Muktedirlerin Tarih Kitaplarında neden Kahramanları Değil de Asılanları okursunuz (1)

Düşünme tembelliği, hayatımıza düşüncelerimizin değil alışkanlıklarımızın (ezberlerimizin) yön vermesidir.

 

Tarih insan beyin kimyasının ortaya çıkarttığı en tahripkâr üründür. Tarih, ne insanlara esrarlı rüyalar gördürmek ne de yaralarını açık tutarak onlara eza ve cefa çektirmektir.(*)

Yaşanmışları ebediyete kadar ters yüz edilebilir misiniz? Edemezsiniz. Eğer, edilebilmiş olsaydı:

Tarih, deniz misalidir. Kendisine ait olmayanı uzun süre içesinde barındırmaz.” içerisinden kıyılara sürükleyerek aşağıda örneklerde olduğu gibi sahile çıkarıp atmaz, ayıklamazdı.

Hukuk: Hakimlerin her iki tarafa da durumlarını bildirmek için eşit fırsat vermesi, değil midir?

Karşı tarafı (Rakipleri/Muhalefeti) “yok hükmünde!” değerlendirerek; ona söz ve bir konuşma hakkı vermeyerek, tek taraflı, maksatlı yazılanları “Tarih” olarak değerlendirmek mümkün müdür?

Bu doğrultuda “Bir toplumun ahlak anlayışı, o toplumdaki davaların türlerinde gizlidir!”  anlayışı ile, Toplumun ahlak anlayışının nasıl yozlaştığı, hangi rüzgarlarla nerelere sürüklendiği konusu en başta gelen sorgulamalar arasında olmalıdır.

Otu çek köküne bak!

-“Gençlik, insan hayatında duyguların aklı ve sağduyuyu gölgelediği; heyecanın ve atılganlığın ağır bastığı; hele on sekiz yaş, tecrübenin sıfır olduğu tam bir istikrarsızlık dönemidir.”

-Parlamento dünyanın her yerinde olduğu gibi aklın, bilginin, bilgeliğin ve tecrübenin konuşturulduğu bir platformdur.

-“İnsan zekâsı; ayva gibi, nar gibi geç olgunlaşan bir sonbahar meyvesidir.”  

Yukarıdaki anlayışlarla:

Gençlerinizi şartlandırır ve Parlamentonuzu baskılarsanız :

Yanan bir ateşin üzerine odun atmayarak; ateşin, bir ülkenin, bir ülkünün kendi kendisini yok etmesine, sönmesine sebep olmaz, Işığı sönmeyen evlerin (1) ışığı söndürmez misiniz?

Şimdi örneklerle bizim ve dünya tarihinin nasıl çarpıtıldığı konusuna başlayabiliriz.

Toprakları değil algıları işgal et!

İnsan (sorgulamadan) ne yerse ne okursa ne izlerse odur.

Bu her şey için geçerlidir.

İnsan (verilenler doğrultusunda) inandığıdır.

İnsan ancak  sorgulayarak düşünebilen varlık olabilmekte ve bir insan olarak anlamını bu şekilde bulabilmektedir.

Bu manada ezberleyen, ezberlediklerini tekrar edenlerin bu sınıfa girmesi mümkün değildir.

-Liderlere (Hükümdarlara) ve sistemlerine (körü körüne) bağlılık, belirli bir grubun öne çıkmasına ve yararlanmasına,  neticesinde de haksız paylaşıma neden olacağı bilinmektedir.

-Güçlülerin ve zayıfların bir arada olduğu ülkelerde, Yasaların güçlüler tarafından yapılması ve uygulanmasının da güçlülerce kontrol edilmesi durumunda, o ülkelerde hiçbir zaman kastedilen manada bir “demokrasi” olmayacaktır. Bu gün dünyada yürürlükte olan demokrasi, çok üst mevkilerde alınmış kararların uygulanışına farklı farklı insan kümelerinin katkısını sağlamak suretiyle işliyor.”

Gerçekler gizlenerek ve ters yüz edilerek bir Halk Kahramanı “Kızıl Sultan” yapılır

 “…İlginçtir ki, İngiltere’nin yine bu tarihlerde, Mekke Emiri’yle de özel ilişkiler kurmaya yöneldiği, hilafetin daha kolay ele avuca geleceğini düşündüğü Araplara geçmesini arzulamaya başladığı görülür. İngiliz Dışişleri’nin sözcüsü durumunda olan The Times’ın dış politika editörü Valentine Chirol’un, Hicaz Demiryolu projesinin II. Abdülhamid’in dünyevi gücüyle halife olmaktan kaynaklanan ruhani gücünü birleştirmeye yönelik olduğunu söylemesi, doğru ve arka planı olan bir tespitti. (2)

Bu sebeple de bahse konu proje İngiltere’nin hiç de hoşuna gitmemişti. Almanya’yla işbirliği halinde 1900 yılında inşasına başlanan Hicaz Demiryolu, hac farizasının İngiltere’nin kontrolündeki Süveyş Kanalı’nın kullanılmasını gerektirecek şekilde kırk gün süren bir deniz yolculuğu yerine üç gün süren bir yolculukla gerçekleştirilmesini olanaklı kılıyordu. (3)

Chirol ve birçok İngiliz stratejist, II. Abdülhamid’in Almanya’nın da desteğini arkasına alarak tehditkâr bir güce dönüşmesinden, kudretini sınırları dışına sürme kabiliyetini kazanmasından endişe etmekteydi. (4)

Yüksek menfaatlerinin her zaman çok iyi farkında olmuş olan İngiltere, modernizasyon ve büyüme yoluna girmiş Çarlık Rusyası’nın Almanya’ya karşı ağırlık oluşturacağı düşüncesiyle, Avrupa güç denklemleri içinde yer almasını ister ve bunu desteklerken, imparatorluğunun belkemiği Hindistan ile Akdeniz arasında kalan geçiş bölgesinde görmeye alıştığı o yorgunluk, durağanlık, tekdüzelik ve yoksunluk halinin Jön Türk Devrimi’yle sona erme yoluna girdiğini görmek istememiştir.

İngiliz imparatorluğu, Mısır yahut Sudan’da, Zanzibar ya da Nijerya’da, Hindistan ve Malay devletlerinde çok geniş bir tabaka oluşturan Müslüman yerel seçkinlerin sadakat ve işbirliğinin sürdürülebilir olmasına dayanıyordu. İngiltere’nin emperyalist idaresi bu sınıfın sağladığı kılıf içine sarılıyor, onlar tarafından icra ediliyormuş zannı uyandırılıyordu. (5)

Bu mücadeleler sayesindedir ki, bizim için acı çekmiş, bugünün olabilmesi için mücadele vermiş olanların gerçek atalarımız olduğunu söyleyebiliyoruz. (6)

Bulgar Kralı Ferdinand, Şükrü Paşa’yı kabul etmek için ayağa kalkarak şu ifadelerde bulunmuştur:

Bir yanlışlık yapıldığı görülüyor. Şehir teslim alınırken kılıcınızı da takdim etmişsiniz. Sizin gibi askerlerin kılıçları alınamaz. Savaş sırasında altın bir sayfa yazdınız. Lütfen kılıcınızı geri kabul ediniz. Sadece sizi kabul etmekten dolayı değil, fakat imkânsız bir savunmayı gerçeğe dönüştüren sizin gibi bir askere karşı savaşmış olmaktan da şerefyap oldum. (7)

Şükrü Paşa şu vasiyette bulunmuştu:

Şayet düşman hatları geçtikten sonra ölecek olursam, kendimi şehit addetmeyeceğim. O zaman bana bir mezar hazırlamayınız. Bırakınız köpekler ve kuşlar etimi parçalansınlar ve yesinler. Fakat, savunma hatlarımız kırılmamışken ölecek olursam kefenim, havlum ve sabunum çantamdadır. Beni burada gömün ve gelecek nesiller bana burada bir abide diksinler. (8)

30 Mayıs günü Londra Barış Antlaşması’nın imzalanmasıyla Birinci Balkan Harbi sona erer. İkinci Balkan Harbi 29 Haziran’ı 30 Haziran’a bağlayan gece Bulgar ordusunun Sırbistan ve Yunanistan’a saldırmasıyla başlayacak, gelişmeden faydalanan Osmanlı hükümeti 14 Temmuz günü orduyu Enez-Midye çizgisinin üstüne sürecektir. 22 Temmuz günü Edirne geri alınır.

Ümit Meriç, Kemal Tahir’le ilgili bir hatırasını şöyle nakletmiştir: (9)

Kemal Tahir’i hatırlıyorum. Erenköy’ünde, balkonundan güller fışkıran küçük evinin salonunda, yazıhanesinin başına oturmuş, gülücüklerle dolu gözleri, gümbür gümbür sesi ile bana tarihimi anlatıyor. Arkasında at nalı gibi kendisini çeviren kütüphanesinden, bilgiler şelâle olmuş, aka kıvrıla onun beyin havuzuna da doluyor: “Sen” diyor bana, “Edirne’yi Yunanla Bulgar niye bize bıraktı sanıyorsun?” Henüz küçüğüm, anlamıyorum. Şaşkın ve mahçub, ona bakıyorum. Kemal Tahir bir Anadolu aslanı gibi kükrüyor: “Koca Sinan, o çifte çifte minareleri sınır boyuna, süngü gibi, öyle bir çakmış ki, içeriye onların bedeni değil, ruhları bile giremez!” (10)

Gelecek nesillere kasıtla  Kızıl Sultan!” olarak not düşülen Cennetmekan 2. Sultan Abdülhamid Han, ülkesine modern manada: 10.000 den fazla ilkokul, çok sayıda meslek liseleri, yüksek okullar, karma kız-erkek, kız okulları ile, kadın öğretmen okulları kazandırmıştır.

Dışarıdan hiçbir maddi yardım, borç almadan, Osmanlı Mühendis ve teknik adamların çalışmaları (Almanların danışmanlığı ile) yaklaşık 1500 km. Hicaz Demiryolu da tüm donanımları ile birlikte onun ülke ve milletine bir armağanıdır.

Milli Mücadele büyük yararı görülen, modern manada yaptırdığı, ülkeyi saran 30.000 km. telgraf hattı da…

Çanakkale’yi geçilmez yapan (İngiliz Fransız gemilerini batıran topları) tabyaları yaptıran; Milli Mücadele’nin altın neslini yetiştiren, cennetmekan 2. Abdülhamid Han değil midir?

Çanakkale’yi geçilmez yapanlardan; toprağa kefensiz bir kül değil, bir gül gibi düşen lise ve üniversite öğrencileri, 2. Abdülhamid’in gelecek için özenle yetiştirdiği ülkesinin  atan yüreği, gözbebekleri değil miydi?

Cennetmekan II. Abdülhamid Han halk tarafından edep cephesi ile de sevilmektedir.

Tren raylarına keçe döşeniyor:

Sultan II. Abdülhamid Han, Hicaz Demiryolunun inşasında Medine-i Münevvere’nin 20 km’lik yakınına gelindiğinde Peygamber Efendimiz (sav) rahatsız olmasın diye Medine’nin merkezine kadar raylara keçe döşetmiş ve trenin raylar üzerinden geçmesi ile çıkacak sesleri engelletmişti. (11)

 

Devam edecek

Resim:tarafımızan düzenlenmiştir.

(*) Paul Valery. (Alıntı: “Adil Hafızanın Işığında Birinci Dünya Savaşı’na Giden Yol ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Sonu” Altay Cengizer

(1)http://www.canmehmet.com/sorgulatmayan-egitim-anlayisi-endoktrinasyon-bilincli-bir-tercih-dayatma-geregi-midir-5.html

(2)James Barr, Setting the Deserton Fire: T.E. Lawrence and Britain’s Secret War in Arabia: 1916-1918, s. 3. (Adil Hafızanın ışığında, not: 34.)

