Referandum neden hem CHP’yi hem de Cumhuriyeti kurtaracaktır: CHP, Ne Osmanlı ne Fransız Aydınlanması peşindedir (3)

canmehmet söz

 

CHP’li Yöneticiler ve Aydınlar, CHP’nin halkın dönüştürülmesinde Fransız Devrim anlayışını örnek aldıklarını iddia ederler. Ancak, bu iddialar aşağıdaki açıklamalarda da görüleceği üzere çok doğru değildir.

Kaynak 1: İslam’a Karşı Laiklik, Fransız (felsefe) Prof. Olivier Roy 

“..Kilise-Devlet ayrılığını ortaya koyan 1905 Yasası, laiklik sözcüğüne yer vermez. Kavramın açık bir şekilde belirmesi için 1946 Anayasası’nı beklemek gerekecektir. Nitekim, hukuksal sonuçlar doğuran, ama daha derinliğe inmeyen anayasal bir ilke olarak yürürlüğe girmiştir. Aslında, bu kavram son derece hukuksal bir nitelik kazanmıştır. Tartışmaların ötesinde, Parlamento yasa çıkararak, mahkemeler yasayı ve içtihatları uygulayarak vatandaşa dayatılan laikliği tanımlamışlardır.

Laiklik hukuk aracılığıyla belirir.

Fransız hukuku içtihatla beslenerek dinlere ilişkin yasaları düzenlemiştir ve laikliğin tanımı bu mevzuatın bütünündedir.

Laiklik, dinselin konumunu düzenleyen bütün yasalarda ortak bir ilke biçiminde oluşur.

Dinselin konumu, Fransız kamusal alanında Kilise-Devlet ayrılığı ilkesiyle başlar.

Hukuka göre, laiklik ne bir düşünce biçimi, ne bir felsefe, hatta ne de bir ilkedir; geçerliliğini yasa koyucunun iradesinden alan yasalar bütünüdür..”

Yani, laikliğin gerçekliği, doğrudan siyasal niteliklidir. (Yazar devam etmektedir:)

-“..Türkiye’de Mustafa Kemal Atatürk’ün görüşü de bu yöndeydi. Onun laikliği aşırı militan, hatta açıkça din karşıtıydı. Ülkesinde İslam’ın ağırlığından söz edilse bile, bazı kısıtlamalara uğramıştı.

Nitekim, Atatürk Kilise-Devlet ayrımı gibi bir yola başvurmamış, dinin devlet tarafından denetim altına alınmasını öngörmüştü.

Türkiye’de imamlar din işlerini yöneten bir kurum olan Diyanet’e bağlıdırlar. Ücretleri Diyanet tarafından ödenir, hatta vaazları bu kurum kaleme alır.

Günümüzde  pek  çok  Fransız  yorumcu,  laikliğin  bu  devletçi  uygulamasına özlemle bakıyor..”    (Sahife: 40)

Laik anlayışın ruhunu, Fransız felsefe profesörü’nden daha iyi bildiğimizi iddia etmek mümkündür de akılcı değildir.

Fransız Prof. Roy, bize ne anlatmaktadır? “Kraldan fazla kralcı” Olmayı mı?

Kaynak 2: Wilfred Scawen Blunt, Eser: “İslam’ın Geleceği”,

-İngiliz diplomat Blunt, 1882’de Kahire’de bir kitap yayınlar.  Bakınız kitabında ne demektedir:

-“..Hilafet –artık bir imparatorluk değil ama hâlâ bağımsız bir hakimiyet olarak-  Britanya koruması altına alınmalı…Tabii Avrupa’nın bunca asırdır Müslümanlığın simgesi olarak gördüğü Osmanlı Türklerinin bir gün Müslümanlıktan çıkmaları tarihin ilginç bir intikamı olacaktır. Yine de bu, çocuklarımızın veya torunlarımızın yaşayarak görebilecekleri bir intikamdır…”

Bu bir kehanet mi, öngörü mü, yoksa uygulamaya uzun yıllar evvel konulmuş “Şark Meselesi“nde bir ayrıntı mı?

Kaynak 3: “MUSTAFA KEMAL PAŞA’DAN KAMAL ATATÜRK’E  GİZLİ – AÇIK PLANLARI VE TUTAN – TUTMAYAN İNKILAPLARI” SÜLEYMAN KOCABAŞ. İstanbul, 2013

“…Tevhit – Tedrisat Kanununun tartışılan yönü, bir müddet Uygulanan 4. Maddesinin yürürlüğünün durdurulması olmuştur.

Topluma din hizmetleri verecek elemanlar Medreselerden yetiştiği için bunlar kaldırılınca toplumun din adamı ihtiyacını karşılamaya yönelik kanununun dördüncü maddesi gereği İmam Hatip Okulları ve İlahiyat Fakülteleri açılması cihetine gidilmiş, İlkokullarda din dersleri okutulmaya devam edilmiştir.

Bütün bunların 1932’de ortadan kaldırılmasıyla, işin esasına bakılırsa Tevhit – i Tedrisat Kanunun 4. Maddesinin inkılapçılar tarafından uyugulamamak durumu ortaya çıkmıştır.

Bu, “inkılabın yol kazasına uğraması” olarak değerIendirilmiş, işin esasına bakılırsa bu, resmi olmasa bile gayri resmi olarak “Toplumu dinin etkilerinden ne kadar çok uzaklaştırırsak o derece medenileştiririz, Batılılaşırız” düşüncesi hâkim olmuştur.

1932’den başlayarak Türkiye’de dinî tedrisatın bulunmayışı ve dini kitapların yayınlanmamasına izin verilmemesi 1947 yılına kadar sürmüş, Milli Şef ve Cumhurbaşkanı İnönü, , toplumdan gelen “İbadetlerimizi yaptıracak, ölülerimizi gömecek din görevlisi bulamıyoruz” sızlanmaları üzerine 4. Maddeyi tekrar yürürlüğe koyarak İmam- Hatip Kursları, İlahiyat Fakültesi açılması ve ilkokullara din derslerinin konulmasını “toplumsal bir ihtiyaç” olarak görüp yerine getirmiştir. Sahife:101

1928’de Anayasadan “ Devletin din – i İslâmdır” tabirinin çıkarılarak, 1937’de Anayasa’ya “Türkiye cumhuriyeti laik devlettir” ilavesinin de yapılması, “Devletin zaten temel karakterlerinden denilen laikliğin Anayasaya girmesi” olarak değerlendirilmiş,  Medeniyetçilik projesinin uygulamaları aslında laiklik uygulamaları olduğu için Anayasaya geçmekle bu uygulamaların “laik uygulamalar” olduğu resmen tescillenmiş, hatta bundan böyle, devrimlerin anası ve esası olan Cumhuriyet ve Laik  devrimlerine vurgu yapmak için devletin tehdit değerIendirmelerinden olarak “Komünizm ve İrticaya taviz yok” denilirken hep “Laik Cumhuriyetin korunacağı” günümüzde de dahil sürekli dile getirilmiştir.” Sahife:102

Kaynak 4:“KAZIM KARABEKİR ANLATIYOR”, UĞUR MUMCU, 25. Baskı: Aralık 2009, Ankara,

Ankara milli hükümetinin Cumhuriyet’e doğru gidişi.”

– “İstanbul’dan, her ne şekilde olursa olsun bir Cumhuriyet kurma fikriyle gelen Mustafa Kemal Paşa, Rawlinson’un (İngiliz Komiser) da benim vasıtamla ileri sürdüğü (hilafetin ayrılması ve Cumhuriyet’in kabulü teklifini) samimi bulmuş olacak ki, 19 Kanunusani 1336 (19 Ocak 1920) İstanbul’da Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ne dayanan Mebusan Meclisi’nin açılmasına ve meşruti bir hükümetin faaliyete geçmesine Kânunusani’de Mebusan Meclisi’nin “Misak-ı Milli beyannamesini” kabul ve  ilan ettiğine 9 Kânunusani’de kendi imzasıyla neşrettiği askeri plandaki sarahate rağmen Bolşeviklerin Kafkasya’ya gelmekte oldukları haberi gelince bana 6 Şubat’ta Kafkasya harekâtını teklif etti. Bu hal, İstanbul’daki Meşrutiyet hükümetimize karşı fiili bir isyanla Heyet-i Temsiliye’nin Mustafa Kemal Paşa’nın diktatörlüğünde bir Cumhuriyet şekline dönüşmesi demekti. Hem de Bolşeviklerle birleşme felaketine doğru!”

..Dini ve ahlaki devrim, bilim adamlarına dayanmadığına göre “nereden geldiği belli olmayan bu fikir” toplumda hem de “her şeye müsait bir muhitte yaman hadiselere” yol açabilir.

Karabekir, konuyu yakın arkadaşı İsmet Paşa ile de görüşür.

16 Ağustos’ta İsmet Paşa ile görüştüm. 18 Temmuz’da Teşkilat-ı Esasiye münasebetiyle Fethi Bey ve arkadaşlarıyla yaptığımız (İslamlık terakkiye manidir) münakaşasını ve Gazi’nin yakın zamanlara kadar her yerde İslam dinini, Kuran’ı ve hilafeti medhü sena ettiği ve pek fazla olarak Balıkesir’de minbere çıkıp aynı esaslarda hutbe dahi okuduğu halde dün gece heyet-i ilmiye muvacehesinde peygamberimiz ve Kuran hakkında hatır ve hayale gelmeyecek tecavüzde bulunduğunu anlattım ve bu tehlikeli havanın Lozan’dan yeni geldiği hakkındaki kanaatin umumi olduğunu da söyledim. (Karabekir Paşa Anıları, sahife: 89

Bakalım CHP parti programında iddia edildiği gibi Fransız Devrim ilkeleri’ ne yer vermiş mi?

Kaynak 5: “Özel Hayatın Tarihi” 4. Cilt. Fransız Devrimi’nden Büyük Savaş’a. Philippe Aries, Georges Duby, YKY.  Sahife:22

“..Devrimcilerin gönlünde kamusal ile özel ayırımını yapmak yatıyordu. Özel hiçbir şey (bütün çıkarlar tanımları gereği özeldi), yeni ulusun genel iradesine zarar vermemeliydi. Condorcet’den Thibaudeau’ya ve Napoléon’a kadar slogan değişmedi:

Ben, hiçbir partinin adamı olmadım.”

Hizipler, partilerin siyaseti -özel grupların ve şahısların siyaseti- fesatla; ‘çıkarlar” da “ulusa ihanet”le eşanlamlı hale gelmişti.

Devrimci dönemin ortalarında, “özel”, fesatçı anlamına gelmekte ve özelleştirmeye dair her şey kışkırtıcılıkla eşdeğer tutulup, komployla ilişkilendirilmektedir. Bu nedenle devrimciler hiçbir şeyin kamusallık dışında kalmamasını dayatır. Sadece sürekli tetikte beklenen bir teyakkuz hali ve hep kamusal işe hizmet edilmesi (bu kavramın anlamı o sırada çok belirgindir), ayrı (özel) çıkarların ve hiziplerin ortaya çıkışını engelleyebilir.

Siyasi toplantılar “kamu”ya açılmalıdır: Yasama toplantıları meşruiyetlerini katılımcıların kalabalıklığından ve sık sık konuşulanlara müdahale etmelerinden alır. Salonlar, arkadaş toplantıları veya dernekler anında ihbar edilebilir. Siyasetin egemenliğindeki bir ülkede, özel çıkarların ifadesi, karşı-devrimcilikten başka bir şeyle suçlanamaz.

Chabot, “Bir tek parti var, entrikacıların partisi!” diye haykırır; “geriye kalan da, halkın partisi.” Özel çıkarları kamusal yaşamın uzağında tutmak konusundaki bu saplantılı kaygı, paradoksal bir biçimde, bir süre sonra kamusal ile özel arasındaki sınırların silinmesine yol açacaktır..”

Şimdi sorgulayalım, CHP uygulamada nasıl bir Parti Anlayışı’na sahipmiş?

– “31 Mart 1924’te de yeni kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ilk başkanı Mehmet Rıfat Börekçi kimdir? CHP’nin Ankara il başkanı.

-Vali? O da CHP il başkanıdır.

-Milletvekilleri de CHP’li…

-Ya tüm bürokratlar? Elbette onlar da CHP’li….

-Müftüler, imamlar? Devlette görev yapıp da CHP’li olmayan yoktu ki..

-Devir parti devleti devriydi..” (6)

Devam edecek

Referandum neyi değiştirecek?

-Bunu, bir değil bin kapı açarak ve güneş görmemişleri ortaya saçarsak ancak öğrenebiliriz.

www.canmehmet.com

Resim: Tarafımızdan düzenlenmiştir.

Kaynak 1: İslam’a Karşı Laiklik, Fransız (felsefe) Prof. Olivier Roy,

Kaynak 2: İngiliz diplomat Wilfred Scawen Blunt. Eser: “İslam’ın Geleceği”,

Kaynak 3: “MUSTAFA KEMAL PAŞA’DAN KAMAL ATATÜRK’E  GİZLİ – AÇIK PLANLARI VE TUTAN – TUTMAYAN İNKILAPLARI” SÜLEYMAN KOCABAŞ. İstanbul, 2013

Kaynak 4:KAZIM KARABEKİR ANLATIYOR, UĞUR MUMCU, 25. Baskı: Aralık 2009, Ankara,

Kaynak 5: “Özel Hayatın Tarihi” 4 Cilt. Fransız Devrimi’nden Büyük Savaş’a. Philippe Aries, Georges Duby, YKY.  Sahife:22

(6) Daha fazla bilgi için bakınız: http://www.milliyet.com.tr/yazarlar/mehmet-tezkan/diyanet-in-ilk-baskani-chp-il-baskaniydi-2394954/

Anayasa değişikliği referandumu, Tam (iktisadi) bağımsızlığımız için neden yüzyılın son fırsatıdır (2)

 

Toplumun eğitimini ve sağlığını en büyük meselesi olarak gören siyasetçi: hem devlet adamı, hem de halkın adamıdır.

Toplumun eğitimini ve sağlığını en büyük meselesi olarak gören siyasetçi: hem devlet adamı, hem de halkın adamıdır.

 

IMF parası ile silah alabilirsiniz. Ancak, eğitim ve sağlığa yatırım yapamazsınız. Şaka gibi değil mi? Gelişmişlerin desteği ile, ülkenizde kanlı bir askeri darbe yapabilir, ancak seçilmiş bir hükümetseniz, onların rızasını almadan bir yasa çıkaramazsınız.

Ve birileri hala bu düzene sıkılmadan! “Cumhuriyet/Temsili yönetim” diyebilmektedir.

Kuşatılmış ülkelerdeki darbeci askerler her zaman yeni bir anayasa yapabilir, ancak seçilmiş milletvekillerinin oluşturduğu meclisler, değil bir anayasa, anayasa değişikliği dahi yapamamaktadır.

Peki, Neden?

Geçen yazının sonunda “bilinmeyenlere bir kapı değil bin kapı” açacağımızı söylemiştik. Kapılardan birisini açarak konuya başlayalım.

