Cumhuriyet Ve Din : 1932-1947 Yıllarındaki Din Eğitimi Yasağının, Yahudi Aşkı İle Olan İlgisi (5)

 

Bilmemek tehlikeli değildir. Bilmediğini bilmemektir, tehlikeli olan.

 

Fransız Felsefe Profesörü, “Atatürk, Kilise (din) – Devlet ayrımı gibi bir yola başvurmamış, dinin devlet tarafından denetim altına alınmasını öngörmüştü”. Peki bu, ne anlama gelmektedir ?

Başlamadan önce şunu soralım : Bir ülkenin gelişmesinde, düşünce ve ifade hürriyeti neden birinci şarttır ?

İnsan, düşünen ve düşünerek edindiği bilgilerden, üreten varlıktır.

Siz, bir insanın düşünmesini ve düşünerek ürettiklerini ifade etmesini engellerseniz, o (üretken) insanı hem etkisizleştirmiş, hem de topluma yük haline getirmiş olursunuz.

Kişi, ancak üreterek topluma bir değer katabilmektedir.

Bu manâda çok ilginç bir toplumuz. Hem, Bilgi Toplumu olabilmekte geciktiğimizi ileri sürer, hem de fikri zeminde birbirimizi olabildiğimizde sansürleriz

Peki, neden ?

* * *

Fransız Devrimi, Cumhuriyet, Laiklik…

(Kaynak : “İslam’a Karşı Laiklik” __ Yazar : Fransız Felsefeci, Prof. Olivier Roy).

“Kilise-Devlet ayrılığını ortaya koyan 1905 yasası, lâiklik sözcüğüne yer vermez. Kavramın açık bir şekilde belirmesi için 1946 Anayasası’nı beklemek gerekecektir. Nitekim, hukuksal sonuçlar doğuran, ama daha derinliğe inmeyen anayasal bir ilke olarak yürürlüğe girmiştir. Aslında, bu kavram son derece hukuksal bir nitelik kazanmıştır. Tartışmaların ötesinde, Parlamento yasa çıkartarak, mahkemeler yasayı ve içtihatları uygulayarak, vatandaşa dayatılan lâikliği tanımlamışlardır.

Lâiklik, hukuk aracılığıyla belirir.

Fransız hukuku içtihatla beslenerek, dinlere ilişkin yasaları düzenlemiştir ve lâikliğin tanımı bu mevzuatın bütünündedir.

Lâiklik, dinselin konumunu düzenleyen bütün yasalarda ortak bir ilke biçiminde oluşur.

Dinselin konumu, Fransız kamusal alanında Kilise – Devlet ayrılığı ilkesiyle başlar.

Hukuka göre lâiklik ne bir düşünce biçimi, ne bir felsefe, hatta ne de bir ilkedir; “geçerliliğini yasa koyucunun iradesinden alan yasalar bütünüdür.”

Yani lâikliğin gerçekliği, doğrudan siyasal niteliklidir…

… Türkiye’de Mustafa Kemal Atatürk’ün görüşü de bu yöndeydi. Onun lâikliği aşırı militan, hatta açıkça din karşıtıydı. Ülkesinde İslam’ın ağırlığından söz edilse bile, bazı kısıtlamalara uğramıştı.

Nitekim, Atatürk Kilise – Devlet ayrımı gibi bir yola başvurmamış, dinin devlet tarafından denetim altına alınmasını öngörmüştü.

Türkiye’de imamlar din işlerini yöneten bir kurum olan Diyanet’e bağlıdırlar. Ücretleri Diyanet tarafından ödenir, hatta vaazları bu kurum kaleme alır.

Günümüzde pek çok Fransız yorumcu,  lâikliğin bu devletçi uygulamasına özlemle bakıyor”. (1)

* * *

Lâik anlayışın ruhunu, Fransız felsefe profesöründen daha iyi bildiğimizi iddia etmek mümkün olabilecekse de, akılcı olmayacaktır (!).

Fransız Prof. Roy, bize ne anlatmaktadır ?

“Kraldan fazla kralcı olmamayı” mı ?

* * *

Ve şimdi, ilginç bir İngiliz diplomata ve onun sözlerine yer veriyoruz.

İngiliz diplomat Wilfred Scawen Blunt, 1882 yılında yazdığı eserde, bakalım nasıl bir kehanette (!) bulunuyor. Gerçeğinde bu bir kehanet değil, (belki de Lozan’da gerçekleşecek olan) bir projedir :

Hilafet, –artık bir imparatorluk değil ama hâlâ bağımsız bir hakimiyet olarak-  Britanya koruması altına alınmalı. Tabii Avrupa’nın bunca asırdır Müslümanlığın simgesi olarak gördüğü Osmanlı Türklerinin, bir gün Müslümanlıktan çıkmaları, tarihin ilginç bir intikamı olacaktır. Yine de bu, çocuklarımızın veya torunlarımızın yaşayarak görebilecekleri bir intikamdır”. (2)

Bu ifade, uzun yıllar evvel Batı’da, Osmanlı için oluşturulan “Şark Meselesi“ planının bir parçasıdır.

* * *

Yazı dizimizin önceki dört bölümünde yazılanlar toparlanırsa :

Döneminde dünyanın en ileri medeniyetini kurmuş olan İslâm, inananlarının (kendine aşırı güvenmeleri de dahil) atalete (durgunluğa) düşmelerinden dolayı medeniyet yarışından çekilmekle kalmamış; tarihin karanlık mahzenlerinden çıkardıkları toplumların (adeta) birer sömürgesi olmuşlardır.

İçerisinde bulunduğumuz an itibariyle daha da yoğunlaşan ağır Batı Propagandası ile Müslümanlar, büyük bir güven bunalımına içindedir.

Müslümanlar yeteri kadar okumadıkları için, Hollandalı bilim adamı Dozy’nin : “Avrupa’da okur-yazarlık, sadece kilisenin sayılı adamlarının tekelinde iken, İslami dönem Endülüs’ünde yaşayan nüfusun hemen hemen tamamının okuma yazma bildiğini”  ifade ettiğinden dahi haberleri yoktur. (Kaynak için bkz : yazı dizimizin 1.bölümü)

Batı’nın “sinus, kosinus, tanjant, kotanjant, binom, küre trigonometrisi” kavramlarını Araplara / Müslümanlara borçlu olduklarını bilmedikleri gibi. (bkz : yazı dizimizin 1.bölümü)

“İslam halklarının gerilemesinden dolayı sorumlu olan İslam mıdır ?” sorusu, artık galiba ters olarak karşımıza çıkmaktadır :

Söz konusu gerilemenin sebebi, şahsi ve toplumsal hayattan İslam’ın dışlanması olabilir mi ?

Eğitime, bilgiye ve bilginlere bu derece önem veren bir din anlayışı, nasıl olur da inananlarını geri bırakabilir ?

İslam’ın ilk (vahiy) emri : “ OKU / DÜŞÜN !” dür ve Hz. Muhammed’e (sav), “ilâhi tebliğdeki görevinin, eğitim-öğretimden ibaret olduğunu” bildirir.

Hz.Muhammed’in bazı sözleri de şöyledir :

“Alimlere tabi olun ! Çünkü onlar, dünya ve ahiretin ışıklarıdır.”

“Alime hürmet eden, bana hürmet etmiş; onu ziyaret eden, beni ziyaret etmiş olur.”

“Alim olmayan veya ilim öğrenmeye çalışmayan bizden değildir.”

“Bir alimin ölmesi, bir şehir halkının ölümünden daha büyük ziyandır.” (bkz : yazı dizimizin 1.bölümü)

Hatta Kur’an-ı Kerim bir adım daha ileriye giderek, Müslümanlara “gerçek iyiliğin” duada ve namazda doğuya ya da batıya yönelmekte olmayıp, daha başka iş ve çalışmalarda olduğunu bildirmiştir.

İslam’ın eğitim konusunda “yetersiz” olduğu iddiası, bir cehalet sonucu ortaya çıkmıyorsa, samimiyetsiz bir inkâr değil midir ?

* * *

Aslında yazı dizimizin bu bölümü “Yahudilerin, Müslümanları ilmi manâda geçmiş oldukları iddiası” üzerine yazılmıştır. Bu nedenle, bitirirken sözü Yahudilere bırakıyoruz :

“…Osmanlı yönetimi, Bizans yönetiminden daha nazikti. Aslında, 15.yüzyılın erken dönemlerinden beri Osmanlılar, Yahudileri (kendi ülkelerine) göç etmeleri için etkin bir şekilde yüreklendirdiler. Batı Avrupa Yahudileri, Osmanlı İmparatorluğu’na yerleşmeleri için üç davet aldılar. İki tanesi Müslüman Sultanlardan geldi; 15.yüzyılın ortasında II.Mehmet (Fatih)’ten ve 1492’de II.Beyazıt’tan. Üçüncü davet ise, Edirne’deki Haham Yitzhak (İzak) Sarfatitarafından 1454 yılında gönderilen bir mektupla, Avrupa’daki Yahudi topluluklarına iletilmişti : “Din kardeşlerini, Hristiyan aleminde (yaşayarak) katlanmakta oldukları eziyetlerden kurtulmaları ve güvenlik ve refah bulmaları için Türkiye’ye davet etmişti” (3). Haham Sarfati, şöyle yazmıştı : “Burada, her insan kendi asmaları ve incir ağacı altında, huzur içinde yaşıyor”. (3)

..

…II.Mehmet (Fatih), İstanbul’u 1453 yılında aldığında, onu çoşkuyla karşılayan, mazlum bir Romanyot / Bizanslı Yahudi topluluğu ile karşılaştı. II.Mehmet, tüm Yahudilere bir ferman yayınladı : “…İmparatorluk Tacı’nın ülkesini yükseltmek, en iyi topraklarda yaşamak; gümüşle ve altınla, zenginlikle ve sürüleriyle, kendi incir ağacı altında yemeğini yemek için…” (ülkesine davet etti). (4)

Sefarad Yahudileri için Bir Sığınak

Sultan II.Beyazıt’ın ülkesine davet etmesi, zulme uğrayan İspanya Yahudileri için yeni bir umut oldu.  1492 yılında Sultan, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki vilayet valilerine : “Yahudileri içtenlikle kabul edin; onları geri çevirmeyin ya da onlara zorluk çıkartmayın” emrini verdi (5). Bernard Lewis’e göre : “Yahudiler sadece Osmanlı topraklarında yaşamaya izin almadılar; ayrıca bunun için cesaretlendirildiler, yardım gördüler ve bazen de buna mecbur oldular”.

Immanual Aboab, şu ünlü yorumu II.Bayezit’e atfeder : “Katolik kral Ferdinand, yanlış olarak akıllı olarak tanınır; çünkü Yahudileri İspanya’dan kovarak ülkesini fakirleştirmiş ve Türkiye’yi (Osmanlı’yı) zenginleştirmiştir”. (6)

Yüzyıllar boyunca artan bir sayıda Avrupa Yahudileri, anavatanlarındaki zulümden kaçarak, Osmanlı İmparatorluğu’na yerleştiler. 1537 yılında Yahudiler, şehir Papa’nın yönetimi altına girince, Apulia (İtalya)’dan kovuldular. 1542 yılında Bohemya’dan (bugünkü Çek Cum.), Kral Ferdinand tarafından kovulduklarında, Osmanlı İmparatorluğu’nda güvenli bir liman buldular. 1556 yılı Mart ayında, “Muhteşem” Sultan Süleyman, Papa IV.Paul’a bir mektup yazdı ve Osmanlı vatandaşları olacaklarını açıkladığı Ancona Marronos’larını serbest bırakmasını istedi. O günlerin “Süper Gücü” olan Osmanlı İmparatorluğu karşısında, Papa’nın onları serbest bırakmaktan başka bir alternatifi yoktu.

Osmanlı gelenekleri ve yönetimi altında, her bir gayrımüslim topluluk, okulları da dahil olmak üzere kendi kurumlarından sorumluydu. (7)

* * *

Güneş Ülkesi isimli ütopya eseri ile ünlenen İtalyan Filozof Tommaso Campanella (1568-1639) şair, yazar ve filozoftur.

“Güneş Ülkesi” isimli eser, filozofça bir devlet tasarısıdır. Platon’un “Devlet”i, Thomas Moore’ın “Ütopya” çizgisinde, toplum yararını bireyinkiyle bağdaştırıp, halklı bir düzen tasarısı getiren “Güneş Ülkesi”, sosyal bilimlere eğilenlerin okumadan edemeyecekleri, dünya üniversitelerinde de yardımcı kitap olarak salık verilen ana yapıtlardan biridir.

“Filozof Companella, son tahlilde Osmanlı’nın şahsında; her şeyin ideal ve nihaî anlamda tatbik edildiği ‘Güneş Ülke’ özlemini şu şekilde tavsif ve tarif etmektedir :

‘Güneş Ülke’yi yeryüzünde bulmak mümkün müdür ?

Fikir hürriyetine, vicdan hürriyetine, lisan hürriyetine ilişmeyen (Müslüman) Türklerin varlığı, hiç olmazsa yarın böyle bir ülkenin var olacağını bana hissettiriyor.

Madem ki düşünceyi zindana koymayan, hakikat sevgisini zincire vurmayan bir millet, o cesur, adil (Müslüman) Türkler var; üzerinde yalnız hakikatin, adaletin ve hürriyetin hüküm sürdüğü bir ‘Güneş Ülke’, yarın neden vücut bulmasın ? ” (8)

* * *

Fatih Sultan Mehmed Han, Rumeli’deki fetihleri genişleterek Sırbistan sınırlarına geldiği zaman, iki ateş arasında kalan Ortodoks Sırplar, Katolik Macaristan ile Müslüman Osmanlı arasında tercih yapmak zorunda kalmışlardı. Sırbistan Kralı George Brankoviç, Hem Macar Kralı Jan Hunyad’a, hem de Sultan Fatih’e heyetler gönderdikten sonra, Osmanlı’yı daha müsamahalı bularak; kendileri için, aynı dine mensup Hıristiyan Macarlara karşılık (rağmen), Müslüman Osmanlı’yı tercih ve (ona) itaat etmişti.

Çünkü Macar Kralı’nın : “Sırbistan’ın her tarafında Katolik kiliseleri tesis edeceğim; Ortodoks kiliselerini yıkacağım !” sözüne karşılık, Fatih; : “Her caminin yanında bir kilise inşa edilecek !” şeklinde karşılık vermişti. (9)

* * *

Fransız Gazeteci Stefan Laussanne, Balkan Harbi sırasında Bulgar Millî Meclisinde aza (üye) olan yaşlı bir Bulgar nasyonalistiyle tanışır ve söylediklerini açık kalpliliği ile yazar :

“Bizimle Türkler arasında hiçbir esaslı ihtilaf yoktu. Şikâyetimiz de yoktu… Bizim Sırplarla ve Yunanlılarla müstakil birer devlet olarak komşuluğumuz ve bilhassa, üzerimizde Rus minnetini ve hakimiyetini her zaman duymamızın huzursuzluğu, Osmanlı idaresinde yaşamaktan çok beterdir. Biz de, çocuklarımız da yaptığımız hatanın acısını çok çekeceğiz.” İleride ne olacak bilir misiniz ?

Osmanlı Devleti dünya üzerinde bir muvazene (denge) unsuru ve yeri doldurulamaz bir imparatorluk olarak elini eteğini çektiği zaman Avrupa, Rusları kendi topraklarından çıkaramayacaktır. Balkanlar da, huzur ve sükûn yüzü görmeyecektir” (10)

* * *

Biz Amerikalı’ya Hayranız, Amerika’lı ise Bize !

“…George Washington tarafından Amerika’nın kuruluşundan sonra açılan Temsilciler Meclisi’ne, 1945 yılında yenileme ve düzenleme çalışmaları için gelen bir heyet tarafından, dünyanın en büyük 23 kanun yapıcısının büstünün koyulması kararlaştırmıştır. Bu karar, ABD Kongre Meclisi tarafından onaylandı.

Bunun ardından Colombia Tarih Derneği, Pennsylvania Üniversitesi ve ABD Temsilciler Meclisi Kütüphanesince (yapılan) titiz çalışmaların ardından (karar verilerek), Kanuni Sultan Süleyman ve 22 kanun yapıcının büstü yapılıp, ABD Temsilciler Heyeti Galerisine konulmuştur. (11)

* * *

Osmanlı’ya Halâ Kimler Küfrediyor ?

Sevr anlaşması öncesi Lozan’daki İngiliz temsilcisi Lord Curzon, hükümetine verdiği memorandumda, bütün batı dünyasının görüşlerine tercüman olarak şu açıklamayı yapıyordu : 

“Türkleri Avrupa’dan ve İstanbul’dan sürmek için 500 yıldır beklediğimiz fırsat doğmuştur. Bu fırsat asla kaçırılmamalıdır.”

1899 Yılında Avam Kamarası’nda yaptığı bir konuşma sırasında Kur’an-ı Kerimi gösterip, masaya atarak : “Bu Kur’an Müslümanların elinde kaldıkça, biz onlara hakiki hâkim olamayız. Ya Kur’an’ı ortadan kaldırmalıyız veya onları Kur’an’dan soğutmalıyız” diyen İngiliz Başbakanı Gladstone ise, Lord Curzon’un bu görüşünü destekleyerek Barbar Türkleri Asya’ya Sürmeliyiz” açıklamasını yapıyordu”. (12)

* * *

Sonsöz :

Okumuyoruz.

Okumadığımız için de; ne kendimizin, ne avrupanın, ne de dünyanın tarihini biliyoruz.

Medyanın beslendiği (tek taraflı) batılı kaynaklarından gelen bilgileri, sorgulamadan “doğru” kabul ediyor; atalarımıza, değerlerimize 7/24 hakaret ederek, kalan özgüvenimizi de yok ederek, gönüllü sömürgeliğe devam ediyoruz.

www.canmehmet.com

Resim : Tarafımızca hazırlanmıştır.

Kaynaklar :

(1) İslam’a Karşı Laiklik. Olivier Roy. s.40.

(2) İslam’ın Geleceği. Wilfred Scawen Blunt.

(3) The Jews of Islam. Bernard Lewis. (alıntı : http://www.jewishvirtuallibrary.org/turkey-virtual-jewish-history-tour)

(4) Encyclopedia Judaica, Volume (Cilt)16, page (sy)1532. (alıntı : http://www.jewishvirtuallibrary.org/turkey-virtual-jewish-history-tour)

(5)  In the Review Yossef Daath, No.4. Abraham Danon. (alıntı : http://www.jewishvirtuallibrary.org/turkey-virtual-jewish-history-tour)

(6)  A Consolacam as Tribulacoes de Israel, III Israel. Immanual Aboab. (alıntı : http://www.jewishvirtuallibrary.org/turkey-virtual-jewish-history-tour)

(7) http://www.jewishvirtuallibrary.org/turkey-virtual-jewish-history-tour

(8-9-10) Kaynaklar için bakınız : http://www.canmehmet.com/vatandasin-osmanli-tarihi-dede-seni-affetmeyecegim-osmanlinin-gunes-devlet-oldugunu-neden-gizlediniz-8.html

(11) Fazlası ve kaynaklar için bakınız : http://www.canmehmet.com/vatandasin-osmanli-tarihi-osmanlinin-gunes-devlet-oldugunu-gizleyenler-affedilmeyecek-9.html

(12) Her Yönüyle Kürt Dosyası. Prof. Dr. A. Haluk ÇAY, 1996. s.13-14. (Turan Kültür Vakfı Yayınları) Ayrıca bakınız, Prof. Karaca’nın “Büyük Oyun” isimli eseri ve fazlası için: http://www.canmehmet.com/lozanda-lokomotif-vagonlardan-ayrilir-ve-salip-hilali-doguyu-halleder-son.html

Cumhuriyet Ve Din : 1932-1947 Yıllarındaki Din Eğitimi Yasağının, Yahudi Aşkı İle Olan İlgisi (4)

 

 

Bilmemek tehlikeli değildir. Bilmediğini bilmemektir, tehlikeli olan.

 

Rusya’da Çarlık döneminde, Galiçya ve Litvanya ülkesinde oturan Slav ırkından “Ruthenes” denilen bir halk yaşamaktadır. Ne var ki bu halkın mezhebi, Çar’ın Ortodoks mezhebinden değildir.

Çar’lar karar verir : “Rutheneslerin milli mezhepleri söndürülüp, Ortodoks mezhebine sokulacaklardır.

Bunun için, zulmün klasik tedbiri; Rüten Kiliselerini kapatmak ve rahipleri sürüp, halkı Rus Ortodoks Kiliselerine geçmeye zorlamaktı.

Çar böyle yapmamıştır…

Çar, şu kadarcık bir müdahalede bulunmuştur : Rüten kiliseleriyle, mektep ve manastırlarını hükümet kontrolüne almış; mektep ve manastırlarda ders okutup, ibadet eden genç rahipleri yetiştirecek olan hocaları, Rüten mezhebinin gizli düşmanlarından olmak üzere, kendisi tayin etmiştir.

Bu müdahale kâfi gelmiş, kısa zamanda Rütenlerin milli din ve mezhepleri, sessiz soluksuz çöküvermiştir. (1)

Bir inancı yok etmek istiyorsan, onu kontrol et !

* * *

…1932’den başlayarak Türkiye’de dinî tedrisatın (öğretimin) bulunmayışı ve dini kitapların yayınlanmasına izin verilmemesi, 1947 yılına kadar sürmüş, Milli Şef ve Cumhurbaşkanı İnönü, toplumdan gelen :

“İbadetlerimizi yaptıracak, ölülerimizi gömecek din görevlisi bulamıyoruz” sızlanmaları üzerine, 4. Maddeyi tekrar yürürlüğe koyarak, İmam- Hatip Kursları, İlahiyat Fakültesi açılması ve ilkokullara din derslerinin konulmasını “toplumsal bir ihtiyaç” olarak görüp yerine getirmiştir. (2)

* * *

T.C Dahiliye Vekâleti Matbuat U.M. Sayı:653. Ankara, 17 Mayıs 1943.

Bu yazı, Hz. Muhammed’e dair yapılan bir yayının toplatılması üzerine, yayınevinin müracaatı üzerine verilmiştir.

