Her seferinde Halkın İradesini bu kadar kolay çiğneyebilen, darbecilere yol veren devlet yapılanması sorgulanmalıdır

images

 

Bir plan içerisinde oluşan ağlar var. Dolayısıyla, siz ayrı bir Bağımsız Devlet gibi duruyorsunuz ama içeriden sizin iradenizi bağlayacak olan bir kısım mekanizmalar kurulmuş… Güvenlikle ilgili bağımlıklarınız var. Şunlar, bunlar…

Dolayısıyla size belli bir süreç içerisinde kendi kafasındaki planı hazmettirebileceğini düşünüyor ve o yüzden bu örgütlerin yanında…

Ama Türkiye, bir içeriden devlet inşası sürecini… Milli Devlet inşasını sürecini başarı ile sürdürür, dışarıda da meselelerinin arkasında kararlılıkla durmaya devam ettiği müddetçe sizin ifade ettiğiniz denklem bozulacaktır…

Şöyle bir bakın: Türkiye, jeopolitik pozisyonunu biraz değiştirme sinyali verdiğinde, Kafkasya’dan, Ortadoğu’ya bir sürü taş yerinden oynadı.

Ne oldu?

İşte Erdoğan-Putin görüşmesinin ardından Putin Ukrayna’ya yönelik tavrını şiddetlendirdi.

Niçin?

Çünkü bu iş bir çatışmaya vs. dönerse, en temel noktalardan bir tanesi Boğazlar olacak ve Türkiye’nin çizmiş olduğu, “Ben Rusya’ya düşman olmayacağım!” pozisyonu, Putin’in elini rahatlatan pozisyon… bu masada konuşulmasa bile… Putin Türkiye ile yakınlaşma menziline girdiğinde ilk startı doğu Avrupa jeopolitiğini etkileyerek verdi…(1)

ABD’li Komutan ‘endişeliyim’ demişti

(Kaynak : http://www.amerikaninsesi.com/a/erdogandan-abdli-generale-haddini-bil/3440261.html

“Amerika Merkez Kuvvetler Komutanı Orgeneral John Votel’in , Wall Street Journal gazetesinde yer alan haberde Votel’in:

-“Çok sayıda Türk liderle, bilhassa askeri liderlerle ilişkilerimiz var. Bunun ilişkilerimiz üzerindeki etkileri konusunda endişeliyim” sözlerine yer verilmişti.

-ABD’li general, Türkiye’de beraber çalıştığı isimlerin hapiste olup olmadığı sorusuna ise, ‘evet, sanırım bazıları hapiste’ yanıtını vermişti.

‘Darbecilerin yanında yer almakla’ suçladı

Erdoğan, 15 Temmuz darbe girişimi gecesi saldırıların hedefindeki noktalardan biri olan Ankara Gölbaşı’nda Özel Harekat Daire Başkanlığı’nı ziyareti sırasında konuştu. Erdoğan şunları söyledi:

-“İşte bir tanesi ne yazık ki Amerika’da aynı zamanda önemli bir makamda olan general veya amiral kalkıyor, ‘İrtibat halinde olduğumuz, görüşme halinde olduğumuz üst düzey komuta kademesinde olanlardan içeri alınanlar olduğunu görüyorum, duyuyorum.’ Bunu söylüyor. İnsan biraz sıkılır ya, insan biraz sıkılır. Bunun kararını vermek senin haddine mi? Sen kimsin? Bir defa haddini bileceksin, kendini bileceksin. Sen benim ülkemde yapılan bir darbe girişimine yönelik kalkıp bu darbe girişimini püskürten bu devlete teşekkür edeceğine, demokrasi adına teşekkür edeceğine, tam aksine darbecilerin yanında yer alıyorsun.’’

‘Kendinizi açığa çıkarıyorsunuz’

Cumhurbaşkanı Erdoğan, darbe girişiminden sorumlu tuttuğu ABD’nin Pennsylvania eyaletinde yaşayan Fethullah Gülen’i kastederek şöyle devam etti: ‘Zaten darbeci senin ülkende, darbeciyi senin ülkende zaten besliyorsunuz, bu zaten ortada. Milletim şu anda bu tezgahın içinde olanları da biliyor ve bu tür açıklamalar bu işin arkasında kimlerin olduğunu, üst aklın kimler olduğunu da gayet iyi biliyor ve bu açıklamalarla da kendinizi açığa çıkarıyorsunuz, açığa veriyorsunuz. Türkiye bu oyunlara gelmeyecek.”

**

MİSYONERLİĞİN HEDEFİ

…Hıristiyanlığın yayılmasını misyoner teşkilatlarının tek hedefi olarak gösteren sözünü ettiğimiz eserlerin bu iddialarına katılmamak elde değildir. Ama misyoner örgütleri yalnız ve sadece Hristiyanlaştırma faaliyetlerini yürüten birer dinsel kurumlar da değildir.

Özellikle sömürgecilik çağında geliştirilen ve akıllara durgunluk verecek kadar kalabalık ve maddi imkânlarla çalışan misyoner örgütleri enternasyonel hüviyetten sıyrılıp, millî birer teşkilât haline gelmiş emperyalizmin öncülüğünü yapmıştır.

Misyonerlerden kurulu birer silâhsız orduya sahip bulunan Amerikan, İngiliz, Fransız, Alman hükümetleri, yerleşip sömürmek istedikleri ülkelere silâhlı kuvvetlerinden önce misyoner örgütlerini yollamış, işgal etmeyi veya şu ya da bu şekilde elde etmeyi planladıkları memleketlerde kendi kültürlerine dost birer kültür dairesi teşekkül ettirmişlerdir.

Kaldı ki misyoner teşkilâtlarında özel görevler için yetiştirilen ajanlar, tahrikçiler, ihtilâlciler ve anarşistler bile çalışmışlardır. (2)

Türkiye’de Devlet Personel Dairesinde araştırmalar yapan AID kamu yönetimi başkanı Dr. Richard Podol’un Washington’a yolladığı rapor bu konuda ilgi çekici bir örnek niteliğindedir. Richard Podol, sözü geçen raporunda bir iktisadi yardım teşkilâtı olan AID’nın (*) kamufle edilmiş gizli hedefini açıklıyor ve şöyle diyordu:

“10 yıldan fazla bir zamandır Türkiye’de faaliyette bulunan Amerikan Yardım Programı şimdi meyvelerini vermeye başlamıştır. Önemli mevkilerde Amerikan eğitimi görmüş bir Türk’ün bulunmadığı bir bakanlık ya da bir iktisadi devlet teşebbüsü hemen hemen kalmamıştır. Halen bulundukları kuruluşlarda ilerici kuvvet niteliğini taşıyan bu kimselerin kısa zamanda genel müdürlük ya da müsteşarlık mevkiine geçmeleri beklenir. AID bütün çabalarını bu guruba yöneltmelidir. (3)

Bir iktisadî yardım teşkilatı olan AID’nin meşgul olduğu Ülkelerde Amerikan kültürüyle yetiştirdiği ilerici kuvvete bakıp iftihar etmesi, bu gibi kimseleri o ülkelerin kilit noktalarına getirip Amerikan menfaatları için kullanmayı arzulaması ne demektir?

Ancak, böyle bir çalışmanın içinde bulunan tek teşkilât AID olmadığı gibi, tek emperyalist devlet de Birleşik Amerika değildir. İşgal edecekleri ülkeyi yoğun bir misyoner propagandasının etkisi altına almakla ün yapan İngiltere ve Fransa gibi Batı’nın iki büyük sömürgeci devleti, müstemlekelerinden çekilirken bile devletin yönetimini din değiştirmiş birine teslim ederek millî çıkarlarının devamını sağlamakta, halk bu oyuna gelmeyince de O lider ya Senegal’in ilk Başbakanı Muhammed i Ziya gibi hükümet darbesiyle görevinden uzaklaştırılmakta, ya da Patris Lumumba gibi bir kurşuna satılmaktadır. (4)

Robert Koleji kurucularından Amerikalı:  “Dr. S. Hamlin Müslümanlık nereden İstanbul’a girmişse Hristiyanlığın da oradan İstanbul’a girmesi için Rumeli Hisarı’nın en yüksek kulesi üzerinde bir Kolej açmak istiyordu…

Amerikan Bord ajanları Kırım Harbi sırasında “Türklere yardım etmek bahanesiyle İstanbul’a gelmiş ve Bebek’de bir evi karargâh haline getirmişlerdi. Dr. Hamlin bu evde Bulgar gençlerini avlamaya çalışırken okulun açılması ‘için gereken hazırlığı da yapıyordu.

Kolej, ilk olarak Ermenek Kesiş Okulu’nun bir dairesinde ihtilâlci öğretime başladı. Okulun bütün masraflarını Fransız Yahudilerinden, meşhur ‘ Roşild ailesine mensup Christopher Rinlender –Robert üzerine almıştı. Robert 1878’de ölürken servetinin beşte birinin koleje verilmesini vasiyet etmiş, böylece 400 bin dolarlık bir servete kavuşan okul idarecileri bugünkü Robert Kolej’in dev binalarını yaptırmışlardı. 1878’e kadar Amerikan Koleji adıyla anılan okulun ismi ise bu tarihten sonra Robert Kolej’e çevrilmişti. (5)

 

Ne anlatmak istedik?

Yeni Devlet’imizin kuruluşunda ihtimaldir ki çok sayıda (üstelikte İşgalci) ülkeden danışman desteği alınmıştır. Elbette Onlardan önerdikleri yasaların yanında, devlet yapılanmasının çatısının oluşturulmasında alınan görüşlerde olmalıdır.

Milletimiz, girişimci ve ataktır. Buna rağmen, 2000’li yıllara kadar ne sanayimizi geliştirebildik, ne ticaretimizi (ihracatımızı) ne de gerçek manası ile askeri teknoloji üreten Milli-Yerli Tesisler kurabildik.

Yapılanların hepsi ya göstermelik olarak bırakıldı, ya da ithal esaslı malzemeler kullanılarak birer montaj tesisleri olarak işletildi.

Bu noktada bir örnek:

-“Pentagon’un Dış Askeri Satışlar programı tarafından finanse edilen ortak üretim anlaşmasının merkezinde, Türkiye’nin Mürtet hava üssü yakınlarında, Ankara’nın 20 mil güneyindeki bir buğday tarlasına kurulacak yeni fabrika vardı…

Türkler fabrikayı işletmek için, yüzde 51’lik hissesine hükümetin sahip olduğu yeni bir şirket tesis ederek TUSAŞ Havacılık ve Uzay Sanayi’ni (TAI) kurmuştur.

Eğer anlaşma Japonlarla yapılmış olsaydı, herkes Japonların iki yıla kalmadan kokpitin “tasarımını deşifre edip” daha iyisini üreteceğini düşünürdü– nitekim birkaç yıl sonra Tokyo ile yapılan FSX anlaşmasında böyle bir kaygı oluşmuştu.

Fakat kimse Türkler hakkında böyle bir kaygıyı dile getirmedi.(6)

Rekabetçi devlet halklarının bir yılda okudukları 25 kitap yerine yedi yılda bir aşk romanı okuyoruz…

Okuyan bir toplum değiliz…

Sorgulayan da…

İlkokulda devletimiz bize ne veriyorsa (aslında dayatıyorsa) onlarla bir ömür geçiriyoruz.

Arada biri uyandırmaya çalıştığında, bizden farklı düşündüğü için işin kolayına kaçarak, onu anlayacağımıza yaftalıyor…

TV izliyor, uyuyoruz.

15 Temmuz 2016 gecesi uyandık mı?

Sanmıyoruz….

Sadece penceremize atılan bir taş nedeni ile sokaklara baktık!

Yine de: Bir musibet, bin nasihatten iyidir! Belki bu kez bir ders alarak geçmişi sorgulayabiliriz.

 

www.canmehmet.com

Resim:

*AID: Etkili bölgesel kalkınma politikası için bölgesel düzeyde kurumsallaşmanın  önemi  ön  plana  çıkmaktadır.  Bu  amaçla  birçok  ülkede bölgesel  kalkınma  ajansları  kurulmaktadır.  Bu  kurumların değişik yapılarda  kurumsallaşmakla  beraber  en  belirleyici  özellikleri  bölgesel ölçekte örgütlenmeleridir.  ABD’deki  Tennessee  (Tennessee  Valley Autority),  Türkiye’de  GAP  Bölge Kalkınma  İdaresi  ekonomik  nedene dayalı bölgesellemenin bir örneği olarak nitelendirilebilir. Bölgeyi ekonomik  kalkınmanın  temel  dinamiği  olarak  kabul  eden yeni  bölgeselleşme  anlayışı  kamu özel sivil  toplum  kuruluşları  arasında  işleyen bir kalkınma modelini beraberinde getirmiştir(Tahin, 2005: 1357143). Geçen süreçte ABD’de çok sayıda kalkınma ajansı kurulmuştur.

Kaynak:

(1)17 Ağustos 2016, 08.36 “Gündem” Programı, TRT 1

(2)Ajan Okulları, Necdet Sevinç, Sahife:21

(3) Necdet Sevinç, Sanık Yazılar Sahife: 163

(4)Ajan Okulları,

(5)Ajan Okulları, Sahife:41

(6) “Savaş Ganimetleri”, Sahife:148

“Amerikan Rüyası!”ndan 15 Temmuz gecesi kan-ter içerisinde kâbusla uyanmak…

rüya

 

Amerikan rüyası”, gerçeğinde Amerikalıların görmek istediği bir rüya mıydı? “Amerikan rüyası” üzerinden pazarlanan nedir?

“Amerikan rüyası” :  yaygın tanımı ile: “Çok çalışma ile başarı, refah ve şöhretin yakalanabileceği fikrini savunan bir düşünce biçimi ve geleneği” olarak ifade edilebilir.

Bu Rüya : Tüketmek, Tüketmek ve Tüketmek üzerine kuruludur. Rüya, genellikle rüya görenin tükenerek yok olması ile sonlanmaktadır.

Amerikan Rüyası…

-Güzel bir ev,  güzel bir araba, güzel kadın (Eş) /yakışıklı erkek…

Amerikan filmleri izleyenler hatırlayacaktır. Herkes müstakil evlerde, ailesi ile mutlu ve huzurlu bir şekilde yaşamaktadır. Bahçede köpekleri koşmakta, hafta sonları mangal partileri düzenlenmektedir.  İyi komşuluk ilişkilerinin yanında sokaklarda kibar insanlar vardır. Ve genellikle kadınlar zayıf, erkekler sportmendir…

Bu rüyada insanların yapması gereken tek bir şey vardır: Tüketmek… Tüketmek ve elbette aşırı tüketmenin sonucu kendini tüketerek, sistemden çıkmak!

Amerikan Rüyası:  Sadece sesten ve görüntüden ibaret bir aldatmaca, kısa süreli bir sahiplik üzerine kurulu bir serap, hayal midir?

“Amerikan rüyası” ismi altında dünyaya pazarlanan :

“..Amerika’da herkese fazlasıyla fırsatlar sunulur ve bu fırsattan en fazla çalışan istifade eder…Amerika bir fırsatlar ülkesidir…”

Amerikan Rüyası…

“…Bazen de bir rüyanın ötesine geçerek bir ideoloji, kitleler için bir afyon halini aldı. Her ne kadar daha önce de sık sık kesintiye uğramış olsa da son yıllarda Amerikan rüyası artık o eski idealize ve steril konumundan uzaklaşmaya başladı. Uyku ile uyanıklık arasındaki o sersem hâl sırasında Amerika Vietnam Savaşı’ndan beri karşılaştığı en büyük stratejik bataklığı Irak’ta, Büyük Buhran’dan sonraki en önemli ekonomik krizi Lehman Brothers’ın iflası sonrası yaşadığı süreçte ve 1982 Los Angeles Ayaklanmaları’ndan beri yaşadığı en sarsıcı kalkışmaya da Ferguson olayları sırasında şahit oldu.

Dünyada ‘Amerikan rüyası’ kavramı anlamını kaybederken, Amerikalıların rüyası hayal olurken, Amerika’nın rüyasının ne olduğu da kafaları karıştırdı.

Aslında Amerikan rüyası; Amerika’ya ekonomik veya siyasi sebeplerle kaçan göçmenlerin, hayallerini süsleyen geleceğe verdikleri isimdi. İçinde bulundukları sefaletten kurtulmak için milyonlarca Avrupalı, Amerika’yı ‘taşı toprağı altın’ bir coğrafya olarak görmüşlerdi.

Gidenlerin bazıları kısa zamanda büyük başarı ve güç sahibi olabiliyor, sınırsız kaynakları, geniş coğrafyası, bakir toprakları ve türünün ilk örneği olan metropolleriyle herkese farklı imkânlar sunuyordu. 1900’lü yılların başlarında gemilerle New York limanına akın eden Avrupalı göçmenlerin Özgürlük Anıtı’nı gördükleri ana kadar içinde bulundukları bu rüya, Amerika’ya geldiklerinde başka bir anlam kazanıyordu…

Amerikan rüyası her rüya gibi aslında sık sık kesintiye de uğradı. 1960’larda, Afro-Amerikalıların hakları için mücadele ettiği günlerde, bu rüyanın sanıldığı gibi tozpembe olmadığı görüldü.

Bu yıllarda Amerikan rüyasının büyüsünün perdelediği ırkçılığı hatırlara sokan en önemli karakter olan Martin Luther King, bir konuşması sırasında sistemik ırkçılığın ve bunun savunucularının Amerika’yı kendi rüyasından ne kadar uzaklaştırdığını anlatıyordu.

Ona göre de insanların eşit olduğu bir başka rüya vardı Amerika için. Oldukça idealize edilen müstakil garajlı ve bahçeli bir evi, iki çocuğu, bir köpeği ve iki arabası olan Amerikan ailesinin temelini teşkil ettiği Amerikan rüyası, toplumun daha büyük ünitelerinin içinde bulunduğu sınıflandırma ve ayrımcılığı birçoklarının görmesine engel olmuştu.

Amerikan rüyasının bazı Amerikalıların rüyasından farklı olduğunu dünya bu olaylarla fark etmeye başladı.

Daha sonrasında yaşanan Vietnam Savaşı ise dünyanın Amerikan rüyasından bir an için uyanmasına sebep oldu. Bir üçüncü dünya ülkesinin Amerika’nın savaş makinesi altındaki hali önce dünyada Amerika’ya karşı, sonrasında da Amerika’da siyasi iktidara karşı ağır bir tepki oluşmasına sebep oldu.

