor.

Sonra da Sevr Antlaşması’nın taslağı yapılıyor.

Mayıs 1920’de Damat Ferit’i Paris’e çağırıyorlar.

Sevr Antlaşması 10 Ağustos 1920’de imza ediliyor..”(17)

Bu noktada bir açıklama yapılması gerekmektedir.

-Savaşın bitimi için yapılan antlaşmanın tarihi, (Mondros) 30 Ekim 1918,

-Ülkenin işgal tarihi, Kasım-Aralık 1918,

-İşgalcilerin, Yunanlılara Anadolu’yu işgal ettirmelerinin tarihi, 15 Mayıs 1919,

-Aralarında yaptıkları Petrol Antlaşması‘nın tarihi, Nisan 1920,

Sevr Antlaşması’nın masaya imza için konulmasının tarihi, Ağustos 1920,

Lozan Antlaşması‘nın imza tarihi ise, 24 Temmuz 1923.

Mondros (Ateşkes) antlaşması, (30 Ekim 1918) ile; Lozan (Barış!) Antlaşması’nın, (24 Temmuz 1923) arasında yaklaşık beş yıl vardır.

-Almanlarda bizimle birlikte bu savaştan yenilmiş olarak çıktılar. Bakalım onlarla yapılan anlaşmanın süresi nedir?

-Galip devletlerle Almanlar arasında, 18 Ocak 1919’da başlayan görüşmeler, 28 Haziran 1919‘da Paris’in Versay banliyösünde imza altına alınır.

-Galiplerle Almanların bir antlaşma için görüşmeleri kaç ay sürmüştür? Yaklaşık Beş (5) Ay…

-Osmanlılarla galiplerin görüşmesi ne kadar sürmüştür? yaklaşık Beş (5) Yıl…

-Neden 5 yıl?

-Bunun nedenini çözenler, “Yeni Devlet‘i de çözmüş olacaklardır.

“TÜRK ANTLAŞMASI

“..Hindistan Genel Valisi’nden Dışişleri Bakanlığı’na gelen aşağıdaki telgraf “Bombay Chronicle”da yayınlandı.

Fransa ve İtalya, Türk Antlaşması’nın, İzmir ve Trakya’nın Türkiye’ye bırakılması şeklinde değiştirilmesi hususunda mutabakata vardılar…

…Tartışma, aşağıda yazılı sonuçlar üzerinde bir mutabakat gösterdi:

Majesteleri hükümeti, Sevr Antlaşması’nın değiştirilmesi için Türkler üzerindeki baskısını sürdürmeli ve “Antlaşma”yı değiştirmek için derhal teşebbüse geçmeli..”10 Aralık 1920..” (18)

Lord Harding’den (Paris) Curzon’a

Fransız Parlamentosu’nun Sevr’i olduğu gibi onaylamak istemediği, Fransa hükümetinin de antlaşmada değişiklik yapılması görüşünde olduğu, zira Bolşevik tehlikesine karşı Mustafa Kemal ile İzmir konusunda anlaşmaya varılmak istendiği.  Fransız siyasî çevrelerinin, Mustafa Kemal ile anlaşabilmek için İzmir’in Türklere bırakılması fikrinde oldukları. (19)

“..Sol basın ve kamuoyu kesimi öteden beri Fransa’nın Kilikya ve Suriye’deki emperyalist ve militarist girişimlerine son derece karşı idi. Le Temps’ın bu yazısı, kamuoyunu aydınlatma kampanyası başlatmalarına, bulunmaz ve çok ilginç bir fırsat daha vermiş oldu. Kampanyanın başında bulunanların fikri şöyle idi: ‘’Sağ ve burjuva çevrelerin gazeteleri  bile Doğu’daki maceraya karşı çıkıyor … Sağ basın, Doğu’da İngiltere’nin ve onun uşağı Yunanistan’ın oyununa geldiğimizi, anlamsız bir savaşa sürüklendiğimizi yazıyor Kamuoyunu aydınlatmak görevimizdir. Sevr Antlaşması’nı yırtın!..” (20)

“Müttefiklerin Paris’teki Toplantısı, 25 Ocak 1921

-(İtalya) Kont Sforza: “Fikrime göre, Türk sorununa kalıcı bir çözüm. Milliyetçi Türklerle varılacak bir antlaşma ile elde edilebilir. Ruslar İstanbul’a girerse, Bolşeviklik kazanır. Türk atasözünün söylediği gibi, ‘denize düşen yılana sarılır.’”(21)

(İngiltere) Curzon: Yunan Kralı Konstantin tanınmalı, Anadolu’da girişeceği ileri harekât önlenmemeli, Mustafa Kemal’i İstanbul’un dışında Türkiye’nin gerçek hâkimi olarak kabul etmeli, ancak Sevr Antlaşması’nda yalnız ufak tefek değişiklik yapılmalı.’’ (22)

“Curzon’dan Paris, Roma ve Brüksel Büyükelçiliklerine

19 Ağustos 1921, No.275

1-Müttefik Devletlerin tarafsızlığının, özel firmalarca, savaşan taraflara askerî malzeme satılmasına engel olmadığı, İngiltere hükümetinin firmalara silah satış lisansı vereceği,

Dışişleri Bakanlığı’ndan İngiliz Ticaret Odası’na

20 Ağustos 1921,

Özel firmaların Yunanistan’a ve Kemalistlere silah satmalarına bir engel bulunmadığı, Bu konuda gereken işlemin yapılması.(23)

Burada bir açıklama daha yapılması gerekmektedir.

-Verilen bilgiye göre, İşgalci devletler, işgal ettikleri ülkeye silah satmaktadırlar.

-İlginç değil mi?