(3) öte yandan, hac yolu üzerinde tekelleri olduğu ve yaşamlarını bu yoldan kazandıkları için Hicaz Demiryolu’nu istemeyen, yolla birlikte kolera gibi bulaşıcı hastalıklardan da zarar gören Bedeviler ile Osmanlılar arasında çatışmalar da yaşanmıştır. (35. Adil Hafızanın ışığında)

(4)A.g.e. S.57

(5)John Darwin, The Empire Project: The Rise and Fail of the British World System: 1830-1970, s. 295. (Adil Hafızanın ışığında not:45)

(6) Adil Hafızanın Işığında, S.188

(7)Syed Tanvir Wasti,”The 1912-13 Balkan Wars and the Siege of Edirne”, s. 76, dipnot 64. (Adil hafızanın ışığında. Not:257)

(8)Syed Tanvir Wasti,”The 1912-13 Balkan Wars and the Siege of Edirne”,  s. 76, dipnot 70. (A.g.e: Not:258)

(9) Adil Hafızanın ışığında, Sahife: 208

(10) Adil Hafızanın ışığında, Sahife:294

(11) ISLAM MEDENİYETİNDEN ÖRNEKLERLE KİŞİLİĞİ İNSA ETME SANATI,  Prof. Dr. Ali BULUT

Elmanın içindeki kurt : Ne Feminizm eşitlik arayışı ne de sevgi “aşk-meşk” tir. (4)

 

Hayatı ıstırapla geçen kadın mezar taşında ziyaretçileri uyarmaktadır : Mezarıma çiçek koymayınız, hatta başınızı çevirmeden geçiniz. Ömrüm boyunca bir tek kişi bile benimle ilgilenmedi, bundan sonraki yapmacık ilginizle beni hiç olmazsa ebedî uykumda rahatsız etmeyiniz.”

Çinli bir bilgin öğrencisi ile büyük bir kabristanı gezmekte ve mezar taşlarındaki yazıları okumaktadır. Taşların üzerindeki övgüler adamcağızı düşündürür ve : bu dünyanın düzelmesi için biricik çare yaşayanların hepsini öldürmek, ölüleri de diriltmektir. Der. (1)

Neden ömrümüz boyunca bizimle samimi olarak bir kişi bile ilgilenmez?  Ve gerçekte insanların bizimle ilgilenmemesinin suçu bizim mi, diğerlerinin midir?

Yaptığı hatalardan bir ders almayan, önünde yaşanmış binlerce iyi ve fena örneği görmezden gelen ve aynı çukura yaşamı boyunca yüzlerce kez düşenler kimlerdir?

Feminizm ve Sevgi

-Feminizm, bir eşitlik arayışı değil de bir üstünlük iddiası (mı) dır?

-Sevgi: düşünmek, başkalarını düşünebilmektir. Biz diğerini düşünmediğimizde, aslında kendimizi düşünmemekte değil miyiz? İnsanın hikayesinin tüm özeti bu değil midir?

Alman şairi Goethe : bir şeyi sevmeden onu anlayamazsınız, derken, bir başka şair, ne kadar seviyorsanız, o kadar yaşıyorsunuz ;

Freud ise bu konuda : insanlar en fazla, sevmedikleri şeyleri unuturlar, der.

Bunlar kısaca yukarıda değinilen, sevgi düşünmektir gerçeğinin bir başka şekilde ifadesidir.

Sevgi hayatla başlar ve sevgilerin en kuvvetlisi annenin çocuğu çocuğun annesini sevmesidir. Dünyaya ürkek ürkek gözlerini açan bebek karşısında onu her bakımdan tatmin etmek üzere hazırlanmış ve donatılmış bir anne şefkat ve sevgiyle dolu bir insan bulur.

Bu sevgi o kadar kuvvetlidir ki, anne gecelerini, uykusunu feda eder, her yarım saatte bir uyanır, bebeğin düzensiz nefes alması ona en gürültülü çalar saatten daha fazla tesir eder. İşte burada veren, karşılığında hiçbir şey beklemeyen gerçek sevginin en iyi örneğini görülür.

Sevgi, vermekle bitmeyen, her ne bedel karşılığı olursa olsun, zevkle verilen o yüksek duygudur.

Anne sevgisinden başlayan sevgi aile sevgisine doğru ilerlerken, “Yuva”nın sıcaklığı, kutsallığı  anlamını burada (bu sevgi anlayışında) bulmaktadır.

İnsanların en önemli dört ihtiyacından (takdir, fırsat, emniyet ve aidiyetten) bir tanesi aidiyet, bağlılık duygusudur ki, bunu geniş çerçevede aile temsil etmektedir.

Hepimiz bizi düşünen, bizden olan, bizim nazımızı çeken, yani bizi seven, aralarında görmekten zevk alan insanlara muhtacız ki, bu ailemizdir.

İnsan, aile ve Anlayışsızlık

Anlayışsızlık; insanda, kendisinin hiçbir hata ve kusuru olamıyacağı şeklinde bir inancın yerleşmesinden ileri gelir ve (bu) her hata ve kusuru etrafındakilerde aramasının neticesidir.

Anlayışlı bir adam, bir insan olarak kendisinin de kusurları olacağını bilir ve başkalarının da kendisi gibi hataya düşebileceğini kabul eder ve başkalarında kendi kusurlarına benzeyen kusurlar gördüğü zaman bunları hoşgörü ile karşılar, çünkü insanlar başkalarında kendi kusurlarını affetmeğe ve anlamağa çok güç yanaşırlar.

Bu nedenle Lincoln, İnsanlardan çoğunun mutluluğu, kendi düşünce ve görüşlerine bağlıdır. Demiştir. (2)

Okuyanı aşağıda ifadelerle (üzerinde düşünmesi için) baş başa bırakarak diziyi sonlandırıyoruz.

-Evlilikte eşlerin diğerini suçlaması neyin göstergesidir?

-Kişi hangi noktada bir danışmana ihtiyaç duymaktadır?

-Kendini mutsuz hissettiğini söyleyen (evliliği sorgulayan) kadın kırılma noktasında mıdır?

-“Kendimi çok yalnız hissediyorum..” diyen kadın/erkek, aslında ne söylemektedir?

Üniversite mezunu kadınlar da erkekler karşısında önyargılı yeni dalga feminizmi vuruyorlar. Günümüzde feminizm, olması gerektiği gibi eşit demek değildir, daha iyi demektir ve kendisini bir zamanlar çürütmüş olan cinsiyetçi bir kültür kurumuna dönüştürmüştür.

Kadınlar, evlilik örtüsünün altında seçtiğimiz kişiyle ya da ruh eşiyle, güven, yakınlık ve hassasiyet ararlar. Buna ulaşamadığında (ulaşamadığını düşündüğünde) ileride arada örülecek duvar için ortaya bir tuğla bırakır.

En basit biçiminde, kadınlar (bir ilişkide) ne istediklerini bilmiyorlar, bu yüzden erkekler onların akıllarını okumalı. Bu, iletişim arızasının sıkça gerçekleştiği yerdir. Kadınlar ne istediklerini söylemiyorlar ve erkekleranlamıyor“. Bu noktada eşler arasındaki duvar yükselmeye başlıyor.

-Bir kadının genellikle neden mutsuz olduğunu merak etmeye başlaması, evliliğini sorgulaması ve ona daha yakından bakması ile ilgilidir.

-Evliliğe mikroskop altında bakmak çok sayıda ihlali ortaya çıkarmaktadır. Evliliğin tüm hatalarını araştırırken evlilik  ona boş gelmeye başlıyor.

-Sadakatsizliğin nedeni tam olarak: “Ben kendimi çok yalnız hissettim.” İfadesinde “ Yalnızlık!” değil de, (beklentilere kavuşmamak vb. gibi başka şeyler olabilir mi?

-Boşanma kararı almak asla kolay değil. Birisi “Boşanmak istiyorum” sözcüğünü söyleyince, evliliğini büyük ihtimalle (bitirmiş ve) yasını tutmaya başlamıştır. Bu noktada uzlaşmaya çok geç kalınmış olunabilir. Eşler masaya getirdikleri hataları/kusurları görmemekte ve aynaya bakmayı reddetmekte ısrarcıdır.

-Kocanın (kırılan-küsen) eşine bir hediye alması, ilişkide suçlu olduğunu kabul etmesi midir? Eğer, öyle ise, kadın her zaman haklı, erkek sonsuza kadar suçludur. Bu durumda Kadın hiçbir zaman düşünce veya alışkanlıklarda değişiklik yapmayacaktır. Neden yapsın ki, koca her seferinde karşısına anlamlı bir hediye! ile gelmekte değil midir?

-Kariyer sahibi olan pek çok kadın hayatta kalmak için (artık) bir erkeğe ihtiyacı olduğunu düşünmemekte midir?

-Günümüzde her şeyin en iyisini isteyen kadın buna ulaşamayınca (ümidini kesince)  kafasında boşanma egzersizlerine mi başlamaktadır?

-Kadınların boşanmayı başlatma nedenlerinin başında gelen: “eşlerin ihmali”  neyin (örtülü) göstergesidir?

-Kültürel olarak kadınlar romantizm ve ruh arkadaşları hakkında bebekliklerinden itibaren gerçekçi olmayan beklentilerle büyümektedir.

-Kadınlar genellikle kocalarına kendilerini nasıl hissettiklerini veya ne istediklerini söylemek istemiyorlar; çoğu zaman bunu kendileri bile bilmiyorlar.

-İddia o ki: Erkekler, sevmek (konusunda) kadınlardan bir adım daha ileridedir.  Kadınlar sevdikleri (veya sevdiklerini düşündükleri)  birinden kurtulmaktan çok daha hızlıdır. Erkekler bunu nadiren yapar ve genellikle yaptıkları zaman kadını seviyorlardır. Bu tez biyolojik olarak anlamlıdır.

-Erkekler kadınlar için yoğun, çocuklar için hafif sevgiye; kadınların erkekler için ılımlı, ama çocuklar için yoğun bir sevgiye sahiptir.

-Erkeğin galiba en büyük hatası empati göstermeyi öğren(e)memesidir. Bu nedenle mi boşanma ve ayrılmaların büyük çoğunluğu kadınlar tarafından başlatılmaktadır?

-Uzun vadeli ilişkiler beraberinde mutluluk, sevinç de getirebilir, sıkılmayı da. Kadınlar sıkıldıklarında, kaybettikleri hobilere geri dönmeye hevesli olabilirler. Bu (boşanmaya giden süreç için) bir işaret olmalıdır.

-Evlilikte (boşanma sürecine giden yolda)   elbette finansal ve duygusal nedenler belirleyici olabilmektedir. Farklı din ve siyaset gibi değerler ile, eşlerin tahsil/eğitim farkları da…

-Öyle de, bırakınız çocuğunuzu, bir köpek ve kediyi bir çiçeği hangi nedenlerle sevmekteyiz? Yaprağı sararan bir (bahçe) saksı çiçeğinin yapraklarını her bahar başlangıcında özenle ayıklayıp, dallarını budayarak, (gübre) vitaminle beslemekte köklerini güçlendirmekte değil miyiz?  

-İnsan bir bitkiye (hayvana) gösterdiği özeni neden eşine (diğerine), evliliğine göstermez, evliliğinin sararan yaprakları temizlemek (sorunları) çözmek için çaba harcamaz?

-Evet, neden?

-İnsanın (diğerinin) yanımızdaki değeri nedir?

-Evlilikte cinsiyet eşitliği (beklentileri) neden öne çıkarılır? İnsanlar (doğumdan itibaren) eşit değil midir?

*

ABD’de 100 evlilikten 52’si boşanmayla sonuçlanıyor. Avrupa da bu oran yüzde 50. Türkiye’de son 10 yılda boşanma oranı yüzde 63 artmış. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, 2005-2011 arasında 604 bin çift boşandı. Aynı dönemde evlenenlerin sayısı 3 milyon 700 bin. Türkiye’de 2011’de 120 bin civarında boşanma gerçekleşti. Bu boşanmalar evliliğin ilk beş yılında yaşanıyor.

