“Ilımlı İslam” Batının kurallarını belirlediği, belirleyeceği yeni İslam’ın ismidir! (3)

Sermayenin yeşili olur da, sosyetenin olmaz mı! Olur be ya…

Konuya şimdi de farklı bir açıdan yaklaşıyoruz. Avrupa’nın nüfusu yaşlanarak erimektedir. Bu nedenle Avrupa kesinlik derecesinde, Türk ve Müslümanlara kalacaktır. Siz Avrupalıların Türkler hakkında asıp kestiklerine bakmayınız.

Gerek haçlı seferleri, gerekse Musevilik ve Hıristiyanlığın İslam’ı hak din olarak görmemelerinin sonucunda özellikle Kilise kendi toplumlarına İslam’ı ve Müslümanları (kasıtlı olarak) yanlış tanıtmıştır.

Bu tanıtımda iki unsur vardır.

Birincisi Kuran ve sahih (gerçek) hadislerin bildirdikleri, ikincisi, İslam anlayışı ile fazla bir ilgisi bulunmayan inananlarının uyguladıkları.

Hıristiyan Batı İslam’ı, (kasıtlı veya değil) Kuran ve sahih hadisler üzerinden değil, (kimi bilgisizlik nedeniyle) inananlarının yanlış uygulamaları üzerinden değerlendirilmektedir.

ABD ve Avrupa medyasından aktarılarak bizlere özenle seçilerek! ulaştırılan haberlerde; kimi yoksul Afrika ve Asya ülkedeki Müslümanların fakirlik ve bilgisizlik nedeniyle yaşadıkları sanki İslam’ın gereği veya Müslüman inanışın bir sonucu imiş gibi gösterilerek İslam örtülü olarak yerilmektedir.

Televizyon ve filimlerde Müslüman olarak tanıtılan karakterlerin; dişleri sararmış, saçları taranmamıştır. Üzerlerinde eski ve geleneksel kıyafetler vardır. Son derece yoksul gösterilen Müslümanların ellerine kılıç ve modern silahlar vardır. Amaçları sadece kendisi gibi düşünmeyen, yaşamayan insanları öldürmektir.

Ancak ne hikmetse bastonla dağlarda yaşayan bu cahil insanlar süper devlete bir 11 Eylül şoku yaratacak kadar da ilmi bilgiye sahiptir.

Hatırlanacağı üzere “Taliban ve vahabilik ” anlayışı bu tanıtımlarda vazgeçilmez kaynaktır.

Ancak bu haksız tanıtımların aksine Kuran’da Hz. Muhammed’e (sav) ısrarla ne denilmektedir?

- Sadece tebliğ edicisin, bekçi ve zorlayıcı değil!”

-“Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır. O halde kim tâğutu reddedip Allah’a inanırsa, kopmayan sağlam kulpa yapışmıştır. Allah işitir ve bilir.”  (Bakara 256

-“Ey Muhammed, sen öğüt ver. Çünkü sen ancak öğüt verensin. onların üzerinde zorlayıcı değilsin”(gasiye;21-22)(

-“Eğer yüz çevirirlerse, bilsinler ki biz seni onlarin üzerine bekçi göndermedik. Sana düşen sadece tebliğ etmektir.”(Şuara 48)

-“Biz bu kitabı insanlar için sana hakk ile indirdik.  Artık kim doğru yola gelirse kendi yararınadır.  Kimde saparsa kendi zararına sapmış olur sen onların üzerine vekil değilsin”  (Zumer 41) http://www.rasidihilafet.org/dergi/H110-119/08.htm)

Tüm bu açık emirlere rağmen Taliban ne yapmaktadır?

Örtünmeyen kadınlara kezzap atmaktadır.

(Taliban yoğun iddialara göre bir CIA oluşumudur.)

Peki, Hz. Muhammed (sav) paylaşmak konusunda ne demektedir?

-“Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir”

-Bakara 52; “sevdiğiniz şeylerden bol, bol vermedikce zafer ve mutluluğa erişemezsiniz.”

-Bakara 267; ”ey iman edenler, infakı kazandıklarınızın en güzellerinden ve sizin için yerden çıkardıklarımızdan yapın. Kendinizin göz yummadan alıcısı olmadığınız adi, bayağı şeyleri vermeye yeltenmeyin.”

-Haşr 9; ”Nefsinin hırs ve cimriliğinden korunanlara gelince, felâha erenler işte onlardır.”

Şimdi “Komşusu aç iken kendi tok olan bizden değildir.” Hadisine karşılık; Petrol milyarderi (kimi) Müslümanlar ne yapmaktadır?

-Altından Klozet kapaklar!

Neden İslam gerçekleri ile anlatılmaz?

Çünkü gerçek İslam’ın anlatıldığı ve yaşanıldığı bir dünyada başka bir anlayış kabul görmesi mümkün müdür?

Kuran, insanı ön plana çıkararak ve eşitleyerek, İnsanlık tarihinin en büyük devrimini yapmıştır.

-“İnsanlar tarağın dişleri gibi eşittir. Arap olmayanın beyaza, beyazın Arap olmayana bir üstünlüğü yoktur.” Hz. Muhammed (sav)

-Kız çocuklarını gömülmesini, köleliği ve köle edinmeyi yasaklama karşılığına gelecek şekilde zorlaştıran İslam, bu nedenlerle kaynağından değil, kafaların karıştırılması adına bilinçsizce uygulayıcılarından aktarılmaktadır.

Ilımlı İslam!

Avrupa ülkelerinin nüfusu düşük doğum nedeniyle giderek azalmaktadır. Bir görüşe göre bu yüzyılın sonunda Avrupa aldığı (Müslüman ve Türk) göçmenlerinin yanında azınlıkta kalacaktır.

Açık ifadesi ile yaşlı Avrupalı insanın bakıcısı (Onlara göre) Müslümanlar olacaklardır.

Ve  Avrupa Birliği, düşünüldüğü manada kalmayacaktır.

Kalırsa de Almanya’nın liderliğini yaptığı bir blok olacaktır.

Almanyanın liderliğinde ancak, Müslüman çoğunluğun üretim yaptığı ve yaşadığı bir Almanya…

Neden Ilımlı İslam…

Yanlış anlatımlar nedeniyle yukarıda da ifade edildiği gibi Hıristiyan Batı, Müslümanları adeta bir kasap görmektedir!

Bakalım bu konudaki gerçekler nedir?

-“Hz. Ömer ile Kudüs patriğinin şehrin teslim olması esnasında imzaladıkları antlaşma uyarınca şehir kesinlikle yağmalanmamıştı. Anlaşmada (Miladi 637) Hıristiyanlarla ilgili şu ifadeler vardı:

“kiliseleri ne ellerinden alınacak ne de yıkılacak, ne onlar ne de haçları aşağılanmayacak, paralarına el sürülmeyecek, din değiştirmeye zorlanmayacak, hiçbirine kesinlikle zarar verilmeyecektir.  (1) S.110

Üçüncü Haçlı Seferi

Kudüs’ün utanç verici biçimde yeniden Müslümanlara kaptırılması Avrupa’yı Üçüncü Haçlı Seferi’ni başlatmaya itmişti. Selahaddin Eyyubi’nin kenti geri alması, kentin 637 yılında Halife Ömer’in önderliğinde ilk kez Müslümanların eline geçtiği dönemde yaşanan olaylarla benzerlik gösteriyordu: Müslüman askerleri Kudüs’e girdikten sonra bu kez de kentin Hıristiyan sakinlerinin çoğuna herhangi bir zarar vermemişler, kiliselere dokunmamışlardı; içlerinde Haçlılardan paralarını isteyenler de çıkmamış değildi.

Üçüncü Haçlı Seferi ayrıca daha büyük birkaç kralın katılması açısından da dikkate değerdi; bu büyük krallar arasında İngiliz Kralı Aslan Yürekli Richard ve Fransa Kralı n. Philip vardı. Kral Richard, Kudüs yolunda Kıbrıs’ı Bizans İmparatorluğu’nun elinden aldığında Bizanslıların kuşkuları sağlamlaşmıştı.

Richard, Akre kuşatmasında, teslim olması durumunda kentin bütün Müslüman vatandaşlarının güvenliğinin sağlanacağını taahhüt edip kent teslim olduktan sonra da bütün Müslümanları katlettiğinde Avrupa’nın dürüstlüğüne ve insaniyet anlayışına bir kez daha gölge düşmüştü”(2)

Dördüncü Haçlı Seferi   

“Latinler” ile “Yunanlılar” arasında ilk üç Haçlı Seferinde yaşanan kuşkular artık doruk noktasına ulaşacaktı. Dördüncü Haçlı Seferi, Yunanlıların bugün bile lanetle hatırladıkları bir dizi olay içeriyordu. Haçlı askerleri, asıl görevlerinin Kudüs’ü yeniden Hıristiyanlığa kazandırmak olmasına hiç aldırmadan, 1204 yılında dikkatlerini Kudüs’ten Konstantinopolis’e yönelterek burayı yağmalayıp talan ettikten sonra uzun yıllar boyunca Roma Kilisesi adına yönetmek üzere işgal edeceklerdi.

Bu olay aslında “medeniyetler arası” bir felaket, iki büyük kilise ile Doğu ve Batı’nın Hıristiyan kültürleri arasında etkileri bugüne yansıyan temel psikolojik kırılma noktasıydı.

…Önemli çağdaş Yunanlı tarihçi Spiros Vryonis, Haçlı askerlerinin Konstantinopolis’e saldırmalarını şöyle betimliyor:

Latin askerleri Avrupa’nın en büyük şehrini tarifsiz biçimde talan ettiler. Üç gün boyunca önlerine çıkan herkesi öldürdüler, kadınlara tecavüz ettiler, kenti yağmalayıp harap ettiler; böyle bir şeyi eski Vandal ve Got ırkları bile yapmamıştı.

Konstantinopolis yüzyıllar içerisinde tam bir antik ve Bizans sanatı müzesi haline gelmiş, sahip olduğu kültürel zenginliklerle Latinleri hayretler içerisinde bırakmıştı. Venedikliler karşılarına çıkan sanat eserlerini beğenip (ki kendileri de yarı Bizanslıydılar) çoğunu korumuş olsalar da Fransızlar ve diğerleri fark gözetmeden bütün sanat eserlerini yok etmiş, içtikleri şaraplarla kendilerinden geçerek rahibelere tecavüz etmiş, Ortodoks papazları öldürmüşlerdi.

Haçlılar Yunanlılara olan nefretlerini en ağır biçimde Hıristiyanlığın en büyük kilisesinden çıkarmışlardı. Ayasofya’nın gümüş işlemeleri, ikonları ve kutsal kitaplarını paramparça ettikten sonra patriğin tahtına bir fahişe oturtup ona açık seçik bir şarkı söyleterek kilisenin kutsal kâselerinden şarap içmişlerdi.

Doğu ile Batı arasında yüzyıllardır süren yabancılaşma süreci, Konstantinopolis’in ele geçirilmesinin ardından gerçekleşen korkunç katliamla doruğa çıkmıştı. Yunanlılar, şehri ele geçirmeleri durumunda Türklerin bile Latin Hıristiyanlar kadar zalim olamayacaklarından emindiler. Zaten gerileme dönemine girmiş olan Bizans’ın yenilmesi, siyasî yozlaşmayı hızlandırarak Bizanslıları Türkler için kolay bir av haline getirmişti.

…Bundan yaklaşık sekiz yüz yıl sonra, 2001 yılında, Papa N. Jean Paul Ortodoks topraklarına yaptığı ilk ziyarette. Romanya’da, Ortodoks Kilisesi’ne üzüntülerini bildirmişti. Ekümenik Patriği I. Bartholomeo 2004 yılında bu özrü kabul edecekti.

Bu eylemler, yaklaşık iki bin yıl öncesine uzanan ve hassasiyetini koruyan bu ilişkinin iyileştirilmesine yönelik ilk faydalı adımları teşkil etmektedir. Roma’nın Haçlı Seferleri esnasında Konstantinopolis’le çatışması Doğu İmparatorluğu açısından Müslümanlarla yaşanan bütün çatışmalar kadar önemliydi, belki de daha önemliydi çünkü bu kez karşılarındaki sözde Hıristiyan kardeşleriydi.

Haçlı Seferleri, bir bakıma. Doğu ile Batı kiliseleri arasındaki ilişkiye Müslüman ve Batı dünyaları arasındaki öfkeyi aşacak ölçüde ağır bir zarar vermişti. Dünya hâlâ bu iki kutuplaşmanın sonuçlarını yaşamaktadır. (3) S.116

İslam’da Müslüman ordularının eylemlerini yönlendiren tamamen dinî otorite örneği bulmamız oldukça zordur. İslam’ın özellikle ilk birkaç yüzyıllık döneminde güç halifenin elinde olsa da halife kesinlikle lâik bir gücü kullanıyordu ve oldukça lâik yollardan –güç siyaseti yoluyla- seçiliyordu.