Özgürlük ve demokrasi havarisi bir siyasi sistemin yol açtığı yıkım, dünyada Amerika’nın imajını o zamana kadar hiç olmadığı kadar zedeledi.

John Lennon’un da öncülük ettiği savaş karşıtı akım, Vietnam Savaşı sonrası ortaya çıkan eleştirel filmler, Amerika’nın prestijinin bir dönem en büyük yumuşak güç enstrümanlarından olan popüler kültürün en sert bir şekilde saldırısına maruz kaldığını gösteriyordu. Dünyadaki herkes Amerikan rüyası ile Amerika’nın rüyası arasındaki farkı anlamaya çalıştı bu dönemde. (1)

-ABD’de 2002 yılında 10-14 yaş arasında doğum yapan Amerikalı genç kızların, pardon çocukların sayısının 7315 olduğu…Bu arada Amerika’dan Meksika’ya giderek kaç yüz bin kanunsuz kürtaj yapıldığını ancak Allah bilir…

-Amerika’da resmî kaynaklara dayanan bilgilere göre cinsel ilişki konusunda sekse başlama yaşı dokuz yaşına kadar inmiş bulunmaktadır. 12 yaşındaki kızların yüzde 49’u, 16 yaşındaki kızların yüzde 80’i ilk cinsel ilişkilerini gerçekleştiriyorlar…

Evli kadınlarda, özellikle beyazlarda evlilik dışı cinsel İlişki yüzde 65, bu oran erkeklerde ise yüzde 85. (2)

-Lisede okuyan öğrencilerin yüzde 42’si, üniversitede okuyanların yüzde 85’i hayatlarında bir defadan fazla uyuşturucu / drug kullanıyorlar.

-Ortalama Amerikalının bir dolarlık gelirine karşı 3 dolar borcu var.

– ABD Tarım Bakanı Tom Vilsack yeni mali yılda 310 milyon nüfuslu ülkede 40.5 milyon insanın her ay yiyecek yardımı alacağını açıkladı. 2011 yıIında ise bu sayının 43.3 milyon olması bekleniyor..

-Amerikan ekonomisinin yüzde 60’ı yüzde birlik bir grubun kontrolü altındadır. ABD’de yaklaşık 40 milyon kişinin hiçbir sosyal güvencesi yoktur ve bu rakamın 10 milyonu bir işte çalışıyor olmasına rağmen yoksulluk sınırının altında yaşıyor. (3)

Amerikan içtimai (sosyal) dokusu, hakkında bilgi sahibi olmak.

..Birleşik Devletler’de baba problemi vardır. 1960’larda babasından ayrı yaşayan çocuk oranı yüzde 40’larda iken, 1980’lerde yüzde 60 ve 2020 yılında bu oranın yüzde 80 olacağı tahmin edilmektedir.

Yani her yüz çocuktan sekseni babadan ayrı olarak annesi veya annesinin sevgilisi veyahut da annesinin yeni eşi ile yaşamak mecburiyetinde kalacaktır.

…Yapılan araştırmalarda, babasız ailelerde büyüyen bir çocuğun karar almada ve ilişki kurmada, ilişkiyi yürütmede iki kat daha fazla zorlandığı tespit edilmiş. Amerika’da üç doğumdan birisi, evlenmeden anne olanlar tarafından gerçekleştiriliyor.

Amerika’nın orta ve iç bölgelerindeki şehirlerde çocukların yüzde 90’i bekâr annelerin “baba” olduğu evlerde yetişmektedir.

1960 yılında evlilik dışı doğanlar bütün doğumları] yüzde 5’i iken, 1991 yılında bu oran yüzde 30’a çıkmıştır.

Sosyolog Davit Popenoe göre 2000 yılında evlilik dışı doğumların oram, toplam doğumlar içinde yüzde 40’tır.

…Amerikalı çocukların baba ile ilişkileri giderek azalmakta veya hiç olmamaktadır. Babalarının kim olduğu sorulan çocukların çoğu “Benim babam yok” cevabını vermektedirler. (4)

-Kapitalizm/Emperyalizm : “Ucuz hammadde,  ucuz emek ve aç pazarlar üzerine kurulmuştur.

-Ancak, dünün sömürge ülkeleri bugün, (eski efendilerine karşı) rekabetçi konuma yükselmiştir.

-Bunun sonunda, ucuz hammadde-emek azalmış, pazarlar daralmıştır. Elbette, refahı sağlayan büyük gelirler de.

-Gelişmiş Batı’nın refahının devamı (Özellikle ABD), silah satışı ve bunun sürdürebilirliği : “Kaos-terör-Tehdit ortamı” gerektiği düşünülmektedir. Ortadoğu, Afrika’da yaşananların arkasındaki ana etken bunlardır. Terör kullanılarak silah sanayi/ekonomi ayakta tutulmaya çalışılmaktadır.

-Amerika’nın, Türkiye’de 15 Temmuz’da yaşananların (Kuklası Gülen’in) arkasında durması, onun güçlü olmasının değil, çaresizliğinin işaretidir.

-Amerika/Batı, herşeyden vazgeçerler ancak, Türkiye’den asla. Mesele, Türkiye’nin güçlenmesini önlemek, tökezletmektir.

Türkiye’nin dostluğu olmadan bu bölgede (batılıların uzun vadede) kalıcı olmaları sıfır ihtimaldir. İsrail’inde.

-Dünya (imkanları ile) hepimize yeter. İnsanlar dayanışma sergileyerek paylaşılacakları artırmalı ve her toplum kendi değerleri ile (bir dayatma olmadan) huzur ve barış içerisinde yaşayabilmelidir.

-Bizim, dünümüz ve dündeki izlerimiz bellidir. Buradan hareketle yarınlarımız da.

-Bizimle kural dışı oynamayınız. Bu halkın son bin yılında yaşamadığı, deneyim sahibi olmadığı nerede ise hiçbir uluslararası tezgah!  kalmamıştır.

 

www.canmehmet.com

Resim: http://odatv.com/sahi-bir-amerikan-ruyasi-vardi-ne-oldu-ona-0409101200.html 

alınmış, alt yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

Kaynaklar:

(1)Daha fazlası için bakınız: http://www.lacivertdergi.com/dosya/2014/12/29/amerikan-ruyasi-ve-amerikanin-ruyasi   (yazıdaki vurgulamalar tarafımızdan yapılmıştır. Canmehmet)

(2)“Evanjelizm”, Shf:106

(3-4)A.g.e.

 

ABD ve İngiltere: 15 Temmuz darbesi ile seçilmiş iktidarı bu kez ne değişti de indiremedi

nato

 

Soru 1: NATO : Bir  savunma” mı,  yoksa  “Amerikan Emperyalizm-Yayılmacılığı”nın aracı mıdır?

Soru 2 : Dış destekli “15 Temmuz Darbe’si  ile ABD’yi çok ilişkilendirirsek bizi NATO’dan çıkarırlarmış”  Bu dileklerini gerçekleştirebilirler mi?

Cevap 1 : NATO (sadece) bir Askeri İttifak  değildir. Askerler, bir çıkar düzeni’nin “korunması” görevi için vardır.  Bu açık ifadesi ile, NATO, Amerikan (Batı) yayılmacılığının aracıdır.

Cevap 2: Türkiye, (Coğrafi konumu ile) sanıldığından daha önemli bir ülkedir. Örnek: İstanbul’un değil kendisinin el değiştirmesi, kontrolünün değişmesi dahi bir “3 Dünya Savaşı nedeni”dir.

Özet: NATO, (görünürde) bir Savunma Paktı; gerçeğinde, Batı (özellikle ABD’nin) Emperyalizm-Yayılmacılık aracı’dır.  İnsan, deniz üzerinde ayağını sağlam bastığı kara parçasını gözden çıkarır mı?

Sömürgeci Batı’nın uygulamadaki gerçek gücü NATO’mudur?

Bizler “NATO” dediğimizde sadece işin askeri görüntüsünü değerlendiririz.

Aslında “NATO” Batının, hatta Rusya’nın silah satışı için bir paravan: Amerikan/Batı Silah sanayiinin kazanması için tezgâhtır.

İlginç değil mi?

Batının gerçek gücü: “NATO”dan çok, Küresel Sermaye-Medya, IMF/Dünya Bankası’dır.

Ülkeler, Küresel Sermaye’nin Medyası üzerinden uyutulmakta, IMF/Dünya Bankası üzerinden sömürülerek, şekillendirilmektedir.

Bir örnek :

(2008-2009’lu yıllarda) Sayın Başbakan ne demektedir?

-“Dünyada küresel kriz başladı, birçok ülke IMF’nin kapısını çaldı, sıraya girdi. İçeriden, dışarıdan bize de biliyorsunuz telkinde bulundular. Bir an önce IMF’yle anlaşın dediler. Biz de dedik ki bakarız, işimize gelirse imzalarız, şartlar uygun olursa kredi alırız dedik. Anlaşamadık, şartları beğenmedik ve sizinle anlaşamıyoruz dedik, bu krizi kendi imkanlarımızla aşacağız dedik. Ne oldu? Buyurun, işte yolumuza devam ediyor muyuz? Ediyoruz.(1)

Koç’un IMF hesabı

TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Mustafa Koç geçen hafta sonunda yaptığı açıklamada “IMF’den alınabilecek 30-40 milyar doları nasıl elimizin tersiyle ittiğimizi anlayamadığını” söylüyor. Herhalde Koç, IMF’nin önüne gelene bedava para verdiğini düşünüyor. Ama gerçek öyle değil. Herkesin bildiği gibi, IMF, bir ülkenin ödemeler bilançosunda sorun varsa borç veriyor. Böylece dünya ticaretinin aksamasını önlemeye çalışıyor. Ve verdiği parayı faiziyle geri alıyor.” (2)

Sayın Başbakan Ne demektedir?

İşimize gelirse “IMF’den kredi alırız…”

Mustafa Koç ne demektedir?

“IMF’den alınabilecek 30-40 milyar doları nasıl elimizin tersiyle ittiğimizi anlayamadığını”

Peki, sonra ne oluyor?

Devletin dış borcu azalıyor, Ancaaaak: Özel Sektörün dış borcu artıyor

-Kafanız karışmadı değil mi?

Dış borcu devlet almayınca, “Özel Sektör!” almış mı oluyor?

Peki, bu özel sektör ne üretmekte, satmaktadır? Konumuz bu olmadığı için onu da meraklılarına bırakalım.

Düne kadar IMF’den kredi almak için önlerinde kırk takla atarken, bugün neden kredi almakta nazlı davranıyoruz?

Çünkü….

IMF resmi kuruluş felsefesi :

-“Global finansal düzeni takip etmek, ödeme planları gibi konularda denetim ve organizasyon yapmak, aynı zamanda teknik ve finansal destek sağlamak, milletlerarası ekonomik meselelerle uğraşmak…”

Bu da IMF gizli gerçeği :

-“kullanılan gücün askeri ve politik yerine finansal olması dışında, uluslararası işbirliği ruhundan ziyade, bir güç politikası operasyonunu yansıtıyor.”

Bunu kim açıklıyor? Harry Dexter White,

Peki, Harry kim? IMF ve Dünya Bankası kuruluş fikrinin ardında yatan beyin.

Yani, sistemin babası, kurucusu! Konuyu ondan iyi bilecek değiliz, değil mi?

Özetle; Ne diyor? “Silah ve diplomasi (yoluyla zorlama) yerine para ile diğer milletlerin “ümüğünü sıkacağız.”

Tüm hikâye budur. Hem de içtiğimiz su kadar berrak bir şekilde. (3)

Bitirirken konu ile ilgili bir alıntı :

Nükleer İran senaryoları:
Türkiye NATO’dan çıkar

İsrail’de bir düşünce kuruluşu ‘İran’ın nükleer silah elde etmesiyle değişecek dengeleri’ tahmin etti. Simülasyon oyununda İsrail’in NATO’ya katılacağı, Türkiye’nin de örgütü terk edeceği konuşuldu

DIŞ HABERLER SERVİSİ

İran’ın nükleer programına karşı askeri operasyona ABD’yi ikna edemeyen İsrail, gelecekte nükleer silahlara sahip bir Tahran yönetimine karşı tüm olasılıkları düşünerek hazırlanıyor. İngiltere’de yayımlanan Times gazetesi, başkent Tel Aviv’deki  Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü (INSS) adlı düşünce kuruluşunun geçen hafta gerçekleştirdiği bir simülasyon çalışmasını haber yaptı. Eski büyükelçilerin, istihbarat yetkililerinin ve eski üst düzey askerlerin katıldığı oturumda ‘İran’ın nükleer silah ürettiğini duyurmasının ertesi günü’ kurgulandı.
Bütün dengeler değişecek
Senaryoya göre İsrail beklenenin aksine İran’a hemen askeri misillemede bulunmayacak, beklemeye geçecek. Ulusal Güvenlik Konseyi’nin eski başkanı, iki eski başbakanlık  yetkilisi, bir eski büyükelçi ve  askeri istihbarattan görevlilerin içinde bulunduğu davetlilerin aktif katılımıyla beyin fırtınası şeklinde geçen savaş oyununda ‘2013 yılının Ocak ayında İran’ın nükleer deneme yapması’ Ortadoğu’daki tüm güç dengelerini değiştirecek.  Mevcut uluslararası politikalar dikkate alınarak yola çıkılan varsayımlara dayanan oyunda İsrailli yetkiler şu gelişmeleri öngördü:

Rusya-ABD anlaşma yapacak
–  ABD, İsrail’i askeri misilleme yapması konusunda engelleyecek ve İsrail’in NATO’ya katılmasını da içeren bir anlaşma önerecek.
–  Rusya, Ortadoğu’da nükleer silahlanmayı durdurmak için ABD ile savunma anlaşması imzalayacak.
–  ABD’nin verdiği garantilerle tatmin olmayan S. Arabistan, kendi nükleer silah programını geliştirecek.
–  Mısır, İran’a karşı askeri müdahale için bastıracak ancak Türkiye büyük olasılıkla, Tahran’a karşı güç gösterisinden kaçınacak. Eğer İsrail NATO üyesi olursa, Türkiye NATO’dan çekilecek.
–  Avrupa Birliği, askeri müdahaleye karşı olacak ve İran’a yönelik yaptırımların sıkılaştırılmasını isteyecek.
–  Çin, İran’a yönelik BM yaptırımlarına dahil olacak ancak bunları yumuşatacak. (4)

Soru neydi?

-“ABD ve İngiltere: 15 Temmuz darbesi ile seçilmiş iktidarı bu kez ne değişti de indiremedi?”

-Bu sorunun cevabını “İsrail’de bir düşünce kuruluşu” vermektedir:

-“İsrail’de bir düşünce kuruluşu ‘İran’ın nükleer silah elde etmesiyle değişecek dengeleri’ tahmin etti. Simülasyon oyununda İsrail’in NATO’ya katılacağı, Türkiye’nin de örgütü terk edeceği konuşuldu….”

Yani o akşam, TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ…

 

www.canmehmet.com

Resim: web ortamından alınmıştır.

Kaynaklar:

1)Daha fazlası ve kaynaklar için bakınız: http://www.canmehmet.com/turkiyenin-dis-borcu-imf-ve-dunya-bankasinin-gercek-yuzu.html

2)(Önbellek) http://webcache.googleusercontent.com/search?q=cache:3Vsl6HG5bk4J:arsiv.taraf.com.tr/yazilar/suleyman-yasar/kocun-imf-hesabi/9020/+&cd=2&hl=tr&ct=clnk&gl=tr

3)Tamamı için bakınız: http://www.akparti.org.tr/site/haberler/basbakan-erdoganin-sivas-mitinginde-yaptigi-konusmanin-tam-metni/6660#1

4) http://www.milliyet.com.tr/nukleer-iran-senaryolari-turkiye-nato-dan-cikar/dunya/dunyadetay/11.01.2012/1487179/default.htm

Yabancılar Hedef Ülkeler’de Okul ve Askeri Üsleri nasıl açabilmekte ve izin alabilmektedir?

 

Amerika, ülkemizdeki okulları (Robert ve benzerleri) "Kapatılır!" endişesi ile bizimle I. Dünya Savaşı'nda doğrudan bir askeri çatışmaya girmemiştir.

Amerika, ülkemizdeki okulları (Robert ve benzerleri) “Kapatılır!” endişesi ile bizimle I. Dünya Savaşı’nda doğrudan bir askeri çatışmaya girmemiştir.

 

 

Gelişmiş Batı, “Doğu” ve İslam ülkelerinde Cumhuriyet/Demokrasi istememekte, bu nedenle hedef ülkelerde, Düşünce-İfade Hürriyeti’nin gelişmesine de engel olmaktadır?

Batılılar biliyorlar ki: ülkelerin gelişmesi nitelikli insanlara, nitelikli insanların gelişmesi, “ama”sız “Düşünce-İfade Hürriyeti’ne bağlıdır.

Peki, bu manada ülkemizde, “düşünce ve ifade hürriyeti” bulunmakta mıdır

Kişisel kanaatimiz: Kesinlikle Hayır!

Yabancı okul ve üslerin varlık nedenlerine geçmeden, Batının, ülkemizde neden (gerçek manada) demokrasi istemediği belgeleri ile aşağıda açıklanmaktadır.

Açıklamaya, Toplumumuzda çok sık gündeme gelmesiyle birlikte; genelde içeriği fazlaca bilinmeyen “Kopenhag Kriterleri”nden başlayalım:

-“22 Haziran 1993 tarihinde yapılan Kopenhag Zirvesi’nde, Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği’nin genişlemesinin Merkezi Doğu Avrupa Ülkelerini kapsayacağını kabul etmiş ve aynı zamanda adaylık için başvuruda bulunan ülkelerin tam üyeliğe kabul edilmeden önce karşılaması gereken kriterleri de belirtmiştir.

Bu kriterler siyasi, ekonomik ve topluluk mevzuatının benimsenmesi olmak üzere üç grupta toplanmıştır.

A. Siyasi kriterler: Demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve azınlıklara saygı gösterilmesini ve korunmasını garanti eden kurumların varlığı.

