Türkiye Neden Sanayileşemiyor? Parvus’a Göre Sanayileşmek Köylüyle Başlar (6)

 

Köylülerin kalkınmadaki önemine en güzel örnek Japonlardır.  “Bir gün bir kadın abur-cubur, ufak-tefek şeylerle bir eski gazete kâğıdı, bir de ip parçası getirdi, postacıya verdi: “Omru’ya Takar Miyako’ya gidecek” dedi, gitti. Postacı onları toplayarak kâğıda sardı, o iple bağladı, adresini de yazdı, deftere kaydettikten sonra koçanını orada hizmet eden uşağa verdi (ve) “Falan kadına ver” dedi.”  (1)

Bu olayın, 1909 yılında Japonya’da yaşandığı hatırlanmalıdır.

Şimdi bu örneği ülkemize yansıtalım.

Yaşlı köylü bir kadın; birkaç eski eşya, bir eski gazete ve bir ip parçası ile postaneye gelerek, sadece alıcının adını, soyadını ve yaşadığı bölgeyi bildirerek postaneden ayrılıyor. Postanedeki görevli, bunları bu şekilde kabul eder, alıcısına ulaştırır mı?

Bunun cevabını kendinize verebilirsiniz.

Bu örnek, Japon Devletinin köylüsüne, halkına olan saygısının bir göstergesidir. Kendisine bu kadar kolaylık ve saygı gösterilen Japonlar, devletleri için gereken her fedakarlığı  yapmaz mı?

Bizde düne kadar, Devlet, kendisine işi düşen halkına ne demekteydi?  Bugün git, yarın gel!”

Bu örnekle, bazı siyasi partilerin halk nezdinde neden hiç rağbet görmediği daha iyi anlaşılacaktır.

JAPONLARDA KÖYLÜLER

Köylü ile şehirli arasında büyük bir fark da göremezsiniz. Âdet ve ahlâk, giyiniş tarzı, her cihetten köylü ile şehirli arasında  zahirî (görünen) bir fark görülemez: Japonların köylüleri de son derecede terbiyeli, edepli, konuk-severdirler…Bazı köylerde gazete neşrolunur. Köylüler oldukça daha sade, yaşantıları tabiata daha uygundur, velhasıl bir Doğu hayatı geçirirler…

En fakir evde her sabah en evvel ele alacakları bir şey var ise, o da gazetedir. (*)Şafak söker-sökmez hemen gazeteciler otomobil ile geçerler.

Bazı köyler vardır ki, âdeta köy denilecek derecede de; iki-üç hane, beş hane, bunlar da pek çoktur. Böyleleri ekseriyede yoldan kenarda, uzakça bulunur, gazeteciler uğramaz. Fakat o hizadan geçerken o köylerin gazetelerini yol üstüne atar gider. (2)

Burada bir özeleştiri yapmamız gerekmektedir. Maalesef ne köylülerimiz, ne de bir okulda öğrenim gören aydınımız, okul sonrasında yeteri kadar okumamakta, adeta bir daha kitap kapağı açmamaktadır.

Meraklıları, Japonların okumaya ne kadar düşkün olduklarını aşağıdaki (*) web adresinden öğrenebilirler.

Japon Sanayii ve üretim anlayışı;

-Tabii bu cihede Japonları da Doğu’dan istisna edeceğiz. Zira Japonlar her şeyi (sanayi ürünlerini) önce Avrupa’dan alıyorlar, 5-10 sene sonra tamamıyla (önce taklit, sonra da daha iyisini geliştirerek) kendilerine mal ediniyorlar. (3)

Bu konuya günümüzdenbir ibretlik örnek :

Kaynak : SAVAŞ GANİMETLERİ‘ Amerikan silah ticaretinin insani bedeli, JOHN TIRMAN. Shf;:148

“…Pentagon’un Dış Askeri Satışlar programı tarafından finanse edilen ortak üretim anlaşmasının merkezinde, Türkiye’nin Mürtet hava üssü yakınlarında, Ankara’nın 20 mil güneyindeki bir buğday tarlasına kurulacak yeni fabrika vardı. Anlaşmanın açıklandığı gün şirket sözcülerinden biri, “..Anlaşma, ülkenin henüz yeni kurulan askeri uçak endüstrisine yardımcı olacaktır” dedi… Türkler buranın İşleyen bir uçak-üretim tesisi olmasını bekliyor ve bunun gerçekleştiğini görmek de General Dynamics’in sorumluluğu” demiştir. Türkler fabrikayı işletmek için, yüzde 51’lik hissesine hükümetin sahip olduğu yeni bir şirket tesis ederek TUSAŞ Havacılık ve Uzay Sanayi’ni (TAI) kurmuştur.

Uçağın ön gövdesi ve kokpiti imal etmek – ki buna uçaktaki her türlü elektronik donanım dahildi – ve bunları Türkiye’deki Mürtet tesislerine göndermek suretiyle en önemli teknoloji üzerindeki kontrolü elinde tuttu. Bu kısmi iş, 1980’lerde Fort Worth’taki sendikaları tatmin etmişti; çünkü o tarihlerde yapılacak bir sürü iş vardı. Ayrıca Dışişleri Bakanlığı’ndaki ihracatı denetim bürokratları tarafından da onaylanmıştı.

Eğer anlaşma Japonlarla yapılmış olsaydı, herkes Japonların iki yıla kalmadan kokpitin “tasarımını deşifre edip” daha iyisini üreteceğini düşünürdü – nitekim birkaç yıl sonra Tokyo ile yapılan FSX anlaşmasında böyle bir kaygı oluşmuştu. Fakat kimse Türkler hakkında böyle bir kaygıyı dile getirmedi..”

Peki, Bir Cihan İmparatorluğu kurarak, 600 yıl devam ettirmiş bir ecdadın torunları olarak neden (yakın tarihimize kadar) bunları başaramadık?

Nedeni, (Kimi yabancı okul ve medya üzerinden) özgüvenimizin yokedilmesidir.

Biz adam olmayız!” Veya, “Türklerin yüzde …. Aptal!”  İfadeleri tanıdık geldi mi?

Batılıların gözünde Japon kalkınması :

Kaynak “Dünyaya Neden Batı Hükmediyor (Şimdilik)” Tarihin Gelişim Seyrinin Kalıpları ve Gelecek Hakkında Ortaya Koydukları. Yazar: lAN MORRIS

“..W.S. Gilbert ve Arthur Sullivan 1885’te Londra’da komik operaları Mikado’yu sergilediği zaman, egzotik Şark modeli olarak minik kuşların aşk uğruna öldüğü ve yüce cellat efendilerin kendi kafalarını kesmek zorunda kaldığı türden bir yer olan Japonya’yı almışlardı. Ne ki, aslında Japonya halihazırda tarihteki tüm diğer toplumlardan daha hızlı sanayileşmekteydi.

İç savaştan sonra 1868”de, genç imparator usta işi bir sahne amirliğiyle, Tokyo’da, ülkelerini Batılı devletlerle savaşlardan uzak tutacak, büyük ölçüde yerli sermayeyle sanayileşmeyi finanse edecek ve öfkeli halkı yabancılara kışkırtıcı saldırılardan alıkoyacak zeki yöneticileri başa getirdi…

Bu noktada önemine binaen bir açıklama yapılmalıdır:

Osmanlı Devleti’ de, ilk kez İngiliz-Fransız bankerlerden, 1853-1856 Kırım Savaşı’nı finanse etmek için dış borç almış ve bu dış borç nedeniyle de batmıştır.

Demek ki, Batılı siyasetçi ve bankerlerin Doğu için oynadıkları oyun: nedenli-nedensiz bir savaş çıkarmak, bu savaşlara hazır olmayan doğuluları yüksek faizle borçlandırıp, güçsüzleştirerek çıkarları doğrultusunda sömürerek, yönetmektir.

Osmanlı, sistemli ve kasıtlı olarak 18. Asrın sonundan itibaren içine düşürüldüğü isyan ve savaşlardan rahat bir nefes alamamıştır. Bir İstisna olarak Sultan II. Abdülhamid, ülkesini yaklaşık 30 yıl savaşa sokmamış, bu dönemde, 10.000 modern ilkokul, 30.000 km. modern telgraf hattı, Devletinin imkanları ile Hicaz demiryolu, çok sayıda meslek liseleri ve Çanakkale’yi geçilmez kılan Hamidiye Tablaları’nı yapılmıştır.

Yazılanlar özetlenirse:

-Japon yöneticiler ve halkı (Köylüleri ve şehirlileri) arasında yaşam kalitesi yönünden) fark yoktur.

-Japonlar, önce bir bilgiyi ediniyor ve bunu kullanarak, yeni teknolojiler geliştiriyorlar.

-Japonlar, yabancı kültür, yabancı danışman ve (ölümle eş derecede çaresiz kalmadan) dış borç almamışlardır.

–Japonlar, ülkelerini ve halkını sevmekte, hiçbir bahane üretmeden çok çalışmakta ve yatırım için kazandıklarından önemli ölçüde tasarruf etmektedirler.

Şimdi geçen bölümde kaldığımız yerden Parvus’u okumaya devam ediyoruz :

Parvus (**), Japon kalkınması çözmüş olmalı ki, Sanayileşmenin köylülerden geçtiğini ifade etmiş ve bunun gerekçelerini açıklamaktadır.

Yaygın bilinen iddiaların aksine Parvus, Osmanlı Devleti’nin yıkılmasını, kültürel, dini ve siyasi faktörlere değil, Osmanlı ekonomisinin kötü gidişatına bağlamaktadır. (4)

Parvus’a göre Türk milleti, Osmanlı Devleti’nin bekasını korumaya mecbur olduğu gibi, onun iktisadi bağımsızlığı için de mücadele etmesi zaruridir…

Osmanlı Devleti siyaseten kapitülasyonlarla ve bağlı olarak maliyesini kontrol altına alan anlaşmalarla baskı altına alınmıştır; kendi memleketinde istediği gibi hareket edememektedir. Örneğin: Avrupa devletlerinin müsaadelerini almaksızın gümrük vergisini artırıp eksiltememektedir. Devletin hazinesindeki gelirlerin büyük bir kısmı Düyun-ı Umumiye denilen yabancı bir müessese tarafından toplanmakta ve kontrol edilmektedir (5)

Parvus, Türkiye’nin Avrupa sermayesine, Avrupa mamûlâtına (ürünlerine), Avrupa fen ve sanatına muhtaç olduğu için, Avrupa bankalarının, Avrupa büyük sanayiinin iktisadi esareti altına girmiş olduğunu belirtir. Türkiye’nin siyasi esaretten kurtulabilmesi için evvela bu iktisadi tahakküme (baskıya) son vermesi gerekmektedir.(6) Tek kurtuluş yolu budur.

Parvus’un burada altını çizdiği nokta iktisadi ve siyasi bağımsızlığın birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğudur, iktisadi istiklali kazanabilmek için sanayi ve tarım alanlarında ilerleme elzemdir. ‘der. Tarımla uğraşan halkın büyük çoğunluğu köylü olduğundan, Parvus önce köylülere önem verilmesini önerir.(7) Türkiye’de köylüler meselesi, Osmanlı Devleti’nin iktisadi gücünü (gelirinin büyüklüğüyle)  ilgilendiren hayati bir meseledir:

“Devlet, bütün milletin terakki-i iktisadiye ve medeniyesine hadim olmalıdır. Hakikat bu merkezde olunca, ahalinin ekseriyetini köylüler teşkil eden bir memlekette hükümet şüphesiz-en evvel köylülerin hâlini düşünmelidir.”(8) Buradan hareketle Parvus Osmanlı Devleti’nin sınırları içerisinde yaşayan köylülerin ne durumda bulunduklarını, memleket hayatında ne gibi hizmetleri yerine getirdiklerini tetkik eder.

Parvus’un tesbitlerine göre, şimdiye kadar köylülerin hâli ile hemen hiçbir kimse -hükümetler dahil- meşgul olmamış ve köyler metruk (bakımsız) kalmıştır. Köylüler hakkında bilinen bir şey varsa o da durmaksızın asker ve vergi verdikleridir; işin doğrusu köylüleri başka bir şey için düşünen olmamıştır.(9)

Düşünüp kollayanları olan (aydınlarca-yönetilerce sahiplenilen)  Makedonya ve Ermeni köylülerinin durumu, Türk köylülerinkinden çok daha iyidir.

Ermeni, Bulgar, Sırp ve Rum münevverler kendi millettaşları olan köylülerinin menfaatini düşünmüşler, onlara yardım etmekten ve destek vermekten (çekinmemiş) imtina etmemişlerdir. Ancak aynı münevverler, Türk köylülerine yönelik herhangi bir girişimde bulunmamışlardır.

Parvus’a göre bu meselenin milli bir boyut kazanmasının sebebi budur. Gerek Bulgar gerek Ermeni münevverleri ve köylüleri arasında az çok bir münasebet mevcuttur.

Parvus, bu durumun, Ermeni ve Bulgar münevverlerinin medeniyet dünyası nezdindeki nüfuzunu artırıp, mevkilerini yükselttiğini belirtir. Bu aydınlar tarafından dile getirilen iddialar ve talepler, mensup bulundukları milletler adına yapılmış olarak telakki edilmektedir.

Türk münevverleri ise tam tersine, köylülerden yüz çevirmiş ve bu suretle Türk milletini siyaset haricinde bıraktıkları gibi kendileri de muayyen bir gaye ve idealden mahrum kalmışlardır.

Türk aydınları Türk köylüleriyle ilgilendiği, onlarla iletişime geçtiği ve devlet siyasetinde halkın çıkarlarını savunduğu takdirde durum değişecektir.

Parvus, işte o zaman Türk meselesi yani Türk milliyeti ve Türklerin milli terakkileri meselesinin de, Bulgar, Ermeni ve sairenin milli meseleleri sırasına gireceğini ve neticede medeniyet âleminin Türklere de diğerlerine olduğu gibi muamele edeceğine işaret eder.

Bu bakış açısından, Osmanlı’daki köylülerin halini onların devlet hayatındaki vaziyetlerini ele alarak anlamaya çalışır ve işe ordudan başlar.

Osmanlı ordusunu teşkil eden, köylülerdir. “Meşrutiyet idaresi askerlik hizmetini gayrimüslimlere de teşmil etmesine karşın, bugün askerlikten en ziyade müteessir olan yine köylülerdir. Çocuğu askere giden bir köylü ailesi en sağlam bir işçisinden mahrum kalmaktadır.

Parvus, bu durumun köylünün iktisadi kuvvetini son derece zayıflattığına dikkat çeker. Kanun-i Esâsiyle (Anayasa) askerlik hizmetinin gayrimüslim ahaliyi de içerecek şekilde genişlemesi Müslüman köylülere hiçbir fayda sağlamamıştır. Zira askere alınacakların sayısı artırıldığından, ahali-i İslamiye’den alınan neferlerin adedi değişmemiştir. Askeri hizmet yükü evvelce olduğu gibi yine fakir-köylü Müslümanlar ve özellikle Türk köylülerin sırtındadır…(10)

Parvus’un yazdıkları özetlenirse:

-Parvus’a göre, Osmanlı Devleti’nin yıkılması, (Kültüründen değil) ekonomisinin kötü gidişatı yüzündendir. (4)

-İktisadi ve siyasi bağımsızlık birbirine sıkı sıkıya bağlıdır.  İktisadi (Ekonomik) istiklali (bağımsızlık) kazanabilmek için sanayi ve tarım alanlarında ilerleme elzemdir.  Bu nedenle Tarımla uğraşan halka (büyük çoğunluk köylüye) önem verilmelidir.

-Türkiye’de köylüler meselesi, Devletin iktisadi gücünü ilgilendiren hayati bir meseledir:

-Köylülerini düşünen ve kollayan ülkeler (yönetici-aydınlar) köylülere önem verdikleri ölçüde, büyük gelir elde etmekte ve kalkınmak için yerli sermaye oluşturmaktadır.

Meraklıları, İngiliz, Alman ve Japonların sanayileşmede ihtiyaç duydukları kaynakları kendi halklarından (yerel kaynaklardan) temin ettiklerini bilmektedir.

Bizde, 1800’lü yılların başından itibaren, özellikle Ruslar, Avusturyalılar ve Fransızlar, Osmanlının: Balkanlarda ve Kuzey Afrika’daki  verimli topraklarında isyan çıkartmış, işgal etmiş; bu şekilde onu bir taraftan borçlandırıken, diğer taraftan (verimli ovalardan elde edilen) büyük gelirlerinden mahrum bırakmışlardır.

Elbette ülkemiz sürekli savaş içerine çekilmesinden dolayı (köylü silah altında bulundurulmuş) Anadolu’da gerekli tarım çalışması, üretim yapılamamıştır.

Sonsöz:

Tarihin önemi, geçmiş insanlar için değil, ibret almaları için gelecekte yaşayacak insanlar içindir.

www.canmehmet.com

Resim : tarafımızdan hazırlanmıştır.

(*) http://www.canmehmet.com/japon-devlet-adamlari-nasil-kalkindiklarini-anlatiyor-japonlarin-en-buyuk-sirlari-tayfalari-3.html

Kaynaklar;

(1-2-3) “Alem-i İslam”, Cilt I. Sahife:

(**)Parvus http://www.canmehmet.com/turkiye-neden-sanayilesemedi-sanayilesemiyor-cevabini-110-yil-evvel-parvus-efendi-vermis-4.html

(4)Parvus’un “Köylüler ve Devlet” başlıklı ilk yazısı (Türk Yurdu) dergisinin A. Cildinde, 22 Mart 1912 tarihinde neşredilir.

(5) Parvus, “Türklerin Ödünç Almaya en Haklı Oldukları Bir Akçe”, 3 [2İ/25: 23-24,31 Ekim 1912: parvus, Türkiye’nin Can Damarı: Devlet-i Osmaniye’nin Borçları ve Islahı, çev. Emin Raşid, Türk Yurdu Kütüphanesi, Istanbul,1914 s.17-42

(6)parvus, “İş İşten Geçmeden Gözünüzü Açınız”, 3 [2]/36: 200-203, 3 Nisan 1913

(7)M. Asım Karaömeroğlu, “Helphand-Parvus and his Impact on Turkish Intellectual Life , s. 155.

(8)Parvus, “Köylüler ve Devlet”, 1 (1)/9: 146,22 Mart 1912.

(9)Parvus, “Devlet ve Millet, 3 (2)/27; 57, 20 Kasım 1912

(10)Parvus, “Türk Gençlerine Mektup, II” 4(2)/45:385-386,7 Ağustos 1913.

Türkiye Neden Sanayileşemiyor: Parvus’un 110 Yıl Önceki Tespitlerinden Bugüne Bir Şey Değişmemiş (5)

“Ne kadar geriye bakarsanız o kadar ileriyi görürsünüz”. H. Ford

 

Esrarengiz Parvus, bir Türk vatanseveri gibi nerede ise tüm ekonomik sorunlarımızı ve çözümlerinin hepsini açıklamış. Bununla da kalmamış yazılarında sık sık uyarmış:  İş İşden Geçmeden Gözünüzü Açınız!”

Parvus’un yazılarına geçmeden, konu ile ilgili yazdığı, “Türk Yurdu Dergisi” hakkında aşağıda  özet bilgi verilmektedir.

Türk Yurdu Cemiyeti, Türk Yurdu Dergisi

Osmanlı imparatorluğu nda Türk milliyetçiliğinin öncü girişimi, Mehmed Emin Yurdakul önderliğinde 31 Ağustos 1911 tarihinde kurulan Türk Yurdu Cemiyeti’dir. Bu cemiyet Mehmed Emin Yurdakul, Ahmed Hikmet Müftüoğlu, Ahmed Agayef (Agaoğlu), Hüseyinzâde Ali, Dr. Akil Muhtar Özden ve Yusuf Akçura (Akçuraoğlu) gibi Türkçülük hareketinin önde gelen aydınları tarafından kurulur, Mehmed Emin in teklifi üzerine Türk Yurdu adıyla bir dergi çıkarılmasına karar verilir, dergi 25 Ocak 1912’de kurulacak olan Türk Ocağı’nın yayın organı olarak görülür. Türk Yurdu, programını ve izleyeceği yolu Osmanlı İmparatorluğu içerisindeki Türk unsurunun haklarını korumak, Türk milliyetçiliğini yaymak ve Türk dünyasının her yerinden acı tatlı olayları haber vererek Türk Aleminin menfaatlerini korumak olarak belirlemiştir. 1911 yılında ilan edilen yedi maddelik program bütün Türk Dünyasına yönelik hedeflerle pantürkçülükle şekillendirilmiştir…

Türk Yurdu iktisadi ve mali hususlarda yazılar kaleme alması için sosyalist Parvus Efendi (Alexander Helphand) ile anlaşmıştır. Bu durumu ayrıca okuyucularına açıklamıştır…Sonuçta Parvus 1911-1914 tarihleri arasında dergide Osmanlı Devleti’nin ekonomik duruma, emperyalizm, köylülük gibi konularda makaleler yazmıştır. (*)

Ve Parvus’un Dergiye yazdıkları :

“İş İşden Geçmeden Gözünüzü Açınız!” (1) makalesinde, Türkiye’nin içinde bulunduğu hali şöyle anlatıyor:

“Vaktile Türkiye kavî (güçlü) bir devlet idi. Fakat o eski kuvvet artık mevcut değildir. Bugün Türkler, başkaları üzerinde icrayı tahakküm için değil, muhafaz-ı mevcudiyet uğrunda boğuşmak mecburiyetinde bulunuyorlar. Bu hakikati uzun uzadıya izah ve ispata ihtiyaç var mıdır?