Evet, Müslüman uleması Müslüman askerî seferlerini kutsuyor olabilirdi, ama bu seferlere kesinlikle ne yön veriyor ne de komuta ediyordu. Bir kez daha kilise ile devletin Hıristiyan tarihi boyunca yakın ilişki içerisinde olduğunu görüyoruz; İslam’da bu duruma daha az rastlanıyordu. (4) S.123

“Katolik Avrupa, doğuya yönelik amansız yayılmasına başlamaya hazırdı – hedefte putperest Slavlar, Yahudiler, Doğu Ortodoks Hıristiyanlar, Müslümanlar vardı. O dönemde Ortadoğu’da hangi dininin egemen olduğunun onlar için hiçbir önemi yoktu.(5) s.124

“George W. Bush 11 Eylül saldırılarından bir hafta sonra yaptığı konuşmasında “bu Haçlı seferi, bu terörle mücadele,” ifadesini kullandığında bin Ladin’in ortaya attığı kavram ne yazık ki pekiştirilmişti. Haçlı Seferleri döneminin taşıdığı bütün tarihsel anlamları yakından bilen Avrupalılar Bush’un bu ifadeyi kullanması karşısında dehşete düşmüştü. (6) S.126

Haçlı Seferleri bugün Doğu-Batı gerilimlerinin temel sebeplerinden biri olarak görülmektedir. Bununla birlikte, bu mücadelenin ilk temellerinden bazılarının islam’ın ortaya çıkmasından önce, Bizans İmparatorluğu’nda Konstantinopolis’e karşı bölgesel ayaklanmalarda atıldığını belirtmiştik; bu hareketler, esasen toprak ve güç yarışı olan bu mücadelede çeşitli dinî unsurları (aykırı görüşleri) araç ve simge olarak kullanmışlardı.

Bu gerilimler İslam’dan önce başlamış, İslam’la devam etmişti ve bugün Ortadoğu’da hâlâ devam etmektedir.

İslam doğmasaydı da Haçlı Seferleri yaşanır mıydı?

Muhtemelen aynı biçimde olmazdı, ama durmak bilmeyen ve tutkulu Avrupa her halükarda Doğu’ya gitmenin bir yolunu bulurdu. Zaten Avrupa’nın diğer sınır bölgelerine karşı savaş başlatılmıştı.

İslam, dikkati başka yöne çeken bir unsur olarak ortaya çıkmış olmasaydı. Roma ile Konstantinopolis arasındaki gerilimler çok büyük ihtimalle olduğundan daha dolaysız ve çatışma yoğunluklu olurdu. (7) S.126

Konunun anlaşılması adına Ilımlı İslam anlayışını Avrupalıların penceresinden de görmeye çalıştık.

Özetle, “Ellerine düşecekleri! Müslümanların inançlarını (İslam’ı) yumuşatarak Türklerin İslamı’na dönüştürülmelidir.

Türklerin İslamı nedir?

Laik Cumhuriyet’in devlet dini!

Kaç İslam var ki!

İki…

Biri Laik,

Biri Layık!

Resim; Web ortamından alıntıdır.

Kaynakça;

(1-2-3-4-5-6-7) İslamsız Dünya, Graham Fuller (Fuller bir CIA çalışanıdır)

 

“Ilımlı İslam” projesi Haçlı Seferlerinin nöbeti Kültür Emperyalizmine devretmesidir (2)

Karşısındakini aptal görenler yaşamda en fazla  kaybedenlerdir.

Kamuoyu Batı’nın köleliği yasakladığını düşünür. Bu bir aldatmacadır.  Hikayesi; Afrika’da madenlere işçi bulunamaması sonucu Afrika’dan dışarıya köle ihracı durdurulmasıdır. Bir aldatmaca daha vardır. Modernleşme adı altında ithal edilen kültür, aslında taklit yolu ile hizmet edilerek yüceltilendir.

Hazır “aldatma” konusuna gelmişken,  “Dinler arası diyalog” oyununu da açalım;

Bilindiği gibi Musevilik ve  Hıristiyanlık, ilkeleri açısından orijinalliğini muhafaza edememiş, çeşitli zamanlarda tahrif edilerek, değiştirilmiştir.

Ancak, İslam Orijinaldir ve öyle de kalacaktır.

Şimdi, bir masa etrafında oturduk ve…

Musevilik, Hıristiyanlık ve İslam dinini (ilkelerini) konuşuyoruz…

-Bir tutam Musevilik,

-Bir tutam Hıristiyanlık,

-Bir tutam da İslam ilkelerinden  alarak başladık konuşmaya…

-Nedir amaçlanan?

- Diyalog ile yeni bir dünya din anlayışı meydana getirmek!

Bu mudur, “Dinler arasındaki diyalog?” oyununun anhası ve minhası?

Geçtiğimiz günlerde gazetelere Almanya’dan bir haber okumuştuk;

“Almanya’nın Hagen kentinde bir eve giren hırsız yaşlı bir kadın cesediyle karşılaşmış. Hırsızın çıkardığı gürültü üzerine durumu farkeden komşular polisi aramışlar.

Çöplerle dolu evde cesedi bulunan yaşlı kadının 5 yıl önce öldüğü tespit edilmiş. 5 yıl boyunca yaşlı kadını ne arayan olmuş, ne de soran.

Komşular da yanı başlarında yaşayan kadının akıbetini hiç mi hiç merak etmemişler.”

Şimdi bu haberi, Ilımlı İslam ve konu ile ilişkilendirmek için biraz gerilere gidelim…

Martin Luther (10 Kasım 1483 – 18 Şubat 1546 Alman keşiş, teolog, üniversite profesörü, protestanlığın babası ve Lüterciliği yayan kişidir.

Almanya’nın Eisleben şehrinde doğan Martin Luther, Erfurt Üniversitesi’nde okudu. Ailesine yaptığı bir ziyaret dönüşü, Erfurt yolunda yıldırım çarpma tehlikesiyle karşılaşınca keşiş olmaya karar verdi.

21 yaşındayken Aziz Augustin tarikatına bağlı bir manastıra girip ilahiyat eğitimine başladı ve aynı yıl rahip oldu. Ertesi sene Wittenberg Üniversitesi’nde doktorasını tamamlayarak ders vermeye başladı. O günlerde, Roma’nın görevlendirdiği bir Dominiken keşişi olan Johann Tetzel, Wittenberg civarında endüljans (*) satıyordu.

Luther manastırdaki günlerinden beri sorguladığı bu uygulamaya karşı bir eleştiri yazdı. “Endüljansın Kuvvetine Dair Tezler” başlıklı, 95 maddeden oluşan bu metni 31 Ekim 1517 günü piskoposlara gönderdi ve aynı zamanda birer mektupla endüljans konusundaki vaazlerin teolojik açıdan sağlam bir zemine oturtulmasını istedi.

Martin Luther’in bu tezleri üniversitenin bülten panosu sayılabilecek bir yer olan Wittenberg Saray Kilisesi’nin kapısına astığı yolundaki, ancak yıllar sonra yayılan rivayet kanıtlanmış değildir.

Sonuçta bu tezler Almanya’da ve komşu ülkelerde Luther’in kendisinin de öngörmüş olmadığı bir hızla yayılınca sadece endüljans satışlarında bir düşüş yaşanmakla kalmadı, bu olay bütün Reformasyon hareketinin başlangıcı oldu.

1521 yılında Luther İmparator V. Charles tarafından Worms Kurulu’na ifade vermek üzere çağrıldı. Yolda Erfurt, Eisenach, Gotha ve Frankfurt’ta vaazlar verdi ve Worms’a büyük bir kalabalık eşliğinde zafer kazanmış komutan edasıyla girdi.

Burada kendisinden yazmış olduğu kitaplardaki heretik fikirlerinden vazgeçmesi istendi. Luther şöyle bir ifade verdi:

-”Kutsal Metinler ve akıl yoluyla ikna edilmediğim sürece papalar ve konsillerin otoritesini kabul edemem. Zira bunlar kendi aralarında çelişmekte ve benim vicdanım da sadece Tanrı’nın sözüne bağlıdır.

Bu sebeple hiçbir görüşümden dönmüyorum çünkü kişinin vicdanına rağmen yazdıklarını inkâr etmesi doğru ve güvenilir olmaz. Tanrı yardımcım olsun”. (1)

Buradaki gerçek;

Kilisenin, Tanrı adına inananlarına yapmadığı zulüm kalmadığıdır.

Bir gerçek daha vardır;

Batıda kilise ve devletin, görünenin ve dillendirilenin aksine ele ele vererek halklarına zulüm yaptığıdır.

Bu nedenle Laik (Devlet ve Kilisenin birbirlerinin alanına karışmamaları) anlayış, özellikle Hıristiyanlar için su, hava kadar gerekli olmuştur.

Ancak, tahrif edilerek bir avuç Hıristiyan din adamının zenginleşmesinin ve zulüm yapmasının aracı haline getirilen uydurma din kurallarını iyileştirelim derken ortada din adına hiçbir değer kalmamıştır.

Özetle…

Kaş yapalım derken insanlığın iki gözü ve bir vicdanı çıkarılmıştır.

Ve bu yol bizi sürecin sonunda Almanya’da insanlığı, beş yıl evvel öldüğü halde varlığı kimsenin umurunda olmadığı için unutulan yaşlı kadının cenazesine getirecektir…

Bu kuyu çok derin…

İnmeden evvel istedik ki etrafını biraz daha açalım…

Resim, internet ortamından alınmıştır.

(*) Endüljans nedir?  ”Hıristiyan Katolik Kilisesi’nin günah bağışlaması ve bu amaçla çıkarttığı belge. Önceleri, günah işleyenlerin, günahlarının tamamının ya da bir bölümünün bağışlanması biçimindeydi. Daha sonra işlenen günahlar için Kilise’nin Tanrı katında aracılığı anlamına gelir oldu. Kilise bunu para karşılığında yapıyordu. Roma’da yapılmakta olan ünlü Sen Piyer Kilisesi’nin tamamlanabilmesi için Papa 10. Leon günahkarlar için bir af çıkardı. Aftan yararlanmak için para karşılığı satılan ve “endüljans” adı verilen af belgesinden edinmek yeterliydi. Almanyalı bir din adamı olan Martin Luther bu duruma ve Kilise’nin zenginliğine karşı çıktı. Endüljans kavgası denen bu çatışma, Reform hareketinin önemli nedenlerinden biridir.”http://www.sohbet35.net/etiket/enduljans-nedir/

(1) Vikipedi

ABD’nin “Ilımlı İslam” projesi İslamsız Dünya planının ikinci adımıdır.(1)

Eğer, güç sizde ise, “Kendi gerçekliklerimizi kendimiz yaratırız.” İfadesini rahatlıkla kullanabilirsiniz. (Eski ABD) Başkanı Bush gibi…

Gelişmiş Batı geleceğini gölgeleyen unsurların başında Çin ve İslam’ı görmektedir. Bilinenlerin aksine 11 Eylül, Çin’in ekonomik zafiyeti için kuşatılması; Ilımlı İslam, İslam’ın taşlarını oynatarak yoketme operasyonudur.

İlk yazıda işlenecek önemli konu başlıkları verilmektedir;

-11 Eylül olaylarının perde arkasında, Müslüman ülkelerin ABD’ye kurgulanmış terör saldırıları değil, Çin’in ekonomik zafiyeti için enerji yollarının kuşatılmasının perdelenmesi vardır.  Bu manada Afganistan ve çevre ülkelerin askeri ve siyasi kontrolü değerlendirilmelidir.

-Çin’de başlatılan ekonomik büyümenin meyveleri, Batılı kapitalistlerin yerine Çin’in kasalarını doldurmaya başladığı an, Medya; “Çin baharı’” ile Çin’in parçalanması konularını işlemeye başlamış olacaktır.

-ABD menşeili, “Ilımlı İslam” ifadesi, İslam’ın ilkelerinin yumuşatılması! ile ilgili değildir. Hedefte, İslami prensipler kımıldatılarak, taşların oynatılması ve nihayetinde “duvarın yıkılması!”  vardır.

-Medeniyetler çatışması bir aldatmacadır. Ortadoğu ile Batı Dünyası arasındaki kavga İslam ile başlamamıştır.  Hristiyan Batı’nın derdinin başında; kökü çok eskilere dayanan ekonomik ve jeopolitik çıkarlar,  etnik çekişmeler, Hıristiyanlığın içerisinde yaşanan ciddi (anlayış farklılıkları) çatışmalar bulunmaktadır.