Ülkemiz çok yakın tarihe kadar, düzenin koruyucularına, 3-5 Kankaya pervasızca soydurulmuştur.

Soygunun bahanesi size hiç yabancı değildir.

“Türkiye Laiktir, Laik kalacak!”  Ve biz zenginleşmeye devam edeceğiz!

Bakalım, “Cumhuriyet, Laiklik!” adı altında, ağır bir dünya savaşından çıkmış ülkemizin alınteri, zenginlikleri, kurumuş memesinden kan gelinceye kadar kimlerce emildi, kimler emilmesine izin verdi?

Körlerle sağırlar birbirlerini mi ağırlar!

Sayın (Eski) Cumhurbaşkanı A. Necdet Sezer, Sayın (eski) Yargıtay Cumhuriyet başsavcısı Sabih Kanadoğlu ve Sayın  (eski) CHP genel başkanı, Deniz Baykal, bakalım nerede “el ele, kol kola, gönül gönüle” dir?

Şimdi biraz gerilere, mesela, 1960’lara gidiyoruz:

-“Bir televizyon kanalında (Skytürk- 29 Nisan 2007, saat: 11.00) herkese Sabataycılık elbisesi giydirmekle maruf Yalçın Küçük şunları söylüyordu:

-“…Muhtıranın verildiği 28 Nisan günü önemli bir tarihtir. 28 Nisan 1960’ta yani 27 Mayıs müdahalesinden bir ay önce İstanbul’da ve Ankara’da üniversite gençliği harekete geçmişti. Darbeyi hazırlayan bu yürüyüş ve gösterilerdi. Ben de aralarındaydım.

Daha kimler vardı: Sabih Kanadoğlu, A. Necdet Sezer, Deniz Baykal…” (1)

Şimdi biraz yakınlara, 1988’lere geliyoruz:

Ahmet Necdet Sezer, “Yargıtay 2. Hukuk Dairesi üyesiyken Yargıtay Genel Kurulu’nca belirlenen üç aday arasından dönemin cumhurbaşkanı Kenan Evren  tarafından o güne kadar atanmış en genç üye olarak 27 Eylül 1988’de Anayasa Mahkemesi asil üyeliğine atandı. 6 Ocak 1998’de Anayasa Mahkemesi Başkanı seçildi.” (2)

Şimdi de, 1992’deyiz:

-9 Eylül 1992,’de Deniz Baykal CHP genel başkanıdır.

Biraz daha yakınlardayız…

Sabih Kanadoğlu, “… 19 Temmuz 1984 tarihinde Yargıtay Üyeliğine seçilmiştir. Yargıtay Büyük Genel Kurulu’nca; ilki 26 Aralık 1994 tarihinde, ikincisi de 28 Aralık 1998 tarihinde olmak üzere iki kez Yargıtay Onbirinci Ceza Dairesi Başkanlığına seçilmiştir. Yargıtay Büyük Genel Kurulu’nca gösterilen adaylar arasından 21 Ocak 2001 tarihinde Ahmet Necdet Sezer tarafından Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına seçilmiştir. (3)

Özetle:

–Ahmet Necdet Sezer, dönemin cumhurbaşkanı Kenan Evren tarafından o güne kadar atanmış en genç üye olarak 27 Eylül 1988’de Anayasa Mahkemesi asil üyeliğine atandı. 6 Ocak 1998’de Anayasa Mahkemesi Başkanı seçildi.”

Sabih Kanadoğlu, Yargıtay Büyük Genel Kurulu’nca gösterilen adaylar arasından 21 Ocak 2001 tarihinde Ahmet Necdet Sezer tarafından Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına seçilmiştir.

Ve CHP’liler bağırmaktadır?

“Yargıma dokundurtmam!”

-Çay da söyleyeyim mi?

Bitti mi?

Elbette Hayır!

“..Anlatılanlara bakılırsa, TÜSİAD ile hükümet arasında varılan Mutabakat çok ilginçti. TÜSİAD, yersiz irtica suçlamalarından bunalan AK Parti hükümetini irtica suçlamalarına karşı kamuoyunda koruyacak, AK Parti hükümeti ise bunun karşılığında Avrupa Birliği reformlarını aksatmadan yürütecekti.

Mutabık kalınan bu iki genel konu 2006 yılına kadar aksamadan sürdürüldü. AK Parti hükümeti, AB müzakere sürecinin başlamasını sağladı. TUSlAD ise AK Parti hakkındaki irtica suçlamalarını elinden geldiği kadar bertaraf etti. Tarafların bu uyumu Merkez Bankası’na yeni başkan atanmasına kadar sürdü.

2006’da ne oldu?

AK Parti, 2006’da görev süresi dolan Merkez Bankası Başkanı Süreyya Serdengeçti’nin yerine TÜSİAD’ın onayını almadan Adnan Büyükdeniz’i Merkez Bankası’na başkan olarak önerdi. Bu isim hakkında kamuoyunda birdenbire olumsuz bir hava estirildi. Ahmet Necdet Sezer, Adnan Büyükdeniz’in atanması için Köşk’e gönderilen Bakanlar Kurulu kararını veto etti. Ayrıca Merkez Bankası başkan yardımcılığına atanan Mehmet Şimşek’in kararnamesini de geri çevirdi. Böylece Merkez Bankası’na başkan ataması kilitlendi. “ (4)

“..Aslında, Türkiye’nin yaşadığı temel sorun ve bu krizin sonradan bizi vurmuş gibi görünmesi, Türkiye’de yapısal uyumun kurulamamasından kaynaklanıyordu…

Yapısal uyumun sağlanamaması ile ilgili size sadece bir örnek vermek istiyorum. Türkiye 2001 yılında bankacılık krizine girdiğinde Bankalar Kanunu yoktu. Çünkü A. Necdet Sezer’in başkanlığını yaptığı Anayasa Mahkemesi, 1995 yılında Bankalar Kanunu’nu iptal etmişti. Bankaların sahipleri tarafından soyulmasında bu yasal boşluk önemli bir rol oynamıştı.

Kısacası A. Necdet Sezer’in Cumhurbaşkanı olduğu dönemde çıkan 2001 mali krizi, Anayasa Mahkemesi’nin 3182 sayılı Bankalar Kanunu’nun, ‘bankaların içini boşaltanları cezalandırılmasını’ düzenleyen 69. Maddesini 1995’te iptal etmesinden kaynaklanmıştır.

Anlayacağınız, 2001 krizinde iki milyon kişinin işsiz kalmasının nedenini de meydanı boş bırakan bu yargı kararına bağlamanın yanlış bir değerlendirme olmadığını düşünüyorum. (5)

Yargı-Ekonomi ilişkisi

Türkiye’de yargı son yirmi beş yıldır istediği zaman yürütmeyi ve yasamayı kuşatıp, bu organları iş yapamaz hale getirmiştir.

Nasıl yapmıştır bunu?

Bu kuşatmanın nasıl yapıldığını anlamak için yargı ve ekonomi ilişkisine biraz daha derinlemesine bakmamız gerekiyor.

Özelleştirme karşıtı görüşlerin siyasal mücadelesi ülkemizde yargı üzerinden yapılagelmiştir. Siyasi düzeyde tartışılıp çözümlenmesi gereken özelleştirme konularının tümü yargıya götürülmüş ve siyasi iktidarların ekonomideki hareket alam bu yolla iyice daraltılmıştır. Türkiye’de yapılan her özelleştirme uygulaması yargıya götürülüp durduruldu.

Mesela dönemin başbakanı tarafından 40 milyar dolar değer biçildiği ileri sürülen Türk Telekom özelleştirmesi, 1994 yılında Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildi. Hâlbuki, o zaman Telekom özelleştirilseydi Türkiye’ye alternatif getirişi şimdi 167 milyar dolar olacaktı. Telekom ancak 2006’da 12,5 milyar dolar şirket değeri üzerinden özelleştirilebildi. Daha sonra limanlardan enerji üretim ve dağıtımına, işletme hakkı devri, yap-işlet, yap-işlet-devret yöntemleri için açılan davalar geldi.

Bilirkişi raporu bile hazırlanmadan doğrudan mahkeme kararlarıyla, 1980’li ve 1990’li yıllarda, özelleştirme uygulamalarının iptal edilmesinin bugün Türkiye ekonomisine alternatif maliyeti 586 milyar doları buluyor.

Özelleştirmelerin hukuki altyapısı olmadığı için iptal edildiği öne sürülüyor. Bu ne kadar doğru?

Bunu söyleyenler, aslında özelleştirme karşıtı olduklarım açıkça dile getiremeyenlerdir. Zira artık onların da kesinlikle biliyor olmaları gerekir ki, Türkiye’de devlet mallarının nasıl satılacağı ve özel sektöre nasıl kiralanacağı daha Cumhuriyet’in başlarında, 1927 tarihli Muhasebe-i Umumiye Kanunu ile belirlenmiştir. Hatta KİT’lerin hisselerinin halka nasıl devredileceğini, Atatürk Sümerbank’ın mevzuatında düzenletmiş. Osmanlı Devleti döneminde de kamu hizmetlerinin nasıl özelleştirileceği imtiyaz düzenlemeleriyle mümkün kılınmış.

Dolayısıyla, özelleştirmenin uygulama tarihi Türkiye’de çok eskiye dayanır. Ve yasal dayanakları ile örnek olaylar oldukça fazla. Merkez Bankası’ndan bile daha sağlam bir hukuki altyapısı olduğu halde, özelleştirme tamamen ideolojik nedenlerle yargı üzerinden engellendi ve hâlâ engellenmeye devam ediliyor. Türkiye ekonomisi bu nedenle sürekli zarara uğratılıyor.

Yargı neden özelleştirmelerde bu kadar etkin bir rol oynuyor?

Buradaki amaç büyük devleti korumak olarak ortaya çıkıyor. Çünkü büyük devleti koruduğunuz zaman nemalanması da büyük oluyor. Fakat büyük devlet hantaldır ve verimsizdir. Hantal devlet örneğinde Yunanistan iyi bir örnek oluşturuyor bizim için. Yunanistan Avrupa Birliği’ne rağmen özelleştirmesini tam yapamadı ve neticesinde mali krize girdi.

Özelleştirmesini yapamayan ülkeler bir yerde verimsiz ticari kuruluşlar nedeniyle kriz yaşıyorlar. Özel sektörün üreteceği ürünler özelleştirilmelidir. Çay, şeker, kömür ve demir üretmek özel sektörün işidir. Türkiye’ye bakıyoruz; devlet hâlâ çay, şeker, kömür üretiyor. Hâlbuki bunların hepsini özel sektör üretebilir.

Devlet bunların yerine ne yapmalıdır?

Devlet iyi bir adalet hizmeti üretmelidir.

İyi bir güvenlik, eğitim ve sağlık hizmeti vermelidir.

Fırsat eşitliğini sağlamalıdır.

Bugüne kadar bunlar neden yapılmadı?

…Çünkü devlet KİT’ler yoluyla soyuldu. Özel sektör bankaları bu KİT’lere yüksek faizle kredi verdiler ve yine özel sektör KİT’lerin ürettiği ürünleri ucuza satın aldı.

Ayrıca tüm okuyucularımızın dikkatine şunu çekmek istiyorum: Türkiye’de özelleştirmeler ilk başladığında, TÜSİAD üyelerinin hiçbiri gelip özelleştirmeden şirket almaya yanaşmadı.

Neden?

Çünkü bu zenginler, KİT’lere pahalı kredi veriyorlar ve KİT’lerden ucuz mamul alıyorlardı. Bunlar ancak yeni özelleştirilebildi. TÜPRAŞ’ın, PETKİM’in özelleştirilmesi yeni yapıldı. Statükocu zihniyet devleti KİT’ler yoluyla soydu. Kamu bankalarını soydu.

Kamu bankaları hâlâ özelleştirilemedi. Bunların da özelleştirilmesi gerekiyor. Geçmişte kamu bankaları zarar ediyordu. Çünkü statüko kamu bankalarından kredi aldı, ama geri ödemedi…” (6)

Devam edecek

Sistem en başında örümcek ağı misali mi kurulmuş?

www.canmehmet.com

Resim: Yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

(1) Fazlası ve kaynaklar için bakınız: http://www.canmehmet.com/chp-dosyasini-aciyoruz-ama-biz-bankadan-kar-almiyoruz-aaa-sahi-mi-2.html

(2) http://www.canmehmet.com/chp-dosyasini-aciyoruz-ama-biz-bankadan-kar-almiyoruz-aaa-sahi-mi-2.html

(3) http://www.canmehmet.com/chp-dosyasini-aciyoruz-ama-biz-bankadan-kar-almiyoruz-aaa-sahi-mi-2.html

(4) Derin Ekonomi, Süleyman Yaşar,

(5) A.g.e: Sahife:87

(6) A.g.e: Sahife:91

 

Nisan ayındaki referandum, Tam (iktisadi) bağımsızlığımız için yüzyılın son ve en büyük fırsatıdır. İşte ispatı (1)

canmehmet söz

 

 

Lozan Antlaşması, Osmanlının tasfiyesi (iddiasından vazgeçilmesi) karşılığında yeni devlete tanınan (kısmi) Siyasi bağımsızlıktır.

İspat 1: Aradan yaklaşık 100 yıl geçmesine rağmen, işgalcilere (teknoloji-sermaye-korunma) iktisadi bağımlılığın devam ediyor olmasıdır.

Bir ülkenin, Tarım toplumundan Sanayi (Bilgi) toplumuna geçişi, aşağıdaki üç sistemin doğru olarak kurulmasına bağlıdır.

-Eğitimde yaygınlık ve fırsat eşitliği,

-Halka çağın gereksinimleri doğrultusunda modern sağlık hizmetlerinin sunulması,

-Düzgün bir yargı sistemi kurularak, sistemin adalet dağıtması, vatandaşın mahkemelere korkarak değil, koşarak gidebilmesidir.

İspat 2:

“..Türkiye, AK Parti hükümetleri dönemine kadar eğitime fazla  yatırım yapamadı. Bütçelerde Milli Eğitim Bakanlığı’nın ödenekleri hep Milli Savunma Bakanlığı’nın ödeneklerinin gerisinde kaldı. Ama Cumhuriyetin 81’inci yılında farklı bir gelişme oldu. Cumhuriyet döneminde ilk defa 2004 yılı bütçesinde Milli Eğitim Bakanlığı’nın ödenekleri Savunma Bakanlığı’nın ödeneklerini geçti. Ardından gelen yıllarda da eğitime ayrılan ödenekler savunma ödeneklerinin önünde gerçekleşti. 2009 yılı bütçesinde Milli Eğitim Bakanlığı’nın bütçesi 27,8 milyar lira oldu. Buna karşılık Savunma Bakanlığı’nın bütçesi 14,5 milyar lirada kaldı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın basında yer alan açıklamalarına göre son altı yılda İlköğretim okulları ve liselere 850 bin bilgisayar kuruldu. Böylece Anadolu’da bilgisayarsız okul pek kalmadı.”(1)

Tam Bağımsızlık, İktisadi bağımsızlık olmadan mümkün değildir. Eğer, iktisadi yeterliliğiniz yoksa bakınız başınıza neler gelmektedir?