“…Mustafa Kemal Paşa’ya göre, Fransızlar ile Ankara’da imzalanan 20 Ekim 1921 tarihli antlaşmanın değeri, Sevr Antlaşması’nı hazırlayan itilaf devletleri grubunun en önemli bir rüknü olan Fransa’nın, bu antlaşmanın tatbik kabiliyeti kalmadığını fiilen ve hukuken kabul etmiş olmasındadır.” Türk-Fransız barış antlaşması 20 Ekim 1921’de imzalanacaktır.” (24)

“..İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon, 5 Haziran 1920’de, İngiltere Kralı’ndan Padişaha şu karşılığı gönderiyordu:

Türkiye’nin geleceği. Bağlaşık yönetimlerinin elindedir. Bu yönetimler, adil bir barış antlaşması hazırlamak için uzun süre sabır ve gayret göstermişlerdir Tüm yanlara karşı adilane biçimde davranacaklarına güvenilebilir.” (25)

“..Türklere antlaşmayı imzalamaları için on gün veriliyor, bu süre sonunda antlaşmayı imzalamazlarsa. Bağlaşık Devletlerin “gereken tedbirleri alacakları” yolunda uyarı yapılıyordu…” (26)

Curzon’dan Robeck’e,  23 Ekim 1920, No.999

1-Sevr’in onaylanması konusundaki Fransız projesine İngiltere’nin de esas itibariyle katıldığı,

2-İngiltere’nin Anadolu’ya bir heyet gönderilmesinden önce Sevr’in onaylanmasını istediği, böylelikle bir olupbitti ile karşı karşıya bırakılacak milliyetçilerin pazarlığa kalkışamayacakları,

3. İngiltere ve Fransa’nın, antlaşmanın hemen onaylanması konusunda. Padişahı tahttan ayrılmak zorunda bırakacak kadar ısrar etmek istemedikleri.

4-İngiltere’nin, Anadolu’ya gönderilecek heyette temsilci bulundurmamayı tercih ettiği.” (27)

Curzon’un İngiliz temsilcisine gönderdiği iletiden, Sevr Antlaşması’nı imzalayacak heyetin, ittihat ve Terakki Cemiyeti’nin kurucusu, Selanikli banker Carasu tarafından teşkil edilmiş olduğu anlaşılmaktadır..” (28)

Sevr Taslağı/Anlaşması ile ilgili tarafların görüşleri özetle:

“..İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon: işi geciktirmeden Sevr Antlaşması’nı onaylaması için Damat Ferit’e baskı yapılmasını, bunu yapamazsa, antlaşmayı onaylayacak yeni bir Sadrazam bulunmasını öneriyordu.’

Müttefikler, Nisan 1920 ortalarında San Remo’da toplanarak Türk Antlaşması’na karar verdiler. Amerikan ve İngiliz petrolcüleri anlaşma teşebbüsüne giriştiler. Amerikalılar aradıkları çıkarı San Remo’da sağlamışlardı.

Dış Türkiye petrolleri (Irak-Mezopotamya) eşit önemde 4 grup arasında paylaşıldı:

British Petroleum, Royal Dutch Shell, Compagnie Française ve Near East Development (Standard Oil Company of New York’ün başlangıcı olan Standart Oil ve Socony Mobil).

-Sevr Antlaşması’nın koşulları 1920 Mayıs’ında açıklanınca, Fransız gazetelerinin çoğunluğu İngiltere’ye saldırıyor ve bu ülkeyi tüm Ortadoğu’da kendi hegemonyasını kurmaya çalışmakla suçluyordu.’ …Fransız Dışişleri Bakanlığı genel sekreteri M. Berthelot ise, Fransız parlamentosunun, bu antlaşmayı aynen onaylamasının şüpheli olduğunu Paris’teki İngiliz Bûyükelçisi’ne bildiriyordu.

-İtalyanlar  Sevr Antlaşması’na karşı o kadar sert bir tepki gösteriyorlardı ki, İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon…Sevr Antlaşması’nın değiştirilmesi için İtalyanların üstün çaba harcadıklarını ve Türkleri, bu antlaşmaya karşı direnmeye üstelediklerini öne sürüyordu…”

-Dünya Savaşında Arapları Türklere karşı kışkırtan İngiliz Albayı Thomas E Lawrence 30 Mayıs 1920 tarihli Sunday Times gazetesinde yayımlanan bir yazısında şöyle diyordu:

“…(Antlaşma’nın) hiçbir koşulu üç yıl bile yürürlükte kalamayacak, bu  antlaşma, Almanlarla imzalanandan daha mutlu bir sonuca varacak, çünkü değiştirilmeyecek – tümüyle unutulacak..

Sevr Antlaşması’na farklı bir pencereden daha bakılırsa:

-Müttefikler, (Örtülü de olsa) Sultanını esir aldıkları, işgal altında tuttukları, meclisini dağıttıkları bir hükümete Sevr’i niçin imza ettirdiler?

Osmanlı’yı kendi aralarında paylaşırlarken Osmanlı’dan onay mı almışlardı?

İstedikleri yeri alıp, istedikleri yönetimi kurma gücüne sahip iken, hiçbir yaptırım gücü olmayan İstanbul hükümetinin onayını alma gereği duymaları: İstanbul hükümetini, Osmanlı kamuoyu önünde iptal etme girişimidir.

Böylelikle Ankara’nın İstanbul ile bütün bağları koparılmış, yeni hükümetin meşruluğu sağlanmış oluyordu.

-Sevr Antlaşması, taraf devletlerce imzalanmış olmasına rağmen, yetkili organlarına onaylatılmadığı için, uluslararası bir antlaşma özelliğini kesinlikle kazanmaz, olsa olsa bir protokol, antlaşma taslağı olmaktan başka bir anlam taşımaz. 

Bu antlaşmayı, baş aktörler İngiltere ve Fransa onaylamadığı gibi, Osmanlı hükümeti ve de Padişah da onaylamamıştır. Bu hali ile de sözü edilen antlaşmanın uygulanabilirliği yoktur.

İşgal kuvvetleri, Sevr Antlaşması’nda yazılı olsun olmasın istedikleri yeri işgal ve yaptırım gücünü kullanabilirler ama bunun dayanağı, onaylanmamış antlaşma taslağı olamaz..”

-“..1920 senesi sona ererken, Sevr Antlaşması İtalya dışında hiçbir ülkenin parlamentosu tarafından onaylanmamıştı.. Clemenceau’nun yerine (1920-1921) başbakan seçilen Leygues’ın Londra’da Lloyd George ve Kont Sforza ile yaptığı görüşme sırasında, hükümetinin Türkiye ile barış antlaşmasının bazı hükümlerinin değiştirilmesi ve günün şartlarına uydurulması görüşünde olduğunu belirtmesi, İngiliz ve İtalyanları endişelendirmişti…”

Sonsöz:

Bilgi Toplumlarında Tarih:

-Tarih, kanıtların analizine ve yorumlanmasına dayalı olarak kendi yöntem ve prosedürleri ile bir disiplin temelli tarih görüşüdür. 

-Tarihin (şüphecilikle) bir sorgulama süreci olarak vurgulanması önemlidir. Çünkü öğretmenlere, öğrencilerin sadece “öğrenmek” için değil, müfredatta özetlenen içeriği aktif olarak araştırması gerektiğini işaret eder.