“Muhterem efendim. Mektubunuzu aldım. Biz her ne şekil suretle olursa olsun memleket dahilinde dini neşriyat yapılarak dini bir atmosfer yaratılmasına ve gençlik için dini bir zihniyet fideliği vücuda getirilmesine taraftar değiliz. Zat-ı âlilerinin herkesçe de müsellüm olan ilim ve faziletine hürmetkârız. Ancak günün bu kabil neşriyata tahammülü olmadığını siz de takdir edersiniz. Matbuat Umum Müdürü Vedat Nedim (Tör).” (3)

* * *

26 Aralık 1949 – The New York Times gazetesi

Türkler, İslâm’ın Öğretilmesine Şimdi İzin Veriyorlar

Ankara Üniversitesi’ndeki Karma İlahiyat Fakültesi, Yeni Hükümetin Politikasını Belirtiyor.

(Ankara, 16 Aralık) Bu sonbaharda Ankara Üniversitesi’nde bir İlahiyat Fakültesi’nin açılması, halkın %98’inin Müslüman olduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin liderlerinin, İslam’a karşı tavırlarındaki değişimin dikkate değer bir işaretidir. Bu denemenin ileriye dönük özelliği, okulun karma (eğitim veriyor) olmasıyla gösterilmiştir.

25 yıl önce, Ortodoks (gelenekçi) Müslüman din adamları, Kemal Atatürk’ün İslâmi geleneklerin nüfuzunu çiğneyen; kadınların örtünmesinin (tercüme notu : peçe?) ve erkeklerin fes giymesinin yasaklanması, hafta tatilinin Cuma gününden Pazar gününe alınması, İslâm şeriatının Batılı kanunlarla değiştirilmesi, en sonunda da Arap âlfabesi yerine Lâtin âlfabesinin getirilmesi şeklindeki batılılaştırıcı reformlarına karşı çıkıyorlardı. Kemâlist rejim bu mücadeleyi; yeni nesillerin, yeni fikirlere tamamen sadık olarak yetiştirilebilmesi için, devlet okulları sisteminden tüm dini eğitimi kaldırarak gerçekleştirdi.

İslâm okulları, veya medreseler, kapatılmıştı ve dervişlerin dini emirleri bastırılmıştı. Fakat ibadetin normal halk (tarafından yapılan) türlerine müsaade edilmişti. Çeyrek yüzyıl sonra, İslâm, takipçilerini kırsal kesimlerde tuttu ve İstanbul’daki büyük camiiler, başlıca dini tatillerin kutlaması boyunca hala kalabalıktı. Nadiren olan bir tutuklama da, bazı yerlerde derviş buyruklarının yasaklanmış olan törenlerinin, gizli olarak hala yapıldığını gösteriyor.

Artık Bir Tehlike Değil

Fakat Hükümet, açık olarak karar verdi ki, İslâm artık cumhuriyetçi rejim için bir tehlike oluşturmuyor. Bir sene önce, padişahlar zamanından kalmış olan eski imamların yerini almak üzere; düzenli dini ibadetleri yerine getirtmeleri için, daha az önemli din adamları olan yeni imamların yetiştirilmesi için okullar açıldı. Bu okullara girmek için, ilkokulu bitirmiş olmak gerekiyor; böylece yeni imamlar, İslâmi gelenek dışındaki çalışmalar için en azından bir temel almış olacaklar.

(hükümetin) İslâm’a karşı olan dostça tutumunun diğer bir işareti ise, dini eğitimin ilkokul ve lise sisteminde seçmeli ders olarak okutulmasına izin verilmesidir.

Türkiye’nin modern üniversite sistemine İslâmi çalışmaların dahil edilmesi, bu ölçülerin çok ötesine geçer. Ankara Üniversitesi Rektörü olan Dr. Hikmet Birand, 31 Ekim’de yeni dönemin açılış nutkunda, -anlamlı bir şekilde Başkan İsmet İnönü’nün huzurunda-, ilahiyat fakültesinin amaçlarını şu sözlerle özetledi :

“ Fakültenin görevi, dini yüksek öğrenime sahip insanlar yetiştirmek, bir dini araştırmalar bilim merkezi olmak, bu münasebetle İslâm’ın ana prensiplerine ışık tutmak ve  tüm yanlış fikirleri ortadan kaldırarak, onun gerçek özünü ortaya koymak. (tercüme notu : bu kısımda “İnşallah” sözü bulunuyor olmalıdır; haber metninde buraya yıldız işareti konulmuş ve sonrasında açıklama olarak “Eğer Allah isterse, görev başarılı şekilde yerine getirilir” notu eklenmiş). Bilimsel gerçekleri reddetmeyen ve onlarla alay etmeyen şekilde oluşturulan bir dindar ruh / tutum; büyük, aydınlatıcı ve derinlemesine bir güç olabilir.

“Lâik-Dindar” Yaklaşım

Dr.Esat Arsebük, fakülte dekanı, (fakültenin) yaklaşımını “lâik-dindar” olarak tanımlıyor. Bu, Türk gençliğine, dinlerini orijinal kaynaklarından öğrenme fırsatını verecek, diyor.

Dört yıllık eğitim için ilk yıl öğrencileri, 15 tanesi bayan olmak üzere toplam 80 öğrenciden oluşuyor. Hepsi lise mezunu ve normal üniversite giriş sınavlarından geçtiler.

Bazı mezunlar, Türkiye’nin başlıca camiilerinde vaiz olarak hizmet verecekler. Bayanların bazıları, dekan tarafından öne sürüldüğü şekilde, bu camilerden daha çok kadınların geliyor olduklarına, vaiz olarak hizmet verebilirler. Bazı erkekler, daha az önemli olan din adamlarına (imamlara) başkanlık edecek müftüler olabilirler.

Birçoğu yine de, bu tip (din adamlığı) görevleri haricinde; İslâmi müze uzmanı, din işlerini ve dini vakıflardan gelen gelirleri yöneten ilgili hükümet dairelerinde memur ve liselerde din öğretmeni olarak görev almaya hazırlanıyorlar. (4)

* * *

“Îlk Diyanet İşleri Reisi olarak da, gerçekte Mason Biraderlerden olan Mehmet Rıfat Börekçi atanmıştır.

Diyanet bugünkü statüsüne, 14 Haziran 1935’te çıkartılan 2800 sayılı kanunla gelmiştir. Aradaki yıllarda temelde değil, bazı kazai konularda yeni yönetmelikler çıkarılarak işlevselliği güçlendirilmiştir.

Günümüzde yaklaşık yüz bin kişilik bir kadrosu vardır ve çok ilginçtir ki, Türkiye’de toplam nüfusun yaklaşık 120’de biri, Diyanet’ten doğrudan veya dolaylı olarak nemalanmaktadır.

Diğer bir anlatımla, toplam nüfus içinde çalışan ve emekli olarak yaklaşık beş yüz bin vatandaş bu kurumdan doğrudan veya dolaylı olarak nemalanmaktadır.” (5)

* * *

Ve artık konuya girebilir; Müslümanların, Yahudileri kutsamasına (!) gelebiliriz.

Aslında ise Yahudilerin, Müslümanları kutsamış olduğu gerçeği, yazı dizimizin sonraki (5.) bölümünde aktarılacaktır.

* * *

Yahudiler ve Son Halife II. Abdülmecid ve Osmanlı Hanedanlığı Mensuplarının Sürgün Hikayesi

Yahudilerin vefası ve…

“SON HALİFE ABDÜLMECİD”

“…Bizim Hilafetmeâblığımız artık kalmadı; bir gece, apar topar, Hanedan’ımızın altı yüz sene hükümdar olduğu bir memleketten kovulduk. Kim derdi ki Fatihlerin, Yavuzların, Kanunîlerin torunları, çamaşırlarını bile alamadan yolcu edilecekler !

…Ölümüzü bile kabul etmeyeceklerdir. Hem baksanıza, hilâfetin değeri, halâ yerimize bir kimse düşünmedikleri ile anlaşılıyor. Belki de Osmanlı Hânedanı’ndan sonra, bu makama oturmaya kimse cesaret edemeyecektir…

4 Mart 1924

“Yol hazırlıkları ancak sabaha karşı tamamlanabildi. Halife Hazretleri’yle oğlu Şehzade Ömer Faruk, kızı Dürrüşehvâr Sultan ve Kadınefendiler, verilen haber üzerine, alt kata indiler. Binek taşında bekleyen ve elini öpen eşime, Efendimiz :

“Sizi de birlikte götüremediğimize esef ederim Kızım; ileride imkân bulunursa ayrıca çağırtırım.” dedi; kendisini son defa selâmlayan yaverini kucakladı, arabasına binmeden önce de ellerini açarak, milletimizin ve memleketimizin selâmeti için dua etti.

Efendimizin maiyetinde Mabeyinci Hüseyin Nakib Turhan Beyle, hususî tabibi Doktor Selâhattin Bey de bulunuyordu. Aile otomobillerinin önünden ve ardından giden arabalar uzun bir kafile teşkil ediyordu. Edirnekapısı’na vardığımız sıralarda gün ağarmaya başlamıştı. Nihayet öğleden sonra Çatalca Demiryolu İstasyonu’na varabildik.

Rumeli Demiryolları Şirketi’nin oradaki amiri, meğer bir Musevi vatandaşımızmış. Efendimizin ve ailesi azasının dinlenmelerine elverişli başka bir yer bulunmadığı için, üst kattaki dairesini böyle habersiz gelen yüksek misafirlerinin istirahatine tahsis etti, çoluk çocuğuyla da îzaz ve yardımlarına Efendimiz tarafından takdirle teşekkür ettiğimiz zaman da :

“Osmanlı Hanedanı, Türkiye Musevilerinin velinimetidir. Atalarımız İspanya’dan sürüldükleri, kendilerini koruyacak bir ülke aradıkları zaman onları yok olmaktan kurtardılar, devletlerinin gölgesinde tekrar can, ırz ve mâl emniyetine, din ve dil hürriyetine kavuşturdular. Onlara, bu kara günlerinde, elimizden gelebildiği kadar hizmet etmek bizim vicdan borcumuzdur.” dedi ve gözlerimizi yaşarttı.

Kafilenin bineceği Simplon Ekspresi ancak geceyarısına doğru Çatalca’ya geldi. Yataklı vagonun kapısında Efendimize, Vali Bey büyükçe bir zarf takdim etti ve iyi yolculuklar diledi. Öbür vagonlardaki yolcular, koridor pencerelerinden başlarını çıkarmış, merakla bizlere bakıyorlardı.

ACELEYLE, TOPTAN SÜRÜLMÜŞTÜK !

5 Mart 1924

Lokanta vagonunda kahvaltıya çağırmak için kapımızı vurup bizleri uyandıran garsondan, trenimizin Bulgaristan’a geçmiş olduğunu öğrendik. Hazırlandık ve efendimizin bizleri çağırtmasını bekledik.

Sabah muayenesi için ilkin D. Selâhattin huzura çağrıldı. Efendilerimizin geceyi rahat geçirdiklerini, dönüşünde öğrendik ve sevindik. Hatır sorma sırası bize gelmişti. Efendimizi, çok şükür, iyi gördük. Vali Bey’in kendisine takdim ettiği zarfı açmamızı istedi. İçinden pasaportlarımızla daha küçük bir zarfa konmuş İngiliz banknotları çıktı. Bütün pasaportlar sade çıkış için verilmişti ve İsviçre Konsolosluğu’nca vizelenmişti. Bu demekti ki; yurtdışına aceleyle, toptan sürülmüştük.

Zarftan çıkan iki bin Sterlin kadar seyahat parası da kafilenin ancak birkaç haftalık masrafını karşılayabilirdi. Trenden İsviçre’nin neresinde ineceğimizi de daha bilmiyorduk. Simplon Ekspresi, bu memleketin güneyinden geçtiği, bu bölge halkı da çoğunlukla Fransızca konuştuğu için Prens Faruk Territet’deki Büyük Alp Oteli’ne yoldan telgraf çekip, yer ayırtmamızı tavsiye etti.

Ankara, Osmanlı Hânedanı’nın ülkeyi on gün içinde terketmesini benimsediği hâlde, İstanbul Valisi Haydar Bey ve polis müdürü Sadeddin Bey, Halife’ye dört saat verdiler ve iç çamaşırlarını bile başkalarına toplattırarak, sınır dışına koydular !

Halife; TBMM’den çıkan karara inanmadı. Ankara’ya tekrar sorulmasını ısrar ettiğinde. Vali Haydar Bey ve Polis Müdürü, yalan söylemek zorunda kaldılar (!). Dolmabahçe Sarayı’nın etrafı kuşatılıp, içeri girildiğinde, telefon ve telgraf hatları kesilmişti. Dışarı ile, dolayısıyla Ankara’yla görüşme imkânı yoktu. Saray Telgrafhanesi’ne oturan Vali ve Polis müdürü, kendilerini TBMM Reisi yerine koyup, yeni bir telgraf kaleme aldılar ve bunu gerçekmiş gibi Halife’ye okudular.

…Halife ve yanındakilerin masraflarını karşılamak üzere 20 bin Sterlin verilmesi, TBMM’ce benimsenmişti. Bu para on taksitte ödenecekti. İlk taksit olan 2000 Sterlin, pasaportlarla birlikte büyük bir zarfa konulmuş ve İstanbul Valisi’ne teslim edilmişti. Halife, Çatalca’da trene bindirilince, paket de verildi. Tren Bulgaristan toprakları üzerinde yol alırken, tarihler 5 Mart 1924’ü gösteriyordu.

Zarf açıldı ve içinden pasaportlarla, para çıktı. Pasaportlar çıkış için vize edilmişti.

Geri kalan 18 bin Sterlin, dokuz taksitte ödenecekti; ama ödenmedi ! (6)

* * *

Bu noktada, bir “halk meclisi”nin sözünün ve kararının yerine gelmemiş olmasının ne anlama geldiğine ve nasıl olabildiğine, konumuz olmadığı için girmiyoruz.

www.canmehmet.com

Devam edecek…

– Fransızlardan daha fazla laik olmak nedir ?

Resim: Tarafımızca hazırlanmıştır.

Kaynaklar :

(1) Liberte Civile. Jules Simon. s.325.

(2) Mustafa Kemal Paşa’dan, Kamal Atatürk’e Gizli – Açık Planları ve Tutan – Tutmayan İnkılapları. Süleyman Kocabaş. İstanbul, 2013s.101.

(3) Din ve Laiklik. Ord.Prof.Dr Ali Fuad Başgil.

(4) 26 Aralık 1949 tarihli The New York Times gazetesindeki ilgili kaynak bağlantısı : http://query.nytimes.com/mem/archive-free/pdf?res=9804E6DC1F3BE23BBC4E51DFB4678382659EDE&legacy=true

(5) Devlet ve Kimlik. Aytunç Altındal. s.94 , 1.Paragraf. (Nisan 2010, 1.Baskı).

(6) Son Halife Abdülmecid. O.Gazi Aşiroğlu. (Ocak 2011, İstanbul).

Cumhuriyet ve Din : Bir Kızı Köyünden Alabilirsin Fakat, Köyü Kızın İçinden Alamazsın (3)

Bilmemek tehlikeli değildir. Bilmediğini bilmemektir, tehlikeli olan.

 

Batı Uygarlığı, Bilim ve Teknoloji’de ilerlemesine, maddesel gelişme sağlamasına rağmen, neden insanlığa mutluluk getirememiştir ?

Alkol, Yıkıcı Silahlar, Çevre ve Hayvan Sevgisi… Daha Doğrusu, Çelişkisi (!)

– Tüm tıbbi ve bilimsel araştırmalar, “Birey ve Toplum için” alkolün zararlı etkilerinin olduğunu kanıtlamamış mıdır ? Peki bu neden önlenmez ve bu konuda tedbir alınmaz, üstelik de (tüketimi) teşvik edilir ?

– Batı Uygarlığı, (devlet) bütçesinin çoğunu kimyasal ve nükleer silah üretimine ayırmakta değil midir ? Dünya savaşlarında kaybedilen insan ve çevreye verilen zarar, batılı düşünürlerce nasıl açıklanmaktadır ? Japonların kafasında patlayan (!) iki atom bombası da buna dahil.

– Batılı Toplumlar, (bir taraftan) hayvanlar için merhametli olduklarını iddia ederken; diğer taraftan sömürmek üzere, kırk oyunla işgal ettikleri yoksul ülkelerin insanlarını yurtlarından sürerek, onların açık denizlerde, sınırlarda, insana yakışmayan şartlarda ölmelerine izin vermektedir ? Bosna-Hersek, Afganistan, Libya, Irak, Suriye ve Afrika ülkelerindeki katliamların izahı nedir ? Bir Suriyelinin, Iraklının, Afrikalının, bir kedi-köpek kadar değeri yok mudur?

– Ahlaki düşkünlük (ahlaki sapıklık) ne adına teşvik edilmekte, özendirilmektedir ? Bunların teşviki ile ortaya çıkan hastalıklar, birilerine kazanç mı sağlamaktadır ? İnsanın yozlaşmasının, bugün ve yarın kime bir yararı olacaktır / olması beklenmektedir ?

– Gelişmiş Batılı ülkelerin üretim ve ihtiyaç fazlası gıda ürünlerinin fiyatlarının düşmemesi adına kutuplarda depolanması veya okyanuslara atılması, ekonomik gerekçelerle açıklanırken, insani gerekçeler neden görmezlikten gelinmektedir ?

– Batılı ülkelerde akıl hastahanelerinin ve düşkünler evlerinin arttığı doğru mudur ?

– Batı ülkelerinde “aile”nin, “yuva” özelliğini (samimiyetini) kaybetmesinden dolayı, evliliklerin ve (böylelikle) giderek de nüfus azalması ile Batılı toplumlar, (kendi yaktıkları) ateşlerine kendilerini atarak, kendilerini yok mu etmektedirler ?

– Batı Uygarlığı maddeye baş köşeyi, insana ise ateşi mi münasip görmüştür ?

www.canmehmet.com

Devam edecek…

– Batı Medeniyeti, İslam Medeniyetinden neden tam olarak yararlanamadı ?

Yararlanılan Kaynak : https://www.quora.com/What-are-the-major-differences-between-the-world-views-of-Eastern-and-Western-Civilizations           http://hassanelagouz.blogspot.com/

Cumhuriyet Yönetimi; İnsanlık İçin En İleri Medeniyeti Kurmuş Olan İslâm, Şüphesiz Kaldığı Yerden Devam Edecektir (2)

Bilmemek tehlikeli değildir. Bilmediğini bilmemektir, tehlikeli olan.

 

“Tüm insanların mutlu olması için çözümünüz nedir ?” sorusuna, cevabınız ne olacaktır ? Bilinmelidir ki, insanı her değerin merkezine almadıkça, hiç kimsenin kalıcı bir huzura sahip olması mümkün değildir.

Bu noktada bir soru daha sorulmalıdır :

“Alemlerin Rabbi, Kur’an’ı (İslam’ı) neden gönderdi ? ”

İslam’da ilk (vahiy) emir, “ OKU / DÜŞÜN !” dür.

Hz. Muhammed’e (sav), “ilâhi tebliğdeki görevinin, eğitim-öğretimden ibaret olduğunu” bildirir.

“Kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle Allah, mü’minlere büyük bir lütufta bulunmuştur.” (1)

Hz. Peygamber (sav) “Allah, beni bir muallim (öğretmen) olarak göndermiş bulunuyor.” (2) ifadesini,

(savaş sonrasında) 10 Müslümana okuma yazma öğreten esirler, azat edileceklerdir !” emri, daha anlamlı kılmakta değil midir ?

Hz. Ali neden, “Bana bir harf öğretenin, kırk yıl kölesi olurum !” ifadesine ihtiyaç duymuştur ?

İlim ve Alimlerin yerini bu kadar yükseğe çıkartan, Kur’an ve Hadisler değil midir ?

“Alimler ve ilimle uğraşanlar, Hz. Peygamber’in (sav) Halifeleridir.”

“Alimler, dünyada Peygamberlerin halifeleridir, ahirette ise şehitlerdendir.”

“Alimler yeryüzünün kandilleri, Peygamberlerin halifeleri, benim ve diğer Peygamberlerin varisleridir.”

“Kıyamet gününde alimlerin mürekkebi ile şehitlerin kanı tartılır, âlimlerin mürekkebi şehitlerin kanından ağır gelir.”

“Alimlere tabi olun ! Çünkü onlar, dünya ve ahiretin ışıklarıdır.”

“Alimler, kurtuluş yolunu gösteren birer rehber ve kılavuzdur.”

“Alime hürmet eden, bana hürmet etmiş; onu ziyaret eden, beni ziyaret etmiş olur.”

“Ya alim, ya öğrenci, ya dinleyici veya bunları seven olun. Yoksa helâk olursunuz.”

“Alimler olmasaydı, insanlar helâk olurdu.”

“Bilmediklerinizi salih (alim)lerden sorup öğrenin !”

“Salih alim ile nebi (peygamber) arasında bir derece fark vardır. O da, nebilik makamıdır.”

“Alimlerin ihtilâfları, farklı içtihatları rahmettir.”

“Alim olmayan veya ilim öğrenmeye çalışmayan bizden değildir.”

“Alim ile beraber olun, diz dize oturun. Çünkü Allahü Teâlâ, yağmurla ölü toprağı dirilttiği gibi, ölü kalbleri de ilim nuru ile diriltir.”

“Allahü Teâlâ, sizden ilmi almak için, ilmi ile amil olan âlimleri kaldırır. Cahiller kalır. Dinden sual edenlere, kendi akılları ile cevap verip, insanları doğru yoldan ayırırlar.”

“Bir alim ölünce, İslâm’da bir gedik açılmış olur ve kıyamete kadar kapanmaz.”

“Bir alimin ölmesi, bir şehir halkının ölümünden daha büyük ziyandır.”

“Ahir zamanda alimler ölür, cahiller din adamı yerine geçirilir. Onlar da bilmeden yanlış fetva verir, kendisi sapar, başkalarını da saptırır.”

Alimin sohbetinde bulunmak, bin rekât nafile namazdan üstündür. (3)

İslâm : İlme, Bilgine, Barışa, Kardeşliğe, Merhamete, Paylaşmaya ve İnsan Haklarına bu kadar büyük saygıyı; inananlarına, iyiliği emredip, kötülükten men etmeye davet etmesine rağmen, bugün olması gereken yerde neden değildir ?