Eğer, siz, milletinizin kanının son damlasını akıtmakta olduğunu hissetmiyor … düşmanlar tarafından ihata edilmiş (çevrilmiş) … takip edilmekte bulunan bir av hayvanı gibi sıkıştırılmakta olduğunuzu görmüyorsanız, size bir risale (küçük bir kitap) sahifelerinde bu hususa dair daha fazla ne söylenebilir?”

Bundan sonra Parvus, Türk köylüsünün, Amerika Kızılderililerinin (yerlilerinin) durumuna düştüğünü, Avrupalılar önünde Rumeli’yi yavaş yavaş terk etmekte olduğunu söylüyor. Şöyle diyor:

Avrupa’yı tamamen terk ile Anadolu’da toplanmağa mecbur kalacaksınız ... Sizin akimiz fikriniz harekât-ı askeriye ve muamelâttı diplomasiye. Ahalinizin menafiini, menafi-i iktisadiyesini hiçbiriniz düşünmedi.. . (Devletiniz vaktile demokratik idi) … Zaten Osmanlıların asıl kuvvet ve şevketleri bundan neşet ediyordu. Fakat Bizans medeniyetinin tesirile idare-i devletinizin esasları değişmiş” bulunuyor. (Okuyanlar bunun üzerinde düşünmelidir/Canmehmet)

Parvus, burada bazı Batı’lı düşünürlerin yanlış kanaatlerine katılarak, Osmanlı devletinin Bizans devlet teşkilâtını taklit ettiğini söylüyor. Bu iddianın ne derece asılsız olduğunu, Prof. Fuad Köprülü, ilmî delilleri ile ortaya koymuştu. Onun ortaya koyduğu fikirlerin ve vesikaların sağlamlığı birçok yabancı ilim adamı tarafından da kabul edilmişti. Daha sonra Ord. Prof. İ.H. Uzunçarşılı, Prof. Halil İnalcık, Prof. Ö. L. Barkan, Prof. İbrahim Kafesoğlu gibi değerli tarihçiler ve onları takip eden tarihçi ve sosyal ilimciler, Türk kültüründeki devamlılığı ve Osmanlı devlet teşkilâtının eski Türk devlet teşkilâtının mirasçısı olduğu hususunu ortaya koydular.

Parvus, şu sözleri ile aydınları tenkit ediyor:

“Siz, meşrutiyet usulünü kabul ettiniz. Lâkin ahalinin emellerini (beklentilerini-düşüncelerini) teşhis edemediniz,

Siz, -efkâr-ı münevvere ashabı- (Aydınlar) milletten uzaklaşmışsınız, siz kendi milletinizi tanımıyorsunuz.

Siz, milleti hayallerinizde kahramanlık heyulâsı şekline sokarak medh ve sena ediyor veyahut cehalet ve muhafazakârlığından dolayı onu takbih ediyorsunuz.

Fakat siz millet hayatı yaşamıyorsunuz. Milletin hayatı ile sizin ihtisaatınız (itibar, rağbet) arasında bir nokta-i temas yoktur.

Siz, milletinizin halini öğrenmek ve onun ihtiyacat ve arzularının ne yolda bulunduğunu anlamak zahmetinde bulunmuyorsunuz. Bu sebebten dolayı, milletin refah haline aid meseleler ile meşgul oldunuz zaman, hakikatten ziyade hayalâtınıza (hayal, gerçek olmayan) tâbi oluyorsunuz.”

Parvus, misal olarak “ziraat nezareti”nin orman yetiştirme yerine, kırtasiyeciliğe gömülmüş olduğunu anlatıyor. Şehirlerde, bilhassa İstanbul’da yangınlar sonucu ortaya çıkan arsaların yok pahasına, yabancı malî kuruluşların, bankaların eline geçtiğini anlatıyor. Köylerdeki mirî (devlete ait) ve mülk arazinin de, aynı tarzda sahip değiştirdiğini anlatıyor.

Bugün yabancılara Türkiye’de gayrimenkul ve arazi edinme imkânının sağlanmış olması karşısında, insanın, yeni bir Parvus gelse de, yanıp yakılsa, diyesi geliyor.

Parvus, “Türkiye Avrupa’nın Malî Boyunduruğu Altındadır”(2)

Yazısında, Osmanlı Devletinin, Avrupa’nın malî boyunduruğu altına nasıl düşmüş olduğunu, “Düyun-u Umumiye”nin nasıl işlediğini, güzel istatistik bilgilerle anlatıyor. Diyor ki: “Ben Avrupa’dan bahşettiğim zaman resmî Avrupa’yı yani bugün Avrupa’da icra-yı hükm etmekde bulunan sunuf-i hâkimeyi (hâkim sınıfları) murad etmekteyim. Bizim burada bahsedeceğimiz Avrupa, kendisile münasebetde bulunan memleketleri kendi sermayesi sayesinde taht-ı esaretine alan sermayedar (kapitalist) Avrupadır.

Çünkü bugün bütün Avrupa’da ve sanayi-i cesîme (büyük sanayi) sahibi bulunan diğer memâlikte ‘hâkimiyet-i sermaye’ ile onun taht-ı esâretinde ezilmekte bulunan ahali arasında mücadele vardır; ahalinin ekseriyetile sermayedarlar, birbirlerinden farklı menfaatleri, birbirlerine mâkûs iki sınıf teşkil ederler. Ve sanayii cesîme memâlikinin dahili mücadeletini ve Avrupa ile Asya beyninde meşhud mübazereler, yirminci asır tarihinin alâmet-i esâsiyesidir.”

Parvus, ileri sanayi ülkelerindeki sınıf mücadelesini, “sermayedar” ve “ahali” terimleri ile anlatmağa çalışıyor. Ayrıca, Avrupa ile Asya arasındaki mücadeleyi ele alıyor. Bu, Lenin’in sonradan geliştirdiği “İki tezat” teorisini hatırlatıyor. Birincisi, ileri sanayi ülkelerindeki proleterya ile burjuvazi arasındaki iç tezat; ikincisi, emperyalist Batı ülkeleri ile sömürge ve yarı sömürge ülkeler arasındaki dış tezat…

Parvus’a göre “bu memlekette icra-yı hükmedenler ne hükümet, ne millet, ne Müslüman, ne de Hristiyanlar değildir. Burada hâkim-i Avrupa maliyunudur (Maliyeci). Zaten memleketi soyanlar asıl bu maliyundur” (3)

Avrupa, Osmanlıları “iktisadî ve siyasî esaret altına almak”; “Türkiye’yi bir sermayedar müstemlekesi haline düşürmek” istiyor. “Düyun-u umumuye idaresi, devlet içinde devlet gibi” davranıyor.

Alman sermayesinin Anadolu şimendiferini elde etmesiyle, Anadolu vilayetleri, Alman vilayeti haline gelmiştir. Türkiye’nin başına muharebe belâsını çıkaranlar, yine Avrupa idi. (4)

Osmanlı Devletinin içinde bulunduğu iktisadî ve malî sıkıntıları uzun uzadıya anlatan Parvus “Jön Türk” gazetesine “Meskukat Islahatı” (Madeni paralar) hakkında birkaç makale yazmış olduğunu söylüyor ve şunları ekliyor: “Asıl mesele oradadır ki, devlet-i Osmaniye bugün istemiş olsa bile kaime ihraç edemez. Zira banknot çıkarmak yalnız, Osmanlı bankasına ait bir hak olup devlet-i Osmaniye bu haktan mahrumdur. Osmanlı Bankası ise, evvelce tasvir ettiğimiz veçhile kendisinin takip eylemekte bulunduğu siyaset-i aliye-i maliyenin icabatından olarak mevkii tedavüle lüzumu miktarda banknot ihraç etmekte ve bu suretle vesait-i nakdiyeye olan ihtiyacı daha ziyade büyümektedir. Velhasıl Avrupa maliyunu devlet-i Osmaniyeyi pençe-i esaretinden kaçırmamak için kendisine bir taraftan müşkülat (zorluk) ve tahdidat ihdas eylemektedir. Ve bu suretle kısa vadeli istikrazların bir türlü soru gelmemektedir (5)

Parvus, Osmanlı Ordusunu köylülerin teşkil ettiğini, buna karşılık onların ağır (bir vergi yükü altında bulunduklarını ve fakir olduklarını anlatır.(6)

“Alınan borçlara faiz ödemek tabii lâzımdır; fakat orda da diğer bir hakikat daha vardır ki, o da istikrazların pek ağır şerait (şartlar) tahtında akdedilmiş olmalarıdır. Bu hal devlet-i Osmaniyye’nin bazı borçlara yüzde onüç faiz ödemesini ve en nihayet duçar-ı iflas olmasını intaç eylemiştir. Devlet-i müşarünileyh (1876) senesi yani borçlarının tediyesinden aciz kaldığı zaman öyle bir halde bulunuyordu ki, kendisinin istikraz sermayeleri ve faizleri için senevi ondört milyon Osmanlı lirası ödemesi lazım geliyordu. Halbuki devletin bütün varidatı ancak yirmi milyon Osmanlı lirasına baliğ (ulaşmış) olmakta idi, Memleketin bu yolda idame-i mevcudiyet eylemesi tabii imkansız idi. Bu hakikati tasdike mecbur kalan Avrupa maliyunu devlet-i Osmaniyeyi böyle bir hale getirdikten sonra kendisine karşı güya müsaade karane davranmak yolunu tuttu” (7)

Parvus’a göre iki Avrupa vardır. Osmanlı Devletini bu hale getiren

(Birincisi) “resmi Avrupa’dır; Avrupa Maliyunudur”. Kırım muharebesinden sonra devletin borçlu düştüğü, istikrazlar yaptığı, köylünün iyice sefil olduğu belirtiliyor. Parvus, Türkiye için kurtuluş yolunu şöyle açıklıyor: “Türkiye için bir tarik-i necat (Kurtuluş yolu) vardır, o da demokrasi tarikidir. Bu yolu size gösterecek yine Avrupa’dır. Fakat diplomatlar, bankerler, ve fabrikacılar Avrupası değil, kendi muhtekir (Vurguncu) ve müstebidlerile mücadele etmekte bulunan demokrat Avrupa’dır.”(8)

Parvus’un yazdıkları özetlenirse :

-Bugün (1910’lu yıllarda) Türkler, başkalarını yönetmek değil, mevcut şartlarını korumak için çalışmalıdır.

-Bugün tüm düşmanlarınız tarafından çevrilmiş ve sıkıştırılmış durumdasınız.

-Türkler, yavaş yavaş Rumeli’yi terke mecbur kalacak:  “Avrupa’yı tamamen terk ile Anadolu’da toplanmağa mecbur kalacaksınız …”

-Parvus, şu sözleri ile Osmanlı aydınları tenkit ediyor:  “Siz, meşrutiyet (Hükümdarın başkanlığında parlamento yönetimi) usulünü kabul ettiniz. Lâkin ahalinin emellerini (düşünce-beklentilerini) teşhis edemediniz,

-Siz, -efkâr-ı münevvere ashabı- (Aydınlar) milletten uzaklaşmışsınız, siz kendi milletinizi tanımıyorsunuz.

-Siz millet hayatı yaşamıyorsunuz. Milletin hayatı ile sizin ihtisaatınız (itibar ettikleriniz, yaşantınız) arasında bir nokta-i temas (ortak nokta) yoktur.

Siz, milletinizin halini öğrenmek ve onun ihtiyacat ve arzularının ne yolda bulunduğunu anlamak zahmetinde bulunmuyorsunuz. Bu sebebten dolayı, milletin refah haline aid meseleler ile meşgul oldunuz zaman, hakikatten ziyade hayalâtınıza (hayal, gerçek olmayan) tâbi oluyorsunuz.”

-Parvus, “Türkiye Avrupa’nın Malî Boyunduruğu Altındadır”

-Parvus’a göre “bu memlekette icra-yı hükmedenler ne hükümet, ne millet, ne Müslüman, ne de Hristiyanlar değildir. Burada hâkim-i Avrupa maliyunudur (Maliyeci). Zaten memleketi soyanlar asıl bu maliyundur” (Maliyeci/Bankerledir)

-Avrupa, Osmanlıları “iktisadî ve siyasî esaret altına almak”; “Türkiye’yi bir sermayedar müstemlekesi haline düşürmek” istiyor. “Düyun-u umumiye idaresi, devlet içinde devlet gibi” davranıyor.

İçerisinde bulunduğumuz günlerde, döviz ve faiz hareketleri kimlerin eseridir?

Demek ki, yüzyılda aldığımız mesafe bir arpa boyu bile değilmiş. Kendimizi aldatmadan ifade edersek.

Devam edecek: Parvus’un gelecek bölümde anlatacakları insanı acı acı gülümsetmektedir.

www.canmehmet.com

Resim:tarafımızdan hazırlanmıştır.

Açıklama ve kaynaklar:

(*)Kaynak: “Türkün Büyük Biçare Irkı” ÜMİT KURT

(1) Türk Yurdu, Cilt : 3, İstanbul, 1328 (1913) sf. 361-366,

(2) Türk Yurdu, İkinci cilt, İstanbul, 1328 (1912), sf. 476-484.

(3) “Türk Yurdu”, c. 3, 1320, sf. 148. (Alıntı: Türkün Büyük Biçare Irkı” ÜMİT KURT)

(4) “Türk Yurdu, c. 3, 1329, sf. 1647 vb.

(5) Türk Yurdu, C. 2, 1328, sf. 523-525.

(6) “Türk Yurdu”, C. 2, sf. 587-588.

(7)”Türk Yurdu”, C. 2, sf. 477-480.

(8)”Türk Yurdu”, C. 3, sf. 83-85. (Alıntı: 1’den, 8’e kadar olan dipnotlar: “İstanbul Üniversitesi, İktisat Fakültesi Mecmuası”, C. 43, Prof. Dr. S. F. Ülgener’e Armağan, İstanbul, 1987) Aittir. PARVUS’UN TÜRKİYE HAKKINDAKİ YAZILARI. Prof. Dr. Mehmet ERÖZ

Türkiye Neden Sanayileşemedi, Sanayileşemiyor? Cevabını 110 Yıl Evvel Parvus Efendi Vermiş (4)

“Ne kadar geriye bakarsanız o kadar ileriyi görürsünüz”. H. Ford

 

Parvus, tek borçlu olan devletin Türkiye olmadığını, Avrupa devletlerinin de borçlarının olduğunu belirtir ancak ikraz edenler (borç verenler) yerli banka ve sermayedarlardır. Osmanlı da ise, Devlete para ikraz edenlerin (borç verenlerin) hemen hemen hepsi hariçte yaşayan ecnebilerdir. Osmanlı Devleti’nin sanayisi için Avrupa ile münasebatta bulunması zorunlu olmakla birlikte, Avrupa sermayedarlarının Türkiye’ye para vermeleri birtakım insani saiklerle değil, borçlandırma vasıtasıyla yine kendi servet ve kuvvetlerini artırmak maksadıyladır. (*)

Parvus, genelde Osmanlı İmparatorluğu, özelde Osmanlı ekonomisi üzerine kaleme aldığı yazılarında kapitalizmin gelişim sürecinin Osmanlı gibi Batı dünyasının dışında olan bir ülkede Avrupa’dan tamamen farklı ve kendine özgü dinamikler çerçevesinde geliştiğine dikkat çeker. Karaömeroğlu nun yorumuna göre Parvus un Osmanlı’daki sermaye birikim sürecinin Batı Avrupa dan farklı parametrelere sahip olduğu fikri, onun emperyalizm kavrayışından kaynaklanmaktadır..”(**)

Parvus’a göre “Osmanlı’nın çöküşü, kültürel, dini ve siyasi faktörlerden ziyade Osmanlı ekonomisinin kötü gidişatı ile ilgilidir. (***)

Parvus’un kimliğine geçmeden bizimle ilgili görüşleri özetlenirse:

-Avrupa, Osmanlı/Türkiye’ye borç parayı: faiz almak, kazanmanın yanında, ülkeyi siyaseten kontrol için vermektedir.

-Osmanlı/Türkiye halkı, Batı ekonomik anlayışına göre, (faiz vb. nedenlerle) yeterli birikim sağlayamaz, dışarıya sürekli borçlanmak durumundadır.

Parvus kimdir?

Gerçek adı “Helphand” veya onun Rusça şekli ile “Gel fand” (1) olan bu ünlü ve esrarengiz sosyologun takma adı “Parvus”dur (2),

Lâtince de “küçük” manâsına gelen Parvus’un “Avrupa’da bilinen adı Alexander Helphand (1867-1924), Rusya’da doğmuş, Almanya’da doktora yapmış, 1905 Rus devrimine katılmış, Sibirya’ya sürülmüş, oradan kaçarak Almanya’da ve İsviçre’de sosyalistlere katılmıştır”(3).

Kendisini iyi yetiştirmiş, korkunç bir enerjiye sahip olduğu anlaşılan Parvus, bir zamanlar Trotsky’nin (Troçki’nin) arkadaşı idi.

Troçki’nin, Ocak 1905’te hazırladığı ve onun “sürekli ihtilâl” görüşünün özünü taşıyan ilk broşürlerinin birine, Parvus önsöz yazmıştı. Burada, sosyalist ihtilâlde, köylünün durumunun ve rolünün ne olacağı üzerinde duruyordu. Ona göre Rusya’daki köylüler “sadece siyasi anarşiyi arttırmak ve böylece hükümeti zayıflatmak vaziyetindedirler; onlar, tutarlı, ihtilâlci bir ordu teşkil etmezler”. 27 Ocak 1905’te Iskra’da çıkan makalesinde aynı şeyleri söyler. Trocki çok sonraları, 1905’teki fikirlerinin, Parvus’unkiler ile aynı olmamakla birlikte, kendi fikirlerinin onun fikirlerine sıkıca sınır teşkil ettiğini belirtiyordu (4).

Parvus Almanya’ya gittiğinde Sosyal Demokratlar arasında nüfuz kazandı ve onların en sol ucunda yer aldı. Bolşevikler ve diğer Rus sosyalistleri ile Alman Sosyal Demokratları arasında, bir bağ kurdu, irtibat sağladı (5).

1909’da Selânik’de Benaroi’nin başkanlığında, çokluğu Rum, Yahudi ve Bulgarlardan oluşan bir grup, sosyalist bir parti kurdu. Bunlar, 1908 seçimlerinde Osmanlı Meclisine üye de sokmuşlardı. İkinci Enternasyonel’e bağlandılar. Bu partinin yaptığı kongrelere, ülke dışından sosyalist parti temsilcileri de katılmıştı.

Bunlar arasında, ünlü Alman sosyalist Parvus da vardı. “Parvus, 1912’den sonra Tasvir-i Efkâr, Tanin gazetelerinde ve bilhassa Bilgi ve Türk Yurdu’nda iktisadî yazılar yazmıştır. Bunlar, bilhassa Batı Emperyalizminin iktisadî sahada yaptığı ve yapacağı zararlara, bunlardan korunma çarelerine aittir” (6).

1910 Kasım’ında Türkiye’ye gelen Parvus, barut fıçısı gibi olan Balkanlar’ı gördü. Sonradan Tito hareketine katılacak ve onun Prezidyum’unda yer alacak olan, Osmanlı Meclisindeki Selanik Mebusu Vlaho Efendi ve Romen sosyalisti tins to Rakovsky’nin aracılığı ile, İttihat ve Terakki Fırkası’nın ileri gelenlerine sokuldu. Aşağıda gösterileceği üzere Parvus, Türkiye’de yazdığı yazılarda, “Sosyalizm” ve  “Sosyalist İhtilâl” sözlerinden ihtiyatla kaçındı.

Türk’lerin yapacağı işleri şöyle sıralıyordu:

Avrupa sömürgeciliğinin boyunduruğundan, kapitülâsyonlardan, Osmanlı borçlarından kurtulmalı, demokratik, millî bir devlet kurmalı ve İngiltere ile Almanya arasında çıkacak bir Almanya safında yer almalıdır. Parvus, Türkiye’de açıklamamakla beraber, “sosyalist devrim için tek şansı, emperyalist devletler arasında büyük bir dünya savaşının patlamasında” buluyordu (7).