-Bu sorgulama yaklaşımı: öğrencileri soru sormaya ve cevap aramaya, kanıtları bulmaya, analiz etmeye ve yorumlamaya; geçmişle ilgili farklı bakış açılarını yorumları keşfetmeye ve açıklamaya ve kanıtlara dayanarak kendi yorumlarını geliştirmeye ve kanıtlamaya teşvik eder.

Değilse?

Tarım Toplumu ve “Sömürge” olarak …..

www.canmehmet.com

Resim:Tarafımızdan hazırlanmıştır.

Açıklama ve Kaynaklar:

Malaya Savaş Gemisi’nin Mustafa Kemal Paşa’nın vefatı için gelmesi için bakınız: http://www.atam.gov.tr/wp-content/uploads/02-Figen-Atabey1.pdf  Sahife:22

(*)I.Dünya Savaşı resmi olarak 12 Kasım 1918’de sonlandırılmasına rağmen, savaşın galipleri yaklaşık 10 ay evvel kafalarındaki (Lozan’da nihai şekli verilen) düzeni açıklarlar.

Baştan belli olan bu düzen, “Wilson İlkeleri” dir. Bununla ilgili :

İngiltere Başbakan Lloyd George, 5 Ocak 1918’ deki, İşçi Sendikaları Kongresinde :

Türkiye’yi başkentinden veya ırkça hakim unsuru Türk olan Küçük Asya ve Trakya’nın verimli topraklarından mahrum etmek için savaşmıyoruz. Biz, Akdeniz ve Karadeniz arasındaki deniz trafiği uluslararasılaşmış ve yansızlaşmış olmak kaydıyla, başkenti İstanbul ile birlikte Türk ırkının anayurdunda Türk devletinin varlığını sürdürmesine karşı değiliz (7) derken,

Bu tarihten üç gün sonra, 8 Ocak 1918’de, ABD Başkanı Wilson ise :

Osmanlı Devleti’nin Türk olan kısımlarında egemenliği sağlanacak, Türk olmayan milletlere kendi geleceklerini tayin hakkı tanınacak, Boğazlar uluslararası trafiğe açık olacak ve uluslararası denetim altında tutulacak” (8) demiştir. Meraklıları, Lozan Antlaşması’ndaki ilgili maddelere bakabilirler.

(**) Versay Barış Antlaşması, (28 Haziran 1919) I. Dünya Savaşı sonunda İtilaf Devletleri ile Almanya arasında imzalanan barış antlaşmasıdır.

-“1919 Paris Barış Konferansı’nın laneti; İSRAİL devletini, 1919 Paris Konferansı’nda, İngiliz ve Fransız emperyalizmi ile Arap milliyetçiliği kurdu. ABD’nin işbirliği ile. Paris Konferansı’nda Osmanlı İmparatorluğu paramparça edilip, cetvel ve pergelle Arap devletleri ve mandalıkları kurulmasaydı İsrail devleti de kurulamazdı. Günümüzü anlamak için bu gerçeği hiçbir zaman unutmamak gerekir! Biri ötekinin diyetidir!  SÖZ DİNLEYEN ARAP…Daha önce sözünü ettiğim “Paris 1919” adlı kitaptan İngiltere Başbakanı Lloyd George’la ilgili bir alıntı yapacağım: “Anadolu’da Helenik dünyanın dirilmesi, Filistin’de yeni bir Yahudi uygarlığının oluşması, Süveyş’in güvene alınması, Hindistan yolunun her türlü tehditten arındırılması, ‘Verimli Hilal’ topraklarında, Dicle-Fırat vadilerinde sadık ve söz dinleyen Arap devletlerinin olması, İngiltere’nin İran’dan aldığı petrolün korunması ve bir takım yeni kaynakların doğrudan İngiltere kontrolü altında olmasıyla ilgiliydi. Amerikalılar nezaket gösterip orada burada bazı mandalar üstlenecekler” (S. 375) ve Fransa mümkün olduğunca Ortadoğu yağmasından uzak tutulacaktı. (Daha fazlası için; Özdemir İnce/Hürriyet /15 Ağustos 2006 http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=4922870&tarih=2006-08-15

(1) http://www.canmehmet.com/ve-dolmabahcenin-tel-orguleri-19-mayis-1919-tartismalarina-son-noktayi-koyar-1.html

(2)Fromkin, Barışa Son Veren Barış, s.429;

(3)Fromkin, Barışa Son Veren Barış, s.367.

(4)Kurtuluş Savaşı Günlerinde, FO/5056/E 12184, DBFP i/XIII, s.l53. Lord Curzon’dan Lord Derby’ye kapalı telyazısı, Londra, 1.10.1920.

(5)Roger R. Trask, The United States Response to Turkish Nationalism and Reform, 1914 1939, University of Minnesota, 1971, s.26.

(6)Age, S27.

(7)Fontaine. Pierre. Petrolün Starları, Türkiye’nin Petrol Meseleleri, Türkiye’ye Petrol Tröstleri Nasıl Girdiler? Gülbenkyan kimdir?, (Çeviren ve özetleyen: Erdoğan Alkan, Yayınevi ve basım yılı yazılı değil), s.24. (Ayrıca bakınız; Osmanlının tasfiyesi, Cengiz yazoğlu, sahife;568)

(8)Age, s.24:.

(10) Age, S.355. (Sonyel, Belleten)

(11) Sonyel, Belleten Age, S.356; FO/5049/E 6527, DBFP I/XIII,s. 82, Grahame’dan Lord Curzona kapalı tel yazısı, Paris, 15.6.1920.

(12)Sonyel, Belleten Age, s.356; FO/5216/E 8098, DBFP I/XIII s, 99-100, Lord Curzondan Buchanana kapalı telyazısı, Spa, 10.7.1920.

(13)Sonyel, Belleten Age, S.357; Sunday Times, Londra, 3.5.1920.

(14)Osmanlının Tasfiyesi, Cengiz Yazoğlu

(15)Kurtuluş Savaşı Günlerinde, s.368; Cab. R 23/23,70 (20) Ek III, İngiliz Kabinesi tutanakları, 2.12.1920.

(16)Palmer, age, s.398.

(17)Esmer, Siyasi Tarih, s.363.

(18) Catalogue Reference:CAB/23/38 Image Reference:0019.