Tarihçilere göre bugüne kadar 16 büyük uygarlık yaşanmıştır. Bugün varlığını sürdüren iki uygarlık vardır. Batı ve İslâm Medeniyeti.

Bunlardan Batı Medeniyeti, Batılı ilim insanlarına göre kastedilen manâdaki varlığını, İslâm Medeniyeti’ne borçludur. Bu iddia, yazı diziminiz (ilk) bölümünde delillendirilmiş ve sonraki bölümlerinde de delillendirilecektir.

İslâm Medeniyeti, yaklaşık 1000 yıllık süreçte ilim üretilmesinde belirleyici olmuş, bunun beşyüz yılında, insanlığa hediye ettiği buluşları ve getirdiği yaşam şekli ile tarihteki en büyük devrimleri gerçekleştirmiştir.

İlme ve tarihe meraklı olanlar, Alman Martin Luther, İtalyan Filozof Tommaso Campanella, İskoç Adam Smith,  Alman Karl Marks’ın, gerek din ve gerekse insanın yaşamı (üretimi-tüketimi-emeği) üzerine çalışmalarını bilirler. Bunların düşüncelerinin oluşmasında, İslâm’dan esintiler olduğu bilinmektedir.

İslâm ve Adalet

“Şüphesiz ki, Allah insanlar arasında adaleti ikâme etmek için Rasulleri göndermiş, kitaplar indirmiştir. O adalet ki, semalar ve yeryüzü onun üzerine kurulmuştur.  Hakkın izleri ortaya çıktığı ve hangi yolla olursa olsun adalet ikâme edildiği zaman, Allah’ın şeriatı, rızası ve emri tamamlanmış olur.

Allah, adaletin yolunu, delilini ve emaresini tek şekle hasretmemiştir. Ve onun dışındaki daha açık, daha delile dayalı ve daha güçlü yolları yok etmemiştir. Aksine bu hususta bir çerçeve belirleyerek hakk ve adaleti ikame etmenin yolunun, insanlar arasında adaleti gerçekleştirmek olduğunu belirtmiştir.” (4)

İslâm, İnsan Hakları ve Hürriyeti

“İnsanları dövmeyin, sonra zelil kılarsınız; mahrum bırakmayın, sonra isyan ettirirsiniz… Annelerinin hür olarak doğurduğu insanları ne zamandan beri köleleştirdiniz ? ” (5)

“Her canlının yaşamı ve hürriyeti değerlidir. Bu değeri ne inancı, ne cinsiyeti, ne rengi, ne sahip oldukları ne de kariyeri belirlemelidir. Bunlar doğumu ile birlikte onun hakkıdır. Bu doğrultuda, tüm canlılara yapılan haksızlık tepki görmelidir. Tepkimiz, bizden olmalarından, bizim gibi düşünmelerinden  kaynaklanmamalıdır.

İslâm, “hürriyeti” insan hayatının anlamını gerçekleştiren şey olarak görmektedir. Onda gerçek hayat vardır. Onu yitirmesi ise ölümdür. Bireysel, grupsal ve toplumsal anlamda insan hürriyeti –yalnızca “hukuk” değil- insanın insanlığının gerçekleşmesi için zorunlu olan en önemli “gereklilikler”den birisidir.” (6)

“İslâm’ın, ortaya çıktığı toplumdaki köleleri tedricen (kademeli) özgürlüğe kavuşturmaya verdiği önemi düşünenler, bu özgürlüğe kavuşturmanın yarattığı “diriltici atılım”ı anlarlar. Öyle ki, kölelerin özgürlüğe kavuşturulması, (insanı) Allah’a yaklaştıran bir ibadet ve Müslümanlardan, günah işleyenlerin günahına kefaret olmaktan başka, İslâm devletinin genel gelirlerinin sarfedildiği belirli alanlardan biridir.

İslam; Zenci, Rum, Fars… gibi çeşitli uluslardan kölelerin bulunduğu bir toplumda ortaya çıktı. Daha da önemlisi bu toplumda “kölelik nehri”, çok çeşitli kaynak ve kollardan beslenmekteydi. Bu kaynakların ürettiği köleler, bu nehrin sürekli coşmasını temin etmekteydi.

İslam geldiğinde bu “kölelik düzeni”ni tedricen (kademeli) ortadan kaldırmayı güvence altına alan “Devrimci-mümkün” (uygun) bir tavır almıştı.

Bitmek tükenmek bilmeyen kabile savaşları, köleleştirmenin kaynaklarından biriydi. Kabile ve fert, ikinci kaynaktı. Borçlanmaya yol açan yaygın fakirlik de üçüncü bir kaynaktı. Borçlu, borcunu ödemekten aciz kalınca, köleleştiriliyordu.

Tefecilerin kat kat aldıkları faiz, bu fakir toplumdaki sosyal adalet dengesini tamamen bozuyordu. Faiz, kimileyin “kölelik nehri”ne düşmeye yol açan yoksulluğu daha da şiddetlendiren bir etkendi. Kölelerin içinde bulundukları sıkıntılı durum ise gerçekten korkunç ve çirkindi.

İslâm’ın şiddetle faizi yasaklamasının arkasında bu vardır. Faiz, kölelik için en büyük tuzaktır.

İslâm geldiğinde, bu “vakıa”ya, “mümkün-devrimci” icraatlarla karşı durdu. Hemen “kölelik nehrini” yeni kölelerle besleyen kaynak ve kolları kapattı. Bunlardan, yasal savaş dışında bir yol kalmadı.

Hatta savaş köle ve esirlerinin özgürlüğe kavuşturulması için fidye sistemi getirildi. Sonra hedefi genişleterek, azad etme ve hürriyetine kavuşturma usulüyle “kölelik nehri”ni kurutma yoluna gitti.

İslâm, köle azad etmeyi Allah’a yaklaştıran bir ibadet saymış ve “Kim bir köle azad ederse, Allah azad ettiği kölenin her bir azasına karşılık onun bir azasını cehennemden azad eder” demek suretiyle, müslümanları köle azad etmeye özendirmiştir. Sık vaki olan birçok küçük günahın kefareti, bir köleyi kölelik boyunduruğundan kurtarmaktır. Köleler İslam’a sarılmakta yarışıyorlardı. Bu durum müşrik önderlerin onlara işkence yapmalarına yol açıyordu. Bu yüzden İslam, köleleri hürriyete kavuşturmayı teşri (yasa) kılmış, zekâtların ve genel hazinenin daimi harcama yerlerinden biri yapmıştır.

“Sadakalar, Allah’dan bir farz olarak ancak fakirlere, düşkünlere onlar üzerinde çalışan memurlara, kalbleri (İslâm’a) ısındırılacak olanlara, kölelik altında bulunanlara, borçlulara, Allah yoluna ve yolcuya aittir. Allah bilendir, hikmet sahibidir.” (7)

Bu, Allah’ın Kur’an-ı Kerim’de farz kıldığı bir vecibedir. Aynı şekilde anlaşmalı kölelere borçlarını kapatabilmeleri için yardım etmek de, ayette geçen “borçlular” hükmünün kapsamına girmektedir.

Bu toplumsal dayanışma, bütün insanları kölelik çukuruna düşmekten koruyan müşfik bir koruma setidir.

Hatta Kur’an-ı Kerim bir adım daha ileriye giderek, Müslümanlara “gerçek iyiliğin” duada ve namazda doğuya ya da batıya yönelmekte olmayıp, daha başka iş ve çalışmalarda olduğunu bildirmiştir.

Bunlar arasında, köleleri efendilerinden satın alarak hürriyetlerine kavuşturmayı da saymıştır.

“Yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz iyilik değildir. Asıl iyilik, O (kimsenin iyiliği) dir ki; Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara ve peygamberlere inanmak, Allah rızası için yakınlara, yetimlere, yolda kalmışlara, dilencilere ve boyunduruk altında bulunan (köle ve esir)lere mal vermek; namazı kılmak, zekatı vermektir..” (8)

“Kadınlarına zihar edip sonra söylediklerinden dönenler, karılarıyla temas etmeden önce bir köleyi hürriyete kavuştursunlar. Size öğütlenen budur. Allah yaptıklarınızı haber almaktadır.” (9)

“Ona iki tepe (iki hedef: hayır ve şer yolunu) gösterdik. Fakat o, sarp yokuşu geçemedi. Sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bileceksin ? Bir boynu (kölelik zincirinden) çözmektir. “ (10)

İslâm kölelere birçok haklar tanımış, güçlerinin yetmeyeceği yükümlülükleri sırtlarından almıştır. Hatta neredeyse efendileriyle tamamen eşit hale getirmiştir. Artık bu durumda İslâmi bir ibadet olarak kölelerin azad edilmesi, hatırı sayılır bir maddi ziyan olmaktan çıkmıştır.

Allah Rasülü (sav) şöyle buyuruyor : Kölenin yemesi ve giyinmesi sahibine aittir. Onları güçlerinin yetmediği işlerle yükümlü tutmayınız” (11)

“Sizden biriniz kölem, cariyem demesin. Oğlum, kızım desin.” (12)

İslâm ve Demokrasi

Yunan kökenli bir kelime olan Demokrasi’nin; halk ve iktidar kelimelerinin birleşmesinden meydana geldiği bilinir.

Demokrasi : “Halkın kendi kendisini yönetmesi ve görüşlerini özgürce söyleyebilmesi”dir.

İslâm devleti, İslâm toplumu ve Müslüman ailede geçerli olan islâmi yönetim felsefesinin, “şûra”(görüş ve bilgi alışverişi) olduğu konusunda neredeyse tüm bilginler ittifak etmişlerdir.

Yani bu “otorite”nin alanı neresi olursa olsun; ister devlet, ister toplum, isterse aile olsun, “İslâmi otorite”nin kaynağı şûradır.

İslâm, “şûrâ”yı insan haklarından bir hak saymakla yetinmemiştir. Diğer medeniyetlerin yalnızca hak saydığı öteki şeylerde olduğu gibi, şûrayı da yönetici-yönetilen tüm ümmet üzerinde; devlet, toplum, aile ve insan hayatının tüm cephelerinde “zorunlu bir şeri fariza” (bağlayıcı) kılmıştır.

Kur’an, şûradan yönetim, siyaset ve dünyevi uygarlık işlerinde Rasulullah (sav)’in uyması gereken bir (bağlayıcı) fariza olarak söz etmektedir… Hatta peygamber için dahi

Yüce Allah, elçisine hitaben şöyle buyuruyor :

“Allah’ın rahmetinden dolayı, ey Muhammed, sen onlara karşı yumuşak davrandın.  Eğer kaba ve katı kalbli olsaydın, şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi. Onları affet, onlara mağfiret dile.  İş hakkında onlara danış, fakat karar verdin mi, Allah’a güven, doğrusu Allah güvenenleri sever”. (13)

Allah’ın elçisine vahyi olan Kur’an-ı Kerim’de,  zorunlu bir şer’i fariza olan şûrayı iyi anlayan seleflerimiz (öncülerimiz), bu ayetin tefsirinde şunları kaydediyorlardı :

“Şûrâ, şeriatın kaidelerinden ve ahkâmın (hükümlerin) en büyüklerindendir.

İlim ve din ehliyle istişare (danışmayanların) etmeyenin azli vaciptir. Bu, hakkında hilâf bulunmayan şeylerdendir!..” (14)

Kur’an’ı Kerim, müslüman toplumda şûraya bu kadar geniş yer verdiğine; onu hem küçük ailenin, hem de teba’nın ve devletin idare felsefesi yaptığına göre, müslümanların temayüz ettikleri sıfatlar arasında (şûrâ etmeyi / bilgi alışverişini) saydığını görmemizde de bir gariplik yoktur !

“Size verilen şeyler, dünya hayatının geçimidir. Allah’ın yanında bulunanlar ise, daha hayırlı ve daha süreklidir. (Fakat bu mükâfat) şu kimseler içindir ki, inanıp Rabblerine dayanırlar. Büyük günahlardan ve çirkin işlerden kaçınırlar; kızdıkları zaman onlar, affederler. Rabblerinin çağrısına gelirler, namazı kılarlar, işleri, aralarında istişare iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan harcarlar. Bir zulüm ve saldırıya uğradıkları zaman kendilerini savunurlar.” (15)

Bu ayetler Müslümanların sıfatlarını saymaktadır. Bu sıfatlardan biri de “İşleri(n) aralarında şürâ ile” olması, bir ferdin veya grubun insanları hesaba katmaksızın, görüşüyle baskı yapma hakkının olmamasıdır.

Kur’an-ı Kerim bir çok yerde “şûrâ” terimini açıkça kullanarak, İslâm ümmetinin siyasetinin, yönetiminin ve her işinin şûrâ ile olmasının gerektiğini vurgulamıştır. (16)

Avrupa İSLÂM’dan neden korkuyor veya onu inkâr ediyor (görmezden geliyor) ?

Rahip Lelong’un “İslâm ve Batı” isimli eserinde :

Bilgisizlik yüzünden korku doğuyor, İslâm’dan ürkülüyor. Avrupa ve Amerika’da İslâm’ın zenginlikleri yeterince bilinmiyor (17) demektedir.

Devam edecek…

-Batı Medeniyeti neden insanlara refah ve huzur getiremedi ?

www.canmehmet.com

Yararlanılan eserler ve etkinlikler :

a) “İslam ve İnsan Hakları”, Haklar Değil Gereklilikler, Dr. Muhammed UMARA (Yazı içeriğinde anlatılanların kaynakları, diğer yazı dizilerimizin bölümlerde bulunmaktadır, bkz.b)

b) İngiliz Cambridge Üniversitesi’nde 19-23 Temmuz 1976’da İslam Medeniyeti konulu bir Kolokyum düzenlenir. Akabinde de konuşmacıların tebliğleri Unesco tarafından bir kitap haline getirilir. Alıntıların bir kısmı bu etkinliğe aittir. Bu konuda kaynaklar ve geniş bilgi için bakınız: http://www.canmehmet.com/islam-sehri-heyhat-islami-ve-islam-medeniyetini-cambridgeden-mi-ogrenecektik-1.html

(1) Âl-i İmrân Sûresi, 164.

(2) İbn Hanbel, III, 328; İbn Mâce, I, 17

(3) http://www.ilahi.org/modules.php?name=Forums&file=viewtopic&t=24784; Hadis ve aktarıcılar sırası ile; (Suyûti, el Câmiu’s Sağir, nr 10026; İbn Abdilberr, Câmiu Beyâni’l- İlm, nr. 139.;Ebu Nuaym;Deylemi; İbni Adiy; İ. Neccar;İ. Rafii; Beyheki; Hatib ; İ. Maverdi; Taberani ; R. Nasıhin ; Beyheki ; Deylemi; Taberani ; Buhari ; İ. Süyuti; Taberani ; Buhari ; İ. Gazali)

(4) İbn-i Kayyım, İlâm’ul-Mevkiayn’, c. 4, sh. 373, Beyrut 1973 baskısı.

(5) Ömer b. Hattab (r.a.)

(6) “İslam ve İnsan Hakları”, Haklar Değil Gereklilikler, Dr. Muhammed Umara.

(7) Tevbe; 60.

(8) Bakara; 177.

(9) Mücadele; 3.

(10) Beled; 10-13.

(11) Müslim, İbni Hanbel, Muvatta.

(12) Bahari, Müslim, Ebu Davud, İbni Hanbel.

(13) Âl-i Imrân; 159.

(14) Kurtubî el-Camiu’l ahkamu’l Kur’an c.4, s.249.

(15) Şûrâ; 36-39.

(16) “İslam ve İnsan Hakları”, Haklar Değil Gereklilikler, Dr. Muhammed Umara.

(17) http://www.sizinti.com.tr/konular/ayrinti/avrupa-islmdan-neden-korkuyor-ekim-1989.html

Cumhuriyet Yönetimi, Dini Yasaklamanın Sonucunu Öngöremedi mi ? Öngördü de.. (1)

 

 

Acı olan şey, dünyanın en ileri medeniyetini kurmuş olan İslâm’ın, inananlarınca (bilinmediği için)  eleştirilmesi; daha acı olanı ise, inananlarının İslâm’ı öğre(ne)memiş ve hiç yaşa(ya)mamış olmalarıdır.

Bu yazı dizisine, Aliya İzzet Begoviç’ten (*) bir alıntı ile başlayacak ve ilerleyen bölümlerde, nerede ise “ne İslâm’ı ve ne de Müslümanlığı hiç öğrenememiş olduğumuz gerçeği” ile yüzleşeceğiz.

(–Aliya İzzet Begoviç’ten yapılan alıntının başlangıcı–)

“Halife Harun er-Reşid’ in yaşadığı zamanda şehir (Bağdat), 500 yıldan biraz fazla eski idi ve dünya kültür ve zenginliğin merkeziydi. Bazı tespitlere göre XI. (11.) asırdaki nüfusu, iki milyondan fazla idi ve kuşkusuz, zamanında dünyanın en büyük şehriydi. İslâm geleneğinin büyük halifesi olan Harun er-Reşid’den bahsederken, J. Rissler şöyle yazmaktadır :

‘Onun büyüklüğü, yetenek ve ruh sahibi insanları adeta mıknatıs gibi başkente doğru çekmekteydi. Böylece o etrafında, alışık olunmayan ve şair, hukukçu, hekim, dil bilimcisi, musiki erbabı ve sanatçılardan oluşan bir meclis toplamıştı. Harun er-Reşid’in sarayında olduğu gibi öylesine kaliteli aydınlarının toplandığı başka bir yere tarih tanıklık edememektedir. O, ince kültür ve hoşgörünün zamanıydı. Halife Me’mun zamanında (Harun er-Reşid’in halefi) İslâm devleti topraklarında 11.000 Hıristiyan kilisesi, yüzlerce sinagog ve zoroastra (ateşe tapanların tapınakları) mevcuttu.

1065 yılında Bağdat’ta kurulan Nizamiye Üniversitesi, bütün büyük İslâm şehirlerindeki yüksek okullara numune olmuştur. Burada Kur’an-ı Kerim, Hadis, hukuk, Şafii mezhebinin özel hukuku, filoloji, edebiyat, coğrafya, tarih, etnografya,  Arkeoloji, astronomi, matematik, kimya, musiki ve geometri okutuluyordu. Kısa bir süre sonra yine Bağdat’ta, Mustansiriyye ismi ile meşhur olan ve hukuk, pozitif bilimler, edebiyat ve sanatı okutan evrensel İslami bir merkez kuruldu. O, uluslararası genel kültürü bakımından önemi olan, daha sonra batının da Paris Üniversitesi’nde dört Hıristiyan milleti birleştirerek taklit edeceği gerçek bir organizasyondu. İlkokul ve ikinci dereceli okullarda (medreselerde) eğitim ücretsizdi.

Bazıları Mekke, Kahire, Bağdat veya Şam’ın yolunu tutup, bu şehirlerdeki büyük alimleri dinlemek için gidiyorlardı. Yolculuk esnasında her yerde ücretsiz kalacak yer, yemek ve ders bulabiliyorlardı. Tek kelimeyle Xl. (11.) Asırdan XII. (12.) asra kadar, o zamana kadar görülmemiş bir şeyi görüyoruz : Kitaba karşı her tarafta ölçülemez bir arzu, alimlerin hitabetiyle çınlayan binlerce cami, şiir ve felsefe tartışmaların yapıldığı binlerce emir (yönetici) sarayı, ilim peşinde olan coğrafyacı, tarihçi ve ilahiyatçının dolu olduğu yollar. Bu, İslâm tarihinin en önemli entelektüel devresidir’. (J .Rissler)

Beş yüzyıl zarfında, 700 ile 1200 yılları arasında İslâm, medeniyetinin üstünlüğü sayesinde dünyaya hakim olmuştu. ‘Marakeş’te Halife En-Nasır, İbn-ı Rüşd (Averroes) ile Aristo ve Platon hakkında tartışırken, o sıralarda batıdaki aristokrat kesimi, okuma yazma bilmemekle övünüyordu’.

Emevi sultanı mütefekkir Hakim, 400.000 ciltlik kütüphaneye sahip idi ve 400 yıl sonra ‘Bilgin’ lakaplı Fransız kralı V. Şarl, ancak bin adetten az fazla bir kitap sayısıyla övünebildi. 891 yılında Yakubi, Bağdat’ta 100’den fazla kütüphane saymaktadır. ‘Bu devirde edebiyat ve sanata yardım etmeyecek birinin zengin olması düşünülemezdi’. (Rissler).

Irak’ın küçük bir kasabası olan Nadife’de bulunan kütüphanenin içinde 40.000 cilt kitap, Hama’lı kürd prensi Ebu’l-Fida’nın şahsi kütüphanesinde 70.000 cilt, Güney Arabistan’da olan Resuli Emir El-Muayyed’in kütüphanesinde 100.000 cilt, Maraga’da 400.000 cilt kitap bulunuyordu ve Rey’de bulunan kitapların tasnif edilmesi için 10 büyük katalog gerekiyordu. Fakat en kapsamlı kütüphane, 6.500 cilt matematik ve 1.800 cilt felsefeden olmak üzere toplam 1.600.000 cilt kitaba sahip olan Kahire’deki El- Aziz’in kütüphanesidir. Buhara’da bulunan kütüphaneye gelince, meşhur İbn-i Sina burada ‘dünyanın hiçbir yerinde bulunmayan’ kitaplar gördüğünü söyler.

İslâm İspanyası(nın) büyük hükümdarı olan I. Abdurrahman hakkında(ki) görüşünü ifade eden Rissler, onun batı hilafetinde bulunan çeşitli etnik grupları (Araplar, Berberler, Numidyalılar, İspanyollar) manevi birlik içinde birleştirmeye çalıştığını söyler ve şöyle devam eder: ‘Bu hedef, sonraki birkaç asırda İspanya’yı medeniyetin zirvesine taşıyacak hareketin temeli idi. 788. yılında, I. Abdurrahman vefat ettiğinde, Müslüman-İspanyol şiir, sanat ve tekniği göz alıcı parlaklığıyla batıyı aydınlatmaya başlamıştı’.