- “Cihat, fetva, Taliban, Vahabi, molla, şehit, mücahitler, radikal İslamcılar ve şeriat kanunu” gibi benzeri tanımlar; ABD’nin, Terörle Mücadele, “Teröre Karşı Küresel Savaş”  tezlerinin dayanak noktalarının olmasının yanında kamuoyunu (hedef ülkelerin işgaline) hazırlamak için uydurulan korku unsurlarıdır.

-Afganistan ve Suudi Arabistan, Batıya İslam’ın yanlış tanıtımının kurgulandığı ve uygulandığı ve kontrol edilen iki kilit ülkedir. Bu iki ülkede; çarpık Vahabilik ve Taliban gibi anlayışların pazara sunulması tesadüf değildir.

-Laik anlayış, anlatıldığı gibi din ve devlet yönetimlerinin bağımsızlaştırılması, birbirinden ayrılması değil, Devletin doğrudan dini kontrol etmesidir. Bu anlayış yeni değildir.  Açıklandığında oyun daha anlaşılır olacaktır.

-“Hıristiyan Reform hareketlerinin sonunda (Hristiyan) devletler nasıl dini kontrol etmek için geniş bir alan bulabildiyse, bir benzeri de, ”radikal İslam” veya “Terör ve İslam!’” ifadeleri ile, “İslami reform!” çalışmalarına zemin kazandırılmakta, hazırlıklar yapılmaktadır.

-Gerçeğinde Din anlayışı, devletleri yönlendirmemiş, siyaset din anlayışını yönlendirmiş, yönlendirmektedir. “Devletin veya kilisenin din üzerindeki hâkimiyetini kaybetmesinin hem Hıristiyan hem de Müslüman geleneklerinde aşırı radikalliğe yol açtığını da yeri gelmişken belirtmek gerekir. “ İfadesi ile  (ABD) tüm meramını anlatmaktadır.

-Birinci dünya savaşı, sanayi devrimi sonucunda ortaya çıkan hammadde ihtiyacının temini, ikincisi teknolojik üstünlüğün perçinlemesi için çıkarılmıştır. Halen ekonomik değerlerin ateşli silahlar yerine (arka planda) kullanıldığı üçüncüsünü, Kültür farklılıkları bahane edilerek çıkarılacak dördüncüsü takip edecektir.

-İslam, Musevilik ve Hristiyanlığı semavi din olarak kabul etmesine rağmen, Musevilik ve Hristiyanlık İslam’ı  hak din olarak görmemektedir. Soru;  İslam’ın, Musevi ve Hristiyanlarla bir sorunu var mıdır? ”Medeniyetler çatışması” aslında neyi perdelemektedir?

-İsrail Devletinin kurulmasındaki büyük hesapta,  Hristiyan Batı’nın (gerçeğinde düşman olarak gördüğü) Museviler ile Müslümanlardan kurtulmak başta olmak üzere bir taşla beş kuş vurabilmesi vardır.

Eğer, güç sizde ise,

“Kendi gerçekliklerimizi kendimiz yaratırız.” İfadesini rahatlıkla kullanabilirsiniz.

(Eski ABD) Başkanı Bush gibi…

Her şey (Ilımlı İslam-Arap Baharı- BOP vb) güçlü olabilmek ve kazanmak adına…

Diğerleri lafı güzaftır…

Uzun ancak keyifli, kamuoyunda fazla bilinmeyenlerle bir yolculuğa çıkıyoruz…

Resim;İnternet ortamından alınmıştır.

Bulaşıkçılık yapan İmparator eşi, “Anne ne olur affet bizi, geç geldik”

Sultan 2. Abdülhamid’in kızı Ayşe Sultan; 1887 – 1960

 

Aşağıda bizimle ilgili ve konusu iki kadın olan 425 yıl ara ile yaşanmış ibretlik iki ayrı hikâye anlatılmaktadır. İlk hikâyenin kahramanı bir Kralın annesi, ikincisi bir imparator eşidir.

İlk hikaye ; Fransa Kralı I. François’nın Şarlken ile yaptığı savaşı kaybederek esir düşmesi, esir düşen kralın annesinin Cihan İmparatoru Kanuni Sultan Süleyman’a yardım etmesi için yazdığı mektupla ilgilidir.

İkincisi; 1950’li yıllarda Fransa’da bulaşıkçılık yaparak geçinen 2. Abdülhamid’in eşi ve kızının yurda dönüş hikâyesidir.

Önce Fransa Kralının annesinin yardım talebine Kanuni’nin çok bilinen ünlü cevabı;

Ben ki,

Sultanlar sultanı, hakanlar hakanı hükümdarlara taç veren Allah’ın yeryüzündeki gölgesi, Akdeniz’in ve Karadeniz’in ve Rumeli’nin ve Anadolu’nun ve Karaman’ın ve Rum’un ve Dulkadir Vilayeti’nin ve Diyarbakır’ın ve Kürdistan ve Azerbaycan’ın Acem’in ve Şam’ın ve Halep’in ve Mısır’ın ve Mekke’nin ve Medine’nin ve Kudüs’ün ve bütün Arap diyarının ve Yemen’in ve daha nice memleketlerin ki, yüce atalarımızın ezici kuvvetleriyle fethettikleri ve benim dâhi ateş saçan zafer kılıcımla fetheylediğim nice diyarın sultanı ve padişahı Sultan Bayezıd Hân’ın torunu, Sultan Selim Hân’ın oğlu, Sultan Süleyman Hân’ım.”

“Sen ki,

Françe vilayetinin kralı Françesko (François, Fransuva)’sun.

Sultanların sığınma yeri olan kapıma, adamın Frankipan ile mektup gönderip, memleketinizin düşman istilâsına uğradığını, hâlen hapiste olduğunuzu bildirip, kurtulmanız hususunda bu taraftan yardım ve medet istida etmişsiniz (istemişsiniz). Her ne ki demiş iseniz benim yüksek katıma arz olunup, teferruatıyla öğrendim.

Padişahların mağlup olması ve hapsolması tuhaf değildir. Gönlünüzü hoş tutup, hatırınızı incitmeyiniz. Bizim ulu ecdadımız, daima düşmanı kovmak ve memleketler fethetmek için seferden geri kalmamıştır. Biz dahi onların yolundan yürüyüp, her zaman memleketler ve kuvvetli kaleler fetheyleyip gece, gündüz atımız eğerlenmiş ve kılıcımız kuşanılmıştır. Allah hayırlar müyesser eyleyip meşiyyet ve iradatı neye müteallik olmuş ise vücuda gele. (Allah hayırlar versin ve iradesi neyse o olsun.) Bunun dışındaki vaziyet ve haberleri adamınızdan sorup öğrenesiniz. Böyle bilesiniz.” Ocak 1526 (1)

Ve aradan yaklaşık 426 yıl geçer…

İkinci hikâyemizde 2. Abdülhamid’in eşi ve kızı Fransa’daki bulaşık yıkamaktadır!

“Menderes’in suçlarından birisi

Merhum Adnan Menderes’in önemli suçlarından birisini hatırlayalım.

Merhum, 1952 yılında NATO toplantısı için Fransa’ya gider.

Bir ara Paris büyükelçisini yanına çağırarak;

- “Osmanoğulları ailesinin Paris’te yaşıyor olması gerek. Bunlar ne yer, ne içer, ne ile geçinir?” diye sorar.

Büyükelçinin hanedan hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadığını gören Menderes, büyük bir hayıflanma içerisinde;

- “Sana 24 saat mühlet! Ya Osmanlı ailesinin adresi ile ya da istifanla gelirsin” der. Bir müddet sonra büyükelçi adresle gelir.

Hanedanın ziyaretine giden Menderes, gördükleri karşısında çılgına döner.

Devlet-i Aliye’nin ulu Hakanı Sultan Abdülhamid Han’ın 80 yaşındaki hanımı Şefika Sultan, 60 yaşındaki kızı Ayşe Sultan ve diğer Osmanlı hanımları, Paris yakınlarında bir bulaşıkhanede Fransızların bulaşıklarını yıkamaktadırlar.

Menderes gözyaşlarını tutamaz. Şefika Sultan’ın ellerine sarılır ve;

- “Anne ne olur affet bizi, geç geldik” der.

Ayşe sultan sürgünden otuz yıl sonra gördüğü bu vatan evladına;

- “Sen kimsin”? diye sorar. Menderes de;

- “Ben Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanıyım” der.

- “Ben başbakanım” sözünü duyan koca sultan sevinçten öyle bir çığlık atar ki kalbi duracak gibi olur, bayılır.

Menderes Türkiye’ye döner dönmez doğruca Cumhurbaşkanı Celal Bayar’a çıkar.

- “Osmanlı hanımlarını bulaşık yıkarken gördüm. Onların Türkiye’ye dönmeleri için af kanunu çıkaracağım” der. Celal Bayar da;

- “Adnan Bey sus! Sakın bu konuyu bir daha başka yerde açma, malum gazeteler tahrikiyle silahlı kuvvetlerin içindeki cunta Türkiye’de ihtilal yapar” der.

Menderes cebinden çıkardığı bir mektubu masanın üzerine bırakarak dışarı çıkar.

Mektupta şunlar yazılıdır:

- “Analarının ve babalarının Fransa da hizmetçilik yaptığı bir ülkenin başbakanı olmaktan utanç duyuyorum, istifamın kabulünü arz ederim. Adnan Menderes.”

Menderes’in istifadan vazgeçmesi için epeyce uğraşılır ve hanedan hanımlarının yurda dönmelerine izin verilmesi şartıyla Menderes istifadan vazgeçer.

Dönüş:

İstanbul’a dönenler arasında Sultan II. Abdülhamid’in hanımı ve kızı da vardır.

Bir sabah erken saatte Teşvikiye’deki evlerinin kapısı çalınır. Kapıyı Abdülhamid’in kızı Ayşe Sultan açar. Gelen kişi Menderes’tir.

- “Şayet kabul buyururlarsa Valide Sultan’ı görmek isterim” der.

Başında tülbent elinde tespihiyle Menderes’i karşılayan Şefika Sultan;

- “Berhudar olasın evlâdım, hoş geldiniz…” der. Başbakan da;

- “Teşekkür ederim Valide hazretleri; hoş bulduk…” demesinden sonra Şefika Sultan;

- “Beyefendi, niçin önceden haberimiz olmadı? Böyle, hazırlıksız ve gâfil avlandık” der. Menderes de;

- “Zararı yok efendim. Bendeniz elinizi öperek hayır duanızı almak ve bir ihtiyacınız olup olmadığını öğrenmek için geldim” der.

 

Ayrılırken daha sonraları Yassıada da onun da hesabının sorulduğu şişkince bir zarf bırakır. İşte Menderes’in amansız suçlarından birisi budur.

Ecdadımız bunları hak etmek için ne yapmıştır?

Sultan Vahdettin’in tabutu da bilindiği gibi İtalya’da alacaklıları, kasap ve bakkal tarafından haczedilmiştir.

Bu yaşananlar bir bedel midir?

Yorum ve değerlendirme her zaman olduğu gibi okuyanlarındır.

Resim ; geni.com’dam alıntıdır.

(1) Vikikaynak

(2) “Hüseyin Öztürk – Yeni Akit, 2012-05-10”

 

Türkiye neden sosyal ve ekonomik yönden gelişememiştir?

Günümüzde “Bir”, ancak bilgi ile “Bin” olabilmektedir.

 

Ana kapının önünde bir hürriyet heykeliyle karşılaşıyorsunuz; heykelin elinde bir asa vardır ve bir sandalyede oturmaktadır. Görüntüsü ve tavrı izleyenlere şu mesajı verir: “Ey kıymetli ziyaretçiler, insanlığın bu büyüleyici gelişimine baktığınızda, şunu aklınızdan çıkarmayın ki, tüm bu mükemmellikler hürriyetin eseridir. Ancak hürriyetin koruması altında, insanlar ve milletler mutluluğa erişir. Hürriyet olmaksızın güvenlik olmaz; güvenlik olmadan gayret olmaz, gayret olmadan, zenginlik olmaz; zenginlik olmadan, mutluluk olmaz!” (1)

İçinde yaşadığımız yeniçağda, zenginlik bilginin ürünüdür. Bilgi, ekonominin başlıca hammaddesi ve en önemli ürünü haline gelmiş bulunuyor. Günümüzde zenginlik yaratmak için gerek duyulan sermaye varlıkları arazi, bedensel emek, imalat ve fabrikalar değildir. Bunların yerini bilgi almış durumdadır.” (2)

Sosyal ve ekonomik olarak gelişmenin tabana yayıldığı ülkelere bakıldığında sanat (özgün fikir ve yeteneklerle üretilenler) ve ekonomideki ilerlemelerin (zenginlik ve refahın) birlikte yürüdüğü görülmektedir.