“…Yunanistan’ın silahlanma harcamalarıyla ilgili bir sorunu var. Yunanistan 2000-2008 yılları arasında 76,5 milyar dolarlık savunma harcaması yapmış. Türkiye ise aynı dönemde 120,5 milyar dolar harcama yapmış. Yani yılda Türkiye 15 milyar dolar savunma harcaması yaparken, Yunanistan aşağı yukarı 10 milyar dolarlık bir savunma harcaması yapmış.

Peki, bu ülkelere kim silah satıyor? Almanya, Fransa ve İngiltere gibi gelişmiş ülkeler… Avrupa Birliği’nin büyük ülkeleri Türkiye ve Yunanistan’a silah satarak onların kamu maliyelerini bozuyorlar…

İki ülke niye silah alıyor? Aslında bu kışkırtmayı Fransa, İngiltere ve Almanya yapıyor. Almanya Yunanistan’ı borçları için eleştiriyorsa, Almanya’nın da kendisine bakması gerekiyor. Yunanistan ve Türkiye silahlanma yarışını bıraksaydılar, her iki ülke son on yılda toplam 196,7 milyar dolar tutarında savunma harcaması yapmazdı.

Bu paraların yarısını tasarruf etseler kriz onlara (Yunanistan’a) uğramazdı.”

İspat 3: 15 Temmuz Darbesi anlatılan nedenlerden dolayı yapılmamıştır. Bakınız gerçek nedeni nedir?

Avusturya bize neden düşmanlık yapmaktadır?

Biz, (2002 Yılında) silah ihtiyacımızı NATO ve Avrupa Birliği ülkelerinden satın alıyor, bağımsızlığımızın teminatı, gözbebeğimiz ordumuzun ihtiyacının ancak (basit manada) yüzde yirmilik kısmını Yerli-Milli kaynaklardan karşılıyorduk. (Rahmetli Erbakan’ın talebeleri) Erdoğan Hükümeti biliyordu ki, Muhtaçlık acizlik, üst dereceden bağımlılıktır. Bu anlayışla, ihtiyacımız olan sivil-askeri yüksek teknolojiyi üretmek için canlarını dişlerine taktılar ve kendilerine 2023 hedefleri koydular. “Türkiye, dünyanın (en büyük) ilk 10 ekonomisi arasına girecek.” Ve Türkiye, hızlı bir şekilde, Gözbebeği ordusunun ihtiyacını yerli kaynaklardan karşılanma oranını, yüksek teknolojik donanımlar da dahil, yüzde altmışa (%60) yükselttiler.

Yükseltince ne olur?

NATO ve Avrupa Birliği ülkelerinde kıyamet kopar!

Türkiye artık onlardan milyarlarca dolar silah almadığı gibi, silah (teknolojisi) ihraç etmeye başlamıştır. Hem de İslam Ülkelerine. “

My God! (Aman Allahım!)

Bu yetmediği gibi Erdoğan Hükümeti Çin’den gelişmiş hava sistemleri almaya kalktı.

Hımm…. Demek öyle!

-Önce Rus uçağı düşürülür. Bu, Rusların Batının vermediği Nükleer Teknoloji vermesinin bir bedeli de olabilir mi?

Milletimiz, “Rus uçağını düşürdük!” naraları ile göbek atarken (daha hiç bir şey aydınlanmadan) yazdığımız makalede: bu batının attığı 3.cü kazık!”. Demişiz. Yazının tarihi: 4 Aralık 2015: http://www.canmehmet.com/dusurulen-ucak-ab-abdnin-ruslara-ve-turklere-attigi-3-kaziktir.html

-Sonra ekonominin dengeleri ile oynanır, bu da olmayınca; Tüm güçleri ve açıkça, 15 Temmuz’da (örtülü işgal) darbesine girişilir. Meclis ve Genelkurmay ateş altına alınır.

Bunlar (buraların bombalanması) üzerinden ne mesajı verilmektedir?

Devlet olmanın iki gereği olan Meclis ve Ordunuz….!

Özeti: Batı, ülkelerin siyasi bağımsızlığa fazla takmaz! Onlar için ülkenin iktisadi bağımsızlığına kavuşmaması, önemlidir. Çünkü sömürünün devamı buna bağlıdır.

2. Abdülhamid neden tahtan indirildi bilir misiniz? “31 Mart”  bahaneden öte yalandır. (Sultan’ın hiçbir ilgisi yoktur), Filistin’de bir devlet kurulması ile ilgili hikaye ile de…

-Sultan Abdülhamid, 10.000 modern ilkokul açarak bir altın nesil yetiştirmiş, sağlık konusunda devasa yatırımlar (hastaneler) yapmış, ülkede adalet sistemini iyileştirmiştir. Bu şekilde Devleti kurtarmayı hedeflemiştir. Sultan’ın dehası, geleceğe  -Cumhuriyet kadroları da dahil-  bir altın nesil hediyesidir.

Sultan’ın (indirilmesinde) bu yönü hep gizlenmiştir. Sultan Abdülaziz’in intihar süsü ile katledilmesi de Mısır’ı yeniden kazanmakla ilgilidir.

Bu konuda (kendine Aydın!) tarihçileri doğruları yazmaya davet ediyoruz.

Peki, Erdoğan canını dişine takarak neyi yapmağa çalışmaktadır?

-Eğitim, Sağlık ve yargı da kalitenin yükseltilmesine, değil mi?

İyi eğitilen, sağlıklı bir nesil bu ülkeyi dünyanın bir numaralı devleti yapmaz mı? Elbette yapabilir.

Bu nedenle (Özellikle Anadolu’ya) halka, ülkenin geleceğine yatırım yapanlar indirilmelidir!

Anlatılanların içerisinde hala aklınıza yatmayan bir şey kaldı mı?

Kalanları elbette olacaktır.

Şimdi bilinmeyenlere bir değil, bin kapı açalım…

 

Devam edecek:

AK Parti hükümetleri döneminde, fert başına gelir, 3.517 dolardan 10.000 dolara çıkar. Nerede ise üç katına. Yakın dönemde geliri bu şekilde arttıran başka bir yönetim yoktur. Turgut Özal, döneminde 1.238 dolardan 2.666 dolara; Süleyman Demirel ise, 2.766 dolardan 3.095 dolara ancak yükseltilebilmiştir. İşte Erdoğan’ın açık değil, çok açık farkı.

-Zenginler (Yerli-Yabancı) Erdoğan’ı neden sevemedi? Çünkü Erdoğan suyu, zenginden fakire doğru akıtmaya başladı. Elbette zenginde kaybetmeye…

-“Olmasaydın olmazdık!” derken?

www.canmehmet.com

Resim: tarafımızdan düzenlenmiştir.

*http://www.canmehmet.com/dusurulen-ucak-ab-abdnin-ruslara-ve-turklere-attigi-3-kaziktir.html

Kaynaklar:

(1) Derin ekonomi, SÜLEYMAN YAŞAR, Cumhuriyetin finansal şifreleri söyleşi Mehmet Tuncel

“Başkana ne gerek var?” Lider, Başkan, Toplumun ruhu, çarpan yüreği, akan gözyaşıdır (2)

Başkanlık konusunda kararınızı siz veriniz. Bu her ne olacaksa. Çünkü kararınızın iyiliğinin veya isabetsizliğinin sonucunu önce siz yaşayacaksınız. Size akıl verenler değil.

Başkanlık konusunda kararı kendi değerlendirmenizle siz veriniz. Bu her ne olacaksa. Çünkü kararınızın sonucunu önce siz yaşayacaksınız. Size akıl, yön verenler değil.

 

Osmanlı içerisinden 36 padişah çıkarmıştır. Peki, bunlardan kaç tanesi halkın çarpan yüreği olmuştur? Dediğimizde, aklımıza kaç sultan gelecektir? Cevabı, I. Dünya Savaşı sırasında Sivas yöresinde yakılan bir ağıta bırakıyoruz.

Bizden selâm eylen Sultan Reşad’a

Kınalı beşikler kaldı köşede

Sultan Hamid gerek asker yaşada

O da hal edildi devrâna bakın.

Sivaslı aşık ne demektedir:

-Sultan II. Abdülhamid iktidarda olsaydı, çocuklar kınalı beşiklerinde yetim kalmazlardı. Peki, gerçekten de öyle mi olurdu?

Sultan 2. Abdülhamid, 33 yıl iktidarda kalmasına rağmen, içerisine itildiği 2 savaş (’93 Harbi ile ‘313 Teselya Harbi) haricinde halkını bir sıcak çatışmaya sokmamış ve eğitimli-öğretimli altın bir nesil yetiştirmiştir.  

Ancak, bu altın nesil (Milli Mücadele’yi yapan ve Cumhuriyeti kuranlar bunlara dahildir.) Ne yazık ki bugün hala nedenleri, sonuçları tartışılan Çanakkale Savaşları’nda, (lise talebeleri dahil) ülkenin iyi eğitimli on binlerce evladı) Çanakkale üzerinden memleketin bedeninden adeta bıçakla kazınmıştır.

Çanakkale Savaşları, iyi değil, çok iyi analiz edilmelidir.

Sultan II. Abdülhamid, çağına uygun, modern, yaklaşık 10.000 (onbin) ilkokul açmış, 30.000 km. de telgraf hattı döşetmiştir.

Milli Mücadele’de M. Kemal Paşa’nın çok yoğun kullandığı telgraf hatları Sultan II. Abdülhamid Han’ın eseridir.

Bunlarla birlikte İslam Alemi’nin mali katkıları ve Osmanlı teknik insanlarının emeği ile, yaklaşık 1500 km.de Hicaz demiryolu hattını döşetmiş, çok sayıda modern sivil-askeri hastahane, meslek okulları, üniversiteler açtırmıştır.

Onun döneminde hem kız okulları vardır, hem de karma ilk okullar. Dileyenler kadınlarımızın ilk kez devlet hizmetinde ne zaman çalışmaya başladığını da araştırabilirler.

Peki, bu hizmetleri yapan Sultan’ı, başkanını bu kadim millet unutmuş mudur?

Vefatından yüzyıl sonra dahi, cennetmekanı rahmetle andığımıza göre elbette unutmamıştır.

Başarırsın,

Eğer, hem milletine, hem de kendine inanıyorsan

Neden Er-Doğan?

Bir ülkenin orman yangınlarına müdahalesinin onun teknolojik gelişimindeki göstergeler arasında sayıldığını biliyor musunuz?

Orman yangınlarının söndürülmesinde kullanılan ileri teknolojiyi Bakan Eroğlu bize bakınız nasıl özetlemektedir:

Yangına müdahalede en ileri teknolojiye sahibiz… Yangına müdahalede dünyada hiçbir ülkede olmayan teknolojiye sahip olduklarını belirten Bakan Eroğlu,

-“Türkiye avucumuzun içinde. Nerede yangın çıkarsa anında görüyoruz. 10 dakikada yangına müdahale ediyoruz. Şu anda en ileri teknoloji bizde. Bir çok ülkeden teknoloji ve eğitim için bize geliyorlar…

-Uzaklığa bağlı olarak 10-15 dakika arasında yangınlara müdahale edebiliyoruz. Helikopterlerimiz 10 saatin üzerinde sürekli havada kalabiliyor… Ayrıca uçaklarımızı ve helikopterlerimizi yangın harekat merkezinden sürekli izliyoruz.

Türk Hava Yolları kısa sürede nasıl bir dünya devi olabildi?

THY, 2003’teki değerlendirmede Avrupa’nın 27’inci; 2009 yılı sonu itibariyle yapılan değerlendirmede 4’üncü sıradadır. Peki, ne oldu da birkaç yıl gibi kısa sürede Lufthansa, British Airways, Air France’dan arkasından dördüncü olabildiler? Ve en sonunda başarıları ile Alman Havayolu şirketi Lufthansa’yı da geçebildiler.

THY yetkilisi anlatmaktadır.

-“2003’ten, 2010 yılına kadar THY’ye hostesler hariç hiç lise mezunu personel alınmamıştır. Alınan personelin tamamı üniversite mezunu ve çok büyük bir oranı da master ve doktora yapmıştır. Bunlarla birlikte THY kadroları, Avrupa ve Amerika’nın önemli üniversitelerinde master yapmış kişilerle zenginleştirilmiştir…

Birçok projemiz var. 300’e yakın bilgisayar yüksek mühendisi çalışıyor. Türkiye’nin belki de en büyük bilgi teknolojileri personeline sahibiz. Birçok programı biz satıyoruz. Teknolojileri geliştiriyoruz. Yapamadıklarımızı dışarı veriyoruz. Hazır programları alıyoruz.

Başarının altında bu ekibin imzası var.

Toplam gelirde yüzde 86 artış yaptık. Net karımız yüzde 128 arttı. Baktığınız zaman geçmişle kıyaslanmayacak kadar iyileşmeler var. Daha da iyi olması için çaba sarf ediyoruz.

THY, 2005 yılında Avrupa’nın tüm yolcu pastasından 4.1 pay alırken, 2009 yıl sonu itibariyle bu pay 7.6’ya çıkmıştır. Bu 7.6’lık pay bize Avrupa üçüncülüğünü getirmiştir.

Milli gururumuz, teknoloji üretim üssümüz ASELSAN

2002 yılında birçok tesisi kapanma noktasına gelmiş olan savunma sanayi sektörü, hükümetin azim ve kararlılıkları ile Türk Silahlı Kuvvetleri ihtiyaçlarının yurt içinde karşılanma oranının 2003 yılında yüzde 25 seviyelerindeyken; 2007 yılı itibariyle bu oranın yüzde 42’ye, 2010 yılında yüzde 47,5 ve bu yılın sonunda bu rakamı yüzde 50’ye çıkarılması hedeflenmiştir. (Bu oran 2016’da yüzde altmışlara ulaşmıştır.

ASELSAN’da, 2168’i  mühendis, 1084’ü teknisyen olmak üzere toplam, 3851 personel çalışmaktadır.  Çalışanlarımızın yaklaşık 60’ı mühendistir. Halen ASELSAN’da  çalışmakta  olan  mühendislerin, 1184’ü  ODTÜ,  348’i  Hacettepe  Üniversitesi,184’ü   Bilkent   Üniversitesi,  160’ı   İstanbul Teknik  Üniversitesi, 107’si  Gazi Üniversitesi mezunudur.

ASELSAN’da çalışmakta  olan  mühendislerin, 78’i  doktora mezunu, 1053’ü yüksek lisans ve 1037’si lisans mezunudur.

 “Adaleti Savunanlar Derneği” Genel Başkanı emekli Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi bakınız bu konuda ne demektedir:

Teknoloji var, irade yok!

“İnsansız uçaklar veya çeşitli silahları yapabilecek teknoloji, birkaç gömlek düşük de olsa Türkiye’de var. Ancak bu noktada 3 konu çok önemli.

-Öncelikle teknolojiye sahip olacaksınız.

-Sonra mali kaynak

-Ve bu kaynağı sürdürebilir hale getirmek için pazar bulmanız gerekir.