B. Ekonomik kriterler: İşleyen bir pazar ekonomisinin varlığının yanı sıra Birlik içindeki piyasa güçleri ve rekabet baskısına karşı koyma kapasitesine sahip olunması.

C. Topluluk Müktesebatına Uyum kriterleri: Siyasi, ekonomik ve parasal birliğin amaçlarına uyma dahil olmak üzere üyelik yükümlülüklerini üstlenme kabiliyetine sahip olunması.

Bahsekonu kriterlerden anlaşılan;

-Biz AB olarak bir karar aldık. Genişleyeceğiz ve ilk olarak MDAÜ’leri de aramıza alacağız. Bilinmelidir ki, Tüm (aday) ülkeler açıklanan kriterlere uyacaklardır. Bu nedenle ve önemle; “Siyasi kriterlere uyumun katılım müzakerelerinin açılması için ön koşul olduğu belirtilmiştir. (1)

Tercümesi; Kurumlarının mevcut (siyasal) yapıları uygun olmayanlar AB girmeleri mümkün olmadığı gibi ilgili ülkelere katılım müzakerelerinin açılması da söz konusu değildir.

Peki, bu şart, TSK, TBMM, Türkiye Cumhuriyeti hükümeti, Dışişleri bakanlığı veya diğer ilgililer tarafından bilinmez mi? Bilinir de, mevcut yapı neden değiştirilmez? Ve Türkiye (bu) şartları yerine getirmediğinde Avrupa Birliği neden bu konularda bir tavır almamaktadır.

Avrupa birliği, tüm MDAÜ ülkeleri ile yaptığı üyelik görüşmelerinde, ülkedeki kurum ve yasalarını A’dan Z’ye değiştirmek için ısrarcı olur ve bunun yaptırırken, neden Türkiye’de ısrarcı olmamaktadır?

Örneğin, Asker ve Yargı Vesayetine neden ses çıkarılmamaktadır? (2)

-15 Temmuz 2016 darbesinin öncülleri ve fiili kalkışma: Asker ve Yargı’nın (kontrolündeki Polisin) eseri değil midir? “MİT Tırları”, 17-25 Aralık, hatta Taksim’deki  “Gezi!” Provokasyonu  bunların eseri değil midir?

Ve Yabancı Okullar ile Askeri Üsler gerçeği:

(Amerikalı Subay) Commodore Perry * Japonya ve  limanlarını, uluslararası ticarete açmaya zorlayan Amerikalı Amiral’dir.

Commoder Perry, 1853’de 4 gemiyle Japonya’ya gidip Limanları açın yoksa fena yaparız” der ve “Yine de 1 sene düşünün sizuyarısı ile geri döner.

Bir yıl sonra bu kez 10 gemi ile gelir. Bir yıl evvelki tehdit işe yaramış olmalı ki,  Japonlar limanlarını ticarete açar, konsolos bulundurma yetkisi verir ve kapsamlı bir anlaşma imzalarlar.

Bu olay Japon tarihinde bir dönüm noktası olacaktır. Bu süreçle birlikte 1000 yıl süren Shogun yönetimi sona erecek ve imparator Meiji yönetimi başlayacaktır. (3)

Özel görevle Ülkemize gönderilen Amerikalı Misyoner Cyrus Hamlin’in  (1863 Yılı) kurduğu Robert Koleji’nin bilmeyenimiz nerede ise yoktur.

Peki, O Okulun kuruluş hikâyesini bilir misiniz?

“…Rahip Hamlin okula izin alabilmek için devreye sokmadık kişi bırakmaz. Bu arada Cizvitler de boş durmaz, engelleme mücadelelerine devam ederler. Ancak durum bir anda şöyle değişir ve Girit isyanı ile sonun başına gelinir.

O sıralarda ABD’li Amiral Farragut Bâb-ı Âli’ye gelmiştir.

Hamlin bu kez şansını bu Amiral üzerinden denemeye karar verir ve okul izni için Amiralden aracılık etmesini ister.

Bunun üzerine Amiral Bâb-ı Âli’den Hamlin’in istediğine müspet cevap verilmesini aksi halde Akdeniz’e Yunanistan lehine zırhlı gemiler göndereceği tehdidinde bulunur.

Etekleri tutuşan Osmanlı bürokrasisi “Farragut’un zırhlılarından birinin Akdeniz’e açılmasındansa iznin verilmesini daha uygun görürler. (4)

Amerikalılar –Savaş gemileri üzerinde yaprıkları tehditle- ne yapmışlardır? Japonyayı serbest ticarete (sömürgeleştirmeye) açmışlar, Osmanlıları da ileriye yönelik, -açtırdıkları misyoner okulları üzerinden- Amerikanlaştırmışlar!”dır.

Kabul etsek de, etmesek de gerçek budur.

Bahsekonu okulun Hıristiyanlar için çok önemli bir amacı daha vardır. Bu amaçlarını, onların ilgililerinin kalemlerinden ve ifadelerinden aktarıyoruz.

Bu, “Fatihin İstanbul’u aldığı surlardan bu milletin kültürünü fethedeceğim.” (5)

Diyerek, okul binasını inşa ettiği taşları bile Fatih’in fetih için yaptırdığı Rumelihisarı’nda  kullanılan taş malzemenin aynısını seçen Misyoner Cyrus Hamlin’in hikayesinde anlatılmıştır.

-Tarihçi Cezmi Yurtsever de okul binasının inşa edildiği taşların sırf bu maksatla Rumelihisarı’nda kullanılan taş malzemenin aynısından seçildiğini belirterek şunları söylüyor:

-“Robert Kolej’in amacı, Osmanlı yurttaşı yabancı azınlıklardan zeki olan çocukları en iyi şekilde yetiştirip, gelecekte onların ülke yönetiminde söz sahibi olmalarını sağlamaktı.Nitekim Bulgar isyanlarında Robert Kolej mezunu gençlerin lider olarak bulunması dikkat çekiciydi. Hamlin’in görevi sadece İstanbul ‘da bir okul açmak da değildi. O, 1840’lı yıllarda, gelecekte bütün Anadolu’yu saracak olan Anadolu Kolejlerinin de temellerini atmıştı. Nitekim Anadolu kolejleri içinde Merzifon’da kurulu olanı 1880 ve 90’lı yıllardaErmeni ve Rum isyanlarının merkezi oldu.” (6)

-(Amerikalı özel görevli Misyoner Cyrus) Hamlin’in kurduğu bu okulun dış güçlerin üssü olarak bir ajan yuvası haline geldiği iddiaları da çok dillendirilen iddialar arasında yer alıyor.

Örneğin, “Türkiye’de ve Dünyada Casuslar” adlı kitabın yazarı Aytunç Altındal, ‘Robert Kolej, ayrıca Osmanlı’daki Amerikalı, İngiliz ve Rum casusların da yuvası olmuştu. Birçok casus, bu okulda öğretmen kisvesi altında faaliyet göstermişti. (7)

-Amerikalılar, Osmanlılarla fiili bir savaşa girmedikleri halde, (Lozan’da) İngiltere ve Fransa’nın aralarında paylaştıkları Osmanlının mirasından pay isterler. Bu talep karşısında şaşıran Fransızlar;

-“Siz Türklerle savaşa girmediniz ne mirası, ne payı?” dediklerinde, Amerikalılar;

-“Aaa… Olur mu? Biz uzun yıllar boyunca okullarımızda adam yetiştiriyoruz.” Derler. Peki, bahsedilen bu adamlar ne için ve hangi amaçla yetiştirilmektedir? Bulgaristan Osmanlı İmparatorluğundan 1908 yılında ayrıldığında Bulgar Devleti’nin İlk başbakanlığı yapan (Okulda özel yetiştirilenler arasından seçilen) Robert Kolej mezunu bir Bulgar’dır. “Bulgar isyanlarına bu okul mezunu gençlerin liderlik ettiği” tarihe meraklı olanlara sır değildir.

– “Robert Kolej’de okuyan Müfide Ferit Tek, ecnebi mekteplerinde Türk çocuklarını nasıl feci bir akıbetin beklediğini “Pervaneler” isimli romanında şöyle özetlemiştir: Gerçekte buraya Türk giremez demek doğru değildir. Türk girer, fakat Türk çıkamaz.(8)

-Bahsekonu okulun (Robert Koleji’nin) temel atma töreninde (özellikle konuşturulan) Yunan hatip, Fatih’in İstanbul’un fethi için yaptırdığı surları göstererek; Bu bina şu kulelerden daha yüksekte, Bu bina onların yıkılıp gitmesine şahitlik edecek. (9) Demiştir.

-“10 Yıldan fazla bir zamandır Türkiye’de faaliyette bulunan Amerikan Yardım Programı şimdi  meyvelerini vermeye başlamıştır. Önemli mevkilerde Amerikan Eğitimi görmüş bir Türk’ün bulunmadığı bir bakanlık ya da bir iktisadi devlet teşebbüsü hemen hemen kalmamıştır. Halen bulundukları kuruluşlarda ilerici kuvvet niteliğini taşıyan bu kimselerin kısa zamanda genel müdürlük ya da müsteşarlık mevkilerine geçmeleri beklenir. AID*  bütün çabalarını bu gruba yöneltmelidir.” (10)

Sizce Bir Türk öğrenci nerede (Hangi okullarda) Amerikan eğitimi almaktadır?

Bunlar İmam Hatipler olabilir mi? (Elbette değildir)

Şimdi, İmam Hatip Okulları’nın kapatılması veya yaygınlaştırılmamasının istenmediği, daha iyi anlaşılabilmekte midir?

Ülkemizde, 1932-1947 Yılları arasında Din, Din eğitimi, Dini yayınlar yasaktır.)

Ve Askeri üsler ülkemizde hangi tezgahlarla kuruldu-kurduruldu?

Bizim, (Osmanlının) NATO’ya ilk girişimiz, 1853 Kırım Savaşı öncesidir.

O savaştaki taraflar: İngiltere, Fransa, Sardinya-Piyemonte Krallığı (İtalya) ile Osmanlı İmparatorluğu. Karşı tarafta ise, Rus İmparatorluğu vardır.

İlk tezgâh şöyle kurulur; Ruslar, Osmanlıları sıkıştırır, (Tavizler ister), İngiltere ve Fransa (sözde) yardım altında bizimle bir ittifak kurarlar ve birlikte yapılan savaşta Ruslar yenilir.

Ancak, Osmanlı’nın da kazandığı bu savaşta verdiği tavizler, Rusların istediklerinden birkaç kat daha fazladır.

Bu, gerçeğinde Osmanlıyı parçalamak için, (daha doğrusu hazırlamak için) İngiliz-Fransız ve Rusların aralarında anlaşarak attıkları büyük bir kazıktır.(11)

NATO’ya sokulmamız,  Dünyanın, ABD-Rusya arasında paylaşımının bir parçası mıdır?

2. Dünya Savaşı bitmiştir.  Bu savaşla birlikte Avrupa ülkelerinin gücü de.

Sıra, ABD-Rusya’nın,  Avrupa’nın elinden oyuncaklarını (sömürgelerini) almaya gelir. ABD-Rusya anlaşır ve dünyayı aralarında paylaşırlar.

Bir kez daha, 1853’teki  (Kırım Savaşı öncesindeki) tezgâh kurulur ve bu kez de (aynı istekler) Rusların, (1945 Stalin’in boğazlardan üs ve Kars-Ardahan’la ilgili istekleri)  bazı talepleri vardır.

Bu dönemde dünya dengeleri değişmiş ve Rusların talepleri karşısında (duracak! Aslında –üs- pazarlığı yapacak) İngiltere-Fransa-İtalya yerine ABD (NATO) vardır.

Ve yaygın bilinenin aksine NATO’ya (Menderes değil) İnönü (belki de zaruretten!) sokmuştur.(12)

İşte hikâyemiz!

Düşünce ve İfade Hürriyet olmayan ülkelerde, Düşünce ve fikrin gelişmesi ham hayaldir. Yazıyı bir soru ile noktalayalım.

-Neden, (özellikle) ülkemizin son yüzyılına ait askeri arşivler araştırmacılarına kapalıdır?

Bunun izahını yapacak birisi çıkabilir mi?

Sanmıyoruz….

www.canmehmet.com

Resim: http://www.kanalahaber.com/haber/gundem/abd-usleri-neden-istiyor-197572/

Kaynaklar:

(1) www.ikv.org.tr

(2) Konunun daha geniş şekilde ele alındığı, 2011 yılı yazımı makaleye bakınız: http://www.canmehmet.com/kopenhag-kriterleri-ve-ab-turkiyeye-ne-getirmektedir.html

(3) BATI TERÖRÜ, ROGER GARAUDY, Daha fazlası için bakınız: http://www.canmehmet.com/amerika-ve-ingiltere-osmanlinin-yeni-devlete-donusturulmesinin-neresindedir-8.html

(4) Robert Kolej Kuruluş hikayesi: Yararlanılan eser, “Robert Kolej Uğrunda Bir Ömür” İstanbul: Dergâh Yay., Kasım 2012, Daha fazlası için bakınız: http://www.canmehmet.com/robert-kolej-dosyasi-arsa-satan-adam-kiyamete-kadar-onlarin-can-sesini-dinlesin-6.html

(5) ROBERT KOLEJ’I KURAN MİSYONERİN ANILARI, Türkler Arasında, CYRUS HAMLIN

(6) Robert Kolej’in Hikayesi,Cezmi Yurtsever, Expres Gazetesi (Adana), 06.05.2011

(7) İstihbarat tuzağındaki Türkiye-1, Tuna Serim, Tercüman Gazetesi, 01.06.2008

(8)http://www.guncelmeydan.com/pano/yeni-azinliklar-yaratmak-icin-necdet-sevinc-t35341.html

(9) ROBERT KOLEJ’I KURAN MİSYONERİN ANILARI, Türkler Arasında, CYRUS HAMLIN Sahife;231

(10) Necdet Sevinç, Sanık Yazılar, s.163. “Ajan Okulları”, Necdet SEVİNÇ, Sahife;21)

11)Daha fazlası için bakınız: http://www.canmehmet.com/kisa-bir-nato-giris-hikayesi-natoya-ilk-kez-1853te-girdik-aaa-o-zamanda-mi-nato-vardi.html

12) A.g.y

Açıklamalar:

* Matthew Calbraith Perry (Komodor Perry) (d. 10 Nisan 1794 – ö. 4 Mart 1858) Japonya’yı iki yüz yıllık bir dışa kapanma döneminden sonra Batı’yla ticari ve diplomatik ilişki kurmaya zorlayan Perry Seferi’ni (1853 – 1854) komuta eden ABD’li deniz subayı. ABD’nin Doğu Asya’da İngiltere, Fransa ve Rusya’yla boy ölçüşebilecek sömürgeci bir güç durumuna gelmesinde önemli rol oynamıştır. (daha fazlası için bakınız: https://tr.wikipedia.org/wiki/Matthew_C._Perry

** AID: Etkili bölgesel kalkınma politikası için bölgesel düzeyde kurumsallaşmanın  önemi  ön  plana  çıkmaktadır.  Bu  amaçla  birçok  ülkede bölgesel  kalkınma  ajansları  kurulmaktadır.  Bu  kurumların değişik yapılarda  kurumsallaşmakla  beraber  en  belirleyici  özellikleri  bölgesel ölçekte örgütlenmeleridir.  ABD’deki  Tennessee  (Tennessee  Valley Autority),  Türkiye’de  GAP  Bölge Kalkınma  İdaresi  ekonomik  nedene dayalı bölgesellemenin bir örneği olarak nitelendirilebilir. Bölgeyi ekonomik  kalkınmanın  temel  dinamiği  olarak  kabul  eden yeni  bölgeselleşme  anlayışı  kamu özel sivil  toplum  kuruluşları  arasında  işleyen bir kalkınma modelini beraberinde getirmiştir(Tahin, 2005: 1357143). Geçen süreçte ABD’de çok sayıda kalkınma ajansı kurulmuştur.

Bunlardan  ABD  Uluslararası  Kalkınma  Ajansı  (US  AID)  ise  ABD’deki diğer kalınma ajanslarından farklı olarak ABD dışında yatırım yapmaya yönelik  olarak  politikalar  ve  stratejik  ortaklıklar düzenler.  Aynı zamanda,  uluslararası  işbirliği  ile  daha  olumlu  bir  iş  ortamı  oluşturmak  için  yabancı  ülkelere  yatırım  programları  yöneltir.  Kısacası,  US AID ajansı çok uluslu kuruluşların desteği ile gerek doğrudan gerekse dolaylı olarak daha rekabetçi i ortamları oluşturmak için ABD sınırları dışında yatırım yapılacak ülkeleri belirleyerek bu bölgelere yatırımların aktarılmasını  amaçlar.  Burada  asıl  amaç  geri  kalmış  bölgelerin kalınması  gibi  görünse  de  çokuluslu  şirketlerin  çıkarları  da  göz  ardı edilemeyecek boyuttadır (http://www.usaid.gov/, 21.05.2010). (Daha fazlası içi bakınız: http://www.kamu-is.org.tr/pdf/1134.pdf

ABD, Gülen’le, kendisine Parisli Humeyni üzerinden atılan İran kazığının intikamını mı alacaktı

cia-fethullah-gule1-

 

1979 İran “Humeyni Devrimi”, Avrupa’nın Amerika’ya attığı bir kazık,  “Bizim Çocuklar!”dan Kenan Evren’in 1980 darbesi de, Amerika’nın, Avrupa’ya attığı karşı bir kazık, karşılık mıydı?

“..Darbeden sonra nasıl bir siyasi düzen kurulacağı, hükümetin, Meclis’in yerine hangi yapılar getirileceğine dair hiçbir bilgi ya da belgeye ulaşılamadı.

Soruşturmayı yürüten yetkililer ve siyasilere göre iki ihtimal var: İlki, soruşturma derinleştikçe ortaya çıkacak. İkinci ve genel kanaat ise ‘darbe başarılı olsaydı FETÖ’nün yeni bir devlet inşa etmeyi planladığı’ yönünde. Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, “Humeyni gibi gelecekti. Bambaşka bir Türkiye olacaktı, O Türkiye’yi tahayyül bile etmek istemem” dedi…” (*)

POLİSLERİN ELİNDEN KILPAYI KURTULDU

FETÖ’nün kripto prensesi Topçuoğlu’nun Çanakkale ve İstanbul’daki evlerine polis 3 gün önce baskın yaptı, ancak kadın imam son dakikada ekiplerin elinden kurtuldu.