(19)B.Şimşir, age, s.CXXIII.

(20)Akyüz, S.197.

(21)B, Şimşir, Age, S.69.

(22)B. Şimşir, Age, S.XXX.

(23) Osmanlının tasfiyesi, Cengiz Yazoğlu,

(24)Akyüz, s. 198.

(25)Kurtuluş Savaşı Günlerinde, s.342.

(26)Kurtuluş Savaşı Günlerinde, Age, S.343; FO/5109/E 8322. DBFP I/VIII. S.553-556, İngiliz temsilcisi Robert Vansittart’tan Lord Curzona kapalı tel yazısı. Paris. 17.7.1920. İkdam, 16.7.1920.

(27)Osmanlının Tasfiyesi, Cengiz Yazoğlu dip notu.

(28)Osmanlının tasfiyesi, Sahife:585

İkbal Beklentisi İle Sevr’de Yaşananları Çarpıtmak: Damat Ferit Paşa’yı “Hain” Biliriz Değil mi (3)

 

Tarihimizde fazla öne çıkarılmazsa da, M. Kemal Paşa’yı Anadolu’ya gönderenlerin arasında Damat Ferit Paşa’da vardır. (1)

“Ömrümde bundan daha aptalca bir şey duymadım… :

Paris “Barış Konferansı’nda Türk Delegasyonu (Onlar Konseyi)

Henüz bir barış antlaşması taslağı formüle edilmemiş olmasına rağmen, 17 Haziran 1919 tarihinde bir Türk delegasyonunun Onlar Konseyi’ne katılmasına izin verildi. Delegasyonun başında, 4 Mart tarihinde sadrazamlığa getirilen ve padişahın kayınbiraderi olan Damat Ferit Paşa bulunuyordu.

Damat Ferit Paşa alttan almaktan ziyade dikbaşlılıkla okuduğu önceden hazırlanmış metninde, Türkiye’nin savaşa girmesinde ve Ermeniler’le Yunanlılar’ın gördüğü kötü muamelede Türk halkının bir sorumluluğu bulunmadığını, ülkesinin daima İngiliz ve Fransız yanlısı olduğunu, yapılan zulmü de yürekten kınadığını ifade etti.

Olanlarda padişahın da bir kabahati yoktu. Hiç tartışmasız bütün kabahat, Almanya’yla ittifaka girip ordunun denetimini elinde tutan ve böylece bütün bir ülkeyi teslimiyete götüren İTC’nin(İttihat terakki cemiyeti)  birkaç liderinde aranmalıydı.

Zulme uğrayanlar sadece Hıristiyanlar değildi. İTC’nin yaşattığı şiddetten üç milyon Müslüman da nasibini almıştı. İsteklerini çoğunluğun ortak dinine dayandıran Damat Ferit Paşa, Osmanlı İmparatorluğu’nun bütünlüğünün korunmasını talep ediyordu.

-“Çünkü.” Diyordu. “Bu yekpare bloğun parçalanması Doğu’nun barış ve huzur ortamı için çok zararlı olacaktır.”

Muhtıra, Damat Ferit’in Onlar Konseyi karşısında tutturduğu ses tonundan daha da sert çıktı. Dolambaçlı ifadelere hiç girilmeden, Osmanlı hükümetinin,

– ‘İmparatorluğun parçalanmasını ya da muhtelif mandalar altında taksim edilmesi’ni kabul etmeyeceği belirtiliyordu. Bunu hemen hükümetin kabul etmeye hazır olduğu maddeler izliyordu.

Trakya’da, Edirne’yi korumak amacıyla 1878 Berlin Kongresi’nde belirlenen sınırlara dönülmesi zorunluydu. Kıyı adalar ile Rus ve İran sınırına kadar Musul dahil bütün topraklar Türkiye’ye ait olmalıydı.

Eğer Müttefikler şu anki Rus Ermeni devletini kabul ederse, Türkler ortak sınır konusunda onlarla görüşmeye taraftardı. Muhtelif Arap eyaletleri, İstanbul’da bulunan halifenin denetiminde kalmalıydı. Bütün valiler, kendilerine kayda değer bir yerel özerklik hakkı tanınacak olmasına rağmen padişah tarafından atanmalıydı.

Kendi idari örgütlenmesini sağlayacak olan Hicaz buna istisnaydı. Son olarak, Türkiye, Mısır ve Kıbrıs meselelerini İngiltere’yle görüşmeye hazırdı.

Onlar Konseyi’nde bulunanlar kulaklarına inanamıyorlardı.

Wilson, “ömrümde bundan daha aptalca bir şey duymadım,” derken, Lloyd George Türk delegasyonu ve muhtırası için

-‘iyi espri’ ifadesini kullanıyor ve gösterinin ‘Türkler’in siyasi kabiliyetsizliğinin en iyi kanıtı’ olduğu yorumunu yapıyordu.

Türk halkının sorumluluk dışı tutulması yaklaşımını reddeden konsey, yaptığı yazılı açıklamada,

–“Bir ulus kendisini idare eden hükümetle değerlendirilmelidir,” diyordu.

Türkiye’nin yakın geçmişiyle değil, Türk tarihi boyunca azınlıklara gösterilen yardımsever yaklaşımla değerlendirilmesi isteğini de azmi şekilde geri çeviren konsey, şunları söylüyordu:” (*)

Bu noktada bir not düşülmesi gerekmektedir:

Önce bilginin kaynağını verelim (**) (“SEVR ENTRİKALARI Büyük Güçlerin Hedefleri ve Tutumları”, Paul C. Helmreich. Sahife:149)

Bakınız, ABD’li ilim insanı ne demektedir:

-“..Fransızlar’ın Picot’yu Mustafa Kemal’le görüşmeye göndermiş olmaları bile , İstanbul rejimine güvenlerini yitirdiklerinin işaretiydi. Mustafa Kemal’in Anadolu’da Fransa’nın danışmanlığını ve ekonomik yardımını tercih edeceklerini belirtmesi, Quai d’Orsay’da gerekli etkiyi yapmıştı. İngiltere nasıl Yunanistan’da tutunabileceği yeni bir kuvvet arayıp bulmuşsa, Fransızlar da Mustafa Kemal’i önemsemeye başlıyor ve birlikte çalışılabileceklerini düşünüyorlardı..”

Buradan anlaşılması gereken, Osmanlı Hükümeti’nin, İmparatorluğun üzerinde “bir ameliyata izin vermeyecek” olmasıdır.