Bu tezi; 17’nci asrın ortalarında gerçekleştirilen İngiliz ; 18’nci asrın sonunda gerçekleşen Fransız devrimleri ile  19′uncu asırda gerçekleşen sanayi devrimleri doğrulamaktadır.

Düşünce özgürlüğü olmayan ülkelerdeki insanlar kendilerini ilgilendiren bir uygulamada çoğunlukla birbirlerini hiç düşünmeden bir koyun misali takip etmektedir.

Gerçeğinde, herkesin aynı fikirde olması, aynı yöne gitmesi gelişmenin farkında olunmadan engellenmesidir.

Çalışmayı yüksek kazanca dönüştüren bir ülkedeki,  “fikir ayrılıklarıdır.”

Herkesin aynı şeyleri düşündüğü ülkelerde ortalıkta doğru dürüst düşünen kimse kalmayacak ve bu doğrultuda düşünen insanı olmayan bir ülkenin de kalkınması hayal olacaktır.

Bu nedenle demokrasilerde, muhalefet partileri ve eleştiri hürriyeti çok önemli, hatta vazgeçilmezler arasındadır.

Bir ülkedeki düşünce ve girişim özgürlüğü ortamında üretilen yeni fikirler, toprağa atılan tohumlar gibidir.

“Toprak ne kadar zengin olursa olsun, ekilmedikçe mahsul vermemektedir. Kafalar da öyledir; (bilgi) ekilmeyen (bu bilgilerle düşünemeyen) kafalar da fikir üretememektedir. (3)

İnsanlara doğuştan sadece akıl verilmektedir. Akıl diğer tanımı ile bir ölçme ve değerlendirme merkezi, sistemidir.

“Doğuştan bilgi yoktur ve insan zekası doğduktan sonra dolmaya başlayan bomboş bir levha (Tabula rasa*) dır.” (4)

Bu anlayışla aklın insana yararlı olabilmesi; ona değerlendirmesi için bilgi-deneyim verilmesi ile mümkündür.

Düşünce ve girişim özgürlüğüne sahip olamayan bir kafa, bir aile, bir toplum ve bir ülke (belki) zenginleşebilecek ancak hiç bir zaman gelişemeyecektir. 

Kaynakça;

(1) Sadullah Paşa,  1878 yılındaki Paris Sergisi ile ilgili anılarından

(2) Thomas A.Stewart

(3) Senaca

(4) John Locke

* “Tabula rasa”, insan beyninin başlangıçta “boş bir levha” olduğunu öneren felsefi görüş

 

 

15. Yılında 28 Şubat’tan Ders Aldık mı?

Emekli Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi,

“Zamanın, Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Çevik Bir tarafından “Demokrasiye Balans Ayarı” olarak nitelendirilen, Genelkurmay Genel Sekreteri Tümgeneral Erol Özkasnak tarafından

“Post Modern Darbe” olarak vasıflandırılan 28 ŞUBAT 1997 OLAYI; müsait yasal mevzuata dayanılarak, Milletin manevi değerlerini tehdit gören seküler, kavmiyetçi, devletçi ve sol ideoloji sahiplerinin kadrolaştığı, Yüksek Yargı, YÖK ve bazı Sivil Toplum Kuruluşlarının destek ve teşviki ile Türk Silahlı Kuvvetlerinin Yüksek Komuta kademesini teşkil eden, Genelkurmay Başkanı Orgeneral İsmail hakkı Karadayı, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Hikmet Köksal, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Güven Erkaya, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Ahmet Çörekçi, Jandarma Genel komutanı Orgeneral Teoman Koman ve Milli Güvenlik kurulu Genel Sekreteri İlhan Kılıç liderliğinde, Milli Güvenlik Kurulu kullanılarak, zayıfkoalisyon Hükümetlerinin sebep olduğu istikrarsız siyasi ortamdan yararlanarakMeşru Hükümete, Anayasal düzene, taraflı basın tarafından yapılan manipülasyonlarla sindirilmiş Milletin, manevi değerlerine ve İslami İnancını yaşamak azminde olan fertlerinin temel hak ve özgürlüklerine indirilmişplanlı ve hazırlıklı  BİR ASKERİ DARBEDİR.

28 Şubat 1997 Askeri Darbesi dahil, son 50 yıla damgasını vuran bütün darbeler ve tesis edilen Askerî ve Yargı vesayetinin kaynağı ve mimarı 27 Mayıs 1960 darbesidir.

Bu darbe sadece millete ve sivil iradeye karşı yapılmamış aynı zamanda Ordunun üst kademesini de tasfiye etmiştir.

27 Mayıs 1960 darbesini yapan ve “Milli Birlik Komitesi” adını alan cunta, darbeye taraftar olmayan 235 general ile 4177

üst rütbeli subayı tasfiye ederek Silahlı Kuvvetlerde darbeci bir yapı oluşturmuş, yönetimi sivillere teslim ettikten sonra da varlığını muhafaza etmiş, 

12 Mart 1971 Muhtırasına kadar, cunta içi mücadeleler devam etmiş, 22 Şubat 1962 tarihinde ve 21 Mayıs 1963 tarihlerinde başarısız iki darbe teşebbüsü olmuş,

bu tarihlerde 1960 ihtilalininin genç generalleri Silahlı Kuvvetlerin Komuta Kademesine geldikleri için Silahlı Kuvvetlerin Komutası Darbeci Cuntanın eline geçmiş ve bundan sonraki müdahale ve darbeler, Silahlı Kuvvetler içindeki muhalif ideoloji mensupları tasfiye edilerek, Genelkurmay Başkanlarının liderliğinde ve emir-komuta sistemi içinde yapılmıştır.

12 Mart !971 Muhtırasından sonra da darbe için cuntalaşma geleneği terkedilmemiş, her müdahale ve darbeden sonra, darbeci cunta Silahlı Kuvvetlerin komutasını organize ettiği yeni darbeci cuntalara teslim etmişlerdir. Böylece, sivil siyasetin kulvar dışına çıkması önlenmiş, hem de eski darbeci cuntalar kendilerini güven altına almışlardır. 12 Mart Muhtırasını verenlerin varisleri 12 Eylül 1980 Darbesini, bu darbecilerin varisleri de 28 Şubat darbesini yapmışlardır.

28 Şubat Askeri Darbesinin varislerinin bir kısmı da bu gün, Balyoz ve Ergenekon Davalarında yargı önüne çıkarılmışlardır.

 28 Şubat Askeri Darbesinde; 1982 Anayasasının, temel hak ve özgürlükleri, egemenliği millete veren, kurum ve kuruluşların yetki ve sorumluluklarını belirleyen maddeleri göz ardı edilerek; Başlangıç maddesinin ikinci paragrafındaki “çağdaş medeniyet düzeyine ulaşma..” hedefine bakıp, milletin yaşantısını çağdışı ve devlete tehdit olarak görme eğilimi; İkinci maddesindeki “LÂİKLİK” kavramını öne çıkararak dindar insanlara tehdit gözü ile bakma eğilimi; İnkılâp kanunlarının korunması ile ilgili 174 üncü maddesindeki “Çağdaş uygarlık düzeyi”ne ulaşmayı ve “lâik niteliği” korumayı sağladığına inanılan sekiz inkılap kanunun tehdit altında olduğuna dair kuşku; Silahlı Kuvvetlere eğitim, silah, araç ve gereç bakımından hazırlıklı bulunması için “TSK İç Hizmet Kanunu”na konulmuş bulunan 35 inci maddesindeki “Türkiye Cumhuriyetini koruma ve kollama” görevinin, zamanının belirlenmesinin ve kararının verilmesinin TSK’ne ait olduğuna dair anlayış; baskı ve müdahalelere yasal dayanak yapılmıştır

Bu Anayasa ve yasa maddelerine anlam ve aktivite kazandırılması da; Devletteki Güvenlik planlamasının direktifi konumundaki “Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi”ndeki (MGSB), iç tehdit bölümünde, öncelikli olarak İrticanın iç tehdit olarak belirlenmesi ile mümkün olmuştur.

1982 Anayasası, genel özellikleri ile, devletin yönetimini millete bırakmayıp, yasama ve yürütme erklerinin yetkilerini kısıtlayan, buna karşılık, millete karşı sorumsuz kurumların yetkilerini arttıran, yani egemenliği anayasal kurumlar arasında paylaştıran kurallar koyan bir yapıya sahip olmuştur.

Bu hal her şeyden önce, uyum içinde çalışması gereken devlet organlarının, verilen aşırı yetkilerin sorumsuzca kullanılması sonucunda, amansız şekilde çatışmalarına sebep olmuştur.

Milli Güvenlik Kurulu 1961 Anayasası ile teşkil ettirilen ve 1982 Anayasasında da varlığını devam ettiren, Anayasal bir kurumdur. İstişarî bir kurul olmasına rağmen, teşkilinden itibaren Siyasi iradenin kontrol altında bulundurulması görevi ifa etmiştir.

Anayasal bir kuruluş olmadığı halde, 1982 Anayasasının 125. maddesi ile kararları yargı denetimi dışında tutulan Yüksek Askeri Şûra (YAŞ), general terfileri ve re’sen emeklilik uygulamaları ile ideolojik kadrolaşmanın mekanizması olarak işlev yapmıştır.

1990′ lı yıllardan itibaren hazırlanan Milli Güvenliğin Anayasası mesabesindeki Milli Güvenlik Siyaseti Belgelerindeki (MGSB) iç tehdit değerlendirmeleri, Devletin tepesinden tabanına kadar, bölünmeye ve cepheleşmelere sebep olmuştur. Bu belgeler hazırlandıktan sonra, iç tehditler ve bunlara karşı alınacak tedbirler, planlara sokularak, başta TSK olmak üzere, Kamu Kurumlarının en uç unsurlarına kadar yayımlanmış ve bu kurumlara iç tehditle aktif mücadele görevleri verilmiştir.

28 Şubatı planlayan zihniyet, zamanının MGSB ‘de İRTİCA, BÖLÜCÜLÜK VE AŞIRI SOL ‘u iç tehdit olarak gösterirken, AŞIRI SAĞ ve IRKÇILIĞI tehdit olarak göstermemiştir.

Böylece, içinde irticai ve bölücü (Kürtçü) unsur barındırmayan aşırı sağ ve ırkçılık Devletin RESMİ İDEOLOJİSİ olarak kabul edilmiştir. 

Yani resmi ideoloji (seküler, kavmiyetçi, devletçi, ılımlı sol yelpaze), TSK başta olmak üzere Devletin bütün gücü ile desteklenirkentehdit kapsamına giren ideoloji yani, inanç ve etnik kimlik baskı altına alınmıştır.

Bu baskı ve ayrışma önce kamu personelinde başlamış, tehdit görülenler tasfiye edilinceye kadar cepheleşme olmuş; tasfiye tamamlanınca da Devlet Kurumlarında, Resmi İdeoloji kadrolaşmış; sonra da cuntacı organizasyonlar oluşturarak, toplumun tehdit olarak gösterilen ideoloji mensupları ile hukuk dışı, gayri meşru mücadele yöntemleri uygulama gayreti içine girilmiş,  Milletin Cephelere bölünmesine sebep olunmuştur.

Yine aynı dönemde, Resmi ideoloji, TBMM’ de de hem kendisine taraftar, hem de tehdit kapsamında gösterilen siyasi partileri bulmuştur.

Özellikle, seçimle iktidara gelme ümidi olmayan partiler ya resmi ideolojiye sahip devlet kurumlarına arka çıkma gayreti içine girmiş, ya da terörün gölgesinde kalmıştır.

MGSB de dindarlık ve etnik kimlik iç tehdit olarak gösterildiği için; temel hak ve özgürlüklerin, hakkaniyetle kullanılması önündeki engellerin kaldırılmasında; İç barışın sağlanması için, etnik kimliğe ve dini hayata sağlanması gereken serbestî dahi siyasi ayrışmaya sebep olmuş; sonucunda TBMM de resmi ideoloji ve karşıtları şeklinde bölünmüştür.

Yakın tarihimiz uzun süren siyasi istikrarsızlık dönemlerinin arkasından askeri darbe veya müdahalelerin geldiğini göstermektedir. 13 Aralık 1970 tarihinden 12 Eylül 1980 tarihine kadar, 10 yıl içerisinde 12 koalisyon hükümeti iş başına gelmiştir. 

Bunlardan 8 tanesi bir yıldan kısa görev yapmıştır. Bu zayıf koalisyon hükümetleri sırasında, siyasi ve ekonomik istikrar bozulmuş, anarşi kontrol edilemez hale gelmiş, Millet bunalmış, bir çıkış yolu gözlerken kurtarıcı olarak 12 Eylül 1980 Darbesi gelmiştir.

Yine 23 Haziran 1991 tarihi ile 28 Şubat 1997 tarihine kadar 6 yıl içerisinde 7 Hükümet görev almıştır. Bu yedi hükümetten 4 ‘ü altı aydan biri de bir yıldan kısa iş başında kalmıştır.