10 yıldır FETÖ terör örgütü bünyesinde ‘özel hizmet’ olarak tabir edilen askeriye içerisinde, gizli görev yapan Topçuoğlu’nu aramaya devam eden polis ekipleri, baskın planını haber veren Emniyet’teki hainleri de belirlemeye çalışıyor.

Topçuoğlu’nun 10 gün önceden darbe girişimi tarihinden bilgisi olduğu ve çevresine birkaç gün içinde darbe yapılacağını söylediği de ortaya çıktı.

Hatta 12 Temmuz’da yaptıkları sohbet toplantısında “Yakında darbe olacak. Hocaefendi’yi havalimanında 3 milyon kişi ile karşılayacağız.” dediği de edinilen bilgilerin arasında.(1)

Bu yazı 16 Şubat 2015 Tarihindeki yazımızdan alıntıdır.

-“Osmanlı Saltanatı, (1922’de), Osmanlı Hanedanlığı 1924’de kaldırılır. İran Kaçar Hanedanlığı ise, 1925 Yılında. Bir yıl ara ile, ilginç değil mi?

–İran’da, 1979’da yaptırılanHumeyni Devrimi”, görünürde Avrupa’nın –Paris’in- Amerika’ya attığı bir kazık mıdır!

-“Bizim Çocuklar!”dan Kenan Evren’in 1980 darbesi de, Amerika’nın, Avrupa’ya attığı başka bir kazık mı?

-2. Abdülhamid’i tahtından indiren Jön Türkler –İttihatçılar- da Paris’ten gelmemiş midir?” (2)

Paris’in, “Devrimci hareketlerin esin ve kontrol kaynağı” olduğunun ilk farkına varanların başında, Rus Çar’ı I. Nikola (1795-1855) gelmektedir.

…Çağdaşlarının çoğu gibi Çar da, Paris’te Avrupa’daki bütün devrimci hareketlere esin kaynağı olan ve devrimci hareketleri kontrol eden merkezî bir örgüt olduğuna inanıyordu…” (3)

Bu tespit;1979’da,‘İran Şii İslam Devrimi’ni gerçekleştiren Humeyni’den, yaklaşık 150 yıl evvel yapılmıştır.

*

İran, 1908’de petrolün bulunması ile birlikte, önce gelişmiş Batı’nın sonra hem Batı, hem Doğu’nun satranç tahtası olacaktır.

Paris’i nasıl bilirsiniz? “Paris, Bilim, Sanat ve Aşk yuvasıdır?” Devriminin lideri Humeyni, sayılanlardan hangisine girmektedir ki, Paris kendisine kuluçkalık, yataklık yapmıştır?

Bilgiler, meraklısına bir kapı açmak içindir. Bilinmektedir ki, okunanlar bilgi, deneyim ve özümsemeye bağlı olarak, Su misali, –bilgi- döküldüğü kabın rengini ve şeklini almaktadır.

Bakalım Devrime giden taşlar nasıl döşenmektedir?

İran’ın kuruluşundan başlarına sorun olacak petrolün bulunuşa; 1501 den 1908’e

İran, Şii İslam devleti , –Safevi Hanedanlığı– Şah İsmail tarafından – (1501 ile 1736 arası) kurulmuş; Safevi Hanedanlığını da, 1921 yılına kadar sırası ile; (1736’da Afşar; 1750’de Zend ;  1794’de Kaçar Hanedanlıkları takip etmiştir. Son Hanedanlık, 1921’e kadar devam edecektir.

Oyun başlıyor…

1908 Yılında İran’da petrol bulunur ve  Batılı Gelişmişler İran’da oyun için bir  satranç tahtası kurarlar…

1921- 1979 yıllarında arasında İran…

“İngiliz ajanı Sir Ardeşir J. Reporter aracılığıyla İngilizlere tanıtılan Rıza Pehlevi, 1921 darbesiyle İngilizler için çalışmaya başlar, 1923’de başbakan; 1925 yılında İran şahı olur.

Rıza Şah, Rusya ve İngiltere’nin arasında bir denge politikası yürütmüş olsa da,  II. Dünya Savaşı’nda Almanya ile yakınlaşması İngiltere ve Rusya’yı alarma geçirir ve 1941’de İran, İngiltere ve SSCB tarafından işgal edilir.

İşgalin ardından Şah, oğlu Muhammed Rıza Pehlevi lehine tahtından feragat etmeye zorlanır ve (denetimli olmak üzere) Muhammed Rıza Pehlevi iktidarı başlar…

İlerleyen dönemde oyuna ABD’de katılır.  İngiltere, SSCB ve ABD’nin çıkar mücadelesine sahne olan İran’ın, 1942’de imzalanan anlaşmanın ve 1943’te yapılan Tahran Konferansı’nın ardından, bu üç devlet tarafından yeniden inşa edilmesine karar verilir…

Petrol Millileştirmeleri ve 1953 Darbesi

İran’ın, II. Dünya Savaşı sonrasında petrol yataklarını yabancı şirketlere açma politikası, Muhammed Musaddık önderliğinde güçlü bir milliyetçi hareketin doğmasına yol açtı. Musaddık hızla güçlenince, Muhammed Rıza Şah, Musaddık’ı başbakanlığa atamak zorunda kalır ve Ağustos 1953’te Musaddık’ı başbakanlıktan uzaklaştırma girişimi boşa çıkınca şah İran’dan kaçmak zorunda kalır.

Ancak Şah, kısa bir süre sonra Amerika Birleşik Devletleri’nin desteğiyle İran’a geri dönecek ve yeniden iktidarı devralacak, Petrolü millileştiren Musaddık tutuklanacaktır.

Musaddık kimdir? (1882-1967)

“İran’daki İngiliz petrol tesislerinin millileştiren ve başbakanlığı sırasında (1951-1953) Şah Muhammed Rıza Pehlevi’yle büyük bir iktidar çekişmesi içine giren İranlı siyasi önderdir.  1953 yılında darbe ile görevden uzaklaştırılmıştır.

Sovyetler Birliği’ne İran’ın kuzeyinde petrol çıkarma ve arama hakkı tanınmasına karşı başarılı bir muhalefet hareketi yürüttü. Ardından İngilizlere ait Anglo-Iranian Oil Company Ltd.’nin İran’daki tesislerinin millileştirilmesi çağrısında bulunarak, milliyetçi çevrelerde büyük saygınlık kazandı. Musaddık’ın hazırladığı İran petrollerinin millileştirilmesini öngören yasa tasarısı 1951’de meclisten geçti ve şah, meclisin bu kararıyla daha da güçlenen Musaddık’ı başbakanlığa getirmek zorunda kaldı.

Millileştirme kararı İran’da giderek derinleşen bir siyasi ve ekonomik bunalıma yol açtı. Musaddık ve önderlik ettiği Ulusal Cephe Partisi, halk arasında güçlenmeye devam ettiyse de, yönetimde güçlü bir konumu olan elitlerin ve Batılı güçlerin Musaddık yönetimine tepkileri yoğunlaştı. İngilizler çok geçmeden İran petrol pazarından çekildiler.

Musaddık’ın İran petrolü için yeni pazarlar bulmada karşılaştığı güçlükler ekonomik sorunları derinleştirdi.

(Meraklıları bilecektir, Batı’da Petrolü millîleştiren hükümetleri sıkıştırmak için kullanılan yaygın bir usul vardır. İlgili ülkenin ekonomisi, ithalat ve ihracat kanalları daraltılarak halk yokluklar içerisinde, darbeye-isyana hazır kıvama getirilmektedir. 1979 Şii İslam devriminin altında da ekonomik bunalım vardır.

Bizdeki 1980 darbesinin şartlarını da değerlendirebilirsiniz.)

Musaddık’la ciddi bir iktidar mücadelesi içine giren şah, Ağustos 1953’te başbakanı görevden alma girişiminde bulundu. Ama Musaddık yanlılarının başlattığı kitlesel sokak gösterileri karşısında İran’dan kaçmak zorunda kaldı. Musaddık’ın muhalifleri olaydan birkaç gün sonra ABD’nin de desteğinin alındığı iddia edilen bir darbe düzenleyerek Musaddık’ı yönetimden uzaklaştırdılar ve şahın ülkeye dönmesini sağladılar…”

Yukarıda çok kısa özetten anlaşılan, İran’da (başlangıçta) İngiltere ve Rusya vardır.  İkinci Dünya Savaşından sonra ABD, açık olarak İran’ın petrolünün paylaşımında demeyelim de diğerlerinin yanında masada yerini almıştır.

Bu noktada konunun meraklıları bizim NATO’ya neden gereksinim duyduğumuzu ve girilmesinin aşamalarını değerlendirebilirler.

Bunlarla birlikte, Muhammed Rıza Şah iktidarı sırasında İran, Türkiye ile beraber İsrail’i tanıyan iki Müslüman ülkeden biri olduğunu da belirtelim.

İran Şahı Rıza Pehlevi 1934 yılında ülkemizi ziyaret etmiştir.

Ve İran İslam Devrimi

İran’daki baskıcı yönetim biçiminin yanında, yolsuzluklar, petrol ihracından sağlanan gelirlerin dengesiz dağılımı ve bir korku figürü sayılan siyasi polis örgütü SAVAK’ın uygulamaları, doğrudan Muhammed Rıza Pehlevi’yi hedef alan bir muhalefet anlayışını geliştirmiştir.

Gelişen muhalefet anlayışını Dini Çevreler iyi değerlendirmiş ve  halkı, toplumsal adaletsizliklere, despotluğa ve yabancı egemenliğine karşı mücadeleye çağırarak muhalefeti bir araya toplamayı başarmışlardır.

Şii din adamları arasında on binlerce molla, dini muhalefeti etkili bir örgütlenmeye kavuşturmuş, Bu arada, Devrimci İslamiyet anlayışını yaymaya çalışan Halkın Mücahitleri Örgütü yönetiminde gerilla hareketi gelişmiştir.

Ocak 1978’de, on beş yıl önce İran’dan sürülen Şii topluluğun ruhani önderi Ruhullah Humeyni’ye karşı hakaret dolu bir makalenin yayımlanması, Kum kentinde bir protesto yürüyüşüne yol açmış ve hareketlenmeyi hızlandırmıştır…

Büyük kitle gösterilerinin ülke ekonomisini felç etmesiyle yeniden sertleşen yönetim 8 eylül 1978’de büyük kentlerde sıkıyönetim ilan etti. Kanlı bir şekilde bastırılmasına karşın gösteriler durmadı.

Toplumda geniş destek bulan muhalefet, 1964’te sürgün edildikten sonra önce Irak’ta, ardından Fransa’da İslamcı hareketi yöneten Ayetullah Ruhullah Humeyni çevresinde toplandı.

Durumunun ümitsizliğini gören Muhammed Rıza, 16 Ocak 1979’da kesin olarak ülkeyi terk etti; Humeyni’nin 1 Şubat 1979’da ülkeye dönüşüyle, son direnci de yıkılan şahlık rejimi çöktü…”

Konuyu toparlama adına yaşananlar tekrar hatırlanırsa;

–İran, 1941’de İngiltere ve Rusya tarafından işgal edilir…

-Petrol, 1951’de Başbakan Musaddık tarafından millileştirilir.

-İçerdeki baskı karşısında kaçan İran Şah’ı, ABD desteği ile, (1953) İran’a geri döner…

-Ekonomideki bozulmalar ve halkın üzerindeki baskı-terör çeşitli nedenlerle muhalif olanları birleştirir…

-Muhalefet belirli büyüklüğe ulaştığında da, sürgündeki Humeyni, 1 Şubat 1979’da İran’a  geri döner.

-Devrimden sonra iranlı öğrenciler, 4 Kasım 1979’da, Tahran’da ABD Büyükelçiliği’ni işgal ederek 52 ABD’liyi rehin alır ve uzun pazarlıklar sonucunda elçilik çalışanları 444 gün sonra serbest bırakılır.

Bugüne gelir ve İran’ın iş yaptığı ülkelere bakarsak, önem sırasına göre ilk beş ülke görürüz

Çin, Almanya, Güney Kore, Rusya, İtalya,

Genel çerçevede, Çin, Alman ve Rus dayanışması görülmektedir.

Gerçeğinde, bugün bölgemizdeki ekonomik rekabet, kavga da, Almanya ve ABD (liderliğinde) sürdürülmektedir.

Tekrar Paris’e ve Rus Çar’ının öngörülerine dönersek;

Çar yaklaşık 150 yıl evvel ne demiştir?

“…Çağdaşlarının çoğu gibi Çar da, Paris’te Avrupa’daki bütün devrimci hareketlere esin kaynağı olan ve devrimci hareketleri kontrol eden merkezî bir örgüt olduğuna inanıyordu…” (4)

Sonlardırırken…

Fransa’ya turistik bir seyahat için gitmeyi düşündüğünüzde, sizden nerede ise, akciğer röntgen filmlerinizle birlikte banka cüzdanınız istenmektedir.

İstenenler ne işlerine yarayacaksa!

Eğer, Terör çetelerini arıyorlarsa;

PKK mensupları, Paris’in merkezi yerlerinde büro kiralamakta ve en yetkili siyasetçilerinin ifadeleri ile,

-“Onlarla sık sık görüşülmektedir!”

-Siyasetçilerinin görüştükleri kimlerdir?

-Türkiye ekonomisine 30 Yılda yaklaşık, 100 milyar dolar zarar vermelerinin yanında, on binlerce masum insanının kaybına ve ekonomik büyümesine engel olanlar…

Başka bir yoruma gerek kaldığını zannetmemekteyiz.

Paris’te pişen yemekler İran ve Türkiye’de Kemal-i afiyetle yenilmektedir.

Okuyanlar, bu yazıların, 2013 ve 2015 yılında yazıldığını dikkate almalıdır.

www.canmehmet.com

Resim: Web ortamından(Odatv’den) alınmış, alt yazı tarafımızdan yazılmıştır.

(*)http://www.hurriyet.com.tr/siyasi-plan-araniyor-40172915   28.07.2016 Saat:11.00

Kaynaklar:

(1) http://www.gazetevatan.com/feto-nun-kadin-imami-firarda-970911-gundem/  (27.07.2016. Saat: 11.21)

(2)Daha fazlası ve kaynaklar için bakınız; http://www.canmehmet.com/medya-kime-su-tasimaktadir-katolik-agnostik-paris-iran-devrimine-neden-yataklik-yapti-2.html

(3) Daha fazlası ve kaynaklar için bakınız; http://www.canmehmet.com/medya-kime-su-tasimaktadir-katolik-agnostik-paris-iran-devrimine-neden-yataklik-yapti-2.html

(4) Matthew Smith Anderson, “DOĞU SORUNU” 1774-1923, Uluslararası İlişkiler Üzerine Bir İnceleme, sahife,80 (dip not;105)

 

Ne oldu da Halkımızın üzerine serpilen ölü toprağı bir gecede dağıldı

şişsek-2-

 

Bir ülkenin yükselmesinde ve kaybetmesinde en büyük etken halkıdır. Mustafa Kemal Paşa’da sırtını halkına dayadığı için Milli Mücadele’de ancak başarılı olabilmiştir.

“..Mustafa Kemal Paşa, Samsun’a çıktıktan bir ay kadar sonra şu gerçeği itiraf ediyor:

”İstanbul’da iken milletin bu kadar kuvvetli ve az vakitte felaketlerden bu derece müteyakkız (uyanmış) olduğunu tahayyül edemezdim… Millet baştan aşağı uyanık olup istiklal-i millet ve devleti ve hukuk-i âliye-i saltanat ve hilafeti teyid için kavi bir azim ve iman ile mücehhez bulunuyor.”

Mustafa Kemal Paşa ne demektedir?

-“..Uyanmış olan millet, milletin ve devletin bağımsızlığı ile saltanat ve hilafetin yüce haklarını desteklemek için sağlam bir kararlılık ve imanla donanmış durumda..” (1)

Bununla beraber, halk ve devlet arasındaki en büyük kırılma (küstürme) noktası:

Halk ile işi bitenin (Onun üzerinden bir zafer kazandıktan sonra) ona sırtını dönmesi, dönmeyi aklından geçirmesi, hatta onu yok saymasıdır.

Bu noktada:

Benim oyum bir çobanın oyu ile bir olmamalı..” söylemleri ve arkasında yatan düşünceler analiz edilmelidir.

Sorulması gereken:

-“Seçimlerde insanların oy hakkı daha iyi adaya oy vermek için değil, istediklerini seçebilmeleri için” değil midir?

İnsanlar adaylarını seçerken istedikleri ölçüleri kullanmaları hakları değil midir?

Bunların neticesinde, “Hakimiyet kayıtsız şartsız Milletindir” İfadesi, anlamını hangi şartlarda bulabilmektedir. Cumhuriyet, “Temsili demokrasi” değil midir?

“Ama”lı, Şartlı, Şurtlu, Kurtlu! bir Halk Egemenliği olabilir mi?

Halkımızın gerçek karakteri içinde bulunduğumuz hafta yaşananlar doğrultusundadır.

Bu (Vatanseverlik-Girişimcilik)  yönleri kasıtla gizlenmiş , küllendirilmiş, üzeri örtülmüştür.

Aşağıda, Tarihimizde bugüne kadar yaşanmış ve halkımızın kendi iradesi ile kendisini vatanı uğruna feda etmesinin sayısız örneklerinden bir demet sunulmaktadır.

Şerife Bacılar…

(Kurtuluş Savaşı sırasında) 1921 yılının Aralık ayında, İnebolu’dan kağnısına cephane yükleyen Şerife Bacı, Kastamonu şehrinin kapısına kadar kağnıyı getirir ve orada kağnının üzerine kollarını açmış halde, donmuş bir şekilde bulunur…

Şerife Bacı’nın, cephanenin üzerine örttüğü yorgan kaldırılınca, askerlerin dehşet bir manzarayla karşılaşır…

Kağnıda, otlara sarılı top gülleleri arasında, çaputtan kundağa sarılmış bir bebek ağlamaktadır.”(2)

Nene Hatun…

“Seni bana Allah verdi, ben de ona emanet ediyorum!”