İddia o ki: Yunan işgali bu tespit üzerine kurgulanır.

Amaç, yeni bir devlet ortaya çıkararak onunla anlaşma yapabilmek. Bu iddia önümüzdeki bölümlerde işlenecektir.

Yukarıdaki yazılanlara ve sizce, Damat Ferit Paşa, (kimilerinin iddia ettiği gibi)  “Hain”lik yapabilecek bir anlayış ve karakterde midir?

Sevr ile ilgili anlatıya başlamadan önceki bölümde bahsettiğimiz, “Sevr Taslağı’nın Osmanlı Hükümeti tarafından neden imzalandığı ile ilgili iddiayı” (sorunun ikinci cevabı da) buraya not düşüyoruz.

Vahdettin İşgal güçlerince tehdit ediliyor!

Kaynak: “Misak-ı Milli’den Lozan’a” Mustafa Budak (Başbakanlık Devlet arşivleri Genel Müdür Yrd)

“..Bu arada belirtelim ki. Sultan Vahdeddin de biraz farklı olmakla beraber itilâf devletlerinin baskı ve müdahalelerinden şikayetçiydi. Fakat, yukarıda değindiğimiz itilâf devletlerinin İstanbul ve Boğazlar hakkındaki niyetleri, en önemlisi de Sultan’ın itilâf karşıtı bir davranış göstermesi halinde İstanbul’un idaresinin Rumlara bırakılması tehdidi:

“Bu tehdidin varlığını, Sultan Vahdeddin, San Remo günlerinde, ablası Mediha Sultan’la yaptığı konuşmada da dile getirmişti:

-“Gitseydim, İstanbul Rum’undu. Her namazımda dua ediyordum hemşire! İstanbul’u dualarım muhafaza etti.”

Ayrıntı için bkz., Murat Bardakçı, Şahbaba (Osmanoğullarının son hükümdarı VI. Mehmed Vahideddin’in hayatı ve hatıraları ve özel mektupları), 2. Basım, Pan Yayınları, Istanbul 1998, s. 101;

Gerçekten, İstanbul ve Boğazlar meselesi, tarihî Doğu Meselesi’nin esasıydı. Mütarekeden sonra da bu konudaki tartışmalar uluslararası ilişkilerin ana gündem maddesini oluşturmuştu.

Bu konudaki tartışmaların özlü bir anlatımı için bkz.. Bilge Criss, İşgal Altında İstanbul, 1918-1923, 2. Baskı, iletişim Yayınları, İstanbul 1994, s. 21-25.

Sultan Vahdeddin’i çaresiz bırakmıştı. Bu yüzden Sultan ile onun hükümetleri itilâf devletlerinin her türlü isteklerini kabul ediyorlardı. (***)

Osmanlı Hükümeti, onaylanmayacağını önceden bildikleri için Sevr’de bir antlaşma taslağına imza koymuştur.

Yukarıdaki açıklamalara göre :

“Onlar Konseyi”ne katılan ve bizlere “Hain” olarak aktarılan Osmanlı Hükümeti ve Sadrazam Damat Ferit Paşa, konferansta yapılan toplantılarda Ülkesini nasıl savunmaktadır:

– ‘İmparatorluğun parçalanmasını ya da muhtelif mandalar altında taksim edilmesi’ni kabul etmemektedir,

-Trakya’da, Edirne’yi korumak amacıyla 1878 Berlin Kongresi’nde belirlenen sınırlara dönülmesini istemektedir,

-Kıyı adalar ile Rus ve İran sınırına kadar Musul dahil bütün topraklar Türkiye’ye ait olmalıdır,

-Muhtelif Arap eyaletleri, İstanbul’da bulunan halifenin denetiminde kalmalıdır. Bütün valilere kayda değer bir yerel özerklik hakkı tanınacak, ancak,  padişah tarafından atanacaktır.

Evet…

Bu insan ülkesine ait olan neyi satmış veya bir imkan olmasına rağmen  neyi korumamıştır ki “Hain” etiketi ile yaftalanmış olsun?

Devam edecek

www.canmehmet.com

Resim: Tarafımızdan hazırlanmıştır

Açıklama ve kaynaklar:

(*) “Sevr Entrikaları…”,  Sahife:81-82-83

(**) “SEVR ENTRİKALARI Büyük Güçlerin Hedefleri ve Tutumları”, Paul C. Helmreich. Sahife:149

(***) “Misak-ı Milli’den Lozan’a”. Mustafa Budak, Sahife: 21-25

(1)Damad Mehmed Ferid Paşa, Osmanlı diplomatı ve devlet adamı. VI. Mehmed saltanatında 4 Mart 1919 – 30 Eylül 1919 ve 5 Nisan 1920 – 17 Ekim 1920 tarihleri arasında toplam bir yıl bir ay on beş gün sadrazamlık yapmıştır. (Vikipedi)

Konu ile daha fazlasını merak edenler bakabilirler:

-“Misak-ı Milli’den Lozan’a” Mustafa Budak (Başbakanlık Devlet arşivleri Genel Müdür Yrd.

-Murat Bardakçı, Şahbaba (Osmanoğullarının son hükümdarı VI. Mehmed Vahideddin’in hayatı ve hatıraları ve özel mektupları), 2. Basım, Pan Yayınları, Istanbul 1998, s. 101;

Bilge Criss, İşgal Altında İstanbul, 1918-1923, 2. Baskı, iletişim Yayınları, İstanbul 1994, s. 21-25.

İkbal Endişesi ile Çarpıtılan Sevr Taslağı/Antlaşmasında M. Kemal’e Göre Gerçek Nedir? (2)

 

Sevr’in bir “Proje/Taslak/Antlaşma” olarak değerlendirilmesindeki hassasiyet: Osmanlı Hanedanlığının sadece bu konuda suçlanmış olmasıdır. Osmanlı Hanedanlığı bu konuda aklanırsa halkın tarihe bakışı da değişecektir.

Bu konu yaklaşık 90 yıldır sadece bizim kafamızı karıştırmakta değildir.

Sevr Konusu: 1922 Aralık ayında Mustafa Kemal Paşa ile Ankara’da yüzyüze görüşen İngiliz bayan yazar-gazeteci Mary Ellison’ın da dikkatini çekmiş, kafasını karıştırmıştır.