60 tane İslam ülkesi var. Ve hepsinin de bu silahlara ve uçaklara ihtiyaçları var. Ancak bunu gerçekleştirecek siyasi irade yok. Türkiye’nin İslam ülkelerine açılmasıyla pazar sorunu giderilebilir. Ve bu konuda ileri teknolojiyi yakalayacak kaynak da temin edilmiş olur.

Bir silahı üretmek için bir fabrika yapabiliriz, ancak seri üretime geçerek maliyeti düşürmek gerekir.

ABD, bizim gibi ülkelere silahı veya uçağı satıyor ama modernizasyonunu İsrail’e yaptırın diyor.

Dolayısıyla ABD ve İsrail’e bağımlılık oluşuyor. Ve bu sektörde dehşet paralar dönüyor. İslam ülkeleri ortak hareket ederek silah sanayini geliştirirse, hem bağımlılıktan kurtulur, hem de kaynaklarını dışarı akıtmazlar. Bu gerçekleşirse, Irak, Afganistan ve Filistin gibi halkı Müslüman olan ülkelerin işgal edilmesinin önüne geçecek güçlü bir irade de ortaya konulmuş olur.”

“Türkiye özgüven patlamasını yaşıyor’

Alman Cicero dergisi, “Türkiye’nin, AB’ye girme konusundaki o amansız isteği, çabası ve gayretleri çoktan geride kaldı. Ülke şu sıralar kendini de aşan bir öz güven patlaması yaşıyor” denildi.

…Cicero dergisi Türkiye-AB ilişkilerine ilişkin yorumunda Türkiye’nin yüzünü artık Berlin, Paris ve Washington’dan çok giderek Doğu’ya çevirdiğini öne süren dergi,

“Sonuç olarak karşımıza çift haneli ekonomik büyüme, Balkanlar’da, Rusya’da, Arap ve Asya coğrafyasında etkili ve ikna edici görüşmeler ile çok sayıda askerî iş birliği çıkıyor” dedi.

‘Öz patlamasının temel çıkış noktası İstanbul’

…Cicero, “Türkiye’nin bu yeni öz güven patlamasının temel çıkış noktası“gayriresmi başkenti” İstanbul” ifadesini de kullandığı yorumunda İstanbul için şunları da yazdı:

“Turistler ve kültür meraklıları şehri her dönemde ziyaret ederken, şimdi son dönemde yapılan çok sayıdaki beş yıldızlı oteli dolduran yeni bir grup dikkatleri çekiyor: Zengin Araplar ve Asyalı iş adamları Türkiye’de yeni yatırım arayışındalar.

Üstelik bu arayışlar meyvelerini de veriyor çünkü 2001 ile 2010 yılları arasında Türkiye’ye doğrudan giren Asya sermayesi bir milyardan 18 milyar dolara yükselmiş durumda.” (1)

Peki, ne değişti de, Türkiye özgüven patlaması yaşıyor?”

İnsan, mevcut bilgi ve deneyimi ile düşünerek bir sonuca giden varlıktır.

İnsan olmanın en büyük göstergesi, kendi iradesi ile bir sonuca gidebilmesidir.

Önümüzdeki referandumda, kararı siz veriniz, bu her ne olur ise.

Çünkü, bunun yarar veya sıkıntısını siz yaşayacaksınız. Size akıl verenler değil.

Bilgi, eşek yüküdür. Eğer, siz ondan ihtiyacınız olan yeni bir bilgi üretemiyorsanız.

Başarı: İnanmak, geriye bakmadan, “ama” demeden çok çalışmaktır.

İnanırsan oluyor.

www.canmehmet.com

(1)Daha fazlası için bakınız: http://www.canmehmet.com/turkiyede-ne-degisti-de-ozguveni-patladi-ileri-teknoloji-uretmeye-basladi.html

Toplumun gelişmesinde ve refaha kavuşmasında neden güçlü bir lidere, başkana ihtiyaç vardır (1)

çocuk korosu-2-

 

Düşünürler (Filozoflar) konuşurlar, ancak dünyayı (düzeni) değiştiremezler. Düzeni değiştiren eylemci liderlerdir.

Kaliteli yaşam mı, servet mi?“, dediğimizde, içimizden  kendimize verdiğimiz cevap ne olurdu?

Elbette tercihlerinizin nedenleri de sorgulayarak.

Gelişmek, Vücudun ağırlaşması ve sahip olunan servetin artması değildir.

Gelişmek: insanın, kendisi başta olmak üzere, para ve ilişkilerini doğru olarak yönetebilmesidir.

Refah, “İnsanların, tüketim anlamında, istediği mal ve hizmetleri istediği miktarda alabilmesidir.”

Bu açıklamaya “Evet” diyorsanız,  bunun doğruluğunu, huzursuzluk ve hastalıklar içerisinde birisine sorabilirsiniz. Bakalım O refahı nasıl tanımlamaktadır?

Yaşam, ne o dur, ne de şu dur. Yaşam, öğrenmek; öğrendiklerinden bir ders çıkararak aynı çukura iki kez düşmemek, bir ağaç misali hem yaşlanmak hem de gölgesinde, meyveleri ile diğerlerinin yaşamasına katkı sağlamaktır.

Kalite: yaygın tanımı ile, “Nitelik/Olumlu özellikler” değildir. Kalite, ödenen bedelin karşılığında elde edilen konfordur.  (Kimi) İnsan, ne acıdır ki, kendini değil, konforunu geliştirmiş, kuşlar gibi uçmayı becermesine rağmen, gözlerinin birkaç santim üzerindeki aklına ve insani sorunlarına çare bulmayı amaç edinmemiş, hatta düşünememiştir.

Bu çok kısa açıklamalardan sonra, bir toplumun gelişmesi ve refaha kavuşmasında bakalım bir “Başkanlık sistemi”ne ihtiyaç var mıdır?

İllaki bir konsere gitmiş veya bir TV’de izlemişsinizdir.

Bir salonda çok sayıda müzisyen müzik aletlerini (önlerindeki notalara bakarak) büyük bir beceri ile çalmalarına rağmen, başlarında bir (şef) yönetici onları yönlendirmekte ve nerede ne yapacaklarına işaret etmektedir.

Bu müzisyenler yeteneksiz olmadıklarına göre sizce neden bir şefe ihtiyaç duymaktadır?

Yerine göre 50 – 86 sazdan oluşan senfoni orkestraları, tek bir saz olarak algılanır. Bu sazı da orkestra şefi dediğimiz müzikçi çalmaktadır diye onaylanır.

Orkestrada her saz için onların önüne konmuş nota’lar vardır. Bu bakımdan tek tek her orkestra üyesi neyi, nasıl seslendireceğini bilmektedir!..

Öyleyse orkestra şefine ne gerek vardır?…

Onlar olmazsa orkestra elemanları notalara bakarak bir eseri çalamazlar mı?…

Orkestralar ilk zamanlarında sadece kraliyet ailesi ile asil sınıfın önünde konser veriyorlardı. Hiç kimse kral ile yanındakilere arkasını dönemeyeceği için bir şefin bugünkü gibi orkestrayı yönetmesi zaten düşünülemezdi. Tempoyu önceleri klavsen, sonraları da en önde oturan baş kemancı ayaklarını yere vurarak, başını ya da elindeki yayı sallayarak ayarlıyordu. Bu yüzden günümüzde de, şef varken orkestrayı yönetme görevi olmamasına karşın, baş kemancıya “Concert Meister” ya da “Orkestra Lideri” denilmektedir.

Saray orkestralarının gittikçe artan müzisyen sayısı elli-altmışa varınca.. orkestradan bir müzikçinin şefliği de üstlenmesi olanaksız hale geldi…Böylece besteciler konserlere katılmaya, kendi yapıtlarını yönetmeye başladılar.

On dokuzuncu yüzyılda yapıtların bestecileri yavaş yavaş yaşamdan çekilmeye başlayınca, bu işte uzmanlaşmış orkestra şefleri ortaya çıktılar. Orkestra şefliği bir meslek haline geldi..

Orkestra şefleri yapıtı ezbere yönetmiyorlarsa, önlerinde bir orkestra şefi notası açık olarak bulunur. Bu nota şef için özel yazılmış bir notadır. Her satırı, tek tek orkestradaki her bir sazın ne çalacağı ya da nasıl davranacağını göstermektedir…

Orkestra şeflerinin başlıca görevi, tıpkı tek bir saz çalındığında olduğu gibi, çalınan müzik yapıtını bestecinin istediği doğrultuda, doğru olarak yorumlamaktır…

Kısaca orkestra şefleri, yaptıkları yorumla, elbette bestecinin istediği doğrultuda, bir yapıta ruh ile kişilik kazandırırlar. (1)

Yukarıdaki açıklamaları biraz daha zenginleştirelim

Orkestra şefleri ne iş yapar?

Klasik müzik konserlerinde en aşina olduğumuz görüntü orkestra şefidir. Peki, orkestra şefleri tam olarak ne yapar, orkestrayı nasıl yönetirler?

Orkestra şefliğinin geçmişi çok eskilere dayanır. Milattan önce 709 yılında antik Yunan’da bir orkestra şefinin “elindeki çubuğu aşağı yukarı sallayarak” 800 müzisyeni nasıl yönettiğine dair tanımlamalara rastlanmıştır.

..Sanata dair diğer sırlar gibi burada da tam bir yanıt vermek mümkün olmasa da, orkestra şeflerinin spor takımlarının menajerleriyle benzerlik gösterdiğini söyleyebiliriz. Ne yaptıklarını tam bilemez, ama performansı görünce anlarsınız. İşte orkestra şeflerinin sahnede görünür ya da görünmez, bilinçli ya da bilinçsiz yaptığı görevlerden birkaçı…

Tempo

“Orkestra şefinin görevi her an doğru tempoyu göstermektir,” diyor, kendisi de besteci ve şef olan Richard Wagner. Orkestra şefi sağ elindeki çubuğu ya da sadece ellerini kullanarak tempoyu belirler, devamını sağlar, yeni ölçünün başlangıcını işaret eder, bu yolla bazen yüzden fazla kişiden oluşan orkestrayı bir arada tutar…

Yorum katmak

Orkestra şefi, çeşitli mimik ve jestlerle çalınan esere kendi yorumladığı şekliyle can katar; müzikte kimi unsurları öne çıkarırken kimilerini kontrol altında tutar, nüansları vurgular, eski bir eseri yeniden yorumlar. Bu işler genellikle sol ele düşer…

Dinlemek

“En iyi orkestra şefleri en iyi dinleyicilerdir,”

Yönetmek

Ünlü orkestra şefi ve besteci Pierre Boulez, “Kendi iradenizi kabul ettirmeniz gerekir; balyozla değil, kendi bakış açınız konusunda insanları ikna ederek tabii ki,” diyor. Yazar Tom Service ise birçok şefin kendisini demokrat olarak tanımlamasına karşı çıkarak şunları söylüyor: “Bu doğru olamaz. Demokrasi işlemez demek değil bu, ama dolambaçsız olamaz. Müzakere edilmesi gerekir!” Berlin Filarmoni Orkestrası’ndan örnek veriyor: “Bu orkestra coşkun ve tüm kapasitesini sergilemek isteyen bireylerden oluşur. Ama sahnedeki şef onlara kolektif bir odak sunmazsa başıbozuk hale gelirler.”

Köprü olmak

Konser izleyicilerinin kulağı orkestradadır, ama gözler şeftedir. Şef görsel bir bağlantı sunar; gözlerimizle müziğin bizde yarattığı duyumlar arasında köprü kurar.

Yoğun hazırlık

Orkestra şeflerinin işi enstrüman çalanlardan daha kolaymış gibi görünür. Fakat Boulez “Orkestrayı yönetmek enstrüman çalmaktan çok daha zordur. Kültürü bilmeniz gerekir; partisyonları bilmeniz gerekir; ayrıca ne işitmek istediğinizi öngörmeniz lazım,” diyor.

Müziğe sihir katmak

..Büyük şefler büyülü, simyevi bir ruh katarlar. Letonyalı şef Mariss Jansons bu durumu “kozmik düzeyde müzik icrası” olarak tanımlıyor…”(2)

Bir Şef gereği ile ilgili görüşler özetlenirse:

-Orkestradaki her müzisyen, elindeki sazı en iyi çalacak yeteneğe sahiptir.

-Saz sayısının artışı beraberinde bir yöneticiye ihtiyacı da getirir.

-Orkestra şefleri, yaptıkları yorumla, elbette bestecinin istediği doğrultuda, bir yapıta ruh ile kişilik kazandırırlar…

-Orkestra şeflerinin spor takımlarının menajerleriyle benzerlik gösterdiğini söyleyebiliriz. Ne yaptıklarını tam bilemez, ama performansı görünce anlarsınız.

– Ünlü orkestra şefi ve besteci Pierre Boulez, “Kendi iradenizi kabul ettirmeniz gerekir; balyozla değil, kendi bakış açınız konusunda insanları ikna ederek tabii ki,” diyor. Yazar Tom Service ise birçok şefin kendisini demokrat olarak tanımlamasına karşı çıkarak şunları söylüyor: Bu doğru olamaz. Demokrasi işlemez demek değil bu, ama dolambaçsız olamaz. Müzakere edilmesi gerekir!” Berlin Filarmoni Orkestrası’ndan örnek veriyor: “Bu orkestra coşkun ve tüm kapasitesini sergilemek isteyen bireylerden oluşur. Ama sahnedeki şef onlara kolektif bir odak sunmazsa başıbozuk hale gelirler.”

-Orkestra şeflerinin işi enstrüman çalanlardan daha kolaymış gibi görünür. Fakat Boulez “Orkestrayı yönetmek enstrüman çalmaktan çok daha zordur. Kültürü bilmeniz gerekir; partisyonları bilmeniz gerekir; ayrıca ne işitmek istediğinizi öngörmeniz lazım, diyor.

-Büyük şefler büyülü, simyevi bir ruh katarlar. Letonyalı şef Mariss Jansons bu durumu kozmik düzeyde müzik icrası” olarak tanımlıyor…

-Anlaşılan toplumlar (uyum ve tempo için) bir Şef (Başkan) gereksinimi içindedirler.

-Soru: Yasalara göre başkan mı, Başkana göre yasa mı?

www.canmehmet.com

 

Resim: web ortamından alınmış, tarafımızdan düzenlenmiştir.

(1) Daha fazlası için bakınız: http://www.yalcinguran.com/2008/11/senfoni-orkestralarinda-sef%E2%80%99in-gorevi-nedir/

(2)Daha fazlası  için bakınız: Clemency Burton-Hill BBC Culture, 3 Kasım 2014

http://www.bbc.com/turkce/ozeldosyalar/2014/11/141103_vert_cul_orkestra_sefi

Drina Köprüsü’nün hikayesinden İslam ile (Batı) Yunan Medeniyetinin insanlığa getirdiklerine (3)

 

mimar sinan-bkog

 

Medeniyet, sanıldığı gibi taşları üst üste yığarak yükseltmek değil, insanı, değerleri ile birlikte yüceltmek olmalıdır. İnsana derdini anlatmakta zorlananlar, dertlerini taşlara, heykellere aktarmaktadır.