“7 Kasım 1877 (Osmanlı-Rus Savaşı) gününün gece yarısında, bölge halkından olan Osmanlı vatandaşı Ermeni çeteleri Erzurum’un Aziziye Tabyası’na girmeyi başarmışlardı. Tabyayı koruyan Türk askerlerini öldürdüler. Arkadan gelen Rus askerleri, hiçbir mukavemetle karşılaşmaksızın tabyayı ele geçirdiler. Baskından yaralı olarak kurtulmayı başaran bir er, şehir merkezine ulaşıp kara haberi Erzurum’lulara ulaştırdı.

Sabah ezanından hemen sonra minârelerden şehir halkına duyuru yapıldı.

“Moskof askeri Aziziye Tabyası’nı ele geçirdi.”

Bu haber, Erzurum halkı tarafından, vatan savunması için emir telakki edildi. Silâhı olan silâhını, olmayanlar; balta, tırpan, kazma, kürek, sopa ve taşları ellerine alarak Tabya’ya doğru koşmaya başladı. Kadın – erkek tüm Erzurum halkı yollara dökülmüştü. Koşanlar arasında, erkeği cephede çarpışan bir tâze gelin de vardı. Ağabeyi bir gün önce cepheden yaralı olarak gelmiş ve kollarında can vermişti. Üç aylık bebeğini emzirmiş,

“Seni bana Allah verdi. Ben de O’na emânet ediyorum.”

Diyerek vedâlaştıktan sonra birkaç saat önce ölen ağabeyinin kasaturasını alarak sokağa fırlamıştı. Erzurumlular, ölüme gittiklerini bildikleri halde, Aziziye Tabyası’na doğru koşuyordu.

Tabyaya yerleşmiş olan Rus askerleri, gelenlere yaylım ateşi açtı. Ön sıradakiler o anda şehit oldular. Arkadakiler, geri çekilmek yerine daha bir kararlı ve hızlı olarak ileri atıldılar. Demir kapılar kırılıp içeri girildi. Boğaz boğaza bir savaş başladı. Mükemmel silâhlarla donanmış Moskof ordusu, baltalı – tırpanlı, taşlı – sopalı eğitimsiz halk karşısında ancak yarım saat tutunabildi.

2300 Moskof öldürülüp, Tabya geri alındı. Türkler, 1000 kadar şehit vermişlerdi…” (3)

-“…Dörtyol civarındaki Karakese Köyü’ne saldıran Fransızlar, köylüler tarafından silahla karşılanmış, 19 Aralık 1918’de yaptıkları çatışmada 10 ölü vererek geri çekilmek zorunda kalmışlardı. Galip devletleri çılgına döndüren bu olay, Türk milletinin saldıran düşmana karşı ilk direnişiydi…”(4)

İzmir’in işgalinden sonra Kasaba ve Ödemişe doğru işgal sahalarını genişleten Yunanlılar, Ahmetli Istasyonu’nu da bir müfreze ile işgal ettiler.

Akşehir eşrafından yirmi yaşlarında Esat Bey adındaki bir genç maiyetinde topladığı kırk-elli kişilik milli bir kuvvetle Ahmetli’ye girmiş ve Yunan karakolları Urganlıya geri çekilmişlerdi. Yunanlılar yerli Rumların kılavuzlukları ve hiyanetiyle geceleyin bir baskın yaparak tecrübesiz genci müfrezesindeki kişilerle birlikte kısmen şehit ve kısmen esir etmişlerdir. Ertesi gün Salihli’den Halil Efe’nin topladığı bir milli müfreze Ahmetli’ye girerek Yunanlıları kovmuş ve bir cephe kurmuştur. Birkaç gün sonra Bandırma tarafından bir miktar atlı ile Salihli’ye gelmiş olan Çerkez Ethem, söz konusu cephenin emir ve kumandanlığını üzerine almıştır..” (5)

Aydın’ın işgali ve Yunanlıların Nazilli’ye doğru ilerlemeleri Denizli halkını harekete geçirmiş ve Denizlî Mutasarrıfı Faik Bey’in (Tekfurdağı Mebusu) arka çıkması ve Müftü Ahmet Hulusi Efendi’nîn (Denizli Mebusu), Yusuf Bey ve arkadaşlarının gayret ve teşvikiyle oluşan, Denizli Heyet-i Milliyesi tarafından 10 Haziran 1919’da aşağıdaki bildiri yayınlanarak faaliyete geçilmiştir.

‘Beyanname’

Güzel İzmir’imizi işgal eden Yunan canavarları vilayetimizin içlerine doğru ilerliyorlar. Ayak bastıkları yerde hadsiz, hesapsız vahşetler, tüyleri ürperten alçaklıklar yapıyorlar, camilerime Yunan bayrağı asıyorlar… Biz bu hain düşmanlara karşı ayaklandık, bunları ilk olarak Menderes’ten bu tarafa geçirmemeye ve sonra vilayetten temizlemeye karar verdik, Allah’ın büyüklüğüne güvenen namuslu mert kardeşler silahlarıyla birer birer gelip bize el uzatıyorlar. Yarın Yunanlılar’ın pis ve murdar ayakları altında inleye inleye ölmektense bugün ya mertçe, Ölmeye  veyahut şerefle, namusla yaşamaya azmettik. Bugünkü  çalışmayı din ve namus borcu bilen kardeşlerimiz seyirci durumunda kalmamalı, vaktin nakit olduğunu ve kaybedecek zaman olmadığını düşünerek hareket etmeliyiz, Allah yardımcımızdır”.

Denizli Heyet-i Milliyesi (6)

Yunanlılara karşı hazırlanan ordumuzun muhtaç bulunduğu silahlar ve malzemelerin büyük bir bölümü ta Erzurum’dan develerle, Diyarbakır ve Sivas’dan kağnılarla çekilmiş ve gönderilmiş…karlı ve yağmurlu mevsimlerde, çamurlu ve batak yollarda yapılan bu büyük gönderme ve taşıma aylarca ve  yıllarca devam etmiştir.

…Kocalarını, baba ve oğullarını savaş meydanlarına gönderen Anadolu kadınları, ak sakallı dedeleri ve küçük yavrularıyla yukarıda zorluklarından söz ettiğim o büyük taşımayı üstlenmişler, kağnıların saplandığı veya kırıldığı yerlerde yüklerini sırtlarında taşıyarak Sakarya Meydan savaşına yetiştirmişlerdir.

Anadolu kadınları yalnız gerilerde değil bir çoklarıda cephede ve savaş sahnelerinde fedakarca görev yapmışlardır. (7)

Osmaniye kazasının Kaypak nahiyesi ‘Raziyeler Köyünden Rahmiye hatun Fransızların bir çok işkencelerine uğrayan Hüseyin Ağanın Kuvay-ı Milliyesine gönüllü olarak katılmış ve 1920 Şubatında Hasanbeyli yakınındaki 9 ncu Tünel’e yapılan taarruza ve hücuma katılmıştır. Bu çarpışmada Fransızlardan 80 tüfek ve 2 makinalı tüfek ganimet alınmıştır.

Temmuz 1920 de Osmaniye’deki Fransızların Müstahkem Karargâhına taarruz ederken arkadaşlarının kararsızlığını gören Rahmiye, “ben kadın olduğum halde ayakta duruyorumda siz, erkek olduğunuz halde yerlerde sürünmekten ve saklanmaktan utanmıyorsunuz” diye bağırarak arkadaşlarını hücuma teşvik etmiş ve Fransız karargah kapısının 10 adım önünde alnından aldığı bir kurşun yarasıyla şehit olmuştur.(8)

Şimdi bu yüce Milleti tanımak için biraz daha gerilere gidiyoruz:

İngiliz donanmasının İstanbul’u işgal teşebbüsü (Şubat 1807)

İngiliz elçisinin İstanbul’u terkinden sonra İngiliz donanmasının başkent üzerine yürümesi muhakkak sayılıyordu.

Selim III., Boğazların günün birinde saldırıya uğrayacağını önceden düşünmüş olduğundan, Osmanlı ordusunda hizmet gören büyük rütbeli bir Fransız subayını Boğaz savunmasını incelemeye memur etmişti. Bu subay, raporunda, Çanakkale’de kuvvetli kale ve istihkâmlar bulunmaması sebebiyle uygun rüzgârdan faydalanan bir düşman filosunun Boğazı kolaylıkla geçebileceğini ileri sürmüştü. Böyle bir geçişi önlemek için tavsiye ettiği tedbirler de çok sayıda modern top tabiye etmek ve Nâra gerisinde 12 gemiden kurulan bir filoyu Boğazın savunmasına memur etmekti.

Padişah bu tedbirleri divanının tasvibinden geçirdikten sonra Kaptan paşa ile Feyzullah adında birini tedbirleri yürütmeğe memur etti. Bu adamlar, istenileni yapacak yerde işi salladılar. “İngilizlerin Boğaza taarruz için ne arzu ve ne de cesaretleri var…“  Bu böyle olduktan sonra tahkimat yapmak padişah efendimizin parasını boş yere harcamak olur” dediler.

Donanma rotasını İstanbul istikametine çevirince korkunç gerçek anlaşıldı.

Fakat artık iş işten geçmiş bulunuyordu. Bayram olduğu için asker dağılmış bir halde idi. Toplar başında işe yarar er ve subay yoktu. Gelişigüzel tanzim edilen bir ateş İngilizlere hiçbir zarar vermedi. Nâra gerisinde evvelce bulundurulması tavsiye edilmiş olan 12 harp gemisi yerinde ancak birkaç gemi bulunuyordu. Bunlardan biri vaktinde kaçıp İstanbul’a İngilizlerin Boğazı geçtikleri kara haberini getirdi. Bu haber başkentte misilsiz bir heyecan ve korku uyandırdı…

Başkent halkı da İstanbul önlerine gelecek bir düşman donanmasının dehşetini nispetsiz derecede büyütüyordu…

Böyle bir psikoloji ile toplanan divan üyeleri, durumu inceledikten sonra, İstanbul’u ve kendilerini kurtarmak için İngilizlerin evvelce ileri sürmüş oldukları şartları kabul etmeğe karar verdiler. Bu karar, Fransız elçisi Sebastiyani’ye de bildirildi. Elçinin İstanbul’dan çıkıp gitmesi lâzım geliyordu. Çünkü Fransa ile münasebetlerin kesilmesi, İngilizlerin tekliflerinden biri idi.

Sebastiyani, ilk anlarda büyük şaşkınlık geçirdi. Fakat neticede asker psikolojisi ile kendisine hâkim oldu. Osmanlı devlet adamlarına korkularının yersiz olduğunu göstermeğe çalıştı.

-“Bir kara ordusu ile desteklenmiyen bir düşman filosunun İstanbul’a bir şey yapamayacağını” anlatmağa başladı.

Bu sıralarda İngiliz donanması da İstanbul önlerine gelmiş Ve İngilizlerle görüşmelere başlanmıştı. Halkın ilk günlerdeki korku ve heyecanı yerine, azimle karşı koyma duygusu uyanmıştı. Asker ocakları da halkın bu duygusunu pay ediyordu.

Halk ve ocaklar, hükümetten emir beklemeden, silahlanmağa ve tahkimat yapmağa koyuldular. Öyle bir an geldi ki, askerlerden başka şehirde her cins ve mezhepten halk, çoluk, çocuk, kadın, erkek savunma tertipleri için olağanüstü gayret sarfetmeye başladılar.

Halkın bu yüce ayaklanması ile Babıâli’nin korku ve karasızlığı büyük bir tezat teşkil etmekteydi. Hükümetin İngiliz isteklerine boyun eğmesi halk ve askerin hiddetini hükümet ve saraya karşı çevirebilir ve bir isyana sebep olabilirdi.Bu düşüncenin şevkiyle divan İngiliz isteklerini kabule karar vermişken, bu karardan vazgeçerek başkentin savunması yolunda halka ve askerin çalışmalarına katıldı.

Bundan sonra savunma hazırlıkları görülmemiş bir hızla gelişti. İngilizler, Babıâli’nin görüşmeleri sürüncemede bırakmasından ve şehrin savunma haline konulmasından endişeye düşerek isteklerinin kabulü için yeni bir ültimatom verdiler.

Babıâlî –hükümet– müphem bir cevap verdi. İngiliz amirali için İstanbul’a saldırmak ile geriye dönmek hususunda süratli bir karar vermek zamanı gelmişti.

Çünkü şehir savunacak bir duruma konmuştu. Kaldı ki, Çanakkale Boğazı da tahkim edilmekte idi. İngilizler için selâmet, son süratle geldikleri yoldan dönmekte idi.

2 Martta İngiliz filosu Çanakkale Boğazını bazı kayıplar pahasına geçerek Akdeniz’e açıldı. (9)

Sonlandırırken, baştaki belgeyi tekrar sunalım:

Mustafa Kemal Paşa, Samsun’a çıktıktan bir ay kadar sonra şu gerçeği itiraf ediyor:

”İstanbul’da iken milletin bu kadar kuvvetli ve az vakitte felaketlerden bu derece müteyakkız (uyanmış) olduğunu tahayyül edemezdim… Millet baştan aşağı uyanık olup istiklal-i millet ve devleti ve hukuk-i âliye-i saltanat ve hilafeti teyid için kavi bir azim ve iman ile mücehhez bulunuyor.”

Mustafa Kemal Paşa ne demektedir?

-“..Uyanmış olan millet, milletin ve devletin bağımsızlığı ile saltanat ve hilafetin yüce haklarını desteklemek için sağlam bir kararlılık ve imanla donanmış durumda..” (10)

Halkımız hiç değişmedi…

Bu Yüce Halk, yine aynı halktır.

Sorgulanması gereken:

Bu Yüce Milletin üzerine kimler, hangi maksatla ölü toprağı serptiler ve onu, ülkesine, büyümesine, yükselmesine, ona canı pahasına hizmet etmekten uzak tuttular?

Sonsöz:

Her zaman söylemekten gurur duyduğumuz gibi:

Halkımız, Ülkesinin tek kurtarıcısıdır…

-Halkımız, “Çakma Aydınlar’ın dediği gibi, “Ahmak!, 3-5 göbeğini kaşıyan köylü” değildir.

Dağdaki Çobanlar koyun gütmeyi çok iyi bildikleri için bu (koyun gütme) işini yapmaktadırlar.

Anadolu İnsanının ülkesinin kalkınması için nelere katlandığını öğrenmek isteyenler, aşağıda verilen web adresine bakabilirler. Eğer, ağlamadan okuyabilirlerse.

Bu olayın kahramanı bugün felçli ve (ileri yaşta) annesi tarafından bakılmaktadır.

http://www.canmehmet.com/yesil-anadolu-sermayenin-huzunlu-hikayesi.html

www.canmehmet.com

Resim: web ortamından alınmıştır.

Kaynaklar:

(1) Yazı ile ilgili kaynak olan Irâde-i Milliye gazetesi, Heyet-i Temsiliye’nin Sivas’ta çalışmalarının sürdürdügü 8 Eylül 1919-13 Aralık 1919 tarihleri arasında 16 sayı yayınlanmıştır. Ankara’da, Heyet-i Temsiliye yayın organı Hâkimiyeti Milliye (10 Ocak 1920) tarihinde yayın hayatına katılmıştır. Bu iki zaman dilimi arasında İrade-i Milliye dört sayı daha yayınlanmıştır. Hâkimiyet-i Milliye’nin yayınlanmasından iki gün sonra (12 Ocak 1920) Irâde-i Milliye’nin 20. sayısı neşredilmiştir. Milli Mücadele’nin yeni yayın organı, Hâkimiyet-i Milliye gazetesinin (10 Ocak 1920) tarihinde yayınlanmasına kadar geçen zaman zarfında Irâde-i Milliye gazetesinin ulusal kimliğini muhafaza etmiştir.” Dr. Fatih M. DERViŞOGLU

(2) http://www.posta.com.tr

(3) http://www.nenehatun.k12.tr

(4) Daha fazlası için bakınız;  http://www.canmehmet.com/ulkeyi-isgal-eden-devletler-yunanli-taseronlariyla-savasmamiz-icin-bize-silah-veriyorlar-7.html

(5) a.g.k.

(6) a.g.k.

(7) A.g.k.

(8) a.g.k.

(9) Ord. Prof. Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihî v. cilt. (1789-1856) Sahife, 54

Suriyeli Mülteci’lerin vatandaşlıklarıyla ilgili görüş belirtiyoruz da bu konuda bir araştırma yaptık mı?

suriyeli

 

Pazarda Suriyeli olduğumu anlayınca yüz çeviriyorlar. Cümlenin gerisini getiremiyor. Gözyaşlarını siliyor. Ayağa kalkıyor. “Afedersiniz,” diyerek uzaklaşıyor…

İçeriği, bütünlüğünün bozulmaması ve çok fazla cepheden görülebilmesi adına biraz uzunca yayınlıyoruz. Okuyanların hoşgörülerine sığınıyoruz.

Genelde güncel konularda yazmayız.

Nedeni: araştırmak için yeterli malzemeye ulaşama imkânı olmamasındandır. Biliriz ki: Eksik bilgi ile doğru bir sonuca gitmek mümkün değildir.

Konu ile ilgili ortalıkta o kadar yüzeysel görüşler dolaşıyor ki, bu kez eksik bilgi ile yazacağımızı bildiğimiz halde konunun biraz daha geniş pencereden tartışılması için aşağıdakileri gündeme taşıyoruz.

Kamuoyunda yaygın görüşe göre, Suriyeli Mültecilerin (aslında bu insanlar, bizim bir parçamız, kardeşimiz, komşumuz, misafirimizdir.) Vatandaş yapılmamaları yönünde bir kanaat vardır. Öne çıkan birkaç karşı görüş sıralanırsa:

-“Devletimizin imkânı varsa önce kendi vatandaşına versin. Ben vergilerimin Suriyeli mülteciler için harcanmasını istemiyorum

-“Türkiye’nin kendi içinde sorunları var, Suriyeliler sokaklarda dileniyorlar… harp bitene kadar baksın sonra göndersin..

Suriyelileri kendi vatanlarından kaçmak, ülkelerini savunmamak ile eleştiriyor, bir vatandaşımız: “Suriyeliler kendi vatanını koruyamamış, kaçıp gelmiş. Bizim askerlerimiz yok mu? 20 yaşında gençlerimiz ölüyor” diyor.