Belgelere dayalı açıklamalara geçmeden kaynağımızı açıklayarak Ellison’ın açıklamalarına geçelim:

İngiliz gazeteci Grace M. Ellison tarafından kaleme alınan ve Lozan’da 1923 yılında yayınlanan “KUVA-I MİLLÎYE ANKARASl” : 1973 Yılında, “Milliyet Yayınları” tarafından Türkçeye çevrilerek yayımlanmıştır.

Yazar, ülkemizi ve Mustafa Kemal Paşa’yı çok iyi tanımanın yanında, Mustafa Kemal Paşa ile defalarca görüşme yapmıştır.

Konu ile ilgili olayın birinci derecede tanıkları ile görüşen yazar, (Kendi kitabındaki bir iddiaya göre de) İngiliz Başbakanı’nın akrabasıdır.

“Sevres Antlaşması” ile ilgili belki de medyada ilk kez açıklanacak görüşlerin yanında, o dönemle ilgili yaşanan ve bizlere çok acı verecek olaylardan da kısaca bahsedilecektir.

İngiliz Gazeteci bize Sevr Antlaşması ile ilgili tespitini bakınız nasıl aktarmaktadır:

..Türkiye, yenilmiş, ezilmiş ve Sevres’de bütün gururu kırılmıştı. Bu kadar haksız şartlarla biz onların başına felâket getirmedik mi?

-“Anlayamıyorum dedim Türk delegelerinden birine Bir Türk böyle bir antlaşmaya nasıl imza koyar?”, “Çünkü bütün hatalarına rağmen ben onları çok gururlu bilirdim.”

-“Eğer imzalamasaydık” diye karşılık verdi: ‘”Yunanlılar İstanbul’a gireceklerdi ve biz onları ne zaman dışarı atardık, Allah bilir. Önemli olan şey, antlaşmanın meclisçe onaylanmayacağıdır.”

Yunanlıları uzakta tutmak, “kan dökümünü önlemek” Belki de haklıydı. (“Kuvay-ı Milliye Ankarası”, Sahife:18)

İngiliz Yazar’dan anladığımız:

-Osmanlı Hükümeti, Sevr Taslağı’nı imzalamamış olsaydı, İşgalciler (İngiliz-Fransız ve İtalyanlar) Yunanlıları İstanbul’u işgal ettirecek, yağmalatacak ve en büyük ideallerini (*) gerçekleştirmelerine zemin hazırlatacaklardır.

-Yunanlılara bu fırsatın verilmemesi: Ege Bölgesinde yaşanan katliamın, soygunun bir benzerinin de İstanbul’da yaşanmaması için bu  (sevr) taslağın, hükümet tarafından işgalcilerin oyalanması adına imzalanması: ancak, imzalanan anlaşmanın, Son Osmanlı Meclisi kapandığı/kapatıldığı için hiçbir zaman onaylanmayacağı ve yürürlüğe girmeyeceğidir.

Son cümle, lehte ve aleyhte olan tüm yazar ve taraflarınca onaylanmaktadır.

Peki, tartışma nerede çıkmaktadır?

Tartışma: Kimi (aleyhte) yazarların: “Evet…bu (taslak) antlaşma meclisçe onaylanmadı, ancak, kimi maddeleri uygulandı” konusundadır.

Gelecek bölümden itibaren, tartışılan : “uygulamalar yapıldı/yapılmadı” konusu, tüm tarafların penceresinden işlenecektir.

www.canmehmet.com

Resim:Tarafımızdan hazırlanmıştır.

(*)Megali İdea ya da Megalo İdea “Büyük Fikir”, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u alarak, Bizans İmparatorluğu’na son verdiği günden beri yürürlükte olan bir Yunan ülküsüdür. Bizans İmparatorluğu’nu bir Helen İmparatorluğu olarak kabul eden Yunan milliyetçileri, Megali İdea adını verdikleri büyük ülküleri ile eskiden Bizans’a ait olan tüm toprakları yeniden elde ederek, Konstantinopolis (İstanbul) başkent olmak üzere, büyük Helen İmparatorluğu’nu yeniden kurmayı hayal etmektedirler.

İlim İnsanları İkbal Endişesi ile Sevr Taslağı’nda Olduğu Gibi Tarihi Gerçekleri Çarpıtabilir mi (1)

 

Tarih: Tamamlanmamış bir resim, bir hikaye ve gelecektir. Bilinmeyenler, bilinenler fazladır. Tarihçi bunu unutmamalıdır.

 

Önce M.Kemal Paşa’nın beyanları ve belgeleri ile Vahdettin konusuna üstelikte hiç bir itiraza yer vermeyecek şekilde bir açıklık getirelim.

Belge 1:

“Sivas’ta bir grup öğretim üyesi, 40 kadar “İrade-i Milliye” nüshasını Latin harflerine çevirerek Sivas Belediyesinin de destekleriyle ve orijinaliyle birlikte 2007 yılında yayınlandı. (1)

-“İrade-i Milliye 4 Eylül 1919 yılında Sivas Kongresi’nde alınan kararla çıkarılan ilk gazete.

İlk sayıda, gazetenin yayınlanmasından 10 gün önce toplanan Sivas Kongresi’nde Mustafa Kemal Paşa’nın Kongreyi açış nutku ile Padişah’a, Sadrazam’a ve İtilaf devletlerine çekilen ariza ve muhtıralar yer almaktadır… (2)

-“İrade-i Milliye” gazetesinde yazılanlar. Kuva-yı Milliye dönemine ait çok önemli ve dikkatlerden kaçmış beyanlar ve telgraflar, haberler, sıcağı sıcağına tepkiler, en azından Ankara’ya gitmeden önce Mustafa Kemal tarafından yazılan başyazılar. Her biri önemli bizim için…

Mesela 14 Eylül 1919 tarihli nüshada daha önce de dile getirdiğim bir telgraf yer alıyor. Çeken

-“Üçüncü Ordu Müfettişi, Yaver-i Hazret-i Şehriyarileri Mustafa Kemal”,

-Çekilen kişi “Zat-ı Şahane” yani Sultan Vahdettin, çekildiği yer Havza. Tarih 14 Haziran 1919.

Burada Mustafa Kemal Paşa, son görüşmelerini hatırlatıyor padişaha ve şöyle diyor:

“ Huzurdayken İzmir’in işgali karşısında “pek mahzun olan” kalbinizin “bu nokta-i necâta ait ilhamatı”nı, yani ülkenin sizin öncülüğünüzde millî mukaddes bir kudretle kurtulacağına dair verdiğiniz ilhamları şu an gibi hatırlıyorum.

