Tarih Acımasızdır, Affetmez. Her Zaman Beyaz Sayfalarını, Kara Sayfalardan Sonra Yazar (1)

 

 

Yakın tarihimiz, gerek devletimizin arşivlerini açmaması, gerekse kimi konuların tabu haline getirilerek tartışılmasının istenmemesi; birçok konunun gerçekleri ile değil, kişilerin değerlerine göre yorumlanmasına imkân sağlamakta, bunun sonucunda da toplumda yoğun bir kafa karışıklığı yaşanmaktadır.

Bu manâda, yakın tarihimizde yaşanan tartışmalı kimi siyasi olaylar, dönemin belgeleri ile meraklılarının araştırmalarına sunulmaktadır.

Onuncu Yıl Nutku

Ankara, 29 Ekim 1933

“Türk Milleti!

Kurtuluş savaşına başladığımızın on beşinci yılındayız…

Yurttaşlarım! Az zamanda çok büyük işler yaptık…

Yurdumuzu dünyanın en mamur ve en medeni memleketleri seviyesine çıkaracağız…

Milletimizi en geniş refah, vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız. Millî kültürümüzü, muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız…

Büyük Türk milleti, onbeş yıldan beri giriştiğimiz işlerde muvaffakiyet vadeden çok sözlerimi işittin. Bahtiyarım ki, bu sözlerimin hiçbirinde, milletimin hakkımdaki itimadını sarsacak bir isabetsizliğe uğramadım.” (1)

Aşağıda, o günlerde yaşananları anlamak adına Onuncu Yıl Nutku’nun söylendiği dönemde yayınlanan gazete haberleri verilmektedir.

Kaynak : 14 Şubat 1929 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nin 1.Sayfası.

“Türkiye’de her sene yalnız veremden (*) 37.000 kişi ölüyor ve takriben 280.000 veremli hasta vardır. İktidarı olan vatandaşların, senede 1 lira vererek İstanbul Verem Mücadele Cemiyeti’ne âza (üye) olmasını istiyoruz.”

(Canmehmet : 1927 yılı nüfus sayımına göre Türkiye nüfusu yaklaşık 13.600.000 kişidir. Yukarıdaki bilgilere göre; sadece veremden, her sene nüfusun %0.3’ü ölmektedir. Nüfusun %2’si de veremlidir).

Kaynak : 19 Şubat 1929 tarihli Akşam Gazetesi’nde, Necmeddin Sadık tarafından kaleme alınan başyazı :

(Canmehmet : Bazı kelimeler günümüzdeki kullanımına uygun olarak tarafımızca sadeleştirilmiştir).

En Büyük İş

Bayındırlık (inşaat) vekili Recep Bey iş başına gelince, memleketin ihtiyaçlarını araştırdı, kudretini ölçtü ve uzun görüşlü bir program çizdi. Tamamlanması yirmibeş sene yani bir çeyrek asır gibi çok ileri zamanlara ait olan bu programda Türkiye’nin yolları, sulama işleri gibi bütün önemli ihtiyaçları düşünülmüştür.

Hakiki bir devlet adamının en büyük vasfı ilerisini görmek, yapılacak işleri – zamandan ve mesafaden korkmadan- milletin ebedi hayatına nisbet ederek, kısa veya uzun devrelere ayırmaktır. Yapacağı işin umumi heyetini göz önünde tutmadan, kısa müddetli, kolay başarılar arayan ve yalnız iş başında kalabileceği zamanı dikkate alarak, gelişi güzel başı işler gören insanlar ciddi bir devlet teşkilatı için faydalı olmaktan ziyade zararlıdır. Bunun içindir ki, kişisel başarılardan ziyade, devletin ve rejimin esaslı zaferini düşünen Recep Bey’i, uzun görüşlü programından dolayı tebrik etmek lazımdır.

Haber alıyoruz ki, Bayındırlık (inşaat) vekili, yirmi senede harcanmak üzere 250 milyon liralık sulama işini de programına ilave etmiştir. Konunun önemi, açıklama ve tartışmaya ihtiyaç olmayacak şekilde açıktır. Memlekette para azlığından (dolayı) sıkıntıdayız. Paramızın kıymeti her sene düşüyor ve bunun sıkıntısını her an hissediyoruz. Hayat pahalılığı tahammül edilemez bir hale geldi. Ticaret işlerinde bulunanlar, ekonomik hayatta boğucu bir bunalım olduğunu söylüyorlar. Bütün bunların çaresini aradığımızın zaman; para azlığı, paramızın kıymetsizliği, alış-veriş olmaması (durumu); hep ihracat eksiğine, (ve) ithalat fazlasına yol açıyor.

İhracatı çoğaltmak için de bir çare var: Üretimi çoğaltmak… Türkiye bir fabrika, sanayi, maden memleketi değildir. Daha uzun zamanlar (da) olamaz. Üretimimiz şimdilik ancak tarım sahasında çoğalabilir. Halbuki tarımımız tamamen doğaya, yağmura bağlı olduğu için, bir sene havaların kurak gitmesi, memleketi büyük bunalımlar içinde kıvrandırıyor. İzmir, Adana gibi sulak yerler de en ilkel şartlara bağlıdır. Eğer Orta Anadolu sulanır, İzmir ve Adana çevresi sulanırsa, Türkiye ürünleri, az zamanda memleketi zenginleştirecek derecede çoğalır. Bunun içindir ki, ekonomi siyasetimizin başında, yol ve sulama, denk olarak birinci gelmelidir. Bizim için başka kurtuluş çaresi yoktur. Çok miktarda borç almalar, bol yabancı sermaye gibi çareler ortadan kaldırılınca, üretimimiz geniş miktarda artmadıkça, ekonomik bunalım devam edecek, hatta zaman zaman artacaktır.

Fakat bu mühim, hayati iş için 20 sene çok görülebilir. Ne çare ki demir yolları gibi, sulama işini de, kendi paramızla, devlet bütçesinden yapmaya mecburuz.

Bu gibi işleri, zaten fakir olan devlet hazinesinden yapılamayacağını söyleyenler pek çoktur. Bunlara göre, bu tarzdaki harcama, paramızın dışarıya gitmesine, (değerinin) düşmesine sebep oluyor. Bu işlere, dışarıdan sermaye bulmak hem memlekete para getirir, hem de paramızı(n değerini) yükseltir. Bu teori belki doğrudur. Fakat hükümet şimdiye kadar, bu tarzda hiçbir ciddi teklifi reddetmemiştir. Durumuzun, yol ve sulama işlerinde, yabancı sermayeyi senelerce beklemeye de hiç müsait değildir Bunları kendi paramızla da, sıkıntı çekerek, zorluklara katlanarak, mümkün olduğu kadar çabuk yapmaya mecburuz. Recep Bey, sulama planını ciddi ve esaslı şekilde uygulamaya başlarsa, Türk vatanının şükranına layık olacaktır.”

1924 ile 1938 yılları arasında yapılan ihracata baktığımızda :

-1924 İhracat rakamı:    82.435.000 $

-1925 İhracat rakamı:  102.700.000 $

-1926 İhracat rakamı:    96.437.000 $ (üç yıllık toplam ihracat: 281.572.000 dolar.)

*

-1931 İhracat rakamı:  60.226.000 $

-1932 İhracat rakamı:  47.972.000 $

-1933 İhracat rakamı:  58.065.000 $ (Üç yıllık toplam ihracat: 166.263.000 dolar)

*

-1936 İhracat rakamı:    93.670.000 $

-1937 İhracat rakamı:  109.225.000 $

-1938 İhracat rakamı:  115.019.000 $ (Üç yıllık toplam ihracat: 317.914.000 dolar” (2)

*

Özetlenirse:

-1924, 1925, 1926 yılları toplam ihracatı: 281.572.000 dolar.

-1931, 1932, 1933 yılları toplam ihracatı: 166.263.000 dolar.

-1936, 1937, 1938 yılları toplam ihracatı: 317.914.000 dolar.

*

Bu rakamların bize söylediği; bir Dünya Savaşı’na giren Osmanlı Devleti’nin, nerede ise üreten tüm insanlarını savaş cephesine sürmesine rağmen, savaşın hemen akabinde yapılan (3 yıllık toplam) ihracat rakamı : 281.572.000 dolar.

Ve bu tarihten yaklaşık 15-16 yıl sonra, Dünya Savaşı’nın bitmiş olmasına, savaşan askerlerin terhis edilerek köylerine ve işlerinin başına, üretime dönmelerine rağmen; 3 yılda yapılan ihracat rakamı : 317.914.000 dolar.

Peki, 16 yıllık bir barış döneminde, ekonomide alınan (başarılı!) yol nerededir ve rakamlar neden böyle bir tabloyu ortaya koyamamaktadır ?

Bu ekonomik tablo içerisinde, Savarona Yatı’nın alınış hikayesi

Bu yatın alınış nedeniyle ilgili, devlet ve özel kaynaklarda iki ayrı öykü vardır. Biz ikisini de veriyor ve yorumu okuyana bırakıyoruz.

Birinci öykü : “…1936 yılında Kral VIII. Edward İstanbul’u ziyaret etti ve o zamanki (Canmehmet notu : Osmanlı’dan kalan) devlet yatı Ertuğrul’da, Mustafa Kemal Atatürk’ün konuğu oldu. Bacadan dökülen kurum, Majestelerinin beyaz pazenlerini öylesine kirletti ki, Atatürk Ertuğrul’u hurdaya gönderdi ve yeni bir cumhurbaşkanlığı yatı araştırılması için emir verdi. Türk bayrağı, Mart 1938’de Southampton’da Savarona’ya çekildi.” (3)

*

Ancak, aşağıda verilen bir başka kaynak, bu birinci öyküyü desteklememektedir…

*

“…Ertuğrul, Cumhurbaşkanlık devlet yatı olarak, ülkemizi ziyaret eden yabancı hükümdar ile devlet başkanlarının ağırlanmasında ev sahipliği yapmayı sürdürdü.

Atatürk’ün, Ertuğrul Yatı’nda ağırladığı devlet başkanları ve ünlü konukları arasında, Haziran 1934’te İran Şahı Rıza Pehlevi’yi, 1936’da Kraliyet Yatı Nahlin ile İstanbul’a gelen İngiltere Kralı VIII. Edward’ı ve 1937’de Ürdün Kralı Emir Abdullah’ı görüyoruz.

1 Eylül’den itibaren ülkemizde konuk olan Kral VIII. Edward, 6 Eylül’de Nahlin Yatı ile Moda Koyu’na gelmiş ve orada Moda Deniz Kulübü ile İngiliz Yat Kulübü’nü ziyaret etmişti. Aynı gün, Cumhurbaşkanı Atatürk de Ertuğrul Yatı ile Moda’ya gelerek, kralı, onuruna düzenlenen yat yarışlarını beraberce seyretmek üzere Ertuğrul Yatı’nda ağırlamıştı. Ertuğrul’un bir sonraki konuğu, Ürdün Kralı Emir Abdullah’tı. Bir süreden beri İstanbul’da, Beylerbeyi Sarayı’nda konuk olan Kral Abdullah, 5 Haziran 1937 günü trenle İstanbul’a gelecek olan Atatürk’ü karşılamak üzere Haydarpaşa Garı’na gitmişti. Daha sonra, Atatürk, kendisini karşılayan kralla beraber Ertuğrul Yatı’na geçmiş ve açıkta tören konumunda bulunan donanmayı selamlamışlardı. Atatürk 1927-1937 tarihleri arasındaki 10 yıl boyunca Marmara’da Yalova, Çanakkale, İzmit, Mudanya, Armutlu ve Adalar gezilerini çoğunlukla Ertuğrul ile gerçekleştirdi. Rükûb-u şahaneden, Riyaset-i Cumhur’a kadar uzun bir yoldan gelen yorgun Ertuğrul Yatı, 1937 yılının sonunda hizmet dışına çıkartıldı. Çünkü o yıl onun yerini almak üzere, Riyaset-i Cumhur yatı olarak Savarona satın alınmış, İstanbul’a getirilmek üzere son rötuşların bitirilmesini beklemekteydi. Atatürk 23 Ekim 1937 Pazar günü Ertuğrul Yatı ile son kez Yalova’dan Derince’ye yolculuk etmişti…” (4)

*

İkinci Öykü : (Konuyu, yatı teslim almaya gidenlerden olan Atatürk’ün uşağı Cemal Granda anlatmaktadır)

SAVARONA YATININ  HİKAYESİ

“ATATÜRK sık sık deniz yoluyla da yurt gezilerine çıktığı için dört  başı mamur bir yata ihtiyaç vardı. Eski devirden kalma Ertuğrul yatı, bir gün sert bir havada Karadeniz’de batma tehlikesi geçirdiği için kullanılması sakıncalı bulunuyordu. Atatürk denizi çok seviyordu, deniz  aşıkıydı. Son zamanlarda sağlık durumu onun denizden uzaklaşmasının doğru olmadığını da ortaya koyduğundan, bütün bunları gözönünde bulunduran Hükümet , O’na ulusun bir armağanı olarak Amerikalı milyoner bir kadından çok ucuza bulduğu Savarona yatını almıştı.