1901’de Rosa Luxemburg, İkinci Enternasyonel’in bir kongresinde, Güney Afrika’daki emperyalizmin militarist ve şöven karakterini kınayarak, Marx’ta görülmeyen sömürgecilik meselesini ilk defa ele alacaktır (8). Daha sonraki yıllarda bu fikir Parvus’un sömürgecilikle ilgili eserinde Hilferding’in “Finans-Kapital” nde ve Lenin’in “emperyalizm ve sömürgecilik” hakkındaki tezlerinde geliştirilecektir,

Rusya’da bir sosyalist ihtilâlin gerçekleştirilmesini bir iman gibi benimsemiş olan Parvus, bunun çaresini bir Dünya Harbinde görüyordu. Harp patlatıp da emellerine yaklaştığını görünce, derhal teşebbüse geçti. Parvus’un Çarlık rejiminin yıkılması ile ilgili ve Türkiye’de başlayarak Almanya’da devam eden gizli çalışmaları üzerine 1958 yılına kadar söylenenler, bu tarihte çıkan bir kitapta (Zeman, Z.A.B. ve Scharlau W. B., The Merchant of Revolution: The Life of Alexander Israel Helphand “Parvus” Oxford, 1965)  Alman Dışişleri Bakanlığı arşivlerindeki vesikaların yayınlanması ile doğrulanmıştır.

Parvus, Rusya’nın çökmesi için içeride milliyetçi ve sosyalist devrimci zümrelerinin ihtilâl çıkarması gerektiği düşüncesi ile İstanbul’da Alman elçiliğinde çalışan Dr. Zimmer aracılığı ile 9 Ocak 1915’te büyükelçi Wangemhein ile yaptığı bir görüşmede (bu konudaki tekliflerini bildirdi). Alman Dışişleri Bakanlığının isteği üzerine Berlin’e gönderildi ve orada 9 Mart 1915 tarihli ve Rusya içinde ihtilâl çıkarma konusu üzerine bir muhtıra sundu (metni, Zeman, 140-152) … Parvus’un Alman makamları ile işbirliğinin bir sonucu, Lenin ve arkadaşlarının mühürlü bir vagonla İsviçre’den geçirilmesi olmuştur” (8).

Berkes, Parvus’un Türkiye’deki fikrî tesirinden şu sözlerle bahseder:

“Parvus’un bu fikirleri ittihat ve Terakki önderleri üzerine çok. etkili olduğu gibi Türkçüler arasında da ilgi çekti. İttihat ve Terakkinin 1911, 1912 ve 1913 kongrelerinde ve Türkçülük fikirleri yapan Fransızca Jeune Turc ve Türk Yurdu gibi gazete ve dergilerde bunun yansımalarını görürüz … C. Nuri ye Ahmet Agayef, Parvus’un ilişkili olduğu ve sahibinin bir Musevî (Sami Hirtzberg veya Günzberg?) olduğu söylenen Fransızca Jeune Turc gazetesinin yazarlarındandı

… Parvus, İstanbul’da Türkçüleri ve siyonistleri tanıdığı halde, bu muhtırasında Kafkas Müslümanları ile siyonistlerden fazla iyimserlikle söz etmez” (9).

Berkes burada, Türkçülük hareketi liderlerinin Parvus’la, Yahudilerle, siyonistlerle sıkı temasta bulunduklarını söyleyerek, Türkçülüğün, Yahudilikten doğma bir görüş olduğunu, üstü kapalı şekilde ima ediyor. Bunu daha açık şekilde söyleyenler de vardır…”(10)

Parvus’un, Türk Yurdu’nda yazı yazmasının sebebini, Berkes yine kendisi veriyor: Türk Yurdunun sahibi Yusuf Akçura, “Natık-ı perdez” dediği Cavit Bey gibi iktisatçıların, Türk Yurdu’nda Türkiyenin iktisadî meselelerine çare olacak makaleler yazmaları için davet edildiklerini, fakat hiçbirinin buna yanaşmadığını söylüyor. Parvus gelince, iktisadi yazıları ona yazdırıyorlar.

İlk yazısı dolayısıyla, Parvus’u tanıtarak, “ekonomik ve sosyal meselelerin bazı önemli yanlarına katılmamakla beraber, Türk halkına yardım edecek fikirlerinden ötürü yazılarını yayınlayacağını bildiriyordu.(11) Parvus, Türkiye’de ne sosyalizmden, ne de siyonizmden bahsediyordu.

…Parvus, Türkiye’de bir sosyalist olarak görünmediğinden ötürü, Yusuf Akçura ile bu konuda fikir beraberlikleri mümkün değildir. Meğer ki, Akçura onu Rusya’da iken tanımış olsun. Ayrı bir inceleme konusu olmakla birlikte, bu çok zayıf bir ihtimaldir. Batı -emperyalizmine, kapütülasyonlara ve Rus Çarlığına, karşı mücadelede anlaşabilecekleri tabiidir. Burada çok kısa olarak belirtelim ki, Türkçülük hareketi ilhamını, kendi kaynağından almıştır. Dışarıdan alınan sadece metoddur. (12)

Yukarıda yazılanlar özetle:

-Parvus, esrarengiz birisidir. (İhtimaldir ki, ajandır.)

-Almanya’da yetişmiş, Rus ve Osmanlı/İttihatçı devrimlerine kuluçkalık yapmıştır.

-Parvus, İhtilal için Rusya’da köylüler ; Osmanlı’da (İttihatçılar) aydınlar ve Subaylar üzerine çalışmıştır.

-Parvus, Rus sosyalistleri ile Alman Sosyal Demokratları arasında irtibat sağlamıştır.

-1909’da Selânik’de Benaroi’nin başkanlığında, çokluğu Rum, Yahudi ve Bulgarlardan oluşan bir grup, sosyalist bir parti kurmuş ve  1908 seçimlerinde Osmanlı Meclisine üye sokmuşlardı. Bunlar arasında, ünlü Alman sosyalist Parvus da vardı.

-1910 Kasım’ında Türkiye’ye gelen Parvus… Osmanlı Meclisindeki Selanik Mebusu Vlaho Efendi ve Romen sosyalisti tins to Rakovsky’nin aracılığı ile, İttihat ve Terakki Fırkası’nın ileri gelenlerine sokuldu.

-Parvus, Rusya’nın çökmesi için içeride milliyetçi ve sosyalist devrimci zümrelerinin ihtilâl çıkarması gerektiği düşüncesi ile İstanbul’da Alman elçiliğinde çalışan Dr. Zimmer aracılığı ile 9 Ocak 1915’te büyükelçi Wangemhein ile yaptığı bir görüşmede (bu konudaki tekliflerini bildirdi). Alman Dışişleri Bakanlığının isteği üzerine Berlin’e gönderildi ve orada 9 Mart 1915 tarihli ve Rusya içinde ihtilâl çıkarma konusu üzerine bir muhtıra sundu…”Parvus’un Alman makamları ile işbirliğinin bir sonucu, Lenin ve arkadaşlarının mühürlü bir vagonla İsviçre’den geçirilmesi olmuştur”

-Berkes, Türkçülük hareketi liderlerinin Parvus’la, Yahudilerle, siyonistlerle sıkı temasta bulunduklarını söyleyerek, Türkçülüğün, Yahudilikten doğma bir görüş olduğunu, üstü kapalı şekilde ima ediyor. Bunu daha açık şekilde söyleyenler de vardır…

Parvus, Türkiye’de ne Sosyalizm ‘den, ne de Siyonizm’den bahsetmemektedir.  Bunlardan anlaşılması gereken: ülkesine ve insanına göre politika geliştirilmiş olduğudur.

Okuyanı sıkmamak adına bölümü burada sonlandırıyor, gelecek bölümde Parvus’un bize (ekonomimizin) bugünleri nasıl anlatabildiğini şaşkınlıkla öğreniyoruz.

Devam edecek

www.canmehmet.com

Resim:Tarafımızdan hazırlanmıştır.

Kaynak ve açıklamalar:

(*) Parvus, “1327 Senesinin Ahval-i Maliyyesine Bir Nazar”, 2(1)/13:221 16 Mayıs 1912. Alıntı: “Türkün Büyük Biçare Irkı” ÜMİT KURT

(**)Asım Karaömeroglu, “Helphand-Parvus and his Impact on Turkish Intellectual Life , s. 152. Alıntı: Türkün Büyük Biçare Irkı” ÜMİT KURT

(***)“Türkün Büyük Biçare Irkı” ÜMİT KURT

(1)E.H. Carr, The Bolshevik Revolution, c. 3, London, 1966, sf. 34 (dipnot 5).

(2)Adını duyduğumuz, fakat zamanla onu unuttuğumuz Parvus’u bize hatırlatan sayın Prof. Dr. Semavi Eyice’ye müteşekkirim.

(3)Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, ist. 1978, sf. 461.

(4)Carr, aynı eser, c. 1, sf. 72-73 (dipnot: 5).

(5)Carr, aynı eser, c. 3, sf. 35.

(6)Dr. Fehti Tevetoğlu, Türkiye’de Sosyalist ve Komünist Faaliyetler, (1920-1960) Ankara, 1967, sf. 15 : Weiter Z. Laqueur, Communism and Nationalism in the Middie East, London, 1961, sf. 207 ye atıf.

(7)Berkes, aynı eser, sf. 461-462.

(8)Berkes, aynı eser, sf. 616 (dipnot: 63).

(9)Berkes, sf. 462, 616.

(10)Milli Kültürümüz ve Meselelerimiz, (İstanbul,’ 1983, isimli eserimize bk.

(11)Berkes, aynı eser, sf. 460, 616.

(12) 1’den 11’e kadar olan alıntılar: “İstanbul Üniversitesi, İktisat Fakültesi Mecmuası, C. 43. Prof. Dr. S. F. Ülgener’e Armağan, İstanbul, 1987. PARVUS’UN TÜRKİYE HAKKINDAKİ YAZILARI.” Prof. Dr. Mehmet ERÖZ’e aittir.

Kimler, Finans ve Yatırım Gücünü Kullanarak Motor Üretmemizi Ve Sanayileşmemizi Engellemektedir (3)

 

 

Rusların uçak ve motorunu geliştirdiğini düşünür, öyle biliriz değil mi? Bu doğru değildir. Bu konuda aşağıda kısa bir özet verilerek, Rus İhtilalinin mimarlarından Parvus’un, sanayileşemememizde ki doğru tespitlerine geçilecektir.

Rusların Havacılık sektöründeki atılımı, II. Dünya Savaşı’ndan sonradır. Ruslara en büyük katkıyı, Almanya’dan getirdikleri (aslında kaçırdıkları) teknik elemanlar ve İngiliz Hükümeti sağlamıştır.(1)

“…II. Dünya Savaşı öncesinde ve savaşın ilk yıllarında A.N.Tupolev ve A.Mikoyan gibi önde gelen Sovyet tasarımcıları sık sık Alman havacılık kuruluşlarını ziyaret ediyor, protipleri  ve üretim teknolojilerinin inceliyordu. Bu ziyaretlerin birinde Junkers şirketi gizli Alman projelerini de içeren bir özel bir gezi organize etmişti. Bu özellik Ruslar’ın aklında iyice kalmış olmalı ki savaş sonrasında Junkers’in Bernburg’daki fabrikası hemen sökülmüş, olduğu gibi Rusya’ya taşınmış, 1. No.lu Uçak Fabrikası adı altında Kubishev’de tekrar kurulmuştu. Rus teknisyenlerinden meydana gelen OKB-1 (*) de Junkers’in bu Rusya’daki yeni fabrikasında çalışmalara başlamıştı.

Bununla da yetinmeyen Sovyetler Birliği yöneticileri, 22 ve 23 Ekim 1946’da tarihin en büyük teknolojik göçünü (ve Batı’nın birçok yüzkarasından birini) gerçekleştirdiler. Ekseriyeti Junkers ve BMW şirketlerinden olan yüzlerce Alman bilim adamı, mühendisi, tasarımcısı ve hatta ustabaşısı, tezgah operatörü adam kaçırmayı andıran bir usulle, Stalin’in emri üzerine trenlere doldurulup Sovyetler Birliği’ne nakledildiler…

Rusya’ya gönderilen tasarımcı ve bilim adamlarının arasında BMW roket laboratuvarının başı Dr. Kurt Schenk, Junkers ekibinin lideri durumunda olan Dr. Walter Baade gibi tanınmış ve önde gelen isimler bulunuyordu…

Sovyetler Birliği Almanya’dan yalnız fabrikaları, tezgahları ve teknik elemanları değil, jet motorlarının tasarımlarını ve kendilerini de getirmişlerdi. Junkers Ju-004 ve BMW-003 bunlardan en önemli ikisiydi. Bu iki motor aynen kopyalanarak RD-10 ve RD-20 adını aldılar…

Bu arada motorlar konusunda oldukça büyük sıkıntıda olan Sovyet tasarımcılarının yardımına İngiliz hükümeti yetişti. Sovyetler Birliği’ne elli beş adet Rolls-Royce turbojet motoruna satış izin verildi. Bu motorlardan  25 adedi Rolls-Royce “Nene”, 30 adedi ise “Derwent”ti…

Bu motorlar en hızlı bir şekilde en küçük ayrıntısına kadar kopyalandı; Moskova yakınındaki 45 No.lu Motor Fabrikası’nda 1948 yılından itibaren üretilmeye başlandı. Bu fabrikada 3000 eleman çalışıyor, Alman ve Amerikan malı hassas talaşlı imalat tezgahları kullanılıyordu…

Tanınmış Alman Aerodinamik tasarımcısı Siegfried Gunther Moskova’ya getirtilerek Sovyet tasarımcıları Mikoyan ve Guryevich’in yanına baş tasarımcı olarak verilmiş ve Moskova Nehri kıyısındaki MiG ofisinde çalışmalarına başlamışdı. Çok kısa bir süre içinde, önceki tasarımları ile Rolls-Royce “Nene” motorunu bir araya getirerek zamanının en iyi avcı uçağı olan MiG-15’i yarattı. Daha ileriki yıllarda “MiG” tasarım grubu bu uçağı geliştirerek MiG-17’yi ve daha sonraları dünyanın ilk süpersonik avcı uçağı olan MiG-19’u gerçekleştirdi…”(2)

Bu arada Batı’nın bize parası ile yüksek teknolojik araç satmamasının yanında konu ile ilgili yaklaşımlarına ibretlik bir örnek veriyoruz:

(Osmanlı) Emekli memur maaşının yarısını, “İngiltere hırsızlık yapacak kadar duçar duruma düşmüşse, belki de zar zor kazanılmış bu kuruşlarla kurtulur” yazan bir notu da ekleyerek büyükelçiliğe göndermiştir. (**)

Tarihimizdeki, “ Çok” değil, “Hayati” derecede önemli olan gerçek hikayeyi kesmeden, birinci sınıf kaynaklara dayalı ve Değerli Büyükelçimizin kaleminden aktarıyoruz.

Aşağıda İngilizlerin parasını peşin aldıkları halde teslimden yarım saat evvel el koydukları ve Savaşın kaderini belirleyecek, içerisinde kırk (ahlaksız) oyun olan gasbın hikayesi:

“…İkinci Meşrutiyet’te her siyasi kesimden Osmanlı idarecisi, Devlet-i Aliye’nin muhakkak surette güçlü bir donanmaya sahip olması gerektiğine, aksi takdirde Akdeniz ve Karadeniz’deki en uzun sahillere sahip imparatorluğun güvenliğinin sağlanamayacağına inanıyordu. Jön Türkler de bu inançla Mayıs 1911’de İngiliz firması Armstrong & Vickers’a her biri 23.000 tonluk iki süperdretnot siparişi vermişlerdi. Bu gemilere Sultan Osman I ve Sultan Mehmet Reşad adlarının verilmesi kararlaştırılmıştı…

İngiltere’ye verilen siparişlerin üzerinden daha iki yıl geçmemişken, Balkan Harplerinin dehşetli kayıpları yaşanmış, Osmanlılar Balkan Harbi’ne çok zayıf bir donanmayla girmek zorunda kalmışlardı.

Gemiyi inşa eden İtalyan tersanesi tarafından ilk seferinde kendilerine teklif edildiği halde Osmanlıların parasızlık yüzünden ellerinden kaçırdığı Yunanların meşhur zırhlısı Averof, Doğu Ege Adaları’nın ele geçirilmesinde 1913 tarihli i Mondros deniz muharebelerinde Osmanlı donanması Averof’un üstün atış gücü karşısında pek bir varlık gösterememişti.

Osmanlı zırhlılarının en yenileri dahi ancak 16 mil sürat yapabilirken, Averof 22 mile ulaşabilmekteydi. Osmanlı zırhlılarının topları üç dakikada bir mermi atıyor, Averof un merkezi sistemli modern topları ise dakikada üç mermi atıyordu. (3) Osmanlı suları “bihakkın müdafaa ve muhafaza” edilememiş, Osmanlı donanmasının güçlendirilmesi tam manasıyla bir tutkuya dönüşmüştü…

Donanma Komutanı Amiral Limpus, Yunanlar dretnot sahibi olduğuna göre, Osmanlıların da dretnot edinmelerinin en doğal hakları olduğunu hatırlatmakta, Bahriye Nazırı Cemal Paşa da İngiltere nezdindeki girişimlerinde Osmanlı donanmasının hep İngiltere’yle aynı safta olacağını; Akdeniz’de giderek varlık gösteren İtalya’ya karşı güç dengesinin temininde işlevsel olacağını belirtmekteydi.

İngiltere, zırhlıların bedellerinin peşin ödenmesini istediğinden, millet dişinden tırnağından arttırdığını zırhlıların inşası için açılmış yardım kampanyasına bağışlamaktaydı. Kefen parasını dahi bağışlayan vardı. Halk iyi bir donanmaya sahip olabilmek için elinden geleni yapıyor, Türk hanımları saçlarını kestirerek bedelin ödenmesine katkıda bulunuyorlardı. (4)

Edirne’ye bağlı, günümüzde Yunanistan topraklarında kalan Drama’da çok başarılı bir bağış kampanyası düzenlenmiş, toplanan miktar Drama adı verilen orta-boy bir zırhlının satın alınması için yeterli olmuştu.’

Nitekim zırhlının satın alınması halk arasında sevinçle karşılanmış, donanmaya yapılan yardımlar artarak hızlanmıştır. Osmanlı hükümeti, aslında mali açıdan çok güç bir durumdaydı. Reşadiye zırhlısına ait teçhizata 3 Ocak 1914 tarihinde 135.000 lira ödeneceği için, Maliye Nezareti maaşların ödenmesinin gecikebileceğini duyurmuştu. Bu nedenle halkın yapacağı bağışlar çok daha önem kazanmıştı.

Şimdi artık zamanın en güçlü savaş gemilerinin yakında memlekete gelecek olması, büyük bir ümitle bekleniyordu. Haziran 1914’te bekleyişin yakında sona ereceği, zırhlıların teslim alınmasına çok az vakit kaldığı düşünülüyordu.

Ege Adaları’ndaki işgalini devam ettiren Yunanistan’ın ABD’den Idaho ve Mississipi zırhlılarını satın aldığı haberinin tam da bu umutlu günlerde ulaşması İstanbul’da şok etkisi yaratmıştı. Bu gemiler, kullanılmış da olsalar Osmanlı donanmasındaki tüm gemilerden çok daha güçlüydüler. Böylece, Osmanlıların Yunan donanmasıyla baş edebilmek için güçlü zırhlılara olan ihtiyacı had safhaya çıkmış oluyordu.

Bu durum muvacehesinde, Talat ve Enver Paşalar, artık büyük ölçüde hazır olup bazı ince işleri ile testlerini tamamlamakta olan Sultan Osman I ve Sultan Mehmet Reşad’ın bir an evvel Türkiye’ye getirilmesinin yollarını aramaya başlamışlardı. Bahriye Nazırı Cemal Paşa da hiçbir şekilde vakit geçirmek istememiş, tüm bedelleri ödenmiş olan gemilerin teslimatını çabuklaştırmak amacıyla yola çıkardığı subay ve mürettebattan oluşan binden fazla denizci temmuz sonunda İngiltere’ye varmıştı.

Öte yandan, Osmanlı İmparatorluğu’yla Çarlık Rusyası arasında Karadeniz’de üstünlük tesis etmeye yönelik ezeli rekabet de kuşkusuz ortadan kalkmış değildi. Osmanlı İmparatorluğu’na yönelik yeniden yapılanma programı, çar tarafından 5 Nisan 1914 günü imzalanmıştı.