Aile özelinde yaşanan değişmelerde ve boşanma oranlarının artmasında medya olarak adlandırılan, kitle iletişim araçlarının da etkisi vardır. Kitle iletişim araçlarında programlar sevgi paylaşımı noktasında flört etmeyi özendirirken, boşanmanın olağan bir durum olarak algılanmasına neden olabilecek yayınlar da yapmaktadırlar.

Yapılan araştırmalarda; Görüşülen kişilerin yüzde 79,1’i televizyonlardaki evlilik programlarının, Türk aile yapısı ve evlilik ilişkilerini olumsuz etkileyeceğini düşündüğünü belirtirken, yüzde 14,5’i bu gibi programların olumsuz etkisi olacağını düşünmediğini söylemiştir.  (3)

*

-Yapılan anketlerde; Ankete katılanların yüzde 76,2’si televizyon dizileri ve magazin programlarının Türkiye’de boşanma oranlarının artmasında etkili olabileceğini düşünürken, yüzde 16’sı dizilerin ve magazin programlarının Türkiye’de boşanma oranlarını etkilediği fikrine katılmamaktadır . Son yıllarda Türkiye’de boşanma oranlarının arttığı istatistiklere yansırken, ankete katılanların büyük çoğunluğu (yüzde 76,2) bunun sebepleri arasında dizileri, magazin programlarını göstermektedir. (4)

-Kadınlarımız elbette başımızın tacıdır ama erkeklerde başımızın tacıdır. Kadınında, erkeğinde kusurları mutlaka olabilir ama hoşgörülü ve sabırlı olmalı. Eşiniz size karşı sinirlenip, hoşunuza gitmeyen davranışlarda bulunduğu zaman sizde üzerine gitmeyin, sabredin O sonra hatasını anlayacaktır.(5)

-Farklılıklar eşlerin boşanması için değildir, aksine bir birbirlerini tamamlamaları içindir. Sevgi, Saygı, alçakgönüllülük, görmezden gelme, aşk, sabır mükemmellik yolundaki evlilikler için su ve hava gibidir fakat gurur,  kibir,  inat,  sinir,  sevgisizlik evlilikleri boşanmaya götürmektedir.

www.canmehmet.com

Resim:https://www.123rf.com/clipart-vector/apple_worm.html ‘den alınmış,  yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

Kaynaklar:

(1-2) İnsan Mühendisliği, Nüvit Osmay

(3-4)Küçükcan,2011

(5) Serin,2011

Sanayileşme aile ve çevreyi katlederken pozitif ayrımcılık yaranın üzerine tuz biber ekmektedir (3)

Bilgi, kendisinden yeni bilgiler üretiliyorsa yeni bir değer daha kazanmaktadır.

 

Yasalardan amaçlanan: İnsanların arasındaki ilişkiyi düzenlemek, aralarındaki sorunları çözmek mi, yoksa birilerinin elde ettiğini; diğerine, hakkı olmayana bol keseden dağıtmak mıdır? Konuyu biraz açalım:

-“Hukukun üstünlüğü, kişilerin hükümdarlar (Ülkeyi yönetenler) tarafından keyfi kararlarla değil, kabul edilen kurallara göre yönetilmesini gerektirir. Bu kurallar genel ve soyut, bilinen ve kesin olmalı ve tüm bireylere eşit şekilde uygulanmalıdır. “

Soru:(“Yasa” ismi altında uygulanan) Kurallar, kime ve neye göre “Doğru/Yanlış” olarak belirlenmekte; bir eylem ne zaman (ve neye göre) “Doğru”,  “Yanlış” olarak kabul edilmektedir?

“Doğru” veya “Yanlış” Göreceli değil midir? Kişiye, ortama, şartlara göre değişiklik arz etmez mi?

Doğru ve Yanlış

Ahlakın doğruluğunu veya yanlışlığını ölçen hiçbir bilimsel araç yoktur. Dolayısıyla neye inandığınıza karar vermeniz gerekir.

Kanun kapsamına girmeyen ya da hiçbir zaman bahsetmediğiniz ahlaki bir tercihle karşı karşıya kalırsanız ne yapacaksınız?

Ahlak felsefesi, eylemlerin doğru veya yanlış yapan şey hakkında olduğu gibi, hangi eylemin doğru ve hangisinin yanlış olduğu hakkında fazla (bilgi sahibi) değildir .

Bir eylemin doğru mu yanlış mı olduğunu nasıl anlarsınız?

İyi ya da kötü? (hakkında) Karar vermemiz için bir tür (bilgi altyapımız) sisteminiz var mıdır? Yoksa, bu konuda tercihimizi ; Kültür, Din, duygular, Acı ve zevk, İlgi, İlişkiler (bıraktıkları gölgeler!) Karakterimiz mi belirlemektedir?

Eğer, biz bir karar mevkiinde (belirleyici) isek, alacağımız karar veya tercihimiz (gerçekte) neye göre belirlenmektedir?

Hukuk devletinin amacı (zayıfların-azınlıkların) haklarını korumak değil midir?

-Bir insanı (erkeği!) masum olduğunu ispatlayana kadar suçlu bulan düzenlemeler ve “suçlu” anlayışına göre karşı karşıya bırakılan uygulamalar,  ne ölçüde “Doğru” ve ne ölçüde “Yanlış”tır.

Herhangi bir konuda bir mecliste yasa yapılmaktadır:

-O (çıkarılacak) yasanın tanımını kimler yapmaktadır, içeriğini, müeyyidelerini kimler neye göre hazırlamakta, belirlemektedir?

-Neden “Hekim bilmez çeken bilir!” İfadesi yaygın kabul görmektedir?

-Hekimler (yasa yapıcıları) asar ve keserken! Çekenler, (ameliyat olanlar!) çekmeye, kesilmeye devam mı etmektedir?

-İlgili yasa (içeriği) hazırlanırken:  O güne kadar, (bu konuda) yaşananlarla bir ilgisi, bilgisi deneyimi olmayanların, o yasanın oluşturulmasında (olumlu) katkısı ne ölçüde olacak, meseleye çözüm getirebilecek mi, getirmekte midir?

Soru : Yasaların “doğru” düzenlendiği ülkelerde mahkemelerin iş yükü artar mı, azalır mı? Veya belirli bir çizgide kendisini (olay sayısını) muhafaza eder mi?

Eğer, Sorunlar (dava sayısı) artıyorsa bu konuda neden insanlar sorgulanırken, yasa ve yapıcıları sorgulanmamaktadır?

-“Pozitif Ayrımcılık; tanım olarak ”yalnızca dezavantajlı grubu, olumlu yönde ayırmak / kayırmak” anlamına gelir…”

-Bir toplu taşıma aracında hasta, hamile ya da sakat insana yer verilmesi, “Pozitif Ayrımcılık” değil, bir insani yaklaşımdır.

-Bir insana (ihtiyacı yoksa) “pozitif ayrımcılık” yapmak hangi anlayıştan kaynaklanmaktır?

-Örneğin: Nezaket (sadece) Kadına nezaket değil, insana, bir kuşa, bir ağaca, bir akan suya ; insanı var eden, yaşama bağlayan tüm değerlere gösterilmelidir.

-Kadın/Erkek :  Okumamış, meslek edinmemiş veya çalışabilir durumda iken çalışmamış, üretmemiş ve bu etkenlerle (toplumda) olumlu bir basamak, bir konum sağlayamamış ise, onu diğerlerinin çizgisine çıkarmak, “pozitif ayrımcılık” la mümkün müdür? Doğru olanı; ona bu imkanları sağlamak, kendi ihtiyacını karşılaması için ortam hazırlamak değil midir?

Pozitif ayrımcılık” insanları bencilleştiriyor, iyi niyeti olumsuz duruma dönüştürüyor, istismara zemin hazırlıyorsa ; amacına hizmet etmek bir tarafa, bir haksızlığa (çarpıklığa) kapı açmakta değil midir?

Yukarıda yazılanlar toparlanırsa:

-Yasalardan amaçlanan: İnsanların arasındaki sorunları çözmektir.

-“Doğru” veya “Yanlış” Görecelidir. Kişiye (anlayışına), ortama, şartlara göre değişmektedir.

İyi ya da kötü? (Hakkında) Karar vermemiz için bir tür (bilgi altyapımız) sisteminiz vardır. Bunlar: Kültür, Din, duygular, Acı ve zevk, İlgi, İlişkiler (bıraktıkları gölgeler!) Karakter, vb.

-Bir insanı (erkeği!) masum olduğunu ispatlayana kadar suçlu bulan düzenlemeler ve “suçlu” anlayışına göre karşı karşıya bırakılan uygulamalar ne ölçüde “Doğru” dur?

-Yasaların “doğru” düzenlendiği ülkelerde mahkemelerin iş yükü artmaz azalır. Artıyorsa sorgulanması gereken yasalardır.

-“Pozitif ayrımcılık” insanları bencilleştiriyor, iyi niyeti olumsuz duruma dönüştürüyor, istismara zemin hazırlıyorsa, amacına hizmet etmek bir tarafa, bir haksızlığa (çarpıklığa) kapı açması kaçınılmaz bir durum olacaktır.

Devam edecek

www.canmehmet.com

Resim: http://www.hercampus.com/school/bristol/positive-discrimination-insult-or-price-worth-paying-social-inclusion

sitesinden alınmış, alt yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.


Boşanmaların artması neyin göstergesidir, boşanmalarda kadınların söylemediği ana sebep (2)

Erkekler kadınlar için yoğun, çocuklar için hafif; kadınlar erkekler için ılımlı ama çocuklar için yoğun bir sevgiye sahiptir. Yani, bir süreç içerisinde kadının çocukları oluyor ve özellikle de iyi para kazanıp güçleniyorsa, adam (koca) işe yaramaz (duruma) konuma düşmekte ve işte o zaman hep birlikte vakit geçirmediğimizgibi aptal saçmalıkları duymaya başlıyorsunuz (*)

Kimse size karşı değildir, herkes kendi tarafındadır!

Aşağıda anlatılanlar Amerikan (kaynaklarına) toplumuna aittir.

-Evliliğin çalışması (yürümesi), her iki eşin de dikkat, çaba, niyet ve güçlü iletişim göstermesini gerektirir.

-Kadınlar, ilişkinin ağırlığını taşıdıklarını, duygusal çalışmaların çoğunu yaptığını ve ilişkiyi canlı tutmak için sürekli olarak yeni ve yeni şeyler bulmaları gerektiğini düşünüyorlar… “Karşılık olarak eşit olamadıkları ya da eşit konum almadıklarında (evlilik) sinir bozucu oluyor. Bir süre sonra rahatsızlık (boşanma düşüncesinin temeli atılıyor) başlıyor…

-Evlilik terapisinde birçok çiftin aynı konularda aynı argümanları vardır. Evlilik ve aile terapisti olan Olga Bloch: (tarafların) ihtiyaçları karşılanma-ma-ya devam edince karşılıklı öfke büyüyor; bu da bir ilişki için ölümcül bir faktör olmaktadır.

-(Taraflar) Cinsel yaşamlarından memnun değillerdir. Birçok çift için seks, evliliğin genel sağlığı için iyi bir barometredir. Kadınlar cinsel yaşamları hakkında şikayet edince, genellikle yatak odasının dışında daha büyük sorunlar vardır…

-Çok uzun süredir evli olan kadınların (çeşitli nedenlerle) boşanmak istediklerini ve artık duygusal olarak kendilerine bağlı hissetmediklerini söylüyorlar. (Bunun) “Aslında, kadınların evliliklerinden ayrılmanın bir numaralı nedeni olduğunu söyleyebilirim… Özellikle bu mesele mutsuz eşi başka yerde (mutluluk) aramak için daha savunmasız kılıyor.”