Bu zayıf koalisyon hükümetleri sırasında da, ekonomik ve siyasi istikrar bozulmuş, arkasından 28 Şubat 1997 Askeri Darbesi gelmiştir.

Bunlara karşılık, 13 Aralık 1983 tarihi ile 23 Haziran 1991 tarihleri arasındaki 8 yıllık sürede, tek ve aynı partinin kurduğu üç hükümet, yine

18 Kasım 2002 tarihi ile günümüze kadar 10 yıllık süre içinde aynı partinin kurduğu 4 hükümet iş başında kalmıştır.

Siyasi istikrarın hakim olduğu bu dönemlerde, ülke sorunlarına çözümler siyasi iktidarlar tarafından bulunmuş, Balyoz ve Ergenekon davalarından anlaşıldığına göre, yasal dayanak ve ideolojik kadrolaşmada bir değişiklik yapılmadığı, hatta fiili darbe planları yapıldığı halde, darbe ve müdahale imkanı verilmemiştir.

Temsilde adalet ilkesinin öne çıkarılması ile, güçsüz koalisyon hükümetlerine teslim edilen ülke yönetiminde zafiyetler oluşmuş ve oluşan istikrarsız ortamlar darbe ve müdahalelerin davetçisi haline dönüşmüştür.

Bu gün bu darbenin 15. yılında dönüp geriye baktığımızda, gecikmeden gerçekleştirmemiz gereken üç konu vardır. Bunlar;

Birincisi;

Millete ve devlete büyük maddi ve manevi zarar veren, Darbenin müsebbipleri yargı önünde hesap vermelidir.

28 Şubat Askeri Darbesinin baş sorumluları o tarihteki Milli Güvenlik Kurulu’nun Asker üyeleriikinci büyük sorumluları da yine o tarihteki Yüksek Askeri Şura’nın asker üyeleridir.

İkincisi;

Darbenin mağdurlarının gasp edilen maddi ve manevi hakları, Millet tarafından kendilerine verilmelidir.

28 Şubat Askeri Darbesi ile başta askerler olmak üzere Kamuda çalışan inançlı personel ile imam hatip liseleri, ilahiyat fakülteleri ve yüksek öğretim öğrencileri mağdur olmuşlardır.

Silahlı kuvvetlerden YAŞ Kararı ile çıkarılanlara yapılan işlemlerin yanlışlığı, 6191 Sayılı Yasa çıkarılarak ifade edilmiş ve bu personelin bir kısım hakları verilmiştir.

Ama henüz mağduriyetlerin tamamı giderilmemiştir. Bunları tekrar ifade etmek gerekir ise;

-YAŞ Mağdurlarının geriye dönük haklarının tamamı verilerek maddi ve manevi açıdan tatmin edilmelidirler.

-Yargıya açık idari işlemlerle çıkarılan subay, astsubay, askeri öğrenci ve uzman personel de 6191 Sayılı yasanın kapsamına alınarak hakları verilmelidir.

-Bunaltıcı baskı sonucunda, emekliliğe zorlananlar da, Silahlı kuvvetlerdeki emsallerinin haklarına kavuşturulmalıdır.

Üçüncüsü;

Bir daha askeri darbe olmaması için tedbirler, imkan var iken alınmalıdır.

Müdahalelerin ve darbelerin tekrar Ülkemizin gündemini işgal etmemesi, Milli ve siyasi iradenin üzerinde hiç bir kurumun vesayet kuramaması ve ileri demokrasinin kurallarına uygun bir yönetim şeklinin yerleşebilmesi için, yapılması gerekenleri de ifade ederek yazımı tamamlamak istiyorum.

Yeni Anayasa çalışmasını fırsat bilerek, siyasi istikrar mevcut iken, yani Devlet Kurumları üzerinde kontrol ve TBMM de çoğunluk mevcut iken; darbeler ve vesayet için dayanak yapılan yasal mevzuatı, Kamudaki ideolojik kadrolaşmayı ve siyasi istikrarın bozulmasına neden olan ortamı ortadan kaldıracak aşağıdaki düzenlemeler yapılmalıdır.

 -Anayasada resmi ideoloji, değişmez maddeler ve laiklik ilkesi bulunmamalı, ana dilde eğitim imkanı sağlanmalı, temel insan hak ve özgürlükleri kısıtlanmamalı, vatandaşın anayasal sıfatı olmamalıdır.

-TBMM ve Hükümetin bütün devlet kurumları üzerinde otorite kurması sağlanmalı, yetkiler TBMM ‘inde toplanırken, Meclis güçlendirilmeli, temsilde adaletten feragat edip, yönetimde istikrar sağlayacak şekilde seçim barajları yükseltilmeli veya seçim sistemi değiştirilerek tek parti iktidarı sağlanacak düzenlemeler getirilmelidir.

-Siyasi iradenin üzerinde hiç bir kurumun vesayeti olmamalıdır.

-Asker siyasetin üzerinde vesayet kuramamalı, Milli Güvenlik Kurulu kaldırılmalı, Genelkurmay Başkanlığı ve Kuvvet Komutanlıkları ayrı ayrı MSB ‘lığına bağlanmalı ve TSK yeniden yapılandırılmalı, Türk Silahlı Kuvvetlerinin vazifesi yeniden ifade edilmeli, iç güvenlik İçişleri Bakanlığına, dışa karşı savunma da MSB ‘lığına verilmeli, YAŞ’ ‘nın yapısı değiştirilmeli ve bütün kararları yargıya açık olmalı, Jandarma Genel Komutanlığının Genelkurmay Başkanlığı ile organik bağı koparılmalı, askeri yüksek yargı kaldırılmalı, askeri hakimler üniformasız olmalıdır

Milli Güvenlik Siyaset Belgesinden iç tehdit değerlendirmeleri kaldırılmalıdır.

Bundan sonra savcılarımıza, yargımıza, TBMM’ne ve Milletimize görev düşmektedir. Milletimiz, insana hizmeti merkezine alan bir devlet organizasyonu ile idare edilmeyi hak etmektedir. İstikbal Müslüman Milletimizindir. 27 Şubat 2012

Adnan Tanrıverdi
Emekli Tuğgeneral
ASSAM Başkanı

(Son Düzenlenme Perşembe, 12 Nisan 2012 13:15)

Kaynak; http://www.adnantanriverdi.com/index.php/askeri-konular/asker-siyaset-iliskisi/siyasi-beyanatlarla-ilgili-yorumlar/313-15-yilinda-28-subattan-ders-aldik-mi-27-subat-2012.html

 

Ordu+CHP=iktidar veya ‘Ordu+CHP= ihtilal’ formülü ile ’11 Havacı subay’ın hikayesi

CHP iktidara gelir mi?

Elbette… Ne zaman?

Papa Müslüman olunca!

.

Tarım toplumunda cuntacılık, darbecilik oyunları kolaydır. Ancak size bu oyunu şehirli, Sanayi Toplumlarında oynatmazlar. Aşağıda CHP’nin desteği ile bugünlere nasıl gelindiğinin hikayesi anlatılmaktadır.

“Ordu içerisindeki Silahlı Kuvvetler Birliği’ni oluşturan cuntacılar grubu, 27 Mayıs 1960 ihtilalinin amacından saptırıldığını ileri sürerek idareye el koymaktan söz ediyorlardı. Harp Okulu Komutanı Talât Aydemir, çok gizli olarak İstanbul’a kendi adamlarını göndermişti.

Balmumcu’da I. Ordu ve İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Orgeneral Cemal Tural’ın talimatıyla Tuğgeneral Refik Tulga’nın başkanlığında yapılan toplantıya Ankara’dan gelen Necati Ünsalan, Selçuk Atakan, Galip Gültekin ve Dündar Seyhan da katılmışlardı.

Bu gizli toplantıda Ankara cuntasının temsilcileri, koalisyon hükümetine derhal el konulmasını teklif ederlerken hatta Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay’ın kendileriyle birlikte olduğunu söylemişlerdi. Anlaşıldığı kadarıyla darbecilere karşı, yeni bir darbe yapmaya kararlıydılar.

9 Şubat 1962’de yapılan bu gizli toplantı neticesinde İstanbul’dan hiç beklemeksizin dönen Ankara grubu, Cevdet Sunay’la görüşerek girişilecek darbe hakkında kritik yapmışlardı. Sunay birşeylerden çekinmiş olacak ki son anda cuntacıların fikirlerine iştirak etmemişti.

Çok gariptir, tehlikeyi sezinleyen İsmet İnönü’nün damadı Metin ve kızı (1) Özden Toker, Milli Birlikçilerle içli dışlı olarak, bir nevi paşa babalarına askeri kanattan bilgi aktarıyorlardı. Metin Toker’in bu husustaki anlatımları şöyle:

“Biz Özden’le 17 Şubat gecesi bir cumartesiydi, Osman Köksallar da yemekteydik. Bizimle beraber, başka bazı MBK üyeleri de vardı: Sami Küçük, Suphi Gürsoytrak gibi. Gece yarısı Vehbi Ersü, Selahattin Özgür ve birkaç kişi daha telaşla geldiler Bazı birlikler alarma geçmişlerdi. Durumun Başbakana haber verilmesini istiyorlardı, ismet Paşalar o tarihte hâlâ Ayten Sokakta oturmaktaydılar. Telefon ettim. Uyandıramadım. Çıktık, eve gittik. Söylenenleri anlattım, ismet Paşa, Sunay’ın ve Sancar’ın haberdar edilmesini istedi.”

…İşte İnönüler millet iradesiyle gelemedikleri yerlere ihtilalcilerin sırtından gelip, demokrasiye inanmayan böylesine despot ruhlu insanlarla münasebet kurmaktaydılar.

Bu tarihi gerçekleri, hangi görüşte olursak olalım inkâr edemeyiz.

Sözde demokratik hükümet denilen İnönü kabinesindeki bakanlardan Avni Doğan, Talât Aydemir grubuyla pazarlıklara girişip Başbakanlığı için cuntacılardan söz almıştı. Aynı cuntacıların Balmumcu’daki toplantılarına katılarak, bir anda sivil kanadın ihtilalcisi oluvermişti.

Nihayet 22 Şubat hareketi patlak verdiği zaman önce asi Albay Talât Aydemir’in yanında olan Avni Doğan, baktı ki İnönü ihtilalcilerle pazarlığa oturmuş, hemen Hava Kuvvetleri Karargâhı’na giderek durum değerlendirmesine girişmiştir. Sabaha karşı İnönü vaziyete hakim olunca; Avni Doğan, Aydemircilerin aleyhine dönerek Hava Kuvvetleri Karargâhı’nın (2) şeref defterine şunları yazmıştı:

‘Hava Kuvvetlerimiz memleketimizi felaketten kurtarmıştır. Şükranlar. Eğer biz hükümet olarak daha tedbirli olmayı bilseydik, bu tehlike daha önceden karşılanmış olurdu. Tedbirde kusur ettiğimizi görerek utandım.”

O tarihte Harp Okulu tamamiyle Talât Aydemir’e bağlıydı. Eğittikleri Harbiyeli öğrencilerle kuvvetli bir güç oluşturarak, ilk anda Muhafız Alayı’nı vurmayı hedeflemişlerdi. Tıpkı 27 Mayıs’taki gibi, 22 Şubat 1962 darbe girişiminde de askeri öğrenciler kullanılmaktaydılar.

22 Şubat günü Harbiye öğrencileri tankların içerisinde. Zırhlı Birlikler Eğitim Merkezi’nin vasıtalarıyla Ankara sokaklarına yürümüşler ve ihtilali fiilen başlatmışlardı. Karargâhından Dündar Seyhan la birlikte ilk ültimatomu veren Talât Aydemir, düşüncelerindeki aşırı sol fikirlerin ülke idaresine egemen olacağına kesinlikle inanıyordu.

Bu arada Çankaya Köşkü’ne yaklaşan süvari grubunun başkanlarından Fethi Gürcan, Cihat Alpan ve hükümet yanlısı subayları enterne etmeyi başarmıştı. Durumdan haberdar olan Osman Köksal, Gürsel ve İsmet Paşa’ya anında bilgi vermeyi ihmal etmiyordu. Muhafız Alayı yalnızca karışmamış, tam anlamıyla Fethi Gürcan ve grubunun eline geçmişti.

Bir anlamda ihtilalci Gürsel, Cumhurbaşkanlığı makamında oturmasına rağmen cuntacılar tarafından ablukaya alınmış vaziyetteydi.