Yatın İngiltere’den alınışı sırasında ben de bulunduğum için, kısaca Savarona’nın hikâyesini buraya koymak yerinde olacaktır :

1938 Mart’ında Londra’ya üç saat uzaklıkta Savsantin limanına gittik. Burada Savarona’ya büyük bir törenle Türk bayrağı çekildi. Bayrak çekme töreninde İngiliz bahriyesinden amiral ve komutanlar, şehrin ileri gelenlerinden birçok kimse vardı. Londra Büyükelçimiz Fethi Okyar ile elçilik ileri gelenleri hazır bulunmuştu.

Geminin alınmasında Cumhurbaşkanlığı Umumi Kâtibi Hasan Rıza Soyak, Ulaştırma Bakanlığı Müsteşarı Sadullah Güney, Nakliyat Şefi Burhanettin, mühendis Naci Ark ile komisyoner olarak Avrupa’da bulunan Zeki adlı bir kişi ve Bal Mahmut vardı .

Limanda bir ay kadar kaldık. Yatın dış kısmı beyaza boyandı. İçersinde yapılacak değişiklikler için İngilizler çok para istediklerinden, İngiltere’den ayrılıp Hamburg limanına gittik. Zaten yat Hamburg’ta Blonios tezgâhlarında yapıldığı için, Almanlar değişiklik konusunda hiç zorluk çekmemişlerdi.

Savarona yatını 1931 yılında Amerikalı bir kadın yaptırmıştı. Misis Katveller, Alman tezgâhlarına tam beş milyon dolar saymıştı. Yatla  altmış üç gün Dünyayı dolaştıktan sonra, Misis Katveller Amerika’ya vatanına döndü. Fakat  Amerika Hükümeti,  beş milyon dolar gümrük vergisi isteyince, ters yüzü edip tekrar Avrupa’nın yolunu tuttu.

Bu sırada Katveller kocasını kaybetmiş ve hayatta yapayalnız kalmıştı. Yattan hevesini aldığı ve Amerika’ya da sokamıyacağını anladığı için satılığa çıkardı.

Yata ilk defa o zamanki Alman Başbakan Yardımcısı Von Papen istekli olmuştu. Fakat bizim  komisyoncular açıkgöz davranıp, kadına bu yatı Atatürk’e satmak istediklerini söylediler. Amerikalıların Atatürk’e sevgileri fazla olduğundan, yatı bir milyon ikiyüz bin dolara sattılar. Bu suretle Hitler’in istediği yat, ona kısmet olmadı.

Savarona’nın satış işlemi bittikten sonra 1 Haziran’da İstanbul’a  geldik… Yatı çok beğenen Atatürk, ne yazık ki, ona kavuştuğunda ölüme yaklaşmış ağır bir hastaydı. Savarona’nın safasını süremiyeceğini o da anlamış ve üzülerek ‘Bu tekne yoksa benim mezarım mı olacak ?’ diye hazin hazin sormuştu.” (5)

Yat için ödenen parayı bugünün değerlerine çevirelim. Bu, Atatürk’ün uşağı Cemal Granda’nın ifadesi ile, “Yat, 1.200.000 dolar.” Komisyon ve yatın satın alınmasından sonra üzerinde yapılan değişiklikler için, 500.000 dolar daha ilave edelim ve toplam bedel, 1.700.000 dolara ulaşmış olsun.

– Türkiye’nin, 1937 Yılı ihracat rakamı: 109.225.000 $.

– Yatın toplam bedeli : 1.700.000 $. Yatın bedeli, o yıldaki ihracatımızın %1’inden biraz fazladır.

– Bu rakamı günümüze uyarladığımızda: 2017 yılı ihracatımız 157.000.000.000 $ (157 milyar dolar) olup, bunun %1’i de 1.570.000.000 $ (1 milyar 570 milyon dolar) olmaktadır..

19 Şubat 1929 tarihli Akşam Gazetesi’nde, Necmeddin Sadık başyazısında ne demekteydi :

“…Haber alıyoruz ki, Bayındırlık (inşaat) vekili, yirmi senede harcanmak üzere 250 milyon liralık sulama işini de programına ilave etmiştir. Konunun önemi, açıklama ve tartışmaya ihtiyaç olmayacak şekilde açıktır. Memlekette para azlığından (dolayı) sıkıntıdayız. Paramızın kıymeti her sene düşüyor ve bunun sıkıntısını her an hissediyoruz. Hayat pahalılığı tahammül edilemez bir hale geldi. Ticaret işlerinde bulunanlar, ekonomik hayatta boğucu bir bunalım olduğunu söylüyorlar. Bütün bunların çaresini aradığımızın zaman; para azlığı, paramızın kıymetsizliği, alış-veriş olmaması (durumu); hep ihracat eksiğine, (ve) ithalat fazlasına yol açıyor…”

Devam edecek…

www.canmehmet.com

Resim : Tarafımızdan hazırlanmıştır.

Kaynaklar :

(*) Verem: Kötü beslenme, yeterli gıda alamamak, yoksulluk ve nemli ortamlarda yaşama sonucu gelişen bir hastalık türüdür.

(1)Tamamı için bakınız: https://www.tbmm.gov.tr/kultursanat/mka_onuncuyil_nutuk.htm

(2)Tamamı için bakınız: https://www.sabah.com.tr/galeri/ekonomi/1923ten-gunumuze-ihracat–ithalat-rakamlari/12

(3) http://www.kultur.gov.tr/TR-96389/ataturkun-yati-savarona.html

(4) https://www.posta.com.tr/atanin-asil-yati-ertugruldu-61207 (alıntı kaynağı: “Atlas Tarih” Dergisi)

(5) “Atatürk’ün Uşağı’nın Gizli Defteri”, Cemal Granda. (Turhan Gürkan, Fer Yayınları).

Türk Ve Rus Yakınlaşmasının Uzun Vadede Kazananı Kim Olacaktır (2)

 

BİR DEVLET DİĞERİ İLE ANCAK ÇIKARI KADAR DOSTTUR.

 

Avrupalı Büyük Devletler; Türklerin ve Rusların geçmişleri ile birtakım benzerlik taşıdığını düşünmektedir. Her ikisi de güçlü imparatorluklar kurmuş, sanayileşmeye, 19. yüzyılın ikinci yarısında başlamış ve her ikisi de yirminci yüzyılın başında savaş ve devrim felaketlerinden geçerek dönüşmüşlerdir.

Eğer; Osmanlı, Rus ve İran Hanedanlıklarını dünya savaşları ile yıkarak, gönüllerine göre bir düzen oluşturduklarını görmezlikten gelirseniz, yüzeysel olarak söylenler doğrudur.

Meraklıları, İran ve Osmanlı Hanedanlıklarının nasıl yıkıldığını ve yıkıldıktan sonra yaşanan sürecin ne kadar büyük bir benzerlik taşıdığını mutlaka araştırarak öğrenmelidir.

Bu doğrultuda  20.yüzyılın başında Rusya ve Osmanlı’da yaşanan ihtilal ve iç karışıklıklar nerede ise diğerinin kopyası gibidir.

Bizler, Batı medyasından beslendirildiğimiz için hiçbir şekilde büyük resmi göremiyoruz, görmemiz de istenmemektedir. Bugün dahi.

ABD’nin, “Her yere ve her şeye egemen olma” siyaseti, Trump’ın müttefiklerine karşı son dönemdeki agresif yaklaşımı ile daha görünür hale gelmiştir.

Ancak, dünyanın bugün içerisinde bulunduğu şartlar, 2. Dünya Savaşı sonrası gibi değildir.

Trump’ın bu yaklaşımına verilen tepkiler, değişmekte olan yeni dünya düzeninin yeniden şekillenmesine hız verecektir.

Amerika’nın, askeri gücünü Pasifik’e kaydırmayı düşünmesinden hareket edilirse; Ortadoğu, Afrika ve Avrupa’da birtakım dengelerin değiştiğini kendilerinin de kabullendiği anlaşılmaktadır.

Diğer taraftan Amerika; Rusya’nın askeri, Çin’in elde ettiği  ekonomik güç karşısında elinde kalan tek seçeneği, ekonomik imkanlarını silah olarak kullanmasıdır.

Ancak, Çin ve Rusya’nın (müttefiklerinin) ekonomik işbirliği içerisinde olması bu silahı da etkisiz hale getirebilecektir.

Yeni dünya düzeninin başaktörlerinden Çin, bu aşamada bir denizaltı misali ortada gözükmemekte, muhtemeldir ki, şartların olgunlaşmasını beklemektedir.

Bekleme aşamasında bugün ve gelecekteki dostları ile saflarını sıklaştırmaktadır.

Bunlar arasında; Rusya, İran, Türkiye ve Afrika Ülkelerini sayabiliriz.

Türkler ve Ruslar Siyaset anlayışları ile neyi hedeflemekte ve gelecekten ne beklemektedir.

Rusların, Türkleri yanlarına çekerek, NATO’yu zayıflatmaları kendi hanelerine bir puan olacaktır.

Türkiye ise, yönünü doğuya çevirerek kurulacak yeni ittifaklarla; finansal, ekonomik, siyasi ve askeri katkı kazanımlar elde edecektir.

Özgürlük (bağımsızlık) seçeneklere bağlıdır. Seçeneği olmayanın özgürlüğü de yoktur.

Bunlarla beraber Rusya’nın, Türkiye’ye ekonomik manada bir destek vermesi şartları gereği mümkün değildir.

Burada iki tarafın kazancı, ileriye yönelik karşılıklı güven üzerine kurulacak ve derinliği olan normal ve sağlıklı ilişkilerdir.

Bir tarafta not edilmesi gerekenler:

-Türkler, Müslümandır ve uzun yıllar İslam Alemine liderlik yapmalarının yanında, bir Cihan İmparatorluğu geçmişleri (mirası) vardır.

-Ruslar, Hıristiyan Ortodoks’tur. Ve Rusların da geçmişten gelen (Çar I. Petro’nun vasiyeti) bir dünya imparatorluğu hayalleri vardır. Ruslar, süreçte yaşanan fırsatlar nedeniyle kendilerini (yıkılan) Roma İmparatorluğu’nun varisi görmektedir.

Bu durumda her iki ulus,  geçmişten gelen vizyonlarını revize mi edecek, yoksa çıkarları karşılıklı beslendiği sürece “taktik ortaklık”larını (*) sürdürecek mi?

www.canmehmet.com

Resim: Tarafımızdan hazırlanmıştır.

(*) Taktik: Günün şartlarına göre düşünmek, çözüm üretmektir. Strateji: Günün şartlarını da (değerlendirerek) dikkate alarak uzun vadeli planlar yapmaktır.

Türkler Ve Ruslar İlişkilerinde Kirpi Siyaseti Mi Yürütmektedir (1)

Bir Devlet Diğeri Kadar Ancak, Çıkarı Kadar Dosttur.

 

Girdiğiniz bir savaşın sonucunu en az  gücünüz kadar uyguladığınız siyaset de belirlemektedir. ABD, müttefiklerini güçlü görmek istemesinin yanında gerektiğinde onları baskılamak için güç kullanır, ancak, bu konuda çok aceleci değildir.  Amerikanın elbette bir ideali vardır. Ancak, bu idealin sürdürülmesi, Amerikanın anlık çıkarlarına zarar veriyorsa, o an görmemezlikten gelinir. Gerektiğinde ikiyüzlülük uygulamalarının bir parçasıdır.

Amerikan siyaseti; “Kazanmanın ahlakı yoktur.” Kuralı üzerine kuruludur. Bu aynı zamanda ; Antik Yunan’dan bu güne gelen Batı tipi siyaset ve ticaret anlayışıdır.

Rusya uzmanı gazeteci Cenk Başlamış: Rusya’nın, Türkiye ile sürdürdüğü ilişkilerinde, stratejik ortaklık yerine taktik bir ilişki kurmak istediği görüşünü dile getirerek;

“Rusya öyle bir Türkiye ister ki ne Batı’nın bir parçası olsun tamamen ne de tamamen Rusya’nın yörüngesinde bir ülke olsun. Türkiye öyle bir uzaklıkta olmalı ki gerektiğinde Türkiye’yi bir şekilde kontrol edebilecek bir seviyede olmalı diye düşünüyor Rusya. (1)

Bu siyaset genel manası ile kirpi siyaset anlayışına benzemektedir. Bakalım Kirpi tipi siyaset nedir?

Türkiye- Rusya arasındaki ilişkiler son yıllarda büyük bir hız ve gerilimle seyrediyor. 24 Kasım 2015’de Suriye sınırında SU-24 tipi bir Rus savaş uçağı, Türk F-16’ları tarafından düşürülmüş, bu olay iki ülke arasında ciddi krize neden olmuştu. Rusya’nın ambargosu sonrası kapanan ekonomik işbirliği kanalları Türkiye’yi yalnızca milyarlarca dolarlık bir zarara uğratmakla kalmadı, aynı zamanda Türkiye’nin kendisi için dış politika önceliklerinden biri olan Suriye üzerindeki (hem doğrudan hem dolaylı) denetimini de fiilen kaybetmesine yol açtı.

İlişkileri kopma ve hatta sıcak çatışma noktasına getiren tavır, 2016’nın ikinci yarısından itibaren değişmeye başladı. Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun yerini alan Binali Yıldırım komşuların sayısını artıran, düşmanların sayısını azaltan bir dış politika anlayışını güçlendireceğiz diyordu. Bu noktadan itibaren Adalet ve Kalkınma Partisi yetkilileri uçak düşürülme eylemini tarihsel olarak birbiriyle iletişimi güçlü iki devletin ilişkilerinin eritilmesi operasyonu olarak adlandıracaklardı.