“Vatandaş olmalarını istemiyorum. AK Parti’ye de oy veriyorum ama istemiyorum bunu. Ben emekliyim. Bana versin ucuz krediyle evi…Versin onu biz alalım, ucuz ucuz…

-“Savaştan kaçmış bir millete bu kadar şerefli bir vatanın vatandaşlığını vermek çok da doğru bir şey değil.”….”Sonuçta ülkeleri var. Gitsinler ülkelerini alsınlar geriye. Bir savaş var ama, liderleri yüzünden. Biz zamanında bu ülkeyi kolay mı almışız. Savaşmışız, almışız.”

“Çok rahatsızım. Her yerde kavga ve gürültü. Saldırganlar. Denize neyle gireceklerini bilmiyorlar, parklara bile çıkamıyoruz artık. Kültürleri, her şeyleri farklı” diyor.

– “.AKP seçmeninin bir itirazı da bu noktada. Üsküdar’da konuştuğum, soyadının yazılmasını istemeyen Nuriye Hanım, “Önce kendi ülkemin fakir fukarası kalkınsın isterim. Milletin çocuğu var, üniversite mezunu. Hepsi işsiz” diyor.

Bugün Gaziantep’te özellikle emekçi insanlar çok zor durumda asgari ücretle çalışan bir işçinin ev kirası kenar semtte 150 veya 200 lira iken Suriyelilerden sonra bugün 400 ila 600 lira asgari ücret malum açık kapı politika’sını yürüten gerek cumhurbaşkanı gerekse başbakan neden kendi insanlarını hiç düşünmezler?  Suriyeliler işyeri açıyorlar her alanda oto tamir lokanta kuyumcu vb. ruhsat vergi vs hiç bir maliyetleri yok buda esnaf arasında haksız rekabete yol açıyor. Suriyeliler lehine devlet tarafından pozitif ayrımcılık mevcut…”

Karşı görüşler özetle: Devletin kaynakları (toplanan vergiler) fazla ise devlet bunu önce kendi vatandaşı için kullanmalı, Bu insanların yeterli eğitimleri yok ve Türk Toplumuna uyum sorunları var. Davranışları ile sokaklarda, parklarda etrafı rahatsız ediyorlar. Bir önemli husus daha var. Ülkemizde işsizlik sorunu var. Bu insanlar ülkemizdeki çalışma hayatının (ücret) dengelerini daha da bozmakta, Kira ve ev fiyatları yükseltmektedirler.

Lütfen, bu yazıyı okuyanlar, Suriyeli Mültecilerin ülkemize veya gittikleri ülkelere sağladıkları yararlar ile ilgili akıllarına gelen ilk üç maddeyi yazmalıdır.

Yazmalıdır ki, kendi düşüncelerine göre, “Evet” veya “Hayır” demiş olabilsinler.

Samimi olarak ifade edelim ki, okuyanların arasından olumlu nedenleri sıralayanlar (bir-iki dışında) çıkmayacaktır.

Neden?

Çünkü okuyan, araştıran, sorgulayan bir toplum değiliz. Harmanı yel, deliyi (okumayanı) medya-siyasetçiler işlerine geldiklerine göre) döndürmektedir.

Suriye, savaştan evvel yaklaşık 22-23 milyon nüfusa sahiptir. Şu anda yaklaşık olarak bunun yarısı ülke dışında yaşamaktadır.

Örneğin, Almanya’da (Toplam mülteci sayısı) bunun iki milyona yakını barınmaktadır.

“..Bir başkası ise aslında kendisi de bir göçmen olan 28 yaşındaki Mehmet Ali. 6 yaşından beri Almanya’da yaşayan Mehmet Ali için, Suriyelilere vatandaşlık verilmesi de, konut verilmesi de zaten yapılması gereken şeyler. Almanya’nın geçen yaz ayındaki göçmen akını karşısında benzer adımları attığını söyleyen Mehmet Ali, Türkiye’nin Suriyelilere en az onlar kadar destek olacak güçte olduğunu söylüyor.  Başından beri Erdoğan’ı desteklediğini söyleyen Mehmet Ali, özellikle kalifiye Suriyelilerin Türkiye’ye değer katacaklarını belirtiyor.

Mehmet Ali, “Onlar da Türkiye için faydalı olabilir. Almanya’ya gelen Suriyelilere de ev verildi. Herkese maaş verildi. Devlet onlara maaş bağladı. Hem kirası ödeniyor hem de 450 euro para veriliyor. Onlar da bizim gibi can. Türkiye maaş vermiyor ama ev vereyim diyor. Almanya yapabiliyorsa, biz de yapabiliriz; Avrupa yapabilirse biz de yapabiliriz diyor. (1)

-Göçmenlere yeniden kapılarını açan Kanada vatandaşlığı için 2015 yılında tüm meslek gruplarından bireylerin yanında girişimciler ve çiftçiler de başvurabilecek. Yeni göçmen politikasına bağlı olarak 2015’te 285 bin göçmen alacak olan Kanada’da, en çok mühendislik, finans, sağlık ve pazarlama mesleklerinde eğitimli ve deneyimli bireylere ihtiyaç duyuluyor.

“Kanada’da 3 yıl yaşadıktan sonra ise elde edilen Kanada vatandaşlığı hakkı ile birlikte Kanada pasaportu sahibi olunuyor. Böylece seçimlere katılma, hatta milletvekili adayı olma şansı bile edinilebiliyor. Kanada vatandaşlığı dünya genelinde en hızlı alınan vatandaşlıklardan birisidir. (2)

Peki, Kanada neden göçmen almaktadır?

“İstanbul Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler Odasının (İSMMMO), “Türkiye’de Eğitim Harcamaları ve Ailelere Maliyeti” raporuna göre bir çocuk için üniversiteyi bitirene kadar harcanan para milyon liraya ulaşıyor.

Odanın açıklamasına göre, anaokulundan başlayarak üniversiteyi bitirene kadar bir çocuk için ailelerin yaptığı harcama dar gelirlide ortalama 4 bin 500 lira olurken üst gelir grubunda bu rakam 668 bin lirayı geçiyor. Doğum, bakım, kreş, sağlık, giyim, ulaştırma ve gıda giderleri de hesaba katıldığında üniversiteden mezun olana dek bir çocuğa dar gelirli aileler 80 bin lira, zengin aileler ise 1 milyon liranın üzerinde para harcıyor. (3)

“…Suriyelilerin Türkiye’deki  bankalarda yılın ilk çeyreği itibarıyla 1 milyar 199 milyon 632 bin liralık mevduatı bulunuyor…(4)

Suriyeli sığınmacıların Türkiye’ye etkileri

Suriye’de halk ayaklanmasının başladığı Mart 2011 tarihinden yaklaşık bir ay sonra Türkiye’ye ilk Suriyeli sığınmacı akını gerçekleşmişti. Ankara, başından beri Suriyelilere açık kapı politikası uygulayacağını ilan etti.

Ancak o dönemde Türkiye kamuoyu ve yetkililerinde, Suriye’deki olayların çok uzun olmayan bir sürede sona ereceği ve Suriyelilerin ülkelerine döneceği beklentisi hakimdi.

Süreç içinde Suriye’deki ayaklanma iç savaşa dönüştü ve güvenlik ortamının bozulmasına bağlı olarak sığınmacı akını artarak devam etti. Ocak 2015 itibarıyla Türkiye’de resmi rakamlara göre 1 milyon 625 bin Suriyeli sığınmacı bulunuyor. Gerçek rakamın ise 2 milyon civarında olduğu tahmin ediliyor..

Türkiye’deki Suriyeli varlığının topluma ve ekonomiye yansımaları

Suriyelilerin Türkiye’deki etkileri, en fazla toplumsal alanda hissediliyor. Sığınmacılar ile yerel halk arasında, farklı dil, kültür ve yaşam tarzından kaynaklanan sorunlar yaşanıyor.

Sığınmacılardan dolayı çok eşliliğin ortaya çıkması ve buna bağlı boşanmaların artması, kadın ve çocuk istismarı, çarpık yapılaşma gibi problemler de giderek artıyor.

Suriyelilerin yoğun yaşadıkları illerde demografik yapıyı değiştirmeleri, en ciddi toplumsal etkilerden biri. Bu durum, kimi zaman etnik ve mezhepsel boyutlu kutuplaşmaların doğmasına ya da var olan gerginliklerin körüklenmesine yol açabiliyor.

Konuya ekonomik açıdan bakıldığında, çift yönlü bir resim ortaya çıkıyor.

Suriyeli sığınmacılara yapılan yardımlar, kiraların yükselmesi, işsizlik oranının artması gibi argümanlar üzerinden Türkiye ekonomisinin olumsuz etkilendiği öne sürülüyor.

Buna karşın Suriyelilerin farklı yönden Türkiye ekonomisine katkı sunduğu da söylenebilir. Her şeyden önce Suriyeliler, küçük çaplı da olsa, açtıkları işletmeler ile ekonomiye artık katkı da sunuyorlar. Suriyelilerin işgücü piyasasına girmeleri, yerel işçi sınıfı arasında iş fırsatlarının ellerinden alındığı gerekçesiyle tepki çekiyor.

Lakin sığınmacıların, Gaziantep başta olmak üzere, sınır illerinin çoğunda işgücü açığını kapattığı da görülüyor. Ayrıca Suriye’den çok sayıda yatırımcı, sermayelerini Türkiye’ye taşıyor.

Nitekim Gaziantep’te faaliyet gösteren Suriyeli firma sayısı, iç savaş öncesinde 60 iken 2014’te 209’a, Mersin’de faaliyet gösteren Suriyeli firma sayısı ise 2009’da 25 iken 2014’te 279’a yükseldi. Suriyeli tüccarların Türk mallarını, kendi iş bağlantıları üzerinden Ortadoğu pazarına ulaştırmaları, Suriye krizinin sınır illerinin ihracatı üzerinde yarattığı olumsuz etkinin azalmasını sağlıyor.

Siyasi ve güvenlik açısından bakıldığında en ciddi risk, yerel halk arasında Suriyelilere karşı artma eğilimi gösteren tepkinin, provokasyon neticesinde şiddet içeren kitlesel tepkiye dönüşmesidir. Bunun ufak örnekleri neredeyse her sınır ilinde yaşanıyor.

Yerel halkın tepkisinin en tehlikeli sonucu ise Suriyelilerin örgütlenerek kendi adalet ve güvenliklerini sağlama ihtiyacı hissetmeleridir..

Çözüm önerileri

Suriyeli sığınmacılar eğer artık Türkiye’nin bir gerçeği ise bunun olumsuz etkilerini azaltacak, olumlu etkilerini daha fazla hayata geçirecek önlemler üzerinde durulmalıdır. O çerçevede Türkiye halkının tepkisini önlemeyi de içeren geniş kapsamlı bir ‘Suriyeli sığınmacı politikası’ acilen hayata geçirilmelidir. Suriyeliler konusu, bir toplumsal uyum sorunu olarak ele alınmalı; çalışma hayatı, eğitim, barınma, sağlık, belediye hizmetleri, toplumun alıştırılması gibi alanları düzenleyecek bütüncül bir politika uygulanmalıdır.

Entegrasyon süreci eğer başarılı yönetilebilirse, uzun vadede toplumsal zenginliğe, çok kültürlü yapının gelişmesine katkı sağlanabilir. Ayrıca komşu ülke halkları arasındaki toplumsal bağ güçlenerek uzun vadede daha fazla siyasal ve ekonomik işbirliğine zemin hazırlanabilir.

Suriyelilerin yarattığı toplumsal sorunların önlenmesinde en önemli araç eğitimdir. Eğitimden yoksun bir ‘kayıp neslin’ düşük gelir ve dışlanmışlık duygusu ile beraber ciddi sosyal problemlere yol açacağı öngörülebilir.

Eğitim sayesinde, hem uyum sorunu aşılabilir hem de ülkeye toplumsal ve ekonomik açıdan katkı sunan bir nesil yetişebilir. Lakin kamp dışında yaşayan Suriyeli çocuk ve gençlerin yalnızca küçük bir kısmı eğitim alabiliyor.

Suriyeliler arasında bulunan çok sayıda doktor, avukat, öğretmen, akademisyen ve mühendisten, kanaat önderi grupları oluşturmak için yararlanılabilir. Ayrıca kendi alanlarında çalışmalarının önü açılarak nitelikli işgücü ihtiyacı karşılanabilir.

Türkiye’deki Suriyeli sığınmacıların çoğunluğunun kırsal kesimden gelmesi, onlara bakışı olumsuz etkiliyor. Sokaklarda dilenen sığınmacı görüntüsü de toplumunu Suriyeli algısını şekillendiren unsurlardan. Bu algıyı değiştirmek için Suriyelilerin içindeki farklılıkları gösteren faaliyetler düzenlenebilir.

Konunun bir diğer boyutu da yerel halkın tepkisinin dikkate alınmasıdır. Öncelikle Türkiye kamuoyunun Suriyelilere alıştırılması gerekiyor. Yerel halka, Suriyelilerin uzun süre misafir edileceği, birlikte yaşama kültürünün nasıl sağlanacağı gibi konularda telkinde bulunulması şart. Bununla bağlantılı olarak, Suriyeli algısının düzeltilmesi de son derece önemli.

Son olarak, Suriyeliler meselesi, siyasi tartışmalardan bağımsız şekilde ele alınmalıdır.

Suriyeliler konusunda dikkat çekme görevi olanlar, çoğu zaman suçlamaya maruz kalabiliyorlar. Tersine hiçbir Suriyeli ile karşılaşmayan insanlar, sırf siyasi nedenlerle Suriyelilere tepki gösterebiliyorlar.

Suriyelilere karşı oluşan toplumsal tepki, siyasal tartışmalardan bağımsız olarak, sosyolojik gerçekler üzerinden tartışılmalı ve çözüm önerileri geliştirilmelidir. Bunun yanı sıra Suriyelilere yönelik bazı saldırıların provokasyona indirgenerek açıklanması, daha büyük sıkıntıların yaşanmasına neden olabilir. Yaşanan olaylarda provokasyon söz konusudur. Fakat buna son derece müsait bir ortamın varlığı gerçeği asla göz ardı edilmemelidir.(5)

**

Suriyeli mülteciler dosyası: Misafirlik uzadı mı?

(Selin Girit İstanbul, BBC Türkçe, 5 Ekim 2015)

Suriyeli mülteciler neden Avrupa’ya gidiyor? Türkiye’de neden kalmak istemiyorlar? Mültecilerin Avrupa ülkelerine yönelmesi Türkiye üzerindeki yükü hafifletir mi, yoksa Türkiye’yi daha büyük bir açmaza mı sürükler? Türkiye’de yaşayan Suriyeli mülteciler ne gibi sorunlarla mücadele ediyorlar? Türkiye, mültecilere rahat yaşamaları için ne gibi imkanlar sunuyor? Suriyeli mülteciler savaş biterse ülkelerine dönmek istiyor mu? Türkiye’de kendilerine bir gelecek görüyorlar mı?

Suriyeli mültecilerle ilgili dört bölümlük yazı dizimizde, bu sorulara yanıt arayacağız. İlk sorumuz, Suriyeli mülteciler Türkiye’de ne kadar kalıcı olacak?

“Biliyor musun,” diyor ismini gizli tutmak isteyen Suriyeli genç kadın, “Ben bavullarımı üç ay öncesine kadar hiç ortadan kaldırmadım. Hep, her an Suriye’ye dönebilirim, hazır olmam lazım diye düşündüm. Ama artık umudumu kaybettim.”

Dört yıl önce Humus’taki evlerinden ayrılmışlar. 15 günlüğüne gidiyoruz diye yola çıkmışlar. Günler ayları, aylar yılları izlemiş. Ailesiyle birlikte şimdi İstanbul’da yaşıyor.

..Bazı Avrupalılar şu anda kucak açıyor belki mültecilere. Ama bu ne kadar sürecek? Biliyorum, onlar da sıkılacaklar bizden. Türkiye de başta bize kucak açmıştı. Ama dört yıl oldu, bıktılar artık.”

Hacettepe Üniversitesi Göç ve Siyaset Araştırmaları Merkezi’nden Doç. Dr. Murat Erdoğan, Türkiye’de toplumun Suriyelilere başka hiçbir ülkeyle kıyaslanamayacak şekilde olumlu yaklaştığını, toplumsal kabul düzeyinin çok yüksek olduğunu söylüyor.

Erdoğan “İki milyon insan geliyor ve neredeyse hiçbir şey olmamış gibi hayat devam ediyor. İstanbul’da insanlar sadece Suriyeli dilencilerden şikayet ediyor. Oysa 400 bin Suriyeli yaşıyor İstanbul’da. Bunlar nerede, hangi koşullarda yaşıyorlar, insanlar farkında bile değil.” diyor.

Türkiye’de çeşitli illerde Suriyeli mülteciler için 20’yi aşkın kamp inşa edilmiş durumda. Bu kamplarda mültecilerin eğitim, sağlık gibi temel hizmetleri karşılanıyor.

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı Başkanı Helen Clark, Gaziantep’teki mülteci kampları için “dünyanın en iyi mülteci kampları” nitelendirmesinde bulunmuştu.

Ancak mülteci kamplarında toplam Suriyeli mülteci nüfusunun yalnızca yüzde 12 kadarlık bir kesimi yaşıyor. Asıl sorunu kamp dışına taşan “kentli mülteciler” oluşturuyor.

“Şu anda Türkiye’de bulunan bir Suriyelinin -ister İngiltere’de doktora yapmış olsun, isterse mühendis olsun- çalışabilme, kendisine gelecek kurabilme imkanı yok. Bu yüzden de farklı ülkelerde gelecek arayışına giriyorlar.”

Suriyeliler, statüleri gereği, halen Türkiye’de yasal çalışma hakkına sahip değil. Birçoğu hayatını devam ettirmek için yasa dışı çalışmak durumunda. Eğitim konusunda da çeşitli sıkıntılar yaşıyorlar.

Göç uzmanı akademisyen Murat Erdoğan burada bir riske daha dikkat çekiyor: Türkiye’nin mülteciler için transit ülke haline gelmesi.