Sizin “ilkâ”nızdan, (yani Şemseddin Sami’nin “Kamus-i Türkî”sine bakılırsa, ) benim fikrimi çelmenizden aldığım imanın azmiyle görevime devam ediyorum. …” Sivas’ta çıkan İrade-i Milliye gazetesinin 14 Eylül 1919 tarihli ilk sayısında çıkan Mustafa Kemal Paşa’nın Vahdettin’e çektiği telgrafın orijinali.

Müthiş bir metin tabii. Ancak telgrafın bu şeklini başka kaynaklarda bulabileceğinizi sanıyorsanız aldanıyorsunuz.

“Nutuk” dahil diğer kaynaklarda “ilkâ” kelimesinin “ilham”a dönüştürüldüğünü görüp hayrete düşüyorsunuz (mesela “Atatürk’ün Bütün Eserleri”, c. 2, s. 375). Meğer, diyorsunuz, Atatürk’ün kendi sözleri de zamanla kitabına uydurulmuş.

Belge 2:

”KUVA-l MİLLİYE ANKARASI” yazar, Grace M. ELLİSON, (*) Cumhuriyet Turkiyesi’ni ilk ziyaret eden ve bu arada başta Atatürk olmak üzere bütün devlet büyükleriyle tanışıp röportaj yapan bîr İngiliz kadın yazardır…”

“GAZİ MUSTAFA’ KEMAL PAŞA’YLA KONUŞMA

LOZAN’DA konferans toplandıktan hemen sonra Gazi M. Kemal Paşa bana şu konuşmayı lütfetti:

Benim sorularını şöyle başladı:….

Soru; “Türkiye’yle Büyük Britanya arasında samimi bir anlaşmaya varılacağına inanıyor musunuz?”

Cevap;“Bizim eski geleneksel dostluğumuzun geriye geleceğinden şüpheli değil, eminim. Olmaması için bir neden yok. Lehinde de pek çok sebepler var. Bizim özgürlüğümüz uğruna şeref ve namus dışında istediğimiz bir şey yok. Biz Sultanı, daha çok özgürlük temini uğrunda uzaklaştırdık” (Sahife:172, paragraf:2)

1920’lerden yakın tarihe geliyoruz.

Demirel, Ecevit’in ‘Vahdettin hain değildi’ sözlerine karşı çıkarak ‘Bu yadırgatıcı bir beyandır” dedi.

…Osmanlı tarihi ile ilgili bir kitap yazan eski başbakan Bülent Ecevit’in, ‘Vahdettin hain değildi’ demesi tartışma yarattı. Ecevit’in, ‘Ben Vahdettin için hiçbir zaman hain demedim. Çünkü ne kadar zor koşullar altında padişahlık yaptığını biliyorum. Ülke işgal altındaydı. Ordusu kalmamıştı. Yine de çok önemli işler yaptı’ sözlerine öncelikle, eski politik rakibi Süleyman Demirel karşı çıktı.

Demirel, ‘Türkiye’de bu konuda ilk defa bilinenlere aykırı bir şey söyleniyor. Ben böyle bir beyanı muhakeme edemiyorum. Ancak, tarihteki bazı kişiler hakkında, alışılagelmiş kanaatlerin dışındaki beyanlar yadırganır. Sayın Ecevit’in beyanı da yadırgatıcı bir beyandır. Türkiye böyle bir beyanı kaldıracak durumda değildir’ dedi. Tarihçiler ise şunları söyledi:

Hain, demek haksızlıktır

PROF. METE TUNÇAY Ben öteden beri ‘Hain padişah Vahdettin’ sözünün, o dönemin şartları içinde söylenmiş haksız bir şey olduğunu düşündüm. Vahdettin siyasi anlamda yanlış hesap yapmış olabilir ama bu Vahdettin’in veya Damat Ferit Paşa’nın hain olduğu anlamına gelmez. Hain olması için en azından karşılığında bir şeyler alıp satması gerekir. Vahdettin’in bir şey alıp sattığını kimse söyleyemez herhalde. Bu, Cumhuriyet’in kuruluş dönemi koşulları öyle gerektirdiği için dolaşıma sokulan bir söyleyiştir. Bugün artık bu meselelere çok daha soğukkanlı bakabilecek ve şefkatle yaklaşabilecek durumdayız.

Hain siyasi bir kavram

YILMAZ ÖZTUNA Sultan Vahdettin’in hain olmadığını ben 40 senedir yazıyorum zaten. Kaldı ki, tarihçiler ‘hain’ kelimesini kullanmaz. Çünkü bu siyasi bir kelimedir. Kuruluş yıllarının ateşli dönemlerinde kullanılmış bir kelimedir bu ve öyle bir dönemde de mutlaka kullanılması gerekirdi. Bu Fransız İhtilali’nden sonra da böyle olmuştur, Rus Devrimi’nden sonra da böyle olmuştur. Ama aradan zaman geçip yeni rejim yerleştikten sonra, geçmiş dönemleri daha dikkatle tetkik etmek ve inceleme yaparken de böyle kavramlara yer vermemek gerekir. Ecevit’in böyle düşünmesi ve düşüncelerini cesurca söylemesi, bence önemlidir.

Ne haindi ne kahraman

PROF. M. KEMAL ÖKE Vahdettin ne bazılarının iddia ettiği gibi ne hain, ne de onlara karşıt olan kesimlerin iddia ettiği gibi, Mustafa Kemal’e Anadolu’ya geçip Milli Mücadele’yi başlatması insiyatifini kullanan perde arkasındaki gizli kahramandır. Doğrudur, Vahdettin, Mustafa Kemal’i Samsun’a gönderirken, Mustafa Kemal’in ne yapacağını gayet iyi biliyordu. Ve bu projeye de sadece onay vermekle kalmadı, para da verdi. Ancak, bunu saraya yakın çevrelerin telkin ve hatta tazyikiyle yaptı. Bir yerde bu işe zorlandı. Mustafa Kemal’in idam fermanını onaylaması ise tamamen İngiliz baskısının bir sonucudur.

Sevr’deki tutumu tartışmalı

PROF. REŞAT KAYNAR Padişah Vahdettin’in doğrudan doğruya memlekete zarar vermek için yaptığı bir hareket yok. Dolayısıyla, elimizde Vahdettin’in ihanetini gösterecek bir belge de yok. Ama hadiseleri Atatürk’ün Nutuk’ta anlattığı gibi gözden geçirirsek, Vahdettin’in en büyük kusurunun Sevr’in imzalanması sırasında ortaya çıktığını görürüz. Sevr, devletin ve milletin ortadan kalkması demektir. Atatürk, Sevr konusunda doğrudan Vahdettin’i suçluyor. Dolayısıyla, asıl tartışılması gereken Vahdettin’in Sevr konusunda aldığı tutum olmalıdır.