-Bağımlılık veya kontrol edilemeyen öfke gibi olaylar kadınları kenara itmektedir… (Kadınlar kenara çekilmektedir) Bu davranışların uzun sürmesi, birçok kadını geriyor, hayal kırıklığına uğratıyor ve (kadının) yaşama arzusunu gölgeliyor…

-Buna benzer nedenler insanlar geri dönüş noktasına ulaştırıyor ve bölünmeyi seçmeye zorluyor.” (1)

-Amerikan Sosyoloji Derneği tarafından yapılan yakın tarihli bir araştırmaya göre, kadınlar tüm boşanmaların üçte ikisini başlatıyorlar…Boşanmaların % 90’ı daha yüksek oranda üniversite eğitimi alan kadınlar tarafından yapılmaktadır…. Ve Kadınlar (neden) boşanmayı erkeklerden daha fazla başlatıyorlar?

-Genellikle bir kadın bana (danışmana) geldiğinde boşanmaya karar vermiştir…Kızgınlık bir evlilik katilidir…

-Kadınlar, evlilik örtüsünün altında (seçtiği) seçtiğimiz kişiyle ya da ruh eşiyle : gerçek ve çılgın, güven, yakınlık ve hassasiyet ararlar. Bağlı duyguya ulaştığında ve “yanlış” yanıtla karşılaştığında, bir tuğla bırakır. Sonraki günlerde bu tuğla (arada) örülecek duvar için (ilk) malzemedir….

-En basit biçiminde, kadınlar bağlantı istiyor ancak (neyi-neden) istediklerini bilmiyorlar, bu yüzden erkekler akıllarını okumalı. Bu, iletişim arızasının sıkça gerçekleştiği yerdir. Kadınlar ne istediklerini söylemiyorlar ve erkekler “anlamıyor”. (Bu da) aradaki duvarı yükseltiyor…

-(Boşanmaya giden süreç) Bir kadının (başlarda) genellikle neden mutsuz olduğunu merak etmesiyle başlar. Kendi kendine (yardım almak adına) kitaplar okuyarak kendisi üzerinde çalışır. Belki de danışmanlık ister, (konuda) egzersiz yapmaya başlıyor veya kendine (gelecek için) bir gelişim biçimi yapar… (kadın) Evliliğe mikroskop altında bakınca çok sayıda ihlali ortaya çıkarmaktadır. ‘Evin (bakımına)  yardım etmiyor. Çocuklarıyla yeteri kadar  ilgilenmiyor… Hediyelerini almıyor. Onunla (eşi ile) vakit geçirmiyor, Onu  dinlemiyor, onunla hiç bağlantı kurmuyor…’ Bu sorgulamalarla evliliğin tüm hatalarını araştırırken evlilik artık ona boş geliyor.

-Bir koca aldatmacası kadınların boşanma nedenlerinden biri olmasına rağmen… aldatma boşanma nedeni olarak sıralanırken, sadakatsizliğin nedeni tam olarak neydi? Bu soruya kadın müşterilerimle birlikte (tartıştığımda) girdiğimde hepsinin benzer bir versiyonu var: “Ben (kendimi) çok yalnız hissettim.” (Birçoğu) Birçok kez ofis romantizmiyle bu gerçeği fark ettiler.

-Boşanma kararı almak asla kolay değil. Birisi “Boşanmak istiyorum” sözcüğünü söyleyince, evliliğinin büyük ihtimalle yasını tutmaktadır ve uzlaşmaya çok geç kalınmıştır…

-Kocam çok üzüntü duysa bile, yine de utanç ve suçlama yaratıyor, (suçlamasına) yakıt dolduruyor. İkisi de eşlerinin masaya getirdiği hataları görürler ve aynaya bakmayı reddederler.

-…Eğer sadece evin çevresinde ve çocuklarıyla ona biraz daha yardım etseydi. Şikayetlerini duymuş ve ciddiye almış ve bazı değişiklikler yapmış olsaydı. Yalnızca ona olan sevgisini göstermesi için güzel bir şeyler yapmış olsaydı. Sadece onu seks (için) yapmadan tutsaydı….

-Bugünlerde kariyer sahibi olan pek çok kadın bağımsız olduğu ve hayatta kalmak için artık bir erkeğe ihtiyacı olmadığını (düşünüyor)….

Çoğu kadın bugünlerde (her şeyin) en iyisini istiyor… Bu Kadınların boşanmayı başlatmasındaki  (en temel) gerçektir. Kadınlar bugünlerde ne yazık ki en büyük hile yapanlar (dır) … boşanmaların çoğunun gerçek sebebi budur…(2)

-Kadınların boşanmayı başlatma nedenleri başında, “eşlerin ihmali“ni  farklı biçimlerde ve açıkça belirtmektedir….

-… Kültürel olarak kadınlar romantizm ve ruh arkadaşları hakkında bebek olduklarında (bebekliklerinden itibaren) saçmalıklarla beslenirler ve gerçekçi olmayan beklentilerle büyürler. Üniversite mezunu kadınlar da erkekler karşısında önyargılı yeni dalga feminizmi vuruyorlar. Günümüzde feminizm, olması gerektiği gibi eşit (olmak) demek değildir, (ondan) daha iyi (olmak) demektir ve (feminizm) kendisini bir zamanlar çürütmüş olan cinsiyetçi (bir) kültür kurumuna dönüştürmüştür.

Ayrıca, dediğin gibi, kadınlar genellikle kocalarına kendilerini nasıl hissettiklerini veya ne istediklerini söylemek istemiyorlar; çoğu zaman (bunu) kendilerini bile bilmiyorlar. Ardından, önceki tartışmalara körü körüne bakarak (sürdürerek) sevdikleri kişiyi bıçaklamışlar!

-…Erkekler, (sevmek konusunda) kadınlardan daha fazla büyük bir kapasiteye sahiptir. (iddiasındayım)

-Kadınlar sevdiklerinden veya sevdiklerini (düşündüğü) birinden kurtulmakta çok daha hızlıdır, ancak erkekler (bunu) nadiren yapar ve genellikle yaptıkları zaman kadını (hala) seviyorlar.  (bu) Biyolojik olarak anlamlıdır.

Erkekler kadınlar için yoğun sevgiye ve çocuklar için hafif sevgiye, kadınların erkekler için ılımlı sevgiye, ama çocuklar için yoğun bir sevgiye sahiptir. Yani, bir zamanlar kadının çocukları var, ve özellikle iyi para kazanıp güçleniyorsa, adam işe yaramaz… İşte o zaman hep birlikte vakit geçirmediğimiz gibi aptal saçmalıkları duymaya başlıyorsun…

Yukarıdaki anlatılanlar yorumsuz sunulmuştur. Şimdi yukarıda yazılanlar özetlenirse:

Bir gerçeği bir kez daha tekrar edelim: Kimse size karşı değildir, herkes kendi tarafındadır!

-Evliliğin yürümesi her iki eşin de dikkat, çaba, niyet ve güçlü iletişim göstermesine bağlıdır.

-Kadınlar, eşit olamadıkları ya da eşit konum almadıklarında (evlilik) sinir bozucu oluyor. Bir süre sonra rahatsızlık başlıyor…

-Çok uzun süre evli olan kadınlar (anlatmadıkları nedenler ağırlıklı olmak üzere)  kendilerini artık duygusal olarak bağlı hissetmediğini söylüyorlar.

-Kadınlar tüm boşanmaların üçte ikisini başlatıyorlar. Genellikle bir kadın danışmana geldiğinde boşanmaya karar vermiştir. Kızgınlık bir evlilik katilidir.

-En basit biçiminde, kadınlar bağlantı istiyor ancak (bunu neden) istediklerini (açıklamıyor) bilmiyor, erkekler kadınların akıllarını okumalı. (Bu olmayınca) aradaki duvarı yükseliyor.

Çoğu kadın bugünlerde (her şeyin) en iyisini istiyor… Bu Kadınların boşanmayı başlatmasındaki  (en temel) gerçektir. Kadınlar bugünlerde ne yazık ki en büyük hile yapanlar (dır) … boşanmaların çoğunun gerçek sebebi budur…

-… Kültürel olarak kadınlar romantizm ve ruh arkadaşları hakkında bebek olduklarında (bebekliklerinden itibaren) saçmalıklarla beslenirler ve gerçekçi olmayan beklentilerle büyürler.

Ayrıca, dediğin gibi, kadınlar genellikle kocalarına kendilerini nasıl hissettiklerini veya ne istediklerini söylemek istemiyorlar; çoğu zaman (bunu) kendilerini bile bilmiyorlar. Ardından, önceki tartışmalara körü körüne bakarak sırtındaki kişiyi, sevdikleri kişiyi bıçaklamışlar.

-Erkekler, (sevmek konusunda) kadınlardan daha fazla büyük bir kapasiteye sahiptir. (iddiasındayım)

-Erkekler kadınlar için yoğun sevgiye ve çocuklar için hafif sevgiye, kadınların erkekler için ılımlı sevgiye, ama çocuklar için yoğun bir sevgiye sahiptir. Yani, bir zamanlar kadının çocukları var, ve özellikle iyi para kazanıp güçleniyorsa, adam işe yaramaz… İşte o zaman hep birlikte vakit geçirmediğimiz gibi aptal saçmalıkları duymaya başlıyorsun…

Devam edecek…

www.canmehmet.com

Resim:web ortamından alınmış, yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

Yararlanılan kaynaklar:

(*)Amerika’da yapılan araştırmalardan

(1) )http://www.huffingtonpost.com/entry/reasons-women-leave-their-marriages-according-to-marriage-therapists_us_579fc7b9e4b0e2e15eb6ea31

(2)http://www.divorcemag.com/blog/why-do-women-initiate-divorce-more-than-men

Boşanmalar ve çocuklar üzerinden devlet mi yıkılıyor? Danışman, Avukat ve Mahkemelere (1)

 

Başarılı ile başarısızın arasındaki terk fark, farklı bir bakış açısıdır.

 

İnsanlık tarihinin ileriye doğru oluşan kırılma noktaları ancak, cesurların farklı bakış açılarıyla mümkün olabilmiştir. Kadın olmadan: bir evliliğin ve çocukların varlığı mümkün olmadığına göre kadınlar ve çocuklar (insanlığın devamının) devletin vazgeçilmez iki ayağıdır.

Bu anlayışla boşanma yangınında ilk kurtarılması gerekenler: Kadınlar ve Çocuklardır.

Kadın bir devlet için neden önemlidir?

-Kadını gülmeyen bir evin yüzü gülmez huzuru olmaz,

-Kadını mutlu olmayan ülkenin çocuğu mutlu olamaz,

-Kadını (çocukları) mutlu olamayan bir ülke, mutlu-üretken insanlara sahip olamaz.

Çocuk neden bir devletin geleceği, sağlıklı ve uzun yaşamasının garantisidir?

-Çocukları kazanırsanız ancak geleceği kazanırsınız.

-Sorunlu bir ailede büyüyen, dayak yiyen bir çocuk özgüvenini kazanamadığı gibi insanlardan nefret etmeye başlar, en önemlisi çocuklar insan yanını geliştiremez.

-Nefret duygularının beslediği çocuklar kendisi, çevresi ve toplumu içten içe yakmaya başlar ve bir dış düşmana ihtiyaç duymadan kendisini-ülkesini yokeder.

Kadınlar için eğitim neden daha önemlidir?

-Eğitilmiş bir anne eğitilmiş çocuklar;

-Eğitilmiş çocuklar, “Sağlıklı Birey”ler,

-Sağlıklı bireyler, güçlü milletler,

-Güçlü milletler, güçlü devletler kurarlar.

Bu bakış açısı ile :

Eğitimli anneler güçlü bir devlet derecesindedir.