Buna göre, 21 Şubat tarihli Büyük Konferans’ta öngörüldüğü gibi Kafkas cephesinde yeni demiryolları inşa edilecek, Karadeniz donanması ise yeni ve modern bir filo eklenmesi suretiyle daha da güçlendirilerek, Karadeniz’de stratejik üstünlük kesinkes ele geçirilmiş olacaktı. Tabiatıyla, Rusya bu hedeflere ulaşıncaya kadar Osmanlı donanmasındaki gelişmeleri çok yakından izlemekteydi. (5)

Çarlık, çok daha pahalıya mal etmesine, daha da fazla vakit almasına karşın, donanmasına katılacak zırhlıları yerli sanayii desteklemek amacıyla Rus tersanelerinde inşa ettirmekteydi. Bu nedenle, ilk Rus dretnotu ancak 1915 yılı içinde Karadeniz’e çıkabilecekti. Osmanlılar için İngiltere’de inşa ettirilen dretnotların bir an evvel teslim edilmeleri bu yüzden de bir şart teşkil etmekteydi.

Vakitlice verilmiş sipariş Rusya’nın canını çok sıkmaktaydı. Şimdi, Yunanistan’ın hamlesine cevap vermeye çalışan Osmanlı hükümetinin Şili için inşa edilen bir dretnotu da satın almaya çalıştığına dair St. Petersburg’a ulaşan ve Osmanlıların 1914 sonu itibarıyla Karadeniz’de stratejik üstünlük tesis edebileceğini gösterir duyumlar, morallerin daha da bozulmasına yol açmıştı. Osmanlı donanmasının çarlığın Karadeniz donanmasından güçlü olması, çarlığın İstanbul ve Boğazlar yolunda ilerlemesini durdurabilecek yegâne faktördü.

Kaldı ki, Rusya’nın yeniden yapılanma programında öngörülen demiryollarının tamamlanmamış olması, Kafkas cephelerine asker sevkiyatının ancak Karadeniz üzerinden gerçekleştirilmesini gerekli kılıyordu. Osmanlıların Karadeniz’de üstünlük tesis etmesi bu sevkiyatı da sekteye uğratabilecekti…

Rusya, bu esaslı mülahazalarla İngiltere nezdinde Osmanlılar için inşa edilmekte olan zırhlıların teslim edilmemesi yönündeki girişimlerini sürdürecektir. Öte yandan, konu Rus Bakanlar Konseyi’nde görüşülürken, Deniz Kuvvetleri Bakanı Amiral Grigorovich’in, Doğu Ege Adaları’nın Yunanistan’a geçmesini isteyen İngiltere’nin Osmanlıların elini çok güçlendireceği için zırhlıları Osmanlılara teslim etmek istemeyeceğini ileri sürmesi (6) Benckendorff, 8 ve 21 Mayıs 1914 tarihlerinde yaptığı iki ayrı girişimle İngiltere’nin Osmanlı donanmasını güçlendiriyor olmasından çarlığın duyduğu endişe ve rahatsızlığı Dışişleri nezdinde dile getirerek Osmanlı donanmasının Rusya’nın Karadeniz donanmasından daha süratli büyümesine izin verilemeyeceğini, inşa edilen zırhlıların teslimi halinde Karadeniz’deki üstünlüğün Türkiye’ye geçmiş olacağını vurgulamış ve İngiltere’den zırhlıların teslim edilmemesini istemiştir.

Sazonov da St. Petersburg’da aynı yönde girişimlerde bulunarak 1 Haziran günü kabul ettiği Buchanan’a Osmanlıların içinde bulundukları maddi duruma bakmaksızın üçüncü bir zırhlı için sipariş vermenin peşinde olduklarına dair haberlerin etrafta dolaştığını, İngiltere’nin bu gidişatı durdurmak için herhalde bir şeyler yapması gerekeceğini söylemiştir. Buchanan’ın, Londra’nın özel tersanelere verilen siparişler üzerinde yetkisi olmadığını ileri sürmüş olmasına karşın, neredeyse teslime hazır hale gelmiş Sultan Osman I ve Sultan Mehmet Reşad’ın (Reşadiye) ince işlerinin bu günlerde yavaşlatılmış olması dikkate şayandır.

Daha Aralık 1913’te kaleme aldığı bir notta Sultan Osman ve Reşadiye’nin Osmanlılara değil Yunanistan’a verilmesi gerektiğini ileri sürmüş olan (8)

Eyre Crowe, Yunanistan’ın Akdeniz’de önemli bir güç olarak meydana çıkmasının İngiltere’nin lehine olacağına inanmış bir diplomat olarak, Avrupa’da savaşın kopmasıyla birlikte Türkiye’ye daha da sert çıkılmasını istemeye başlamıştı. Tercihinin tamamen Yunanistan yönünde olduğunu ortaya çıkartacak şekilde, İngiltere’nin Yunan deniz üslerini kullanmasını isterken Mısır’la deniz bağlantılarının devam ettirilmesini sağlamak amacıyla Yunan donanmasıyla işbirliği yapılması gerektiğini de öne sürüyordu.(9)

Aslında, bu tam da Crowe’dan beklenilebilecek bir tutumdu. Sibyl Crowe, babası Eyre Crowe’un Yunanlara çok fazla yakınlık hissettiğini. Yunan ve Ermeni azınlıklara zulmettiği için Türklere karşı gittikçe daha fazla düşman kesildiğini nakletmiştir. (10)

Crowe’un Osmanlı İmparatorluğu’nu hiçbir tereddüt göstermeksizin istiskal edebilmiş olması, İngiltere’nin Osmanlıları karşı tarafa itmekle üstlendiği risklerin farkında olduğunu ve bunlara aldırmadığını gösterir. Nitekim bu tarihte istanbul’da İngiliz Askeri Ataşeşi olan Cunliffe-Owen, İngiltere’nin Osmanlı İmparatorluğu’nun karşı safa geçmesi halinde Boğazların kapatılacağını ve bunun Rusya’ya büyük bir darbe vuracağını pekâlâ bildiğini, hatta bu durumda Hindistan’dan getirilecek askerlerin Süveyş yoluyla Avrupa cephelerine sevk edilmesi operasyonunun da tehdit altına sürüklenmiş olacağının farkında olduğunu belirtıniştir. (11)

Eyre Crowe’un birbiri içine geçmiş Yunan muhibliği ve Türk düşmanlığı o derece şiddetlidir ki, 1920-1925 yıllarında Dışişleri Genel Sekreteri olarak en üst düzeyde görev yaptığı, yani Yunanistan’ın İngiltere’nin de kışkırtmalarıyla Batı Anadolu’da fetihlere yönlendirildiği sırada dahi kudretli ve İngiltere’ye dost bir Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’de büyük bir güç olarak peyda olması fikrine bağlı kalmıştır. (12)

Artık Sultan Osman ve Reşadiye’nin I İstanbul’da Bogaz’dan içeri giriş yapmaları ülkenin her köşesinde dört gözle beklenen bir haberdir. Amiral Limpus dahi 27 Temmuz günü İstanbul’dan Osmanlı Donanması’na ait gemilerle yeni zırhlıları karşılamak üzere Çanakkale’ye doğru yola çıkmış; hatta Alman yanlısı olmakla itham edilen Jön Türk hükümeti, zırhhların gelişi vesilesiyle, hem de Avrupa büyük buhranın en tehlikeli dönemecinden geçmekte olduğu, her hareketin bir işaret olarak algılandığı bir zamanda, İngiliz-Osmanlı dostluğu onuruna İstanbul’da bir donanma haftası düzenlemiştir.(13)

Ayrıca, hiçbir şekilde güvenilir olmadığını birkaç gün içinde ortaya koyacak bu ülkeye yeni bir dretnot siparişi de verilmiş, Fatih adı verilen dretnot, 11 Haziran 1914 günü Armstrong & Vickers’ın Barrow’daki tersanesinde kızağa konmuştur.

İngiliz Deniz Kuvvetleri Bakanı Winston Churchill, Avrupa’nın uçurumun en kenarında dolaştığı, fakat Birinci Dünya Savaşı’nın henüz patlamadığı, İngiltere’nin de savaşa taraf olmadığı bir tarihte, 28 Temmuz günü verdiği bir talimatla, yapımı tamamlanmış olan Sultan Osman ve Reşadiye’yi teslim almak üzere İngiltere’de bulunan 1.300 Türk denizcisinin zırhlılara çıkmasının ve gemilere Osmanlı bayrağı çekilmesinin engellenmesi talimatını vermiştir.

Sancak çekme töreninin yapılmasına sadece yarım saat kala verilen bu emrin sonucunda, Osmanlı subaylarının protestolarına karşın İngiliz deniz piyadeleri güvertelere çıkmış, kaptan köşklerine el koymuşlardır. (14)

İngiliz hükümeti de Churchill’in Osmanlılar için inşa edilmiş iki zırhlının İngiliz donanmasına katılması yolundaki görüşünü hiç duraksama göstermeksizin benimseyecek, 31 Temmuz günü, yani Osmanlı İmparatorluğu’yla Almanya arasında ittifak anlaşmasının imzalanmasından iki gün önce, tüm bedelleri ödenerek büyük fedakârlıklarla Osmanlılar için satın alınmış olan zırhlılara el koyma kararı alınacaktır Böylece, Sultan Osman bir çırpıda HMS Agincourt, Sultan Mehmet Reşat ise HMS Erin olup çıkar.

Catherwood, ilginç bir ayrıntı olarak, İngiliz donanmasını kabinenin onayını almaksızın seferber eden genç ve muhteris Churchill’in Osmanlı zırhlılarına el koyulması kararını da kabineye haber vermeksizin kendi başına aldığına işaret etmektedir.

Catherwood, bu el koyma kararının Osmanlı İmparatorluğu’nun savaşa Almanya safında katılmasında nasıl etkili olmuş olduğunun o sıra her tarafta sürüp giden entrikaların yarattığı toz bulutunda gözden kaybolduğunu belirtir. (15)

İngiltere, bizzat kendi politikalarıyla Osmanlı İmparatorluğu’nu itilaf Bloku’ndan ne zamandır bilinçli bir şekilde uzaklaştırmaktaydı. Fakat liberal emperyalist anlatıyı oluşturan iddiaların aksine, el koyma kararı alındığında, mantık ve realpolitik şartlar ne kadar Almanya tarafını işaret etse de Osmanlıların hangi safta savaşa gireceği belli, bilinen bir şey katiyen değildi. Bilakis, Jön Türk hükümeti, Almanya’yla temas halinde de olsa, hâlâ Çarlık Rusyası’yla karşı karşıya gelmemenin yollarını arıyor, nasıl olup da İtilaf tarafında kalınabileceğini araştırıyordu.

İngiltere, Sultan Osman I ve Reşadiye’ye el koymakla, Osmanlıların yandaşlığını da her iki tarafı tatmin edebilecek bir ilişki ihtimalini de ateşin ortasına atmış; küçük ve hakir gördüğü ve gelecek sahibi olmadığına inandığı Osmanlı İmparatorluğu hakkında Temmuz-Ekim 1914’te ardı ardına yapacağı büyük hesap hataların zincirini harekete geçirmiştir.

…Osmanlı İmparatorluğu iki ay sonra muharip taraf haline gelince para meselesi tamamen ortadan kalkacak, İngiltere zırhlıları bedelsiz edinmiş olacaktır Zırhlıların parasının geri alınması çabaları Lozan’da da sonuç vermemiştir.

Antlaşma’nın 58. Maddesi. “Türkiye, Hükûmet-i Osmaniye tarafından İngiltere’ye sipariş olunup, Britanya hükümeti tarafından 1914 tarihinde vaziyet edilmiş olan harp sefineleri için tediye kılınmış bulunan mebaliğin iadesini ne Britanya hükümetinden ne de tebaalarından talep etmemeyi ve bundan dolayı her türlü metalibinden (hakkını talep etme) feragat eder” şeklindedir Anlaşmanın Fransızca metni, “vaziyet etme” için réquisition (fiili el koyma) tanımlamasını kullanmıştır.

İngiltere’nin zırhlılara el koyma kararının, savaşın herhangi bir noktasında değişebilecek, tersine çevrilebilecek bir siyasetin ürünü olmadığı, İngiltere açısından bir siyasi atlama teşkil etmediği, aksine bilinçli bir tercihin ürünü olduğu çok iyi anlaşılmak durumundadır.

İngiltere Sultan Osman ve Reşadiye’ye el koyduğu an, Osmanlılarla birlikte yapacağı bir şey olmadığını da tüm dünyaya ilan etmiş oluyor; Osmanlılar üzerinde olabilecek şanslarını yitirme noktasına gelmekten sıkıntı duymadığını ortaya koyuyordu.

İngiltere’nin hangi noktada ve nasıl bir atmosferde zırhlılara el koyduğunu daha iyi görebilmek için ilerde Malta sürgünleri arasında da yer alacak olan Fazıl Berki Bey’in, haberin ulaşmasından önce Meclis-i Mebusan oturumunda dile getirdiği şu ifadelere de göz atılabilir:

Girit’i vermeyiz diye o kadar bağırdık, o kadar protestolar, mitingler yaptık. Taşradan Merkezî hükümeti o kadar aldattık, malımızı, canımızı her şeyimizi feda ederiz dedik, fakat sonra o Girit nereye gitti? Üç Padişah zamanında 180,000 İslâm şehidi verilerek, 25-26 sene uğraşılarak zapt edilen zavallı Girit ne oldu? Halbuki vaktiyle çok söylendi, çok feryat edildi ki Girit, protesto ile miting yapmakla korunamaz. Ancak deniz gücüyle, mükemmel bir donanma ile korunabilir. Bu sözler maalesef lâyık olduğu derecede etkisini yapmadı ve bir Averof a karşı mükemmel bir zırhlı dretnot alınamadı. Bundan dolayı da bu kadar facia başımıza geldi ve bugün de hâlâ alaylar altında eziliyoruz. (16)

Fazıl Berki Bey’in Osmanlıların halet-i ruhiyesini ortaya koyan bu kanaati herkesçe paylaşılıyordu. Üstelik İngiltere, son taksit de eline geçtikten hemen sonra tebligatı yapmıştır ki, bu da çok açık bir kötü niyet göstergesinden başka bir şey olarak görülemez.

Zırhlılara el konulması talimatı, Armstrong Şirketi’ne 1 Ağustos sabahı ulaştığı halde şirket bunu gizli tutmuş, 700.000 liralık son taksitin aynı gün Osmanlı Devleti tarafından yatırıldığını telefonla öğrendikten sonra gemiye el konulduğunu Sultan Osman’ın komutanına tebliğ etmişlerdi. (17)

El koyma ameliyesinin, sancak törenine yarım saat kala gerçekleşmiş olması da son taksitin dahi hesaba geçmesinin beklendiğini gösterir.

Şu halde, ortada olan her yönüyle bir hırsızlıktır.

Sultan Osman I ve Reşadiye için açılan kampanyaya Osmanlı hanımlarının sadece saçlarını değil, yüzüklerini de satarak katkıda bulunmuş oldukları, subayların zaten düzensiz ödenen maaşlarını yatırdıkları çok iyi bilinir. El koyma haberinin duyulmasından sonra İngiliz Büyükelçiliği’ne yağan protestolarda çok büyük bir kızgınlık dile getirilmiştir.

Ama aşırıya kaçan bir lisan yine de kullanılmamış, ağırbaşlı, bazen de çok çarpıcı ifadelerle kalplerin en derin yerlerine işleyen bir acı ifade edilmiştir.

Örneğin, bir emekli memur maaşının yarısını, “İngiltere hırsızlık yapacak kadar duçar duruma düşmüşse, belki de zar zor kazanılmış bu kuruşlarla kurtulur”

yazan bir notu da ekleyerek büyükelçiliğe göndermiştir.(18)

Osmanlılar ihanete uğradıklarını düşünmekte haklıydılar. Çok uzun yıllardır donanmanın gelişmesinde işbirliği yapılan ülke, tüm bedelleri ödenmiş zırhlıları ellerinden alıyor, bir de gemilerin sonsuza dek kendisine geçtiğini kanıtlamak ister bir hırsla, dakikalar geçmeden isimlerini değiştiriyordu. Hatta bununla da kalmıyor, Şili için inşa edilmişken, anılan ülkenin vazgeçmesi sonucu Osmanlılar tarafından satın alınması kararlaştırılıp pazarlığı da yapılmış olan iki torpido destroyerine de el koyuyordu. Bu günlerde, İngiltere’nin, kendi imparatorluk sahasıyla bitişik ya da yol üstündeki büyük Osmanlı coğrafyasını savaş dışı tutması her şeye değebilecekken, bu yönde bir politikanın sahip olması gereken en asgari gereklerini dahi yerine getirmemektedir. (19)

Diğer taraftan, Osmanlı zırhlılarına el konulmasının İngiltere’nin Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla germi verdiği ittifak politikasıyla ilgili yönleri olduğunu da gözden kaçırmamak gerekir. Nitekim savaşın kopmasıyla birlikte paniğe kapılan Venizelos hükümeti de İngiltere’den zırhlıların Türkiye’ye verilmemesini isteyince, (20) bu talep müsait bir zemine düşmüş, zaten Yunanları müttefik olarak görmek için çabalayan İngiltere, askeri stratejik bir bahaneye de kavuşmuştur. St. Petersburg’dan (Rusya-Canmehmet) gelen aynı yöndeki talepler de çerçeveyi tamamlamıştır

Rusya başından itibaren İngiltere’nin Osmanlılar için güçlü ve modern zırhlılar inşa etmesine karşı çıkmıştır Buna da hiç şaşmamak gerekir Netice itibarıyla, Osmanlı donanmasına subay yetiştirecek olan Mühendishane-i Bahr-i Hümayun 1773’te açıldığı ve Baron de Tott önderliğinde Fransa’dan getirilen hocalarla dersler başladığında, Çarlık Rusyası bu okulun da varlığından rahatsız olmuş, Fransa üzerinde baskı kurarak, hocaların geri çağrılmalarını sağlamıştı. (21)

İngiltere, bu defa da Eyre Crowe’un istediği yönde hareket etmiş oluyordu. Öyle ki, tam da Osmanlı zırhlılarına el konulduğu sırada Yunanistan’ın ABD’den satın aldığı yukarıda anılan Idaho ve Mississippi zırhlıları da Pire Limanı’na ulaşmış bulunmaktaydı. İngiltere, Yunanistan’ın Ege’de deniz üstünlüğünü ele geçirmesine böylece müsaade etmiş olmakla, Yunanistan’la Osmanlılar arasında devam eden ve tarafları çatışmanın eşiğine getiren Doğu Ege Adaları’yla ilgili büyük anlaşmazlığa da doğrudan müdahale etmiş olmaktaydı. Zira donanma gemilerinden Turgut Reis, Barbaros Hayreddin, Hamidiye ve Mecidiye Balkan Harplerinde aldıkları yaralar sonucunda tamir ve bakımlarının yapılması için hâlâ İstanbul tersanesinde bulunduğu (22) cihetle, Yunanistan’ın temin ettiği bu son iki zırhlıyla eline geçirdiği deniz üstünlüğü, dolayısıyla yeni saldırganlıklara girişme ihtimali, ancak Sultan Osman I ve Reşadiye’nin Osmanlı donanmasına katılmasıyla dengelenebilirdi. (23)

Bu güçlü zırhlılar İstanbul’a ulaşmış olsaydı, Osmanlılar sadece Ege’de Yunanistan’a karşı parite sağlamış olmakla kalmayacak, aynı zamanda, gittikçe kuvvetlenip heyula gibi önlerine çıkmaya başlayan çarlığa karşı da hayati değerde bir şans ele geçirebilmiş olacaklardı.

İngiltere, bu zırhlılara el koymakla sadece Yunanistan’dan yana çıkmış olmuyor, Osmanlı İmparatorluğu’nun kimsenin elinden alamayacağı nefs-i müdafaa hakkına el koymuş olarak, Osmanlıların beka sorununun çok daha kötü bir noktaya sürüklenmesine de yol açmış oluyordu.

En yalın ifadesiyle söylemek gerekirse, İngiltere Osmanlıların hasımlarından yanadır.

En büyük emperyalist güçten beklenilecek şekilde, kendi siyasi hesap ve çıkarlarının gereğini yerine getirmekte, kendi kollamak istedikleri kimse onların yollarını kolaylaştırmakta, onların tercihlerine arka çıkmaktadır. (24)

-Motor ve Sanayileşmemizden nereye geldik? Elbette tarihimizi neden en az ismimiz kadar çok iyi öğrenmek zorunda olduğumuz noktasına. Çünkü dününü doğru öğrenemeyenlere, hiçbir zaman aydınlık bir yarın olmayacaktır.