Sanat, yapısı ile mükemmel insanı işleyerek, onu, müzik, edebiyat ve sanat eserleri üzerinden yaşama bağlamakta, yaşam sevinci aşılamaktadır.

Gelişen her anlayışın (Yüksek Medeniyet’in) göstergesi: İnsanların tüm farklılıklarına rağmen birlikte ve uyum içerisinde yaşatması; farklılıkları, kin-nefret nedenleri değil de, birer zenginlik kaynağı sayabilmesidir.

İslam ve o anlayıştan doğan Medeniyet: insanı merkezine almış ve insanı öncelikli kılmıştır.

Bunun birinci dereceden bir örneği aşağıdadır.

Veda Hutbesi

“Ey insanlar! ” Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum belki bu seneden sonra sizinle burada bir daha buluşamayacağım.

“İnsanlar! bu günleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl bir mübarek şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınızda öyle mukaddestir, her türlü tecavüzden korunmuştur.

“Ashabım! Muhakkak Rabbinize kavuşacaksınız. Oda sizi yaptıklarınızdan dolayı sorguya çekecektir. Sakin benden sonra eski sapıklıklara dönmeyiniz ve birbirinizin boynunu vurmayınız! Bu vasiyetimi burada bulunanlar bulunmayanlara ulaştırsın. Olabilir ki burada bulunan kimse, bunları daha iyi anlayan birisine ulaştırmış olur.

“Ashabım! “Kimin yanında bir emanet varsa, onu hemen sahibine versin. Biliniz ki faizin her çeşidi kaldırılmıştır. Allah böyle hükmetmiştir. İlk kaldırdığım faizde Abdulmuttalibin oğlu (amcam) abbasın faizidir. Lakin ana paranız size aittir. Ne zulmediniz nede zulme uğrayınız.

…”Ey insanlar! “Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allahtan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları Allahın emaneti olarak aldınız ve onların namusunu kendinize Allahın emri ile helal kıldınız. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, kadınlarında sizin üzerinizde hakkı vardır.

…”Müminler! “Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz. Müslüman müslümanın kardeşidir ve böylece bütün Müslümanlar kardeştirler. Bir Müslüman kardeşinin kanıda, malıda helal olmaz. Fakat malını gönül hoşluğu ile vermişse o başkadır.

…”Ey insanlar! “Rabbiniz birdir. Babanızda birdir. Hepiniz Ademin çocuklarısınız. Adem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana Arap olmayanında Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi kırmızı tenlinin siyah üzerine siyahında kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur…

“Dikkat ediniz! şu dört şeyi kesinlikle yapmayacaksınız:

-Allaha hiçbir şeyi ortak koşmayacaksınız.

-Allahın haram ve dokunulmaz kıldığı cani haksız yere öldürmeyeceksiniz.

-Hırsızlık yapmayacaksınız.  

-İnsanlar “la ilahe illallah” deyinceye kadar onlarla cihad etmek üzere emr olundum.Onlar bunu söyledikleri zaman kanlarını ve mallarını korumuş olurlar. Hesapları ise Allaha aittir…” (1)

Hz. Muhammed (sav) Veda hutbesinde, insan ve insani ilişkilerde, adalet, hak ve sorumluluklar üzerinde ısrarla durmuştur. Bunlardan anladığımız, Semavi Din; İnsan ilişkilerini düzenlemekte ve ona görevlerini hatırlatmaktadır.

Bu doğrultuda Osmanlı Devleti’nin manevi kurucusu Şeyh Edebali, devlet olma anlayışını;

-“İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın” felsefesi üzerine kurulmasını tavsiye etmiştir.

Ve İslam Hoşgörüsüne 7 asırlık bir örnek:

-“..Ayasofya’nın meleği 160 yıl sonra gün ışığında; Ayasofya’nın 160 yıldır karanlıkta kalmış bir sırrı gün ışığına kavuştu. En son Sultan Abdülmecid ve o dönem restorasyonu yürüten İsviçreli mimar Gaspare Fossati’nin gördüğü, üzerleri sıva ve metal maskeyle kapatılan 700 yaşında olduğu tahmin edilen altı kanatlı melek figüründen birinin yüzü açıldı.

Mozaiğin bugüne kadar çok iyi korunmuş olması uzmanları şaşırttı.

16 yıldır kubbenin güneydoğu çeyreğinde bulunan iskele, iki hafta süren çalışmaların ardından sökülerek kuzeydoğu çeyreğine kuruldu. Kubbeyi taşıyan pandantifteki, 6 kanatlı melek (kerubim-serafim) figürü üzerinde de çalışmalar yapıldı. Meleğin yüzündeki metal maske çıkarıldı, 6-7 kat badana ve sıva kaldırıldı. Yaklaşık 10 gün boyunca heyecanla yürütülen çalışmaların sonundauzmanların bile beklemediği derecede iyi korunan mozaik, 160 yıl sonra yeniden günışığıyla buluştu..” (2)

Drina Köprüsü ile ilgili diziyi bitirirken, hakkında çok konuşulmasına rağmen fazla bilgi sahibi olmadığımız,  “Devşirme” ve “Enderun”u, Değerli ilim insanı, Prof İlber Ortaylı’nın kaleminden aktarıyoruz.

OSMANLI’DA DEVŞİRME

Osmanlı tarih ve tetkiklerinde bizi en çok meşgul eden kurumların başında devşirmelik gelir. Devşirme, çok kısa bir tarifle, devletin kapıkulu ocakları olan sipahilerle, yeniçerilerin yenilenmesini temin etmek için ortaya çıkmıştır, çünkü insan ve savaşçı yüzü yenilenmek zorundadır. Hıristiyan çocuklardan devşirme alınmıştır. Niye Hıristiyan çocuklardan diyoruz? Çünkü Musevî toplumundan, Osmanlılıksın Musevî kompartımanından devşirme alındığı görülmemiştir. Bunun nedeni antisemitizm veya Yahudilik aleyhtarlığı değildir, Yahudiler’in şehir toplumu olmasıdır.

Devşirme kurumunda temel kaidelerden birisi, şehir uşağının ocağa alınmamasıdır; çünkü şehir uşağının gözü açıktır, muhtelif cereyanlara, akımlara mensup olabilir. Bu yüzden kültür bakımından artık kendine göre bir kişiliğe kavuşmuştur, bir kimlik elde etmiştir. Dolayısıyla bu ocağın gerektirdiği tekdüze, tek yönlü bir kimliğin şehirliye verilmesi mümkün olmayabilir.

Bunun dışında hepimizin bildiği gibi fakat yanlış olarak tekrarlandığı üzere, Müslümanların da devşirmeye alınmadığı söylenir. Bu bir genel kuraldır; ama istisnası yok değildir… Bazı Müslüman köylerden de çocuk devşirilir. Çünkü bu köylerin ahalisi bunu istemişlerdi.

Devşirme işlemi, birkaç yılda bir yapılırdı ve genelde sayı birkaç bin çocukla sınırlı tutulurdu. Bazen sayı 5-6 bine kadar ulaşır; daha fazlası olmazdı ve bu olay her yıl da yapılmazdı çünkü kapıkulu ocaklarındaki asker sayısını göz önüne aldığımız zaman ihtiyaç belirliydi.

İhtiyaca göre sadece Balkanlar’dan değil, bazen, Orta Anadolu’dan çocuklar devşirilmiştir. Mimar Koca Sinan’ın bu çevreden hassa mimarlar ocağı için devşirildiği bilinmektedir. Hatta Kafkasya’dan da devşirme alındığı olmuştur.

…Gene aynı şekilde devşirme emini tek çocuklu ailelerin, tek oğlan çocuğu olan ailelerin çocuğunu devşiremez. Esasen devşirme için, köy cemaatinin bir yerde rızasının alınması gerekir. Bu şundan ileri gelir zannediyorum; bir nevi çatışmayı önleyen zımnî (kapalı) bir anlaşma ve toplumsal akit söz konusudur…

Her devşirme öyle bazılarının sandığı gibi gidilip zorla alınmaz. Hatta bazı fakir köyler çocuklarının bu yolla kurtulacağına. Yükseleceğine inanarak gönüllü olurlar. Tabii kaderde bir asker olarak, bir yeniçeri olarak muharebede ölmek de vardır.

…O alman çocukların kimisi bir yeniçeri neferi olarak kalacaktır, kimisi de Sokullu Mehmet Paşa ve Mahmut Paşa gibi koca bir imparatorluğun kaderini elinde tutan başvezirler olacaktır.

Bunun gibi Enderun dediğimiz mektep, sınıf bulunan bir mektep değildir; zaten burada insanlar hizmet içi eğitim görürler, koğuştan koğuşa terfi ederler. Padişah sarayında kendileri beğenildikçe padişaha daha yakın hizmetlere verilirler. Burada çok ilginç bir şekilde sözlü ve yüz yüze bir eğitim görürler. Spor da vardır, resim de vardır, hüsn-ü hat da vardır, edebiyat da vardır.

…Devşirme bir hayat tarzıdır. Bu çocuklar Türkçe öğrenir. Enderun’a alınmayanlar bile -Türk’e verilmek üzere- İstanbul civarındaki köylerdeki köylülerin yanına gönderilir.

Balkan dillerinin getirdiği kültürle konuşan çocukların bir müddet sonra Osmanlı’nın lisanını benimsedikleri anlaşılabilir. Yeniçeri adayının burada öğrendiği Türkçe ve din bilgisi de çok önemlidir. Rafine bir medrese dindarlığı verilmiyor bu çocuklara. Bir köylünün dindarlığı veriliyor, en esas unsurdur bu…” (3)

 

ENDERUN

Osmanlı sarayının 18. Yüzyıla kadar devlet idaresindeki en temel müessesesi Enderun’dur ki Farsça anlamıyla “iç kısım” demektir.

…Enderun, sarayın içinde en merkezde yer alan özel mekânı başlar. Burada devlet hayatı biter, işte o kapıdan girdiği bölümdür… Onun bir kapısı da Harem’e açılır. Enderun’a alınanların, devşirme çocukların beden ve zekâca en seçkinlerinden… Edirne Sarayı ve Galata Sarayı gibi müesseselerden seçilen çocuklar buraya gelir.

..Enderun çetin bir hayatın yaşandığı yerdir. Saray okuludur; ama bizim anladığımız anlamda bir okul değildir. Buraya gelen çocuklara Türk kültürünün, İslamiyet’in derinlikleri hocalar tarafından öğretilir. Bunlar bildiğimiz kimselerdir. Nitekim Osmanlı tarihinin musiki dallarında yükselen devlet adamlarının bu ocağında Ali Ufki Bey diye bildiğimiz Albert Bobovius de vardır.

…Enderun mensuplarının birbirleriyle temaslarında disipline ve laubalilikten uzak bir tavra çok dikkat edilirdi. Bütün bu sert yaşayış adeta 16. Asırdaki Cizvit tarikatının prensiplerine benzer ve Enderun hakkında cehalet göstergesi, bazı laubali rivayetlerin çok yaygın olamayacağını gösterir.

…Enderun’dan çıkan insanlar eğer kaftanlı sınıfına girmişlerse, saray dışına hizmete tayin edildiklerinde en aşağı tuğgeneral rütbesiyle bu hizmetlere giderler.

Enderun bir müessesedir. Buradaki eğitimle imparatorluğun yönetici sınıfı yetiştirilir. Büyük kısmı itibariyle Balkanlar’ın, Kafkaslar’ın ücra köylerinden devşirilen gençlerin, burada eğitilip nasıl üstün bir sınıf meydana getirdiğini görürsünüz.

O kadar ki hem fizikleri, hem duruşlarıyla etrafı etkileyen bu devletlilerin, kendilerinin bir devlet imajını meydana getirdiğini söylemek hiç mübalâğa sayılmaz. İstanbul’a gelen her yabancı ve seyahatname yazarı onların katıldığı bir resmî geçidi resmetmekten ve onları uzun uzadıya tasvir etmekten kendini alamamıştır.

Törenlerde ve sarayın dışında kılıç alayı, Cuma selâmlığı gibi merasimlerde Enderunluların zaten buraya gelmelerine neden olan fizikî heybetleri dışında kılık-kıyafetleri ve özellikle “peyk” denen refakatçilerin sorguçları sadece etraftaki halkı değil, başkente gelen ecnebileri bile çarpmıştır. Seyahatnamelerde, Osmanlı törenlerindeki devletlûların bakır baskı gravürleri bulunmayanları pek azdır.

Tevekkeli değil, meşhur nüktedir; bu mutantan alayı seyreden fakir Bektaşî dervişi göğe bakmış: “Hey Allah’ım, bir padişahın kullarına bak, bir de şu fakir kulunun haline…” demiştir.

…19. yüzyılda ise Enderun çok kıyı köşe bir okuldur. Çünkü artık böyle bir sistemin yerini bildiğimiz muasır okullar; Mülkiye, Hukuk. Harbiye gibileri almıştır ve 20. Yüzyıl başında da Enderun kalıntıları itibarı ile fiilen lağvedilmiştir.

…Osmanlı eğitimi hepimizin dikkatini çekeceği üzere îrsiyyete dayanan, bir seçkin zümre yaratmaktan çok liyakat sahibi ve buna sahip olabilecek kabiliyetteki gençlerin seçilip, yetiştirildiği bir sistemi ifade eder. Bu bakımdan Enderun bütün tarihte çok özgündür. Tarihte kul sistemini kullanan tek devlet Osmanlılar değildir; Memlûklar da kullanmıştır. Orta Asya hanlıklarında da kul sistemi görülür. Batı’da da Roma Imparatorluğu’nda olduğu gibi buna benzer bir sistem görülür. Ama bunların içinde en özgün teşkilatlanmış olanı Enderun’dur.

..Unutmamak gerekir ki imparatorluk kendini yönetecek sadık komutanları bu ocakta yetiştirmiştir, işte bu çok önemli bir vasıftır. Buradan çıkan insanlar; vezir olmuştur. Yeniçeri ocağı ağalığı yapmıştır, devlet kademelerine hatta birçok memuriyete dahi ağırlığını koymuştur; ama her zaman için padişahın kulları, padişahın hizmet sınıfı olduklarını unutmamışlardır. Devlet fikrini, devletin bütünlüğünü çok iyi kavramışlardır. Bu nedenledir ki 16. Asırda Kanunî devrinde imparatorluğumuza gelen Avusturya-Alman İmparatorunun büyükelçisi Ogier Ghiselin von Busbeck, bu durumu biraz idealist bir üslub ve biraz da kıskançlıkla şöyle anlatmaktadır:

Türk devletini, Osmanlı-Türkleri’nin devletini, imparatorluğunu liyakat sahibi, zengin, güzel insanlar, çalışarak, yükselerek, gayretle elde ettikleri rütbelerle yönetirler Bizdeki gibi irsî bir aristokrasi yoktur. Bu yüzden kabiliyetsiz insanların elinden değil, kabiliyetlilerin elinden yayılan ve yükselen, istikbali fetheden bir imparatorluk söz konusudur.”  (4)

www.canmehmet.com

Resim: web ortamından alınmıştır. Resimler ve alt yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

(1) Hutbenin tamamı için bakınız: http://www.vedahutbesi.gen.tr/

(2) Yazının tamamı için bakınız;  http://v3.arkitera.com/h43367-ayasofyanin-melegi-160-yil-sonra-gun-isiginda.html (Tarih: 24 Temmuz 2009 Kaynak: Hürriyet Yazan: Serkan Akkoç)

(3) Osmanlı’yı yeniden keşfetmek, İlber Ortaylı, Sahife: 34

(4) A.g.e:

Torununun bir Fatiha’yı çok gördüğü Osmanlı yaptırdığı köprü ile Nobel Ödülü alır (2)

Drina köorü blog-2-

 

 

Çocuklar, bilmediklerini bildikleri için öğrenerek fikren gelişmekte; Yetişkinler, bilmediklerini bilmedikleri için fikren küçülerek daha değersiz hale gelmektedir.