Erdoğan “Göç politikalarında ülkelerin en dehşetle karşıladıkları şeylerden biri transit ülke haline dönüşmektir. Çünkü transit ülke köprü vazifesi görür gibi görünür ama öyle olmaz. Gelenlerin yüzde 10’u geçer, yüzde 90’ı kalır o ülkede.” diyor ve şöyle devam ediyor:

‘Entegrasyon için geç kalınıyor’

Washington merkezli düşünce kuruluşu Brookings Enstitüsü, geçen hafta “Evlerine dönecek gibi görünmüyorlar: Suriyeli mülteciler ve Türkiye ile uluslararası toplumun önündeki zorluklar” başlıklı bir rapor yayımladı.

Raporda Suriyeli mültecileri ağırlamanın maliyetinin arttığına, Suriyelilerin Türkiye’de uzun vadede kalıcı olacakları algısının büyüdüğüne ve hükümetin acilen mültecilerin topluma entegre edilmeleri için kapsamlı politikalar geliştirmesi gerektiğine dikkat çekiliyor.

Raporu hazırlayanlardan Prof. Dr. Kemal Kirişçi, kampların dışında yaşayan Suriyeli mültecilerin entegrasyonu için hızla adımlar atılması gerektiğini söylüyor.

Kirişçi “Bu süreç aslında gayrı resmi bir şekilde başladı. Eğitim ayağında Milli Eğitim Bakanlığı’nın girişimleri var. Ama eğitim alamayan Suriyeli çocukların sayısının yüz binleri bulduğu söyleniyor. İstihdam konusunda sıkıntılar var. Kaçak çalışıyorlar. Artık Suriye savaşının beşinci yılındayız. Entegrasyon için geç kalınıyor” diyor.

Murat Erdoğan da, Türkiye’deki temel sorunun hükümetin Suriyelilerin büyük oranda ülkede kalıcı olacaklarını kabullenmemesi ve stratejik bir plan geliştirememesi olduğunu söylüyor.

Erdoğan, “Bir ‘aman sorun çıkmasın’ politikası yürütülüyor şu anda. ‘Yardım verelim, ekmek, battaniye, su verelim, kamp yapalım’ diyorlar. Ama bu insanların gelecekte Türk toplumuyla birlikte nasıl yaşayacağına dair bir algı yok.” diye konuşuyor.

Murat Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Ülke içindeki Suriyeliler konusunu görmek istemiyor devletimiz. Hala, Esad giderse biz bunları göndeririz umudu var. Ama bu bir hayal. Suriye’de bugün acil bir çözüm sağlandı desek bile, bu insanların yarısından fazlası ülkelerine dönmeyecek. İstemeyecekler dönmeyi.

Onun için Türkiye’nin acilen uyum politikalarını önceleyen bir politika değişikliği yapması, bir strateji belirlemesi lazım.”

‘Nereye gidelim?’

Suriyeli genç kadına soruyorum: Ülkende savaş bitse geri dönmek ister misin? Tereddütsüz “Evet, inşallah, geri döneceğiz” diyor. Peşinden ekleyerek: “Ama şimdi nereye gidelim?”

Sonra içini dökmeye devam ediyor:

“Türkiye’de herkes bizi çok seviyordu. Son bir yılda ne oldu, bilmiyorum. Kötü davranıyorlar bize şimdi. Örneğin, kiralık ev ilanları görüyorum. Ama ilanda ‘Suriyeliler için değil’ yazıyor. Pazarda Suriyeli olduğumu anlayınca yüz çeviriyorlar. Komşumuz annemi her gördüğünde, ‘Ne zaman Suriye’ye dönüyorsunuz? Gitsenize. Niye hala buradasınız?’ diye soruyor. Biz zaten ne zorluklar içinde yaşıyoruz, bir de…….”

Cümlenin gerisini getiremiyor. Gözyaşlarını siliyor. Ayağa kalkıyor. Afedersiniz,” diyerek uzaklaşıyor… (6)

www.canmehmet.com

Resim: web ortamından alınmıştır.

(1) http://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-36780544

(2)Daha fazlası için bakınız: http://www.sabah.com.tr/dunya/2015/01/13/kanada-yuz-binlerce-gocmen-ariyor

(3)Daha fazlası için bakınız: http://www.hurriyet.com.tr/bir-cocugun-egitimi-80-bin-lira-23209778

(4)http://www.hurriyet.com.tr/suriyelilerin-2-milyar-liraya-yakin-parasi-turkiyede-40117389

(5)Daha fazlası için bakınız: Oytun Orhan, ORSAM Araştırmacısı http://www.aljazeera.com.tr/gorus/suriyeli-siginmacilarin-turkiyeye-etkileri

(6) Daha fazlası için bakınız: http://www.bbc.com/turkce/haberler/2015/10/151005_suriyeli_multeciler

Amerika ve Rusya sahada top çevirirken Çinliler bir kenarda neyi beklemektedir

çin blog resim

 

Çin Ortadoğu’da topa girmek için neyi beklemektedir? Armutların olgunlaşarak toprağa düşmesini mi? İyi bir stratejinin başarısı, doğru yapılmış bir zamanlama ile onu uygulayacakların yetenekleriyle doğru orantılıdır.

Ekonomik veya siyasi konuda savunduğunuz bir tezi, “Doğru-İsabetli” olarak değerlendirecek birçok iddia ile ortaya atabilirsiniz. Ancak, sizi her iki alanda sonuca götürecek olan, “Güç” olarak tanımlanan değerlerdir.

Bu noktada ve “Güç” tanımlamasında, “Kapitalist” sistem örnek olarak alınacak olursa ihtiyaç duyulacaklar:

Girişimci insanlar ve özgür ortamlar,

Ucuz hammadde/Emek,

Aç (iç ve özellikle dış) pazarlar’dır.

Bunların temin edilmesi yeterli değildir. “Sürdürülebilir” olabilmesi de gereklidir. Sizin an itibariyle içerisinde bulunduğunuz ekonomik büyüklüğe göre sayılan bu etkenler-gereçler de büyümelidir.

Ancak, kaynakların aynı tempoda büyümesi mümkün olmadığı için, bir süre sonra ekonominin büyümesi duracak, büzülecek ve bu oranda ülke ve ekonomi, duraklama-gerileme-dönüşme sürecine girecektir.

Sanayi Devrimi-Makineleşme ile bir ivme, rüzgâr yakalayan Batı’nın (Batı Avrupa ve ABD) geldiği durumun kaba özeti budur.

Çin Devleti ’de bu manada yukarıda (Kapitalist anlayıştaki bir büyüme için) geçerli kurallara göre büyümek durumundadır.

Büyümek için gerekli olanlar hatırlanırsa:

-Girişimci insanlar ve özgür ortamlar,

-Ucuz hammadde/emek,

-Aç (iç ve özellikle dış) pazarlar.

Şimdi bunları sorgulayalım.

Çin Devleti’nde, “Girişimci insanlar ve özgür ortamlar” bulunmakta mıdır? (Çok küçük çaplı da olsa hasbelkader Uzakdoğu’yu biraz tanıyor, iş yapıyor, bu nedenle bu konuda kişisel gözlemlerimiz de bulunmaktadır.)

Çinliler iyi tüccar milletlerdendir. Ve (kişisel gözlemlerimize göre) duruma göre dürüst insanlar’dır. “Duruma göre!” bir kenarda not olarak bulunmalıdır.

Çinliler, Tüccar oldukları kadar girişimci bir millettir.  Ancak, ülkede (her vatandaş için) Özgür ortamların olduğunu söyleyemeyiz.

Çin’in “Kapitalist anlayış”la bu büyümeyi sürdürebilmesi için gerekli olan en önemli bir ayak, “Özgür ortamlar” eksiktir.

Bu eksikliği ile Çin Devleti, ucuz hammadde-emek ve aç pazarlar ile büyüyecek, ancak, rekabetçilerini geçerek, Bir Numaralı koltuğa oturabilecek midir?

Bunlarla birlikte,  gelecekte bir devletin -tek başına- “Bir Numara” olması da mümkün müdür?

Çin, Amerika, Rusya ve Avrupa Birliği’nin uluslararası arenada top çevirirken neden bir kenarda  beklemektedir? “Saklan ve Sabret” stratejik oyununu mu oynamaktadır?

Veya Armutların (kimi devletlerin) zor durumları gereği olgunlaşarak toprağa düşmesini, kendisini yormadan onları ağaçlarına  gübre, (ekonomisine) sömürge olmasını mı hedeflemektedir?

Bu sorulara cevap vermeden günümüz dünyasına, küresel ekonomik gerçeklerine bir göz atılmalıdır.

Çin yakın bir gelecekte ABD’yi geride bırakıp dünyanın bir numaralı siyasal ve askeri gücü olabilecek mi?

-Akademi ve politika çevrelerinde çoğunluğun beklentisi Çin’in er ya da geç ABD’yi tahtından edeceği yönünde…Yakın bir gelecekte (Goldman Sachs baş ekonomisti Jim O’Neill’a göre 2027 yılında Amerikan ekonomisini de geride bırakacağı tahmin ediliyor.

-1978’de Çin nüfusunun % 84’ü fakirlik sınırının altında iken aynı oran günümüzde % 15 civarında seyrediyor. Büyümenin ana motoru bilindiği gibi düşük işçilik maliyetlerine dayalı üretim ve ihracat. 1978 yılında hemen hemen hiçbir ürününü ihraç edemeyen Çin’in 2010 yılındaki ihracatı 1,577 milyar doları buldu.

-Uluslararası ilişkiler teorisinin, özellikle de realist okulun, ana prensiplerinden biri ülkelerin ekonomik ve askeri güçleri arasında organik bir bağ olduğudur. Paul Kennedy’nin “Büyük Güçlerin Yükselişi ve Düşüşü” kitabında da gösterdiği üzere ancak ekonomik ve askeri güçleri arasında denge kurabilmiş olan devletler tarih sahnesinde uzun süre ön planda kalabilmişlerdir.

-Aynı prensipten yola çıkan pek çok analist Çin’in ekonomik büyümesini uzun vadede paralel bir askeri genişleme stratejisiyle desteklemesi olasılığının güçlü olduğuna dikkat çekiyor.

-Çin aynı zamanda uzun menzilli hava savunma sistemleri, elektronik savaş teknolojisi ve ileri hava muharebesi alanlarına yatırım yapıyor. Çin Hava  Kuvvetleri radara yakalanmayan J-20 savaş uçağının deneme uçuşunu Amerikan Savunma Bakanı Gates’in 2010 yılındaki Pekin gezisi sırasında düzenleyerek yeni askeri stratejisi hakkında açıkça sinyal vermişti. Pentagon ve Amerikan Dışişleri de bu gelişmeleri Çin hükümetinin “saklan ve sabret” stratejisinin sonuna gelmiş olabileceğinin ve yakın bir gelecekte çok daha aktif bir askeri politika izleyemeye başlayacağının işaretleri olarak değerlendiriyor.

-Bununla birlikte Çin’in dünyanın bir numaralı askeri ve siyasal süper gücü olmasının ancak bir zaman  meselesi olduğu yönündeki analizler bazı önemli faktörleri yeterince dikkate almadıkları için eksik ve yanıltıcı olmaktan  kurtulamıyor. Ekonomik dinamiklerin yanı sıra jeopolitik ve toplumsal faktörleri de içeren bir perspektiften bakıldığında Çin’i yolundan saptırması olası engeller var.

-Oysa ki tarihsel bir perspektiften değerlendirildiğinde devletlerin uluslararası planda başat konuma gelmeleri için genişlemeye açık bir jeopolitik konuma sahip olmaları hayatı önem  taşıyor. Roma, Osmanlı, Habsburg, ve İngiliz  imparatorluklarının jeopolitik konumlarının imparatorluk kurma sürecindeki rolü ortada. 19. yüzyıl boyunca Amerika kıtasının batısına doğru genişleyebilmesi ve nisbeten sorunsuz güney ve kuzey sınırları ABD’nin 20. yüzyılın başında dünyanın en büyük endüstriyel gücü haline gelmesinde en önemli rolü oynadı. Yakın geçmişteki bu örneklerle karşılaştırıldığında Çin’in benzer bir jeopolitik avantaja sahip olduğunu söylemek zor.

-Çin Ming Hanedanı döneminde, özellikle de 16. yüzyılın ikinci yarısında, benzer bir ekonomik büyüme sürecinden geçmiş ve döneminin en kalabalık sürekli ordusu ve en kuvvetli donanmasını kurmuştu. Ancak bu dönemde de jeopolitik konumunun elverişsizliği ve toplumsal çatışmalar Çin’in etki alanını yakın çevresinin ötesine taşıyıp global bir güç olmasına izin vermedi. Günümüz koşulları farklı da olsa benzer jeopolitik dinamikler Çin’in potansiyelini sınırlamaya devam ediyor..” (1)

Bunlarla beraber Çin rekabetçi devletleri gibi: Bilgi teknolojisi, robot teknolojisi, yüksek teknoloji içeren gemi-uçak yapımı teknolojileri, yeni nesil enerji kullanan araçlar”  Üretebilmekte midir? Açık ifadesi ile, Çin, İleri teknoloji üretimindeki uluslararası sıralamadaki yeri nerededir?

Yüksek ve ileri teknoloji üreten -Batılı-Doğulu- firmaların bunlara yüksek bir bedel ödeyerek ulaştıkları ve buluşlarını yüksek bedelle satmak zorunda oldukları bilinmektedir.

Bu firmaların yaşamaları için öncelikle “vatanseverlik duygular”a değil paraya ihtiyaçları vardır.

Rusların ve Yahudilerin, Nükleer-Yüksek  teknolojilere, ar-ge çalışmalarından dolayı değil, satın alarak ulaştıkları bir gerçektir. Aynı yol Çin ve diğer devletler için de geçerlidir.

Günümüzde “Bir Numara” olmak, Küresel sisteme entegre olmak,  ehlileşmekle mümkün olacağına göre, Büyük olmak, aynı zamanda düzenin bir parçası olmak anlamına da mı gelmektedir?

Peki, Çin’in hedeflediği böyle bir konum mudur?

-Her küresel güç kendi medeniyetini geliştirmeli ve yaymalıdır. Başkalarının izinden gidenler, “Belirleyiciler!” değil, sistemin, zincirin bir halkası olabilmektedir.

Bu noktada ve belirtilen anlayış doğrultusunda Almanya, Japonya, Brezilya, Hindistan sorgulanabilinir.

Toparlanırsa:

-Batı (ekonomik manada büyümesi sonlanmış) bitmiştir.

-Sizi ekonomik manada yükseltenler, aynı zamanda sizi batıranlar değerler’dir.

-Batı,  gelişmesini, refahını Sömürgelere borçludur. Bu nedenle bugün (gelişen) eski sömürgeleri onları batırmaktadır. (Amerika, İngiltere’nin eski sömürgesidir)

Çin neyi beklemektedir?

-Almanya’nın yanına Rusya’yı alarak, Amerika ile (ekonomik manada) kapışmayı mı?

-Peki, Amerika, Almanya (Avrupa Birliği) ile kapışır mı?

-İngiltere’nin geldiği yere bakarsak bu mümkün gözükmektedir. Değilse, (Avrupa parçalanmaz, parsellenerek özümsenmezse) Amerika, besinsizlikten Avrupa Birliği’nden önce dağılacaktır.

Sonsöz:

-Büyümeniz durmuşsa, sonraki durağınız; büzülme, küçülme ve kurumadır.  Gelişmiş Batı’nın (Batı Avrupa ve ABD) ekonomik büyümesi durmuştur.

Ya büyümek için yeni bir kaynak bulunmalıdır, ya da dağılma, dönüşme şimdiden sindirilmelidir.

www.canmehmet.com

Resim: http://www.backpacker.com/survival/bears/ sitesinden alınmıştır.

(1) Daha fazlası için bakınız: http://www.bilgesam.org/incele/844/-cin’in-yukselisini-yeniden-dusunmek/#.V4M-3zVPyLU

Topal Osman’ın Milletvekili Ali Şükrü’yü katletme nedeniyle ilgili bildiklerimizi unutabilir miyiz

devlet

 

Bilgi eşek yüküdür. Kitaplıktaki kitaplar misali. Eğer, öğrendiklerinizden yeni bilgiler üretemiyorsanız. İnsanlığın gelişmesi, insanların okuması ile değil, okuduklarından yeni bilgiler üretmeleri ile mümkün olmuştur.

Bu nedenle “AR-GE” önemlidir. Bu nedenle, “Gelişmişler”, gelişmişliklerini, Araştırma-Geliştirme faaliyetlerine borçludurlar.

Yaygın bilinenlere ve bizim de kanaatlerimize göre, Topal Osman’ın Milletvekili-Gazeteci Ali Şükrü Bey’i katletme nedeni: (Gazeteciliği dahil) yaptığı katı muhalefetten kaynaklandığı yönünde idi. Zürcher’in araştırmalarına kadar.

1884 Trabzon doğumlu Ali Şükrü, Bahriye Mektebi’nde öğrenimini 1904 yılından tamamlayarak orduya bahriye (erkanıharp) subayı olarak katılmıştır. ‘Donanma-yı Osmanî Muavenet-i Milliye Cemiyeti’nin kurucularından ve ikinci başkanıdır.

Cemiyetin, Osmanlı donanması için almak istediği nakliye gemilerini teslim almak üzere Liverpool’e gönderildiğinde çok iyi düzeyde İngilizce öğrenmiş, Liverpool Times gazetesinde çeşitli makaleleri yayımlanmıştır. Ali Şükrü Bey, Yüzbaşı rütbesinde iken askerlikten istifa ederek siyasete atılır ve siyasi görüşleri İttihat ve Terakki aleyhtarıdır.

1920’de Osmanlı Meclis-i Mebusanı’na Trabzon mebusu olarak seçilmiştir. İstanbul’un işgalinden sonra  Ankara’ya gider ve ilk Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Trabzon milletvekili olarak katılır.

Ali Şükrü Bey TBMM’ye girişinden hemen sonra, halkın milli mücadeleye inandırılması ve düşman propagandalarının etkisiz hale getirilmesi amacıyla meclis tarafından oluşturulan İrşad Encümeni’nde görev alarak Anadolu’da dolaşmıştır.

Muhafazakâr bir yapıda olan Ali Şükrü Bey mecliste, Mustafa Kemal’in önderliğindeki Birinci Grup‘a muhalif milletvekillerinin toplandığı İkinci Grup‘un liderlerinden biri oldu.

İkinci grubun görüşlerini açıklamak ve yaymak üzere Mustafa Kemal’in Hâkimiyeti Milliye gazetesine karşı Tan gazetesini yayınlamaya başladı.