Ülkenin bir numaralı adamı çaresizlik içerisinde aklına esen her yere talimatlar yağdırmaktaydı. Neredeyse düşürülmesi an meselesiydi. Başdarbeci, karşı darbeyle devrilmenin korkularını yaşamaya başlamıştı. Köşk’ün sınırları içerisinde olduğu halde (enterne edilmesinden dolayı) kendini korumakla görevli Muhafız Alayı’ndan en küçük bir haber alamıyordu. Cumhurbaşkanı’nın maiyetinde bulunanlar, adeta korku ve panik karışımı çarpmışlarla bir şey yapamamanın üzüntüsünü yaşamaktaydılar.

Aslında Fethi Gürcan gibi her yönüyle iyi yetişmiş gözüpek bir subay için devletin sivil ve askeri yetkililerini toplamaktan kolay bir şey yoktu. Peki öyle ise hedefleri neden gerçekleşmedi denilecek olursa? Dündar Seyhan bu durumu şöyle anlatmakta:

“Fethi Gürcan Çankaya Köşkünde Cumhurbaşkanı, başbakan ve Bakanlar Kurulu’nun yaptığı toplantıyı Talât Aydemir’e telefonla haber verip, hepsini toplayayım mı diyerek ne yapması gerektiğini sorup, Aydemir’den talimat ister. Aydemir  “Bizim onlarla işimiz yok, bırak gitsinler” diyerek Fethi Gürcan’a mani olmuştur:

Daha önce de belirttiğim gibi tam bir gerilla taktiğiyle yetişmiş olmasının yanı sıra son derece korkusuz bir yapıya sahip olan Fethi Gürcan, Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı’nı etkisiz hale getirdikten sonra köşk’ü basması an meselesi iken, Talât Aydemir’in onu bu eyleminden neden vazgeçirdiği henüz açıklığa kavuşmamış durumdadır.

Buna verilebilecek tek ipucu, Çankaya Köşkü’ndeki toplantıda parti liderlerinden, Talât Aydemir’in kıramayacağı aile yakını Ekrem Alican’ın (3) da bulunması, hareketin engellenmesine mani oldu diyebiliriz…

Alican’la aralarındaki akrabalık bağının verdiği duygusallıkla Talât Aydemir uzun görüşmeler neticesinde nihayet ikna edilerek, 22 Şubat macerası başarısız bir şekilde sona ermişti.

Bu darbe girişiminin pazarlıklar neücesinde bitmesiyle, birkaç gün sonra ismet İnönü’nün başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, diyet borçlarını ödeyebilmek için danışıklı döğüşlü aldıkları kararla Talât Aydemir ve arkadaşlarının tamamını emekliye sevkederek, “özel af yasası çıkartıp” serbest kalmalarını sağlamışlardı.

Olacak şey değildi ama, olmuştu bir kere! Darbecilerin hapse atılmaları beklenirken, hepsi de ellerini kollarını sallayarak serbest kalmışlardı.

Ne de olsa İnönü Hükümeti, Milli Birlik Komitesi üyelerinin güdümü altında varlığını sürdürmenin ezikliği içerisindeydi. Bu şartlarda 27 Mayıs darbecileri, ak saçlı paşa’nın ve Ekrem Alican’ın hakemliğinde 22 Şubat darbecileri’ni belirgin çekintilerinden dolayı ayan beyan kollamış oluyorlardı.

Talât Aydemir emekliye sevkedildikten sonra boş durmadı. Harp Okulu öğrencilerini dışardan yönlendirerek 21 Mayıs 1963’te ikinci kez darbe girişiminde bulunmasına rağmen başarısız oldu. Ankara’nın merkezindeki çatışmalarda 1 binbaşı, 1 Harbiye öğrencisi, 1 astsubay ve 4 er hayatlarını kaybettiler. Emekli Yarbay Tekin Pakova’nın evinde yakalanan Aydemir bu kez İmtiyazlı affa tabi tutulmadığı için, uzun yargılamalar neticesinde Temmuz 1964’te Fethi Gürcan’la birlikte Ankara’da idam edildi. (4)

**

Bir başka gözle 22 Şubat hikayesi

CHP’nin darbecilikle suçlananları listelerinden aday gösterme ve süren davalarda onlara destek olma politikası nereden geliyor?

CHP’li milletvekillerinin Silivri’ye niçin çadır kurduğunun şifreleri, 1962’de yaşanan 11 havacı olayında gizli.

CHP’li milletvekilleri Silivri’de çadır kuruyor, sık sık darbeye teşebbüsten yargılanan asker-sivil sanıkları destekleyici açıklamalar yapıyor. Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu, mahkemelere ağır suçlamalar yöneltiyor. Darbe sanıkları CHP listelerinden milletvekili adayı gösteriliyor.

CHP’nin darbecilerle işbirliği yeni değil. Cuntacılarla ilişkiler 27 Mayıs 1960’ta başlıyor; ancak

-‘Ordu+CHP=iktidar’ ve

-‘Ordu+CHP= ihtilal’

formülünün dillerde dolaşmasına 1962’de yaşanan ‘11 havacı subay olayı’ sebep oluyor.

Neydi 11 havacı subay olayı?

27 Mayıs darbesi bir yılını doldurmadan yeni cuntalar kurulmaya başladı. CHP, 1961 seçimlerinde beklenen oyu alamayınca Silahlı Kuvvetler Birliği darbeye karar vermişti bile.

Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay, krizi çözdü. İsmet İnönü başbakanlığında CHP-AP koalisyon hükümeti kuruldu. Talat Aydemir, 22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs 1963’teki iki darbe girişiminde başarısız olunca idam edildi.

Ancak İnönü, Hava Kuvvetleri’ndeki bir grup subayın darbe planlarken suçüstü yakalanmasını görmezden geldi, üzerini örttü.

Hava Kuvvetleri Komutanı’nın 11 havacının istifalarını işleme koyma talebini geri çevirdi. Çünkü cuntanın CHP ile ilişkisi vardı.

Yanlarında derecelerine göre yıldızlar bulunan 70 kişilik listede bazı CHP’li milletvekillerinin (üç yıldız) isimleri sıralanıyordu. ‘Ordu+CHP= ihtilal’ formülünü de Hava Kuvvetleri’nde sergilenen listeyi gören bir subay ortaya atmıştı.

Cuntanın açığa çıkmasından sonra darbe çalışmalarını yürütmekle suçlanan General Hüsnü Özkan, CHP’ye kaydoldu ve milletvekili yapıldı.

Emekli edilen Albay Fevzi Arsın da CHP’nin Ankara il Başkanlığı görevine getirildi.

1962’deki 11 havacı olayı Meclis’te sert tartışmalara sebep oldu. İnönü, CHP’li milletvekilleri ile ilişkisi tespit edilen Hava Kuvvetleri’ndeki cuntanın üzerine gitmemekle suçlandı.

AP Grubu adına konuşan Gökhan Evliyaoğlu; CHP’yi eleştirerek bir uyarıda bulunmuştu:

Meseleyi münakaşa etmek isteyen partileri ‘ordu düşmanı’ olarak itham etmek asıl ordu düşmanlığıdır.

Bütün dünya ordularında bir hain çıkmayacağına dair kaide yoktur. Bu sebeple meselenin üzerine ciddiyetle gidilmelidir. Orduda siyasi faaliyetler ve cunta teşkil edilmesi sapık bir düşüncedir. Bu türlü bir maceraya kalkışanı hükümet affederse bunlar birbirini takip eder gider.”

Meclis tutanakları, 1962’de yayımlanan gazeteler ve tanıkların hatıralarında olayın ayrıntıları vardı. 4 ciltlik ‘Matbuat Basın Derkeeen Medya’ isimli kitabında 11 subay olayını ilk defa bütün yönleri ile anlatan gazeteci Bedii Faik’le görüştüm.

Faik’e 11 havacı cuntasının ihtilal planları verilmiş ve o da bunu gazetesi Dünya’da yayımlamıştı. Talat Aydemir’le birlikte babası asılan ve döneme ilişkin iki kitabı bulunan Ömer Gürcan da önemli açıklamalarda bulundu. Gürcan, İnönü’nün kendine yakın kişiler olduğu için havacıların üzerine gitmediğini belirtti.

Türk siyasi hayatında eline darbe planları ulaşan gazeteci sadece Mehmet Baransu değildi. 1962 yılında dönemin en ünlü gazetecilerinden biri olan Bedii Faik’e kimliği belirsiz iki kişi bir dosya ulaştırdı. İçinde 11 havacının darbe planları vardı. Faik, Baransu gibi savcılara gitmedi.

Sahibi olduğu Dünya gazetesinde konuyu önce makalelerine konu etti. Sonra da manşetten bu darbe girişiminin ayrıntılarını yayımladı. 1962’de de tıpkı 2002’deki Balyoz gibi darbe planları yapılmıştı.

Bu tarihî olayın Meclis tutanakları ve tanıkların itirafları ile ilginç ayrıntıları vardı. İddiaya göre 22 kopyası bulunan, orijinali Hava Kuvvetleri komutanının kasasında olan plan ile ‘CHP +Ordu=iktidar’ formülü hayata geçirilmek isteniyordu. Darbede ismi geçen 70 kişinin çoğu CHP’liydi.

…Cuntacıların ordudan tasfiye edilmesine hükümetin direnmesi Hava Kuvvetleri’nde de rahatsızlığa sebep oldu. Hava Kuvvetleri Karargâhı’nda General Süleyman Tuncel, 11 havacının ihtilal dosyalarını karargâhta sergilemek zorunluluğu duydu. Sergi her subaya açıktı.

Tuncel’in sergi odasına geldiği bir sırada genç bir hava teğmeni CHP’liler listesinin isimleri yanındaki yıldızları incelemiş ve sonra elindeki gazeteyi işaret ederek

“Gazetedeki demeçlere bakınca insan ‘amma isabetli yıldız koymuşlar’ demeden kendini alamıyor generalim.” demişti.

Başka bir genç subay bu dosya teşhirini ibret ve dehşetle seyrettikten sonra Albay Turan Çağlar’a şöyle söylüyor:

-“Hayır, ‘Ordu+CHP = iktidar’ değil, bu tertip yanlış olmuş demek,

-‘Ordu+CHP =ihtilal’ olmalıymış.” (5)

**

Bir başka pencereden daha 22 Şubat 1962 ayaklanması

22 Şubat Olayı, 1962′de, Harp Okulu Komutanı Kurmay Albay Talat Aydemir ve arkadaşlarının, ordu içindeki 27 Mayısçıların tasfiyesi için, 20 Şubat günü başlatılan atama ve gözaltına almalara karşı direnişi olayıdır.

“Ülkenin, 1960 ihtilalinden sonra yaşayacağı genel seçimlere giderken ABD ve Avrupa ile ilişkilerinde fazlaca değişen bir şey olmamıştı. ABD’nin Ocak 1961’de yaptığı 43 milyon dolarlık yardımla birlikte 27 Mayıs’tan beri yapılan yardım tutarı 279 milyon doları bulmuştu. 17 Şubat 1961’de Türk ve Alman İş ve İşçi bulma Kurumları arasında anlaşmaya varıldı. 105 kişilik ilk Türk işçi kafilesi Almanya’da bir inşaat firması tarafından işe alındı. 2 Haziran 1961’de Almanya’nın Türkiye’ye vereceği 200 milyon mark tutarındaki kredi ile ilgili anlaşma imzalandı.” (6)

27 Mayıs’a vurulan her darbeye generallerden çok, genç subaylar tepki gösteriyordu. İstedikleri ise; 27 Mayıs’ın, DP’yi deviren basit bir hükümet darbesi olmaktan çıkaran devrimci yanının garantiye alınması gibi gösterilmek istenilse de, iktidarın sivillere devredilmemesiydi.

“15 Ekim 1961’de yapılan genel seçimlerde CHP umutluydu. DP’nin 27 Mayıs’ın altında ezilip yok olduğu düşünülüyordu. Ama beklenen gerçekleşmedi. CHP ancak %36,5 oy alabilmişti. DP’nin yerine kurulan AP ise %34,8 ile başa baş çıkmıştı.

450 üyeli mecliste CHP 173, AP 158 ve 150 senato üyeliğinin de 71’ini AP, 36’sını CHP almıştı. Şüphesiz seçim sonuçları CHP’yi olduğu kadar, genç subayları da etkilemişti. Siyasi ortam neredeyse 27 Mayıs öncesine dönüşmek üzereydi.” (7)

Seçim sonuçlarından sonra, Türk Silahlı Kuvvetleri içinde bir fikir ayrılığı belirmeye başladı.

“Bir grup genç subay yol yakın iken ‘memleketin geleceği’ bakımından idareye el konulması” fikrini savunuyordu. İkinci fikre göre ise, şimdi askeri müdahale hareketine lüzum yoktu. Tecrübe edilmeli, başarısızlıkları görüldükten sonra müdahale edilmeliydi.