İhanetle alakası yok

MURAT BARDAKÇI (Vahdettin biyografisinin yazarı) Bir hükümdarın devletine ihaneti ile sıradan bir insanın kendi evini yakması arasında hiç fark yoktur, zira hükümdarlar devletin kendilerine Allah’ın lutfu olduğuna inanırlar ve devleti mülkleri olarak görürler. Vahdettin herşeyin bittiği bir anda, 4 Temmuz 1918’de tahta geçti, üç ay sonra, 30 Ekim’de Mondros Mütarekesi’ni imzalayıp teslim olduk. Yani, dünya savaşının ve yenilginin Vahdettin ile hiçbir alákası yoktur. İktidarı, Bebek ile Aksaray arasındaki bölgeye sıkışmış bir padişahın çaresizliği sözkonusu. Tek yaptığı, ‘iki tarafı birden idare edip zaman kazanma’ çabası ve işte bu oyalama taktiği bizde ihanet olarak yorumlanıyor. Hatıralarında, ‘Facialara ve olaylara kalkan olamadım ise de, paratoner vazifesi gördüm. Musibetleri üzerime çektim, kendimi feda ederek vatanı kurtarmaya çalıştım’ diyor. Vahdettin hakkındaki tek belgesel biyografiyi yazmış bir kişi olarak şunu söyleyebilirim: Osmanlı Tarihi’nin en şanssız hükümdarıdır, her insan gibi o da bazı hatalar yapmıştır ama memleketini seven bir kişidir ve ihanetle hiçbir alákası yoktur.”(3)

Yazılanlar özetlenirse:

-M. Kemal Paşa’ya göre: kendisini (ikna ederek) Anadolu’ya Sultan Vahdettin göndermiş.

-M. Kemal Paşa : “Biz Sultanı, daha çok özgürlük temini uğrunda uzaklaştırdık” demektedir.

Açıklamalara göre: Sultan Vahdettin kaçmamış, Halife II. Abdülmecit gibi sürgün edilmiştir. Gerçeğinde Vahdettin sürgün edilmeden 16 gün önce de saltanat kaldırılmıştır.

Dolayısıyla Sultan Vahdettin Yurt dışına “Sabık Sultan” olarak gönderilmiştir.

Ancak, bu husus bugüne kadar hep gözlerden kaçırılmıştır.

Ecevit-Demirel tartışmasında Demirel neyi vurgulamaktadır?

‘Türkiye’de bu konuda ilk defa bilinenlere aykırı bir şey söyleniyor.

Ben böyle bir beyanı muhakeme edemiyorum.

Ancak, tarihteki bazı kişiler hakkında, alışılagelmiş kanaatlerin dışındaki beyanlar yadırganır.

Sayın Ecevit’in beyanı da yadırgatıcı bir beyandır.

Türkiye böyle bir beyanı kaldıracak durumda değildir’

Şunu mu anlayalım?

“Resmi tarih yazılımındaki bir iddia doğru olmayabilir… Bu çok önemli değildir. Siz (ilim insanları, yazarlar, düşünen insanlar) bunları görmeyin, duymayın!

Devam edecek:

Sevr konusu da, “Vahdettin kaçtı” meselesi gibi midir?

www.canmehmet.com

Resim: Web ortamından alınmıştır.

(*)Eserin ismi : “KUVA-I MİLLÎYE ANKARASl “

Yazar; Grace M. ELLISON  (İngiliz Bayan gazeteci)

İngilizce yayım tarihi; Lozan-Ocak, 1923

Türkçe Yayım tarihi:  “MİLLİYET YAYIN LTD. ŞTİ. YAYINLARI”, Birinci Baskı: Ocak 1973

Kaynaklar; (Dr. Fatih M. DERViŞOGLU – Milli Mücadele döneminde basın ve İrad-i Milliye gazetesi)

(1) a) Irâde-i Milliye gazetesi, Heyet-i Temsiliye’nin Sivas’ta çalışmalarının sürdürdügü 8 Eylül 1919-13 Aralık 1919 tarihleri arasında 16 sayı yayınlanmıştır. Ankara’da, Heyet-i Temsiliye yayın organı Hâkimiyeti Milliye (10 Ocak 1920) tarihinde yayın hayatına katılmıstır. Bu iki zaman dilimi arasında Irade-i Milliye dört sayı daha yayınlanmştır. Hâkimiyet-i Milliye’nin yayınlanmasından iki gün sonra (12 Ocak 1920) Irâde-i Milliye’nin 20. sayısı neşredilmiştir. Milli Mücadele’nin yeni yayın organı, Hâkimiyet-i Milliye gazetesinin (10 Ocak 1920) tarihinde yayınlanmasına kadar geçen zaman zarfında Irâde-i Milliye gazetesinin ulusal kimligini muhafaza etmiştir.” Dr. Fatih M. DERViŞOGLU. b)Daha fazlası için bakınız: http://www.canmehmet.com/irade-i-milliye-gazetesinde-yazilanlar-tarihimizi-degistirir-mi.html

(2) –“Izmir’in işgali iç ve diş siyasetteki başarısızlıkların müsebbibi olarak Sadrazam Damat Ferit Paşa açıktan eleştirilir, Ülkedeki olumsuzluklara çare aramak için toplanan Sivas Kongresini tenkil etmek için Ali Galib’i görevlendiren Sadrazamın bu oyunu ise millete şikâyet edilmektedir. Sivas Kongresi ve Müdafaa-i Hukuku Milliye Cemiyeti’nin, mevcut kanuni çerçeve içinde faaliyet gösterdiği belirtilmektedir. Hükümetin düşmanca tavrına rağmen, Padişah’ın “son beyanat-ı mülûkâneleriyle tasvit etmiş oldukları” gibi, Veliahd Abdülmecid Efendinin de Padişah’a sunduğu bir layihayla mevcut hükümetin icraatlarını eleştirerek Anadolu’daki hareketin tekliflerinin dikkate alınmasını tavsiye ettiği” belirtilmektedir.

(3)http://www.hurriyet.com.tr/kelebek/ecevit-i-yadirgadim-335629