Gelişmişlik ve Nitelikli Eğitim kadına ve çocuğa şiddeti engelleyebilir mi?

-Amerika’da çocuğa kötü davranma konusunda bir araştırma yapılır. Yapılan araştırmalar, çocuğa kötü davranmanın hayret edilecek kadar yaygın olduğunu gösterir.

-“Aç bırakılan, dövülen, cinsel bakımdan kullanılan, sigara ve demirle yakılan ve karanlıkta elbise dolabına kilitlenen çocukların sayısı oldukça yüksektir.

-(Amerika’da Çocuğa Kötü Davranma Ulusal Merkezi rakamlara göre) ; ABD’de yılda bir milyona yakın çocuğa kötü davranılır. Bunların 200,000’e yakın bir kısmı bedensel olarak aşırı kötü davranışa maruzdur. 100.000 kadarına cinsel olarak kötü davranılır. Ve geri  kalan kısmı ise, ana  babadan hiç ilgi görmez, bakımsız sokağa bırakılır… Bu anlamda Amerika’da 18 yaşının altındaki her 40 çocuktan birine kötü davranılır. Araştırmalar kötü davranmanın azalmayıp, gittikçe arttığını göstermektedir..

Bunlardan anlaşılan, Kadınlara/Çocuklara kötü davranmak, Amerikalıların veya Türklerin değil insanlığın meselesidir.

Kısa bir girişten sonra Kadın ve Boşanma konusu (Alıntılar, Amerika ve ülkemizdeki araştırma sonuçlarıdır)

-“Kadınlar (örtülü baskılarının sonucunda) erkekte bir değişime etki edemediğini hissettiğinde,” Beni hiç dinlemiyorsun-anlamıyorsun “veya” özürleriniz boş ve hiçbir anlam ifade etmiyor “gibi ifadeleri dinlemeye başlıyoruz” dedi…Sonunda kadınlar ilişkiden vazgeçip bir çıkış yolu aramaya başlıyor çünkü artık kalmak bir seçenek değil. “(Amerika’dan)

-“Çok uzun süre evli olan kadınların boşanmak istedikleri süreçte kendilerini duygusal olarak bağlı hissetmediklerini anlatırlar. Bunun aslında, kadınların evliliklerinden ayrılmanın bir numaralı nedeni olduğunu söyleyebilirim… Özellikle bu tespit/mesele mutsuz bir eşi (başka) bir ilişki yaşamak ve mutluluğu başka yerde aramak için daha savunmasız kılıyor.” (Amerika’dan)

-“Kadın, (erkeği etkileyemediğini düşündüğü andan itibaren) Boşanmanın kendilerini yeniden başlatmanın tek yolu olduğu noktası olduğunu düşünmeye başlar…”

-“Kızgınlık, kırgınlık nerede ise tedavisi imkansız can sıkıcı yorumlar olarak birer evlilik katilidir…

Kadınlar, evlilik örtüsünün altında seçtiğimiz kişiyle ya da ruh eşiyle gerçek ve çılgın olmanın güvenli olduğu düşünür ve evlilikte yakınlık ve hassasiyet ararlar. Bağlı duyguya ulaştığında ve “yanlış” yanıtla karşılaştığında, (O an orada ileride örülecek duvar için) bir tuğla bırakır. Sonraki günler ilişkiler arasına bırakılan ilk tuğla ile duvar örülmeye başlanır…”

-Evliliğe mikroskop altında bakmak çok sayıda ihlali ortaya çıkarmaktadır. Evin bakımına yardım etmiyor. Çocuklarıyla ilgilenmiyor, Hediyeler almıyor. Onunla (eşiyle) vakit geçirmiyor. Onu dinlemiyor. Onunla hiç bağlantı kurmuyor.” Sonuç olarak, (ileride kullanmak üzere bahaneler aranırken) evlilik boş gelmeye başlıyor… Evliliğin düzeltilmesine (karşılıklı) direnilirken bu noktadan sonra (Kadın) boşanmanın tek yol olduğunu düşünülmeye başlanıyor. Bu tespit, “boşanma” sözcüğünün konuşmalara başlatıldığı kilit nokta…

– (Eşler) Kendini daha tembel ve bencil görebiliyorlar mı?

-(Eşler Karşıdan) Düşünce veya alışkanlıklarda bir değişiklik beklerken, kendisi ne yapmaktadır?

Yukarıda yazılanlar hepimizin kıyısından, köşesinden bildiğimiz meseleler

-Peki, çoğu kadının (günümüzde tüketim alışkanlıklarının körüklenmesinin de bir sonucu olarak) her şeyin en iyisini istemesi, ona ulaşamadığında ayak sürümesi neden dile getirilmez….

– Evlenirken kafasında (Hayali ve yaşamla bir ilgisi olmayan) Erkek-Kadın imajı ile evlenen, beklentilerine kavuşamayınca da gittikçe (Çevrenin etkisi ile de kendini doldurarak)  gerilen, hayal kırıklığına uğrayan  kadın, sanılıyor mu ki, boşanma aşamasında danışmanlarına, avukatlarına ve mahkemeye bunları anlatmaktadır?

-Peki, Kadın/Erkek (işine gelmediği için) bunları anlatmıyor da , karşısındaki danışman, avukat ve mahkeme bunları bilmiyor mu?

-Herkes yaşam tiyatrosunun sahnesinde rol kesmekte, muhataplarına “pozitif ayrıcalık” adına başlarını mı sallamaktadır?

Devam edecek…

Dürüstçe meseleler ortaya konulmadıkça tedavisi mümkün olmayacak ve yara giderek kangrenleşerek; evlilik batıda olduğu gibi ülkemizde de bitecek , özellikle nitelikli insanlar evlenmeyecek, (evlenmeden) birlikte yaşamaya başlayacak, mahkemelerin, avukatların bu konuda işleri azalarak sonlanacaktır.

www.canmehmet.com

Resim: Tarafımızdan hazırlanmıştır.

ABD Ortadoğu’dan çekilecek, AB şimdilik ikiye ayrılacak, Türkiye Avrupa’nın lideri olacak

 

Başarılı olmak çok kolaydır.” Başarılı olmak için seçiminizi yaparsınız ve bedelini ödersiniz.” Hepsi bu kadar.

 

Batının Türkiye’yi bir yandan tekmelerken diğer yandan desteklemesi, herhalde tarihin batıdan aldığı garip intikam olmalı.

Peki, ABD ve AB (Hatta) Rusya bizi neden desteklemek zorunda kalmıştır?

Avrupa Birliği’nin kuruluşunda : Avrupalı devletlerinin kendilerini ABD ve Rusya’ya karşı koruma niyeti olsa da, AB’nin ; ABD-NATO tarafından desteklenmesinin arka planında, Rusya’ya karşı tampon olma görevi olmalıdır.

Ancak bu tampon olma görevi anlaşılan sürdürülemeyecektir. ABD’de belki bu yüzden bölgeden çekilme düşüncesini hızlandırmaktadır.

ABD kendi bölgesine dönecektir. Çünkü bunu ekonomik olarak sürdürmesi pek mümkün değildir.

ABD’nin desteklemediği bir AB’nin yaşaması kolay değildir. AB ilk planda en az iki gruba ayrılacaktır.

Dün sadece ABD’nin ve Rusya’nın kontrolünde olan Nükleer Teknolojiye bugün birçok devlet sahiptir.

Bu manada Batının hem ekonomik üstünlüğü dozunu artırarak zayıflamakta hem teknolojik üstünlüğü kaybolmaktadır.

Bugün Dünya üzerinde dün olduğu gibi bugün bir “Mutlak güç” Devlet kalmamıştır.

Bunun uluslararası anlamı : Yeni cephelerin oluşturulması ve herkesin kendi cephesinde en güçlüleri toplaması, toplayacak olması gereğidir.

Bu pencereden bakıldığında, 2023 Türkiye’si ; dostluğu kazanılması gereken lider ülkelerin başında geldiği açıkça görülmektedir.

Osmanlı/Türkiye, I. Dünya Savaşı’nın sonuçlarına göre, kök ve büyük dalları budandı açık ifadesi ile, “ehlileştirildi” veya etkisizleştirildi.

Bu süreç Erdoğan Hükümetleri ile birlikte değişmeye başlandı ve Türkiye kendi yolunda yürümeye başladı.

-Peki, Boğazların Efendisi!” Osmanlının mirasçısını (Takipçisini) kendi başına bırakırlar mı?

-Eğer, “70 sente muhtaç” iseniz bırakmazlar. Peki, ne zaman rahat bırakmaya başlarlar?

Hedeflerinize ulaşacak araçlara sahip olursanız.

-Nedir bunlar?  İhtiyacımız olan askeri ve sivil yüksek teknoloji-Teknolojik araçlar

*

Türkiye’nin kontrollü güç olması için tüm imkanlar kullanılır. Kullanılır da Batı bu amacına ulaşabilir mi?

“..Soru: …CIA Türkiye’den, Erdoğan’dan ne istiyor?

Erdoğan, AKP sadece birer sembol, tıpkı diğer ülkelerdeki kukla hükümetler gibi, Obama gibi, George Bush gibi. Asıl önemli olan, bu sembolleri yönetmeye çalışan güç, yani CIA, yani ABD Silah Sanayi. CIA’nın yapmak istediği, sözkonusu hangi ülke ise, onu tamamen kontrol altına almak, iç ve dış politikasını yönetmekti. Ki son derece düzgün bir şekilde çalıştı bu sistem uzun seneler. Diledikleri kukla hükümeti getirmeyi ve uzun süre hükümette tutmayı başardılar.

CIA’nın planı, Türkiye’yi bir model ülke olarak kullanmak ve diğer ülkeleri de aynı şekilde hizaya getirmekti. Ilımlı İslam projesini Orta Doğu’da uygulamaya geçirmekti. Erdoğan ve Gülen, daha doğrusu CIA arasındaki sorun, bu planları aksatıyordu. CIA, Erdoğan’ın kontrolünü kaybediyordu, Bu arada Gülen’le hiçbir sorunları yoktu. Gülen iyi bir uşak olmuştu, emirleri harfiyen uyguluyordu.

Erdoğan, CIA ile sorunu daha da büyütmek için rest çekti. Boyun eğmeyeceğini göstermek, bir mesaj vermek için

-“Milyarlarca dolarlık silah alımlarını ABD ile değil, Çin’le yapacağım“ dedi.

…İşte bu, NATO ve ABD Silah Sanayiini çileden çıkardı.

Ve Erdoğan daha da ileri giderek,

“…AB’ye girmek için yıllardır beklediklerini ve bunun gerçekleşmeyeceğini anladığını, bunun yerine Şangay Birliği’ne katılmak istediğini” söyledi.

Batı için yüz senedir kukla olan Türkiye, kukla oynatıcısına karşı, sahibine karşı isyana kalkmıştı. Batı, zorla kurduğu bu kukla düzenini, kolay yıktırmazdı.

İşte bunları yaptığınızda, son kullanma tarihiniz dolmuş demektir. Kim olursanız olun artık bitmiştir. Ve ABD’nin uygulayacağı cezanın diğer ülkeler için ibretlik olması gerekiyordu, çünkü bu durum başkaları tarafından örnek alınabilirdi, bu risk göze alınamazdı.

Erdoğan’a şu ihtimaller sunuldu, tabii bunları hiçbir yerde duyamazsınız;

1)Geri adım atacaksın. Herşeyi geri saracak, İsrail’le ilişkilerini düzeltecek, Çin’den silah almaktan vazgeçeceksin. Şangay’dan uzak duracaksın. Gülen’den özür dileyeceksin. Bu senin birinci seçeneğin.