Hızlı normalleşme

Nitekim uçak düşürülme olayının üzerinden bir yıldan az bir süre geçmeden, 27 Haziran 2016’da, Rus yetkililer, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın, bir mektupla, “düşürülen Rus uçağı nedeniyle öldürülen pilotun ailesinden özür dilediğini ve Rusya-Türkiye ilişkilerinin düzelmesi için elinden geleni yapacağını söylediğini” açıkladı. Moscow Times bu durumu “güzel bir arkadaşlığın başlangıcı” olarak tanımlıyordu.

Düzelmeye başlayan ilişkiler, 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında kayda değer bir hız kazandı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın darbe girişiminden sonra yaptığı ilk yurtdışı gezi Rusya’ya oldu.  9 Ağustos 2016’da Erdoğan ve Putin St. Petersburg’da görüştü. Batı basını bu görüşmeyi Batı tarafından izole edilen iki liderin birbirilerinden destek alma girişimi olarak yorumlayacaktı...

İran dahil olursa

İki ülke arasında 2016’nın son aylarındaki en önemli gelişme ise bu ikili ilişkiye bir üçüncü tarafın davet edilmesidir. 20 Aralık 2016’da hem genel olarak Ortadoğu siyasetinde hem de Suriye’de radikal olarak farklı çıkarlara sahip ve farklı pozisyonlarda  yer almış Türkiye ve İran, Rusya aracılığıyla Moskova’da üçlü zirve için bir araya geldi. Bu gelişme hiç de tesadüf olamayacak bir biçimde başka bir inanılmaz olayın akabinde gerçekleşiyordu. Zirveden bir gün önce 19 Aralık 2016’da Rus Büyükelçisi Andrey Karlov bir polis memuru tarafından Ankara’da öldürülecekti.

Bu suikastın gölgesinde (ve ona rağmen) üç ülke Moskova’da bir araya gelerek Moskova Bildirgesi olarak adlandırılan belgeyi imzaladı. Bu belge ile taraflar “çok sayıda etnik yapı barındıran, çok dinli, mezhepçi olmayan, demokratik ve seküler bir devlet olarak Suriye Arap Cumhuriyeti’nin egemenliğine, bağımsızlığına, birliğine ve toprak bütünlüğüne” saygı duyduklarını kayıt altına alıyordu. Rusya gazeteleri Moskova görüşmelerini Ortadoğu’da radikal bir paradigma değişikliği olarak haber yapacaktı. Rusya’ya göre nihayet Rusya-Türkiye-İran üçgeni Ortadoğu’da vazgeçilmez sayılan ABD gücünün yerini almıştı. Nitekim Moskova’nın bu görüşmelerle temel hedefi tam da buydu…

Görüşme trafiği

Astana görüşmeleri sonrasında liderler arası temaslar bütün hızıyla devam etti. 10 Mart 2017’de Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin bir kez daha yüz yüze görüştüler. İki lider toplantı sonrası yaptıkları basın toplantısında iki ülkenin yaptıkları ticarette milli para birimlerini kullanılması konusunu görüştüklerini ve Türk-Rus Ortak Yatırım Fonu’nu kurduklarını belirtiler. Doların ticaretteki egemenliğini hedef alan benzer bir karara İran ve Rusya arasında da imza atıldığını burada hemen belirtmeliyim. 

10 Mart görüşmesi, iki ülke arasında halının altına ittikleri sorunları gündeme getirdikleri ve iki ülke arasındaki kimi anlaşmazlık alanlarının da tekrar su yüzüne çıkmaya başladığı bir görüşme oldu. Erdoğan ve Putin’in basın toplantısında farklı gündemlere öncelik vermesi; Rusya’nın PYD’nin hem Moskova’daki hem Suriye’deki faaliyetlerine verdiği desteğin devam ediyor olması; çalışma vizesi ve vize muafiyetinin hâlâ sağlanamamış olması ve Türkiye’den gelen gıda ürünlerine uygulanan yaptırımların kaldırılmaması görüşmede gündeme gelen ve hâlâ iki ülke arasında gerilim yaratmaya devam eden sorunlardan bazılarıydı…

Gerilimli ilişki

Rusya ile Türkiye’nin bölgesel hedefleri kimi zaman masada uzlaştırılsa da sahada çoğu zaman birbiriyle çelişiyor. Suriye’deki sorunlara Kırım’ın işgalini, Karadeniz ve Akdeniz’e Rus donanmasının dönüşünü, Rusya’nın niceliksel ve niteliksel olarak güçlü hava kuvvetleri ve füze sistemi ile Türkiye’yi çevrelemesini, konvansiyonel düzeyde baş gösterebilecek sorunlarda Rusya’nın nükleer silahları kullanabilme gücünü ve pek çok başka şeyin yanında Türkiye’nin Rusya’ya enerji bağımlılığını da eklemek gerekir. Üstelik henüz ne çalışma vizesi sorunu ne de vize muafiyeti sorunu çözülebilmiş durumda. Rusya’nın gıda maddelerine yönelik uyguladığı kısıtlamalar da devam ediyor…

Kirpi ikilemi

Türkiye ve Rusya bütün gerilimlere ve ulusal çıkar tanımlarındaki çelişkilere rağmen ilişkilerini ısrarla işbirliği hattında sürdürmeye çalışıyor. Bu iki aktör arasındaki ilişkileri anlamak için Alman felsefeci Arthur Schopenhauer’un “kirpi ikilemi” tezinin mükemmel bir metafor sağladığını düşünüyorum.

Schopenhauer’a göre, çok soğuk bir kış gününde bir araya gelen yalnız kirpiler ciddi bir ikilem ile karşı karşıya kalacaklardır: ya birbirilerinden uzak durarak tek başlarına soğuktan ölecek ya da birbirilerini ısıtmaya çalışırken birbirilerine dikenlerini batırarak canlarını acıtacaklardır. Kirpiler önce donmamak için birbirlerine bir hayli yaklaşırlar, yaklaştıkları anda dikenlerinin farkına varır ve ayrılırlar. Pek çok bir araya gelme ve dağılma döngüsünden sonra, nihayet kirpiler birbirlerine ne fazla uzak ne de fazla yakın olmanın hem soğuğa hem de karşındaki kirpinin dikenlerine karşı korunmada en iyi yol olacağını keşfederler. Ama bu “mükemmel” mesafenin hem öğrenilmesi hem de muhafaza edilmesi zordur.

Türkiye ile Rusya arasındaki yakınlaşmanın ve uzaklaşmanın sadece bugün değil ama tarih boyunca da iki ülkenin Batı ile olan ilişkileri ile at başı gitmesi tam da böyle bir ikilemin sonucu.

İki ülkenin aynı dönemde Batı ile ilişkilerinin gerilmesi yakınlaşma ve işbirliğinin gerekliliğini artırırken; aynı bölgede, benzer ihtiraslara ve çatışan ulusal çıkarlara sahip olmaları da sorunları çoğaltıyor. Ama hiç kuşkusuz bu iki ülkenin ne kapasiteleri ne de Batı ittifakı ile ilişkileri birbirine denk değil. Üstelik ne siyaset ne dış politika sadece ulusal çıkarlardan ve makro siyasi hedeflerden ibaret değil. Rusya ve Türkiye’nin ekonomik, siyasi ve askeri elitleri arasında kurulan iktisadi bağlar belki de her tür ulusal çıkar çatışmasına rağmen iki ülkenin bu bol dikenli ilişkiyi sürdürmesini sağlayan en önemli motivasyon… (2)

 

www.canmehmet.com

Resim: https://www.dailymail.co.uk/news/article-2293350/Apparently-conversation-little-prickly-Fox-hedgehog-filmed-dining-housewifes-garden.html

Kaynaklar:

(1)Daha fazlası için bakınız: https://tr.sputniknews.com/columnists/201702241027398605-turkiyenin-rusya-siyaseti-yok/

(2) Makalenin yazarı: Doç. Dr. Evren Balta, Yıldız Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Öğretim Üyesidir.  Makalenin tamamı için bakınız:  http://www.aljazeera.com.tr/gorus/kirpi-ikilemi-turkiye-ve-rusya-iliskileri  (yazıdaki vurgulamalar tarafımızdan yapılmıştır/canmehmet)

Düşünce ve İfade Özgürlüğü, İstediğinizi İstediğinize İstediğiniz Zaman Söyleyebilmek midir (3)

 

 

Aşağıda Amerika’da yaşanan çok ilginç bir olay ve bununla ilgili verilen karar açıklanmaktadır. Bakalım Amerika’da yaşananlar;  “Nefret söylemi”, savaşa/isyana teşvik mi, Düşünce İfade Hürriyeti olarak mı değerlendirilmiş.

1977 yılında Amerikan Nazilerin kurduğu Nasyonal Sosyalist Partisi (ANSP) genel başkanı Frank CollinsChicago’nun Skokie adlı banliyösünde bir yürüyüş yapacaklarını açıkladı. Ülke ayağa kalktı. Çünkü Amerikan Nazilerin yürüyüş yapmak için koca Kuzey Amerika kıtasında seçtikleri Skokie, çoğunlukla Yahudilerin yaşadığı bir yerdi. Daha da önemlisi banliyöde yaşayan her altı kişiden biri İkinci Dünya Savaşında Nazilerin toplama kamplarında kalmış yani Holokost vahşetini yaşamış insanlardı.

İnsan hakları grupları, aktivist dernekler, medyanın önemli bir kısmı, Chicago halkı, aklı başında, vicdan sahibi herkes, Nazilerin yürüyüş kararına karşı çıktı. Chicago şehrini de kapsayan Cook County bölgesinin mahkemesi, Nazilerin, yürüyüşü, gamalı haç ve Nazi askeri üniformasıyla yapmayı planlamasını gerekçe göstererek bu yürüyüşe izin vermedi.

İşte bu aşamada herkesi şok eden ve ifade özgürlüğü mücadelesinin tarihinde bir dönüm noktası olan sürpriz bir gelişme daha oldu.

Nazi partisi ANSP, Amerikan Anayasasınca garanti altına alınan ‘ifade özgürlüğü’ haklarının ihlal edildiği gerekçesiyle (Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği) ACLU’dan yardım istedi. Bütün gözler ACLU’nun bu başvuruya vereceği yanıta çevrilmişti.

Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği (ACLU), 1920 yılında çoğunluğu hukukçu insan hakları savunucusu bir grup aktivist tarafından kurulmuş, yer kürenin en büyük en örgütlü temel insani haklar ve anasayal hakları savunma örgütü. Bugün büyük çoğunluğu avukat 500 bin üyesi ve 100 milyon doları aşkın bir bütçesi var.

ACLU’nun temel felsefesi, herkesin, temel hak ve özgürlükleri anayasal garantiyi teminat altına aldıkları için ‘Bill of Rights (Haklar Bildirgesi)’ olarak adlandırılan ve Amerikan Anayasasının ek, ilk 10 maddesinde sayılan anayasal ve bireysel haklarını savunmak. ACLU, doğduğunda temel ilgi alanı savaş karşıtlarının ifade özgürlüğünü savunmaktı. 1920’li yılların sonunda sanatçıların ve işçilerin grev haklarına doğru genişledi ilgi alanı. 1930’lardan itibaren siyahlara ve Amerikan yerlilerine yönelik ayrımcılıklar ve ırkçılık da hukuk mücadelesinde önemli bir yer tuttu. İkinci Dünya Savaşı yıllarında Amerika’da yaşayan Japonların toplama kamplarına gönderilmesine karşı büyük bir hukuk savaşı verdi ancak başarılı olamadı. Kilise – devlet ayrılığı (laiklik) on yıllarca en önemli mücadele konularından biri oldu. 1938 yılında, ‘dini inançlarımıza aykırı’ diyerek Amerikan bayrağını selamlamayı reddettikleri için hapse atılan Yehova Şahitlerinin hak mücadelesini ACLU yürüttü. Kamu okullarında zorunlu duaya karşı da en büyük mücadeleyi ACLU verdi…

ACLU avukatları, idam cezasına karşı mücadelede, eşcinsel hakları için mücadelede, 11 Eylül’den sonra ‘İslamcı terörizm’ sanıklarının anayasal yargılanma haklarının sağlanması mücadelesinde, doğum kontrolü hakkı, kürtaj hakkı gibi kişisel mahremiyete ait alanlara devletin müdahalesine karşı mücadelelerde hep ön safta aldılar.

New York’ta Müslümanların istedikleri yerde cami inşa etmesinin engellenmek istenmesine karşı da mücadele ettiler, erotik dergilerin ‘müstehcenlik’ gerekçesiyle yayınlarının engellenmek istenmesine karşı da…

Yine bugün, ABD’de birçok resmi bilgi, ‘devlet sırrı’, ACLU’nun ‘Bilgi Edinme Yasası’nı kullanarak açtığı davalar sayesinde kamuoyu ve medyaca bilinmektedir.