Hollandalı bilim adamı Dozy, Avrupa’da okur-yazarlık sadece kilisenin sayılı adamlarının tekelinde iken, İslami dönem Endülüs’ünde yaşayan nüfusun hemen hemen tamamının okuma yazma bildiğini ifade eder.

‘Bu parlak kültürün çekiciliğinden etkilenen bütün Hıristiyan Avrupa’dan çok sayıda gönül adamı ve başkaları Kurtuba, Toledo ve Sevilla’daki İslam Üniversiteleri’nin derslerine katılmak üzere akın ediyordu’ (Dozy).

Ziraat her yerde yüksek seviyede ve bilimin güçlü etkisinde bulunmaktaydı. Bu konuda daha fazla söyleme imkanımız olmadığından, elimizde bulunan bilgilere dayanarak bazı tespitlerle yetineceğiz. ‘İslam Devleti’nin her vilayetinde sulama sisteminden sorumlu devlet memuru bulunmaktaydı’.

XI. (11.) asırda Sevilla’da ortaya çıkan tartışma, 50’den fazla meyvenin üretiminin nasıl yapıldığını, bazı bitki hastalıklarının tedavisi ile alakalı olarak bazı yöntemlerini açıklamaktadır. İran’da ipek kozasının üretimi, gerçek bilim seviyesine yükseltilmişti. Buna bağlı olarak İran, hemen hemen bir asır boyunca Avrupa’nın ipek ihtiyacını karşılamaktaydı. İdrisi, eczacılık bilimi bakımından önemli olan 360 bitkiyi tarif etmiş, Sevilla’lı Ebu Abbas ise kendini deniz altındaki florayı araştırmaya vermişti [lakabı En-Nebati idi].

1190 yılında yine Sevilla’lı olan İbn-i el-Avvan; bitki, meyve, gübre çeşitlerini açıklayan ‘Kitabu’l- Pellah’ (Çiftçinin Kitabı)’ı yayınlayarak meşhur oldu. Bu ziraat uzmanı, ziraat bilimi hakkında ortaçağın büyük öğretmeni sayılabilir. Bugünkü ziraatın olağanüstü gelişmiş olması, İspanya’nın Arap medeniyetine borçlu olduğu kalıcı faydalarından bir tanesidir. Bunu ifade eden Rissler, sonuç olarak şunları söyler :

‘Nimet ve bolluk; Nil, Dicle ve Fırat vadilerinde, İran ve Suriye yaylarında büyük şehirlerin atölyelerinde ve limanlarında hakim idi’.

Temizlik ve tıp muazzam ilerleme gösterdi. Onların gelişmesi bizim için son derece önemlidir. Çünkü şüphesiz bu durum, İslam’ın emirleri ile doğrudan alakalıdır. Temizlik ve tıp hakkında söylenen hadislerin sayısı 300’den fazladır ve ‘Allah Resulü’nün Tıbbı’ adında özel bir mecmuada toplanmıştır. Bunun sonucu olarak İslam’ın ulaştığı her yerde su yolları, hamam ve hastanelere yönelik özel bir ilgi görmekteyiz. Bu devlet idaresinin kamu görevi idi. 850. yılında İslam devleti’nde 34 büyük hastane mevcuttu. Onlardan birinin tarifinde [Şam’daki ‘Bimaristan’], onun, devletin cömert desteği ile faaliyet gösterdiğini, iyi donanıma sahip olduğunu, zengin olsun fakir olsun bütün vatandaşlara kapılarının açık olduğunu ve 24 hekime sahip olduğunu görüyoruz.

Meşhur tıp tarihçisi Neugebauer diyor ki : ‘Ortaçağ seyyahlarının hepsi -ki çok sayıdadırlar- doğudaki hastane kurumlarıyla alakalı olan imrendirici düşüncelerinde hemfikirdirler. Hastane organizasyonu, İslâm kültürünün en güzel icadıdır‘.

Saraybosna, su şebekesine Viyana’dan 378, Londra’dan ise 148 yıl evvel kavuştu !

Yaygın bir uygulama olarak, halka açık hamamlar İslam’ın özelliğidir ve en fakir de olsa her evde bir banyonun [veya o maksada yönelik ayrılan bir bölüm] bulundurulmasıyla, sistematik şahsi temizlik hadisesi rutin bir şeydi. Kıyaslamak için, XX. (20.) asrın ikinci yarısında ‘sokaklarında pislik, çöp, ucuz alkol kokusu ve fuhşun hakim olduğu’ New York mahallesi olan Harlem’i örnek olarak almak zorunda değiliz, Paris’i alalım. 1965 yılında yayınlanan İtalyan gazetesi “Corriere della Sera”nın bir haberini nakletmekle zorlanıyorum, çünkü neredeyse inanılmaz bir şeydir : ‘Paris’teki evlerin %66’sı ve eğer sadece şehir merkezi hakkında konuşacak olursak, o zaman evlerin tam tamına %80’inin banyosu yoktur.

Paris nüfusunun %10’u, Voltaire’nin ‘bütün Parislilerin su şebekesine kavuşmalı’ dileğinin gerçekleşmesini beklemektedir’.

773. yılında El-Mansur, milattan evvel 425. yılında Sanskritçe olarak yazılmış olan astronomi ile alakalı bazı metinlerin tercümesini istemiştir. Muhtemelen İbrahim ez-Zerkali’nin eseri olan ve gezegenlerin hareketleri ile alakalı olan meşhur Toledo tabloları, uzun zaman boyunca Avrupa astronomisinin temeli idi.

El-Bitruyi, o teori sayesinde Ptolomey’in gök cisimlerinin hareketini yorumladığı episikl ve aksantriklik teorisini devre dışı bırakarak Kopernik’ e yolunu açmış oldu,

[Batıda daha çok şair olarak bilinen] Ömer Hayyam’ın ilim araştırmaları ise, bugün kullandığımız Gregoryen takviminden de daha doğru olan takvimin bulunmasını mümkün kıldı. [Hayyam takvimi 5.000 yılda bir gün hata yaparken, Gregoryen takviminde bu hata 3.300 yılda bir gündür]. İspanyalı Müslüman ilim adamı ve optik hakkındaki kitabın yazarı olan El-İbn Heysem [Batıda Alhazen]’in bu husustaki çalışmaları Avrupalı araştırmacı Bacon ve Kepler’in çalışmalarının temelini oluşturmuştur. Avrupalı matematikçi Chasles (XIX – 19. asır), Alhazen’in çalışmalarını ‘optik alanındaki bilgilerimizin özü ve temeli’ olarak değerlendirmekte(dir ve) astronom Bigourdain (de) o çalışmalar hakkında şunu söyler: ‘Onlar (Alhazen’in çalışmaları) Ptolomey teorilerinden çok üstündür’.

Arap astronomisi hakkındaki Sedillot’un genel düşüncesi şöyledir : ‘Onuncu asrın sonunda Bağdat astronomi okulu, teleskop ve lens yardımı olmaksızın ulaşılabilecek bilimin en son hudutlarına ulaşmıştır’.

Arap şiirinin tesiri, batı edebiyatının ilk büyük şiiri olan ‘Roland Hakkında Şiir’ de [yaklaşık 1080 yılında] açıkça görülmektedir, tıpkı onun Boccacci, Chaucer, Tennyson ve Browning’e olan tesirinin tartışmazlığı gibi.

İlahi Komedisi (komedya) şairi Dante, İslâm kaynaklı güçlü tesir altında idi. Bir yazar diyor ki : ‘Bu ölümsüz şiir, gök ve cehennem yollarındaki gizemli yolculuğunu tarif eden bölümlerinde Arap tarifleriyle doludur’. Bazı yazarlar [Baruh Kalmi], bu tesiri doğrudan Kur’ an-ı Kerim’deki İsra olayına ve Miraç hadisesine bağlamaktadırlar, diğerleri ise Arap edebiyatına ve özellikle de Arap felsefeci ve mutasavvıf olan XII. (12.) asırda yaşamış İbn-ı Arabi’ye bağlamaktadırlar [J.Rissler].

Don Kişot hakkındaki fikir aslında Arap kaynaklıdır [Cervantes uzun zaman boyunca Cezayir’de esir olarak yaşamış, kendisi de bu eserini ilk olarak Arapça yazdığını söylemiştir]. Tıpkı Daniel Defoe’nin Robinson Crause adlı eserinin, Arap felsefe yazarı olan İbn-i Tufeyl’in ‘Hayy İbn Yakzan’ eserinden ilham aldığı gibi, v.s.

Herkesin kendi içinde ve kendisi için : ‘İslam bir halkın güçlerini uyutuyor mu ?’ sorusuna cevap verebilmesi için kaçınılmaz olan bu ‘gerçeklerin vurucu dozu’ için okuyucudan özür dilemek zorundayım. Bir zamanlar ilham ve eylem aşılayan, şehirleri ve devletleri kuran İslâm’ın, buna aykırı olacak bir netice vermesini kabul etmek mümkün müdür ?

Ayrıca, İslâm medeniyetinin sonuçları ile alakalı olarak verdiğimiz tasvirin parçalı ve natamam (eksik) olduğunu hatırlatmak gerekir.

Onlarca parlak isimlerle kendini ifade edebilecek İslâm Felsefesi, burada zikredilmiş değildir. İslâm Felsefesi Tarihi’nin en kısa bir tasviri bile birkaç cildi gerektirir [Örneğin ‘Les pensuer de l’İslam / İslam Mütefekkirleri’, Fransızca olan bu eser 10 cilttir]. Yine, inci kolyenin sadece iki sonu olan, Hindistan’daki azametli Taç Mahal ve İspanya’daki sevimli El-Hamra’nın da olduğu İslâm Mimarisi de zikredilmiş değildir. Belirli hedefi göz önünde tutarak biz, İslâm Medeniyeti fenomeni ile alakalı olan muazzam sayıdaki verilerden, tıpkı bir jeologun önünde bulunan muazzam büyüklükteki toprakla alakalı olarak bir avuç kum veya kaya parçası aldığı gibi sadece az sayıda, sıralamaya tabi tutmadan ve en üstte bulunanlardan bir kısmını değerlendirdik

Şimdi birçok kimse haklı olarak şu soruyu soracaktır : Böylesine tarihi gerçekler varken İslâm’ın fanatizm, cehalet ve zulüm dini olarak tanıtıldığı yalan ve yaygın efsane nasıl devamlı gündemde tutulabildi ?

İslâm hakkında ortaçağda yaratılan ve gerçekle alakası olmayan tasavvur, eskiden olduğu gibi bugün de Avrupa’da bulunan çeşitli ideolojik ve siyasi güçlerin menfaatlerinin lehinde olan bir durumdur. Bu güçler bütün diğer meseleler konusunda birbiriyle kavgalı oldukları halde, İslâm ve Müslümanlara zarar vermek gerektiğinde her zaman hemfikirdirler. Sözde ‘ilerici unsurlar’ın ayrı, Kilise’nin ayrı sebepleri vardı ve emperyal devletler doğuya yönelik kendi işgal ve yağma seferlerini burada, barbarlar arasında medenileştirme misyonu olarak gösterebiliyorlardı. Bütün bunlara da yeni neslin tarih bilgisinin neredeyse sıfır olduğu hakikati yardımcı olmuş ve gerileme dönemindeki Müslüman şehirlerin sefalet ve pislik görüntüleri gerektiği şekilde bu yalancı tiyatroyu desteklemiştir.

Tabii ki aynı sonucu denenmiş metot olan yarı gerçekleri kullanarak da elde etmek mümkündü. Bu metodun içeriği, İslâm geçmişi ve bugününde, her gün, titiz bir şekilde ve devamlı olarak bütün olumsuz hadiseleri tescil etmek ve ısrarla tekrarlamak, olumlu hadiseleri ise sistematik olarak görmezden gelmekten ibarettir. İşte, bu “suskunluk ihaneti”nin bir tespiti olarak İslam’ın bilim düşüncesinde yaptığı katkılarla alakalı bir örnek gösterelim.

Matematiğin tarihsel gelişimi içinde az da olsa ciddi bir değerlendirme, Müslümanların bu bilime yaptıkları katkılar olmaksızın tasavvur dahi edilemez. Ancak öyle ‘becerikli’ (!) tarihçiler oldu ki, bu imkansız görülen olayı başarıyorlardı. Onlar, 1000 yıldan fazla bir zaman dilimini şaka yapar gibi atlayarak, Öklid’ den doğrudan Avrupa matematiğinin başlangıcına geçiyorlar. Ciddi olmayan  okuyucu bu “ölümcül atlayışın” farkına bile varmaz, varsa bile daha evvelden ortaçağın sözde boşluğuna hazırlandığı için buna çok önem de vermemektedir.

O tip okuyucular, ortaçağın İspanya’dan Hindistan’a kadar olan geniş bölgelerde öyle boş olmadığını bilmez.

Hakikatte ise matematik gelişmesinde kocaman bir devir atlanmıştır. Zira İslam matematikçisi İbn Ahmed (kullanılmasını İlmin Anahtarları adlı eserinde önerdiği) sıfır rakamını keşfetti. Bu keşfin devrimci önemini sadece bu hususta tam anlamıyla bilgili olan bir okuyucu değerlendirebilir.

İbn Musa’nın ‘İntegrasyon ve Birlik Hesabı’ adlı, eseri Gerard de Cremone tarafından XII. (12.) asırda Latinceye tercüme edilmiş ve bu eser, batı üniversitelerinde XVI. (16.) asra kadar temel eser olarak okutulmaktaydı. Daha evvel zikredilen Ömer Hayyam, Öklid’in geometri ile alakalı tezlerine yönelik meşhur eleştirilerini yayınlamış, onun [Hayyam’ın] ortaya koyduğu metreküp ölçümleri ise tüm ortaçağ matematiğinin en üst seviyesi olarak değerlendirilmektedir.

Ebu Abdullah el-Battani [batıda Albategius adıyla bilinen zat, X-10.asır] çağdaş trigonometrinin hakiki yaratıcısı olarak değerlendirilmekte ve onun bu manâda ortaya koyduğu ilişkiler, aynı formda bugün dahi kullanılmaktadır. Batı; sinus, kosinus, tanjant, kotanjant, binom, küre trigonometrisi kavramlarını Araplara borçludur. İlk sinus tablolarını 1229 yılı civarında Hasan el-Marakeş yaptı. J.Rissler, (bu konuda) ‘Onlar Yunanlılar değil, bizim Rönesans’ın hocaları olan Araplardı’, demektedir.

Bu, hemen hemen aynı olan çok sayıda örneğin sadece bir tanesidir. Ancak bizim kendi geçmişimiz üzerine hakkımız var ve kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi ve nereye gitmemiz gerektiğini bilmemiz için, ona götürecek yolu da açmak zorundayız. Bu tarihi perspektif, insanlığın gerek siyasi gerekse kültür tarihinde Müslümanların uzun zaman boyunca nasıl etken [aktif] bir katılımcı olduklarını ve bizim gerileme devrinin aslında ne kadar kısa olduğunu göstermektedir. Çünkü İslami gerilemenin en alçak noktası olan, 1918 yılının bir sonbahar gününde ortaya çıkan ve hiç bir Müslüman ülkesinin bağımsız olmadığı gerçeği artık büyük ölçüde geçmişe aittir ve umuyoruz ki bununla beraber ‘esir, fakir ve cahil olmanın Müslüman demek olduğu’ düşüncesi de artık geçmişte kalmış olsun. Müslüman dünyasının bütün taraflarında uyanış işaretleri ve yeni iradenin ortaya çıkışı görülmektedir. Bir şey hareket etti ve hareket eden o şey artık durdurulamaz. Bütün bunlar henüz yeniden doğuş değildir ancak bu yeniden doğuşun emin bir vaadidir.

İslam halklarının gerilemesinden dolayı sorumlu olan İslam mıdır ?‘ sorusu, artık galiba ters olarak karşımıza çıkmaktadır : Söz konusu gerilemenin sebebi, şahsi ve toplumsal hayattan İslam’ın dışlanması olmasın ?

Bu soru, bizi, bu makale başında ortaya konulan ikinci şartı değerlendirmemize sevk etmekte :

Müslümanlar, İslâm’ı hiç takip etmekte midirler ? İslâm zulme karşı direniş ve cesaret ister. Şura suresinin 39. ayetine göre, ‘zulme boyun eğen kimselerin Müslüman olamayacağı’ hükmü çıkarılabilir. Yani buna kesin olarak Kur’an davet eder ve bununla alâkalı İslâm geçmişinde binlerce örnek vardır. Ancak Müslüman toplum ödleklerle ve yerli veya yabancı olsun, iktidar sahiplerine yağcılık yapan kimselerle doludur”. (1)

(–Aliya İzzet Begoviç’ten yapılan alıntının sonu–)

www.canmehmet.com

Devam Edecek…

Resim : Tarafımızca düzenlenmiştir.

Açıklama ve Kaynaklar :

(1) İslâmi Yeniden Doğuşun Sorunları. Aliya İzzet Begoviç. Fide Yayınları. 3.Baskı, 2010.

(*) Aliya İzzetbegoviç 8 Ağustos 1925 tarihinde  (Bosna-Hersek) Bosanski Samac kasabasında doğdu.

Lise çağında üstün kabiliyetleriyle ve İslamî konulara ilgisiyle öne çıktı…O dönemdeki komünist rejimin ülke yönetimini ele geçirmesiyle birlikte dinlerin toplumsal hayattaki varlığı giderek azaltıldı. İzetbegoviç, İslami görüşü savunduğundan ve ateizme karşı olduğundan mevcut yönetimin hedefi haline geldi. Bu sebeple beş yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Aliya İzetbegoviç’in sıkıntıları 1953 yılında iktidara gelen Tito zamanında katlanarak arttı. Ancak 1974’te hazırlanan yeni bir anayasayla bazı geleneksel İslami kurumların yeniden işlev kazanmasına imkan sağladı. Bu olayın üzerine bazı camiler ve medreseler yeniden hizmete açıldı.

1980’de Devlet Başkanı Tito’nun ölümüyle federasyon Cumhurbaşkanlığı konusunda bir anlaşmazlık ortaya çıktı. Bunun üzerine altı federal eyaletin her birinin Cumhurbaşkanının sırayla bir yıl federasyon Cumhurbaşkanlığı yapması üzere anlaşma sağlandı. Bu gelişmeyle birlikte ülkede kısmen bir demokratikleşme sürecine girilmiş oldu.

İzetbegoviç’in oğlu bu ortamdan yararlanarak babasının makalelerini bir kitapta toparlayıp, 1983’te “İslamî Manifesto” adıyla yayınladı. Kitabın yayınlanması geniş çapta bir yankı uyandırdı. Mevcut rejim bu gelişmeye tahammül edemeyerek İzetbegoviç’i Avrupa’nın ortasında İslam Cumhuriyeti kurmak istemesiyle suçlayarak, 14 yıl hapis cezasına mahkum edildi. Daha sonra Yargıtay kararıyla hapis cezası 11 yıla indirildi. 1988’de çıkarılan bir afla da serbest bırakıldı. İzetbegoviç tahliye olduğu dönemde dünyada bulunan komünist rejimler çöküş içerisine girmişti.

Bu dönemde Demokratik Eylem Partisi’ni kurdu. Parti, 5 Aralık 1990 tarihinde Bosna’da gerçekleştirilen Genel Seçimleri kazandı ve İzzet Begoviç ülkenin Cumhurbaşkanı oldu. Ancak 14 Mart 1996′ hastalığı sebebiyle görevini bırakmak zorunda kaldı.

1990’lı yıllarda Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti içinde bir bağımsızlık hareketi içerisine girdi. Bosna-Hersek de 1 Mart 1992’de gerçekleştirdiği referandum sonrasında bağımsızlığını ilan etti. Fakat Sırplar hemen arkasından Bosna yönetiminde söz sahibi olan Müslümanlara karşı savaş açarak katliama başladılar.

Hırvatistan ve Slovenya’nın bağımsızlık mücadelesine destek veren Avrupa Birliği ve ABD, Bosna-Hersek’i Sırp saldırıları karşısında yalnız bıraktılar. Müslümanlar bu savaşta askeri açıdan oldukça zayıf bir konumdaydılar. Bu yüzden Sırplar Bosna’nın önemli şehirlerini işgal ettiler. Ayrıca Sırplar ele geçirdikleri bölgelerde büyük katliamlar gerçekleştiriyorlardı. Öte yandan özellikle camileri ve İslamî izler taşıyan tarihî eserleri tahrip ediyorlardı…Aliya İzzetbegoviç bu olaydan ülkesini en az zararla kurtarmaya çalıştı. 19 Ekim 2003 tarihinde de Saraybosna’da vefat etti. Ayrıca yaşamı boyunca da pek çok eser yazdı.

(Daha fazlası için bakınız : http://www.yeniakit.com.tr/kimdir/Aliya_%C4%B0zzetbegovi%C3%A7

ASELSAN Cinayetleri : Rusların S-400’lerinin Bize Bir Yararı Yok; ABD’nin Patriot Füzeleri Gibi (4)

 

Zayıf, güçlü ile oturacağı masada kaybedenin kendisi olacağını peşinen kabullenmelidir

 

Sovyet lideri Gorbaçov görevinden ayrıldıktan sonra yazdığı bir kitapta (*) bazı açıklamalarda bulunur. Ancak, düşündükleri ile uygulamaları birbirleriyle örtüşmez. Çünkü silah üretimi ve ticareti, gelişmiş ülkeler için çok kârlı olduğu kadar, stratejik bir alandır. Sırf bu yüzden, müşterileri olan ülkelerin yüksek askeri / silah teknolojileri üretmelerini istemez ve olabildiğince engel olurlar.

Önce, eski Sovyet lideri Gorbaçov’un yukarıda bahsedilen açıklamasını verelim :

“Soğuk savaş döneminin bitmesiyle, gelişmiş ülkelerin silahlanma yarışı için harcadıkları dev paraların, kısmen de olsa, dünyadaki fakirliğin ortadan kaldırılması amacıyla kullanılacağını sanıyordum.