2)Sessizce istifa edip gideceksin. Çünkü biz hali hazırda senin yerine gelecekleri belirledik…

3)Bunları kabul etmezsen, bizi bekle. Bu sana iki senaryo sunar;

a)Kaddafi gibi, Saddam gibi yokedilirsin, seni Taksim meydanında, Gezi Parkı’nda öldürürüz.

b)Mübarek gibi korkak bir şekilde teslim olabilirsin. Seni İngiltere’de bir hapishaneye atarız, yaşamının kalanını orda sürdürürsün…

Soru: Sizce Erdoğan’ın başına gelenler, Kaddafi ve Saddam’ın başına gelenlerle tıpatıp aynı mı olacak, yoksa biraz daha farklı bir versiyon mu göreceğiz burada?

Türkiye, Mısır ya da Libya’dan tamamen farklı bir ülkedir, dinamikleri çok çok farklıdır. Öncelikle, Türk insanı gerçekten de farkındalığı yüksek bir kitledir…

Burada bilinç düzeyi son derece yüksek bir halk kitlesinden bahsediyoruz. ABD’den çok farklı bir kitledir bu. Eğitimli ve düşünen insanların olduğu bir ülkede bu kadar kolay oyunlar sergileyemezsiniz, bu çok zordur.

Diğer bir fark da, Türk insanının aktivist yönü. Sokaklara inen, hakları için mücadele eden bir topluluktur Türkler… (1)

Yukarıda yazılanların hepsi denendi. Denendi ancak…

Peki, dün dilediklerinde darbe yaparak halkın tepesine çöken sömürgeciler ve yerli uşakları bugün neden başarılı olamadılar?

Halkımız, ihtimaldir ki, binyıllık deneyimin getirdiği basiret ve öngörü (ve sözlü kültür) sayesinde yüksek bilince sahiptir. Ne zaman nerede nasıl davranılacağını çok iyi bilmektedir.

Milli Mücadele’yi kazanan halkımız çıktığı yola kiminle devam etmiştir?

Bilenler bilmeyenlere söyleyebilirler?

Evet kiminle…

Sömürgeci veya adamları ile mi?

Kıldan ince manalar var kulağın eyle yakın…

www.canmehmet.com

Resim:

(1)Daha fazlası için bakınız: www.timeturk.com/tr/2014/02/27/cia-erdogan-i-neden-hedef-aldi.html

Sorgulatmayan eğitim anlayışı “Endoktrinasyon” bilinçli bir tercih, dayatma gereği midir? (5)

 

Küçük bir kızın ne kadar ince ve kibar davrandığını fark eder öğretmeni, “Böyle ince ve kibar olmayı kim öğretti sana?diye sorar. Hiç kimse. Bu bizim ailenin kanında var,” diye yanıtlar kız…Bir ailenin çocuğuna verebileceği en büyük hediye kökleridir. (1)

“Çocuklarımıza iki şeyi miras bırakmak isteriz: Birincisi kökleri, ikincisi (özgüven, uçmak için) kanatlarıdır. (2)

Eğitimin tek bir amacı olmalıdır. (davranış ve anlayışıyla) İnsan olmak, insana (canlıya) saygı göstermek.

“Gerçek hediyeler pahalı mücevherler değildir; mücevherler ancak özür dilemek için verilen hediyeler olabilir. Yeterince vakit ayırmadığımız insanlara bunu telafi etmek için çoğunlukla hediyeler veririz. Oysa gerçek hediye, insanın kendinden bir parça vermesidir. “ (3)

İnsan kendisinden ne verebilir?

Samimiyet, dürüstlük, kararlılık, sorumluluk ve kişisel çıkarı için insani değerlerini satmamak değil, pazarlık konusu dahi yapmamak.

Çocuklar bizden bekledikleri : (bizim inanmadığımız için uygulamadığımızı) boş sözleri duymak, onlara nasihat etmek değil, günlük yaşantımızla onlara örnek olmaktır.

Eğitim, bir davranış şekli, modeli, tarzıdır. Ve çocuklar bunu büyüklerini, çevreyi izleyerek öğrenirler.

Bakınız bu noktada Sokrates ne demektedir : Yurttaşlarım, niçin daha fazla servet elde etmek için her taşı kaldırıp altına bakıyorken, bütün servetinizi bırakacağınız çocuklarınızla bu kadar az ilgileniyorsunuz ? (4)

Işığı Yanan Evler..

Tıp fakültesini yeni bitirmiş, pratisyen hekim olarak ilk görev yaptığım yere, Konya’ya bağlı bir beldenin sağlık ocağına gitmiştim. Gençtim, bekârdım. Küçük bir beldeydi gittiğim yer.

İlk gece bir eve misafir olmuştum. Tren istasyonunun hemen yanında bir evdi. Akşam yemeğinden sonra çaylarımız gelmiş, sohbetler edilmişti. Üzerimde yol yorgunluğu, geldiğim yeni yerin yabancılığı vardı. Saatler ilerliyor, ağır bir uyku beni içine çekiyordu. Ev sahibine bir şey de diyemiyordum.

Bir müddet daha geçti; yine bir hareket yoktu. Evin büyüğü olan Hacıanneye sıkılarak:

-“Anneciğim, sizin buralarda kaçta yatılıyor?” dedim. Hacıanne:

-Evlâdım treni bekliyoruz. Az sonra tren gelecek, onu bekliyoruz” dedi. Merak ettim, tekrar sordum:

-“Trenden sizin bir yakınınız mı inecek ?” Hacıanne:

-“Hayır evlâdim, beklediğimiz trende bir tanıdığımız yok. Ancak burası uzak bir yer. Trenden buraların yabancısı birileri inebilir. Bu saatte, yakınlarda, ışığı yanan bir ev bulmazsa, sokakta kalır.

Buraların yabancısı biri geldiğinde, “Işığı yanan bir ev” bulsun diye bekliyoruz.”

Konya Ovası’nda, ya da bir başka yerinde Türkiye’nin, trenden inen yabancılar için “ışığı yanan evler” yerinde hâlâ duruyor mudur?

Yabancılar, yorgun bedenlerini yün yataklarda dinlendirmeye devam ediyorlar mı?

Aç bir köpeğin önüne bir kap yemek bırakan kadınlar yaşıyorlar mı?

Kuşlara yuva yapan mimarlar sahi şimdi neredeler?

Bu güzel insanlar, atlarına binip gitmişler.

Bizler, atlarına binip giden güzel insanlara sahip bir medeniyetin yetimleriyiz.

Çekip gidenlerin doldurulmamış boşluklarında savrulup duran yoksullarız.

Şâir öyle diyordu:

“Güzel insanlar, güzel atlara binip gittiler.”

Şimdi bu güzel insanlar, neden ve nasıl atlarına binip gittiler?

Onları ne yıldırdı da bir daha dönmemek üzere, sessiz sedasız gittiler?

Ey güzel yurdumun güzel insanları! Neredesiniz? (5)

*

Endoktrinasyon

…’Öğreten devlet‘ kavramından daha önce söz etmiştim. Ulus devletler, kurulduklarından beri ulaşabildikleri bütün vatandaşlara kendi kurguladıkları şekliyle nasyonalist ideolojiyi zerk ediyor.
Endoktrinasyon süreci ilkokulda başlıyor. Törenlerde ve derslerde aynı şeyler, aynı bakış açısıyla bir öyle, bir böyle anlatılıyor.
Öğrencilerin nasyonalist ideolojiye, kompozisyonlar yazarak, resimler yaparak, şiirler ezberleyerek, marşlar okuyarak katılmaları sağlanıyor.
Böylece ideoloji dışarlıklı kalmamış, tam tersine içselleştirilmiş oluyor. Bir lezzet haline geliyor.
Yani ideoloji, nutuk atmakla yetinmiyor, kişiyi de oyuna katıyor. (6)

“…Kitleleri  önceden  belirlenmiş  bir  kalıba  sokmak  ve  bu  şekilde  herkesin  aynı  zihniyet  doğrultusunda  düşünmesini  temin  etmek  isteyen  bütün  siyasi  iktidarların  dikkate almak  durumunda oldukları  kimi  gerçeklikler  vardır…

Başlangıçta  boş  bir  sayfa  (tabula  rasa)   hükmünde  olan  insan  zihninin  kimi  değer  yargılarıyla  şekillendirilerek  dünyayı  belli  bir  zihniyetin  içerisinden  algılayacak  hale  getirilmesi kabaca   “ideolojik  eğitim”  olarak  günlük  dile  çevrilebilecek  olan  “siyasi  sosyalizasyon”…

MODERNİTE, ULUS-DEVLET, MİLLİYETÇİLİK

“Çoğu medeniyet korkaklık üzerine kurulmuştur. Korkak olmayı öğreterek medenileştirmek epey kolaydır. Cesaret standardını düşürürsün. İstekleri sınırlarsın. İştahları denetim altına alırsın. Ufkun etrafını çitle çevirirsin. Her faaliyet için bir kanun yaparsın. Kaosun varlığını inkar edersin. Çocuklara bile yavaş yavaş nefes almalarını öğretirsin. Evcilleştirirsin.” Frank Herbert

Genel Bir Değerlendirme

1920”li yılların başlarında yeni bir devlet ilanında bulunan kadro,takip eden yıllarda da ilan edilen Türkiye Cumhuriyeti”ne göre vatandaşlar üretme gayreti içerisinde oldu. Bu gayretin, İsmet Paşa”nın şu sözlerinde ifade bulduğu söylenebilir: Biz açıkça milliyetçiyiz. … ve milliyetçilik bizim yegane birlik unsurumuzdur. Türk ekseriyetinde diğer unsurların (etnik toplulukların) hiçbir nüfuzu yoktur. Vazifemiz Türk vatanı içinde Türk olmayanları behemehal [her halde] Türk yapmaktır. Türklere ve Türklüğe muhalefet edecek anasırı [etnik toplulukları] kesip atacağız. Ülkeye hizmet edeceklerde herşeyin üstünde aradığımız Türk olmalarıdır.

…Örneğin, Mahmut Esat Bozkurt bizzat Mustafa Kemal tarafından Atatürkçü devrimlerin hukuk tarihini yazmak ve 1934 – 1935 ders yılında İstanbul Üniversitesi”nde verilecek “İnkılap Dersleri”nde anlatmakla görevlendirilmişti.

Bozkurt, Atatürk İhtilali adıyla kitaplaştırdığı bu çalışmasında, İsmet Paşa”nın sözleri ile aynı doğrultuda olan şu ifadeleri kullanmıştı: “Yeni Türk Cumhuriyetinin devlet işleri başında mutlaka Türkler bulunacaktır. Türkten başkasına inanmayacağız.”

…Mahmut Esat Bozkurt”un 17 Eylül 1930 (1930 Ağrı İsyanından hemen sonra ve 1931 seçimlerinden önce) Adalet Bakanı sıfatıyla kendi seçim bölgesi içinde yer alan Ödemiş”te halka yaptığı konuşmada söyledikleri…

C.H. Fırkasındanım, çünkü bu fırka bugüne kadar yaptıklarile esasen efendi olan Türk Milletine mevkini iade etti. Benim fikrim, kanaatim şudur ki, dost ta düşman da bilsin ki bu memleketin efendisi Türk’tür. Öz Türk olmıyanların Türk vatanında bir hakkı vardır, o da hizmetçi olmaktır. Köle olmaktır. Dünyanın en hür bir memleketindeyiz. Onun adına Türkiye diyorlar. Meb’usunuzun samimi kanaatini söylemesi için bundan daha müsait yer bulunamazdı. Onun için duygularımı saklıyamıyacağım…” (Bozkurt, Mahmut Esat. 1940. Atatürk İhtilali İstanbul: Kaynak Yayınları) (7)

*

Diziyi sonlandırırken önceden yazdığımız bir kez daha tekrar edilirse:

Neyin nereden ve niçin geldiğini sorgulamayan bir toplumun, okuyarak ve anlayarak bir ilmi geliştirmesi, ileriye taşıması ham hayaldir. Einstein, ‘Evrende en büyük ziyan, sorgulama yeteneğini yitirmiş bir beyindir.’Diyerek, sorgulamanın, ilmi gelişmedeki vazgeçilmezliğe işaret eder.