ACLU temel olarak, bir hakkı, ondan kimin yararlanacağından bağımsız olarak ele alageldi. Bunu kuruluş yıllarından beri temel prensip olarak kabul etti. Örneğin 1920’li yılların başında sık sık Ku Klux Klan üyeleri ile karşı karşıya geliyorlardı. Ancak buna rağmen 1923 yılında KKK’nin toplanma hakkını savunmaktan da geri kalmadılar. ACLU, 2011 yılında ABD’ye karşı savaşan Amerikan vatandaşı radikal İslamcıların, yakalanıp yargı karşısına çıkarılma yolu denenmeden İHH’larla hedef gözetilerek öldürülmesini kınadı. Bu çerçevede El Kaide militanı Enver el Awlaki’nin bu şekilde öldürülmesini kınayan bir açıklama yayınlamaktan çekinmedi.

…ACLU’yu 1920’de kuranların, ilk üyesi olanların tamamına yakını sosyalistti. ACLU bu sebeple Amerikan muhafazakar kesimlerinde uzun yıllar ‘solcu – komünist’ bir örgüt olarak anıldı. Komünist Amerikalıların anayasal hakları için uzun yıllar mücadeleler verildi. Bununla beraber, ACLU, Amerikan komünist partileri mensuplarının bazı eylemlerini de, ‘etik ve hukuk’ yönünden eleştirmekten çekinmedi. Fakat ACLU’nun Amerikan kamuoyundaki solcu imajı hiç kaybolmadı. Bugün bile ortalama taşra Amerikalısının gözünde solcu bir örgüt olarak görülüyor. 1988 yılı Başkanlık seçiminde George H. Bush’un, rakibi Demokrat Partili Michael Dukakis’e karşı en yoğun kampanyası, Dukakis’in ACLU üyesi olduğunu tekrarlamaktı. ACLU da buna tepki olarak büyük boyutlu üyelik kimlik kartları bastıracaktı.

İşte 1977 yılında, Skokie’de, Nazi üniformalı ve gamalı haçlı yürüyüşü yasaklanan ANSP’nin destek için başvurduğu ACLU buydu. Kendi tarihinin en çetrefilli hak mücadelesiyle karşı karşıya kalan ACLU’da kısa süreli bir şaşkınlık yaşandı. Ancak çok geçmeden ACLU yönetim kurulu, Nazilerin yürüyüşünün engellenmesinin Anayasal ifade özgürlüğü hakkının (First Amendment) ihlali olduğunu savunarak Nazilerin hukuk mücadelesine destek olmaya karar verdi.

Bu karar ACLU içinde ve toplumda büyük infiale neden oldu. Yahudi Hukuk Birliği (JDL) ile İftira ve İnkarla Mücadele Birliği(ADL), ACLU’nun kararına büyük tepki gösterdi. Bu yoğun tepki ve baskılar ACLU’ya tarihinin en büyük iç çalkantısını yaşattı. ACLU’nun o dönemdeki 120 bin üyesinden yaklaşık 30 bini üyelikten istifa etti. Örgüt, bütçesinin üçte birini kaybetti. Buna rağmen karardan vazgeçilmedi ve Nazilerin ifade özgürlüğü savunuldu. Bana en etkileyici gelen ise ACLU adına hukuk mücadelesini yürüten avukat David Goldberger’di.

Kendisi de Yahudi olan Goldberger, Naziler Skokie’de yürüyerek dindaşlarını rencide edecek olmasına rağmen, ACLU’nun prensibine sadık kalarak Nazilerin yürüme hakkını mahkemede savunabildi. Dava ABD Yüksek Mahkemesine kadar gitti. Yüksek Mahkeme, Goldberger’in itirazlarını yerinde buldu Illionis Yüksek Mahkemesi’nin kararını usulden bozdu. Davayı yeniden görüşen Illinois Yüksek Mahkemesi, daha önceki kararının aksine bu kez gamalı haç taşımanın, ‘fiziksel saldırı’ sayılamayacağı için yürüyüşte taşınmasının ifade özgürlüğü kapsamında olduğuna hükmetti.

ACLU, tarihinin en maliyetli mücadelesini kazandı. Fakat mahkemenin izin vermesine rağmen bu kez Naziler Skokie’de yürümekten vazgeçti. Chicago şehir merkezinde yürüyüş yapıldı. Ve bu yürüyüşe sadece 30 – 40 kadar Nazi partisi üyesi katıldı. Onlar da caddenin iki tarafına toplanan onbinlerce protestocunun arasından yürümek zorunda kaldılar.

O gün ACLU’ya ‘Nazileri savunuyorsunuz diye tepki gösterenlerin çoğu sonraki yıllarda ACLU’nun doğru ve ilkeli bir tutum aldığını kabul ettiler. ACLU’nun aslında Nazileri değil, anayasal ve evrensel hakların dokunulmazlığını savunduğunu teslim ettiler. (1)

“İfade özgürlüğü toplumun ilerlemesi ve her insanın gelişmesi için esaslı koşullardan olan demokratik toplumun asıl temellerinden birisini oluşturmaktadır. İfade özgürlüğü, (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ) AİHS’in 10. maddesinin ikinci fıkrasına bağlı olarak, yalnızca lehte olduğu kabul edilen veya zararsız ya da önemsiz görülen bilgi ve düşünceler için değil, aynı zamanda devletin veya toplumun bir bölümü için saldırgan, şok edici veya rahatsız edici bilgi ve düşünceler için de uygulanır. Bunlar çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleridir ki; bunlar olmaksızın demokratik toplumdan söz etmek mümkün değildir. Bu durum, diğer hususların yanı sıra, söz konusu alanda uygulanan her ‘resmiyet’, ‘koşul’, ‘kısıtlama’ ya da ‘cezanın’ hedeflenen meşru amaçla orantılı olması gerektiği demektir” (Handyside/Birleşik Krallık, 7 Aralık 1976 tarihli karar, § 49) (2)

Üç bölümde yazılanları özetlersek:

İfade özgürlüğü, (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ) AİHS’in 10. maddesinin ikinci fıkrasına bağlı olarak,

Yalnızca lehte olduğu kabul edilen veya zararsız ya da önemsiz görülen bilgi ve düşünceler için değil, aynı zamanda devletin veya toplumun bir bölümü için saldırgan, şok edici veya rahatsız edici bilgi ve düşünceler için de uygulanır. Bunlar çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleridir ki; bunlar olmaksızın demokratik toplumdan söz etmek mümkün değildir. Bu durum, diğer hususların yanı sıra, söz konusu alanda uygulanan her ‘resmiyet’, ‘koşul’, ‘kısıtlama’ ya da ‘cezanın’ hedeflenen meşru amaçla orantılı olması gerektiği demektir”

Diğer bölümlerde açıklandığı üzere;

-Tarihçi Kadir Mısıroğlu, Resmi Tarih Tezine farklı bir görüş getirdiği için başına gelmeyen kalmamış,

-Akademisyenlerden; Prof. Dr. Mehmet Karalı ile, Prof.Dr. Atilla Yayla’da görüşlerini açıkladıkları için analarından emdikleri burunlarından getirilmiştir.

Bizler bu anlayışlarla mı: Demokratik toplum olacak, ilim sahiplerini araştırmacıları destekleyecek, yüreklendireceğiz?

Bitirirken bir kez daha tekrar edersek:

Geçtiğimiz günlerde Necmettin Erbakan Üniversitesi Havacılık ve Uzay Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mehmet Karalı Twitter hesabından yaptığı paylaşımda:

“İlan ediyorum; Aile hayatına yönelik, bazı politikaları yanlış buluyorum. İyi bir çocuk yetiştirmek, iyi bir ev hanımı olmak, bakan ya da başkan olmaktan veya başarılı bir iş kadını olmaktan çok elzemdir. Yerel seçimde hiçbir kadın belediye başkanı adayına oy vermeyeceğim dediği için sanal ortamda linç edilmiş, o da gelen  tepkiler üzerine istifa etmiştir.

Prof. Karalı, ABD-Virginia Commonwealth Üniversitesinde Boeing ve General Motors firmalarına ait projelerde görev aldığı için oradaki kadınların çalışma şartlarını incelemek fırsatı bulabilmiştir.

İhtimaldir ki, görüşlerini bu deneyimleri ışığında dile getirmiştir.

Kendimize şunu sormamız gerekmektedir?

Biz, kumdan bir kalede mi yaşıyoruz? Yaşıyoruz ki, farklı olana tahammül edemiyoruz?

www.canmehmet.com

Resim:Tarafımızdan hazırlanmıştır.

Düşünce Özgürlüğü Göstermelik mi İnsanlar Neden Başkalarının Görüşlerine Saygı Duymaz (2)

 

 

Bazı insanlar doğru görüşün kendilerinde olduğunu düşünür. Çünkü çoğu insan göreceli ve tek görüşlü düşünmeye eğilimlidir. Bu da onların kendi bakış açılarını başka açılardan düşünmelerini engellemektedir.

Bir şeyi düşündüğümüzde, bakış açımız bizim neden haklı olduğumuz konusunda bize çok net bir şekilde mesaj verir.

Biz, mantığımıza göre bir dizi nedenden yola çıkarak bir sonuca ve görüşe varırız. Bu sonuç bizim için ‘doğru’ değil, en doğru’dur.

Bu anlayış, mantık kurgusu çoğunluk için böyledir.  Ancak, insan, farklı bir görüşe sahip bir kişinin de bu şekilde bir sonuca gittiğini düşünemez.

Bu nedenle, farklı görüşün nedeninin anlaşılmaması, bir kimsenin farklı bir düşünceye ya da bakış açısına nasıl ulaşıldığını kavrayamaması, onun diğerine saygı duymamasının nedeni olmaktadır.

Bazı insanların farklı bakış açılarına saygı gösterememesinin bir başka nedeni, belirli bir bakış açısına karşı önyargının kendilerine yerleşmiş olmasıdır.

Örneğin, bir çocuk olarak Ali’ye fikir veya görüş açısından, M’nin yanlış olduğu söylenirse, Ali’de M düşüncesine karşı bir önyargı oluşur. Ve bu fikir Ali’de zaman içerisinde yeteri kadar derinde kökleşir.

Ali büyüdüğünde bu fikri, ve yanlışlığını tartışmayacak, başka fikirlere kapalı halde olacak ve asla sorgulamayacak; M düşüncesini anlayamayacak ve dolayısıyla ona saygı duymayacaktır.

Sonuç olarak, insanların başkalarının görüşlerine saygı göstermemeleri, sadece bir görüşün “doğru” görüş olabileceğine inandıklarındandır.

Bu çeşit insanlar, farklı düşünceyi anlamak adına, bir fikri tartışmak dahi istemezler. Çünkü belirli görüşlere karşı önyargıları vardır.

Düşünce ve İfade Hürriyeti Neden Önemlidir?

Konuşma ve ifade özgürlüğü, içinde yaşanılan bir toplumun ne kadar özgür olduğunun da bir göstergesidir.

A Ülkesindeki yasalar, kişinin özgürce her konuda düşüncesinin açıklamasını engelliyorsa, o toplumda yaşayanlar da, özgürce açıklanan bu fikirlere karşı çıkacaktır.

Açık ifadesi ile, A Ülkesi, belirli konularda halkını önyargılı yapmış ve farklı düşünmesine engel olmuştur.

 

Devam edecek

-Batıda düşünme ve ifade özgürlüğü kastedilen manası ile var mıdır? Yoksa orada da çıkarılan yasalar; sermayeye, düzene, güçlüye ve sömürü için çıkarılan savaşlara, teröre kılıf mı olmaktadır?

www.canmehmet.com

Resim: Tarafımızdan hazırlanmıştır.

Bizden Farklı Düşüneni Linç Etmeye Devam Edersek Ortada Düşünecek Ve Eleştirecek Kimseyi Bulamayacağız (1)

 

Mustafa Kemal Paşa: “Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister.” Demiş midir? Demiştir. Peki, uygulama bu doğrultuda mıdır? Cevabı şimdilik ilerleyen bölümlere bırakalım.

Düşünce ve ifade özgürlüğü: Hükümetlerin baskısından veya sansürden veya toplumsal yaptırımdan korkmadan görüş ve fikirlerini ifade etme Hakkı’dır.

Demek ki: Bir ülkede, düşünce ve ifade hürriyetinin yararına inanıyor, üstelik bunu savunuyor ve yasaların koruması altına alıyorsak ;

-Hükümetler, muhaliflerin üzerinde baskı kurmayacak,

-İşine gelmeyen konularda sansür uygulamayacak,

-Toplum da dayatılmış-öğretilmiş-tabu haline getirilmiş konularda düşüncelerini ifade edenleri, linç etmeyecek.

Etmeyecek ki, düşünenler: demokrasi yönetimlerinin eksiklerini kapatabilsin, yeni bir pencere açacak fikirler üretebilsin; bu konuda cesaretlendirilsin, fikirler çoğalsın. Neticesinde ülke kalkınsın, medeniyetler zenginleşsin.

İnsan, düşünerek üreten varlıktır.

İnsanın düşünmesini (farklı fikirler üretmesini/muhalefet etmesini) engellediğinizde, onun insan (düşünebilen) tarafını yok edersiniz.

Geçtiğimiz günlerde tarihçi, gazeteci, yazar, Avukat Kadir Mısıroğlu ile bir Akademisyen (Necmettin Erbakan Üniversitesi Havacılık ve Uzay Bilimleri Fakültesi Dekanı) Prof. Dr. Mehmet Karalı farklı konularda görüşlerini beyan ettiler.

Bunlardan, Prof. Mehmet Karalı toplumdan gelen tepkiler nedeniyle görevinden istifa etti.