Bana öyle geliyordu ki, Hristiyan değerler üzerine inşa edilmiş medeniyetler, dünya üzerindeki 800 milyon insanın aç, bir milyardan fazla insanın içecek sudan mahrum kalması, 2 milyardan fazla insanın elektrik şebekesiyle henüz tanışmamış olması ve dünya nüfusunun yarısı olan 3 milyar insanın da, temel ihtiyaç maddelerinden yoksun durumda bulunmasına asla tepkisiz kalmazlar ve içlerine sindiremezlerdi.” (1)

Gerçeğinde, bu yoksul ülkelere silah satan ve onları daha da yoksullaştıran kimlerdir ?

“…Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI), son 5 yıl içinde silah ihracatında yüzde 14’lük artış kaydedildiğini bildirdi…

ABD silah ihracatında şampiyon…

Silah ihracatçısı ülkeler arasında ilk sırada ABD, ikinci sırada ise Rusya geliyor…

Dünya silah ihracatının dörtte birini Rusya yapıyor. Rusya’nın müşterileri arasında Hindistan, Çin ve Vietnam başı çekiyor…

Fransa, Almanya, İngiltere, İspanya ve İspanya gibi Avrupa ülkeleri, 2011 – 2015 yılları arasında dünya silah ihracatının beşte birini gerçekleştirdi.” (2)

Özeti şudur : Zenginler, yoksul ülkelerin sırtına binmiş; onları kendi içlerinde ve komşuları ile çarpıştırarak, kanatırcasına sömürmektedir.

* * *

Al Birini, Vur Ötekine !

“Amerika’ya Kızıp, Rus Füzesi Almak (29 Aralık 2017)

Tabii yalnızca ABD’ye kızgınlıktan, ya da ABD’yi kızdırmak için değil; asıl neden, ABD’nin Türkiye’ye Patriot füzeleri satmayacağının çoktan anlaşılması.

Düşünsenize, Mayıs ayında Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın korumalarının Washington’da protestocuları döverek dağıtmasına tepki olarak, bildiğiniz beylik tabanca satmaya yasaklama getiren ABD Kongresi, dünyanın en gelişmiş silah sistemlerinden birisini mi satacak Türkiye’ye ?

Türkiye’de demokrasinin Olağanüstü Hal altındaki durumunu savunacak halim yok elbet, ama dünyanın en koyu diktatörlüklerinden Suudi Arabistan daha mı demokratik Türkiye’den de, oraya satılmasında sorun çıkmıyor ?

Şunu hemen söyleyelim, Rus S-400 füzeleri gibi, eğer olabilseydi ABD Patriot füzeleri de geçici çözüm olacaktı. Türkiye bir yandan Fransa ve İtalya ile NATO-uyumlu, halen NATO ülkeleri tarafından kullanılan Aster-30 hava savunma sisteminin, teknoloji transferi ve milli yazılım dâhil, Türkiye’de ortak üretimi için ciddi görüşmeler yapıyor. Ancak bu anlaşmaya varılsa da, üretime başlaması en az beş yıl alabilir, böyle bir takvim gerçeği var yani.

Evet, bugün Ruslarla kredi anlaşmasına imza atılacak olan S-400 füzeleri, 2020’de teslim edilecek. Tam 2,5 milyar doların yarısını peşin verecekmişiz Ruslara, yarısını taksitle. Şu anda açıklanan bir teknoloji transferi, teknoloji kazanımı yok Türkiye’nin; muhtemelen füze sistemini, özellikle ilk başlarda Rus askerler yönetecek. Rus füzeleri Türkiye’nin hem de önemli bir üyesi olduğu NATO hava savunma sistemiyle uyumlu değil, oraya bağlanmayacak yani. S-400’lerin, Rus silahları kullanan bir yerlerden, örneğin Suriye’den gelebilecek bir saldırıyı ‘düşman saldırısı’ olarak tanıyıp tanımayacağını bilmiyoruz. Çünkü örneğin 1990’ların başında Türkiye’de ABD ile ortak üretilen F-16’ların NATO üyesi Yunanistan’ı ‘tehdit’ sayması için yapıldığı türden bir ‘milli yazılım’ yüklemesi yapılacağı yolunda bir bilgi de henüz yok. Rus savunma sistemi kendiliğinden, NATO sistemini ‘tehdit’ olarak görüyor, o düzenleme konusunda da anlaşılan Türk değil, Rus yazılımcı ve mühendislere güvenmek durumunda kalacağız.

Ama NATO müttefiki olduğu halde, ABD de Patriotlar konusunda teknoloji transferi, ortak üretim, milli yazılım gibi konulara kapalıydı ve tekrar edelim, Türkiye bu koşulları kabul edip almak istese bile Kongre vermeyebilirdi; muhtemelen vermeyecekti.

Türkiye neredeyse on yıl boyunca ABD’den PKK ile mücadelede kullanılmak üzere sadece iki adet silahlı insansız hava aracı satın almak istedi, tekrar ediyorum, iki. Yıllarca geri çevrildi bu talep.

Sonunda ABD’deki yüksek teknoloji üniversitesi MIT’te eğitim görmüş genç bir mühendis, Selçuk Bayraktar, babasıyla kurduğu imalathanede bunu başardı (sonra da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kızı Sümeyye Erdoğan-Bayraktar ile evlendi); şimdi Türkiye kendi insansız hava araçlarını kullanıyor. (3)

* * *

“Ankara, Batı’dan Askeri Donanım Almaktan Neden Vazgeçiyor?  (17.03.2017)

Milli Savunma Bakanlığı, 2017-2021 dönemi için tedarik planını belirledi. Ankara’nın stratejik hedefi, ‘teknolojik üstünlüğü bulunan küresel oyuncu’ olmak

HER ŞEY YERLİ ÜRETİM

Milli Savunma Bakanlığı’nın önceliğinde yaklaşık 400 program bulunuyor. Havacılık alanında Ankara hafif helikopter, İHA, 5. nesil TF-X avcı uçakları ve savaşta kullanılabilir eğitim uçaklarının tasarım ve üretimine yönelik çaba harcıyor.

Türkiye, kara kuvvetlerinin modernizasyonu için ‘akıllı mühimmat’, yeni nesil Altay tankları, Kirpi zırhlı askeri araçları, tanksavar ve çeşitli topları tedarik etmeyi planlıyor.

Ayrıca Türkiye’deki tersaneler ve gemi fabrikaları da büyük anlaşmalar bekliyor. Milli Savunma Bakanlığı, (radar ve gözetleme sistemleri gibi) özel donanımlar, nöbet ve devriye botları, korvet, destroyer ve mayın önleme gemileri tedarik ederek, sahil güvenlik kuvvetlerini de güçlendirmeyi amaçlıyor.

Türk ordusuna 2021’e kadar (30 stratejik ve 28 taktik) 58 keşif İHA, 35 Altay tankı, bir mobil elektronik savaş sistemi, sahil güvenlik radarları ve ilk eğitim uçağı teslim edilmiş olması planlanıyor.

Yakın yıllarda Türkiye savunma sanayiinin, ‘kara platformları’ (muhtemelen Altay tankları) için motor, (helikopterler takılan) turbo şaft motoru ve savaş uçakları için roket saldırısı önleme sistemi üretmiş olması gerekecek.

UZUN MENZİLLİ FÜZE SİSTEMİ

Savunma sanayiinin ayrıca 8 adet hava savunma sistemli, TF2000 yeni firkateyn ile ilgili geciken proje çalışmalarını başarması gerekecek.

‘MONTAJ ÜNİTESİ’ KONUMU SÜRÜYOR

Milli Savunma Bakanlığı’nın iyimser çağrılarının ve etkileyici silah ihracat istatistiklerinin arkasında, Türkiye savunma sanayiinin en az 2021’e kadar çözemeyeceği bir yığın sorun bulunuyor. Şu anda Ankara’nın gerçek başarısı oldukça mütevazi gözüküyor.

Uzmanlar Türkiye’nin, Rusya’nın veya (ABD, Almanya, Fransa, İngiltere gibi) NATO ortaklarının elinde bulunan benzersiz silah tasarımı deneyimine sahip olmadığı görüşünde birleşiyor.

Türkiye, Batı’nın askeri ürün ve parçalarını kullanan ‘montaj ünitesi’ durumunda. Örneğin Türkiye’nin hava sanayi şirketi TUSAŞ (TAI), Lockheed Martin F-16C/D avcı uçaklarını bu şekilde üretiyor.

Ankara’nın yerli üretim olarak adlandırdığı askeri donanımların büyük bir kısmı aslında Batılı ürünlerin değiştirilmiş alternatifleri. Örneğin FNSS Savunma Sistemleri A.Ş., ABD’nin 1960’lı yıllarda ürettiği M113A1 zırhlı aracının bazında tasarlanmış olan AIFV (ACV-15) piyade araçları üretiyor.

Roketsan şirketinin ürettiği T-155 Fırtına obüsü, Güney Kore’nin SAU K9 Thunder aracının bir alternatifi. 2001 yılında Ankara, 1 milyar dolar karşılığında Fırtına aracının üretim lisansını aldı, 2004’te de üretimine başladı. Türkiye’de üretilen obüslerin üzerinde Alman üretimi motorlar kullanılıyor. 2011’de Azerbaycan, 36 adet T-155 aracı satın almak istemiş, ancak Almanya’nın bu amaçla motor tedariki yapmayacağını açıklamasıyla anlaşma sağlanamamıştı.

BAĞIMLILIK, ALTAY TANKINI DA ETKİLEDİ

Teknoloji ve parça ithalatına olan yüksek bağımlılık, çok iyi bilinen Altay tank projesini de olumsuz etkiledi. Türkiye Milli Savunma Bakanlığı, orduda kullanımda olan ve eskimeye yüz tutan Alman Leopard 1, Amerikan M60 ve M48’lerin yerlerine geçmek üzere bin (1.000) adet Altay tankını tedarik etmeyi planlıyor.

Bu yolda Türkiye ciddi sorunlarla karşılaştı. 2015’in Ekim’inde Savunma Sanayi Müsteşarlığı ve Tümosan şirketi, Altay için motor tasarımında yardım etmek üzere Avusturyalı AVL List GmbH şirketini seçti. Ancak Viyana, Türkiye’ye silah ve askeri teknoloji sevkiyatlarına ambargo uyguladı ve AVL List GmbH’nın Ankara ile işbirliği yapmasını yasakladı.

‘NATO’YA İNANÇSIZLIK ARTTI’

Şimdi Ankara, Almanya’ya karşı ekonomik yaptırım uygulamanın imkânlarını görüşüyor, ancak Berlin’in karşı tedbirleri, Türkiye’nin savunma sanayi alanındaki birçok iddialı projesini batırabilir.

Ankara aslında bir ‘pat’ durumuna geldi. Türkiye, geleceği olan askeri teknolojileri geliştirmenin imkânlarını araştırıyor ve aynı zamanda Rusya’ya göz kırpıyor. Türkiye’de geçtiğimiz yıl 15 Temmuz’da yaşanan darbe girişiminin ardından NATO’ya karşı inançsızlık oldukça arttı.

‘BAĞIMSIZ ÜRETİM SÖZ KONUSU DEĞİL’

Rus Arsenal Oteçestva dergisinin genel yayın yönetmeni Viktor Murahovskiy, RT ile mülakatında Ankara’nın 2021’e kadar ‘teknolojik üstünlüğü bulunan küresel oyuncu’ olamayacağını ve mevcut sorunlarını çözemeyeceğini söyledi.

Murahovskiy, ‘Türkiye, uluslararası ortaklık sistemine sıkıca entegre edilmiş durumda ve buradaki göreceli hiyerarşinin aşağılarında yer alıyor. Türkler, montaj ve onarım yapabiliyor, ancak bağımsız olarak herhangi bir şeyi üretme durumları yok. Yurtdışından gelen parçalardan oluşmayan hiçbir Türk silahının adını veremiyorum’ dedi.

NATO’DAKİ GERİLİM ANKARA’YI ARAYIŞA İTİYOR

Ankara’nın, orduda geniş biçimde kullanılan silahları kaliteli bir şekilde üretebildiğine dikkat çeken uzman, Türkiye’nin karmaşık olmayan silah sistemlerinin üretiminde Çin’le rekabet edebileceğini aktardı.

Murahovskiy, ‘NATO’dan bazı müttefikleriyle gerilen ilişkiler, Ankara’yı kendisinin üretemediği yeni teknolojileri tedarik edebilecek ülkelerin arayışına itiyor. NATO’nun üyeleri arasında oldukça büyük ihtilaflar söz konusu. Türkiye’yi bir kez daha zor duruma düşürebilirler ve tabii ki Ankara, potansiyel risklere karşı kendisini güvene almaya çalışıyor’ ifadelerini kullandı. (4)

* * *

Türklerin NATO’ya (Batı’ya) güvensizliğinin çözümünde, Rusların ürettiği S-400’ler, ABD’nin Patriot Füze Sistemleri’ne (karşı bir) seçenek olur mu?

“Savunma Sanayi Müsteşarlığı, Rusya’dan S-400 füze savunma sisteminin tedariki ile ilgili varılan anlaşmanın ayrıntılarını açıkladı.

Biri opsiyonlu, iki adet S-400 sisteminin satın alınması öngörülüyor. İlk sistemin 2020’nin birinci çeyreğinde teslim edilmesi planlanıyor.

Açıklamada, sistemin kontrolünün tamamen Türk Silahlı Kuvvetleri’nde olacağı da ifade edildi. ABD, daha önce bu anlaşmadan endişe duyduğunu açıklamıştı.

S-400 sisteminin teknik özellikleri neler? Şu anda dünyada kullanımda olan en iyi hava savunma sistemlerinden biri olarak gösterilen S-400, Rusya’nın Soğuk Savaş döneminde geliştirmeye başladığı füze savunma sisteminin dördüncü neslini temsil ediyor.

Bu nedenle mevcut sistemde kullanılan teknolojinin yüzde 70 ile 80’i, bir önceki model olan S-300’den alındı. Bunlar arasında füze depolama sandıkları, fırlatma rampaları ve radarlar bulunuyor. Testlerine 1999 sonunda başlanan sistem, 2007 yılında faaliyete alındı.

Bu sistem, insanlı ya da insansız her türlü hava aracının yanı sıra hem seyir (cruise) hem de balistik füzeleri imha etme kapasitesine sahip. Azami menzili 400 kilometre, ulaşabildiği en yüksek irtifa da 30 kilometre. Ayrıca, her hedefe iki füze kilitleyerek, eşzamanlı olarak 80 hedefi vurabiliyor. En fazla 3 bin 500 kilometre uzaklıktan fırlatılan orta menzilli balistik füzeleri imha etme kapasitesine sahip.

Son dönemde Rusya, çeşitli ülkelerle bu füze savunma sistemini satmak üzere anlaşmalar da yapmaya başladı. Rusya, 2015 yılında Çin’e altı tabur, 2016’da da Hindistan’a 6 milyar dolar karşılığında beş tabur satılması konusunda anlaşma imzalandı. Bir tabur, sekiz fırlatıcıdan oluşuyor.

NATO ve ABD neden bu anlaşmaya tepki gösteriyor?

…Şu anda elinde S-400 füze sistemi olan bir NATO üyesi yok. Türkiye’ye bu sistemin konuşlandırılması halinde, bu açıdan bir ilk olacak.

Uzmanlar, NATO’nun birbirine entegre hava savunma sisteminin bulunduğunu ve Türkiye’nin S-400’ü satın almasının maliyet, nitelik ve teknoloji transferi gibi birçok teknik sorunu beraberinde getirebileceğini ifade ediyor.

Ayrıca, NATO sistemleriyle ilgili bazı teknik detayların Rusya’nın; Rusya’nın savunma sistemiyle ilgili bazı bilgilerin de NATO’nun eline geçmesinden endişe ediliyor.

Yapılan itirazın ikinci nedenini ise siyasi gerekçeler oluşturuyor. Bu alımın tamamlanması halinde bunun Türkiye’nin NATO ile ilişkilerini yeniden tanımlamak adına attığı bir adım olarak yorumlanabileceği de belirtiliyor.

ABD Savunma Bakanlığı’ndan Ağustos ayında yapılan açıklamada, bu anlaşmadan ‘endişe duyulduğu’ ve NATO müttefiklerinin ittifakı daha ileriye götürecek şeylere yatırım yapmasının beklendiği ifade edilmişti. (5)

Ancak, Rusların bir üst modelini (S-500) üretmeden, NATO bünyesindeki Türkiye’ye S-400 Füze sistemini satmaları sadece bir ham hayal.

İş bununla da kalmıyor, Türkiye, Rusya’dan aldığı sistemle, kendisini Rusya’ya karşı savunabilecek mi ? (Örneğin Suriye ile olası bir sorunda, S-400’ler ne işe yaracak?)

Aynen, NATO (Batı)dan aldığı sistemle, kendisini Batı’ya karşı koruyabilmesindeki soru işaretleri burada da geçerli değil midir?

O halde bu kadar (sözde) yüksek askeri sistemlere / silahlara neden para ödüyoruz?

Evet…. Neden ödüyoruz?

Bu, gönüllü “Sömürge”lik değil midir?..

Bu pencereden bakıldığında, Türkiye Ruslardan S-400 almalı mıydı? Bu  noktada sorulacak soru şudur: Amerikalılar, üretimleri olan Patriot Füzelerini Türkiye’ye satmayarak, onları (kasıtlı olarak) Ruslara gitmek zorunda mı bırakmıştır ?

Peki, Patriot Füze Sistemleri bir ülke savunmasında ne işe yaramaktadır?

“Patriot füzeleri ilk kez 1991’deki Körfez Savaşı’nda Suudi Arabistan ve İsrail’i korumak için kullanıldı. Patriot füzesavar sistemi o zamandan bu yana, ABD ve bazı NATO ülkelerinin tercih ettiği savunma sistemi olma özelliğini koruyor.

Patriot füzesavar sistemi; uçakları, taktik balistik füzeleri, cruise füzelerini ve insansız uçakları vuracak şekilde tasarlandı.

Patriot’larda ayrı ayrı ateşlenebilen füze bataryaları bulunuyor. Bilgisayar sistemine bağlı bir radarla hedefini izliyor. Bilgisayardan hedef seçebilen askeri personelin ateşleme mevziine yakın olması gerekmiyor.” (6)

* * *

Yazı dizimizin dört bölümünde yazılanlar özetlenirse :

– Amerika, Rusya ve (gelişmiş) Avrupa ülkeleri, kazançlarının büyük bir bölümünü silah sanayiinden elde etmelerinin yanında, silah satışlarını aynı zamanda (hedef ülkelere karşı) stratejik silah olarak kullanmaktadır.

– Ruslar dahil, tüm (gelişmiş ülke) siyasetçileri, silah üretim ve satışlarının insanlık için bir yıkım olduğunu açıklamalarına karşın, uygulamaları bunun tersi şeklindedir. Samimi değillerdir.

– Amerika, kendimizi korumak için parası ile istediğimiz Patriot sistemlerini bize satmaz ve adeta bizi Ruslara gönderirler. Silah sistemlerini alsanız dahi, yazılımlarını kendiniz yapmadığınız sürece bu silahlardan verim almanız mümkün değildir. Türkiye ve Irak buna canlı örnektir. Bu konuda sadece Amerika değil, Ruslar da bize S-400 ile ilgili kodları vermeyecek(miş gibi görünmektedir).

– Milli Kuruluşlarda üretimini yaptığımız silahlar için, dışarıdan alınan parçaların üreticileri, bu parçalarla üretilen silahların / sistemlerin, 3. ülkelere ihracına izin vermemektedir. Ve canları istemediğinde de, size malzeme satmamaktadırlar.

Sonsöz : Türkiye, her ne pahasına olursa olsun, kendi Savunma Sanayi’ni kurmak ve bunu İslam Ülkeleri ile işbirliği yaparak, ileriye taşımak zorundadır.

www.canmehmet.com

Resim : Tarafımızca düzenlenmiştir.

Açıklama ve Kaynaklar :

(*) Mihail Gorbaçov, “Yerküre Manifestom“.

(1) Yerküre Manifestom. Mihail Gorbaçov. s.36.

(2) Deutsche Welle Türkçe, Matthias von Hein : http://www.dw.com/tr/d%C3%BCnya-silah-pazar%C4%B1n%C4%B1n-en-iyi-m%C3%BC%C5%9Fterileri/a-19064789

(3) http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/murat-yetkin/amerikaya-kizip-rus-fuzesi-almak-40693474

(4) https://tr.sputniknews.com/analiz/201703171027692047-ankara-batidan-askeri-donanim-almaktan-neden-vazgeciyor/

(5) http://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-41239094

(6) http://www.bbc.com/turkce/haberler/2012/12/121204_patriot_missiles.shtml

“Aselsan Cinayetleri”: Türkiye’nin Yüksek Askeri ve Sivil Teknoloji Üretmesine Kimler Engel Oldu (3)

 

Bir devlet diğeri ile ancak çıkarı kadar dosttur. Hepsi Bu!

 

“Savunma Sanayii Müsteşarlığı’nda görevli bir mühendis, silah alımlarına ilişkin detaylı bir dosyayı, bir suç duyurusu ile birlikte savcının masasına bırakır. İddia : 28 Şubat’ın kudretli Paşaları , ‘kaynakları, yurt dışı(ndan) ‘hazır alım’a yönlendirerek, ülkenin ekonomik dengelerinin bozulmasına yol açtırdığını ve ekonomik bunalımı derinleştirdiğini, bunun sonucunda da Türkiye sanayiinin yakaladığı büyük şansı, yurtdışına; ‘hazır alım’a yönlendirerek, tehlikeye atttığı’dır.” (1)

Konuyu açmadan önce, özellikle Türkiye gibi coğrafi konumu çok önemli stratejik bir noktada olan bir ülkenin, neden yüksek askeri teknolojiyi üretmek ve geliştirmek zorunda olduğu açıklanmasına ihtiyaç duyulacaktır.

Bu konuda önce Rus ilgilileri dinliyoruz :

“…Türkiye’nin bölgedeki temel rakibinin İran olduğunu hatırlatan (Rus) Frolov, ‘İran, oldukça güçlü hava kuvvetlerine sahip. Bunun yanında İran, olası saldırıya karşı kendini savunacak yetenekte; geçen yıl Rusya bu ülkeye, 4 takım S-300 PMU2 sistemi teslim etti. Ankara ayrıca, uzun menzilli taktik füzelere sahip Şam ile ilişkilerde gerilim yaşıyor. Türkiye’nin hava savunma sistemleri ise bariz biçimde zayıf ‘ dedi.