10 Yaşlarındaki çocuk (geleceğin Sokullu Mehmet Paşa’sı)  Devşirildiği Bosna-Hersek yöresinden İstanbul’a götürülürken üzerinden güçlükle geçebildiği, “Sava Nehrinin kolu Drina Irmağı” üzerine bir köprü yaptırmayı hayal eder. Bu hayali düşüncede kalmaz, köprüyü yaptırarak, asırlarca hikayelere, efsanelere konu ettirilmesini sağlamasının yanında; nehrin her iki yakasında yaşayan farklı kültürdeki insanların barışına da vesile olarak, Mevlana’nın şu ifadesinde yerini alır:

“Sen, anılması güzel olan söz ol…Çünkü insan, kendisi hakkında söylenilen güzel sözlerden ibarettir.”

Evliya Çelebi, Sokullu Mehmet Paşa’nın Mimar Sinan’a yaptırdığı, hikayesi ile, (1961 Yılında) Nobel Ödülü alan köprüyü ilk gördüğünde:

-“Bu köprüyü gören hesap, fen ve mimari bilgisi olan vallahi hayran olur.” Diyecektir.

Hikayemizde:

-Bu Köprüyü hayal edeni,

-Hayal edene bu imkanları sunanı,

-“Buraya Köprü yapılamaz” diyen, iddia sahiplerini mahcup eden Mimarı ile,

– Bu hikaye ile Nobel Ödülü alan Sırplı yazar İvo Andriç’ ‘Drina Köprüsü’nü bulacaksınız.

İvo Andriç, 20 yy.’ın en önemli Yugoslav yazarı, İkinci dünya savaşının hüküm sürdüğü 1942 yılında bomba uyarıları; canavar siren seslerinin huzursuzluğu içinde Belgrat’ta kaleme aldığı romanı; destansı anlatımıyla “Drina Köprüsü”, diğer dillere ve özellikle İngilizceye çevrilince fark edilir ve 1961 yılında Nobel Edebiyat ödülünü alır. Aslında ödül köprüye verilmiştir. Romanın başkahramanıdır köprü…

Öyküler, Sokullu Mehmet Paşa’nın devşirilmesiyle başlar. TDK’nin sanal sözlüğünde, devşirme, asker yetiştirmek üzere Yeniçeri Ocağında toplanıp bir araya getirilmiş çocuklar olarak tanımlanır… Romanda aralarında Sokullu Mehmet Paşa’nın da bulunduğu kırk kadar çocuk, eğitilmek ve devlet işlerinde ya da yeniçeri olarak yetiştirilmek üzere ailelerinden alınır, bu esnada onları bir daha göremeyecek olma düşüncesi, Drina Nehri kıyılarından annelerin ve kardeşlerin haykırışlarının yükselmesine neden olur. Trajik bir sahnedir bu. Oysa tarih kitapları önemli bir ruhban aileden gelen Sokullu’nun ve muhtemelen diğer çocukların aileleri ile anlaşılarak devşirildiğini söyler…

Zekâ ve yeteneği ile öne çıkan diğer devşirmeler gibi o da, dönemin üniversitesi; Enderun’da eğitim görmüş, devlet hizmetinde adım adım ilerlemiş, II. Selim’in kızı Esmahan Sultan ile evlenerek arkasını sağlama almış ve bu arada Vişegrad yakınlarında şahin anlamına gelen doğum yeri Sokol kasabasında ne kadar Sokoloviç -şahinoğlu- varsa, İstanbul’da ve diğer beyliklerde önemli mevkilere yerleştirmeyi de ihmal etmemiş, Yavuz Sultan Süleyman, II. Selim ve III. Murat dönemleri olmak üzere, 1565’den 1579 yılına kadar, 14 yıl 2 ay 22 gün veziri azam olarak sadaret makamında kalmıştır.

Bu durumda İlber Ortaylı’nın da belirttiği gibi devşirme eminleri, eğitim alma ve kendilerini keşfetme olanağını asla bulamayacak köylü çocukları ve aileleri için dört gözle beklenen talih kuşu olmalıdır. Nitekim Andriç bu gerçeği romanın ilerleyen sayfalarında itiraf etmek zorunda kalır…” (1)

Drina Köprüsü, Osmanlı veziri Sokollu (Sokullu) Mehmet Paşa’nın doğduğu topraklara bir hediyesiydi. Yüzyıllar boyunca sadece Drina Nehri’nin iki yakasını birleştirmekle kalmadı, Boşnaklarla Sırpları birbirine bağladı ve kimi zaman acılara, kimi zaman neşeye tanıklık etti. Nobelli İvo Andriç, ünlü romanında onu kardeşçe yaşamanın simgesi saydı…

Köprünün ortası geçmişten bugüne Vişegradlıların buluşma yeriydi. Savaş zamanlarında nöbetçilerin dikildiği, halka ibret olsun diye suçluların cezalandırıldığı ve günlerce bekletildiği yer olan kapiyada sıkıntılı günlerin dışında hemen hemen bütün ahali buluşup devlet meselelerinden, siyasetten konuşur, eski hikâyeler anlatılır, akşamları ise kaçamak yapan âşıklar bir araya gelirdi. Önceleri kapiyada bir çeşme ve hemen yanında kahve ocağı bile vardı. Çocukların ilk gezintileri, oyunları köprüde başlar, bazen sofada oturan yaşlıların anlattığı hikâyeleri dinlerlerdi.

…Drina Köprüsü’nün hikâyesi. Köprü, 1516 yılının bir sabahında, ileride Sokollu Mehmet olarak anılacak on yaşlarındaki oğlan çocuğunun Sokoloviç köyünden alınıp ta uzaklara, İstanbul’a götürülmek üzere nehirden geçirilirken hayalinde çizilmişti. Drina, sarp dağlar arasındaki darboğazlardan, derin uçurumların içinden akıyordu. Butko Kayalıkları ile Uzanviçka Dağları arasından ani bir dirsek yaptığı yerde ise Vişegrad başlıyordu. Yağmurun hiddetli yağdığı zamanlarda nehir kendinden geçip yükselir, karşıdan karşıya geçmek ise imkânsız bir hal alırdı. İki yakadaki köylerde yaşayanların Vişegrad’la bağı günlerce kesilir, nehrin sakinleşmesi beklenirdi. Günlerce evlerine kapanan köylüler geceleri çocuklarına nehrin ürkütücü sesine eşlik eden hikâyeler anlatır, onları nehirden uzak tutardı.

Yıllar sonra sarayın gelmiş geçmiş en meşhur ve başarılı sadrazamı olan Sokollu Mehmet’in arzusu üzerine köprüyü koca Mimar Sinan yapmıştı. Neredeyse dört yılda tamamlanan köprü zamanın seyri içinde bölgenin kaderini değiştirmiş, Balkanlar’ın ortasında yeni bir güzergâh belirlenmiş ve Doğu ile Batı’yı, İstanbul ile Avrupa’yı birbirine bağlamıştı….

Köprü kısa zamanda Drina’nın yatağı üzerinde Bosna’yı Sırbistan’a, oradan da Osmanlı İmparatorluğu’nun öteki bölgelerine bağlayan en güvenilir geçit haline gelmişti. Kasabanın büyüyüp gelişmesini sağlamış, önemli olayların geçtiği, tarihi dönüm noktalarının yaşandığı bir yer olmuştu. Yapıldığı günden bugüne Vişegrad, Sırbistan isyanlarına, bölgeyi kasıp kavuran kolera salgınlarına, Bosna Hersek’in Avusturyalılar tarafından işgaline, demiryollarının yapımına, 1912 Balkan Savaşları’na, 1914 Haziran’ında Avusturya veliahtı Ferdinand’ın Sırp bir genç tarafından öldürülmesi sonucu yaşanan karmaşaya, Avusturya-Sırbistan savaşına tanık olmuştu. (2)

Dünyanın gelmiş, geçmiş üç büyük İmparatorluğundan birisi olan Osmanlıdan, yıldızı sönmeye başlayan Amerika’ya…

Giderek parlaklığını kaybeden Amerika, “Amerika!” olabilmesini: kendisini, dünyanın dört bir tarafından “Fırsatlar ülkesi” olarak düşünerek gelen, akıllı ve yetenekli gençlerin alınterine, aklına ve yeteneğine borçludur.

Osmanlı asırlar önce fırsatlar ülkesidir.

Bu durumu, 16. Asırda ülkemize gelen dönemin “Avusturya-Alman İmparatorunu elçisi Ogier Ghiselin von Busbeck, biraz idealist bir üslub ve biraz da kıskançlıkla şöyle anlatmaktadır:

-Türk devletini, Osmanlı-Türkleri’nin devletini, imparatorluğunu liyakat sahibi, zengin, güzel insanlar, çalışarak, yükselerek, gayretle elde ettikleri rütbelerle yönetirler. Bizdeki gibi irsî bir aristokrasi yoktur. Bu yüzden kabiliyetsiz insanların elinden değil, kabiliyetlilerin elinden yayılan ve yükselen, istikbali fetheden bir imparatorluk söz konusudur.” (3)

Kişiler ve milletler için başarı: ne bir tesadüf, ne de bir lütuf  sonucudur.

Başarı: bir hedef, bir plan, inanç ve hedefin büyüklüğü ile orantılı ödenen emek-ter karşılığıdır.

Bunların yanında unutulmaması gereken bir değer daha vardır.

Toplumlar ağaç misalidir. Ağaçların uzun ömürlü olabilmeleri nasıl derinlere saldıkları köklerle mümkünse ve bu köklerle, kurak dönemlerde su ihtiyacını karşılayarak varlıklarını devam ettirebiliyorlarsa;

Milletler de zor dönemlerini, onları varlık haline getiren kültürel değerlerin etrafında, bir mıknatısı çevreleyen toplu iğneler misali birleşerek beslenebilmekte ve sorunları atlatabilmektedir.

Bu manada Osmanlının zor günlerinde yeniden toparlanmak için verdiği,  Milli Mücadele, bir İslam Davası olarak başlamış ve öyle de sonlanmıştır.

Ankara Meclisi’nin Kuran ve dualar okunarak açılmasının yanında, İslam Dünyasının, Milli Mücadele’ye verdikleri maddi-manevi katkı bunun en açık göstergesidir.

15 Temmuz’da yürüyen tankın önüne korkmadan bedeni uzatan insanımız, bu gücü, cesaretini nerede bulmuştur?

İmanından değil mi?

Mehmet Akif bu sözleri boşuna söylememiş olsa gerek:

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ?
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!
Cânı, cânânı, bütün vârımı alsın da Hudâ,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ.

Rûhumun senden İlâhî şudur ancak emeli:
Değmesin ma’bedimin göğsüne nâ-mahrem eli;
Bu ezanlar -ki şehâdetleri dînin temeli-
Ebedî, yurdumun üstünde benim inlemeli
.

15 Temmuz örtülü işgal için yaptırılan darbe’de, yeniden bir Milli Mücadele veriliyormuş gibi gece boyu Ezanlar semalarımızda inlemiştir.

 

www.canmehmet.com

Devam edecek

Resim: kaynaklar geleride belirtilmiştir.

(1) Daha fazlası için bakınız: İnş. Müh. Hülya ATAKAN. İMO ANKARA, Nisan 2007 Bülten, http://ankara.imo.org.tr/resimler/dosya_ekler/f87ab585358a432_ek.pdf?dergi=570

(2) Daha fazlası için bakınız: Atlas Dergisi, Yazı: Mehmet Sait Taşkıran / Fotoğraf: Umut Kaçar, http://www.atlasdergisi.com/kesfet/doga-cografya/visegrad-bosna-hersek-drina-koprusu.html

(3) “OSMANLI’YI YENİDEN KEŞFETMEK”, İlber Ortaylı

Osmanlı mimarisinin asaleti olan ünlü “Drina Köprüsü” nü biliriz de onu yapan Muhteşem Osmanlıyı ne kadar biliriz (1)

Drina köorü blog-2-

Sırp Yazar, İvo Andriç, kendilerini 539 yıl yöneten Osmanlı ile ilgili “Drina Köprüsü”  isimli bir roman yazar. Köprü, Bosna Hersek’te Sırbistan sınırına yakın Vişgrad (Vişegrad) kentinde Sava Nehrinin kolu Drina Irmağı üzerindedir. Yapımı dört yıl sürmüş, 1575’de tamamlanmıştır.

Drina Köprüsü,  “Avrupa’nın bu bölgesinde Türk mimarisinin asâlet ve güzelliğini gözler önüne seren bir sanat âbidesidir.”

Hikayemiz

Köprünün yapılması, bölgeden devşirme götürülen Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa’nın çocukluk rüyasıdır. Paşa, geldiği yer olan Bosna-Hersek’e ölümsüz bir eser bırakmak niyetiyle bu köprüyü (1570’lerde) yaptırır.

“Drina Köprüsü, İvo Andriç’in (1892 – 1975) Sokullu Mehmet Paşa’nın Vişegrad’da yaptırdığı köprü ve çevresindeki yaşamlar üzerine yazdığı romanıdır.

Yazar İvo Andriç köprünün yapılışından 20. yüzyılın ortalarına kadar Balkanlarda olan olayları ve Balkan insanın yaşantısını ve kozmopolitliğini köprü üzerinden anlatmaktadır. Drina Köprüsü bir romandan ziyade bir tarih kitabı gibi olayları sosyal yönleriyle de içeren bir kitap olarak göze çarpmaktadır.

Kitabın en dikkat çekici özelliği yazarın olayları kusursuz bir tarafsızlıkla anlatmasıdır. En acımasız hatta insanlık dışı sayılabilecek eylemlerde dahi yazar yalnızca olayı, o sırada insanların ne düşündüklerini ve hareketlerinin sebeplerini anlatmakta; fakat herhangi bir görüş belirtmemektedir.

Hümanist olan İvo Andriç eserinde çeşitli dinlerin ve soyların kaynaştığı bu bölgede en küçük bir din ve ırk ayrımı yapmadan, anlattığı olaylarda yer alan bütün kişilere eşit bir sevgi ve ilgi göstermiştir.