Kadir Mısıroğlu ise, Resmi Tarih tezine karşı bir antitez geliştirmiş ve bunu, belgelerle kitaplarında işlemiştir. Bu (Muhalifliği) nedeniyle uzun süre hakkında açılan davalarla uğraşmış, yurt dışında yaşamaya mecbur kalmıştır. Kadir Mısıroğlu, Milli Mücadele dönemi ile ilgili yaklaşık 60 kitap yayımlanmış ve bunlardan milyonlarca adedi satılmıştır. Demek ki, halkımızın bir kısmı yazdıklarında kendilerine yakın bir şeyler bulmuştur.

Prof. Karalı, Havacılık ve Uzay Bilimleri alanında kendini iyi yetiştirmiş ilim insanlarımızdan olup, Tübitak İnsansız Hava Araçları Danışma Değerlendirme Kurulunda da görev yapmaktadır.

Peki, böyle bir değer neden küstürülür ve sanal alemde linç edilir? İşte nedeni:

Prof, Dr. Mehmet Karalı, geçtiğimiz günlerde Twitter hesabından yaptığı paylaşımda:

“İlan ediyorum; Aile hayatına yönelik, bazı politikaları yanlış buluyorum. İyi bir çocuk yetiştirmek, iyi bir ev hanımı olmak, bakan ya da başkan olmaktan veya başarılı bir iş kadını olmaktan çok elzemdir. Yerel seçimde hiçbir kadın belediye başkanı adayına oy vermeyeceğim” der.

Prof. Karalı’nın ABD-Virginia Commonwealth Üniversitesinde Boeing ve General Motors firmalarına ait projelerde görev aldığını da ilave etmiş olalım.

Bakalım Anayasamıza göre düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti nasıl tanımlanmakta,

Düşüncelerini açıklayanlar, yasaların takibatına maruz kalmasalar bile, toplumsal linçten neden kurtulamamaktadır?

Düşüncelerini açıklayanları desteklemek adına, medya, akademisyenler, sivil toplum kuruluşları, odalar, borsaların üye ve başkanları nerededir? Neden bu insanlara sahip çıkılmamaktadır?

Yoksa sadece kendi değerlerini savunanları alkışlamakta, diğerlerinin haklarını görmemezlikten mi gelmektedirler?

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası

26. Madde

VIII. Düşünceyi Açıklama ve Yayma Hürriyeti

Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmi makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar. Bu fıkra hükmü, radyo, televizyon, sinema veya benzeri yollarla yapılan yayımların izin sistemine bağlanmasına engel değildir.

Bu hürriyetlerin kullanılması, millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, Cumhuriyetin temel nitelikleri ve Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün korunması, suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması, Devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması, başkalarının şöhret veya haklarının, özel ve aile hayatlarının yahut kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması veya yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi amaçlarıyla sınırlanabilir.

Haber ve düşünceleri yayma araçlarının kullanılmasına ilişkin düzenleyici hükümlere, bunların yayımını engellememek kaydıyla, düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetinin sınırlanması sayılmaz.

Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetinin kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunla düzenlenir.

Bu metni anlamamak için bir kez, anlamak için üç kez okumak gerekecektir. Lütfen,  Okuyanlar, anladıklarını kendilerini açıklasınlar.

Yüce Devletimizin Anayasası ne demektedir?

Bu hürriyetlerin kullanılması:

– millî güvenlik,

-kamu düzeni, kamu güvenliği,

-Cumhuriyetin temel nitelikleri ve

-Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün korunması, suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması,

-Devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması,

-başkalarının şöhret veya haklarının, özel ve aile hayatlarının yahut kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması veya yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi amaçlarıyla sınırlanabilir.

-Haber ve düşünceleri yayma araçlarının kullanılmasına ilişkin düzenleyici hükümlere, bunların yayımını engellememek kaydıyla, düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetinin sınırlanması sayılmaz.

-Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetinin kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunla düzenlenir.

(Yeni) Bir Medeniyet  nasıl kurulur veya bir medeniyet nasıl zenginleştirilir?

Elbette yeni fikirlerle.

Peki, yeni fikirler, mevcut değerler ile çatıştığında ne olacaktır?

Fikir çatışması, Düşünceyi ifade hürriyetine mi girecektir, yoksa açıklayan hakkında dava mı açılacaktır?

Demokrasiler, Halk egemenliği değil mi?

Açık ifadesi ile, halkın kendi değerlerinin kendi yönetiminde esas kural olmasıdır.

Siz, halkın istemediği, onaylamadığı bir düzeni nasıl getirir veya bunu nasıl dayatırsınız?

Bunu dayattığınızda, buna nasıl cumhuriyet, demokrasi, parlamenter sistem diyebilirsiniz?

Oldu da bir şekilde dedik.

Bunu kalıcı hale getirmek için nasıl belirli yasalar çıkarabilir, bu yasalara karşı açıklanacak düşünceleri (bir şekilde çıkarılmış yasalarla) engelleyebilirsiniz?

Kendileri farklı düşünce üretmeyenler, düşünenlerin yazanların karşısına sadece sanık sandalyesiyle, demir parmaklıkla çıkabiliyorlar. Güç sahibi kişiler ve kurumlar, hoşlarına gitmeyen eleştirileri “hakaret” davaları açarak baskı altına almaya kalkarlarsa, korkarım bir gün gelir, ortalıkta eleştirecek, düşünce üretecek kimse kalmaz. (1)

Devam edecek

-Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti batıda hangi durumlarda yasalarla engellenir?

www.canmehmet.com

Resim:tarafımızdan hazırlanmıştır.

Kaynak:

(1) Sıkıyönetim mahkemesindeki davanın sanığı Re’sen Emekli Jandarma Üsteğmen Rahmi Yıldırım, savunmasında düşünce özgürlüğü konusunda bunları yazdı. Bugün yargılandığım dava vesilesiyle eklemem gerekirse.

Kendileri farklı düşünce üretmeyenler, düşünenlerin yazanların karşısına sadece sanık sandalyesiyle, demir parmaklıkla çıkabiliyorlar. Güç sahibi kişiler ve kurumlar, hoşlarına gitmeyen eleştirileri “hakaret” davaları açarak baskı altına almaya kalkarlarsa, korkarım bir gün gelir, ortalıkta eleştirecek, düşünce üretecek kimse kalmaz. (1980 darbesi ile ilgili olmalı-canmehmet) (Alıntı: SERMAYENİN PAŞALARI, Rahmi Yıldırım Sahife:251)

Kadınlar Tarihi: Kadın Ve Erkeğin Temel Farkı; Kadının Geçmiş Veya Gelecekte Erkeğin Anı Yaşamasıdır (5)

 

 

Aşık olan bir kadını gülen yüzünden; erkeği parlayan gözlerinden anlayabilirsiniz. Ancak, burada bir incelik vardır. İnsan: yüz mimiklerini duygularına göre kontrol ederken, göz bebekleri ve ayaklarını kontrol edememektedir.

Kadınlar, insan tanımada vücut dilini erkeklerden daha hassas okuyabilmektedir. Bu, onların doğuştan gelen yeteneğidir. Bu yetenek kadına: anne-çocuk ilişkisinde veya çocuğun yetiştirilmesinde büyük başarı sağlamaktadır.

İlim insanları, beyin yapılarına göre kadınların, aynı anda birçok işi yapabileceklerine karşın,  erkeklerin bu konudaki yeteneklerinin fazla gelişmediğini ifade ederler.

Kadınlar, dil öğrenme becerilerinde; Erkekler, mantık kurgusunda ve problem çözmede daha iyi yapılandırılmış bir beyne sahiptir.

Bir erkeğin yüzüne bakarak onun ne kadar akıllı olduğunu anlayabilirsiniz. Ancak, bu yöntemle bir kadını çözemezsiniz.

Bunlarla birlikte, toplamda (farklı yeteneklerde) her ikisi de eşit derecede zekidir.

Neticesinde kadın veya erkek, yaratılışta farklı özellikler ve yetenekte yaratılmışlardır. Yaratılmışlardır, çünkü: yaşam kurgusunda farklı işlevleri vardır.

Bunlar, ne kadının güçsüz, ne de erkeğin güçlü yapmaktadır. Bu, (birlikte var olmada) iş bölümüdür.

Eşitler arasında erkekler, “Birinci”, kadınlar, “İkinci” midir?

İnsanların birbirleri ile olan ilişki kalitelerini belirleyen; onların eğitim-öğrenimler değildir.

Bunu konu ile ilgili olarak açarsak: Yüksek öğrenimli-bilgili insanlar, kadınına (eşine), çocuklarına daha mı hoşgörülü, saygılı mı davranmaktadır?

Bakalım bu konuda araştırmalar ne demektedir?

Avrupa’nın kadına karşı şiddet karnesi utanç verici

Avrupa’da her üç kadından biri fiziksel veya cinsel şiddete maruz kalıyor ve kadınların yüzde 5’i tecavüze uğruyor. Refah seviyesi yüksek, gelişmiş ülkelerdeki bu tablo, kadına karşı şiddetin korkutucu gerçekliğini bir kez daha ortaya koydu.

Avrupa Birliği Temel Haklar Ajansı tarafından AB üyesi 28 ülkede, 18-74 yaş arası yaklaşık 42 bin kadınla görüşülerek yapılan çalışmanın sonuçları, AB üyesi ülkelerde kadınlara karşı cinsel, fiziksel ve psikolojik şiddetin ne kadar ileri boyutlara taşınmış olduğunu gösteriyor.

Buna göre AB üyesi ülkelerde yaşayan her 10 kadından biri, 15 yaşından önce cinsel şiddete maruz kalıyor. Her 20 kadından biri ise tecavüze uğruyor. Her beş kadından biri de eşleri tarafından fiziksel veya cinsel şiddete maruz kalıyor.

Araştırmaya göre fiziksel veya cinsel şiddetin duygusal ve psikolojik etkileri yıllar sürebiliyor.

Araştırmanın sonuçları ülkelere göre değişiklik göstermekle birlikte şiddetin en çok görüldüğü ülke, kadınların yüzde 52’sinin şiddete maruz kaldığını söylediği Danimarka. Hemen arkasından yüzde 47 ile Finlandiya ve yüzde 46 ile İsveç geliyor.

Çalışmanın başındaki Morten Kjaerum, kadınlara karşı şiddetin sistematik olarak resmi makamlara bildirilmediğini söylüyor. Kjaerum’un verdiği bilgiye göre eşinden şiddet gören kadınların sadece yüzde 14’ü yaşadıkları en korkunç olayı polise bildiriyor, eşi dışında başkasından şiddet gören kadınların ise yüzde 13’ü bunu yetkililere söylüyor.(1)

Yukarıdaki araştırmaya göre, Gelişmiş Batı!” maalesef insani ilişkilerde gelişememiş ve bu konuda sınıfta kalmıştır.

Bu duruma (Eğitim-öğretim de çare olamadığına göre) kadınlar (analarımız-kızkardeşlerimiz) ve (gözbebeklerimiz) çocuklarımız neden şiddet görmesindeki temel sorun nedir?

Alkolizm ve yakın dostu olan şiddet:

-(ABD’de) Alkolizmle ilişkili şiddetinin genellikle yetişkinler için ciddi sonuçları olduğu yaygın olarak kabul edilmektedir. Bununla birlikte, alkolik ebeveynlerle birlikte yaşayan çocuklar da, şiddet olayına karşı oldukça korunmasız ve açıktır.

-Alkol (ve uyuşturucu) hem ciddi bir halk sağlığı sorunu, hem de şiddetin ana nedenlerindendir.

-(ABD) Adalet Bakanlığı tahminlerine göre, her yıl 400’den fazla erkek ve 1.200 kadın (alkol alan) bir yakın eş tarafından öldürülüyor.

-Cinsel şiddeti içeren suçlarda (üniversite öğrencilerinin) saldırılarının, % 50’sinin alkol kullanımını içerdiğini ortaya konulmuştur.

-Samimi bir partneri öldürmekten suçlu bulunan mahkumlardan, % 45’i, olay sırasında, yasal limiti 3 kat geçen alkol aldığı bildirilmiştir.

-(ABD)Adalet Bakanlığı, yılda 3,3 ila 10 milyon çocuğun aile içi şiddete maruz kaldığını tahmin etmektedir

-Bu çeşit ailelerde büyüyen çocukların, depresyon, anksiyete, somatik yakınmalar ve uyku bozuklukları içerisinde olmaları da dikkate alınmalıdır. Diğer ifadesi ile bu çocuklar potansiyel sorun üreticileridir.(2)

Beş cilt ve 2839 sahifede anlatılan, “Kadınların Tarihi”, yaklaşık 2500 yıllık süreçte (Antik Yunan-Roma-Avrupa’da) yaşananlardır.

Bu süreçte yaşananlar öğrenilmeden, kadınların hala neden şikayet ettikleri hiçbir zaman tam olarak anlaşılmayacaktır.

Kadın ve erkek, birbirlerinin rekabetçisi değil, tamamlayıcısıdır.

İnsan, ürettiği kadar değerlidir.

Öyle ise, insan ürettiğine razı mı olmalıdır?

Kadın, en değerli varlığı (insanı) ürettiği için en değerli varlıktır.

Bunlarla beraber, Herkes oturacağı minderi kendi hazırlamaktadır.

Yaşam öğrenmek ve öğrenirken bedel ödemektir.