Bu fikri savunanlar daha ziyade hava kuvvetlerinin temsilcileri olan Kurmay Albay Halim Menteş, Hava Albay Fevzi Arsın idi, bunlar CHP’liler ile devamlı surette temasta oldukları için memleketi ancak İsmet İnönü başta olmak üzere CHP’nin kurtaracağına inanıyorlardı.

Bu fikir gerek Ankara Grubu’nda, gerek İstanbul Grubu’nda tartışıldıktan sonra birinci fikir ekseriyet kazandığı için İstanbul’da 21 Ekim 1961 günü Harp Akademileri’nde yapılan büyük toplantıda 10 General ve 28 Albay şu protokolü imzalamışlardı.”(8)

21 Ekim Protokolü’ne göre; yeni seçilen TBMM toplanmadan önce en geç 25 Ekim 1961’e kadar bir askeri müdahale kararı alınmıştı. Ancak bu protokol uygulanamadı.

“Ancak sonraki olaylar göstermiştir ki ‘21 Ekim Protokolü’ sadece başlangıçtır. Bugünün moda deyimlerini kullanarak söylemek gerekirse o ‘ana deprem’dir.

‘Artçı depremler’ 22 Şubat’lardan, 20 Mayıs’lardan, 9 Mart’lardan geçerek ta 12 Mart’a kadar sürdü. 12 Mart’ta Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki ‘emir ve komuta zinciri’ yeniden kurulmuştu. Bu, ’21 Ekim 1961 ana depremini’ izleyen ‘artçı depremlerin sonu’ oldu.” (9)

İşte cuntacılık hikâyemiz ve CHP’nin siyasi anlayışı…

Sizce açıklananlara ilave edilecek başka diyecek bir şey kalmış mıdır?

Milletimiz bu anlayıştaki bir siyasi partiyi iktidara getirir mi?

Getirir…

Nasıl?

Papa Müslüman olunca…

..

Resim; web ortamından alınmıştır.

Kaynakça;

(1) İnönü’nün kızı Özden’le, damadı Metin Toker’in Kurmay Albay Osman Köksal’ın evinde görüşmeleri; Demokrasimizin İsmet Paşalı Yılları, sayfa 68-Cem Yayıncılık, 1996 Ankara. (Alıntı; İhtilalci ve Muhtıracı Paşalar”, Süleyman Yeşilyurt)

(2) 23 Şubat 1962 tarihli Hava Kuvvetleri Karargâhı Şeref Defteri. (Alıntı; İhtilalci ve Muhtıracı Paşalar”, Süleyman Yeşilyurt)

(3) Ekrem Alican; 1916-Adapazarı-Mülkiye-Maliye Müfettişi-IX, X uncu Dönem Kocaeli, 1,2 nci Dönem Sakarya Milletvekili-Yeni Türkiye Partisi Genel Başkanı-Kurucu Meclis Bakanlar Kurulu Üyesi, Maliye, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı. (Alıntı; İhtilalci ve Muhtıracı Paşalar”, Süleyman Yeşilyurt)

(4) Daha geniş bilgi için bakınız; “İhtilalci ve Muhtıracı Paşalar”, Süleyman Yeşilyurt

(5) Yazının tamamı için bakınız;  İDRİS GÜRSOY /6 Şubat 2012 / Aksiyon Dergisi

(6-7) Nermin Fenmen Sayfa 10, (Odtülüler Bülteni Eylül 2005 Sayısı eki) odtumd (Alıntı; Vikipedi)

(8) Öner Gürcan, Sayfa 123, “Ben İhtilalciyim” (Alıntı; Vikipedi)

(9) Metin Toker, Milliyet, 20 Aralık 1999 (Alıntı; Vikipedi)

Devlet adamı Süleyman Demirel’i tanır mısınız? Tanırız be ya!

Biraderler için siyasi anlayış çokta önemli değildir. Ha sağ olmuş, Ha sol! Önemli olan vatandaşın kalesine olmalı Gol!

 

1960 Darbesinin lideri Cemal Gürsel (1) uzun bir koma döneminin ardından 14 Eylül 1966’da vefat ettiğinde Demirel başbakandır.  Bakanlar Kurulu’na aldırdığı sürpriz bir kararla Gürsel Paşa’yı Anıtkabir’e (2) defnettirir.

27 Mayıs 1960 “sabaha karşı” Silahlı Kuvvetlerin idareye el koymasıyla birlikte Demokrat Parti iktidarının Devlet Su İşleri Genel Müdürü Süleyman Demirel için de zor günler başlamıştı. Çok geçmeden ihtilalcilerin devlet dairelerini istilasıyla, kendisi bir yana makamı bir yana savruluyordu. Doğasındaki pısırık ve çekingen yapısından dolayı hayli tedirgin ve ürkek bir ruh halinin içerisindeydi.

Bu şartlarda kadere boyun eğmekten başka çaresi yoktu. Kendisinin de tahmin ettiği gibi darbenin ilk günü görevden alındı. Gelecek günlerde akıbetinin ne olacağını bir türlü kestiremiyordu.

Otuz altı yaşına bastığı halde bürokrasideki önemli konumundan dolayı henüz askerliğini yapmamıştı. Şube kayıtlarının yoklama listesinde asker kaçağı görünüyordu. Mevcut yasalara göre celp altına alınıp, askeri cezaevi’ne gönderilmenin tedirginlikleri içerisindeydi.

Başta Cumhurbaşkanı Celal Bayar olmak üzere Başbakan Adnan Menderes, kabine üyeleri, iktidar partisi’nin milletvekilleri ve önemli bürokratlar Yassıada’ya kapatılırlarken, mason locasının görünmeyen gizli eli Süleyman Demirel’i hiç beklemediği biranda tutuklanmaktan kurtarmıştı.

Korunup kollanmanın içyüzü o yıllarda tam olarak aydınlığa kavuşmasa da ihtilalin bir numaralı adamı Orgeneral Cemal Gürsel’in, farklı dünya görüşlerine rağmen Demirel’e kol kanat gerdiği dikkatli gözlerden kaçmayan bir durumdu…

O günlerde yakından tanıdığım emekli Süvari Albayı ve Bağkur Yönetim Kurulu üyesi Vacit Akkor’la aramızdaki yaş farkına rağmen dostane görüşmeler yapıyordum… Birgün, tarihi konulara dair koyu bir sohbete daldığımızda kapı çalındı içeriye giren şahsın resimlerinden tanıdığım kadarıyla Orhan Kabibay  (3) olduğunu anlamakta gecikmedim…

Nihayet konular derinleştikçe. Demirel’e ait sansasyonel meseleler gündeme gelmişti. Bunlar ihtilalde nasıl kollandığı, askerlik celbine dair imtiyazlar ve Cemal Gürsel’le yakın münasebetlerde bulunduğu hakkındaki özeleştirilerdi…

Bilgi edinmek kaydıyla Orhan Kabibay’a sorular yöneltmeye başladım:

- Efendim, sizin açınızdan mahsuru yoksa az önce bahsi geçen Demirel hakkında bilmediğim hususlarda bilgi edinebilir miyim.

- Peki, merak ettikleriniz nedir?

-1960 ihtilalinin ilk günlerinde fazla gündeme taşınmayan bir Süleyman Demirel hadisesi var. Demokrat Parti iktidarının Cumhurbaşkanı, Başbakan ve milletvekillerinin yanı sıra bürokratlarının büyük çoğunluğu tutuklandıkları halde Demirel’e neden ayrıcalık tanındı?       

-Hatırladığım kadarıyla 1960 ihtilalinin ilk günleriydi. Yapılan görev taksimine göre Milli Birlik Komitesi Üyesi olarak, iktidar partisinin bürokratlarının tasfiye işlemlerini büyük ölçüde ben üstlendim. Devlet Su işleri Genel Müdürü’nü görevden almama rağmen kendini tanımıyordum Bile! Üstelik adı da fazla duyulmuş birisi değildi.

Yaptırdığım Kısa bir tahkikat neticesinde Süleyman Demirel adındaki şahsın 36 yaşında olduğu halde askerlik yapmadığını öğrendim. Çok kızmıştım. Hiç beklemeksizin askerlik şubesi başkanını Arayarak, en küçük bir ayrıcalık yapılmaksızın doğu vilâyetlerinden birine derhal celp edilmesini emrettim.

-Peki, yetkili bir konsey üyesi olarak bütün bu söyledikleriniz neden gerçekleşmedi albayım?

-Tam tatbikata koyacağım gün. Milli Birlik Komitesi’nin toplantısı vardı. Toplantı çıkışında Gürsel Paşa beni yanına Çağırarak, Süleyman Demirel’i askerlik meselesinden dolayı Tutuklatmamamı ve bu şahsın hergün evine gelip gidebilecek Şekilde Ankara garnizonlarından birisine sevkini yapmamı istedi. Biran için çok şaşırmıştım…

-Peki, o zamanlar hiç tanımadığınız asker kaçağı konumundaki Süleyman Demirel’i, Gürsel’in koruması altına neden aldığını hiç araştırdınız mı?

-Hemen dosyasını istettim. Açtırdığım geniş kapsamlı Tahkikat neticesinde Ankara Bilgi Locası’na kayıtlı refik (kalfa) seviyesinde bir mason olduğunu öğrenince, fazlasıyla şaşırdım. Aslında Alevi kökenli Cemal Gürsel’in, mason localarıyla en küçük bir bağlantısı yoktu. Daha sonra öğrendik ki Devlet Su işleri genel Müdürü iken Kara Kuvvetleri Komutanı Gürsel Paşa’yla bir yakınlık kurarak, ordunun su Meselesiyle ilgilenmiş. İşte bu nedenle Demirel’i ihtilalinin İlk gününden itibaren kanatlarının altına aldığı gibi, en küçük bir zarar görmesini istemiyordu…

-Az önce Demirel’in mason olduğunu öğrendiğinizde. Şaşırdığınızı söylediniz. Kusura bakmayın ama ihtilali yapan Komutanların arasında da masonlar vardı.

-Kimleri kastediyorsunuz?

-Refik Tulga Paşa, ihtilalden hemen sonra İstanbul Valiliği’ne getirildi. Onun 33 derece üstad bir mason olduğunu herhalde sizde biliyorsunuzdur?

-Bunlar istisnai durumlar. Türkiye’de her kurumun içerisinde masonların varlığından söz edilebilir. Ama ordunun içerisinde düşünülenden az sayıdalar…

-Albayım, biliyorsunuz Cemal Gürsel altı ay süren uzun Bir koma döneminin ardından 14 Eylül 1966’da vefat etti. Demirel de o günlerde henüz bir yıllık Başbakan’dı.  Bakanlar Kurulu’na aldırdığı sürpriz bir kararla Gürsel Paşa’yı devlet töreniyle Anıtkabir’e defnettirdi. Böylesine tuhaf bir gelişme siz de takdir edersiniz ki taraflı tarafsız, toplumun bütün kesimleri tarafından fazlasıyla yadırgandı.

Acaba bu durum Sözde maneviyatçı ve mukaddesatçı, aynı zamanda demokrasi havarisi geçinen Demirel’in. Cemal Gürsel’e geçmişin diyet borcunu ödeme hesabı mıdır?

-Orasını bilemem. Çünkü ben, o törende bulunmadığım gibi uzun süre devlet müşaviri olarak sürgünde kaldığım Brüksel’den henüz yeni dönmüştüm. Biliyorsun, bizler ihtilalin 14’ler grubu olarak 13 Kasım 1960’tan itibaren neredeyse beş yıla yakın herbirimiz farklı ülkelere gönderilmek kaydıyla Tecrit edildik….”(4)

**

“Kim bu Demirel, Bir Truva Atı mı?”

Cihad Baban (*), Politika Galerisi isimli kitabında Cemal Gürsel’den bir anekdot anlatıyor. Gürsel sıradan bir adam değil; 27 Mayısçıların başındaki general, cumhurbaşkanı. 1960′ta kurulan yarı demokratik ‘vesayet rejimi’nin mimarlarından. İşte bu Gürsel’in Demirel hakkında söyledikleri çok önemli.

1964 yılında Ragıp Gümüşpala’nın ölümü üzerine AP, yeni genel başkanını seçecek. Gürsel anlatıyor Cihad Baban’a:

-’Bak Adalet Partisi kongresini yapacak... Eğer Demirel AP’nin başına gelebilirse bütün dertleri hallederiz. O başkan olsun diye ben çok çalışıyorum… Bir muvaffak olursam rahat edeceğim. Aydın adam, yobazlığa yüz vermez, demokratlara alet olmaz. Dünya görmüş. O zaman göreceksin, Adalet Partisi yola girecek. Benim gözüm arkada kalmayacak.’