1945 yılında yayımlanan roman yazarın en ünlü ve en önemli eseridir. 1961 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülen İvo Andriç’in bu ödülü, özel olarak Drina Köprüsüne verilmiş gibi kabul edilmektedir.(1)

Drina Köprüsü,  

“Osmanlı veziri Sokollu Mehmet Paşa’nın doğduğu topraklara bir hediyesiydi. Yüzyıllar boyunca sadece Drina Nehri’nin iki yakasını birleştirmekle kalmadı, Boşnaklarla Sırpları birbirine bağladı ve kimi zaman acılara, kimi zaman neşeye tanıklık etti. Nobelli İvo Andriç, ünlü romanında onu kardeşçe yaşamanın simgesi saydı. Vişegrad şimdi Drina Köprüsü’nün ışığında kendine yeniden umutlu bir gelecek kurmaya çalışıyor.

…Köprü, 1516 yılının bir sabahında, ileride Sokollu Mehmet olarak anılacak on yaşlarındaki oğlan çocuğunun Sokoloviç köyünden alınıp ta uzaklara, İstanbul’a götürülmek üzere nehirden geçirilirken hayalinde çizilmişti. Drina, sarp dağlar arasındaki darboğazlardan, derin uçurumların içinden akıyordu. Butko Kayalıkları ile Uzanviçka Dağları arasından ani bir dirsek yaptığı yerde ise Vişegrad başlıyordu. Yağmurun hiddetli yağdığı zamanlarda nehir kendinden geçip yükselir, karşıdan karşıya geçmek ise imkânsız bir hal alırdı. İki yakadaki köylerde yaşayanların Vişegrad’la bağı günlerce kesilir, nehrin sakinleşmesi beklenirdi. Günlerce evlerine kapanan köylüler geceleri çocuklarına nehrin ürkütücü sesine eşlik eden hikâyeler anlatır, onları nehirden uzak tutardı.

Yıllar sonra sarayın gelmiş geçmiş en meşhur ve başarılı sadrazamı olan Sokollu Mehmet’in arzusu üzerine köprüyü koca Mimar Sinan yapmıştı. Neredeyse dört yılda tamamlanan köprü zamanın seyri içinde bölgenin kaderini değiştirmiş, Balkanlar’ın ortasında yeni bir güzergâh belirlenmiş ve Doğu ile Batı’yı, İstanbul ile Avrupa’yı birbirine bağlamıştı. Köprünün bulunduğu, o zamanlar sessiz ve sakin, dünyadan uzak bir kasaba olan Vişegrad’ın kaderi değişmişti. Yıllar sonra bu gelişmelerle beraber biriken hikâyeler ünlü yazar İvo Andriç’in Drina Köprüsü romanında bir araya gelip yazara 1961 Nobel Edebiyat Ödülü’nü bile kazandırmıştı. Şimdi Bosna Hersek içindeki Sırp Cumhuriyeti sınırlarında yer alan kasaba, köprü ve roman sayesinde tanınır olmuştu.

Köprü kısa zamanda Drina’nın yatağı üzerinde Bosna’yı Sırbistan’a, oradan da Osmanlı İmparatorluğu’nun öteki bölgelerine bağlayan en güvenilir geçit haline gelmişti. Kasabanın büyüyüp gelişmesini sağlamış, önemli olayların geçtiği, tarihi dönüm noktalarının yaşandığı bir yer olmuştu. Yapıldığı günden bugüne Vişegrad, Sırbistan isyanlarına, bölgeyi kasıp kavuran kolera salgınlarına, Bosna Hersek’in Avusturyalılar tarafından işgaline, demiryollarının yapımına, 1912 Balkan Savaşları’na, 1914 Haziran’ında Avusturya veliahtı Ferdinand’ın Sırp bir genç tarafından öldürülmesi sonucu yaşanan karmaşaya, Avusturya-Sırbistan savaşına tanık olmuştu.

…Köprü uzun tarihi boyunca çok defalar zarar görmüştü; 2007 yılında UNESCO Kültür Mirası listesine eklenen köprünün son restorasyonu Türkiye ve Bosna Hersek devleti işbirliğiyle devam etmekteydi. En büyük zararı da Avusturya askerleri, Sırbistan savaşında mağlup olup kasabayı terk ederken köprünün orta kısmını dinamitle patlatarak vermişti. Roman, koca köprünün ortadan ikiye ayrılmasına tanık olup kalbi dayanamayan Ali Hoca Mütevelli’nin “…ziyanı yok, belki burada yıkılır ama umarım bir başka yerde bir başkası yapılır” sözleriyle son bulmuştu…” (2)

Osmanlı İmparatorluğu’nda Devşirmeler (Çocuklar) nasıl yetiştirilmekte, bir köylü çocuğu nasıl bir eğitim-öğrenim görmektedir ki, bir cihan imparatorluğunun en önemli idari makamına oturabilmektedir?

Bu noktada Enderun gündeme gelecektir.

Enderun’un bugün modern dünyadaki karşılığını anmayalım. Bizdeki Mülkiye Mektebi ile mukayese etmek hem doğrudur hem yanlıştır. Bilinmelidir ki bu klasik anlamdaki feodal bir okul değildir. Bireyleri çok sıkı bir seçmeye, gözleme, izlemeye tabidir. O hizmet içinde yükselirler. Yani işin esası hizmet etmesini bilen bu zümre belirli bir etiketi, belirli bir anlayışı ve zihniyeti zarafetle de götürebilmiştir. Yine o yüzdendir ki burada ayrı bir iklim ve zümre teşekkül etmiştir. Bu yüzden doğuşu itibari ile muhtelif mıntıkalardan, Slav illerinden. Yunanca konuşulan, Arnavutça konuşulan yerlerden gelen insanların bir sarayın dili, üslubu, ritüel ve icraatı etrafında birleştikleri yer Enderun’dur.

…Enderun’dan çıkan insanın eski dili ile dini ve kabilesi ile alakası zaman içinde kesilir. O yeni bir kültür çevresine ait olur. Bu haremdekiler için de söz konusudur ve onların ait olduğu hatta bazı halde o yeni kültür çevresi içerisinde sadakat gösterdiği bir tek unsur vardır: Bellekleri. Onun dışına çıkamazlar. Üç tuğlu vezir olur, imparatorluğun uzak vilayetlerinde çalışır. Tıpkı Sokullu’nun yeğeni Mustafa Paşa’nın Budin Beylerbeyi olması gibi…

…Unutmamak gerekir ki imparatorluk kendini yönetecek sadık komutanları bu ocakta yetiştirmiştir, işte bu çok önemli bir vasıftır. Buradan çıkan insanlar; vezir olmuştur. Yeniçeri ocağı ağalığı yapmıştır, devlet kademelerine hatta birçok memuriyete dahi ağırlığını koymuştur; ama her zaman için padişahın kulları, padişahın hizmet sınıfı olduklarını unutmamışlardır.

Devlet fikrini, devletin bütünlüğünü çok iyi kavramışlardır. Bu nedenledir ki 16. Asırda Kanunî devrinde imparatorluğumuza gelen Avusturya-Alman İmparatorunun büyükelçisi Ogier Ghiselin von Busbeck, bu durumu biraz idealist bir üslub ve biraz da kıskançlıkla şöyle anlatmaktadır:

“Türk devletini, Osmanlı-Türkleri’nin devletini, imparatorluğunu liyakat sahibi, zengin, güzel insanlar, çalışarak, yükselerek, gayretle elde ettikleri rütbelerle yönetirler Bizdeki gibi irsî bir aristokrasi yoktur. Bu yüzden kabiliyetsiz insanların elinden değil, kabiliyetlilerin elinden yayılan ve yükselen, istikbali fetheden bir imparatorluk söz konusudur.” (3)

www.canmehmet.com

Devam edecek

Resimlerin alındığı kaynağa daha fazlası için bakınız:

a)http://www.tika.gov.tr/tr/haber/bir_koca_sinan_eseri_sokollu_mehmet_pasa_koprusu_drina_koprusu_tika_tarafindan_restore_ediliyor-3571

b) http://www.atlasdergisi.com/kesfet/doga-cografya/visegrad-bosna-hersek-drina-koprusu.html

(1) Daha fazlası için bakınız: https://tr.wikipedia.org/wiki/Drina_K%C3%B6pr%C3%BCs%C3%BC_(roman)

(2) Daha fazlası için bakınız: Atlas Ağustos 2014 / Sayı 257. Yazı: Mehmet Sait Taşkıran / Fotoğraf: Umut Kaçar http://www.atlasdergisi.com/kesfet/doga-cografya/visegrad-bosna-hersek-drina-koprusu.html

(3) “OSMANLI’YI YENİDEN KEŞFETMEK”, İlber Ortaylı

Aydın ve Halk arasındaki düşmanlık “Cehalet!”den değil amaç farklılığından kaynaklanır

HALK-AYDIN

Halk, bir toplumun büyük çoğunluğu; Aydın, küçük azınlığıdır. Halk ile Aydın sınıfının gayeleri farklıdır. Çatışma: yaygın kanaat doğrultusunda birinin, “bilgili”; diğerinin “cahil” olmasından değil, bunların amaçlarının farklılığından kaynaklanmaktadır.

Her İnsan gibi Milletler de (kendi milli) esasları, değerleri sayesinde  mutluluğa ulaşacağına inanır.

“Kendi düstur ve ananelerini bir yana atarak, komşularının esaslarını ve ananelerini kabul etmek hiç birinin hayalinden geçmez. Zira o esasların hiçbir zaman kendi şahsiyeti ile bağdaşmayacağını bilir.”

Çünkü insanlar, ancak, kendi değerlerini yaşadıkları, kendi beklentilerine kavuştukları zaman huzur bulacaklarını düşünür ve buna inanırlar.

Hastalıklar, zıtların çatışmasından kaynaklandığı gibi; huzursuzluklarda, dengesine kavuşamamış iç çatışmanın ürünüdür.

Halk ve Aydın tanımını açmak için, herhalde İlim ve İrfan’ı tanımlamak yararlı olacaktır.

İlim” ve “İrfan” Yunus Emre’ye göre:

İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsin
Ya nice okumaktır

İlim (sahibi): Bilgili, mevcut olanı öğrenmiş,

İrfan: Bilgisi ile “sonuçtan nedene, eylemden sıfata ve sıfattan öze geçmeye yarayan” akıl yürütme ile, gönlü temizlemekten, madde ve sevgisini atmaktan oluşan iç temizliği, kişinin “kendisini bilmesi”  olarak tanımlanabilir.

İrfan açık ifadesi ile: İnsani olabilmek, insanı merkezine alabilmek, tercihini, insandan yana kullanabilmektir.

İrfan sahibi bir insan, -Bilgi ile sınırlı kalmadan- kendi hayat ve yaşam amacının, değerlerin farkında olandır.

Halk ve Aydın arasındaki amaç farklılığı nereden kaynaklanır?

Halk, (Milli-Manevi değerlerden) sözlü ve yazılı edebiyattan; Aydınlar, dışarıdan (Başka toplumlardan) edindiklerinden beslenir. Farkın kaynağı, beslenme nedeniyle oluşan düşünceler ve uygulama sonuçlarından doğacak beklentilerdir.

Ülkemizde Halk ile Aydının düşünce temelinde farklılaşmasının arkasında, (çok genel tanımı ile) Osmanlının batıya ayak uydurabilmesi için yapılan Islahatlar (Batıdan kopyalanan değerler) vardır.

Hristiyan Avrupa’da, İslam Medeniyetinin (Müslümanların) etkisi ile oluşan uyanma döneminde (Rönesans) toplumda oluşan çatışma, halk ile aydın tabaka arasında değil, ağırlıkla, Kilise-Aydın çatışmasından kaynaklanmıştır.

Batı ile aramızın ilmi boyutta açılmasında sıkça konu edilen “Matbaanın gecikmesi” (Ki: bu anlatılanları ile doğru değildir), Müslüman Din adamlarının itirazlarından değil, basılan kitapların satılamaması nedeniyle matbaa sahibinin iflas etmesindendir. Sanıldığı gibi matbaa, Osmanlıya, 18. Asırda (1730’da) değil, 16. Asırda (Yahudilerin beraberinde İspanya’dan atılması ile) gelmiştir.

Halk, batıyı körü körüne taklit eden Aydınlarına güvenmemekte;

Aydınlar ise, Halkı bilgisizlikle suçlayarak aşağılamaktadır.

Halk ve Aydın (neden) aynı (Milli) amaç sahibi değildir?

Halk, Aydınlara:

Ne yaptığını bilmeyen fakat aynı zamanda pek tehlikeli ve yıkıcı olan unsurlar gözüyle bakarak, itimat edemez.”

Aydınlar ise Halka:

…halktan beklediği takdir ve itaati göremeyen aydın tabaka, vatandaşlarına karşı, onları hor gören bir çehre takınarak kendini teselliye çalışmaktadır.

Aydın tabaka, memleketi, her tarafı kaplayan cehaletten kurtarmaktaki aczinden utanması lâzım gelirken, istediğini yapmayan muhitinin sert ve inatçı olduğundan şikâyet edip durur.” (1)

Hristiyan Avrupa’da yenilikler karşısında tepki koyanlar, ruhban sınıfı, Kilisedir. Osmanlı İmparatorluğu’nda ise tepki (gerçeği) Halkın yeteri kadar kitap talep etmemesidir.  Aralarında bir benzerlik yoktur.

Batıda, halka kitap okutmak, okuma yazmayı özendirmek için: evlenmek, mahkemelerde tanıklık yapmak, en basit manada bir iş bulmak için okuma-yazma şartı getirilmiştir. Kilisede koroya katılmak için, okuma-yazma bilmek gereklidir.

Aydınlar/Yöneticiler, toplumlarını bu şekilde Orta çağ karanlığından çıkarmış, bin yıl boyunca insanlığa rehber olan Müslümanları geçmiş, geçmekte kalmamış, onları sömürge haline getirmiştir.

Peki, Batı ile aramızın açılmasına doğru teşhis koyamayarak, örtülü sömürge olmamıza neden olanlar, utanması gerekenler kimlerdir?

-Kendi düzenini sürdürmek için halkı eğitimsiz bırakan, ona, rehber ışık olmayan yönetici-aydın sınıf mı?

-Kendi dini inancının ona: “İlim Müslümanın yitik malıdır, onu bulduğu yerde almalıdır. İlim, kadın erkek her Müslümana farzdır. İle ‘Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu’ “ emirlerine, öğütlerine uymayan halk mı?

www.canmehmet.com

Resim:

(1) “Buhranlarımız ve son eserleri”, SAİD HALİM PAŞA. Said Halim Paşa, Bu eseri, 1920’lerde yazmıştır. Ne yazık ki, ülke kalkınmasına rehberlik yapabilecek, batı ile aramızın açılmasındaki nedenleri (hatalarımızı) açık yüreklilikle sergileyen bu çok değerli eseri okuyan aydınımızın sayısı herhalde bir parmaklarımızın sayısını geçmeyecektir. Ülke yayın hayatına uzun süreler yön veren iki bankanın yayınevleri, ne yazık ki, batıdan tercümelerle ülke düşün hayatına renk-yol vermekte, halk-aydın çatışmasının üzerine benzin dökmeye devam etmektedir. Elbette, batının ilmine (bilgisine) ihtiyacımız vardır. Ancak, bu onları birebir kopyalamak değil; alınan ilmi, kendi milli gayelerimiz doğrultusunda geliştirmekle mümkün olacaktır. Gelişme yolundaki toplumlar için (üretmeden yapılan) taklitçilik, onları,  gelişmişe sadık bir uydu yapmaktadır.