Türkiye, ABD yapımı MIM-14 ile MIM-23 ve İngiltere yapımı kısa menzilli Rapier hava savunma sistemlerine sahip. Bu sistemler, 1950-60’lı yıllarda geliştirilmiş ve günümüzde eski olarak görülüyor. Bu bağlamda Ankara’nın çok daha güçlü silahı elde etme isteği şaşırtıcı değil.

‘EN ERKEN 2020-2022 YILLARINDA GERÇEKLEŞEBİLİR’

Türkiye’nin, ABD ve Avrupalı üreticilerle Patriot ve SAMP/T görüşmelerinin laf ötesine geçemediğini hatırlatan Frolov, ‘Rus S-400 alımına gelince de; Türkiye bu konuyu, ilişkiler bozulmadan çok önce defalarca gündeme getirmişti. Açıkçası ben bu sistemleri satabileceğimizden çok kuşkuluyum. Büyük ihtimalle Erdoğan, bu açıklamalarıyla NATO’daki partnerlerine baskı uygulamaya ve şantajla Avrupa ve ABD yapımı hava savunma sistemlerinin alımı için çok daha elverişli koşullar sağlamaya çalışıyor’ yorumunda bulundu.

Anlaşma sağlansa dahi, Türkiye’nin bir dizi sorunla karşı karşıya kalacağını kaydeden gazeteci, bu konuyla ilgili şu değerlendirmede bulundu : ‘Öncelikle, son yıllarda Ankara’yla arası açılan diğer NATO üyeleri, S-400 alımına onay vermez. İkincisi, Rus sistemlerinin NATO’nun birleşik hava savunma sistemine dahil etmek ve Batı yapımı sistemleriyle uyumu sağlamak hiç kolay olmayacak. Üçüncüsü de eğer böyle bir anlaşma imzalanırsa, Türkiye ilk sistemleri ancak yıllar sonra alabilecek. Çin ile S-400 görüşmelerimiz 3 yılı aşkın sürdü. Türkiye’yle daha hızlı çalışabileceğimize inanmıyorum. Bu yüzden ABD’nin bizim ileri teknolojimizi ele geçirebileceğinden korkmayabiliriz. Eğer S-400 Türkiye’ye satılsa da, bu en erken 2020-2022 yıllarında gerçekleşebilir. O zamana kadar da Rus ordusu, daha gelişmiş S-500’leri alacak.’ ” (2)

Peki Türkiye, keyfinden mi Rus Füzesi almaktadır ?

“Amerika’ya Kızıp, Rus Füzesi Almak

…asıl neden, ABD’nin Türkiye’ye Patriot füzeleri satmayacağının çoktan anlaşılması… Şunu hemen söyleyelim, Rus S-400 füzeleri gibi, eğer olabilseydi, ABD Patriot füzeleri de geçici çözüm olacaktı. Ama NATO müttefiki olduğu halde, ABD de Patriotlar konusunda teknoloji transferi, ortak üretim, milli yazılım gibi konulara kapalıydı ve tekrar edelim, Türkiye bu koşulları kabul edip almak istese bile Kongre vermeyebilirdi; muhtemelen vermeyecekti.

Türkiye neredeyse on yıl boyunca ABD’den PKK ile mücadelede kullanılmak üzere sadece iki adet silahlı insansız hava aracı satın almak istedi, tekrar ediyorum, iki. Yıllarca geri çevrildi bu talep.

Sonunda ABD’deki yüksek teknoloji üniversitesi MIT’te eğitim görmüş genç bir mühendis, Selçuk Bayraktar, babasıyla kurduğu imalathanede bunu başardı (sonra da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kızı Sümeyye Erdoğan-Bayraktar ile evlendi); şimdi Türkiye kendi insansız hava araçlarını kullanıyor…” (3)

Bu bilgilerden sonra, yazı dizimizin geçen bölümünde kalmış olduğumuz yerden devam ediyoruz :

Örnek 2 : “Savunma Sanayiini…” 28 Şubat’ın Kudretli Paşaları Bitirdi’’

“…Taraf Gazetesi Ankara Temsilcisi Lale Kemal, 14 Nisan 2012 tarihinde ilginç bir yazı kaleme aldı. Kemal, 28 Şubat sürecinin Savunma Sanayini bitirdiğini öne sürdüğü yazısında… : ‘Savunma Sanayii Müsteşarlığı’nda görev bir mühendis, daha Ergenekon davası bile başlamadan 2006 yılında, pek çok komutanın dahil olduğu silah sanayiinde, ülkeye oldukça yüklü bir maliyete yol açan silah alımlarına ilişkin detaylı bir dosyayı, dönemin Ergenekon soruşturmasını yürüten Savcı Zekeriya Öz’e de sunmuştu.

Bu mühendis, 28 Şubat’ın Kudretli Paşası’na yönelik suç duyurusunda :

‘…..sanayide istihdama ve yatırıma harcanacak kaynakları, yurt dışı(ndan) ‘hazır alım’a yönlendirerek, ülkenin ekonomik dengelerinin bozulmasına yol açmış ve ekonomik bunalımı derinleştirmiştir. Tank ve helikopter gibi ana platformların 30-40 yıl kullanılacak olması nedeniyle, Türkiye sanayiinin yakaladığı büyük şansı yurtdışına; ‘hazır alım’a yönlendirerek tehlikeye atmıştır.’

Aynı mühendis, ….. 1997 yılında, 632 milyon dolara İsrail’e 54 adet F-4 savaş uçağı modernizasyonu ve 2002 tarihinde 687.5 milyon dolara yine İsrail’e verilen M-60 Tank Modernizasyona ihalelerinin mercek altına alınmalarını talep etmişti. Mühendisin suç duyurusundan bir başka bölüm de şöyleydi :

‘1996-1998 döneminde (Genelkurmay’ın kudretli Paşası) 1996 yılında, 25 yılda 150 milyar dolarlık savunma tedarik bütçesi açıkladı. Bu proje kapsamında ülke menfaatlerine aykırı olarak Savunma Sanayii Müsteşarlığı’nın lağvedilip, askeri alımların üst rütbeli subaylardan oluşan bir üst kurul tarafından tek elden gerçekleştirilmesi yönünde çalışmalar yapmıştır. ‘Kudretli Paşa’; F4, F-5 ve M-60 tankları ihalesinde doğrudan devreye girdi. 1997’den itibaren müsteşarlığın üst yönetimine emekli generalleri yerleştirdi.’ ” (4)

..

Türkiye, Batılılaştığını (gerçeğinde ise çağdaşlaştığını) zannederken; aslında Batı tarafından çok uzun süredir uyutulduğunu ve Türklerin (gönüllü) olarak mışıl mışıl uyuduğunu ne zaman fark etti ?

“Kırılma Noktası : Kıbrıs Harekatı

1964 yılında Kıbrıs bunalımı sırasında, müttefik ülkelerden alınan savunma teçhizatının, Türkiye’nin ulusal çıkarları doğrultusunda kullanılması gündeme geldi. Ancak ortada bir sorun vardı. Silahları veren ülkeler, Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahale etmesine karşı çıkıyordu. Başta ABD olmak üzere, bazı müttefik ülkelerce çıkarılan engeller sebebiyle, savunma ihtiyaçlarının karşılanmasında diğer ülkelere mutlak bağımlı hale gelmenin sakıncaları da net bir şekilde anlaşmıştı.

Türkiye, silah konusunda tamamen dışa bağımlıydı. Bu durum, Türkiye’de modern bir savunma sanayii altyapısının kurulmasına yönelik politikaların temelinin atılmasını sağladı. Mayıs 1965’te Türk Donanma Cemiyeti kuruldu. “Kendi Gemini Kendin Yap” kampanyaları ile halktan bağışlar toplandı. Cemiyet, 6 Şubat 1972 tarihinde kapatılarak yerine, 11 Mart 1972 tarihlinde “Türk Donanma Vakfı’ kuruldu. 1970 yılında da “Türk Hava Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı’na dönüştürüldü.

1974 Kıbrıs harekâtı sırasında, dışa bağımlı savunma sanayinin, Türkiye’ye kaybettirdikleri daha net ortaya çıktı. Özellikle haberleşmede o kadar büyük zaaflar söz konusuydu ki… (Canmehmet : yanlışlıkla batırdığımız kendi gemimiz) Kocatepe faciası, zaafın büyüklüğünü gözler önüne sermişti.

Savaşın başlaması ile birlikte ABD, Türkiye’ye ambargo koydu. 1 Temmuz 1974 tarihindeki Resmî Gazete’de yayınlanan habere göre, Türkiye’nin haşhaş ekimini durdurmadığı için Amerika’nın ambargo koyduğu şeklindeydi. Kıbrıs Harekatı’ndan sonra, 1975’te(ki) silah ambargosuna bu sefer Kıbrıs’ta bulunan Türk askerlerini bahane gösterdi. Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye‘ye uyguladığı ambargoyu 1978 yılında kaldırdı. Ancak ilişkilerin 1974 öncesi duruma dönüşmesi, 1980’leri buldu.

Bu süreçte Türkiye, yine halkın özverileri ile savunma sanayinde yeni atılımlar gerçekleştirdi. ‘Kendi tankını, kendi silahını kendin yap‘ sloganı ile başlatılan kampanyalar sonucunda toplanan paralarla, 27 Ağustos 1974 tarihinde ‘Türk Kara Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı’ kuruldu.

İşte şimdilerde yaptığı önemli projeler ve şüpheli intiharlarla gündeme gelen ASELSAN da bu iklimde kuruldu. Askerî Elektronik Sanayii (ASELSAN), 1975 yılında Türk Silahlı Kuvvetlerinin haberleşme cihaz(ları) ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla hayata geçirildi. ASELSAN’ın bu süreçteki rolü, daha çok telsiz vb. hafif teknolojilerin üretimiyle sınırlıdır. ” (5)

Yukarıdaki açıklamalardan anlaşılan; ne Amerikalılar’ın, ne de Ruslar’ın, bize gerçeğinde yüksek teknoloji vermedikleridir. Verdikleri teknolojiler, kendilerine göre “bir alt kalite” olarak değerlendirilmektedir.

Bu nedenlerle ve mutlak bir şekilde, ülke olarak ihtiyacımız olan Yüksek Askeri ve Sivil Teknoloji’yi üretmek zorundayız.

Defence News dergisi tarafından düzenlenen dünyanın ilk 100 savunma şirketi sıralamasında ASELSAN yükselişini sürdürmüş ve 62. sırada yer almıştır. ( http://www.aselsan.com.tr/tr-tr/hakkimizda/Sayfalar/Tarihce.aspx )

Demek ki inanıyorsan, çalışıyorsan ve bedelini ödüyorsan, oluyor.

Devam edecek…

www.canmehmet.com

Resim : Tarafımızca düzenlenmiştir.

Açıklama ve Kaynaklar :

(1) Aselsan Cinayetleri. Melik Duvaklı. s.37.

(2) https://tr.sputniknews.com/analiz/201703161027657767-rusya-ve-turkiyenin-s-400-anlasmasindan-kim-kazancli-cikacak/

(3) Devamı ve daha fazlası için bakınız : http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/murat-yetkin/amerikaya-kizip-rus-fuzesi-almak-40693474

(4) Aselsan Cinayetleri. Melik Duvaklı. s.36-37.

(5) Aselsan Cinayetleri. Melik Duvaklı. s.40-41.

“Aselsan Cinayetleri”nin Ana Nedeni, Ekonomik Rekabet Olmayabilir Mi (2)

 

 

 

Bir ülkenin en büyük zenginlik kaynağı, vatansever insanlarıdır.

 

Amerikan Kongresi : “Başka ülkelere sattığımız silahların yazılımları içine birer tane virüs koyalım (ki), ileride onlar bu silahları bizim amacımızın dışında kullanamasınlar.” (1)

ASELSAN’da 1990’dan itibaren, Danışman ve Askeri Uzmanlar Birimi Başkanı olarak çalışan Emekli Tuğgeneral Aytekin Ziylan, Aksiyon Dergisi’nin 18 Ekim 2004 tarihli sayısında oldukça dikkat çekici değerlendirmelerde bulunur. İşte Aytekin Ziylan’ın sözleri :

“Ben ABD’nin istemediği bir ülkeye karşı uçağımı kullanmak istersem, ABD buna karşı geleceği için bir kod göndererek o silahı çalıştırmayabilir. Yazar Alvin Toffler ‘Savaş ve Savaş Karşıtı‘ kitabında, ABD’de konuştuğu generallerin kendisine ‘Biz herhangi bir uçağı, herhangi bir boylamı geçmesi halinde düşecek şekilde önceden ayarlayabiliriz’ dediğini yazıyor.” (2)

Bunlar ordumuzun üst seviyelerindeki komutanlarımızca bilinmesine rağmen, neden çok yakın tarihe kadar ihtiyacımız olan yüksek askeri teknoloji üretilmemiş veya kimler üretilmesine engel olmuştur ?

Bunlarla birlikte ASELSAN, HAVELSAN, ROKETSAN, TUSAŞ, TAI vb. gözbebeği kuruluşlarımızın nasıl kurulduğu, daha da önemlisi nasıl yaşatıldığı; kimlerin vatanseverliği, ilmi gayreti, hatta canı ile desteklenerek bugünlere getirildiğinin anlaşılabilmesi için biraz gerilere, 1930’lu yıllara gitmemiz gerekecektir.

Otu Çek, Köküne Bak !

Bu konuda, meraklıları için çarpıcı iki örnek verelim.

Örnek 1 :

Araştırdıkça, “insanın içi acıyor”. Konu ile çok yakından ilgili olduğu için, bu kadar ciddi bir konuya bir Acem fıkrası ile başlayalım. Ki derdimizi, ilacı ile birlikte öğrenmiş olalım :

” Onlar Acem şehzâdesidir; diledikleri yere yaparlar !

Bir turist kafilesine Acem sarayı gezdiriliyormuş; uzun süre oradan oraya giderek enine-boyuna gezdikten sonra, birisi sormuş mihmandara : ‘Burada aklımıza gelen-gelmeyen her şey var; ama hiç tuvalet yok; ben mi görmedim acaba ? ‘

Mihmandar ‘hayır’ demiş, ‘siz görmediniz değil, gerçekten yok’. Şaşırmış turist : ‘ İyi de, burada yaşayanlar ihtiyaçlarını nasıl gideriyorlar ? ‘ diye sorunca, mihmandar şu çarpıcı cevabı vermiş :

– ‘Onlar Acem şehzâdesidir; diledikleri yere yaparlar !’ ”. (3)

Fıkradaki mesajın kimleri kastettiğini, (yazıyı) okuyanların basiretine havale ediyor ve konuya geçiyoruz.

* * *

Toplu iğne üretemeyen (!) Türkiye” yalanından,

“İnsansız Hava Aracı ve yüksek askeri teknoloji üreterek, bunları ihraç eden Türkiye”ye nasıl gelindi ?

Önce “Türkiye, uzun yıllar öncesinden de yerli uçak üretiyordu !” konusunu biraz açmamız gerekecektir.

Türkiye, 20-30 yıl öncesine kadar, Yerli Uçak imali ile ilgili yerli bir teknolojiye sahip değildi.

“Yerli uçak üretiliyordu” tartışmalarının arkasında; dışarıdan alınan teknoloji, parça, teknisyen desteği ve montaj vardır. Ancak, burada bir kasıt aramak çok da doğru değildir. Montaj sanayii ile başlamak ve kısa sürede de yerli teknoloji geliştirilmesine geçilmiş olmalıydı.

Gelelim, 1936 -1940’larındaki “Yerli Uçak Üretimi ” hikayemize :

Önce İsmet İnönü’yü, siyaseti ve Uçak Üreticisi Nuri Demirağ’ı tanımamız gerekecektir :

“Mühürdarzade Nuri Demirağ, 1886 yılında Sivas Divriği’de doğmuştur.

Nuri Bey, İstanbul’da işgal yıllarında memurluk görevi sırasında bir hakarete uğraması nedeniyle memuriyetten ayrılarak, sigara kağıdı satışı ile ticari hayata atılır ve kısa sürede başarılı bir işadamı olur.

İlerleyen süreçte Cumhuriyet döneminde, devletin milli kaynaklarla demiryolu yapımı projesinde müteahhit olarak yer alır ve 2012 km uzunlukta demir yolu ağı döşer.

Nuri Bey, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin zayıf düşmemesi için milletin zenginlerine daha çok görev düştüğüne inanmaktadır. Havacılık sanayii bugün olduğu gibi, o günlerde de önemli yatırım gerektirmekteydi ve Nuri Bey de oldukça yüksek meblağda bir birikime sahipti.

Nuri Bey, dünyadaki gelişmeleri ve olası çatışmaları önceden görmüş ve Türkiye’nin acilen ihtiyaç duyduğu bir alan olan havacılığa katkıda bulunmak için çalışmaya başlamıştır. Havacılık tarihinde önemli bir yeri olan Nuri Bey, Türkiye’de özel sektörde ilk uçak fabrikasını kurmuş, uçak ve planör üretmiştir.

Nuri Demirağ, Hava Harp Sanayii’nde; uçakları dışarıdan satın almak ve dışarının bağımlısı olmak yerine, Türk tasarımı uçakların Türk semalarına hakim olmasını isteyen bir girişimcidir.

Yabancı lisanslarla uçak üretmenin taklitçilikten öte bir şey olmadığına inanmaktadır.

Çünkü uçak üretim lisansını satan ülke; demode olmuş, kendisi için tehdit olmayacak ve ekonomik ömrü olmayan sistemlerin satışına müsaade etmesi, öncelikle kendi güvenliği ve ülke çıkarları gereğidir.

Nuri Bey, uçak üretmenin zor ve pahalı bir iş olduğunun farkındadır. Yanına kendisi gibi düşünen ve Türk tasarımı uçak üretimine destek veren Uçak Mühendisi Selahaddin Alan’ı ortak alarak almıştır.

Avrupa seyahatinde, Alman Sivil Hava Federasyonu aracılığı ile beş Alman tayyare mühendisini, atölyesinde istihdam etmiştir.  Uçak sanayii alanında uluslararası alanda önemli bir isim olan Prof. Gasner ile de bir anlaşma yapılmıştır.

Nuri Demirağ, 17 Eylül 1936 tarihinde havacılık sanayiinin ilk temellerini atmaya başlamıştır. 10 yıllık devreyi kapsayan bir plan program hazırlatır. Bu program gereği, bugün Deniz Müzesi olan Beşiktaş Barbaros Hayrettin İskelesi’nin yanında Tayyare Etüt Atölyesi kurmuş ve burada kurduğu tayyare atölyesini kısa sürede büyük bir uçak fabrikası haline getirmiştir.

Kuruluşu aşamasında Türk Hava Kurumu tarafından 10 adet uçak ve 65 adet planör siparişi verilmiştir.

İlk yerli yolcu uçağı, Beşiktaş Demirağ Uçak Fabrikası’nda (Almanya’dan ithal edilen motorla) imal edilmiştir.

İstanbul Beşiktaş Uçak Fabrikası’nda yapılan ilk yerli Türk uçağı, 1941 yılı ağustos ayında Nuri Bey’in doğduğu yer olan Divriği’ye uçarak gidip gelmiştir.

Halkı heyecanlandıran bu tür gösterilerin yararlı olduğunu düşünen Nuri Bey, Eylül ayında 12 uçaklık bir filoyu Bursa, Kütahya, Eskişehir, Ankara, Konya, Adana, Elazığ ve Malatya rotasında uçurarak Türk halkına, Türk yapımı uçaklarla Türk semalarının korunabileceğini göstermek ve halka güven vermek istemiştir.

Nuri Demirağ, uzun incelemeler sonunda büyük yatırımlar yaparak kurduğu uçak fabrikasının üretimi için uçağa ihtiyacı olan kurum ve kuruluşların doğal olarak uçak siparişi vermesini beklemiştir.

Hava Sanayii gibi önemli ve pahalı bir sahada devlet desteği olması yadsınamaz. Çünkü, uçak sanayii çok pahalı ve teknolojinin en son yeniliklerini içermesi yanında, devlet genelde tek ve ilk müşteridir. Nitekim ilk siparişler Türk Hava Kurumu tarafından verilmiştir.

Nuri Demirağ uçak fabrikasını kurmuş ve işi ehline bırakmıştır. Demirağ, dönemin önemli uçak mühendislerinden olan Selahattin Alan ile ortaklık kurmuş, yönetimde ortağına her türlü esnekliği sağlamıştır.

Selahattin Alan, Fransa’da eğitim almış, bilgili, ülkesi için birşeyler yapmak isteyen birisidir. Eskişehir’de Askeri Uçak Fabrikası’nda çalışmış ve mesleğinde temayüz etmiştir.

Burada çalışırken bir prototip uçak imalatı üzerinde çalışmış ancak istediği sonucu alamamıştır.

Selahattin Alan’ın çalışmaları sonucu Nu.D.36 uçağı tamamlanmıştır. Diğer bir proje de Nu.D.38 tipi uçaktır. Alan’ın ansızın vefatı ile bu proje yarım kalmış, ancak daha sonra tamamlanmıştır.

İmal edilen ND-36 (Al-2) tipi uçağı, Eskişehir’de yapılacak olan tanıtımında iniş esnasında pistin girişindeki su tahliye çukuruna girmiş ve uçak kaza-kırım geçirmiştir.  Uçağın pilotu Selahattin Alan şehit olmuştur.

Bu gelişme Türk Hava Kurumu ile Nuri Demirağ’ın ileride mahkemelik olmasına neden olmuştur. Daha sonra imalatı tamamlanan Nu.D.38 uçağına Havayolları tarafından ilgi gösterilmemesi, şirkete ikinci önemli darbe olmuştur.

Bu olumsuz gelişmeler sonrasında, Nuri Demirağ’ın hukuk mücadelesi başlamıştır. Demirağ’ın çalışmasına, müşteri olması ümit edilen kurumlardan sipariş gelmemesi nedeniyle devam edilememiş ve üretime geçilememiştir.

Yeşilköy’deki Nuri Demirağ’a ait tesislerin havaalanı yapılmak üzere kamulaştırılması üzerine tam meyvesi toplanacak bir zamanda uçak üretim serüveni iflasla sonlanmıştır.