68 sayı çıkabilen gazetenin hemen hemen tüm başyazılarını Ali Şükrü Bey yazdı.

Lozan görüşmelerinden sonra yapılan meclis oturumlarında; İsmet Paşa’nın hariciyeci olmadığı için Lozan’da acemice işler yaptığını ve TBMM’nin kendisine verdiği yetki sınırlarının dışına çıkarak müzakereleri sürdüğünü savundu. Lozan’da devam eden müzakerelerin durumu hakkında TBMM’ye açıklanan resmi bilgiler ile dış kaynaklı haberler arasında çelişkileri dile getirdi…

27 Mart 1923 günü Mustafa Kemal’in özel muhafız alayı komutanı olan Topal Osman tarafından öldürüldü… (1)

Yukarıdaki anlatılardan ve ilk bakışta “Milletvekili Ali Şükrü Bey, Topal Osman tarafından dönemin iktidarına olan  katı muhalefeti nedeniyle katledildiği..” manasında bir iddia ortaya çıkmaktadır.

Biz de bu kanaatimizi muhafaza ediyorduk. “Millî Mücadelede İttihatçılık”,  Hollandalı tarihçi, ERIK JAN ZÜRCHER (8. BASKI 2013, İstanbul) Kitabını okumadan ve bu bilgileri mevcut diğer parçaları ile birleştirmeden önce.

Peki, Erik-Jan Zürcher Kimdir?

“Erik-Jan Zürcher (d. 15 Mart 1953, Leiden), Hollandalı tarihçi, akademisyen ve türkolog.

Leiden Üniversitesi’nde Türkiye Etütleri Bölümü başkanlığı yapmış ve bu üniversitede halen yarı-zamanlı profesör olarak görev yapmaktadır. 2008 yılından beri Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstütüsü başkanlığı görevini yürütmektedir…11 Haziran 2005’de Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılım sürecine yapmış olduğu katkılardan dolayı Dışişleri Bakanlığı tarafından Türkiye’nin Lahey Büyükelçiliği’nde dönemin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül tarafından, büyükelçi Tacan İldem’in sunumu ile “Üstün Hizmet Ödülü” tevcih edildi. 9 Mayıs 2016’da Türkiye’de bir “diktatoryal yönetim” olduğunu gerekçe göstererek ödülü iade edeceğini açıkladı..(2)

Hollandalı Tarihçi  Zürcher, Ali Şükrü Bey’in katledilme nedeni olarak (Buna katledilme nedenlerinin başında gelenler demek daha doğru olmalıdır/Canmehmet) neyi iddia etmektedir?

“..Erzurum’daki Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, 1919 ilkbaharında, benzer bir cemiyetle, bir Pontus-Rum devleti kurmayı amaçlayan Rumların bütün Doğu Karadeniz üzerindeki taleplerine karşı savaşmak için 12 Şubat’ta kurulmuş olan Trabzon Muhafaza-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti ile yakın işbirliğine girdi.

Tıpkı öteki cemiyetler gibi bu cemiyet de, İtilaf Devletleri temsilcileri önünde kendi tezini savunmaya çalıştı. Paris’e bu amaçla adamlar yolladı. İki yerel kongre topladı (23 Şubat ve 22 Mayıs’ta). Erzurum Kongresi’nden sonra, (elbette artık Mustafa Kemal’in önderliğindeki) Hoca Raif’in örgütüyle birleşti.

Trabzon’daki cemiyetin başkanı, Belediye Başkanı Barutçuzâde Hacı Ahmet Hamdi idi ve oğlu Faik Ahmet (Barutçu) (1894-1959) yayın organı İstikbal gazetesinin başyazarıydı. Faik Ahmet’e göre, cemiyetin eylemcileri “tanınmış İttihatçı erkânı ile milliyetperver gençler arasından seçilmişti.”(3)

Trabzon’daki cemiyetin güçlü kolu, başka bir ateşli İttihatçı olan, kayıkçı esnafının başı Yahya Kâhya idi.

Yahya Kâhya 1921’de Îttihatçıların Enver Paşa’yı yurda getirme girişimlerinde parlayacaktı.”(4)

1922’de Mustafa Kemal’in muhafız alayı komutanı Topal Osman Ağa’nın adamları tarafından öldürüldü.”(5)

Bu iddiadan anlaşılması gereken, Enver Paşa’nın Milli Mücadele’nin başına geçmek üzere Anadolu’ya geçmek istemesidir. Çünkü, “Milli Mücadele’yi başlatan ve M. Kemal Paşa’yı seçerek gönderenler kendileri”dir.

Yazarın araştırmalarından ulaştığı sonuç nedir?

Enver Paşa, Milli Mücadele’nin başına geçmek üzere ülkeye geri dönecektir. Milletvekili-Gazeteci Ali Şükrü Bey, yaşananları öğrenir ve öğrendikleri yüzünden katledilir.

Yazar, Milli Mücadele’nin (belgeler eşliğinde) İttihatçılar tarafından 1919’dan uzun bir süre önce kurgulandığını ve buna hazırlandığını da iddia etmektedir.

Peki, Resmi Tarih’le örtüşmeyen bu konuları neden sık sık gündeme getiriyoruz?

Elbette bu ülke ve insanının geleceği için hiç düşünmeden canını, sevdiklerini feda edenlere bir vefa borcunu ödemek için.

Milli Mücadele bitmiş sıra başarının paylaşılmasında aslan payını kimin alacağına gelmiş olmalı ki:

“Tek dağ başı mezar oluncaya kadar düşmanla mücadele ederek istiklalimizi kurmaya vicdanıma karşı ahd ettim. Ya istiklal ya ölüm Diyen Kazım Karabekir Paşa:

Her şeyi ben yaptım. Ben olmasaydım Türk milleti kurtulamazdı…gibisinden sözler ediyordu. Atatürk’e de az bir pay bırakıyordu.

O sıralar biz İstanbul’da, Dolmabahçe Sarayındaydık. Atatürk, gazetelerdeki bu yazılara  biraz  sinirlenmiş  olacak  ki,  birden şunları söyledi:

Bu şekilde iddiada bulunan adamları akıl doktorlarına göndermek lâzım…  Eğer bu memleketi bir Karabekir’le  bir Mustafa Kemal kurtardıysa çok yazık… Oturup ağlamak  lâzım! (6)

Evet…

Bir ülkeyi sık sık tekrar edildiği gibi, her zaman zor durumda kalanlar, sadece ve sadece halkları kurtarmaktadır.

www.canmehmet.com

Resim: http://slideplayer.biz.tr/slide/2890303/ (Alt yazı tarafımızdan düzenlenmiştir)

Kaynaklar:

(1)Daha fazlası ve kaynakları için bakınız: http://www.canmehmet.com/bassiz-vucudu-meclisin-onunde-ayagindan-asilan-topal-osmanin-gercek-hikayesi-6.html

(2) (Daha fazlası için bakınız: https://tr.wikipedia.org/wiki/Erik-Jan_Z%C3%BCrcher

(3)Tunaya, Partiler, s. 507. (Milli Mücadele’de İttihatçılar dip notu)

(4) A.g.e: Bkz. Sahife: 195. (Milli Mücadele’de İttihatçılar, d.n.)

(5) Karabekir, İstiklâl, s. 1148. Osman Ağa’nın olayla ilişkisini ortaya çıkaran Trabzon mebusu Ali Şükrü daha sonra Osman Ağa tarafından öldürüldü.

(6) Daha fazlası ve kaynaklar için bakınız: http://www.canmehmet.com/ataturkun-usaginin-gizli-defteri-bu-vatani-bir-karabekirle-bir-mustafa-kemal-kurtardiysa-cok-yazik-2.html

ABD-Rus Kardeşliği zaruretten! Yeni Dünyada ne ABD’nin borusu ötecektir ne de Rusların (Son)

içerik

 

Ekonominiz dünya lideri değilse, değeriniz Bostan Korkuluğu kadardır. Paranız kadar konuşabilirsiniz. Çünkü bugün birçok devlet yüksek-nükleer teknoloji  ve silahına sahiptir. Yakın tarihe kadar mahallede (dünyada) bir efe vardı. Şimdi mahalle (Dünya) efeler diyarı oldu.

Nükleer Teknolojiye sahip ülkelere göz atıldığında görülenler (bilinenlerin arasında): Amerika, Rusya, Çin, İngiltere, Fransa, Pakistan, Hindistan, İran, İsrai, Kuzey Kore ve İllaki: Japonya, Almanya ile Brezilya…

Dünya üzerinde dün olduğu gibi bugün bir “Mutlak güç” Devlet bulunmamaktadır.

Osmanlı/Türkiye, I. Dünya Savaşı’nın sonuçlarına göre, kök ve büyük dalları budandı açık ifadesi ile, “ehlileştirildi” veya etkisizleştirildi.

Bu süreç Erdoğan Hükümetleri ile birlikte değişmeye başlandı ve Türkiye kendi yolunda yürümeye başladı.

Peki, “Boğazların Efendisi!” Osmanlının mirasçısı’nı (Takipçisini) kendi başına bırakırlar mı?

Eğer, “70 sente muhtaç” iseniz bırakmazlar.

Eğer, IMF/Dünya Bankası kapısında para dileniyorsanız bırakmazlar.

Eğer, Bağımsızlığınızın teminatı (Sayısal olarak “NATO’nun 2. Büyük gücü!”) Ordunuzun ihtiyaçlarında dışarıya bağımlı iseniz bırakmaz, haddinizi bildirmek için kafanıza çuval dahi giydirirler.

Peki, ne zaman rahat bırakmaya başlarlar?

Hedeflerinize ulaşacak araçlara sahip olursanız.

Peki, biz hedeflerimize ulaşacak imkânlara sahip miyiz?

Bu noktada bir alıntı ile konuyu/diziyi noktalıyor; okuyanları, yazdığımız dokuz ölümle baş başa bırakıyoruz.

Dikkatli okuyanlar için yukarıdaki sorunun cevabı alıntının içerisindedir.

*

“..Soru: Peki, bütün bunlar gayet açık, anlaşılabilir ancak benim kafama takılan soru şu, Gülen’le, daha doğrusu CIA ile Erdoğan arasında bir sorun varsa eğer, bu sorunun nedeni nedir? CIA Türkiye’den, Erdoğan’dan ne istiyor?

Erdoğan, AKP sadece birer sembol, tıpkı diğer ülkelerdeki kukla hükümetler gibi, Obama gibi, George Bush gibi. Asıl önemli olan, bu sembolleri yönetmeye çalışan güç, yani CIA, yani ABD Silah Sanayi. CIA’nın yapmak istediği, sözkonusu hangi ülke ise, onu tamamen kontrol altına almak, iç ve dış politikasını yönetmekti. Ki son derece düzgün bir şekilde çalıştı bu sistem uzun seneler. Diledikleri kukla hükümeti getirmeyi ve uzun süre hükümette tutmayı başardılar.

CIA’nın planı, Türkiye’yi bir model ülke olarak kullanmak ve diğer ülkeleri de aynı şekilde hizaya getirmekti. Ilımlı İslam projesini Orta Doğu’da uygulamaya geçirmekti. Erdoğan ve Gülen, daha doğrusu CIA arasındaki sorun, bu planları aksatıyordu. CIA, Erdoğan’ın kontrolünü kaybediyordu, Bu arada Gülen’le hiçbir sorunları yoktu. Gülen iyi bir uşak olmuştu, emirleri harfiyen uyguluyordu.

Erdoğan, CIA ile sorunu daha da büyütmek için rest çekti. Boyun eğmeyeceğini göstermek için, bir mesaj vermek için

milyarlarca dolarlık silah alımlarını ABD ile değil, Çin’le yapacağım dedi.

Tüm dünya bu reste şaşırdı. Bu, ABD ve NATO’nun en üst düzey kurallarından birinin ihlali anlamına geliyordu, yapılabilecek son şeydi. İşte bu, NATO ve ABD Silah Sanayiini çileden çıkardı.

Ve Erdoğan daha da ileri giderek,

AB’ye girmek için yıllardır beklediklerini ve bunun gerçekleşmeyeceğini anladığını, bunun yerine Şangay Birliği’ne katılmak istediğini” söyledi.

Ve resmen başvuruda bulundu. Ve bu davranış yine, çiğnenebilecek en son kurallardan biriydi.

Batı için yüz senedir kukla olan Türkiye, kukla oynatıcısına karşı, sahibine karşı isyana kalkmıştı. Batı, zorla kurduğu bu kukla düzenini, kolay yıktırmazdı.

İşte bunları yaptığınızda, son kullanma tarihiniz dolmuş demektir. Kim olursanız olun artık bitmiştir. Ve ABD’nin uygulayacağı cezanın diğer ülkeler için ibretlik olması gerekiyordu, çünkü bu durum başkaları tarafından örnek alınabilirdi, bu risk göze alınamazdı.

Erdoğan’a şu ihtimaller sunuldu, tabii bunları hiçbir yerde duyamazsınız;

1)Geri adım atacaksın. Herşeyi geri saracak, İsrail’le ilişkilerini düzeltecek, Çin’den silah almaktan vazgeçeceksin. Şangay’dan uzak duracaksın. Gülen’den özür dileyeceksin. Bu senin birinci seçeneğin.

2)Sessizce istifa edip gideceksin. Çünkü biz hali hazırda senin yerine gelecekleri belirledik…

3)Bunları kabul etmezsen, bizi bekle. Bu sana iki senaryo sunar;

a)Kaddafi gibi, Saddam gibi yokedilirsin, seni Taksim meydanında, Gezi Parkı’nda öldürürüz.

b)Mübarek gibi korkak bir şekilde teslim olabilirsin. Seni İngiltere’de bir hapishaneye atarız, yaşamının kalanını orda sürdürürsün.

İşte şu anda, Erdoğan bu seçeneklerle karşı karşıya.

Bu seçenekler Kaddafi, Saddam ve Mübarek’e sunulanlarla aynı. CIA böyle çalışıyor. Senaryolar o kadar aynı, şaşmaz ve detaylarıyla benzer ki, insan neredeyse aynı şeyleri tekrar tekrar görmekten sıkılıyor.

Ama aynı CIA, Esad’a bu seçeneklerden hiç birini sunmadı, Obamaya rağmen..

Soru: Sizce Erdoğan’ın başına gelenler, Kaddafi ve Saddam’ın başına gelenlerle tıpatıp aynı mı olacak, yoksa biraz daha farklı bir versiyon mu göreceğiz burada?

Türkiye, Mısır ya da Libya’dan tamamen farklı bir ülkedir, dinamikleri çok çok farklıdır. Öncelikle, Türk insanı gerçekten de farkındalığı yüksek bir kitledir.

Aptallar için tasarlanmış iki partili sistem, ABD’de olduğu gibi, Türkiye’de çalışmaz. Türkiye’de çok farklı fraksiyonlar, eğilimler mevcuttur. ABD’de olduğu gibi, yani Demokrat ve Cumhuriyetçiler arasında bir gel-git oyunu sergileyerek halkla dilediğiniz gibi oynamanız Türkiye’de çalışmaz.

Burada bilinç düzeyi son derece yüksek bir halk kitlesinden bahsediyoruz. ABD’den çok farklı bir kitledir bu. Eğitimli ve düşünen insanların olduğu bir ülkede bu kadar kolay oyunlar sergileyemezsiniz, bu çok zordur.

Diğer bir fark da, Türk insanının aktivist yönü. Sokaklara inen, hakları için mücadele eden bir topluluktur Türkler.

Türk halkı gözünü açık tutmaya devam etmeli ve Libya’da, Mısır’da olanlardan ders almalıdır. Bunları milliyetçi bir kişiliğim olduğu için söylemiyorum, burada tamamen farklı tür insanlardan bahsediyoruz.

…ABD’nin planları Libya ve Mısır’da olduğu kadar kolay işlemeyecektir Türkiye’de.

…Diğer bir konu da, AB meselesi.

Daha önce AB’yi bir kurtuluş olarak gören Türk insanı, AB’nin politik ve ekonomik çöküşünü görüyor. Almanların Türkiye’deki işlere başvurduklarını, Avrupa’da işsizliğin boyutlarını görüyor. AB’ye girmemiş olmanın bir avantaj olduğunu düşünüyorlar. (1)

*

Sonsöz:

Devletlerarasında dostluk değil, sadece çıkarlar, çıkarlar ve çıkarlar vardır.

-Anlaşma için bir masaya eliniz güçlü bir şekilde oturmamışsanız, elinizdekileri de kaybedersiniz. (Mondros ve Lozan’da aynen böyle olmuştur.)

-“Batılılaşmak” bir tuzak idi. Bu açık ifadesi ile, “Sömürgeleştirilmek”tir. Bunun doğrusu Çağdaşlaşmak, çağın gereklerini yerine getirmektir. Örnek:

-Gelişmiş ülkeler gibi bir yılda, (15-90 yaş aralığında olan kadın-erkek) her vatandaşımız en az 25 (yirmibeş) kitap okumalıdır. Bu sayı bize ekonomik büyüklük olarak bir Fransa olmayı sağlayacaktır. Eğer, bir yılda 25 kitap yerine 30 (otuz) kitap okuyabilirsek, (Daha fazla bilgi ve yüksek teknoloji üretme yeteneğine sahip olacağımızdan)  bu, bize siyasi ve iktisadi manada “tam bağımsızlık” sağlayacaktır.

-Lütfen!

-Her neyi kutsuyor, önem ve değer veriyorsanız: Okuyunuz… Okuyunuz… Okuyunuz!

-Eğer, bu sayıda kitap okumuyorsak, şunu çok açık olarak ifade edebiliriz:

-Sadece görünürde, şeklen bir “Siyasi bağımsızlık”ımız olmaya devam edecek, gerçekte iktisadi (teknolojik-para) bağımlılığımız devam edecektir.

-Lütfen okuyunuz!

-Ülkemiz, geleceğimiz, gençlerimiz ve ülkeleri için KANLARINI DÜŞÜNMEDEN dökenlerin, geride bıraktıkları anaların-sevdiklerinin bir ömür kanayan yürekleri, gözyaşı döken evlatlarının hakları için.

www.canmehmet.com

Resim:web ortamından alınmıştır.

(1)Daha fazlası için bakınız: www.timeturk.com/tr/2014/02/27/cia-erdogan-i-neden-hedef-aldi.html