Anlaşılan insanlık hala öğreniminin başındadır.

www.canmehmet.com

Resim:Tarafımızdan hazırlanmıştırç

Kaynaklar:

(1)http://www.hurriyet.com.tr/dunya/abdnin-suriye-ozel-temsilcisi-jeffrey-ypgyi-teror-orgutu-olarak-tanimlamiyoruz-41011893

(2)Meraklıları daha fazlası için bakabilirler: https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC2800341/

Kadınlar Tarihi: Müjde! Kadınların Şikayet Ettikleri Sosyal Adaletsizlik Konusu Çözüldü. Artık Hayatlarında Erkek de, Evlilik de, Doğum da Yok (4)

 

 

Bugünün şartları ile dünü ancak, zamanda yolculuk ile anlayabiliriz. Zamanda bir yolculuk yapmadan insanlarla ilgili yorumlayacaklarımız, yaşamları sürdürmek için: Beslenmek, barınmak ve giyinmek ihtiyacında olduklarıdır. Bunlara, korunmayı da ilave edebiliriz.

Yazılı (Sümer) tarihin ilk başından itibaren kadınların ve erkeklerin, örtülü de olsa yaşamlarını sürdürmek için aralarında bir görev taksimi olduğu bilinmektedir.

Bu görev taksimindeki rollere, bugünün gözlüğü ile bakarsanız, yaşananlara; “Kadınlar geçmişte ezilmiş” de; “o günün şartlarının bir gereği” de diyebilirsiniz,

Kadınların (görünen) sorunları, geniş manası ile sosyal adalet konusundadır.  Miras, Tanıklık, anlaşmalarda taraflık, kamusal haklar, mülk edinmek gibi.

Ancak, talep edilenler sağlandığında,  ortaya tarafları için arzu edilen resim çıkabilecek midir?

Biliriz ki, genellikle evdeki hesap çarşıya uymamaktadır.

Batı insanı bugün, 15-35 yaş arasında “vur patlasın, çal oynasın!” havasındadır. Evlilik yaşına bakarsak bu (hastalık) yavaş yavaş bizi de sarmaktadır. Batı da nüfus gerilemekte, “aile yuvası” otel, Cennet gülleri/çocuklar, “Baş ağrısı! olarak görülmektedir.

Görülmektedir de, bakalım, bizleri bekleyen, öngörülmeyenler nelerdir?

Almanya’da hasta bakıcı aranıyor

2015’ten beri Almanya’da bakım personeline yönelik talep neredeyse yüzde 50 oranında arttı. Halihazırda sadece yaşlı ve hasta bakımı alanında 35.000 personel açığı var. Aynı durum ebelerde de söz konusu: 2017’den beri iş ilanlarının sayısı iki kat arttı. 2030’a kadar sağlık sektöründeki personel açığı neredeyse bir milyona çıkacak, 165.000 doktorun yanında 800.000 doktor harici uzman sağlık personeli açığı ortaya çıkacak. Bu mesleklere göç alınmadığı takdirde sağlık ve bakım sektörü çözümsüz sorunlarla karşı karşıya kalacaktır…

Korn Ferry danışmanlık şirketinin tahminine göre uygun göç gerçekleşmediğinde 2030’a kadar Almanya’da yaklaşık beş milyon işgücü açığı ortaya çıkacak, 500 milyar Euro’dan fazla gelir kaybı yaşanacak…” (1)

Kadın, eş, eşit değil de, ikincil midir?

Kuran’da Kadın

Kur’an’ın kadın konusundaki en tartışmalı üçüncü hükmü ise şu ayet-i kerimedir. “Allah’ın bazılarını bazılarından üstün kılmasından ve erkeklerin mallarından harcamalarından dolayı erkekler kadınları kollayıp gözetirler”.  (2)

Buradaki üstünlük bazı erkeklerin onları geçindirmelerinden, nafakalarını temin etmelerinden dolayı bazı kadınlara olan üstünlüğünden başkası değildir. Yani bu ontolojik noktada bir üstünlük değildir. Var oluş açısından her ikisi de insandır; her ikisi de aynı yaratanın yarattığı, aynı varlık düzleminde bulunan, aynı cinse mensup olan, bununla beraber biyolojik ve psikolojik bazı farklı özellikleri de kendilerinde barındırabilen varlıklardır.

Toplumsal organizasyon içinde erkekler daha çok organizatör, sistemleştirici varlıklar olmakla beraber; kadınlar ise daha detaycı, ayrıntılarla daha fazla uğraşan varlıklar olmuşlardır. Fıtratlarında olan bu farklılıklarıyla beraber gene toplumsal organizasyon içinde her ikisi de insan olma noktasında eşitlenen; ama erkeklerin toplumsal organizasyonu oluşturan, kadınların da daha çok bu organizasyonun en önemli unsurlarını oluşturan organizasyon içindeki aile ve (çocuk eğitimi yoluyla toplumun yarınlarına aktarılan) kültür gibi sosyal organizasyonun en hassas dayanaklarını ayakta tutarak toplumun yarınlara taşınmasını sağlayan varlıklar olmalarıyla da ayrımlaşan, farklılaşan fonksiyonları vardır. Ancak bu kadının organizatör olamayacağı anlamına gelmediği gibi erkeğin de detaycı olmayacağı anlamına gelmez.(3)

Yukarıda açıklandığı üzere, kadınlar, toplumun yarınlarıdır ve toplumu yarınlara taşımaktadır. Açık ifadesi ile, kadın (analık) yoksa, insanlık da yoktur, insanlığın bir geleceği de.

O halde tartışma konusu edilen “birincilik”, “ikincilik” nereden çıkmaktadır?

Nereden mi?

Devam edecek

 

www.canmehmet.com

Resim: cnnturk.com’dan alınmış, alt yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

Kaynaklar:

(1)Daha fazlası için bakınız: https://www.cnnturk.com/ekonomi/dunya/almanyada-hasta-bakici-araniyor

(2) 4 / Nisa / 34

(3) Daha fazlası için bakınız: Doç.Dr.Emine Öztürk.   http://dergipark.gov.tr/download/article-file/84883

 

 

Dünden Bugüne Kadınlar Tarihi: Özendiğimiz Batı, Tarihinde Kadını Nasıl Görmüş, Nasıl Davranmış (3)

 

Batılıların: Sevgililer, anneler, babalar ve emekçi kadınlarla ilgili günleri neden kutladıkları veya buna neden ihtiyaç duydukları hiç aklınıza geldi mi? Büyük çoğunluğun aklına gelmediğini ifade edebiliriz.

Aşağıda, Antik Yunan’dan günümüze; Batılı kadınların toplum içindeki yerini ve kadına verilen değeri aktaran, “Kadınlar Tarihi” isimli eserden kısa bir alıntı aktarılmaktadır.

Bir zamanlar kadın tarihi akıl almaz ya da beyhude bir iş gibi görünürdü. Kadınlara biçilen roller suskun rollerdi: Annelik ve ev işleri, hesaba katılmayan ve anlatılmaya değer görülmeyen, ev yaşamının belirsizliğine havale edilen görevler.

Kadınların bir tarihi var mıydı? Eski zamanlarda, ateşli ve aktif erkeklerin karşısında, atıl ve hareketsiz oluşlarıyla soğuğu çağrıştırıyorlardı: Hareketsiz bir dünyanın atıl bileşenleriydi onlar; oysa hararetten yanan erkekler aktifti. Kadınlar, kaderlerini kontrol eden erkeklerin çatıştığı tarih sahnesinden uzakta, tanık olarak hizmet görme konumundaydılar…

Nüfus sayımları bile kadınları görmezden gelmiştir. Roma’da sadece miras sahibi kadınlar sayımda dikkate alınıyordu. Ancak MS üçüncü yüzyılda Diocletianus, kadınların sayıma dahil edilmesini emretti, o da sadece mali nedenlerle. On dokuzuncu yüzyılda, sadece aile reisinin işi kayıtlara geçirildiği için, kadın tarım işçilerinin ve kadın köylülerin emeği göz ardı ediliyordu…

Kadın imgeleri ve fantezileri nasıl gelişti ?

Soru son derece önemli olduğu için, bu dizide, illüstrasyonların yanı sıra, deşifre edilmesi gereken veriler saydığımız “resim arşivleri”ne de epeyce yer verdik. Bayeux Duvar Halısı ya da çağdaş billboard reklamcılığı günlük hayatı ne kadar yansıtıyorsa, MÖ beşinci ve altıncı yüzyıla ait Attika vazoları da o dönemin günlük hayatını  o  kadar yansıtmaktadır. Toplumsal cinsiyet temsillerini ancak bu tür imgelerin zaman içindeki değişimini çözümleyerek anlamaya başlayabiliriz. Evlilik törenleri genelde gelinin bir yerden diğerine fiziksel geçişini vurgular; yeni evlenen kadın ayrılmayı ve bütünleşmeyi simgeleyen bir dizi hareketle kendi çevresinden koparılıp tuzağa düşürülür.

Demek ki evliliğin bir yapısı vardır. Erdemli kadın, emeğin değerine aldırmayan bir toplumda iplik eğirici olarak resmedilirse ya da kadınsı güzellik, hemen hemen şekilsiz ve gözlerden saklı olan bedenden çok süsle bütünleştirilirse, o zaman kadınsı olanın nasıl algılandığını görmeye başlayabiliriz. Bu tür tezahürlerden hareketle, cinslerin birbirleriyle ilişkide fiilen  nasıl  durduklarını  değil,  erkeklerin karşı cinsle ilişkilerini, dolayısıyla da karşı cinsle ilgili temsillerini nasıl kurduklarını  da  belirleyebiliriz.

Edebi imgelerin derinliği daha  fazladır.  Dilin esnekliği,  oldukça katı kurallara tabi olan görsel mecazdan daha fazla özgürlüğe imkan verir. Edebiyat, belki de plastik sanatlardan daha özgür ve daha kapsayıcıdır, fakat burada da Efendi’nin arzusu baskın gelir. Guillaume de Poitiers’nin on ikinci yüzyılda şarkısını söylediği ” saf aşk”ın “Hanımefendi” si erkeklerin kalplerinin hükümranı gibi görünebilir, fakat unutulmamalıdır ki, “bu şiirler kadını değil, erkeklerin kadın imgesini” ya da yeni bir cinsel strateji seçmiş olan bazı erkeklerin öne çıkarmayı tercih ettikleri  bir imgeyi gösterir. Oyun değişmiştir, fakat kontrol  erkeklerin elindedir.

Aynı şey, romantik aşkın karmaşıklığı için de söylenebilir. (“Vadideki Zambak” yazarı-canmehmet) Balzac şöyle diyordu:  “Kadın bir köledir”, başına çiçekler ve kokular yağdırarak “bir tahta oturtmayı öğrenmek gerekir” …

Düşünürlerin, sosyal teorisyenlerin ve çağların öteki sözcülerinin, kadınları tartışma şekillerinin çeşitliliğinden ne çıkarmamız gerekir? Filozoflar, teologlar, hukukçular, doktorlar, ahlakçılar ve eğitimciler kadınları tanımlama ve uygun davranışlarını tarif etme çabalarından bıkıp usanmadılar. Kadınlar, her şeyden önce sosyal konumları ve görevleriyle tanımlandı.

Rousseau, Emile’in beşinci kitabında, kitaba adını veren kahramanı için kurguladığı kadın olan Sophie’yi yazmaya başladığında, söyleyeceği şuydu: ” Erkekleri memnun etmek, onlara yararlı olmak, gençken büyütmek, büyürlerken göz kulak olmak, tavsiyede bulunmak, teselli etmek, hayatı onlar için hoş ve kabul edilebilir hale getirmek bunlar, bütün çağlarda kadınların görevleridir ve onlara çocukluktan itibaren öğretilmesi gerekir.”

Ortaçağ’da Limerick’li Piskopos Gilbert şu gözlemde bulunuyordu: “ Kadınlar evlenirler ve dua edenlere, çalışanlara ve savaşanlara hizmet ederler.”

Aristoteles’in ve aslında genel olarak erkeklerin görüşleri de çoğunlukla aynıydı; kadınların görevleriyle ilgili bu görüş, yüzyıllar boyunca fazla değişmedi.

On dokuzuncu ve yirminci yüzyıllar da kadınlar, sosyal yarar adına evi terk etmeye ve anneliğin yararlarını bütün topluma yaymaya davet edildiler.

Dinin talepleri ile ahlakın talepleri birbirini güçlendirdi. Pagan ya da Hıristiyan Roma, genç kadınların bakire kalmasında ısrar etti ve kadın tevazusunu ve iffetliliğini kutsadı. Kadınlar örtünüyorlardı: Görüşleri Aziz Pavlus ve on dokuz yüzyıl sonra Barbey d’Aurevilly tarafından yinelenen Horatius, saygın bir kadında “insan sadece figürü görür” diyordu.

Edepli kadınlar, kendi haremlerine ya da Victoria dönemi evlerine hapsedildiler. Bu kadınları belli sınırlar içinde tutma çabaları, her zaman kadınların doğasıyla ilgili belli varsayımları yansıtır: Kadınların vahşi ve disiplinsiz, kırılgan ve sağlıksız, kısıtlanmadıkları takdirde bir bela oldukları varsayımını. Kuşkusuz, fiziksel engeller kırıldı; fakat bunların yerini, sosyal normların içselleştirilmesini amaçlayan daha karmaşık eğitim sistemleri aldı. Bu sistemler ilk önce “genç kadın”ın, ardından daha gizemli bir figür olan “genç kız”ın ortaya çıkmasına neden oldu. Kadınlar yavaş yavaş -çok yavaş bir şekilde- bireyler, rızaları göz önüne alınan insanlar haline geldiler.(1)

Ve günümüze geliyoruz.