TOMTAŞ (Kayseri Uçak Fabrikası) ve Vecihi HÜRKUŞ’un çalışmalarında yaşanan sahne bir kez de Nuri Demirağ’da yaşanmıştır.

Peki bütün çalışmaların aynı şekilde sonuçlanması bir tesadüf müdür ?

Uçakların Muayenede Ret Edilmesi ve Demirağ’ın Cumhurbaşkanı’na Mektup Yazması

Türk Hava Kurumu tarafından Nuri Demirağ Uçak Fabrikası’na verilen 65 adet planörün kabulü yapılmış, ancak üretilen ve test denemeleri yapılan uçakların, teknik şartnamede belirtilen motor özelliklerinin bire bir tutmaması nedeniyle kabulü yapılmamıştır.

Bunda Selahattin Alan’ın, uçağı test ve muayene için geldiği zaman bir kaza sonucu hayatını kaybetmesi ve uçaklara olan güvenin sarsılması önemli rol oynamıştır.

Aslında sorun uçağın motorundan kaynaklanmaktadır. İthal edilen motor, şartnamede belirtilen kıstaslarla birebir uyuşmamaktadır.

Bu sorunlar mahkemeye intikal etmiş ve yargı, kararını Demirağ aleyhine vermiştir. Bu durum yine de Demirağ’ı idealinden vazgeçirmemiştir. Uçak imalatına yönelik iddiası devam etmiş ve 1944 yılında Nu.D-38’in imalatı tamamlanmıştır.

Uçağın teknik özellikleri : 6 kişilik, çift kumandalı, 2200 devirli 2 adet 160 beygir gücünde motorla donatılmış ve saatte 325 km sürat yapmaktadır. Boş ağırlığı 1200 kg, dolu ağırlığı ise 1900 kg’dır. Tam depo yakıt ile 1000 Km. menzile sahiptir. 3,5 saat havada kalabilmektedir. Tavan irtifası 5500 metredir.

Tayyarenin modeli Türk mühendisler tarafından çizilmiş, motorlar hariç tüm aksam Türk teknisyen ve işçisinin ürünüdür. Çalışmamızda daha önce belirtildiği gibi, bu uçağın devlet hava yolları tarafından kabul edilmesi beklenmekteydi ama bu da gerçekleşmemiştir.

Test uçuşları başarı ile tamamlanmıştır. Nitekim Nu.D-38 tipi uçak, 26 Mayıs 1944 tarihinde İstanbul-Ankara seferine başlamıştır.

Ancak yatırımların yapılmasına rağmen, fabrikaya kurum ve kuruluşlardan işverilmemesi, işadamını zora sokmuştur.

Yaklaşık 1,5 milyon Türk Lirası harcayarak ortaya koyduğu eserin heder olmaması için 29 Kasım 1939 ve 26 Ağustos 1940 tarihinde de iki defa dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye mektup yazmıştır.

İran ve Irak uçaklara talip olmuş; (fakat) ‘yakarız ama yine de sattırmayız gibi, bugün için çok anlamsız bir tepki ile satışa müsaade edilmemiştir. Uçaklar uzun yıllar Yeşilköy hangarında bekletilmiştir. ” (4)

* * *

Demirağ’ın tesisleri ile ilgili olarak sözü, İTÜ Uçak ve Uzay Bilimleri Fakültesi (eski) Dekanı, Prof. Dr. Ahmet Nuri Yüksel’e bırakıyoruz :

“…Dünyâyı cehenneme çeviren bu harbin (2. Dünya Harbi) sonlarına doğru, destek ve itibarsızlık sebebi ile yüzüstü bırakılan Nuri Demirağ(ın) özel teşebbüsü kapanınca, onun bütün mameleki yarı-resmî bir kuruluş özellikli Türk Hava Kurumu’na (THK) devredilerek; bu isim altında, ama bu kere Ankara’da, hem lisansa bağlı ve hem de yerli dizayn uçak ve motor imal etmeye başlandı.

Bu teşebbüs ve ürünleri de o zamanın ecnebi uçaklarından pek geride değildi. Ama o da, aslında bir belâ olan, bir daha doğrulamayacak şekilde belimizi büken-kıran Marşal yardımı (!) sebebiyle, 1952’de temelli kapatıldı; 14.000 m2 kapalı alanı dâhil, yapılan uçaklar, bunların imal edildiği makinalar ve tezgâhlar, hattâ arşivi dahi yok oldu.

Ben bütün aramalarıma rağmen, bu konuda kayda değer bir ipucuna ulaşamadım; ancak bir-iki sene evvel bu arşivin Almanya’da olduğuna dair bir gazete haberi okudum; hepsi o kadar.

…Tıpkı Nuri Demirağ özel teşebbüsü gibi, ondan devralınan uzman ekip ve fabrika-arşiv potansiyeli ile, 1944-1952, yarı-resmî THK teşebbüsü tarafından lisans altında ve yerli dizayn birçok uçak (ve uçak motoru) imal edildi (Zafer Orbay). Bunlardan yerli dizayna örnek olarak şunları gösterebiliriz :

THK, eğitim-akrobasi uçağı. Türk ve Polonyalı mühendislerce 6 adet imal edildi; Marshall yardımı gelince orada bırakıldı.

THK2, iki motorlu hafif ambulans uçağı. 6 adet imal edildi; biri 1951’de Danimarka’ya satıldı; yıllarca hizmet verdi. (s.217)

THK11,  3 kişilik turistik uçak : 1 prototip yapıldı; öylece kaldı.

THK15, ileri eğitim uçağı : Dizayn edildi; (fakat) prototipi dahi yapılmadı.

Uçak sanayi teşebbüsümüzün üçüncüsü olan THK’nın bütün tesisleri, Marşal yardımı tuzağının olmazsa olmaz bir şartı olarak kapatılınca; ondan kalanlar, olduğu gibi, bu defa aynı hizmeti yürütmekle görevlendirilen Makine Kimya Endüstrisi Kurumu’na (MKEK) devredildi (1954). MKEK, Magister lisansı altında MKEK4 rumuzu ile isimlendirilen uçaktan 60 adet imal etti (Zafer Orbay). Ama hepsi o kadar. Devletten bir ses-sadâ ve tahsisat çıkmayınca, bu teşebbüse de resmen son verildi (1964).

Biz, Türkiye olarak, bu açıp-kapatmalar, önce imkân-hava verip sonra terketmeler, yüzüstü bırakmalar yerine, işin tabiatına uygun olarak, doğru yerden, doğru zamanda, doğru bir şekilde başlayarak; köklü tedbirlerle birlikte, azim(li) ve kararlı bir şekilde devam etme yolunu hiçbir zaman benimseyip tatbikata geçirmediğimiz, geçiremediğimiz için çok büyük zarara mâruz kaldık. Şöyle ki :

Başlangıçta bedava, daha sonra sözde ucuza aldığımız 2.DH (Dünya Harbi) kalıntısı veya ABD ordusunun terkettiği ikinci el uçakların, 15-20 sene bakım ve onarımı için gerekli yedek parçaları rayicinin birkaç misline satın almaya mecbur olduk. Beleş alma(k), bize kat-be-kat ödetildi.

Bir kere, o güne kadarki arşiv birikimimiz, fabrika-tezgâh imkânlarımız ile, oldukça iyi yetişmiş-tecrübeli elemanlar dağılıp gittiğinden, bir daha iki ucunu bir araya getirerek uçak sanayiimizi yeniden canlandırıp devam ettiremedik; hiç olmazsa harb sonrası dünyanın gidişine uyamadık, dünyâ ile paralel gidemedik.

Tam tersine, bir makas gibi gittikçe açılarak, gittikçe gerileyerek; dünyâ ile irtibatımızı kopardık. Saniyen (ikinci olarak), kendi insanımızın dizayn ettiği uçakları yapabildiğimiz uçak sanayiimizi 1952’de yok etmemizin hemen ardından, henüz üç sene geçmişti ki; Makarios bayrak kaldırarak, Kıbrıs meselesini başlattı.

O günkü hükümetin gücü ve isabetli siyâseti ile çözüm bulundu (1959) : Lozan Antlaşması ile 1922’de tapusunu İngiltere’ye verdiğimiz Kıbrıs için üç garantör devletten biri olduğumuz kabul ve tapuda hissedarlığımız tekrar tescil ettirildi. Ama, 27 Mayıs 1960 ayaklanması ile, kâğıt üstünde olmasa da, fiiliyatta yeniden kaybetme durumuna geldik. Bu arada 1964 katliâmına cevap mâhiyetinde, ABD’den aldığımız, nerede ise yakıtı ve silahları ile mühimmatında dahi dışa bağımlı olduğumuz jet uçaklarımızın bir tek mermi atmadan yaptığı şöyle bir geçiş şeklindeki kuvvet gösterisi, 10 sene sonra 1974’deki çıkarma ve oraya bir garnizon kurma teşebbüsümüzün ardından. 10-15 sene süren ambargo döneminde elimiz-ayağımız kesildi; silahsız-savunmasız kaldık.

Mevcut, eski-köhnemiş uçaklarımızın çok önemli, olmazsa olmaz basit parçalarını bile imal edip doğru-dürüst bakım ve onarımını yapamadık. (s.219)” (5)

* * *

Yazının 2.Bölümünde :  Örnek 2 : “Savunma Sanayiini Çevik Paşa Bitirdi’’

Devam edecek…

Kimler ülkesini değil de, İsrail ve Amerikan şirketlerine can suyu oldu ? “28 Şubat” irtica yalanı ile, “Yeşil Sermaye” adı verilerek, Anadolu sermayesi doğmadan nasıl öldürüldü ?

www.canmehmet.com

 

Resim : Tarafımızca düzenlenmiştir.

Açıklama ve Kaynaklar :

(1) Aselsan Cinayetleri. Melik Duvaklı.

(2) A.g.e. : s.60.

(3) “TÜRKİYE’DE İNSANSIZ UÇAK ALDATMACASI”, Prof. Dr. Ahmet Nuri Yüksel, 1. Basım, Mart 2012. (İTÜ Uçak ve Uzay Bilimleri Fakültesi (eski) dekanı)

(4) Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi S 44, Güz 2009, s.743-769, Mühürdarzade Nuri Bey’in (Demirağ) Hayatı ve Çalışmaları (1886-1957) Dr. Osman YALÇIN.

Dr. Osman YALÇIN’ın Kaynakları :

– Atatürkçülük : Atatürk’ün Görüş ve Direktifleri. Birinci Kitap, Gnkur. Bsm., Ankara.

– ADIGÜZEL, M. Bahattin. Türk Havacılığında İz Bırakanlar. THK Kültür Yay.

– DERVİŞOĞLU, Fatih M.  Nuri Demirağ : Türkiye’nin Havacılık Efsanesi. Ötüken.

– Yaşar Özdemir.  Atatürk ve Türk Havacılığı. Hv. Bsm., Ankara, 1981, s.48.

– Bora Çağlar, Havacılık ve Savunma Sanayi Üzerine Çalışmalar, HAVELSAN, Ankara, 2000, s.338,339.

– Oktay Verel. İstikbal Göklerin, Gökler Bizimdir C.I-II. Türk Hava Kurumu Yayınları, İstanbul, 1985, s.10.

– Nuri DEMİRAĞ ve Neyzen Tevfik.

– Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi (BCA),

– DELİORMAN, M. Necmettin.  Nuri Demirağ’ın Hayat ve Mücadeleleri, Nu.D. Matbaası, İstanbul, 1957.

– DENİZ, Tuncay.  Türk Uçak Üretimi – Turkish Aircraft Production, 2004, Türkiye.

– İhsan, TAYHANİ.  Atatürk’ün Bağımsızlık Politikası ve Uçak Sanayii 1923–1950, Türk Hava Kurumu Basımevi, Ankara, 2001.

– ÖZDEMİR, Yaşar.  Atatürk ve Türk Havacılığı. Hv. Bsm., Ankara,1981.

– ERDEM (Edt.), Tevfik.  Feodaliteden Küreselleşmeye Temel Kavram ve Süreçler. Lotus Yay., Ankara, 2006.

– ŞAKİR, Ziya.  Nuri Demirağ Kimdir ?. Kanaat Matbaası, İstanbul, 1947.

– VEREL, Oktay.  İstikbal Göklerin, Gökler Bizimdir. Birinci Cilt. Türk Hava Kurumu Yayınları, İstanbul, 1985.

– YALÇIN, Soner.  Efendi – Beyaz Türklerin Büyük Sırrı. 5. Bsk., İstanbul, 2004.

(5) Türkiye’de İnsansız Uçak Aldatmacası. Prof. Dr. Ahmet Nuri Yüksel. 1. Basım, Mart 2012.

“ASELSAN Cinayetleri”nde Vefat Edenlerin Ne Kanları Yerde kaldı, Ne De Çalışmalar Boşa Gitti (1)

 

Batı anlayışında, “Kazanmanın ahlakı yoktur!” Tüm insani söylemler, sadece bir aldatmacadır.

 

“İngiltere, Falkland Savaşı’nın ilk günlerinde çok sayıda uçak kaybetti. Araştırıp baktılar ki, İngiliz uçaklarının radar ikaz almaçları, sadece Sovyet bloku ülkelerinin füzelerini düşman algılıyor. Arjantin’in elinde ise batı füzeleri var. Uçaklar, Arjantin füzelerini dost görüp tedbir almayınca, kolayca düşürülüyordu. İngilizler 14 günde sistemlerinde gerekli değişikliği yaptı. Sonra uçak zayiatları azaldı. (1)

“Birinci Körfez Savaşı’nda Saddam’ın elinde çok güzel silahlar… çok iyi hava savunma sistemleri vardı. Hiçbirini çalıştıramadı. Bir tek uçak düşüremedi. Çünkü Batı’dan aldığı sistemleri Batılılar körletti. Dolayısıyla ilk Körfez Savaşı’nda Saddam’ın uçaksavar sistemleri, elektronik atış kontrol sistemlerini kullanamadı. Radarla değil, görerek ateş etmeye kalktı. Radarları açtıkları an, radar ikazını alan uçak, ‘radara giden füzeyi’ yolluyor, uçaksavar mevziini yok ediyordu.” (1-2)

“…TSK’ya ait F-16 savaş uçaklarında, Aselsan ve Havelsan tarafından üretilen yerli yazılımların kullanılmaya başlandığını bildirdi. Söz konusu yazılım sayesinde TSK’nın, Kuzey Irak’taki PKK kamplarına yönelik operasyonu öncesinde ABD’li yetkililerin, Türk uçaklarının yerini tespit edemediğini aktardı…Bağımlılıktan ‘bir ölçüde’ bile olsa kurtulmak, müttefikler arasında ‘daha medeni’ ve aslında ‘taraflar için daha yararlı’ bir ilişki sağlamıyor mu ?..”

(Konu ile ilgili) Mustafa Kartoğlu’nun Star gazetesinde “Türk F-16’ları, ABD için nasıl ‘hayalet’ oldu ?” başlığıyla yayımlanan (17 Ağustos 2015 tarihli) yazısı şöyle :

Türkiye’nin Kuzey Irak’taki PKK hedeflerine yönelik hava operasyonu, birden fazla enteresan sonuçtan haberdar olmamızı sağladı.

O günlerde ABD medyasında çıkan bir haber, Türk medyasında da dikkati çekti, ancak bir kez daha kayda geçelim :

Haberi veren Fox News kanalı.

Beşgen mimarisi nedeniyle ‘Pentagon’ olarak bilinen ABD Savunma Bakanlığı’na yakın bir kanal olarak tanınır. Haliyle, ‘Neo-Con/Yeni Muhafazakar’lara da… Neo-Con’lar, Washington’daki Demokrat yönetime rağmen, özellikle son birkaç yıldır ABD dış politikasında etkin.

Ve AK Parti politikalarından da pek haz ettikleri söylenemez.

Habere gelelim;

Fox News, Pentagon kaynaklarına dayanarak, ABD askeri yetkililerinin Türkiye’nin Kandil’e hava operasyonlarından ‘endişe ve öfke’ duyduklarını belirtiyor.

Ayrıntıda şunlar var :

Operasyon sadece 10 dakika önce ABD’ye bildirildi. Bir Amerikalı askeri yetkili, “İttifak Hava Operasyonları Merkezi’ne bir Türk subayı geldi ve operasyonun 10 dakika içinde başlayacağını, Irak üzerindeki bütün ittifak uçaklarının derhal Musul’un güneyine inmesi gerektiğini söyledi. Çok öfkelendik. Çünkü ABD özel kuvvetleri, Türklerin bombaladığı yerden uzak olmayan bir bölgede Peşmerge birliklerini eğitiyordu. Türk uçakları hakkında bilgimiz yoktu, haberleşme frekanslarını, hangi yükseklikte uçtuklarını, arama işaretlerini bilmiyorduk, ayrıca onları radarda görmemize yarayan bilgiler de bize verilmemişti. Bir ‘dost ateşi´ altında kalabilirdik” dedi.

Habere göre, aynı Türk subayı, ertesi gün, 25 Temmuz’da ikinci operasyon için bilgilendirmek üzere yeniden Operasyon Merkezi’ne geldiğinde ABD’li subaylar itirazlarını dile getirdi. Ancak Türk subayı da ABD’lilerle tartışmaya girdi. ABD’liler Türk savaş uçaklarının uçuş planlarını istedi, Türk subayı ise “Amerikalı eğitmenlerin bulunduğu yerleri bize verin” dedi. ABD subayları ise ‘nokta yer’ vermek yerine, daha geniş bir alanı kapsayan koordinatlar verdi. ABD’li subay, “Vermeden edemezdik, çünkü adamlarımızdan biri vurulsa Türkler ‘yer bildirmediniz’ diye bizi suçlardı. Bu riske giremezdik” dedi.

Özeti :

– Türkiye, PKK’ya yönelik bir operasyonu, ABD’ye ‘sadece 10 dakika önce’ haber vermiş ve ‘10 dakikaya kadar vuracağız, uçaklarınızı çekin’ demiş.

Devam eden operasyonlarda da bu bilgileri vermemiş; sadece ‘bölgede adamlarınız varsa yerlerini söyleyin, dikkat edelim’ demiş. Ve bu bilgileri almış; ancak Amerikalılar ‘adamlarının yerleri anlaşılmasın’ diye geniş bir alan vermişler !

– Bölgedeki ABD ve müttefiklerine uçuş, hedef, haberleşme frekansları, radarda görünmeyi sağlayan kimlik bilgilerini vermemiş, ‘hayalet’ olarak bölgeye girmiş.

Özetteki ayrıntı :

1- ABD’lilerin ‘adamları’, Peşmerge’ye eğitim veriyordu, ancak Kandil ve çevresinde yapılan operasyonlardan nedense ‘endişe ve öfke’ duymuşlardı !

2- Türk F-16’larının iletişim ve savaş kodlarını bilmiyorlar, uçakları havadayken göremiyorlardı !

Birinci ayrıntı hakkında daha fazla yorum yapmayalım.

Ancak ikincisi daha önemli.

F-16’lar ABD’li Lockheed Martin şirketi tarafından üretiliyor. Şirket aynı zamanda ABD ordusunun ana silah ve savaş uçağı tedarikçisi. F-16’ların montajı uzun süredir Türkiye’de TAI tarafından yapılıyor. Ancak seyrüsefer, dost-düşman tanımlama ve savaş sistemlerine ilişkin yazılımları ABD’den geliyor.

Bir süredir bu yazılımlar üzerinde Aselsan ve Havelsan da çalışıyordu.

Askeri kaynaklar, F-16’larda artık ‘yerli yazılım’ da kullanıldığını doğruladı.

Ne dersiniz,

Bağımlılıktan ‘bir ölçüde’ bile olsa kurtulmak, müttefikler arasında ‘daha medeni’ ve aslında ‘taraflar için daha yararlı’ bir ilişki sağlamıyor mu ? ” (3)

* * *

Burada bir ara veriyor ve biraz geriye gidiyoruz.

Gidiyoruz ki, nereden nereye geldiğimizi bilelim ve hiçbir araştırma yapmadan, sadece siyasi görüş farklılığı nedeniyle, vatanını hayatından daha fazla sevdiği için hizmet eden insanlarımıza hakaret etmeye devam etmeyelim (!).

“1980’lerin ortaları, Türk generallerinin doğan fırsatlardan başların döndüğü günlerdi.

Türkiye’yi bölgedeki kritik oyuncu, doğal olarak Şah’ın yerini dolduracak bir ülke olarak tasarlıyorlardı. Çok kapsamlı planlarında atacakları ilk ve en önemli adım, F-16 savaş uçaklarını ve bunları imal etmek için Fort Worth’taki gibi bir fabrikayı edinmek olacaktı.” (4)

Türkiye’de uçak monte edecek yeni bir tesis açılmasını kapsayan ortak üretim anlaşması, 1983 yılı Eylül ayının ilk günlerinde, askeri cunta hâlâ Ankara’da iktidardayken açıklandı. Anlaşmayı geri dönülmez şekilde mühürleyen teklif, ana anlaşmayı genişleten teşviklerin bir karışımı olan “offsetler”di.

(kitabı yayına hazırlayanın notu :Metnin devamından da anlaşılacağı gibi, silah satış anlaşmalarında “offset” şu anlama geliyor : Örneğin bir ülke, silah üreticisi gelişmiş ülkelerden belirli sayıda helikopter almak üzere ihale açıyor. Satın alacağı helikopterlerin bedelinin belirli bir yüzdesi (yüzde 100’ü veya yüzde 60’ı) değerinde herhangi bir malın, ihaleyi kazanacak silah üreticisi ülke tarafından ithal edilmesini ve/veya kendi ülkesindeki herhangi bir sektöre bu değerde yatırım yapılmasını şart koşuyor. “Offset” günlük dilde “telafi” olarak karşılanıyor.)

General Dynamics Türkiye’ye “offset” piyango torbasından (toplam 4.5 milyar dolarlık bir anlaşmadan) 1.3 milyar dolar verdi; buna doğrudan “offsetler”, yani ortak uçak yapımı ile Türkiye’deki otel endüstrisine yatırım yapma ve Türk mermeri, lastiği ve bor asidi alımı demek olan dolaylı “offsetler” de dahildi. Fort Worth tesisinin yöneticilerinden biri “Türkiye’de tatil yapmaya teşvik ediliyorduk” demişti. “Ofsetlerin tuhaf yönleriyle – örneğin Türkiye’den yapılan mermer ihracatıyla – şirket dışından bir simsar uğraşıyordu.