-Bunların yanında öğrendiğimiz bir gerçek daha vardır: Tam Bağımsızlık, ancak, ihtiyacımız olan Sivil-Askeri Teknolojiyi üretmemizle birlikte mümkün olacaktır.

Devam edecek

-Parvus, Türklere tezgâhı kendileri kurdukları için inanılmaz doğrulukta neden sanayileşemediğimizi anlatmaktadır.

www.canmehmet.com

Resim: Web ortamından alınmıştır.

Kaynaklar:

(*): OKB-1: Osoboye Konstrukskoye Byuro-1: Özel Konstrüksiyon Bürosu-1 ( Alıntı: http://www.tayyareci.com/rus-ucaklari/rusjet.asp)

(**)Andrew Ryan, The Last of the Dragomans, s. 95. Bakınız: “Adil Hafızanın Işığında Birinci Dünya Savaşı’na Giden Yol ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Sonu”  Yazar,  (Büyükelçi) Altay Cengizer) Dip not: 456)

Kaynaklar:

(1)Daha fazlası için bakınız: http://www.tayyareci.com/rus-ucaklari/rusjet.asp

(2) Bakınız: http://www.tayyareci.com/rus-ucaklari/rusjet.asp )

(3) Zafer Toprak, “Osmanlı donanması, Averof zırhlısı ve ulusal kimlik”, s. 15. (“Adil Hafızanın Işığında”, Dip not: 438)

(4)Roger Adelson, London and the Invention of the Middle East: Money, Power, and War, 1902-1922, s. 89. (“Adil Hafızanın Işığında”, Dip not: 440)

(5) “Adil Hafızanın Işığında”, Altay Cengizer, Sahife:291

(6)Ronald Park Bobroff, Roads to Glory…, s. 88. (“Adil Hafızanın Işığında”, Dip not: 443)

İngiltere’nin gerçekten de iki  ay sonra Osmanlı zırhlılarına el koymuş olması karşısında çok ilginç bir tespit olarak karşımıza çıkmaktadır. (7)

(7) (“Adil Hafızanın Işığında”, Sahife:292)

(8) İstanbul Büyükelçisi Mallet’in 12 Aralık 1913 tarihli telgrafı üzerine Eyre Crowe tarafından düşülen 24 Aralık 1913 tarihli not. FO/371/1998/27926. (“Adil Hafızanın Işığında”, Dip not: 444)

(9) Joseph Heller, “Sir Louis Mallet and the Ottoman Empire: The Road to War”, s. 9. (“Adil Hafızanın Işığında”, Dip not: 445)

(10)Sibyl Crowe ve Edward Corp, Our Ablest Public Servant: Sir Eyre Crowe (1884-1925), s. 231. (“Adil Hafızanın Işığında”, Dip not: 446)

(11)F. Cunliffe-Owen, “The Entry of Turkey into the War: The Action of H.M. Embassy”, s. 617. (“Adil Hafızanın Işığında”, Dip not: 447)

(12)Keith Neilson veT.G. Otte, The Permanent Under-Secretary for Foreign Affairs, 1854-1946, s. 177. (“Adil Hafızanın Işığında”, Dip not: 448)

(13) Önder Kocatürk, a.g.e., s. 407. (“Adil Hafızanın Işığında”, Dip not: 449)

(14) (“Adil Hafızanın Işığında”, (Büyülelçi) Altay Cengizer, Sahife:.294)

(15) Christopher Catherwood, Churchill’s Folly: How Winston Churchill Created Modern Iraq, s. 24. (“Adil Hafızanın Işığında”, Dip not: 450)

(16)Önder Kocatürk, a.g.e., s. 84. (“Adil Hafızanın Işığında”, Dip not: 454)

(17)a.g.e.,sahife: 416. (“Adil Hafızanın Işığında”, Dip not: 455)

(18) Andrew Ryan, The Last of the Dragomans, s. 95. (“Adil Hafızanın Işığında”, Dip not: 456)

(19) (“Adil Hafızanın Işığında Birinci Dünya Savaşı’na Giden Yol ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Sonu”       Altay Cengizer, Sahife:297

(20) William Peter Kaldis, “Background for Conflict: Greece, Turkey, and the Aegean Islands, 1912-1914”, Ek D, s. 1142. (“Adil Hafızanın Işığında, dip not:457)

(21) Celalettin Vatandaş, “Türkiye’nin Batılılaşma Süreci ve II. Meşrutiyeti Hazırlayan Şartlar” s. 24. (“Adil Hafızanın Işığında”, dip not:458)

(22) Eda Gülsen Gömleksiz, “II. Meşrutiyet’ten Kurtuluş Savaşı’na Osmanlı Denizciliği”, s. 183. (“Adil Hafızanın Işığında”, dip not:459)

(23) (“Adil Hafızanın Işığında Birinci Dünya Savaşı’na Giden Yol ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Sonu”   (Büyükelçi) Altay Cengizer”, Sahife : 298)

(24) a.g.e: Sahife:299

Türkiye’nin Motor Hikayesi : 60 Yıl Evvel Yerli Motor, Otomobil Ürettik Bugün Neyi Tartışıyoruz (2)

 

 

TCMB Eski Başkanlarından Yaman Törüner, bir yazısında çok ilginç bir tespitte bulunmaktadır. Yabancı yatırımcı neye bakar?”

…Bazı hallerde, önemli bilgilere önceden ve doğru olarak ulaşmak, kararları yönlendirmek mümkün olabilir. Hatta, diğer yabancı yatırımcılarla birlikte hareket etmek (Etmeyi) bile göze alınabilir. Bu ihtimal nedeniyle, bir ülkenin politikacıları ve üst düzey bürokratları çok titizlikle seçilmeli; karar sürecinde yerleşik kurallar uygulanmalıdır (1)

Bu noktada kamuoyunda fazla bilinmeyen birkaç bilgiyi not düşerek devam edeceğiz.

Lozan Antlaşması ve Kapitülasyonlar

Türk Heyeti, ABD temsilcisi Mr. Joseph Grew’le yaptığı görüşmede, Lozan Antlaşması’nda yer alan kapitülasyon maddesini ABD’nin de aynen kabulünü önerir. Mr. Grew, bu öneriyi kabul eder; onay almak için ABD dışişlerine yazar. Verilen cevapta, Lozan’daki kapitülasyon maddesini kabul edemeyiz, derler. (I.II / 74) Bu kez Türk Heyeti, müttefiklere sunduğu öneriyi ortaya atar; bu öneri ABD yönetimince kabul edilir ise de, ABD senatosundan geçmez ” (2)

Peki, Amerikan Senatosundan geçmeyen nedir ?

“Kapitülasyonların tanıdığı en etkin imtiyazlardan bazıları, eğitim kurumları üzerinden olmuştur. Amerikalılar 465, İngilizler 83, Fransızlar 72, İtalyanlar 24, Almanlar 7 ve Avusturyalılar 7 okul açmışlardır. ABD’nin okullar marifetiyle, Osmanlı Devleti üzerindeki siyasi yaklaşımı(nı) izah noktasında, ABD Harput Konsolosu Davit J. Jill’in sözlerini iyi okumak gerekmektedir. Jill raporunda :

Şu anda Amerika’dan Osmanlı ülkesine getirilen en önemli şey, kolejin bütün sınıflarında Amerikan ticaret yaşantısı, konfor ve serveti hakkında bilgi verilmiş olmasıdır. Daha da önemlisi, Amerikanvari yaşama idealini, iş ahlakını, zaman kavramını ve benzeri bütün konularda modern bilimdeki gelişmeleri Asya’nın bu doğal bahçesine ekmektir. Bu Kolej, Amerikan düşünce metotlarını ve hayat kazanma biçimini geniş ölçüde bütün sınıflarında canlandırıp öğretmektedir. ‘ sözlerine yer vermektedir. (Pamir, 2002, s.97) (3)

Aradan uzun bir süre geçince, kapitülasyonların yabancı okullarla ilgisi anlaşılır hale gelecektir :

“…10 yıldan fazla bir zamandır Türkiye’de faaliyette bulunan Amerikan Yardım Programı, şimdi meyvelerini vermeye başlamıştır. Önemli mevkilerde, Amerikan eğitimi görmüş bir Türk’ün bulunmadığı bir bakanlık ya da bir iktisadi devlet teşebbüsü hemen hemen kalmamıştır. Halen bulundukları kuruluşlarda ilerici kuvvet niteliğini taşıyan bu kimselerin, kısa zamanda genel müdürlük ya da müsteşarlık mevkilerine geçmeleri beklenir. AID, bütün çabalarını bu gruba yöneltmelidir.” (4)

Okuyanlar, bu son paragrafı, TCMB Eski Başkanlarından Törüner’in yazısındaki alıntı ile birlikte değerlendirmelidir.

“Bazı yabancı yatırımcılar, işi daha ileri götürerek ülke riskini kontrol etmeye kalkabilirler. Bazı hallerde, önemli bilgilere önceden ve doğru olarak ulaşmak, kararları yönlendirmek mümkün olabilir. Hatta, diğer yabancı yatırımcılarla birlikte hareket etmek bile göze alınabilir. Bu ihtimal nedeniyle, bir ülkenin politikacıları ve üst düzey bürokratları çok titizlikle seçilmeli; karar sürecinde yerleşik kurallar uygulanmalıdır…”

Ve Huzurlarınızda Yerli Motor -Otomobil ve Mühendisinin hikayesi:

“…Necmettin Erbakan, 29 Ekim 1926’da Sinop’ta dünyaya geldi…İlkokula Kayseri’de başlayan Erbakan, babasının tayininden sonra ilkokul öğrenimini Trabzon’da tamamladı. 1943 yılında İstanbul Erkek Lisesi’ni birincilikle bitirdi…1948 yılı yaz döneminde, İTÜ Makine Fakültesi’nden üstün başarı ile mezun olan Erbakan, aynı yılın 1 Temmuzu’nda Makine Fakültesi Motorlar Kürsüsü’nde asistan olarak göreve başladı…

İTÜ Erbakan’ı 1951 yılında Aachen Teknik Üniversitesi’nde ilmi araştırmalar yapmak, bilgi ve tecrübesini artırmak üzere Almanya’ya gönderdi. Almanya’da bulunduğu süre içerisinde Alman ordusu için araştırma yapan DVL araştırma merkezinde Profesör Schimit ile birlikte çalışmalar gerçekleştirdi ve hazırlamış olduğu doktora tezi ile Alman üniversitelerinde Doktor unvanını kullanmaya hak kazandı.

Alman Ekonomi Bakanlığı için motorların daha az yakıt kullanımı konusunda araştırmalar yaptı. Konuyla ilgili bakanlığa bir rapor sundu. Erbakan’ın bu dönemde yazdığı dizel motorlarda püskürtülen yakıtın nasıl tutuştuğunu matematiksel olarak izah eden doçentlik tezi Alman ilim çevrelerinde büyük ilgi gördü.

Tezin akademik dergilerde yayınlanmasının ardından, o tarihlerde Almanya’nın en büyük motor fabrikası olan DEUTZ motor fabrikalarının genel müdürü Prof. Dr. Flats tarafından Leopar tanklarının motorları ile ilgili araştırmalar yapmak üzere bu fabrikaya davet edildi. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Alman Üniversiteleri’nde ilk Türk ilim adamı olan Erbakan, 1953’te doçentlik sınavını vermek üzere Türkiye’ye döndü.

Erbakan sınavı başarıyla vererek henüz 27 yaşındayken Türkiye’nin en genç doçenti oldu. Araştırmalar yapmak üzere tekrar Almanya’ya giden Erbakan, burada yaklaşık 6 ay motor araştırmaları başmühendisi olarak görev yaptı…

1956 yılında Gümüş Motor A.Ş’ yi kurarak burada Türkiye’nin ilk yerli motorunu üretti. 1960 yılında Ankara’da yapılan Sanayi Kongresinde Gümüş Motorun yaptığı imalatları sunan Erbakan, Türkiye’de otomobil yapımı fikrini ortaya attı ve bu fikrin o zamanın yönetimince revaç görmesi üzerine Eskişehir Demiryolları CER atölyesinde ‘Devrim Otomobili’ adıyla ilk yerli otomobili imal etti…” (5)

Şimdi sıra gerçeği fazla bilinmeyen İlk yerli otomobil DEVRİM’in hikayesi:

İLK YERLİ TÜRK OTOMOBİLİ

“Devrim”

16 Haziran 1961 günü Devlet Demiryolları Fabrikaları ve Cer Dairelerinin yönetici ve mühendislerinden 20 kadarı Ankara’ da bir toplantıya çağrıldılar.

Toplantıya başkanlık eden Genel Müdür Yardımcısı Emin BOZOĞLU, Ulaştırma Bakanlığından alınan bir yazıyı okudu. Yazıda “ Ordunun cadde binek ihtiyacını karşılayacak bir otomobil tipinin geliştirilmesi “ görevinin TCDD İşletmesine verildiği ve bu amaçla 1.400.000.-TL ödenek ayrıldığı belirtiliyordu.

Verilen termin 29 Ekim 1961, yani tanınan süre 4.5 aydı. Bu süre içinde bu çapta bir geliştirme çalışması yapılabilir miydi ? Bırakınız geliştirmeyi, hiçten yola çıkarak, çalışabilecek bir otomobil yapılabilir, böyle bir mucize gerçekleştirilebilir miydi? Toplantıda söz alanların çoğu böyle bir projede seve seve çalışmaya hazır olduklarını, fakat böylesine kısa bir sürede sonuç alınabileceğini sanmadıklarını dile getirmeye çalışmış, bir kısmı da “ hayır “ demişlerdi.

Tüm ülkede ise üniversitesinden, basınına, bir avuç sanayicisinden, politikacısına, sesini duyurabilen herkes Türkiye’de ne otomobil, ne de motor yapılabileceğine inanıyor, özel sohbetlerde, röportajlarda, hatta film gösterili konferanslarda bu görüş vurgulanıyordu.

Fakat bu inanılmaz şey gerçekleşiyor ve 29 Ekim 1961 sabahı Türkiye’ de yapılan bir otomobil, kaportası pürüzsüz olmasa da, kendi tekerlekleri üzerinde ve yine Türkiye’ de yapılan kendi motorunun gücüyle Büyük Millet Meclisi binasının önüne götürülerek Cumhurbaşkanı Cemal GÜRSEL Paşa’ ya sunulabiliyor, bir ikincisi Paşa’ yı Anıtkabir’ e götürüyor, sonra da Hipodrom’daki  geçit resmine katılıyordu.

Bu nasıl gerçekleşmişti ?

Projeyle başka bir kuruluşun değil de Demiryollarının görevlendirilmiş olması,bir yandan, o tarihlerde TCDD’ nin onarım amacıyla kurulmuş fakat geniş ölçüde yedek parça imal eden Ankara, Eskişehir,  Sivas ve Adapazarı’ ndaki fabrikaları ile önemli bir teknik potansiyeli ve yetişmiş işçisinden mühendisine kadar güçlü bir teknik kadrosunun bulunması, öte yandan Genel Müdür Yardımcısı Yüksek Mühendis Emin BOZOĞLU’ nun asker kökenli ve aynı zamanda Sıtkı ULAY Paşa’ nın akrabası olması dolayısıyla Milli Birlik Komitesi ve çoğu kabine üyelerince yakından tanınıyor ve güveniliyor olmasının sonucu idi.

Yüksek Mühendis Emin BOZOĞLU yönetim grubunun başı olarak, projenin yürütülmesi ve sonucuna ulaştırılmasında da gruptaki öteki yöneticiler gibi bütün bürokratik engelleri cesaretle aşarak her türlü imkanı sağlamak ve kimi kişisel sorunlar, kimi görevin çok yanlılığı ve ivediliği gibi nedenlerle büyük gerilim altında bulunan 20 mühendisin olağanüstü bir tempoyla fakat gönül rahatlığı içinde çalışmalarını sağlamak suretiyle de birinci derecede rol oynamıştı.

Zamana karşı yapılan yarışın kazanılmasında ikinci etken, görev alan mühendislerin proje süresince hafta sonları da dahil her gün, en az 12’ şer saat, gerektiğinde bazı geceleri sökülmüş bir otomobil sedirinin üzerinde birkaç saat kestirmek suretiyle işbaşında kalmaktan kaçınmayacak ölçüde davaya gönül vermiş olmalarıydı.

16 Haziran 1961 günü yapılan toplantıda, çalışmalar için en uygun yerin, (bugünkü TÜLOMSAŞ)  Eskişehir Demiryolu Fabrikalarında dökümhane olarak yapılıp kullanılmayan bir bina, en uygun yöntemin de elden geldiğince çeşitli tipten otomobil yapısını yakından inceleyerek fikir edindikten sonra, yapılacak tipin boyutları, motor, şanzıman vb. öteki grup ve parçalarının nasıl tasarlanıp imal edileceği üzerinde durulması olduğu sonucuna varıldı…

Önce otomobilin ana hatları saptandı. Dört ila beş kişilik, toplam 1000-1100 kg-ağırlığında, orta boy denilebilecek bir tip üzerinde mutabık kalındı. Motor 4- zamanlı ve 4 silindirli olmalı, 50-60 BG vermeliydi.

Karoseri için hazırlanan 1:10 ölçekli maketlerden seçilen birinin 1:1 ölçekli alçı modeli yapıldı. Karoserin damı, kaput ve benzeri saçları, bu modelden alınan kalıplarla yapılmış beton bloklara çekilmek ve çekiçle düzeltilmek suretiyle tek tek imal edildi. Bir yandan da Willy’s Jeep, Warswa, Chevrolet, Ford Consul, Fiat 1400 ve 1100 motorlarının incelenmesinden sonra Warswa motoru örnek alınarak yandan supaplı bir 4- silindirli motorun gövde ve başlığı Sivas Demiryolu Fabrikasında dökülüp, Ankara Demiryolu Fabrikasında işlendi. Piston, segman ve kolları Eskişehir’ de yapıldı. Motor Ankara Demiryolu Fabrikasında monte edildi. Frenlemede 40 BG’ den fazla güç alınamayan bu motora alternatif olarak Ankara Fabrikası aynı gövde ve krank milinden  yola çıkarak başka bir tip geliştirdi. B- motoru adı verilen üstten supaplı bir üçüncü motorda Eskişehir’ de imal edildi.

Süspansiyon grubu ön takımlar için “ Mc Pearson “ sistemini önerdi ve numuneye göre Eskişehir’ de imal edildi.

Eylül sonlarına doğru ön ve arka camları piyasada bulunabilenlere intibak ettirme  zorunluluğu nedeniyle modele göre biraz değiştirilmiş, iki gövde çakılmış ve biri A, öteki B tipinden iki ayrı motor hazırlanmış bulunuyordu. Şanzımanlar, Ankara Fabrikasınca tümü yerli olarak yapılmıştı.

Montaja geçildiğinde karşılaşılan en büyük sorun, gövde – motor uyumunu sağlamak, debriyaj, gaz ve fren kumanda mekanizmalarını yerleştirmek ve direksiyonun en uygun konumunu bulmaktı. Ayarlı direksiyon önerisi kabul edilmedi. İki yıl sonra Cadillac bunu bir yenilik olarak getiriyordu.

Nihayet Ekim ortalarında Devrim otomobillerinden ilki tecrübeye hazır duruma gelebildi. Elektrik donanımı ile diferansiyel dişlileri, kardan istavrozları ve motor yatakları ile cam ve lastikleri dışında tüm parçaları yerli idi.

Bir yandan bu ilk otomobilin yol tecrübeleri sürdürülürken bir yandan da Cumhurbaşkanı’ na sunulmak üzere B- motoru ile donatılan ikinci otomobilin yetiştirilmesine çalışılıyordu. Siyah renkteki bu 2 numaralı Devrim’ in son kat boyası ancak 28 Ekim akşamı vurulabildi. Pasta ve cilası Ankara’ ya sevk edilirken gece trende yapıldı. Buharlı lokomotiflerle çekilen trende bacadan sıçraması muhtemel kıvılcımlardan ötürü güvenlik önlemi olarak benzin depoları boşaltıldı.

Tren sabaha karşı Ankara’ ya ulaştı. İki Devrim Otomobili o zamanlar Sıhhiye semtinde bulunan Ankara Demiryolu Fabrikası’ na indirildi. Manevra imkanı sağlamak için depolarına yalnızca birkaç litre benzin kondu.  Asıl ikmal sabahleyin Sıhhiye’ deki Mobil Benzin İstasyonundan yapılacak, sonra da Meclis’ e gidilecekti.