Avrupa’da (Batı’da) Kadın Olmak

“…Dünyadaki ilk 8 Mart Emekçi Kadınlar Günü kutlamasından bu yana neredeyse 100 yıl geçti. Ancak kadın – erkek eşitliği konusundaki sorunlar hala çözümlenmedi.

Az gelişmiş ya da gelişmekte olan toplumların yanısıra gelişmiş Batı toplumlarında da kadın – erkek eşitliği konusunda ciddi sıkıntılar yaşanıyor.

Ekmek ve gül… ABD’nin Massachusetts eyaletinde binlerce tekstil işçisi kadın, bu sloganla sokağa döküldü. Kötü çalışma koşullarını ve düşük maaşı protesto etmek amacıyla başlatılan protesto gösterisi, 129 kadının katledilmesiyle son buldu.

ABD’de öldürülen tekstil işçisi kadınların anısına, 1911 yılında ilk 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü kutlandı.

İlk 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nden bu yana, dünyada kadın hakları konusunda özellikle yasalar anlamında önemli adımlar atıldı.

Gelişmiş Batı ülkelerinde hukuksal açıdan kadın erkek eşitliği önemli oranda sağlanmış olsa da pratikte sorunlar hala devam ediyor. Ekonomik, sosyal ve politik alanda kadınlar erkeklerin hala gerisinde.

Avrupa’daki kadınların yüzde 33’ü şiddet mağduru

Kadınlar dünyanın her yerinde büyük risk altında. Evlerinde bile güvende değiller. Her gün çok sayıda kadın şiddet ve tecavüze maruz kalıyor. Üstelik kendi evinde.

Bu konuda yine Hollanda’dan dikkat çekici bir başka örnek: Hollandalı kadınların beşte biri evinde eşi ya da sevgilisinden şiddet görüyor. Her 10 kadından biri ise, tecavüze uğruyor.

Üstelik bunu yapanlar, ormanda saklanan birileri değil, kendi çevrelerindeki, hayatlarındaki insanlar…

Hollanda’da eşitlik ve kadın tarihi konularında çalışmalar yapan Atria adlı enstitünün yöneticisi Renee Römkens, 100 yıllık süreçte, kadın hakları konusunda hala istenilen düzeye ulaşılamadığını vurguluyor.

“Nu.nl” adlı haber sitesine konuşan Römkens, “Kadın erkek eşitliği, ekonomi, politika, şiddet ve çeşitlilik konularında hala geriden geliyor” diyor.

Gelişmiş batı ülkeleri ve ABD’de bu konuda ciddi sıkıntılar yaşanıyor. Amerikalı sinema oyuncusu Patricia Arquette de Oscar törenlerinde buna vurgu yapmıştı.

Arquette, “Gelir ve haklar konusunda ABD’deki kadınların erkeklerle eşit seviyeye ulaşmasının zamanı geldi” demişti.

AB Temel Haklar Ajansı’nın yaptığı araştırmaya göre, Avrupa’daki kadınların yüzde 33’ü evde fiziksel ya da cinsel şiddet mağduru.

Araştırmaya göre hamile kadınlar da şiddete maruz kalıyor. Çoğu kadın, polise başvurmaktan çekiniyor. Bunun nedeni korku ya da utanç. Şikayetler genelde yabancı erkekler tarafından gerçekleştirilen şiddet ya da cinsel saldırı nedeniyle yapılıyor.

Kadınlar kendi eş ya da sevgilileri hakkında çok fazla şikayetçi olmuyorlar.

Araştırmaya göre şiddet en yoğun şekilde Kuzey Avrupa ülkelerinde görülüyor.

Danimarka yüzde 52 oranıyla bu konuda en önde. Şiddet gören kadınların oranı Finlandiya’da yüzde 47, İsveç’te de yüzde 46.

Şiddetin en az olduğu ülkeler ise, yüzde 20 oranıyla Polonya, Avusturya ve Hırvatistan. Almanya’da bu oran yüzde 35. (2)

Yukarıdaki araştımalardan anlaşılan, ne imrenilen ve eğitimde örnek gösterilen Finlandiya’da bir insan olarak kadına saygı var, ne de azgelişmiş ülkelerde.

Bu durumda sorgulanması gereken; eğitim-öğrenim ve refahın dışında eksik olan nedir? Nedir ki, annelerimize, kardeşlerimize, kızlarımıza, insanımıza yeteri kadar değer veremiyoruz?

Devam edecek

www.canmehmet.com

Resim: Tarafımızdan hazırlanmıştır.

Kaynaklar:

(1)Özel Hayatın Tarihi. I. Cilt (History of Privare Life) başlıklı başka bir dizi hazırlamış olan  (İtalya’da  Laterza, ABD’de Harvard University Press

(2)Daha fazlası için bakınız:

8 Mart: Batı’da da eşitsizlik her alanda

Yusuf Özkan, Lahey, Hollanda, 8 Mart 2015

https://www.bbc.com/turkce/haberler/2015/03/150308_kadinlar_gunu_batida_durum

Dünden Bugüne Kadınların Tarihi: Tevrat, İncil ve Kuran’da Kadın (2)

 

 

Geleneksel tarih yazımında erkekler başrolde kadınlar görünmezdir. Bu normal olmayan durum; Antik Çağ için geçerli olabilse de uygulaması ile doğru değildir. Ki: O dönem savaşçılar erkek, devletin varlığını sürdürmesi, sahip olduğu asker sayısı ile doğru orantılıdır. Bu (görünürdeki)  anlayış yaklaşık, 18. asrın ortalarına kadar devam eder.

Ticaret ve imalatın artması: savaşacak erkek sayısının belirlenmesinin yanında, vergi ödeyecek nüfusun kayıt altına alınması gerekli kılacaktır.

Bu amaçla: 1749 tarihinde İsveç, 1760 yılında Norveç, 1769’da Danimarka, 1790’da ABD; 1801’de Fransa ve İngiltere’de bugünkü anlamına yakın ilk sayımlar yapılmaya başlanmıştır. Eldeki kayıtlara göre, Osmanlı Devleti, 1431’den itibaren (tahrirler) vergi amaçlı sayım yapmaktadır. II. Mahmud 1826’da yeniçeri ocağını kaldırınca askere alınacak nüfusu ve vergi mükelleflerini tespit için 1831’de ülkedeki erkek nüfusu saydırdı. Nüfus sayımları zaman içerisinde geliştirilerek devam etti. 19. yüzyılın sonlarına doğru yapılan sayımlardan itibaren kadınlar ve çocuklar da nüfus defterlerine kaydedilmeye başlandı.

Özetlenirse: devletler, varlıklarının devamı için; güçlü ekonomilerin, güçlü orduların yerini aldıklarını gördükleri döneme kadar, kendilerine asker ve vergi mükellefi olarak sadece erkekleri muhatap almışlardır. (Bu, kadın-erkek ayırımcılığı değil, şartların dayatmasıdır)

Neticede, kadınlar, (yeni düzenin) ekonominin bir gereği olarak (tarih yazımında) öne, ortaya çıkarılmıştır.

Bugün, “Gelişmiş Batı” olarak tanımlanan ülkelerde, “Kadın hakları” olarak değerlendirilen ve övünülerek anlatılan olaylar, aslında kadına bir hak vermek için değil, (Fabrikalaşma döneminde) onları düşük ücret için pazara sürmek, rekabeti kızıştırmak içindir.

Artık konumuza, “Kadınlar Tarihi”ne başlayabiliriz.

Tevrat, İncil ve Kuran’da Kadın

Tevrat’ın ne zaman indirildiği konusunda üzerinde karar kılınan ortak bir tarih bulunmamaktadır. Genel kabule göre, günümüzden yaklaşık 3000-4000 yıl geriye gidilebileceği ifade edilmektedir. Bu manada kadınlarla ilgili anlatımlarda ilgili dönem (ve olası tahrif) şartları dikkate alınabilinir.

..

“TEVRAT’TA KADIN

Kadınların tarih sahnesinin tümüyle dışında tutulmasında Tevrat’ın kadın hakkında ve aleyhinde olan pasajlarının büyük etkisi olduğunu söylersek sanırız yanılmış olmayız. Yaratılış kıssasından başlayarak Tevrat’ta kadın aleyhine pek çok pasaj vardır. Fakat, biz burada Kutsal Kitap’ın tahrifi konusuna girip de kadın aleyhine gibi gözüken bu Tevrat pasajlarının doğruluğunu tartışma mevkiinde olduğumuzu düşünmüyoruz. Ancak şunu tekrar vurgulamalıyız ki, bundan yaklaşık 4000 yıl önceki İbrani geleneği yansıtan Tevrat pasajlarının, kadının kamusal alanın ve böylece tarihin dışında tutulmasında önemli bir etkisi vardır. Tevrat hem Havva aleyhine hem de kadın aleyhine olmak üzere pek çok pasaj ihtiva etmektedir. Ancak bunlar arasında en çok dikkati çeken yaratılış kıssasında Havva’ya yüklenen cadı kadın rolüdür. Adeta tüm insanlığın mahvından Havva sorumlu tutulmakta ve Havva günah keçisi ilan edilmektedir.

İki kişinin ortak günahını tek başına Hz. Havva’ya yüklemenin ve daha sonra sırf bu günah insanoğlunun işlediği ilk günah diye, gelecek tüm günahlarında sebebini bir tek günaha bağlayarak bu günahların tümünden Hz. Havva’yı sorumlu tutmanın büyük bir insaf dışılık olacağı kanaatindeyiz.. Evet biraz tuhaf görünse de maalesef İbrani gelenekte tam da böyle olmuş ve adeta insanoğlu tarafından işlenmiş ve işlenecek tüm günahlar Tevrat’taki yaratılış kıssasındaki ifadeler baz alınarak Hz. Havva’ya yüklenmiş ve Hz. Havva tüm insanlık tarihinin en kötü insanı ilan edilmiştir.

Hz. Havva kötü ilan edilince dolaylı olarak da tüm kadınlık âlemi kötü ilan edilmiş ve İbrani gelenek neredeyse tüm insanlık tarihine ya da tüm ataerkil tarihe hâkim olarak kadının mahkum edilmesine neden olmuştur. Kur’an bu konuda asla tek başına Havva’yı suçlamamaktadır ve ilk işlenen günahın hem Hava’nın hem Âdem’in ortak günahı olduğunu vurgulamaktadır.

Ancak bundan başka Tevrat’ta kadın mevzusunda dikkati çeken önemli bir pasaj da Tevrat’ta Hz. Musa’nın kendi yaptığı nüfus sayımında kadınları saymadığı anlaşılıyor. Ancak bunun en mantıklı izahı sanırız, bu sayımın eli silah tutan erkeklerin sayılması amacıyla yapılmış olduğu şeklinde olmalıdır.

…Ancak kuşkusuz Tevrat’ın tümünde kadın kötülenmemektedir, Tevrat’ta kadınların övüldüğü ve kadın peygamberlerden bahseden pasajlar da vardır.

Bundan başka kadınlar Tevrat’ta Allah’ın kadın kulları olarak nitelenmekte ve kulluk noktasında erkeklerle tamamıyla eşit sayılmaktadır. Anlaşılan o ki, kadınların erkeğin yarı değerinde olduğunu söyleyen pasajlar bunu kadının sosyal konumu için söylüyordu kul olmak noktasında erkek ve kadın eşitti. Allah Tevrat’ta kadını ve erkeği kullukta eşit saymıştır ama patriarşik sistemin en katı ölçütleriyle yaşandığı 4000 yıl öncesi Yahudi toplumunun kadına bakışı ya tahrif nedeniyle Tevrat’a yansımıştı yahut Allah-ü Teala bilhassa kadının hukuki konumuna ilişkin pasajların nüzulünde ilahi hikmeti gereği başka faktörlerin yanı sıra insan faktörünü de katarak hükümlerini indirmiştir.

Ancak şu bir hakikat ki, biz, Tevrat’ta kadınların kulluk noktasında erkeklerle eşit sayılırken hukuki statü noktasında neden daha aşağı bir konumda tutulduklarını kesin olarak bilemeyiz.

Tevrat’ta kadına kul olma noktasında eşitlik ama hukuki haklar noktasında ikincillik verilmesinin nedeni, bizce, milattan önceki Yahudi toplumuna ait ataerkil-İbrani geleneğin kadına bakışının, Tevrat’ın kadının sosyal hayattaki konumuna ilişkin pasajlarına yansımasıdır.

İNCİL’DE KADIN

Buradan İncil’in kadına bakışına geçmek gerekirse, şunu bilhassa vurgulamak lazım ki, Matta, Markos, Luka ve Yuhanna’dan oluşan dört İncil’in kadınla ilgili metinlerinin, Tevrat’ın kadınla ilgili metinlerine oranla daha ılımlı olduğu görülmektedir. Kadın konusuna ilişkin İncil’deki olumsuz ifadeler ise genellikle İncil’in kendi metninde değil Mektuplar gibi Hz.İsa’ya ait olmayan ve hidayete çağırmak amaçlı havarilerce yazılan mektuplarda yer almışlardır.