Eğer bir olayı-konuyu (özellikle “ama”larla)  sorgulatmıyorsanız : Ne neden matematikte başarısız olduğumuzu kavrayabiliriz, ne de rekabetçi toplumlarımız kadar (en azından şimdilik) ilmi gelişme sağlayamadığımızı.

www.canmehmet.com

Resim: Web ortamından alınmış tarafımızdan düzenlenmiştir.

Kaynaklar:

(1-3-4)“Kazanan Sen Ol”, SHIV KHERA

(2) Sudan atasözü

(5) Prof. Dr. Saffet Solak’ın hatırasından….

(6) yazının tamamı için bakınız: http://www.sabah.com.tr/yazarlar/akoz/2009/10/25/baris_isteyenler_kizgin_turklere_anlayis_gostermeli

(7)ENDOKTRİNASYON ve Türkiye’de Toplum Mühendisliği, SERDAR KAYA

Düşünme tembelliği nedeniyle Matematiği bir kâbus yapan ezberci eğitim neyin gereğidir (4)

 

Bilgi, kendisinden yeni bilgiler üretilirse bir değer kazanmaktadır. Düşünen ve düşünerek üreten insana yakışan da budur.

 

Eğitim ve öğretim farklıdır. Eğitim, suyun akabildiği bir yatak, öğrenim : hayatımızı nasıl kazanacağımızın ve kazandıklarımızı nasıl yaşayacağımızın hazırlığı ve cevabıdır.

Bilgiyi edinir ve onu özümseyerek ondan yeni bilgiler üretemezseniz, “Bilgi Denizi”nde boğulursunuz.

Okuduğunuz bin kitaptan, kendinize göre (anlayışınıza göre) bir sonuca gidemiyorsanız, o kitapların değeri, sizin için kağıt ve mürekkepten fazlası değildir.

Sorgulamadan kabullendiğimiz her bilgi, sizin hafızanızı, bir bardak suyun rengini değiştiren bir damla mürekkep misali sislerle-ama’larla kaplayacağını bilmelisiniz.

Ezberci eğitim, sorgulatmaz ve üzerinde düşündürmez. hatta bunu yasaklar.

Sorgulamayan ve üzerinde düşünmeyen bir kişinin (edindiği bilginin) değeri, resim çekerek arşivleyen bir makineden öte değildir.

Neden kitap okumuyoruz?

Kitap okuma alışkanlığı aileden kazanılır.

Özellikle baba kitap okuyorsa çocuklarda okuma arzusu yeşerecek;

Anne-Baba birlikte kitap okuyorsa çocuklar ancak okuma alışkanlığı kazanacaktır.

Ve okuduklarımızı neden sorgulayamıyor, sorgulayanları tekmekliyoruz?

Fransız devrimini bir cümle ile tanımlamak gerekirse bu herhalde, insanların kendilerinin Din değil, Hukuk kuralları’na göre yönetilmelerini istemeleridir.

Aramızda kaç kişi Fransız devrimlerini ve devrimleri getirdikleri, sonuçları ile sorgulamıştır?

Aydınlanma Çağı’nın sloganı, sorgulamak değil midir?

Öyle ise, sorgulanmayan bir düşünce ve eylemin doğru olduğunu nasıl anlarsınız?

‘Kavun gibi dibini koklayarak’ mı?

Sorgulama, aydınlanma ve Fransız Devrimi

-“İlk defa 18. yüzyıl sonlarına doğru Fransız Devrimi (1789) kilise karşıtlığı ile birlikte ulusalcı ideolojilerin ortaya çıkmasını sağladı.

-“Fransız Devrimi’ni körükleyen kilise karşıtı aydınlanmacı ideoloji, insanı evrenin merkezine yerleştirerek aklı yüceltti. Kilisenin, dinin kaderciliğine başkaldırdı…

-“Dinlerden bağımsız oluşan ideolojilerin ve laik düşüncenin yavaş yavaş gelişmesiyle en azından bir takım kişiler, kendilerinin bu dünyada Tanrının çizdiği kader çizgisi içinde yönetilmediklerini bunun yerine iktidarı eline geçiren güçlülerin adil olmayan bir şekilde yönettiği piyonlar olduklarını görmeye başlayacaklardı…”

-“Maximilien Robespierre liderliğindeki bu kişiler, karşı devrimlerin ancak devletin zor rolünü gerçekleştirmesiyle ortadan kaldırılabileceğini savunmaktadır.

-Amaçları bir dönemlik dikta yönetimi sonrası “Aydınlanma Çağı” felsefecilerinin öngördükleri doğal düzene ulaşmaktır.

“Jakobenizm, ideolojisini genel kitle ideolojisinden daha yeğ gören ve dikte yolu ile bu ideolojiyi kabullendirmeyi amaçlayan politik akım... Jakobenizm bir ideoloji değil yöntemdir.

-“İdeolojisini topluma benimsetmek isteyen herkes jakoben olabilir. Fransız Jakobenler ideolojilerini benimsetmek için devrimi tercih ettiklerinden karşıtları tarafından dayatmacılıkla suçlanmışlardır.

Fransız Jakobenlerin ideolojisi aristokrasi yerine cumhuriyettir.

“M.Kemal Atatürk, Türk Devrimi için altı okun üçünü Fransız İhtilalinden almıştır. Nedir onlar?

Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik (Ulusçuluk) ve Laiktir.

Diğer üçü de Bolşevik devriminden alınmıştır. Onlar da;

Halkçılık, ekonomide Devletçilik ve İnkılapçılık; yani Devrimcilik’tir.”

-“Hatırlatırım, dünya çapında şöhret salmış Harvard Üniversitesi’nde bir iktisat profesörü söylemişti: “

-Otuz yılımı yatırım, istihsal ve iktisadi gelişme meselelerine verdim ama sonunda şunu anladım ki bütün bu meseleler bir toplumun sosyal yapısı ile orada çarpışan fikirlere, karşılıklı menfaatlerle karşı karşıya gelince hiçbir sonuç vermez.

Bizim ekonomik dediğimiz meseleler aslında sosyal ve kültüreldir. (1)

Fransız devrim anlayışından beslenerek boy veren aşağıdaki akımlar hakkında da bilgi verilmektedir.

-“ Çağdaşlarının çoğu gibi Çar da, Paris’te Avrupa’daki bütün devrimci hareketlere esin kaynağı olan ve devrimci hareketleri kontrol eden merkezî bir örgüt olduğuna inanıyordu.” Sbornik Imperatorskogo Russkogo Istoricheskogo Obshchestva, III, 269. (2a)

-“Panslavizm, (Rusya’nın, özellikle Çarlık döneminde uyguladığı, Slav ırkından olanları kendi hakimiyeti altında toplama siyasetidir.) sözcüğünün ilk olarak Rusya’da değil, Slovak bilim adamı Jan Herkel’in 1862’de basılan, lingustik üzerine bir eserinde kullanılması da anlamlıdır. (2b)

-“Pantürkizm,(Turancılık, dünya üzerindeki tüm Türkleri tek millet olarak kabul edip tek bayrak altında birleştirme ülküsü.) Bu düşünce akımı,  Rusya’da 1905 Devrimi’nden önceki günlerde Azeri ve Tatar aydınları tarafından ortaya atılmıştır.

Bu akımın öncülerinden olan ve “Üç Tarzı Siyaset” adlı makalesi Türkçülük akımının manifestosu kabul edilen Yusuf Akçura, Osmanlıcılık ve İslamcılık akımlarına karşıdır. Mustafa Kemal Atatürk’ün çalışma arkadaşı olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin kültürel yapısının oluşmasında katkıları olmuştur.

Akçura’nın, Paris’te devam ettiği Siyasal Bilgiler Okulu’nda Türkçülük fikirleri olgunlaşır. Okulda, Albert Sorel gibi ulus öğretisinin üzerinde ısrarla duran profesörlerden ders almıştır.

1925 yılında Ankara Hukuk Mektebi’nde siyasi tarih dersleri vermeye başlayan Yusuf Akçura, Mustafa Kemal’in kültür ve politika danışmanı olarak çalışmaktaydı. (3)

Akçura,  “Kemalizmin İdeoloğu” olarakta anılmaktadır.

“Fransız Devriminin ardından hızla yayılmaya başlayan Ulusçuluk fikri Osmanlı’nın sonunu getirir.

Ulusçuluk akımı sanki,  Çok dilli, çok dinli, çok kültürlü ve çok uluslu Osmanlı İmparatorluğunu parçalamak için yazılmış  özel bir senaryodur.

Yakın tarihe meraklı olanlar hatırlayacaktır. Rusların ve Avusturya’nın kışkırtmasının yanında Fransız devrimi ile körüklenen milliyetçilik akımları, Balkanlar’da önce Sırplarla başlar, Yunanlı ve Bulgarlarla devam eder…(4)

Osmanlı bir tarafta Balkanlardaki halkların isyanları, diğer taraftan da Rusların açtıkları nedensiz savaşlarla uğraşır… Rusların o dönem sıkı dostları olan Fransızlarda boş durmaz,  onlarda Mısır valisi, Mehmet Ali Paşa’yı silah, para  ve subayları ile destekleyerek Osmanlıları meşgul ederler.(a.g.e)

Özetle, Avusturyalılar Sırpları, İngilizler Yunanlıları, Ruslar Bulgarları, Fransızlar Mısırlıları Osmanlıya karşı büyük desteklerle kışkırtırlar…

Gerçeğinde bir savaş, maliyet ve getirdiği yıkımlar nedeniyle bir devleti birkaç yıl geriye götürmektedir.

Osmanlının aşırı borçlanmasının, kalkınamamasının altında bunları da aramak gerekmektedir…Bunlar Osmanlıyı sona götüren yola döşenen taşlardır.

Acaba, Fransız ihtilalinin başkaca yıkımına, parçalanmasına neden olduğu bir devlet  var mıdır?

Çok ilginçtir, ancak yok gibidir.

Sanki Anası Fransız ihtilalini Osmanlılar için doğurmuştur!

-“8 Ocak 1918 Tarihinde ABD Başkanı Wilson, Mecliste konuşmaktadır. “Her halk kendini yönetmelidir.”

Biz burada mızıkçılık yaparak, ABD’ye sizin; İran, Afganistan, Irak, Şili, Arjantin, Vietnam, Afrika Ülkeleri, Birmanya ve Türkiye gibi özellikle gelişmekte olan ülkelerde ne işiniz vardı, darbelerle neleri hedeflemiştiniz? Demeyelim…

Oyunun adı, bazen Devrim, bazen  özgürlük, hürriyet, bazen de kimilerini diktatörlerinden kurtarmaktır…Yazılanların ışığı altında, “Arap baharı”nı değerlendirebilirsiniz.

Devrimler bugün çiçek açmış, sahte baharların müjdesini vermektedir!

“Aydınlanma Çağı” İddialara göre sorgulama ile başlamamış mıdır?

O halde, “Aydınlanma= Sorgulama” değil midir? Diğer bir ifadesi ile, sorgulama; aydınlanma, gerçekliğin anahtarıdır.

Şimdi Ezberci Eğitim’in (sorgulamamanın zararı) anlaşılmaya başlanmış mıdır?

Sorgulama yoksa ortada gerçeklere açılan bir kapı da yoktur.

Özetle:

Sorgulatılmayan her bir bilgi dayatmadır.

Dayatma olan bir ortamda da düşünme tembelliği başlar.

Düşünme tembelliği olan yerde ne bir matematik sevdalısı olur, ne de ilmin aşığı.

Devam edecek

Resim:tarafımızdan hazırlanmıştır.