29 Ekim sabahı, Devrimler motosikletli oldukça kalabalık bir trafik ekibinden oluşan eskortun arasında yola çıktı. Çıktı ama, eskorttakiler, benzin alma işinden haberleri olmadığı için, Mobil’ e uğramadan yola devam ettiler. Meclis’ in önüne gelindiğinde durum anlaşıldı, acele getirilen benzin 1. Arabaya kondu. 2 numaraya konacağı sırada Cemal Paşa Meclis’ in önüne gelmiş ve Anıtkabir’e gitmek üzere 2 numaralı Devrim Otomobiline binmişti. Yola çıkıldı. Fakat 100 m. Kadar sonra motor öksürerek durdu. Cemal Paşa’ nın “ Ne oluyor ? “ sorusuna direksiyondaki Yüksek Mühendis Rıfat SERDAROĞLU “ Paşam, benzin bitti. “ cevabını verdi. Paşa’ dan özür dilenilerek 1 numaralı Devrim’ e geçmesi rica edildi. Buna uyan Cemal Paşa Anıtkabir’ e bu otomobil ile gitti. İnerken ünlü “ Batı kafasıyla otomobil yaptınız ama, doğu kafasıyla benzin ikmalini unuttunuz ”  sözlerini söyledi.

Ertesi gün bütün gazetelerin söz birliği etmişçesine  100 metre gidip bozuldu “ başlığını attıkları 2 numaralı Devrim, aynı gün Hipodrom’ daki geçit törenine katılıyor, ne bundan, ne de Cemal Paşa’ nın Anıtkabir’ e bir başka Devrim otomobili ile gittiğinden söz ediliyor; yalnızca haber, yorum ve fıkralarda harcanan bunca paranın boşa gittiğinden dem vuruluyordu. Oysa aynı yıl Tarım Bakanlığı bütçesine konmuş bulunan “ At neslinin ıslahı “ için 25 Milyon TL. ödenek ve sonucundan kimse söz etmiyordu. (6)

Gerçeğinde Necmettin Erbakan Türkiye’de otomobil üretilmenin kolay olduğunu dönemin askeri yönetimine (Cemal Gürsel’e) teknik verileri ile inandıran insan olmasına rağmen; ismi ön plana çıkmaması için ihtimaldir ki, Devrim otomobil projesinden uzak tutulmuştur.

Tutulmuştur da ne olmuştur?

Ülkemiz bir 60 yıl kaybetmiştir.

Peki, Yerli otomobilin unutulan benzini bir kıyamet senaryosuna çeviren medya kimin kontrolündedir?

Gerçeğinde, nitelikli sanayi ürünlerinin üretiminin (Motor, otomobil, uçak vb.) geliştirilmesi ve uygun hale getirilmesi; uzun yıllara dayalı araştırmalara ve büyük sermayeye muhtaç olduğunu hemen hemen herkes tarafından bilinen basit gerçeklerdir.

Yaşları 60’ların üzerinde olanların, bir dönem Japonların ürettiklerinin kalitesi ile alay edildiği, aynı küçümsemenin bugün Çin üretimi ile yapıldığını bilmelerine rağmen!

Japonya, bugün dünyanın nakit ve teknoloji zengini; Çin ise, birkaç yıl sonra dünyanın bir numaralı ekonomik devi olacaktır.

Devam edecek

-Kimler, ülkedeki gelişmelere mani olmaktadır?

www.canmehmet.com

Resim: web ortamından alınmıştır.

Kaynaklar:

(1)Milliyet, 12 Haziran 2006, Yaman TÖRÜNER. Daha fazlası için bakınız:

http://www.milliyet.com.tr/yabanci-yatirimci-neye-bakar-/yaman-toruner/ekonomi/yazardetayarsiv/12.06.2006/160394/default.htm

(2) http://www.turkhukukkurumu.org.tr/sitemizde-yazilar/102-misak-i-milli-lozan-ve-musul.html

(3)Kapitülasyon Kavramı ve Osmanlı Devleti’ne Etkileri. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 2, 79-119. Yazar : Serdar Taşar | İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi Tarih ve Medeniyet Araştırmaları Yüksek Lisans Öğrencisi. (Yazarın Kaynağı: Pamir, A. (2002),).

(4)Sanık Yazılar. Necdet Sevinç. s.163. (Aktaran : “Ajan Okulları”, Necdet SEVİNÇ, Sahife;21)

(5)https://www.timeturk.com/necmettin-erbakan/biyografi-724097

(6)Daha fazlası için bakınız: http://www.devrimarabasi.com/tarihce.html(sitenin konu ile ilgili alıntı kaynağı: Karoseri Grubundan Y.Mühendis Salih Kaya SAĞIN’ ın Yazısı)

Türkiye’nin motor hikayesi: Türkiye motor ve uçak üretemiyor değil, alenen ürettirilmiyor (1)

 

 

Bir devlet diğeri ile ancak çıkarı kadar dosttur.

 

 

Vali İhsan Dede’nin tayini Konya’ya çıkar. Adet üzerine şehirdeki tesisler gezdirilir, sıra motor, traktör üreten tesistedir.

Vali tesisleri görünce,

– Allah… Allah! Konya’da yerli motor, traktör mü üretiliyor!” ifadesi ile şaşkınlığını belirtir ve bunu basın yolu ile ülkeye duyurmak ister, ilgililer yayınlanmasını istemezse de, tesis ve üretimi ulusal medyada kamuoyuna duyurulur.(1)

Duyurulması ile birlikte önümüzdeki bölümde aktarılacak ibretlik hikâyemiz başlar…

Osmanlı’nın, 1863’te (korvet) Savaş Gemisi Motoru ürettiğini söylersek; ihtimaldir ki şaka yaptığımız düşünülecektir…

Önümüzdeki bölümde tüm detayları ile birlikte anlatılacak olan Osmanlı Ağır Sanayii tesislerinin hikayesine geçmeden önce, bir noktayı vurgulamak gerekmektedir.

“Her ne kadar Avrupalı devletlerin on sekizinci yüzyıl başlarında gerçekleştirmeyi başardıkları sanayi programına yönelik girişimler, aynı dönemde durumun farkına varan dirayetli devlet seçkinlerince, Osmanlı Devleti’nde tatbik edilmek istendiyse de, bu teşebbüsler Avrupa’nın İstanbul’daki sefir ve konsoloslarınca engellenmişti.”(2) Bu engellemelere ne yazık ki, halen iç-dış çevrelerce devam edilmektedir.

200 ORTAKLI İLK YERLİ MOTOR ÜRETİMİ

1956 GÜMÜŞ MOTOR, Türkiye’ nin ilk dizel motor fabrikası olarak İstanbul’da, Kayseri Şeker Fabrikası arazisine kuruldu… 1960 yılında Dönemin Başbakanı merhum Adnan MENDERES fabrikayı ziyaretinde,

“… ben çiftçiyim. Bu motorları kendim kullandım. Bunun ne kadar büyük bir adım olduğunu çok iyi biliyorum. Türkiye’ de bunların yapılabileceğini görmek beni son derece memnun etmiştir.”demiştir.

Ülkemizin tarlalarına su pompalayıp can veren, deniz kıyısında duyduğumuz balıkçı teknelerinin dönüşünü müjdeleyene pat pat sesi ile efsaneleşen MOTOR; yurdumuzda 500.000 adet ve yurtdışında -ağır şartlara uygun olması sebebi ile- özellikle Afrika’ da 140.000 adet satma başarısını göstermiştir. (3)

Necmettin Erbakan Türkiye’de otomobil üretilmenin kolay olduğunu dönemin askeri yönetimine – Cemal Gürsel’e teknik verileri ile inandırdı.
Askeri yönetim, askerin ihtiyacını karşılamak için Türkiye’de yerli otomobil üretimi emri verdi, üretim için verilen süreç 4.5 ay idi…

Devrim Otomobili

1961 DEVRİM MOTOR Türkiye’nin ilk yerli otomobili Devrim; 1961 yılında, Eskişehir’de bulunan Tülomsaş, Türkiye Lokomotif ve Motor Sanayi tesislerinde, Türk mühendis ve işçisiyle, yerli malzeme kullanılarak, 129 günde imal edildi.
Herşey; Ordunun cadde binek ihtiyacını karşılayacak bir otomobil tipinin geliştirilmesi göreviyle başladı.

Toplam 10 motor imal edildi…

Toplam 7 şanzıman imal edildi..

Toplamda 4 adet sedan otomobil imal edildi…

Cumhuriyet Bayramı törenlerine yetiştirilen otomobillerden biri, benzini bittiğinden dolayı, basın ve ithal otomobil satan çevrelerce karalanmaya çalışılsa da ikinci Devrim otomobili ile Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel; Hipodrom’a gidip geçit törenine katılırken, az evvel bahsettiğimiz çevreler Devrim otomobilini görmezden geliyor, otomobil projesi için harcanan 1 400 Lira eleştiriliyor ancak at ıslahı için ayrılan 25 milyon Liradan söz edilmiyordu.(4)

Türkiye’nin 55 Yıllık Pancar Motor Serüveni

Gümüş Motor 1956 yılında yeni mezun bir mühendis olan Necmettin Erbakan’ın genel müdürlüğünde, devlet desteğiyle ilk yerli motorun üretilmesi amaçlanarak kuruldu. Yarım asır boyunca tarım ve denizcilik sektörlerine yönelik mamuller üreten Motor, 21’inci yüzyılın yüksek rekabet şartlarına dayanamayarak kapısına kilit vurdu.

Gümüş Motor ismi ile kurulan namı diğer Pancar Motor, 23 Ocak 1956 tarihinde paranın satın alabildiği en iyi teçhizatla donatıldı. İleri teknolojiye sahip global markalarla iş ortaklıkları yapıldı ve takip eden yıllarda tüm Türkiye’yi saran bir bayi ve tedarikçi ağı oluşturuldu.”

1964 PANCAR MOTOR yılında yapılan özelleştirme ile sahipliği Pancar Kooperatiflerine ve Şeker Fabrikaları’na geçti, adı Pancar Motor olarak değişti.

1980’lerin başına kadar Pancar Motor için her şey yolunda gitti, ürün sağlam ve kullanıcı ihtiyaçlarına uygun olduğu için geniş kitleler tarafından tercih edildi. Tarım faaliyetlerinin büyük oranda devlet desteği aldığı bu dönemde çok satıldı, yavaş yavaş yaşayan bir efsane halini aldı. O kadar ki, ağırlıklı olarak bu motorların tümüne, markasına bakılmaksızın “Pancar Motor” diye hitap edildi. Türkiye dışında başta Afrika ve Ortadoğu olmak birçok ülkeden alıcı buldu.
Dayanıklılık ve kalitesinin ünü tüm ülkeye, hatta ihracat yapılan yakın ülkelere yayıldı. Ancak takip eden yıllarda yavaş yavaş düşen üretim verimi, üretim kapasitesinin artmaması (hatta her yıl düşmesi), yükselen maliyetler ve artan rekabet ile Pancar Motor yavaş yavaş gücünü yitirdi, birçok defa iflas etme noktasına geldi.

1990 İki defa devlet desteği ile iflastan kurtarılan şirket 1990’lı yılların başından itibaren zarar üreten bir yapı haline geldi. İflas tehlikesi yaşadıkça varlıklarını satarak yola devam etti. Uzmanlara göre yapısal sorunları çözmeden, zaman kazanarak ayakta kalmaya çalıştı. Şirket yönetimi fabrikanın batmasına karşı çeşitli tedbirler alarak ayakta tutmaya çalıştı.

2011 Ancak fabrikanın üzerinde kurulu bulunduğu arsanın sahibi Kayseri Şeker Fabrikası son dokuz yılda ödenmeyen kira borçları nedeniyle mahkeme kararına dayanarak fabrikanın tahliyesini istedi. Fabrikada motor sesleri 2011 yılında sustu.(5)

Dört yıl önce Milli Gazete’nin Sorumlu Yazıişleri Müdürüydüm. Aynı gazetenin ilan müdürü Halil Gölve, Yardımcısı Metin Emanet ile birlikte TÜMOSAN’ı ziyarete gittik. Bize fabrikayı gezdiren ve imal ettikleri traktörleri göstererek,

“Bu güzel araçları kullandırmadan sizi buradan göndermem” diyen, 54. TC. Hükümeti’nin Çevre Bakanı ve o zaman TÜMOSAN’ın işletme koordinatörü olan Ziyaettin Tokar, sorularımızı şöyle cevaplamıştı:

İSTER HELİKOPTER YAPIN, İSTER TRAKTÖR

-Konya’ya TÜMOSAN’ı kim kurdu?

“Allah O’ndan razı olsun, Erbakan Hocam kurdu. TÜMOSAN öyle güzel bir tesis ki; ister helikopter imal edin, ister otobüs, ister tank yapın, ister traktör. Yani bugün Konya’dan sanayi kenti diye bahsediliyorsa; Konyalı bunu TÜMOSAN’a, yani Erbakan hocamıza borçlu. Bu başarı Erbakan’a mal edilmesin diye bu güzel tesis yıllarca atıl bırakıldı. Buraya genel müdür tayin edilen emekli albay Orhan Şahinoğlu’nun, telefonda birilerine “Merak etmeyin efendim, burada traktör imalatını durduracağım” dediğine bizzat şahit oldum”

TÜMOSAN’A ECEVİT DARBESİ

-Erbakan Hoca, bu fabrikayı nasıl kurmuş?

1975’te Devlet Bakanı ve Başbakan yardımcısıyken kararname çıkarttırmış. Bu kararname ile devlet teşebbüsü olarak Makine ve Kimya Endüstri Kurumu (MKEK), Türkiye Zirai Donatım Kurumu (TZDK), Şekerbank, Türkiye Denizcilik Bankası ve Devlet Sanayi ve İşçi Yatırım Bankası’nın iştirakiyle, 100 Milyon TL sermaye ile Türk Motor Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi TÜMOSAN’ı kurdu. TÜMOSAN, sadece Konya’da değil, Türkiye’nin 11 vilayetinde motor, aktarma organları ve araç üretimi yapacak entegre tesisler olacaktı. Konya’da traktör ve traktör motorları, mesela İnegöl’de jip ve jip motorları (askeri araç) Niğde, Nevşehir, Mardin’de TÜMOSAN’ın branşları olacaktı.  TÜMOSAN, (Türk Motor Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi, Türkiye’nin ilk dizel motor üreticisidir. (6)

Yerli Uçak Fabrikaları nasıl ve kimler tarafından kapatıldı ?

“…Türkiye’de de görevi Nuri Demirağ’dan devralan THK’nın lisans altında ve yerli dizayn uçak ve motor yapmaya devam ettiği bir dönem yaşanırken; dönem sonunda, evvelki paragrafda sözünü ettiğim Marşal Yardımı denen, bizim için yardım değil felâket olan dalavere sebebiyle faaliyetine son verme zorunda kalınmış; uçak yapımı ile ilgili neyimiz varsa (Etimesgut THK fabrikası vs) dağıtıp, bu işe son vermek kaydı ile ordumuz 2.DH (Dünya Harbi) artığı avcı uçakları ile donatılmıştır (!?).

Bu bir katliamdır bence : Yetişmiş-tecrübeli insan birikimi, senelerin ürünü arşiv ve takım-tezgâh bütün fabrika yok edilmiş; ama ordumuz, sözde daha modern uçaklarla takviye edilmiştir.

Sevinelim mi, ağlayalım mı? O günlerde THK Etimesgut uçak fabrikasında çalışan, lisans altında ve yerli dizayn uçak imal eden mühendisler (meselâ, her ikisi de 90’lı yaşlarında ve hâlen sağ Zafer Orbay ve Şükrü Er) o devrin Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın huzurunda, kendi tabirleriyle “koskoca herifler” ağlayarak, (Notumuz : Bayar-İnönü ikilisi, uçak fabrikalarının kapatılmasına karşı tavır almamışlardır)

– ‘Bizi dağıtmayın; bir salon tahsis edin, çayımızı verin; size, gelişmeleri takip ederek, durmadan dizayn yapalım-geliştirelim; birgün oradan tekrar başlarız‘ diye yalvarmışlar ise de, kulak veren olmamıştır.

Hocam Zafer Orbay’dan dinlemiş idim : Sâdece bir general, yarı güler, yarı ağlar durumda, gerçeği şu sözle açıklamış :

 ‘Çocuklar, gâvur bedava veriyor; buna can mı dayanır?’ ” (7)

Bugün paramızla ve üretimine ortak olduğumuz uçakları, yapılan antlaşmalara rağmen alamamaktayız.

Yukarıda çok kısa alıntılarla Osmanlıdan itibaren ülkemizde uçak-motor üretimi hikayesi aktarılmıştır.

Önümüzdeki bölümden itibaren uçak, motor ve otomobil üretebildiğimiz halde neden üretemediğimiz örtüsüz ve sansürsüz olarak aktarılacaktır.

www.canmehmet.com

Devam edecek

Resim:tarafımızdan hazırlanmıştır.

Kaynaklar

(1)Daha fazlası ve kaynaklar için bakınız: http://www.canmehmet.com/kureselcilere-gore-turkiye-buyukce-bir-tarim-ulkesidir-oyle-kalmalidir-2.html

(2) OSMANLI DEVLETİ’NDE AĞIR SANAYİ YATIRIMLARINA BİR ÖRNEK : YALI KÖŞKÜ DEMİR VE MAKİNE FABRİKASI. Osmanlı Bilimi Araştırmaları, XVIII/2 (2017): 1-23. Yazar : Serdal Soyluer, Yrd. Doç. Dr., Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü.

(3)http://www.pancarmotor.com.

(4)https://turkbilimi.com/turkiyede-yerli-motor-uretim-tarihi.html

(5)http://www.moment-expo.com/turkiyenin-55-yillik-pancar-motor-seruveni (alıntı:https://turkbilimi.com/turkiyede-yerli-motor-uretim-tarihi.html )

(6) Haber; Sayın Selami Çalışkan’a aittir. Yazının tamamı için bakınız; http://www.haber365.com/Haber/Yuzde_100_Yerli_TUMOSANin_Hikayesi/

Meraklıları için; http://www.tumosan.com.tr/tr/index.php/tarihce

(7)TÜRKİYE’DE İNSANSIZ UÇAK ALDATMACASI. Prof. Dr. Ahmet Nuri Yüksel, 1. Basım, Mart 2012. s.214. Daha fazlası için bakınız : http://www.canmehmet.com/yerli-ucak-dosyasi-yerli-ucak-fabrikalarini-mashall-inonu-bayar-birlikte-mi-kapattilar-4.html

Türkçülük, Türklerin İslam Öncesine Döndürülmesidir. İttihatçılar Buna Alet Olmuşlardır (4)

 

 

Osmanlı’da ilk milliyetçilik çalışması yapan Ahmet Vefik Paşa’nın, Robert Koleji’yle ilgili hikayesi fazla bilinmez. Yaşananlar, bir tesadüf mü, yoksa sistemli bir çalışma ürünü mü olduğuna okuyan karar vermelidir.

Kıyamete Kadar Çan Sesi Dinlemek

Ahmet Vefik Paşa, Rumelihisarı’nın üst tarafında kurulan Robert Koleji adlı misyoner yuvasının arsasını Amerikalı Protestan misyonerlere satan, Osmanlı idarecisi, diplomatı’dır.

Bu zat, öldüğünde Eyüp Sultan’a gömülmeyi vasiyet etmiş, fakat zamanın padişahı 2. Abdülhamid Han buna müsaade etmemiştir. Gerekçe olarak da : “Protestanlara arsa satan adam kıyamete kadar onların çan sesini dinlesin.” buyurarak Eyüp Sultan yerine sattığı arsanın hemen önündeki Rumelihisar Kayalar mezarlığına gömülmesini emretmiştir.(1)

Peki, Ahmet Vefik Paşa kimdir? İleride bu okuldan mezun olacak (Yahudi) Halide Edip ve Osmanlıyı yıkan Yahudi Emanuel Karasu ile ortak yönleri nelerdir?

-Okulun arsasını satan, (Mason) Ahmet Vefik Paşa’da, (Bir Muhtedi/Dönme) Yahudi’dir. (2-3)

-Yahudilere para ile Filistin’de toprak satmayan, satmadığı için bir darbe ile tahtan indirilen,  2. Abdülhamid’in (Hükümdarlıktan) azil kararını tebliğ edenler arasında, İttihatçı Yahudilerden, Selanik Mebusu Emanuel Karasu da vardır.

-İstiklal Savaşı’nda, İngilizlerin tertiplediği! (*) Fatih, Üsküdar ve Kadıköy mitinglerinde konuşmacı olarak katılanlar arasında, (Robert Koleji Mezunu) yazar Yahudi Halide Edip’de (Adıvar) yer alacaktır. (4-5-6)

Evet, yanlış okumadınız, Ülkemizi işgal eden İngilizler, ülkemizin işgalden kurtulması için miting yapılmasını teşvik ediyorlar.

Bu noktada kısa bir açıklama yapılması gerekmektedir.

Bir ülkede yabancılar neden okul açma ihtiyacı duyarlar? 