122 yıldan bugüne ne yaşananlar ve İngilizler (Avrupa), ne de 2. Abdülhamid’ler, Erdoğanlar değişmiş

2. abdülhamid

 

Bugün yaşadıklarımızı bize, 122 yıl evvel (1894’de), Sultan 2. Abdülhamid kelimesi kelimesine anlatmaktadır. Konuşma, virgülüne dokunulmadan belki ibret alınır anlayışı ve vatanseverlere bir ışık tutabilir umudu ile aktarılmaktadır.

Konuşmalar, Görevli İngiliz Ajan, Yahudi Prof. Vambery ve Sultan II. Abdülhamid arasında geçmektedir. Aşağıda aktarılanlar, İngiliz Dışişlerine aktarılan rapor içeriğine aittir.

Kesin tarafsızlık

Belge no. 12 (7 Mayıs 1894)

Sevgili Sir Thomas, (İngiltere Dışişleri Bakanlığı*)

İstanbul’dan henüz döndüm ve size hemen orada Padişah ve diğer devlet ileri gelenleri ile yaptığım görüşmelerin izlenimlerini iletmek istiyorum.

Sizi en çok İngiltere ile Türkiye arasındaki ilişkilerin ilgilendireceğini bildiğim için önce şunu söylemeliyim ki, şimdiki hükümdarın Büyük Britanya’ya karşı tutumunda herhangi önemli bir değişiklik fark edemedim. Kendisini en son gördüğüm dört yıl öncesine kıyasla ne daha dost, ne de düşman!

Avrupa güçleriyle olan ilişkilerinde kesin tarafsızlık siyasetini izlemeye kararlı. Bu yöntemin kendisini başka sorunlardan kurtaracağına inanıyor.

Tüm yabancı ülke temsilcilerine hemen hemen eşit yakınlıkta davrandığı düşünülürse, onların Padişah’ın temel politikasının derine gömülü sırlarına nüfuz edebilmelerinin ne kadar zor olduğu daha iyi takdir edilebilir.

Bana gelince; İngiltere ile ilişkisi hakkında ne düşündüğünü, neden böyle düşündüğünü ve ülkenizle ülkesi arasında bir yakınlaşma sağlamanın mümkün olup olmadığını çıkarabilmek için uğraştım. Azami dikkat ve ihtiyatla bu soruyu ona açtım ve aşağı yukarı şöyle dedim:

Zât-i şahaneleri ülkenize olan sempatilerimin samimiyetinden! mutlaka haberdardır. Avrupa ‘nın, imparatorluğunuzun şu veya da bu parçasını kapmak için sabırsızlandığı acı gerçeğini inkâr etmek gereksizdir. Fakat, düşmandan düşmana fark vardır. ‘Ehven-i şer ‘prensibini temel alarak, bütün Avrupa güçleri arasında bir seçim yapmak zorunda kalsanız, inanıyorum ki size en az tehlikeli ve en fazla yararlı İngiltere olacaktır.

 Sizler, ortak çıkarlarla birbirine bağlı iki dostsunuz; aranızı açmak için uğraşan kıskanç komşularla çevrili iki dost! Ülkenizde egemen olan konu, Rusya’nın  Asya ‘nın kuzeyinde artan nüfuzuna karşı Türk ittifakının İngiltere için vazgeçilmez olduğudur.

Ne var ki, çok yakınlarda bazı değişiklikler kaydedilmiştir. Ciddi İngiliz politikacıları hiçbir zaman Türkiye ‘nin dostluğunun yararlarından kuşku duymamışlar onların yardıma koşacaklarından emin olabilirsiniz.

Fakat lütfen majesteleri, yukarıda sözünü ettiğim iki dosttan birinin güçlü-kuvvetli ve sağlıklı, diğerinin ise iyileşmekte olmasına ve gelecek vaad etmesine rağmen hasta bir adam olduğunu unutmayınız. Türkiye zayıf değildir; kuvvetini toparlamaktadır ve giderek güçlenecektir. Fakat, nekahat devresini tamamlarken eski dostunun öğütlerine uymalıdır.

Zât-i Şahanelerinin Dulcigno, İzmir ve Mısır ‘ı eski dostluğun parlaklığını lekeleyen üç kara bulut olarak gördüğünü biliyorum.

Ne var ki, zamana ayak uydurmak, siyasetimizi içinde bulunduğumuz koşullar ‘ İçinde değerlendirmek  zorundayız. Böylece, sonunda İngiltere ‘nin Osmanlı Imparatorluğu ‘nun kaderine kayıtsız kalmadığı görülecektir (Sahife:129)

Padişah’ın (Sultan II. Abdülhamid) cevabı ise şöyle özetlenebilir:

-“Otuzbeşyıldır Türkiye’nin dostusunuz. Hiçbir zaman duygularınızın samimiyetinden kuşku duymadım. Sizin gibi kültürlü bir kişiden de öğreneceğim pek çok şey var. Lütfen söyleyiniz, beni tersleyen bir adama nasıl yaklaşabilirim?

Biliyorsunuz, Anadolu ‘da Ermeni tebam arasında çıkarmaya çalıştıkları patırtılardan pek korkmuyorum. Çünkü onlar aslında barışsever ve sakin insanlardır.

Allah korusun, eğer bir ayaklanma vuku bulursa, oradaki Müslüman ahali öyle bir durumdadırlar ki, tek bir darbeyle ihtilâli anında bastırabilirler.

Biz, burada Avrupalıların Ermeni Meselesi ‘ne verdikleri öneme gülüp geçiyoruz. Bu sorunda canımı sıkan tek nokta; iyiliğimi istediğini söyleyen sözüm ona dostumun evinin, Ermeni entrikacı ve ihtilâlcilerinin yuvası olmasıdır.

Geçen yıl iki Ermeni ihtilâlci yakalandığı zaman, idamı haketmelerine rağmen, İngiliz elçiliğinin müdahalesi ile ülkeden atılmışlardır.

Şimdi, duyuyorum ki, bu adamlar Birleşik Krallık’ta kent kent gezerek; milletimin, dindaşlarına akıl almaz zulümlerde bulundukları İddialarını vaaz ediyorlarmış.

Sizi temin ederim ki Reşid Efendi, (Yahudi İngiliz Ajan Vambery’nin takma ismi)  bir dost tarafından reva görülen bu davranışlara kimse kayıtsız kalamazdı.

Beni Rusya’nın  kollarına itecek birşey varsa, o da ülkemin felâketini isteyen ve bana karşı dolaplar çevirenleri şımartan İngiliz Hükümeti ‘nin anlaşılmaz tutumudur.

Dahası, bazı İngiliz politikacılarının beni tebam arasında eşitliği sağlamayı başaramamakla suçlamaları kadar büyük bir adaletsizlik olur mu?

Eşitlik diyorlar! Sözüm ona dostlarım tarafından tebam arasına nifak tohumları atıldığı; bir milletin diğer millete karşı kışkırtıldığı bir ortamda eşitlikten sözedilebilir mi?

Unutmamalısınız ki, Ben bu ülkenin sadece hükümdarı değil, aynı zamanda bir Türk ve Müslüman olduğum için, ırkımın ve dinimin de resmi lideriyim. Bu nedenle, ne milletime, ne de dindaşlarıma iftira edilmesini kabul edemem. (Sahife:130)

…Daha sonraki görüşmelerimizde, diğer siyasal sorunlara da değindik…Boğazlar’in tahkimatı hakkında söyledikleri oldukça ilginçti. Karadeniz’de başgösterecek bir Rus sürprizine karşı payitahtı (İstanbul) güvenlik altına alma gereğini duyup, bu amaçla Belçikalı General Brialmont’u Türkiye’ye çağırdığı için kendisini tebrik edince Padişah, bu sorunla başkalarının neden ilgilendiğini merak ettiğini sordu.

Boğazlar’ın savunması hakkında ileri gelen Türk devlet erkânı ile görüştüğümde, donanmanın korkunç durumuna da değinmek fırsatım buldum.

Donanmanın ihmâli konusunda şu nedenleri öne sürdüler:

(a) Buhar gücünün uygulanmasıyla birlikte Avrupa’daki sınai ilerlemeler, Türk denizciliğinin Batı donanmaları ile rekabet edebilmesini imkânsız kılmıştır

(b) Gemiler, gerek Akdeniz’de ve gerek Karadeniz’de diğer deniz kuvvetlerinin karşısında savunma açısından yetersiz kalmışlardır,

(c) Batum’un kaybıyla beraber Türkiye’nin en iyi denizcilerinin yetiştiği kaynak bir anda kurumuştur. Türk denizciliğinin o eski ruhu sönmüş ve böylece savunma bütçesinin tarihi şöhret ve değerini halen koruyan orduya ayrılması daha mantıkî bulunmuştur.

Orduya gelince, Padişah’ın hizmetindeki İleri gelen Prusyalı subaylara sorduğumda, bana iyi subay eksikliğinin giderek azaldığını ve gerekli düzenlemek yapıldığında Türk ordusunun yine dünyada en iyi askeri güçlerden biri olacağını anlattılar. (Sahife:132)

…Padişah’ın kişisel yönetimi dört yıl öncesine kıyasla daha güçlenmiş ve gelişmiştir. Hayreddin Paşa’nın sadrazamlığından başlayarak, Babıâli’nin gücü giderek Padişah’ın eline geçmiş ve bu gidişe karşı çıkma cesaretini gösteren Said ve Kâmil Paşalar derhal azledilmişlerdir.

Şimdiki Sadrazam  Padişah’ın elinde bir kukladan ibarettir; en küçük bir kişisel girişimde bulunacak ne gücü, ne de niyeti vardır. Tüm devlet işleri; ordu, donanma, kamu yönetimi, dış politika özetle herşey Padişah’ın tekelindedir.

O, en küçük ayrıntısına kadar tüm işlemleri tetkik etmekte, denetlemekte ve kararlaştırmaktadır. Padişah’ın gerçek temsilcisi Saray Başkâtibi Süreyya Paşa’dır. Padişah, onunla Mabeyn ile kendisi arasında mekik dokuyan mabeyincileri aracılığıyla haberleşmektedir. Mabeyin, yürütmenin maşaları olan nâzırların hünkârlarından emir bekledikleri yerdir.

İşte, böylece devlet mekanizmasının merkezinde Padişah, iç ve dış siyasete ilişkin en küçük bir ayrıntıyı dahi kaçırmayacak şekilde ülkesinde olup bitenlerin hepsini izlemektedir… hiç abartmasız, Padişah’ın Osmanlı tahtına geçen en yetenekli hükümdar olarak kabul edildiğini ve bu nedenle halkı tarafından son derece takdir edildiğini söyleyebiliriz.

Bu muazzam nüfuz ve üstünlüğü sağlayabilmek için kuraldışı, fakat bazen insafsız araç ve yöntemler kullanmaktadır. Sıkı bir hafiye ağı payitahtın ve ülkenin en kuytu köşelerine kadar yayılmıştır. Nâzırları, erkânı, hizmetkârları ve sözüm ona en güvenilir dostları arasında bile birlik olunmasına izin vermemekte, onları gruplara, kliklere ayırarak, birbirlerine karşı oynamakta ve “Parçala ve Yönet” ilkesine uygun olarak mutlak egemenliğini sürdürmektedir.

Bu karmaşık mekanizmanın merkezinde olmak başka bir hükümdar için hiç de cazip olmayabilir. Şimdiki Padişah’ın küçüklüğünden beri entrika ve dolaplara karşı özel bir eğilimi vardır. Eğer doğru hatırlıyorsam, hocası Kemâl Efendi onun hakkında “merhum Abdülmecidin en zeki ve uyanık oğlu’” diye sözetmişti…

Bu uzun raporumu özetleyecek olursam, şu aşağıdaki noktalara dikkatinizi çekmem gerekecektir:

…Eski muazzam bürokrasiden en küçük bir kudret kırıntısı bile esirgenmiştir. Aşağı tabakalar ve halka gelince; Hıristiyan uyruklar da dahil, şimdiki hükümdara severek bağlanmışlardır. Padişah, elindeki tüm imkânları seferber ederek her fırsatta hayırseverliğini göstermekten kaçınmamaktadır.

Eğitim ve hizmetleri için büyük meblağlar sarf etmekte, halkının esenliği, refahı ve mutluluğu için yorulmak  bilmeden çalışmaktadır. Padişah’tan korkabilirsiniz, hattâ nefret bile edebilirsiniz ama onun çalışkanlığı ve adaletini inkâr edemezsiniz.

Savurganlığa son veren tutumu ile Türk maliyesini ıslah etmiş ve ülkeyi baştan başa demiryolu ağıyla döşemiştir…Türkiye canlanmasını -yozlaşmış bir Şark devleti ne kadar kalkınabilirse- Padişah’ın enerji, ustalık ve vatanperverliğine borçludur. Sultan Hamid’in bu açıdan değeri hiçbir şekilde inkâr edilemez.

…Padişah’ın tam sağlıklı olduğunu iddia edemeyiz. Karşılaştığı olağanüstü güçlükler onun zihinsel yeteneklerini zedelemeye başlamış, uykusuzluk ve yorgunluk onu sinirli yapmıştır. Bu tehlikeli gidişe Padişah’ın dikkatini çekerek, Türkiye’nin varlığının onun sağlığı ile yakından bağlantılı olduğunu belirttim. Bunun üzerine bana;

“Güveneceğim adamları bulamıyorsam, ne yapayım? Gördüğünüz gibi çevrem bencil, amansız ve namussuz insanlarla çevrili. Genç nesil arasından yetenekli, dürüst ve vatanperver adamlar yetişene kadar, sağlığım için tehlikeli olsa dahi, yalnız başıma çalışmaya mecburum dedi.

Virgülüne dokunmadan aktarılan içeriğin resmi tarih anlatıları ile birlikte değerlendirilmesini, okuyanın bilgi ve basiretine bırakıyoruz.

Ve neden bu kadar samimi özveriye rağmen Osmanlı Hanedanlığı’nın Hain!” ilan edilmesinin gereğini  de!

www.canmehmet.com

Resim:

(*) Tırnak içindeki italik yazılar ve vurgulamalar tarafımıza aittir.

(1) Kaynak: SARAYDAKİ CASUS Gizli Belgelerle Abdülhamid Devri ve İngiliz Ajanı Yahudi Vambery,

Prof. Dr. Mim Kemâl ÖKE,  Dördüncü Baskı 2013, İrfan Yayıncılık