Fort Worth’taki tesisin başkan yardımcılarından biri, “Eskiden yerine getirilmesi gereken bir bela diye bakardık. Fakat şu anda bunu küresel işimizin bir parçası olarak görüyoruz” dedi. “Offsetler” muhtemelen Türkiye’nin karar değiştirip, McDonnell-Douglas’ın F-18’i yerine, F-16’ları tercih etmesinde etkili olmuştur; çünkü ilk kez F-16’lar bir ihracatta – akıllıca bir taktikle – F-18’leri geride bırakıyordu.

İki yıl sonra General Dynamics’in eski yöneticilerinden biri, Türk ordusuna verilen avantaların ikna sürecini kolaylaştırdığını iddia etti. Fakat şirket suçlamaları reddetti. Türk generalleri de 1983’te yazdıkları anayasa ile kendilerine tam bir dokunulmazlık sağladıkları için, haklarında doğru dürüst bir soruşturma açılamadı. (5)

…Türkler fabrikayı işletmek için, yüzde 51’lik hissesine hükümetin sahip olduğu yeni bir şirket tesis ederek, TUSAŞ Havacılık ve Uzay Sanayi’ni (TAI) kurmuştur.

Uçağın ön gövdesi ve kokpitini imal etmek – ki buna uçaktaki her türlü elektronik donanım dahildi – ve bunları Türkiye’deki Mürted tesislerine göndermek suretiyle, en önemli teknoloji üzerindeki kontrolü elinde tuttu.

Eğer anlaşma Japonlarla yapılmış olsaydı, herkes Japonların iki yıla kalmadan kokpitin “tasarımını deşifre edip” daha iyisini üreteceğini düşünürdü – nitekim birkaç yıl sonra Tokyo ile yapılan FSX anlaşmasında böyle bir kaygı oluşmuştu. Fakat kimse Türkler hakkında böyle bir kaygıyı dile getirmedi. (6)

* * *

Yukarıda Amerikalı yetkililer ne demektedir?

“Türkler bir şeyi beceremezler.”

Bakalım gerçekten de öyle mi ?

” Emekli Tuğgeneral Aytekin Ziylan, ASELSAN’ın başarısını şöyle anlatıyordu : ‘ASELSAN kendi teknolojisini üretiyor. Örneğin muhabere sırasında çeşitli silahların ve komuta merkezlerinin iletişimini sağlayan Taktik Saha Muhabere Sistemi bir Türkiye de var, bir de Amerika da var. Bunu ASELSAN yaptı. NATO, bu sistemi bütün üye ülkelere tavsiye etti. ASELSAN ın ilk projesi Hollanda markası Philips lisansıyla yaptığı telsizlerdi. Ama şimdi Hollanda’ya silah satıyor. Ürüne dönüştürülen teknolojilerde aşağı yukarı Amerika seviyesindeyiz.’ ” (7)

Bu noktada ASELSAN ve benzeri Milli kuruluşlarımızda görev yapan gözbebeklerimizin, Mühendislerimizin bir hakkını daha teslim etmemiz gerekmektedir.

“Uzun yıllar, F-16’lar PKK militanlarını bombalar (zanneder ve) üslerine başarı ile geri dönerler”di. Değil mi ?

Gerçeğinde, PKK militanlarını değil de; şimdi anladığımız, “Dağı-taşı bombalamışlar (!)”

Ancak, F-16’lar  2-3 yıldır artık dağı, taşı değil; düşmanlarını bombalamaktadır.

2017 yılı Ekim ayında, Milli Savunma Bakanı Nurettin Canikli, yine benzer bir şekilde, İsrail’den alınan insansız hava araçlarının kullanımıyla ilgili olarak “…İsrail’den aldığımız İHA’ların ürettiği bilgilere dayanarak yapılan bu bombalamaların önemli bir bölümünün isabetsiz olduğunu sonradan anladık. Sonradan anladık ki dağı taşı bombalamışız aslında” demişti. (8)

Burada çok güzel bir Anadolu deyimimizin yeridir. Ancak, edep anlayışımız yazmamızı engellemektedir. Onun yerine: “Emanet ata binen, tez iner !” diyelim.

www.canmehmet.com

Devam edecek : Savunma Sanayi’nin kurulmasını engelleyen; görünürde “Kahraman (!)”, gerçekte ise “Hain”ler kimlerdir ?

Resim : Tarafımızca düzenlenmiştir.

(1-2) Aselsan Cinayetleri. (Savunma sanayiindeki gizli savaşın kurbanları). Melik Duvaklı. 5.Baskı / Eylül 2015.

(3) Star yazarı Mustafa Kartoğlu, Alıntı : http://t24.com.tr/haber/star-temsilcisi-f-16larda-artik-yerli-yazilim-kullaniliyor,306543

(4) Amerikan Silah Ticaretinin İnsani Bedeli. John Tirman. Aram Yayıncılık: Nisan 2005. s.147.

(5) Amerikan Silah Ticaretinin İnsani Bedeli. John Tirman. Aram Yayıncılık: Nisan 2005. s.148.

(6) Amerikan Silah Ticaretinin İnsani Bedeli. John Tirman. Aram Yayıncılık: Nisan 2005. s.148.

(7) Aselsan Cinayetleri. s.61.

(8) https://www.takvim.com.tr/guncel/2017/10/20/canikli-sonradan-anladik-ki-dagi-tasi-bombalamisiz

Akıl : Hem Kur’an’ın Bizlere Anlattığı, Hem De İnsanın Ondan Ne Anladığı

 

Bilmemek çok tehlikeli değildir. Bilmediğini bilmemektir, tehlikeli olan.

 

Çocuk eğitiminde başarılı olan ailelerinin, diğerlerinden basit bir farkı bulunmaktadır. Bu da, çocuklarının eğitiminde “Gör, Uygula ve Anla  anlayışını uygulamalardır.

Peki, bu metodda çocukları ileride başarılı kılan nedir ?

Bir örnek:  “Gör, Uygula ve Anla !”

“…Ünlü mucit Edison’un yaramazlıklarına katlanmak büyük sabır gerektirir… Edison’un başını belaya sokma becerileri, anneyi oldukça korkutur. Bir defasında kanalda boğulmaktan, yine bir keresinde tahıl asansörünün içine düşüp boğulmaktan kıl payı kurtulur. Babasının ambarında yangın çıkarır. Bunun sebebi sorulduğunda, açıklaması daha ilginçtir : ‘Yalnızca neye yol açacağını görmek istedim’.  Merak küpünün içerisine batırılmış gibi, sürekli sorular yönetir çevresindekilere. Yaramazlıkları karşısında verilen tepkiler ve dayaklar, bu soruları azaltmaz; aksine çoğaltır. Annesine kazların neden yumurtaların üzerine oturduğunu sorar. Nancy : ‘İçlerinden yavru çıkması için’ cevabını verir. Hemen komşusunun ambarına gidip, kaz ve tavuk yumurtalarının üzerine kıvrılıp, yavru çıkartmaya çalışır…” (*)

“Aklın iki vazifesi veya işlevi vardır : Birinci vazifesi, anlamaktır…” (1)

“…Aklın ikinci görevi ve işlevi de, müstakilen hüküm vermek, bilinenden bilinmeyeni elde etmek (istidlal) ve tahlil etmektir.” (2)

“Kur’an’da akıl kelimesi hep fiil hâlinde kullanılmış olup, isim olarak zikredilmemiştir. Aklın sıfatını ve işlevini ifade eden, başka kökten kelimeler de kullanılmıştır. Akıl, isim olarak kullanıldığında, insanda bulunan anlama, muhakeme etme ve ilim yapma gücü olarak tanımlanmaktadır.” (3)

“Arapçada ‘akl’ kelimesinin kök manâsı, kötü söz ve davranıştan kendini geri tutmaktır. Bunun için akıl; cehaletin, bilmezliğin karşıtı ve insanın, önce(den) bilmediği şeyi bilmesi ve tanıması anlamına gelmiştir.” (4)

“Aklın fiil olarak kök manâsı: tutmak, dizginlemek, deveye yular vurup onu tutmak ve idare etmek, yönetmek demektir. (5)

“İkal’ın ‘ip, bağ’ manâsına gelmesi; akıl kelimesinin, ‘tutmak ve bağlamak’ manâsında olmasından kaynaklanmaktadır. Bu kök manânın maddi bir şeyde kullanılması, etimolojik (sözüklerin kökenleri) bakımdan olup; manâ sonra manevi bir anlamda, ‘aşırı söz ve fiilden insanı tutan, dizginleyen, onda mevcut bir güç’ anlamında kullanılmıştır. Sanki bu güç insanı dengede tutmaktadır. İnsanı, işlerinde ve sözlerinde dengeli ve muvazeneli tutan bu kuvvet, aynı zamanda işlerin ve sözlerin arasında iyi ve kötü olanlarını birbirinden ayırt eden, onlar hakkında iyi ve kötü hükmünü bildirip, kötülerinden sakındıran ve onları işlemekten insanı geri tutan görevini yüklenmesi, tabiatının gereği olmuştur. (6)

“…Bu manâlar, Aristoteles’ten beri felsefecilerin de kabul ettikleri (akıl ile ilgili) manâlar(ın) birincisi (olan) akıl, insanda mevcut olan bir kuvvedir. (düşünce, kapasite, niyet)

Bu, insanda doğuşta bulunur. İnsanın ruhunda (nefsinde) bulunan bu kuvve, varlıkların sıfatlarını; iyi ve kötü, güzel ve çirkin, eksik ve tam olarak kavradığı gibi , şeylerin hakikat ve mahiyetlerini de anlayan ve birbirinden ayıran bir cevherdir. Bu, her insanda bulunur ve insanı insan yapan ve hayvandan ayıran bu akıldır; insanın sorumlu ve yükümlü tutulması, bu aklın kendisinde bulunmasına dayanır. Bu akıl kendisinde olmayan insan, sorumlu ve yükümlü olmaz. Kur’an-ı Kerim’de de, insandan sorumluluğu ve yükümlülüğü kaldıran ayetler, kuvve hâlindeki aklın bulunmadığını anlatmış olur. Bu kuvve hâlinde olan akılda akıl ilkeleri ve genel, külli, tümel (var olan her şeyi kapsayan) kavramlar bulunmaktadır.

Aklın ikinci manası; işleyen, fiil hâlinde olan aklın elde ettiği bilgiler, yaptığı deneyler ve kazandığı izlenimlerden ilkeler ve hükümler koyması ve bunları yapmasını meleke ve maharet hâline getirmesidir. Buna çalışan, işleyen akıl demekle, kuvve hâlindeki aklın, kendinde mevcut olan ilkelere ve hükümlere yeni bilgiler ve hükümler eklemesine, kuvve hâlindeki aklın bilgilerini geliştirmesine ve davranışına, uygulamasına yönelik manası kastediliyor. Akılsızlıkla itham edilen ve yerilen insanların yerilmeleri kuvve (Canmehmet notu: tasarım, ham, üzerinde çalışılmamış) hâlindeki akla sahip olmadıklarından değil, akıllarını çalıştırmayıp kullanmadıklarından.ve aklın ilkelerine uymadıklarından dolayıdır. Sanki akılları yokmuş gibi.  (7)

Kur’an’da akıl kelimesinin fiil çekimi hâlinde kullanılmasından; aklın fiil hâlinde olması, çalışması önerilmiştir. Kur’an’ı Kerim işe ve fiile önem vermekte olduğundan, aklın kuvve hâlinde olması üzerinde durmamış, onun çalışıp ve çalıştırılıp iş görmesini istemiştir. Akılsızlığı, ‘aklın çalıştırılmaması’ manâsında kullanarak, aklını çalıştıranları övmüş ve çalıştırmayanları yermiştir. Kur’an’ın davası şudur : Saf akıl çalıştığı zaman, mutlaka doğruyu bulur, yanlışı ve doğruyu anlar ve doğruyu tercih eder.

Kur’an-ı Kerim’de kullanılan ‘akıl’ kelimesinin fiil çekimlideki manâlarını, Türkçe şöyle ifade edebiliriz: Akletmek, akıl ermek, aklı başında olmak, akıl erdirmek, aklı kesmek, anlamak, düşünmek, akıllı olmak, akılla kavramak, aklı kullanmak, aklı çalıştırmak. Görülüyor ki, akletmek; anlamak, kavramak ve düşünmek manâlarına geliyor. Bir şeyin ne olduğunu anlamak, kavramak. Anlamak, iki türlü olur. Bir şeyi ve sözü, kelimeyi anlamak. Burada tek bir şeyin ne olduğunu zihne alma ve onu kavrama kastedilir. İkincisi bilinen bir şeyden başka bir şeyi anlama olarak kullanılır, Bunda birden çok şeyden, sözden ve onların kir araya gelmesinden başka bir şeyi anlamak.

Mesela taş, çimento, tuğla, kireç, tahta ve cam gibi şeylerin bir düzen içinde bir araya getirildiğini gören kimsenin, onları bir araya getiren birinin bulunduğunu anlaması ve onları bir araya getirenin ne kadar mahir veya beceriksiz bir kimse olduğunu kavraması, akletmesidir. Görünmeyen bir şeyi akılla öğrenmesidir ki, akıl bu bilgiye düşünerek (tefekkür ederek) ulaşır.

Söylenen sözün içerdiği fikri, anlatmak istediği gayeyi anlamak ve ona akıl erdirmek de bir düzeni ve sistemi içerir. Ne denmek istendiğini anlamak ve kavramak aklın çalışmasına, aklın kendini harekete geçirmesine, kendini çalıştırmasına ve düşünmesine bağlıdır. Bundan dolayı, mürekkep ve birleşik birçok nesneyi bir anda anlamak, düşünmeyi ve akletmeyi gerektirir. Düşünmeyen, ne denmek istendiğini anlamaz.” (8)

“…Kur’an-ı Kerim’de, doğrudan düşünmek anlamında kullanılan tefekkür kelimesi de, aklın bu ikinci görevini daha açık surette pekiştirmektedir. Tefekkür (kelimesi) düşünmek, fikir yürütmek, akıl etmek; bilinenleri inceleyip uygun bir şekilde düzenleyerek bir neticeye varmak; istidlal etmek, bir araya getirilen bilinenlerden ve ileri sürülen, söylenen, anlatılan bir sistemi anlamak ve düşünerek sistemin anlatmak istediği maksat, gaye ve sebebi bulmaktır. Tefekkür ve fikir kelimesi, Kur’an’da on dokuz defa kullanılmakla, düşünmeye verilen önemi ortaya koymuştur.

Tefekkürün nasıl kullanıldığına dair misal(ler) :

 ‘Düşününüz diye, Allah ilkelerini size böyle açıklıyor’ (9)

 ‘Kendilerini iyice düşünmediler mi?  Gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri gerçekten ve belirli bir süre için ancak Allah yaratmıştır.’ (10)

– ‘Onlara gönderileni insanlara açıklaman için sana hatırlayıcı gönderdik. Belki düşünürler’ (11)

– ‘Bu örnekleri insanlar düşünsünler diye veriyoruz.’ (12)

“Kur’an-ı Kerim’de bir de nazar kelimesi vardır. Bu hem gözle bakmak hem kalple bakmak yani düşünmek, akıl gözü ile bakmak manalarına gelmektedir. Genellikle halk nazar kelimesini gözle bakmak ve göz manasına kullandığı hâlde, âlimler  bu kelimeyi düşünmek, kalp gözüyle bakmak manasında kullanırlar. (13)

Türkçede de hem göz hem de düşünme manasında kullanılmaktadır.

Düşünme manâsında Kur’an’dan misâller :

“Göklerin ve yerin hükümranlığını, Allah’ın yarattığı her şeyi ve sürelerinin Yaklaşmakta olabileceğini düşünmüyorlar mı? (14)

 “Onlar, üstlerindeki göğü nasıl yapmışız ve süslemişiz bakmazlar mı?” (15)

 “Allah’ın acımasının ürünlerine bir bak; yeryüzünü ölümün den sonra nasıl diriltiyor” (16)

Kur’an-ı Kerimin akıl kelimesini isim olarak kullanmadığını ve onu fiil hâlinde kullanarak çalışmasını, iş görmesini amaçladığını anlatmıştık. Aklın en önemli görevinin düşünmek olduğunu ve düşünmenin, anlamanın bir neticesi olarak göründüğünü ve bu iki anlamda kullanılan aklı destekleyen ve pekiştiren fıkh, tefekkür ve nazar kelimelerini kısaca açıkladıktan sonra, akıl manâsında Kur’an’da kullanılan isim ve kelimeleri kısaca izah etmek gerekir. Bu anlatacağımız kelimeler, akıl manâsında kullanılmış ise de; aslında bunlar aklın birer sıfatı veya aklın işlevini ifade eden isimlerdir. Bunları sıralayalım :

Lüb, çoğulu elbab gelir. Akıl ve akıllar demektir. Lübün kök manâsı; öz, halis, yabancı bir şeyle karışmamış nesne, anlamındadır. İtham, kusur, leke ve ayıplardan uzak; halis, özbeöz akla lüb’ denir. Aklın halisine (17) ve felsefi terimle mücerret, soyut akla lüb denmektedir. ‘Akla gitmeli, aklın erdiği hüküm, aklın hükmü budur’ diyenlere, nakilcilere, akla karşı olanlara, hangi akıl ve kimin aklı diye itiraz edenlere, Kur’an’ın anlattığı lüb olan akıl, yani aklın lübü, en güzel cevabı teşkil eder. Herkes bu akla güvenmelidir. Çünkü Kur’an, buna güvenerek anlatmak istediğini anlatıyor. Bu tür akla sahip olanlar, Kur’anda üst derecede bir övgüye mazhar olmuşlardır. Hiçbir şeyin tesirinde kalmadan, önceki fikir ve inançların etkisi altında kalmadan, sırf akıl ilkelerine göre, sırf aklını ve akl-ı selimini kullanarak ve diğer bir deyimle, yeni bir sonuca varmak için her şeyden şüphe edip, hiçbir şey bilmiyormuş gibi yeniden incelemeye ve araştırmaya koyulmak. Ancak böyle mücerret, soyut, önyargısız arı bir akıl ve lüb ile mümkün olur. Kur’an’ ın bunları övgüsüne misaller (18) :

Kime bilgelik verilmişse, ona çok iyilik verilmiştir. Bunu ancak öz akıl sahipleri anlar” (19)

“Bunlarda aklı olanlara dersler vardır.” (20)

Akıl ile ilgili ayetlere başvurarak, Kur’an-ı Kerim’in aklın çalışmasına ve çalıştırılmasına ne kadar önem verdiğini tespit etmiş olduk. Kur’an akla önem verip, ona dayanmakla; insana ne kadar önem ve şahsiyet verdiğini ortaya koymuş oluyor.

İnsanı insan yapan akıldır. Kur’an, aklı şaşmaz ve ölçülerinde yanılmaz kabul etmeseydi, insanları düşünmeye ve akletmeye sevk eder miydi ? Kur’an, aklın anlayışına ve düşünmesine seslendiği için; Kur’an, Kur’anlığını aklı desteklemesinden almaktadır. (21)

Yazılanlar özetle :

– Çocuk eğitiminde,  “Gör, Uygula ve Anla ” metodunun, aklı kullanmayı (düşünmeyi) teşvik ettiği için, büyük önemi vardır.

– Aklın iki vazifesi : a) Anlamak, b) Bilinenden bilinmeyeni elde etmek, tahlil etmektir.

– Kur’an’da akıl kelimesi, ‘anlama, muhakeme etme ve ilim yapma gücü’ olarak tanımlanmaktadır.

– Aristoteles’ten beri felsefecilerin de kabul ettikleri (akıl ile ilgili) manâlar(ın) birincisi (olan) akıl, insanda mevcut olan bir kuvvedir. Aklın ikinci manâsı; işleyen, fiil hâlinde olan aklın elde ettiği bilgiler, yaptığı deneyler ve kazandığı izlenimlerden, ilkeler ve hükümler koyması ve bunları yapmasını meleke ve maharet hâline getirmesidir.

– Kur’an-ı Kerim’in, aklın çalışmasına ve çalıştırılmasına büyük önem vermektedir.

– İnsanı insan yapan, akıldır. Kur’an, aklın anlayışına ve düşünmesine seslendiği için; Kur’an, Kur’anlığını aklı desteklemesinden almaktadır.

www.canmehmet.com

 

Resim : Türkçesi tarafımızca hazırlanmıştır. (https://learnzillion.com/lesson_plans/3501-5-understand-that-the-commutative-and-associative-properties-apply-to-algebraic-expressions-c

Açıklama ve Kaynaklar :

(*) http://kitaplarinbaskenti.blogspot.com.tr/2010/06/elektrik-caginin-mucidi-edison.html

(**) Düşünce, kapasite niyet.

(1) İslamı Yeniden Anlama. Hüseyin Atay. s.65.

(2) A.g.e., s.67.

(3) A.g.e., s.70.

(4) Ebul-Hüseyin Ahmed İbn Fans, Mucem Mekayısıl-Luga, 4/69, Mısır. (Bundan sonra “Mu’cem Mekayis” olarak zikredilecektir.)

(5) Ragıb îsfehani, Mufradatul-Kuran, Mısır, 1324H. S.346. Bundan sonra “Mufradat” olarak zikredilecektir.)

(6) İslamı Yeniden Anlama. Hüseyin Atay. s.71.

(7) A.g.e., s.72.

(8) A.g.e. s.72-73.

(9) Bakara, 2/219. 266.

(10) Rum, 30/8.

(11) Nahl, 16/44.

(12) Haşr, 59/21.

(13) Mufradat, 517.

(14) Araf 7/185.

(15) Kaf 50/6.

(16) Rum 30/50.

(17) Mufradat.461; Mu’cem Mekayis, 5/200.

(18) İslamı Yeniden Anlama. Hüseyin Atay. s.75.

(19) Bakara 2/269.

(20) Tâ-Hâ 20/54, 128.

(21) İslamı Yeniden Anlama. Hüseyin Atay. s.77.