Kaynaklar:

(1)“Osmanlı’dan günümüze kimlik ve ideoloji”, Prof. Dr. Kemal H. Karpat

(2)“Doğu Sorunu, Uluslararası İlişkiler Üzerine Bir İnceleme”, Prof. Matthew Smith Anderson

(3) http://www.atam.gov.tr/index.php?Page=DergiIcerik&IcerikNo=1196

(4) “Büyük oyun”, Prof. Niyazi Karaca. “Doğu Sorunu“, Prof. Matthew Smith Anderson,

Neden sorgulayan özgüveni yüksek bir nesil yetiştiremedik? Ezberci eğitim dayatma mıdır (3)

Çocuklarımıza verilen “EĞİTİM” gerçeğinde bir, “DÜŞÜNCE BİÇİMİ”dir.  “Başarılı ile Başarısız insanı ayıran ince çizgi, sadece farklı bir BAKIŞ AÇISI‘dır.

 

 

Dünya üzerinde bizim kadar akıllı, basiretli ve girişimci bir halk daha yoktur. Pasifleştirilme adına bu yanımız bilinçli olarak köreltilmiştir. Buna verdiğimiz bir örneği tekrar ederek kaldığımız yerden devam ediyoruz.

…Türkiye’ye bakın, beğenmediği hükümeti halk geri yolluyor, başkasını seçiyor, demokrasi bu, hiçbir İslam ülkesinde bu yok. Demokrasi, bir de tabii tarihten gelen de bir Avrupalı olmak var, yani 700 sene sen Avrupa’dasın, bana bir tarihçi söylemişti Almanya’da çok iyi bilen, “Türk nüfusunun yüzde 30’u Balkan kökenlidir dedi, doğrudur.

Biz ordumuzu Yeniçerilerden kurduk, Yeniçeriler kimlerdi, 7 yaşına gelmiş Hıristiyan çocuklarıydı, milyonlarca, ne oldu bunlar, İstanbul’a geldi, Adana’ya geldi, Türk hanımla da evlendi, kimisi Boşnak’tı, kimisi Hırvat’tı, onun için dikkat ederseniz biz Avrupa’da olmayan bir insan yapımızda var, biz İmparatorluğun arkası olduğumuz için Hırvatistan’dan Hindistan’a kadar 70 tane millette burada karışmış. Tabii Türk en güçlü element olmuş içinde, dolayısıyla Osmanlı İmparatorluğunu kurmuşuz.

...Bir taraftan tabii Rusya’nın yanında Avrupa ile bütün enerji kaynakları arasında olan bütün transit yolları bizden geçiyor. Hele bu “Nabuka Projesi” gerçekleşirse ki gerçeğe değinelim Türkiye enerji açısından da anahtarı elinde olan bir ülke olacak, bunun Avrupalı farkında…

Geçenlerde bir toplantıda çok doğru, biraz espri ile bir Alman anlattı…

-“ben Türkleri çok seviyorum, ama biz Türklerle baş edemeyiz, anlayan çok insan var, çok çalışkanlar, çok yaratıcılar, çok dinamikler ve çokta güce dayanan insanlar, Avrupalı böyle olamaz” dedi.

Dikkat ederseniz buraya geliyor, bir manav dükkânı açıyor, bir de bakıyorsunuz 10 tane, 20 tane manav dükkanı oluyor, dedi. Adam Cumartesi çalışıyor, Pazar çalışıyor, sohbeti güzel.

Geçenlerde ben Viyana Kayserili bir manavla tanıştım, manav olmuş, adamın aklına gelmiş ben karpuz satacağım Viyana’ya diye, bir kamyon kiralamış beş sene önce, bakın şimdi bir mukayese ediyorum şimdi; adam alıyor halden karpuzları topluyor, atıyor kamyona, tam gaz gidiyor, arabada uyuyor, Viyana pazarına, Viyana’da satıyor karpuzlarını alıyor parayı cebine dönüyor, bir kere daha gidiyor. Dedi ki, Abi, önce bir kamyonla başladım kira, sonra satın aldım, şimdi 17 kamyonum var”.

Yalnız Viyana değil, Stockholm’den tutundan, Münih’e kadar satıyormuş,

-“abi bir teşkilat kurdum, 100 kişi yanımda çalışıyor” dedi, nerelisin dedim, işte Kayseri’nin bilmem ne köyünden dedi. Arkadaşlar Avrupalı böyle değil, ben içlerinde yaşıyorum. Şimdi Avrupalı o kamyona bindiği zaman 8 saati bir dakika geçerse mesai diyecek duracak, ondan sonra diyecek ki işverene “ben burada yatmam, dört yıldızlı otel istiyorum” diyecek, gidecek dinlenecek, o Viyana ile İstanbul arasında bir tur atar ve patrona öyle bir fatura çıkarır ki, patron “ben bu işin altından kal(ka)mam” der, bu adam iki-üç sefer yapıyor ve kamyonunda uyuyor, işte Türk insanı bu.

Bana dedi ki, ben bundan korkuyorum, bu her tarafı istila ediyor kelimesi doğru değil, öyle gün gelir ki hâkim olur her tarafa” dedi.

Bugün Almanya’daki istasyonlardaki gazeteciler, zerzevatçılar, manavlar, yüzde 95 Türklerin elindedir. Gidin bugün bir Alman manava rastlayamazsınız, bunlar işçi olarak giden insanlar ve onların çocukları. Bizler çok güçlü ve dinamik bir milletiz, bir de dikkat edin hiçbir ülke bizi işgal edemedi, işgal etmeye kalkanlarında ağzının payını verdik.

Geldiler İstanbul’u işgal ettiler, dört sene sonra Atatürk’ün büyük lafı, “geldiği gibi giderler”. Bütün Müslüman dünyası koloni oldu, kendine güvenen, Orta Asya’dan gelip de Viyana’ya kadar güçlü olan, o yüzden Almanlar, Avrupalılar bunun farkında.

Onun için genç, tabii eğitilmesi gereken, böyle bir toplum Avrupa için sağlık aşısıdır. Ben Türkiye’nin geleceğini çok parlak görüyorum, inşallah iç darbelerle şunlarla bunlarla, demin dediğim ideolojik görüşler bu gelişmemizi durdurmaz, Türkiye çok iyi yerlere gidiyor.

30 sene önce Almanya’dan buraya her işçinin sırtına yüklediği televizyonları bugün biz yapıyoruz, Almanya’da 100 televizyonun 40’ını Türkler yapıyor, beyaz eşya elimize geçti. Biraz daha yaşlılar bilirler, bu ülke 50 sene önce toplu iğne yapamıyordu, bakın İstanbul’daki vitrinlere, Avrupa’da bile yok, kendimize güvenelim, ben o mesajı veriyorum güvenelim kendimize.

…NATO’nun ismi biliyorsunuz “North Atlantic Treaty Organization”, “Kuzey Atlantik Birliği” şeklinde, o zamanda yine bu Fransızlar, Hollandalılar diyor ki, “yahu Türkiye müracaat etti ama alamayız”, neden, “ne zamandan beri Türkiye, Kuzey Atlas Okyanusu etrafında”, Amerika diyor ki, “bizim istediğimiz yerde, bizim ihtiyacımız var, onların da bize ihtiyacı var” deyip şak diye alıyorlar.

Onun içinde biz Müslüman toplumuz, fakirmiş, inanmayın bunlara, 10 sene sonra, 15 sene sonra Akdeniz’de Çin denizaltıları dolaşmaya başlarsa, İran’ın elinde Atom Bombası olursa filan, bize öyle bir ihtiyaçları olur ki…” (1)

İçerikte vurgulanan nedir?

– ….Orta Asya’dan gelip Viyana önünde çadır kuranların çocuklarının doğru eğitilmesi durumunda bu gençler, hem “Avrupa için sağlık aşısı”, hem de Türkiye’nin geleceği için parlayan yıldızlar olacaktır…

Bu gençlik yakın tarihe kadar ne yapmaktadır?  Gelişmiş batılı ülkelere işçilik değil mi?

Nerede: Çanakkale, Kut’ül amare, Milli Mücadele, (Gazi) Antep, (Kahraman) Maraş;

Nerede: Dönemin dünyanın en güçlü devletlerine,  tüm kıstırılmış, imkansızlıklarına karşın asla teslim olmayan ruh?

Evet… nerede, 20’li yaşlarda yeni bir çağ açan Fatihlerin ruhu?

Nerede mi?

Bunu ve nedenlerini tek tek sıralayacağız. Öncelikle deışığı sönmeyen evlerden?

Devam edecek

Ezberci Eğitim veya  Endoktrizasyon’un arkasında yatan nedir?

 www.canmehmet.com

Resim:

(1)  “TÜRKİYE AB İLİŞKİLERİ Avrupa Birliği’ndeki Son Seçimlerin Türkiye Açısından Değerlendirilmesi, Vural ÖGER  Alman Sosyal Demokrat Partisi milletvekili ve Avrupa Parlamentosu Dışişleri Komitesi Üyesi’ne aittir. Konuşmanın tamamı için bakınız:

http://www.rekabet.gov.tr/File/?path=ROOT%2F1%2FDocuments%2FPer%25c5%259fembe%2BKonferans%25c4%25b1%2BYay%25c4%25b1n%2Fperskonfyyn112.pdf

Sorgulayan, matematik sevdalısı bir neslin yetişmesine imkân vermeyen ezberci eğitim neyin eseri (2)

Neyin nereden ve niçin geldiğini sorgulamayan bir toplumun, okuyarak ve anlayarak bir ilmi geliştirmesi, ileriye taşıması ham hayaldir. Einstein, ‘’Evrende en büyük ziyan, sorgulama yeteneğini yitirmiş bir beyindir.’’ Diyerek, sorgulamanın, ilmi gelişmedeki vazgeçilmezliğe işaret eder.

Ezberci Eğitim Modeli ve gereği:

Siz bir tarih öğretmeni olsanız:

– Öğrencilerinize olayların tarihlerini mi öğretirsiniz, yoksa bir olayın neden ve sonuçları hakkında akıl yürütmesini mi?

-Hımmm…. Elbette bir olayın neden sonuçları hakkında akıl yürütmesini.

-Peki, bizdeki öğretim sistemi bu anlayışla mı yürütülmektedir? Örneğin: Çok fazla ileriye gitmeden, Milliyetçilik veya Tek Parti yönetimini sınıfınızda öğrencilerinize sorgulatabilir misiniz?

-Sorgulatamazsınız değil mi?

-Peki, Neden?

Size yararlı olan bilgi, sizin araştırarak ve sorgulayarak elde ettiğiniz (size kalıcı olarak yararlı) bilgidir.

Kitap okuyan bir insan öğrendiklerini sorgulayacak ve sorguladığı ölçüde araştıracaktır. Kitap okumanın önemi buradadır.

“Neyin nereden geldiğini, niçin geldiğini, neleri kapsadığını sorgulayan toplumlarda okumanın ve bilimin geliştiğini çok rahat görebiliriz.”

Antik Yunan düşünürlerinden Sokrates, öğretmenlere: öğrencilerine bir şey öğretmenin ötesinde onlara düşünme alışkanlığı kazandırmalarını öğütler.

Öğrenmeye giden yol düşünmekten geçmekte değil midir?

“Düşünen insan öğrenir.”

Bu nedenle cehaleti besleyen en büyük kaynak, ezbere dayalı bilgidir.

Devam edecek

-Ezberci eğitim (bir düzenin devamı için) dayatma mıdır?

-Gerçeğinde yenilenmeyen bir sistem eskimekte, değerini kaybetmekte değil midir?

-“ENDOKTRİZASYON” ifadesini evvelce duymuş muydunuz?

Ezberci Eğitim, şartlandırmanın, Toplum Mühendisliği’nin gereği midir?

www.canmehmet.com

Resim: http://www.thealphaparent.com/2014/05/sleep-training-and-learned-helplessness.html alınmış, yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.