“…18. yüzyıl sonrasında Avrupa’da meydana gelen sanayi devrimi, ulus-devlet, sömürge siyaseti, kapitalizm ve ardından bütün hayatı kuşatan “modern tarz”, diğer bütün konuları olduğu gibi eğitimi de geleneksel rol ve beklentisinden farklı bir zemine kaydırdı.

Artık bu dönemden sonra eğitim sadece bilgi ve hikmetin öğretildiği, kültürel ve dinî değerlerin aktarılması, toplumun sosyal sorunlarının çözülmesi için bilgilerin üretildiği yer olmaktan çıkarak, en başta toplumsal kontrol mekanizması, modern devlet ve ekonominin işlemesi için “personel fabrikası”, “makbul vatandaş yetiştirme ortamı/mekânı” olarak tasarlandı. Topluma hâkim sınıfların/seçkinlerin ve idareci elitlerin her türlü detay ve sınırını belirlediği modern eğitim, bir devletin sadece kendi toplumunu sığaya çekmek için değil, diğer devlet ve toplumları da uzun planda etkilemek, onlara nüfuz etmek aracı olarak kullanılmaya başlandı.

Dolayısıyla modern eğitim, modern ekonomistlerin, fabrikatörlerin ve devlet idarecilerinin oldukça kullanışlı olarak gördükleri bir manivelası oldu. Böylece, 18. yüzyılın başlarından itibaren yeni okullar açıp burada yeni programlar uygulamak, insanları kuşatmanın ve geniş toplum kesimleriyle tek yüzlü iletişim ve etkileşim mekanizması kurmanın yolu oldu.

Dünyanın farklı toprakları üzerinde gözü olanların uzak diyarlarda yeni okul açması eğitimin sağladığı avantaj ve beklentiler üzerine inşa edildi. Netice olarak da Avrupalılar ve Amerikalılar kendi tebaalarından bir karşılığın olmadığı dünyanın hemen her yerinde farklı biçimlerde, sömürgeciliğin ön keşif mekanizması amacıyla, farklı görünümlerde ve büyüklüklerde “yabancı okulları” adını verdiğimiz eğitim mekânları işletmeye başladılar” (7)

Yabancıların başka bir ülkede açtıkları okul ile amaçladıkları özetlenirse, Okullar;

–Sömürgeciliğin ön keşif mekanizması,

-Toplumsal kontrol mekanizması,

-Ekonominin işlemesi için “personel fabrikası”,

-Elitlerin her türlü detay ve sınırını belirlediği modern eğitim,

-Diğer devlet ve toplumları da uzun planda etkilemek, onlara nüfuz etmek aracı.

Osmanlı Devleti’nin ilk yabancı okullarından biri olan ve Bebek İlahiyat Okulu adıyla açılıp ardından Robert Kolejine ve en sonunda da Boğaziçi Üniversitesi’ne dönüşen eğitim mekânının kuruluş hikâyesi’ni yukarıdaki bilgilerle birlikte değerlendirebilirsiniz.

O dönemde Hristiyan Alemi (Ruslar, Fransızlar, İngilizler ve yerel uzantıları, Katolik Ermeniler vb) bir tarafta, Osmanlı’yı bilinçli olarak biri bitmeden diğerini soktukları savaşlarla maliyesini ekonomik yıkıma götürürken, bir taraftan da Müslüman Türklerin kültür değerlerini yozlaştırarak yıkmayı çabuklaştırmanın hesapları içindedir.

Ancak, ileride paylaşacakları Osmanlının mirası’na yanlarına bir ortak daha istemeyen Fransız (Cizvitler) ve Ruslar bu (misyoner) okulunun açılmaması için büyük mücadeleler vermişler ve  ellerinden geleni yapmışlardır.

(Robert Koleji kurmakla Amerika’dan özel görevle gönderilen Misyoner) Rahip Hamlin okula izin alabilmek için devreye sokmadık kişi bırakmaz. Bu arada Cizvitler de boş durmaz, engelleme mücadelelerine devam ederler. Ancak durum bir anda şöyle değişir ve Girit isyanı ile sonun başına gelinir.

O sıralarda ABD’li Amiral Farragut Bâb-ı Âli’ye gelmiştir. Hamlin bu kez şansını bu Amiral üzerinden denemeye karar verir ve okul izni için Amiralden aracılık etmesini ister.

Bunun üzerine Amiral Bâb-ı Âli’den Hamlin’in istediğine müspet cevap verilmesini aksi halde Akdeniz’e Yunanistan lehine zırhlı gemiler göndereceği tehdidinde bulunur.

Etekleri tutuşan Osmanlı bürokrasisi “Farragut’un zırhlılarından birinin Akdeniz’e açılmasındansa iznin verilmesini daha uygun görürler. (8)

Savaş tehdidi ile kurdurulan bu okullar (Yabancılar/Amerikalılar için) neden bu kadar önemlidir?

(Osmanlı’dan koparılan) Bulgaristan’ın ilk başbakanı bu okulda yetiştirilmiştir. Diğer tüm Bulgar diplomatları ve meclis üyeleri gibi. Bu okullar üzerinden bir imparatorluk parçalamıştır.

Yaklaşık son yüzyılda, Türkiye’nin Finans, ekonomi, siyaset (bürokrasi) medya, tiyatro kuruluşlarının yönetimi başında nerede ise bu ve benzeri okul mezunları arasında yer almayan yok gibidir. (9)

Türkçü Aydınları biraz daha açalım:

-Türkçü Aydınlardan, Düşünür, siyasetçi ve yazar Ahmet Agayev (Agaoğlu), Azeybaycan (Şuşa/Karadağ) doğumlu ve Kafkas Yahudi kökenli bir aile üyesidir. (**)

-Türk Milliyetçiliğinin kurucu babası, Türkçü ve ilk Türk Sosyologlarından Ziya Gökalp, Jön Türkler’den etkilenerek, İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne katılmıştır. Bilindiği gibi bu cemiyet o dönem Osmanlı Musevi vatandaşlarının (Masonların) liderliği ve yönetimindedir. Bir adım ötesinde CHP (Halk Fırkası) bu örgüt üzerinde yükselmiştir. (***)

Olaylar ne kadar da iç içe değil mi?

Türkçülük, Lozan ve Cumhuriyet’in kuruluşu:

“…Lozan Konferansı hemen öncesinde (Osmanlı Yahudilerinin Hahambaşı’sı) “Hayim Naum, Londra’da, derhal Lord Kürzon ile temas aradı ve temin etti. O zamanki İngiliz politikasının nâzımı mevkiinde bulunan bu Lord, nesebinin (soyunun) bir tarafıyla Yahudi idi. Hahambaşı, davayı aynen kabul etmek için bütün şartlara malik bulunan Lord’u, ancak Türkiye’ye bazı ivazlar (ödünler) vermek ve istiklâlini kabul etmek mukabilinde ona, İslâmiyete arka döndürtmenin mümkün olacağı mevzuunda ikna etti. Böylece Türkiye’de, İslâm âlemi üzerinde nüfuz ve ehemmiyet ifade edecek hiçbir vasıf kalmayacaktı.

Hayim Naum, İngiliz Lord’una, milyarlarca Sterlin ve yüz binlerce insan feda ederek elde edilemeyecek bir kazancı, basit ve bedava bir formülle takdim ediyordu.

Hayim Naum’un son sözü şu oldu :

– “Türkiye’nin mülk-i tamamiyetini kabul ediniz; onlara ben, İslâmiyet temsilciliğini (kenara) attırmayı kabul ve taahhüt ediyorum!”

– İleride, ileri bir müverrihin (tarihçinin) en ince noktalarına kadar teyit edeceği ve kaynakların en emininden devşirdiğimiz bu bilgiye ilâveten kaydedelim : Lord Kürzon, Hahambaşının bu teklifi karşısında o kadar heyecana düştü ki, bir İngiliz politikacısına yakışmayacak bir tarzda hislerini belli eden bir taşkınlık gösterdi, elini hararetle uzatıp teklifi kabul ve Hayim Naum’u tebrik etti.

– Bunun üzerine Hayim Naum, derhal koşar adımla Lozan yolunu tuttu. (o sırada) İsmet Paşa Lozan’dadır ve o güne kadar hemen her devletle anlaşmış olduğu halde, bir türlü İngilizlerle anlaşmanın çaresini bulamamıştır. Şüphesizdir ki, Ankara’yla beraber, hiçbir tertipten haberdar değildir.

– Hayim Naum, derhal İsmet Paşa ile bir konuşma yaptı ve onunla, geceleyin, geç vakitlere kadar beraber kaldı. Son derece nazik, gizli ve hileli bir dil kullanan Hahambaşı, teklifini, Türk Murahhaslar Heyeti Reisine, mümkün olduğu kadar zehirsiz ve yumuşak şekilde bildirdi. Heyet Reisi, hayretler içinde, bu teklif ve telkine şu cevabı verdi :

– “Meseleyi Ankaraya bildirip mütalâa (görüş) ve direktiflerini aldıktan sonra size cevap verebilirim.”

Ve İsmet Paşa, teklifi, şifreyle Ankara’ya bildirdi.

Ankara’daki Devlet ve Hükümet Başı, haberi alır almaz, derhal Hayim Naum’un Ankara’ya gelmesi talimatını gönderdi.

Hahambaşı hemen Türkiye yolunu tuttu. Amerika’da giriştiği propagandalar muktezası (gereği) olarak, büyük ve son derece sempatik bir Türk dostu tavrını almayı unutmamıştı.

Hayim Naum’un davaya verdiği ehemmiyet derecesini düşünün ki, kendisi aile efradına fevkalâde düşkün bir kimse olduğu ve ailesi Haydarpaşa taraflarında oturduğu halde, bunca hasrete rağmen onlara bir “Nasılsınız ?” bile diyememiş, Sirkeci garından inip, doğru(ca) Haydarpaşa garında trene atlamış ve dosdoğru Ankara’yı boylamıştır.

Lozan’da İsmet Paşa, maiyetinden birine, bir gece evvel Hahambaşının kendisine geldiğini; şu şu, şu, şu tekliflerde bulunduğunu anlatıyor ve o zat ile Paşa arasında, aşağıdaki konuşma geçiyor :

– Yahu, bu kerata bize İslâmi temsilciliğimizi kaldırtmak istiyor.

– Hiç olacak şey mi bu ?

– Vallahi öyle… (10)

Sonrasında yaşananları meraklılarının araştırmasına bırakalım.

Türkçülüğü, Türkçüler tarif etmektedir:

“…Akçuraoglu’na göre de millet “ırk ve dilin esasen birliğinden dolayı sosyal vicdanında birlik ve beraberlik meydana gelmiş bir insan toplumudur.” (Yusuf Akçuraoğlu, Türkçülüğün Tarihi, s. 18-19.)

“Türk dinini bihakkın anladığı ve dini ile hayatını mezc edebildiği andan itibaren Türk vicdan-ı millisi teessüs edecektir. Nasıl ki Türk vicdan-ı lisanisi de, yalnız edebi Türkçe lisanın tesisi ve o lisanın taşıdığı edebiyat, musiki ve sair tecelliyatın Türk kalbini, Türk hayatını, Türk hissiyatını terennüm ettiği andan itibaren teessüs eyleyecektir, demek ancak bu noktadan sonra Türk milliyeti, millet haline gelebilecektir. Yapılması gereken bir taraftan Türk diline vicdani ve şuurlu bir şekil vermek diğer taraftan İslam’a milli bir istikamet kazandırmaktır. Bu bir anlamda dinin milliyetleşmesidir. 

Kavmiyet kavramının tanımım yaparken Paris te yüksek tahsilini aldığı sırada öğrencisi olduğu ve fikirlerinden ziyadesiyle etkilendiği Fransız felsefeci ve tarihçi Ernest Renan’a gönderme yapan (Ahmet) Agaoğlu, kavmiyetin esas unsurlarını lisan, din, âdet ve akideler, müşterek tarih, vatan ve mukadderât olarak belirler. Lisan önem sırasına göre birincidir. Bu, Türk milliyetçiliğini seküler ve kültürel temellere oturtmaya dönük bir girişimdir. Ağaoglu nun bu kavrayışı modern bir ulus-devlet inşasına dayanan Atatürk milliyetçiliği ile paralellik arz eder… (11)

Özetle: Türkçülerimiz ve Lozan’da yapılan antlaşma, seküler bir anlayış üzerinde ilerlemiştir.

Aydınlık bir gelecek için, dünümüzü çok iyi bilmek, dünde yaşananları “ama” sız sorgulamak durumundayız.

Bunlara, Türkçülerin felsefesi ile Lozan Antlaşması’nın ruhu ’da dahildir.

www.canmehmet.com

Resim: web ortamından alınmıştır.

Açıklama ve kaynaklar:

(*)Osmanlının Tasfiyesi, Cengiz Yazoğlu, sahife, 484 Daha fazlası için bakınız; http://www.canmehmet.com/amerika-ve-ingiltere-osmanlinin-yeni-devlete-donusturulmesinin-neresindedir-8.html

(**) Daha fazlası için bakınız: http://www.biyografya.com/biyografi/387

(***)http://www.canmehmet.com/chp-dosyasini-aciyoruz-chpyi-kim-kurdu-biz-mustafa-kemal-pasa-biliriz-3.html

Meraklılarına, Toplamda yedi adet olan ve tamamen belgelere dayalı olan bu yazı dizişi önemle önerilmektedir.

(1) Kaynak; http://www.rumelihisaridernegi.com/content/view/154/42/

(2)Ünlü reformcu Ahmet Vefik Paşanın dedesi “Bulgarzade” lakabıyla tanınan bir mühtedidir. http://www.nisanyan.com/?s=soru-43

(3)“1823 yıllarında İstanbul’da doğan Ahmed Vefik Paşa, Bulgaristan Yahudîsi iken müslüman olan dîvân tercümanı Yahya Naci Efendi’nin torunu ve Paris elçiliğinde baş kâtip Ruhiddîn Efendi’nin oğludur.“http://tarihvemedeniyet.org/2009/03/eksantirik-bir-adam-ahmet-vefik-pasa/

(4) “I.Dünya Savaşı Yıllarında İngiliz istihbarat Raporlarında Fişlenen Türkiye”  Doç. Dr. Bülent Özdemir.  Sahife; 50 ; “Halide Hanım  Bir kadın. Türk kadınının oy kullanma hakkını savunan bir Yahudi. Cemiyet yanlısı. Tanin’de yazmakta. Çok iyi bir romancı.” denilmektedir. Daha fazlası için bakınız;  http://www.canmehmet.com/robert-kolej-dosyasi-bir-misyoner-okulu-bir-imparatorlugun-hakkinda-gelebilir-mi-3.html

(5)Süleyman Yeşilyurt, “Türkiye’nin büyük masonları “

(6) daha fazlası için bakınız; http://yenisafak.com.tr/arsiv/2001/mayis/12/kultur.html

(7) http://www.academia.edu/5311592/_Robert_Koleji_Bogazici_Universitesi_nin_Kurulus_Hikayesi_The_History_of_the_Founding_of_Robert_College_and_Cyrus_Hamlin_Life_(Mustafa Gündüz)

(8) Yararlanılan eser, “Robert Kolej Uğrunda Bir Ömür” İstanbul: Dergâh Yay., Kasım 2012,

(9) Bakınız: http://www.canmehmet.com/robert-kolej-dosyasi-adami-hristiyan-yapamiyorsan-bankayi-sanati-ve-medyayi-yap-2.html

(10) http://www.canmehmet.com/gelecegini-kendi-gerceginde-aramayan-toplumlar-baskalarinin-duvarina-tugla-olurlar-2.html

(11) “ Türkün Büyük Biçare Irkı” , ÜMİT KURT. Sahife: 47-48

Türk Olmak İle Türkçü Olmak Arasındaki Fark : Silahı ve Milliyetçiliği Bilim mi Üretti? Bilim Nedir ? (3)

 

Medeniyetin doğuşundan bugüne kadar yapılan hangi savaşlarda daha fazla insan katledilmiştir? Bilimin görevi: İnsanların hayatını kolaylaştırmak, korumak mı; toplu katliama neden olabilecek silah üreterek onları yok etmek mi?

Savaşlar ve  çatışmalar, bilimin hangi dalında, hangi gerekçe ile kendisine bir yuva yapabilmektedir?

Dinlerin görevi: Çıkışları itibariyle, öldürmeyi mi, bir mıknatıs misali insanları bir ahlak öğretileri yumağı etrafında  birleştirmeyi mi  öğütlemektedir?

Semavi Din : İnsana soyu ile gurur duymayı mı;  çevresinde, tevazu içerisinde, insanlara zarar vermeden, faydalı olmayı  mı öğütlemektedir? İnsan, kendini diğerinden ayıran (benliği) farklılıkları ile, diğerlerini, kendisine benzemediği için öldürmeye bir neden yapabilir mi?

Fransız Devrimi birlikte gündeme taşınan milliyetçilik sebebiyle, dünyada son iki asırda yaklaşık, 140 Milyon katledilmiştir.

Öldürülen bu insanlar, hangi hırsların, çıkarların ve  amaçların kurbanıdır?

Dün, Din (Haçlı), bugün Milliyetçilik savaşları, kimlerin, haklı aklın, düşüncenin öğütücü değirmenine su taşımıştır, taşımaktadır?

Bilim ve ilim insanları akılları ve bilgileri ile bu noktada nerede durmaktadır?

Aydınlanma Çağı1688 İngiliz Devrimiyle başlayıp 1789 Fransız Devrimiyle en üst noktasına erişen bir düşünce hareketidir. Avrupa insanının bireysel ve toplumsal yaşamını yeni bir anlayışla oluşturma çabası olarak niteleyebileceğimiz bu dönem, batı uygarlığının tarihsel gelişiminin ve değişiminin düşünsel ve kültürel sonucudur. İlk önce İngiltere’de (1688) başlayan toplumsal değişim (kapitalizmin doğuşu) daha sonra Fransa’da (1789) özgürlük hareketi olarak devam etti. Nihayet Almanya’da felsefi temellerini oluşturarak tüm dünyayı etkileyecek modernleşme/batılılaşma hareketine dönüştü” (1)

Yukarıda da açıklandığı üzere: İki Dünya Savaşı ve ardılları ile birlikte, yüz kırk milyon insanın ölümüne neden olan, (sözde) “Aydınlanma Hareketi”, Daha fazla sayıda insanların ölümünün yanında, toplu katliamlar için Nükleer silahların icadına neden olmamış mıdır?

Bunun neresi “Aydınlanma Hareketi”, Modernleşme Çağı?

Ok ve yay ile, karnını doyurmak için bir hayvanı avlayan (İlkel!) İnsan bir tarafta:

Nükleer Silahlar kullanarak, yüzbinlerce insanı aynı anda öldürerek hırsını doyuramayan (sözde) modern insan; bununla da yetinmeyerek,  günümüzde yoksul ülkelere, üç-beş silah satmak uğruna, hammaddelerini sömürmekte ve bunun için kırk takla atarak;  “Size “Demokrasi getiriyoruz” yalan perdelerini kullanmaktadırlar.

Şimdi baştaki soruyu tekrar edelim.

-Medeniyetin Doğuşundan bugüne kadar yapılan savaşlarda insanlar en çok ne adına katledilmiştir?

A)Onların mallarına el koymak. B) Onları katlederek kendi inançlarına döndürmek?

Sultan II. Mahmut : Ben vatandaşlarımdan Müslüman’ı camide, Hristiyan’ı kilisede ve Musevi’yi sinagogta ayırırım. “ Dediğinde, insanları birbirlerine karşı kışkırtmakta mıdır, yoksa, herkese can ve mal güvenliği sağlamakta mıdır?

Osmanlı, Fransız Devrimi ile birlikte parçalanmaya, daha da kötüsü, onun garantisi altında farklı ırklara sahip insanlar (kışkırtılmaları nedeniyle) öldürmeye-ölmeye başlamışlardır.

Bunun arkasında, Rusların, Avusturyalıların ve Batı Avrupalı Devletlerin çıkar ve beklentileri vardır.

Asırlarca bir arada kimsenin burnunun kanamadan yaşadığı bir dünya düzeninden, Milliyetçilik akımları nedeniyle kan ve gözyaşı asrına girilmiştir.

Bunların ne anlama geldiğini, bu konularda hiçbir acı çekmemiş, acı çekenlerin feryatlarını duymamış, okumamış olanların, yukarıda yazılanları anlaması elbette beklenemez.

Bir sokakta yaşayan birisinin feryadına kulak tıkayanlar, bilmelidir ki, kısa sürede feryat etme sırası kendisine gelecektir.

Şimdi başlıktaki, “Bilim nedir?” sorusunu cevaplamaya çalışalım.