Hz. İsa’nın ve Hıristiyanlığın kadınlara ilişkin tutumları hakkında Harper’s Bible Dictionary’de şunlardan söz edilmektedir: “Yeni Ahit zamanında kadınlar, erkeklerle daha eşit bir düzlem içinde hareket etmişlerdir. John Mark’ın annesinin evi ilk Hıristiyanların toplanma yeri olmuştur.  Sonradan kiliseyi oluşturan Hıristiyan gruplar, Hıristiyanlık’ta kadın erkek ayrımı olmadığını fark etmişlerdir. İsa, ince kavrayışıyla ve sempatik yardımlarıyla kadınları onurlandırmıştır.

Aziz Paul, evliliği Hıristiyanların kiliseyle arasındaki ilişkinin bir sembolü yaptı. Kadınlar, erken dönem kilisesinde, papaz yardımcıları, öğretmenler, havarilerin dost çalışanları, yardımsever ev hanımları ve kutsanmış iş kadınları olarak çalışmışlardır.” İncil’de kadın konusuna gerek olumlu gerek olumsuz yaklaşan pek çok pasaj tespit etmek mümkündür. Kadınla ilgili bu pasajlar arasında, Saba melikesi Belkıs’tan söz eden pasajlar, kendisine peygamber diyen İzebel adında bir kadından bahseden pasajlar, başka dinden kadın ve erkeklerle evlenmeye ilişkin hükmün yer aldığı pasajlar, tesettürden bahseden ve kadına dua ederken örtünmeyi emreden pasajlar  ve kadına kocasına Hz. İsa’ya, yani Hıristiyan inancına göre, Tanrıya itaat eder gibi itaat etmeyi emreden pasajlar gibi pek çok pasajlar vardır.

Ancak burada dikkati çeken nokta, kadınlara kocalarına itaati yahut dua ederken örtünmeyi emreden ifadeler, daha çok dört İncil’de değil havarilerin hidayete çağırmak için yazdıkları mektuplarda yer almaktadır.

KURAN’DA KADIN

Tevrat’ta anlatılan yaratılış kıssasında cennetteki yasak meyveyi yemek üzere Hz. Havva’yı saptıran yılan, Hz. Adem’i Hz. Havva saptıran da Hz. Havva’dır. Oysa Kur’an’da anlatılan yaratılış kıssasında, insanı saptıran yılan değil şeytan olup günahı işleyen de tek başına Havva değil, hem Havva hem de Adem’dir.

Bu konuda Kur’an’ın dikkati çeken diğer bir tavrı da Kur’an’ın bir yer hariç şeytanın Hz.Adem ve Havva’yı nasıl kandırdığını ve ikisinin de nasıl isyana saptıklarını anlatırken hep Arapça ikil ifade tarzını kullanmasıdır. Ancak Kur’an sadece bir yerde tekil ifade kullanmıştır. (1)

Kur’an burada konuya tamamen insanların bireysel sorumlulukları açısından yaklaşmaktadır. Yani yasak meyveyi yemeleri her ikisinin de bireysel suçlarıdır, günahlarıdır ve dişi ya da erkek herkes kendi günahından sorumludur. Yoksa Havva tüm insanlığın günah keçisi değildir. Kendisinden sonrakilerin hepsinin birden sorumluluğu niçin Havva’nın ya da Adem’in olsun ki; bu Hıristiyanların asli suç kavramına benzer ki bu İslam düşüncesindeki tanrı tasavvurunun ve “adlullah” kavramının tamamen dışındadır.

İslam hiç kimsenin doğuştan günahkar olduğunu kabul etmediği gibi, bir tek kişi yüzünden tüm insanlığın suçlu olacağını da asla kabul etmez. Suç Havva’nın olsa bile Adem de meyveyi yemeyebilirdi de. Havva’nın Adem’e yasak meyveyi yemesi yönünde telkini olup olmadığı Kur’an ayetlerinden açıkça çıkmamakla beraber; velev ki Havva Adem’e böyle bir telkinde bulunmuş olsa bile Adem bu telkine uymak zorunda değildi. Allah’ın kendine verdiği cüzi irade ve aklı kullanarak Havva’ya karşı çıkabilirdi. Oysa Adem böyle yapmamıştır. Meyveyi yiyerek günah işlemeyi tercih etmiştir; yani burada bir suç varsa bu ortaklaşa işlenen bir suçtur.

Kur’an insana kadın ya da erkek bu fark gözetmeyen bakışının da ötesinde mümin kadınlara örnek ya da ibret olsun diye pek çok kadından bahsetmektedir. Ancak bu kadınlardan sadece birinin adını zikretmiştir. Bu kadın da Hz.Meryem’dir. Kur’an, bahsettiği kadınların bir kısmından mümin kadınlara onlar gibi olmamaları gerektiği uyarısıyla, bir kısmından da onlar gibi olmaları gerektiği uyarısıyla söz etmiştir.

Yani Kur’an, bir takım davranış modelleri sunmak amacıyla bu kadınlardan söz etmiştir. Kur’an, Hz. Nuh’un karısından, Hz.Lut’un karısından inkarlarından dolayı ibret alınması gereken ve tüm inkar edenlerin sonlarının kendileri gibi olacağı insanlar olarak bahsederken, ancak Hz.Meryem’den ve Firavun’un karısından örnek alınması gereken birer hanımefendi olarak bahsetmektedir(2)

Bu iki hanım gibi hanımların da imanından dolayı Allah’ın korumasında olduğundan bahsetmektedir. Bunların dışında Kur’an-ı Kerim’de, çalışan kadınlardan da söz edilmektedir. Örneğin ismi verilmese de Saba Melikesi Belkıs’dan ve onun hükümdarlığından bahsedilmekte ve onun hükümdar olması, bir ülke yönetmesi hiçbir eleştiriye tabi tutulmamakta; yalnızca onun ve kavminin güneşe tapması eleştirilmektedir.   (3)

Ayrıca gene Hz.Musa’nın kıssası anlatılırken onunla karşılaşan iki kızdan bahsediliyor ki bu kızlar ailelerinin bir çobanı olmadığı için evlerinin koyunlarını otlatan Hz .Şuayb’ın kızlarıdır. Daha sonra Hz.Musa onların çobanı olmuş ve onlar muhtemelen bu işi bırakmışlardır.(4)

Kur’an bunlardan başka Cahiliye devrinde kız çocuklarının diri diri toprağa gömülmesini eleştirmiş, bu tarz bedevice adetlerin ortadan kaldırılması için de Peygamber çaba harcamıştır. Müşriklerin kız çocuklarını küçük görmeleri ve bununla beraber melekleri Allah’ın kızları olarak nitelemeleri Kur’an’da eleştirilmiştir. Müşrik bir Arap için kız çocuğu sahibi olmak onlar için bir utanç, bir ayıp vesilesi, yüz kızartıcı bir suçtur. Aynı müşrik Arap için bu yüz kızartıcı varlıklar Allah’ın kızlarıdır. (5)

Ancak Kur’an bütün diğer sosyal kesimlere olduğu gibi kadınlara da büyük bir sosyal adalet getirmiştir. Kur’an, kadını miras bırakılan bir eşya konumundan miras alan ve miras bırakan, şahit olan, antlaşmalarda taraf olan, her Müslüman erkeğin sahip olduğu kamusal haklara sahip, mülk sahibi olabilen ve günah işleyip haddi aşanlardan olmadığı sürece pek çok hakkı bulunan, kısacası sosyal, siyasi ve hukuki bir takım hak ve yükümlülükleri olan bir varlık haline getirmiştir.

Ancak Kuran’ın kadına yönelik tavrında bilhassa feministler tarafından sorgulanan üç yön vardır: Bunlardan bir tanesi, iki kadının şahitliğinin bir erkeğin şahitliğiyle eş tutulması ile ilgili hüküm, bir diğeri erkeklerin kadınlar üzerinde avantajından bahseden ayet ve en sonuncusu da kadının mirastan erkeğin aldığının yarısını alması gerektiği yönündeki hükümdür. 

Miras konusuyla ilgili öncelikle şunun çok iyi bilincinde olmak gerekir ki; Kur’an’ın erkeğe kadının iki katı verilmesi gerektiği yolundaki hükmü Kur’an’ın erkek ve kadın hakkındaki diğer hükümleriyle birlikte değerlendirilirse daha sağlıklı biçimde anlaşılabilir. Kur’an, erkeğe kadına mehir vermesi gerektiği şartını koyar.(6) Ayrıca çocuğun ve annenin nafakası da babaya ve kocaya aittir. İslam kadının çalışmasına karşı çıkmamakla beraber, ailenin nafakasının sorumluluğunu erkeğe verir. (7)Ayrıca erkek, boşanma sürecindeki iddet döneminde de kadının nafakasını sağlamakla yükümlüdür.  (8)

Allah mümin erkeklere bu kadar sorumluluk yükledikten sonra, kız evladın sadece mirastan erkeğin aldığının yarısını almasını istemiştir, zira Kur’an-ı Kerim’de aileyi geçindirmekle, mehri vermekle ve hatta iddet döneminde kadının nafakasını sağlamakla yükümlü kılınan hep erkektir.

Kur’an’ın kadınla ilgili en çok tartışılan hükmü “şahitlikle ilgili” olan ayettir. Buna göre iki kadının şahitliğinin bir kadının şahitliğine eşit olduğu kabul edilir. “Eğer iki erkek bulunmazsa o zaman rıza göstereceğiniz bir erkekle–biri yanılırsa diğerinin ona hatırlatması için iki kadın olsun”. (9)

Bu ayetle ilgili Amine Vedud Muhsin’in yorumu oldukça ilginçtir. Bu yoruma göre bu ayette temelde şahitlik yapan ilk kadının yalancı şahitliğe zorlanması yahut unutması durumu gibi durumlarda görevi yalnızca ona antlaşma hükümlerini hatırlatmak olan ikinci bir kadın söz konusu edilmiştir. Yani kadınlardan yalnızca birinin görevi şahitlik olup diğerinin görevi ancak ona hatırlatıcılık yahut hakemlik yapmaktır.   (10)

Kur’an’ın kadın konusundaki en tartışmalı üçüncü hükmü ise şu ayet-i kerimedir. “Allah’ın bazılarını bazılarından üstün kılmasından ve erkeklerin mallarından harcamalarından dolayı erkekler kadınları kollayıp gözetirler”.  (11)

Buradaki üstünlük bazı erkeklerin onları geçindirmelerinden, nafakalarını temin etmelerinden dolayı bazı kadınlara olan üstünlüğünden başkası değildir. Yani bu ontolojik noktada bir üstünlük değildir. Var oluş açısından her ikisi de insandır; her ikisi de aynı yaratanın yarattığı, aynı varlık düzleminde bulunan, aynı cinse mensup olan, bununla beraber biyolojik ve psikolojik bazı farklı özellikleri de kendilerinde barındırabilen varlıklardır.

Toplumsal organizasyon içinde erkekler daha çok organizatör, sistemleştirici varlıklar olmakla beraber; kadınlar ise daha detaycı, ayrıntılarla daha fazla uğraşan varlıklar olmuşlardır. Fıtratlarında olan bu farklılıklarıyla beraber gene toplumsal organizasyon içinde her ikisi de insan olma noktasında eşitlenen; ama erkeklerin toplumsal organizasyonu oluşturan, kadınların da daha çok bu organizasyonun en önemli unsurlarını oluşturan organizasyon içindeki aile ve (çocuk eğitimi yoluyla toplumun yarınlarına aktarılan) kültür gibi sosyal organizasyonun en hassas dayanaklarını ayakta tutarak toplumun yarınlara taşınmasını sağlayan varlıklar olmalarıyla da ayrımlaşan, farklılaşan fonksiyonları vardır.

Ancak bu kadının organizatör olamayacağı anlamına gelmediği gibi erkeğin de detaycı olmayacağı anlamına gelmez. Kur’an, hükümlerini ilk muhataplarının olarak bir takım ön kabullerini de göz ardı etmeden indirmiştir. Ancak Kur’an-ı Kerim’in kadınla ilgili bütün değerlendirme ve hükümlerini o dönemle ilintilendirerek değerlendirirsek yanılgıya düşeriz. Zira Kur’an temelde insan psikolojisini baz alarak hükümlerini indirir. Çünkü o kuşkusuz tüm zamanlara ve tüm insanlara hitap eder

…Kur’an’ın kadına ilişkin ayetleri ilahi bir adaletin izlerini taşımakta ve üstünlüğün cinsiyette değil takvada olduğunu vurgulamaktadır.

…Ancak Hz. Peygamber’in vefatı, bilhassa Hz. Osman’ın hilafeti sırasında ilk karışıklıkların başlamasıyla beraber yeniden sosyal bünyede çatlaklar oluşmaya başlamış ve bu ilk olarak kadınları etkilemiş ve kadınlar peygamberimiz dönemindeki özgürlüklerini bu karışıklıklar sırasında kaybetmeye başlamışlar ve bugüne doğru gelindikçe de bu kayıp devam etmiştir. Maalesef Hz.Peygamber’den önceki İbrani toplumlara has hüküm ve tutumlar kadınları dört bir yanlarından kuşatarak hareket alanlarını fevkalade daraltmıştır.  (12)

Devam edecek

www.canmehmet.com

Resim: Tarafımızdan düzenlenmiştir.