Bilim: Bilgi üretme süreci. Bu süreçte en önemli olan, bilgi üretecek olanın isteği, beklentisi ve amacıdır. Siz, ilaç da üretebilirsiniz, silah da. Bu, sizin düşüncenize, beklentinize bağlıdır. Aç insanların ellerinden ekmeklerini de alabilirsiniz, onlara ekmeklerini üretmek için imkan da sağlayabilirsiniz. Peki, İnsanları olumluya, güzele, yararlı olmaya yönelten nedir?

Devam edecek:

Türk Olmak ile Türkçü olmanın farkı,

-Parvus Efendi ile Musevi kökenli Türkçüler,

www.canmehmet.com

Resim:tarafımızdan düzenlenmiştir.

Kaynak:

(1)http://dergipark.gov.tr/download/article-file/217373

Daha fazlası için bakınız: A.Kadir ÇÜÇEN, Muğla Üniversitesi, BATI AYDINLANMASININ DÜŞÜNSEL KÖKENLERİ VE ELEŞTİRİSİ

“Türkçüyüm”, “Ne Mutlu Türküm” ve “Ne Mutlu Avrupa Birliği Üyesi, Batılıyım” (2)

 

 

Türk Dostu İngiliz Diplomat, 150 yıl evvel geleceğimiz nokta için bizleri uyarır. Uyarır, ancak, dinleyen olmaz.  Bizler, Çağdaşlaşmak yerine Batılılaşmanın bizi hangi sonuçlara götüreceğini fark edemeden, önce inancımızı, sonra milli/kültür değerlerimizi terk ederiz. Bugün her ne kadar şeklen tam olmasa da, düşünüş ve davranış kalıpları yönünden batılı toplumların kötü birer taklitçisiyiz.

Bakalım Türk Dostu İngiliz Diplomat, Yazar Davit Urquhart (1850’li yıllarda) ne demektedir:

“…Türkler İstanbul’u ele geçirdiler ama bu daha dün gibidir. Dört asır: böyle bir milletin hayatında hiç bir şey değildir. Türkler İstanbul’u göçebe bir aşiret olarak değil, fakat küçük bir akıncı ordu olarak fethettiler. Onlar İstanbul’u kılıçları ile değil, karakterleri ile fethettiler. Onlar İstanbul’u fethedebildiler çünkü; burada oturan halk, onları kendi hükümetlerine tercih etti.

Eğer Türkler ertesi gün İstanbul’u terk etseydi, yerli Rum halkı onları bir gün sonra Bursa’dan veya Konya’dan davet edecektiler. Aynı ırk dörtbin yıl önce, her ne kadar İstanbul’a sahip olmadıysa da Anadolu’da hakimiyeti ellerine geçirdiler.

Türkiye’nin coğrafî durumu çok mükemmeldir. Askerî gücü de böyledir. Ancak bütün bunlardan çok daha mühimi bu insanların karakterleridir. Bir millet ki aynı zamanda hem çok dürüst hem de savaşçı olsun… bu insanlık tarihinde çok nâdir rastlanan bir hadisedir. Bu durum Türklerde var ama Avrupalılarda yoktur. Bundan dolayı Türklerin yaşamaya devam edeceklerini, fakat Avrupalıların yok olacaklarını söylüyorum. Asker bir millet, asker bir hükümetten oldukça farklıdır.”

…Osmanlı İmparatorluğunun bekasının, şartı Türklerin bizi taklit etmemesi ve bize benzememeleridir. Bu söylediğim, General Valentini’nin 1828-29 seferberliği esnasında yazdığı ve bu konu üzerinde herhangi bir şey öğrenmek isteyenlerin okumaları gereken kitabında söylediklerinden başka bir şey değildir.

General Valentini, Türk Askerlerinin Tuna boylarında müstahkem yerleri müdafaa ederken gösterdikleri kahramanlıkları tasvir ettikten ve bunun sadece bu milletin içindeki itici güçten kaynaklandığını gösterdikten soma şöyle der:

-“Biz, onlar kendileri olarak kaldıkları müddetçe onlara tesir edecek bir şey yapmamalıyız.’

Bu şartı ortadan kaldırın, Türkleri bizim gibi konuşur hâle getirin, din dediğiniz, sorumluluk duygusunu bütün hareket ve saiklerden çekin, orada da Avrupa’da gördüğümüz gibi herşeyin merkezde yoğunlaştığı, mahalli varlığın ortadan kalktığı ve herşeyin anlık boş konuşmalarla alınıp verildiği bir vaziyet ortaya çıkar. Ardından insana saygının kaybolması, küfür, toplumun keskin hatlarla sınıflara ayrılması, ferdî menfaatlerin ön plana çıkması, iştiyaksızlık, gelecek ve haksızlığa isyan duygusu yok olacaktır…”

 

…Tehlikenin esas kaynağı Babıâli’nin Batılı nasihatçıların dinlenmesinden kaynaklanmaktadır. Hükümeti oluşturan, kendisi olmaktan vazgeçip Avrupai muaşeret kaideleri ve hayat tarzına kendisini kaptırmış devlet adamları tehlikenin kaynağıdır..”(*)

Osmanlının son döneminde, Topluma, “Kurtuluş” adı altında bir “Türkçülük” reçetesi dayatıldı. ilginçtir, Türkçü aydınların büyük çoğunluğu,  Yahudi ve Yahudi/Musevi kökenlidir. Türkçülük ( Veya bu anlayışla yapılmak istenen) : Türklerin (Osmanlı Devleti’ni kurmadan- Müslüman olmalarından önceki döneme) dönüştürülmesidir.  Açık ifadesi ile, Türkler, Müslüman kimliğini bırakmalıdır. Uydurma Laiklik anlayışının arkasında yatan da budur. Bunun ne kadar başarılı! olduğunun kararını okuyana bırakıyoruz.

İttihatçı liderlerden (Turancı) Enver Paşa’nın şu itirafı ile her şeyi güzelce açıklamaktadır.

“Turan olalım derken viran olduk…”

“Hürriyet Kahramanı” ilân edilen Enver Paşa, Mondros Ateşkesi sonrasında 1 Kasım 1918 Cumartesi gecesi bir Alman denizaltısı ile ülkeyi terk ederken, Yâveri Mersinli Cemal Paşa’ya,

-“Paşam, bütün ef’âlimin (eylemlerimin) hesabını vermeye hazırım.. Turan yapacaktık, viran olduk. Bizim en büyük günahımız, hatamız Sultan Hamid’i anlayamamaktır. Yazık paşam, çok yazık! Siyonistlerin oyununa âlet olduk ve onların hıyanetine uğradık!”(1-2)

Geçen bölümde kaldığımız yerden devamla:

Türkçülük, Yahudilikten mi Doğdu? Parvus Efendi’nin Rusya’dan sonra Osmanlı Devletinde oynadığı tarihi rol

Ünlü Bilim İnsanı Prof. Niyazi Berkes , “Türkçülük”ün kaynağı  hakkında bakınız bizlere ne demektedir:

“…Rusya’da bir sosyalist ihtilâlin gerçekleştirilmesini bir iman gibi benimsemiş olan Parvus, bunun çaresini bir Dünya Harbinde görüyordu. Harp patlatıp da emellerine yaklaştığını görünce, derhal teşebbüse geçti. “Parvus’un Çarlık rejiminin yıkılması ile ilgili ve Türkiye’de başlayarak Almanya’da devam eden gizli çalışmaları üzerine 1958 yılına kadar söylenenler, bu tarihte çıkan bir kitapta (Zeman, Z.A.B. ve Scharlau W. B., The Merchant of Revolution: The Life of Alexander Israel Helphand ‘Parvus’ “Oxford, 1965”)  Alman Dışişleri Bakanlığı arşivlerindeki vesikaların yayınlanması ile doğrulanmıştır.

Parvus, Rusya’nın çökmesi için içeride milliyetçi ve sosyalist devrimci zümrelerinin ihtilâl çıkarması gerektiği düşüncesi ile İstanbul’da Alman elçiliğinde çalışan Dr. Zimmer aracılığı ile 9 Ocak 1915’te büyükelçi Wangemhein ile yaptığı bir görüşmede (bu konudaki tekliflerini bildirdi). Alman Dışişleri Bakanlığının isteği üzerine Berlin’e gönderildi ve orada 9 Mart 1915 tarihli ve Rusya içinde ihtilâl çıkarma konusu üzerine bir muhtıra sundu (metni, Zeman, 140-152) … Parvus’un Alman makamları ile işbirliğinin bir sonucu, Lenin ve arkadaşlarının mühürlü bir vagonla İsviçre’den geçirilmesi olmuştur (3).

Bu noktada kısa bir bilgi verilmelidir. Rusya’da Çar Rejiminin (Milliyetçi-Sosyalist akımla) yıkılmasından kısa bir süre önce Hükümetin, Lenin’i Alman Ajanlığı ile suçlaması üzerine Lenin Finlandiya’ya kaçar. Ancak, 1917 Devrimi yine de başarılı olacak, Lenin Rusya’ya dönerek, I. Dünya Savaşından çekildiklerini açıklayacaklardır. Rusların savaştan çekilmelerinden en büyük yararını, Lenin’i Rusya’ya gönderen Almanlar göreceklerdir.

II. Abdülhamid’i tahtan indirerek, (1908-1918) iktidarı ele geçiren, Türkçü-Milliyetçi-Mason-Siyonist-İttihatçılar, I. Dünya Savaşı’nda kimlerin yanında savaşa gireceklerdir? Elbette Almanların.

Parvus Efendi’nin taktikleri ne kadar tutarlı ve kendisi de ne kadar da becerikli değil mi?

Parvus, aynı dönemde hem Rusya’da önemli işler görmüştür, hem de Osmanlı İmparatorluğu’nda.

Prof. Niyazi Berkes, Parvus’un Türkiye’deki fikrî tesirinden şu sözlerle bahseder:

“Parvus’un bu fikirleri ittihat ve Terakki önderleri üzerine çok etkili olduğu gibi Türkçüler arasında da ilgi çekti.

İttihat ve Terakkinin 1911, 1912 ve 1913 kongrelerinde ve Türkçülük fikirleri yapan Fransızca Jeune Turc ve Türk Yurdu gibi gazete ve dergilerde bunun yansımalarını görürüz … C. Nuri ve Ahmet Agayef, Parvus’un ilişkili olduğu ve sahibinin bir Musevî (Sami Hirtzberg veya Günzberg?) olduğu söylenen Fransızca Jeune Turc gazetesinin yazarlarındandı…” (4)

Prof. Berkes burada, Türkçülük hareketi liderlerinin Parvus’la, Yahudilerle, siyonistlerle sıkı temasta bulunduklarını söyleyerek, Türkçülüğün, Yahudilikten doğma bir görüş olduğunu, üstü kapalı şekilde ima ediyor. (5)

Bu Noktada bir ara daha vermemiz gerekmektedir.

(Kral Abdullah, “Biz Osmanlıya neden isyan ettik” Kitabında: ), Arapların Osmanlı İmparatorluğu’na isyanın görünür nedeni: “İttihad ve Terakki’nin Türkçülük politikası”dır. Demektedir.

Bunlarla birlikte Arap İsyanı’na neden olan iddialar arasında;

-“Suriye, Filistin, Hicaz, Yemen ve Asir bölgesi komutanlığı” yapan İttihatçı Liderlerden Cemal Paşa’nın, “Arap ileri gelenleri arasında ortaya çıkan siyasi hoşnutsuzluğa ve düşmanca yönelimlere sert önlemlerle tepki göstermesi… Bölgede ‘Kasap Cemal’ ve ‘Seffah Cemal’ lakabı takılan paşa, levanten bölgesindeki Arap milliyetçilerini öldürtmesidir. Beyrut ve Şam’da öldürdükleri milliyetçilerin adlarının verildiği iki ana meydan bulunmaktadır…” (6)

Konunun anlaşılması adına bir not daha düşülmelidir:

-Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ü ülkesinde ağırlayan Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülaziz Buteflika, Osmanlı’nın Ortadoğu’ya hükmettiği barış ve huzur dolu dönemi hasretle aradıklarını belirterek ilginç mesajlar verdi. Osmanlı İmparatorluğu’nu oluşturan ülkeler arasında, İngiliz Milletler Topluluğu (The Commonwealth) benzeri bir yapının oluşturulması önerisinde bulunan Buteflika,

Osmanlı Devleti’nin bıraktığı boşluk doldurulamadı. Güçlü ve hoşgörülü Osmanlı düzenine her zamankinden çok ihtiyacımız var” (7)

Resimde görülen “KEMALİZM” İsimli kitabın: 1936 yılından (4461 sayı ile) yayınlanan Cumhuriyet gazetesinden sağ üst köşesindeki tanıtımında aynen şunlar yazılmaktadır:

“Türk inkılabı hakkında şimdiye kadar yazılmış eserlerin en mükemmelidir. Fransız Parlamentosu reisi Herriot ve doktor Köprülü Fuad eser için birer mukaddime yazmışlardır. Her gencin elinde bir tane bulunmalıdır.”

Bu arada Fransız siyasetçi Herriot ile Köprülü Fuad’ın Mason kardeşliği konusunu da meraklı okuyanların araştırmasına bırakalım.

KEMALİZM” Kitabın yazanın takma ismi: Tekin Alp (Munis Tekinalp)

Kitabın yazanın gerçek ismi : Moiz Kohen

Nereden nereye değil mi?

Ruslar, Avrupalı devletlerle birlikte, 19.Asrın başından itibaren planlı olarak, Yunanlıları, Sırplıları, Bulgarları Osmanlıdan ayırdılar. En son da bizler, kurduğumuz Devleti terk ettik. Neden terk ettiğimiz konusunda eminim çocuklarımıza anlatacak çok iyi nedenlerimiz vardır.

www.canmehmet.com

Devam edecek:

-Ünlü Türkçüler, Siyonistler ve Ajan Parvus’un oyunları

Resim: Web ortamından alınmış, alt yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

Açıklama ve kaynaklar:

(*)”OSMANLI YANLISI İNGİLİZ DIŞ İŞLER KOMİTELERİ”, Dr. Hüseyin Çelik

(1)Daha fazlası için bakınız; http://www.canmehmet.com/resmi-tarih-dosyasi-31-mart-vakasi-osmanli-hanedanligi-ile-halifenin-kafasinin-koparilmasi-operasyonudur-5.html

Ayrıca bakınız; Aktaran: Vehbi Vakkasoğlu, “31 Mart oyunu”. Köprü, Sayı: 61, Nisan 1982, s. 25. (Alıntı; Abdülhamidin kurtlarla dansı-1, Mustafa Armağan)

(2) Ve ayrıca bakınız;  http://www.sizinti.com.tr/konular/ayrinti/sultan-ikinci-abdulhamidin-ardindan-mart-2014.htm

(3)Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, İst. 1978. Sf. 616 (dipnot: 63). (Alıntı:PARVUS’UN TÜRKİYE HAKKINDAKİ YAZILARI, Prof. Dr. Mehmet ERÖZ. Daha fazlası için bakınız: http://dergipark.gov.tr/download/article-file/8535

(4) Prof. Berkes A.g.e: Sh. 462-616

(5) (Türk Yurdu, sayı: 9, 1912, sf. 262) (PARVUS’UN TÜRKİYE HAKKINDAKİ YAZILAR, Prof. Dr. Mehmet ERÖZ) Daha fazlası için bakınız: http://dergipark.gov.tr/download/article-file/8535

(6) Biz Osmanlıya neden isyan ettik, Kral Abdullah

(7) http://www.haber7.com/dunya/haber/85896-osmanli-milletler-toplulugu-onerisi

“Türkçülük” ve “Ne Mutlu Türküm Diyene” Düşüncesinin, Rus Devrimi Ve Devrimci Parvus Efendi ile Olan İnanılmaz İlgisi (1)

 

 

Türkçü aydınlar, Türk mü? Türk değilseler, neden “Türkçü” Kimliği ile yazı yazmış, felsefe yapmış, düşünce üretmişlerdir?

Açık ifadesi ile : “Türkçülük” Rusya’dan ithal edilmiş, özellikle Osmanlının son döneminde Museviler (Aralarında Osmanlı Vatandaşları da vardır) katkı sağlamışlar ve Yeni Devlet’in kuruluşunda bu felsefeyi başköşeye oturtmuşlardır?

Aşağıdaki belge ve bilgiler inanılır gibi değil, ancak, hepsi de birer tarihi gerçektir.

Çarlık idaresinden sonra
“Sovyet’lerin Ortaya Çıkışı

“…1905 öncesi (Rusya’da) işçilerin çalışma şartları çok ağırdı. Çalışanların hemen hemen hiçbir hakları yoktu. Tabii grev de yasaktı. Grevle, işçiler arasında örgütlenen grev komiteleri tarafından düzenleniyordu. Ancak, grev komiteleri bilindiği için birer birer yakalanarak şiddette cezalandırıyordu. Grev komitelerini ayrı ayrı örgütlenmenin polisin işini kolaylaştırdığı düşünülerek, bölgedeki tüm işçiler kurullar halinde örgütlendiler.

1905 baharından itibaren grev komiteleri “Sovyet” haline gelmeye başladılar. İlk kurulan Sovyetlerden birisi Ivanovo-Voznesensk endüstri şehrinde, 18 Mayıs’ta yapılandı.

Sovyet kaynaklarının da kabul ettiği gibi, temsilcilik seçimleri demokratik tarzda yapılıyordu. daha önemlisi 1905 Sovyetleri, sosyalist partiler dâhil herhangi bir siyasî partiye bağlı değildi. Mesela Ekim 1905’te Rusya’da büyük karışıklıklar yaşanırken St. Petersburg Sovyeti kurulduğunda, Lenin henüz yurtdışındaydı- içlerinde Troçki, Parvus gibi Menşeviklerin bulunduğu bir grup” kendi inisiyatifleriyle başkentte Sovyet kurmuşlardı.

Diğer taraftan Kasım 1905’te Petersburg’a dönüşünün arifesinde Bolşeviklerin yayın organı Novaya Jizn de, Sovyetlerin partiye katılmaları gerektiği şeklindeki görüşlere, Lenin eleştirerek karşı çıkmıştır. Lenin’e göre “İşçi Sovyeti Temsilcileri geçici devrimci hükümetin embriyonu olarak görülmelidir.’ (1)

Bu noktada çok önemli olduğu ve Rus Devrimi’nden sonra, bizde de oynayacağı  çok önemli tarihi rol ile ilgili “Parvus Efendi” hakkında bir açıklama yapılacaktır.

Parvus : 1905 yılında (Alexander Helphand Parvus), “Rusya’ya gitmek ve Troçki ile buluşmak istedi. Rusya’da Menşeviklerin yasal organı olan Nachalo yu yayınladılar ve gazeteyi kendi görüşlerine doğru kaydırdılar. Parvus küçücük bir gazete olan Russkaya Gazeta’yı aldı ve bunu 500.000 satan bir gazete haline getirdi. Parvus ve Troçki’nin çıkardığı gazetelerin her ikisi de, Bolşeviklerin kanuni organı Novea Zhizn’den çok daha fazla satıyordu, Parvus ve Troçki ikilisinin radikal bir kışkırtma Organı olarak kullandıkları gazete, “kahrolsun çarlık-, yaşasın işçi devleti” gibi aşırı ifadelerle gün geçtikçe etkisini daha da artırdı.” 1905 Devrimi nden sonra Türkiye’de bulunduğu yıllarda Parvus Efendi namıyla. İttihat Terakki’nin öncü kadrosu ve Türkçü çevrelerle yakın ilişkiler kurdu. Zamanın en etkin mecmualarından biri olan Türkçü yayın organı Türk Yurdunda, memleketin ahval-i maliyle ve iktisadîyyesiyle ilgili olarak yazdığı yazılar geniş yankılar buldu.’  (2)

Yukarıda da ifade edildiği gibi bilgiler inanılır gibi değil, ancak, Parvus, Rusya’daki görevini tamamlayınca, ikinci işi Osmanlı Devleti’nde olmalı ki, ülkemize gönderilmiştir. Bakalım üzeri örtülen hangi gerçekler bizi beklemektedir.

Devam edecek

-Parvus, sanki bizdeki tüm hastalıkları kendi üretmiş gibi bize çarelerini anlatıyor, hem de Türkçü yayın organlarında.

www.canmehmet.com

Resim: Tarafımızdan düzenlenmiştir.

Kaynaklar:

(1) 1905 RUS DEVRİMİ VE SULTAN ABDÜLHAMÎD, Hasip Saygılı, Sahife:122

(2) Abdullah İlgen, “Parvus Efendi” Türk Yurdu (Ocak 2011)  31/281. S. 147. (Alıntı:1905 RUS DEVRİMİ VE SULTAN ABDÜLHAMÎD, Hasip Saygılı, Sahife:122