Bunun üzerine Cihad Baban soruyor:

- ‘Siz kendisini yakından tanır mısınız?’ Gürsel’in cevabı; ‘Burada boş oturuyor değilim ya… Amerika’da tahsil etmiş. Laik, lisan bilir bir insan AP’nin başına geçerse, artık memleket kurtulur. Demirel’in Atatürkçülüğünden hiç şüphe etmiyorum.’ (s. 277)

İşte 1960 darbesinin başındaki Gürsel böyle diyor. Demirel, Kasım 1964′te muhafazakârların adayı Sadettin Bilgiç’i yenerek AP’nin genel başkanı oluyor. İyi de neden Demirel’i görmek istiyorlar AP’nin başında? Bunun bir sebebi olmalı. 1950′lerde üst üste üç seçimde tek başına iktidar olan bir partiye karşı darbe yapıp, başbakanını asanlar, bu partinin devamı olacak siyasi örgütlenmeleri ve tabanını boş mu bırakacaklardı?

Tabii ki hayır, çünkü bu, darbeciler için bir ‘varlık ve kişisel güvenlik meselesiydi‘ de. Böylece 1964′te yeni bir dönem başladı; vesayet rejiminin yerleştiği, toplumsallaştığı, adeta meşrulaştığı bir dönem. Demirel’in AP’si merkez sağ/DP tabanını elinde tutuyor, askerî vesayet rejiminin hakimleri de AP’yi.

Anlaşılan ‘indirebileceklerini’ çıkarıyorlardı merkez sağın tepesine. İki defa Demirel’i darbeyle indirdiler. İleri gittikçe durdurdular onu, ayar verdiler. DP çizgisinin başında onun yerinde başka birisi olsaydı belki de kolay olmayacaktı bütün bu darbeler, ayarlar, vesayeti içselleştirmeler. Şapkasını alıp gidecek bir lider arıyorlardı merkez sağın başına. Demirel’de buldukları buydu…

Cevap aradığımız soru şu: Demirel, merkez sağın içine yerleştirilen bir Truva atı mıydı? Benim için Demirel, 1960′ta kurulan askerî vesayet rejimini merkez sağ, muhafazakâr, dindar tabana çaktırmadan satan adamdır. (5)

**

Konu ile ilgili medyada çıkan haberler

Emniyet İstihbarat’a sızdırdığı gerekçesiyle yargılanan “Köstebek Davası”nın ünlü ismi Onbaşı Sarmusak’ 15 yıl sonra konuştu;

-“Beni Demirel ihbar etti,”

*

Gazeteci Nuray Mert’in “Merkez Sağın Kısa tarihi” isimli kitabında, 1966′nın 5 Haziran’ında yaptığı konuşma… Bakın Demirel, 27 Mayıs 1960 darbesi için ne diyor:

-”27 Mayıs’ı hiçbir şahsa, zümreye, hiçbir sınıfa karşı olmayan birleştirici bir hareket olarak kabul etmek gerekiyor.”

*

Recai Kutan, Fikret Bila’ya 28 Şubat sürecinde yaşananları anlatırken, Necmettin Erbakan’a yönelik, “Erbakan 28 Şubat’a direnmedi, istifa etti” eleştirilere de yanıt vermektedir;

-Koalisyon protokolüne göre 6-7 ay sonra Başbakanlık Çiller’e devredilecekti. Çiller,

-‘Siz istifa ederseniz ben Başbakanlığı devralırım böyle devam ederiz’ diye konuştu Erbakan, Çiller’e,

-‘Cumhurbaşkanı ya görevi sana vermezse?’ diye sordu. Çiller,

-‘Demirel görevi bana vereceğini söyledi’ dedi. Hoca, bu cevabı alınca istifa kararı aldı.

Ancak Demirel, Tansu Çiller yerine hükümeti kurmakla Mesut Yılmaz‘ı görevlendirdi.

*

Ergenekon sanığı Mehmet Haberal’ın milletvekilli adaylığı için  9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel dahil hiç kimsenin ricası olmadığını iddia eden CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Demirel’in Haberal için ricada bulunduğunu açıklaması üzerine zor durumda kaldı. (18 Haziran 2011, Gazeteler.)
**

Toparlanırsa;

-Darbe ve Cuntaların arka planının güzide medyamızın! Yazdığı gibi olmadığını,

-Darbeci ve kimi üst düzey komutanların masonlarla sıkı-fıkı olduklarını;

-Mason localarının ülke kaderinde ne kadar etkili olduğunu,

-İşadamları-medya ve asker işbirliğini,

-Askerin, işadamları ve medya olmadan yerinden kalkmadığı,

-Kaymak tabakanın ülke nimetlerinin kaymağını yediğini,

-Kaymağı yerken, Ülkeyi …….. Ancak; “Atatürk, Cumhuriyet, Laiklik” değerlerini özelce ve güzelce koruduklarını ifade etmektedirler.

Burada baş sorumlu sadece vatandaştır...

Okumamakta dolayısıyla öğrenememekte ve sorgulamamaktadır.

Ol hikâye budur.

Resim;ankaraport.net’ten alıntıdır.

Kaynakça ve Kim kimdir;

(1) Cemal Gürsel, 27 Mayıs Darbesi öncesinde Kara Kuvvetleri Komutanı olan Gürsel; 2 Mayıs 1960′da Millî Savunma Bakanı Ethem Menderes’e, Cumhurbaşkanı Celâl Bayar’ın istifasını ve Başbakan Adnan Menderes’in Bayar yerine Cumhurbaşkanlığına getirilmesini önerir. Ancak Bu önerisi nedeniyle üzerine emekliliğe sevkedilir.

27 Mayıs 1960′ta albay ve daha alt kademedeki subaylarca gerçekleştirilen darbe sonrasında 3. Ordu Komutanı Orgeneral Ragıp Gümüşpala’nın Milli Birlik Komitesi’ne (MBK) liderlerinin kim olduğunu sorması ve eğer başlarında kendisinden daha kıdemli bir asker olmadığı takdirde 3. Ordu ile birlikte Erzurum’dan Ankara’ya yürüyüp isyana son vereceğini bildirmesi üzerine, ihtilalciler zorunlu izindeki Orgeneral Cemal Gürsel’i askeri uçakla İzmir’den Ankara’ya getirdiler. Gürsel MBK’nın daveti ile başkanlık görevini üstlendi ve ihtilal lideri olarak kabul edildi.

Milletvekili gazeteci Cihat Baban (*),Politika Galerisi isimli kitabında Cemal Gürsel’in kendisine;

-“Eğer Süleyman Demirel Adalet Partisi’nin başına geçebilirse bütün dertleri hallederiz. Aydın adam, yobazlığa yüz vermez. Benim gözüm de arkada kalmaz. O başkan olsun diye ben çok çalışıyorum. Bir muvaffak olursam rahat edeceğim..” dediğini iddia eder.

Toplumda görme kaybı ve körlüğün önlenmesi için hayır yardımı amacını güden uluslararası Lion’s Kulübü’nün (**)Türkiye’de hizmete girmesi (1963 Cemal Gürsel’in idaresi altında gerçekleşmiştir.

Cumhurbaşkanı Celâl Bayar ve Genelkurmay Başkanı Gen. Rüştü Erdelhun’a verilen hapis cezalarına af getirdi.

1966 yılında başlayan rahatsızlığının sürmesi, yurt dışında (ABD) tedaviye rağmen ağırlaşarak komaya dönmesi ve görevini engellemesi üzerine, Anayasa uyarınca Cumhurbaşkanlığı görevi 28 Mart 1966′da TBMM tarafından sona erdirildi. 14 Eylül 1966 günü vefat etti. Geriye hiçbir vasiyet ve kendisi ile ilgili dilek bırakmadı. Anıtkabir devrim şehitleri bölümünde toprağa verildi ve sonradan devlet mezarlığına nakledildi.

(*) Cihat Baban (1911-1984) Yeni Sabah ve Cumhuriyet Gazeteleri Yazı İşleri Müdürlüğü, Tasvir Gazetesi Sahipliği ve Başyazarlığı, VIII. ve 1. (XII) Dönem İstanbul, IX.ve X. Dönem İzmir, 2.(XIII) Dönem Çanakkale Milletvekilliği, Kurucu Meclis Cumhuriyet Halk Partisi Temsilciliği, Basın, Yayın ve Turizm Bakanlığı ve Dışarıdan Kültür Bakanlığı yapmıştır. (wikipedi)

(**) Lions Nedir? Uluslararası Lions Kulüpleri Birliği, 1917 yılında ABD’li bir işadamı olan Melvin Jones tarafından kurulmuştur. O günden bu yana, 196 ülke ve coğrafi bölgede kurulan kulüplerle, birlik tam anlamıyla dünyaya yayıldı. Halen 1,5 milyon üyesi bulunan 43 bin kulüplü birlik, dünya’nın en önemli sivil toplum hareketlerinden biridir.

Lions hareketi, 1963 yılında, o dönemin İstanbul valisi ve belediye başkanı olan, Ord. Prof. Dr. Fahrettin Kerim Gökay’ın  ( Ord. Prof. Dr. Fahrettin Kerim Gökay, 33.Derece Masondur. (Kaynak; Yazar Aytunç Aldındal) önderliğinde İstanbul Milletlerarası Lions Kulübünün kurulması ile ülkemizde de yaygınlaşmaya başlamıştır. Lions’un genel kuralı, kendi ulusumuz için özgür anlayışımız doğrultusundaki hizmetlerimizi ifade eder. (Kaynak; http://dikmenlions.org/lions_nedir.php)

(2) Anıtkabir, Türk Kurtuluş Savaşı’nın ve inkılaplarının önderi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’ün, Ankara Anıttepe’de (eski adıyla Rasattepe) bulunan anıt mezarıdır. Ayrıca dördüncü cumhurbaşkanı Cemal Gürsel de 1966 yılında devrim şehitleri bölümüne defnedilmiştir (6 Kasım 1981 tarihli Devlet Mezarlığı Kanunu 1.madde 2.fıkra gereğince, 27 Ağustos 1988′de çıkartıldı). 1973′den beri İsmet İnönü’nün kabri de Anıtkabir’dedir. (http://www.anitkabir.com.tr)

(3) Mehmet Orhan Kabibay; İstanbul-Üsküdar 1918, Harp Okulu-Harp Akademisi-Genelkurmay Harekât Başkanlığı Plan ve Harekât Dairesi Cento Şubesi Subayı, Kurmay Albay, Brüksel Büyükelçiliği Nezdinde Devlet Müşaviri-Milli Birlik Komitesi Üyesi (27.5.1960-13.11.1960)-2’inci Dönem Sivas, 3’üncü Dönem CHP İstanbul Milletvekili.

(4) Konu hakkında geniş bilgi için bakınız; ”İhtilalci ve Muhtıracı Paşalar”,  sahife, 16. Süleyman Yeşilyurt, 2008 Temmuz – Kültür Sanat Yayınları

(5) İhsan Dağı, Zaman gazetesi, 12 Mart 2010, Cuma.

 

Askeri Darbeler tarihini her şeyi ile öğrenmeye hazır mısınız? (son)

“Değirmen iki taştan, muhabbet iki baştan”. Aldatmak-Aldatılmak da öyledir. İki kişi ister.

Dün ve bugün yapılan darbeler, iktidarı ve imkânlarını paylaşmak içindir. Darbeler, din veya laiklikle sadece halkın desteği sağlanmak için irtibatlandırılır.  İşte askerin siyasete bulaşmasının tüm hikâyesi.

Anlatılanlar özetle;

-1453 Yılında İstanbul’un fethi ile İmparatorluk koltuğuna oturan Fatih Sultan Mehmed, O güne kadar padişah, asker ve bürokrasi arasında paylaşılan iktidarı artık paylaşmak istemez ve uzun yıllar Osmanlıların en büyük yardımcısı olan çandaroğullarından, Vezirazam Çandarlı Halil Paşa’yı (iddiaya göre) bir bahane ile idam ettirir.

-1600’lü yıllara gelindiğinde,  imparatorluk eski gücünü korusada zaafları ortaya çıkmaya başlamıştır. Bunu gören Sultan II. Osman (Genç Osman) 1618 yılında imparatorlukta bir yenileme hareketi başlatır. Ancak çıkarlarının bozulması nedeniyle yeniliğe direnen yeniçeriler ile imparatorluk memurlarının atama yetkileri elinden alınan ulema ile karşı karşıya gelir. Bunların sonucunda yeniçeriler tarafından boğularak katledilir. Bu dönemden sonra yeniçeri ağaları ve bürokrasi iktidarın başortağı olacaktır.

-1900’lü yıllara gelindiğinde iktidar sadece  (İttihatçılar) asker ve bürokrasi arasında paylaşılmaktadır. İktidar oyununda artık padişah belirleyici değil bir semboldür.

Askerin siyasete bulaşması

Günümüze kadar anlayışını ve iktidarını sürdürmüş olan ittihatçılık; kâh ( İngilizlerin siyaseten-Musevilerce para ile) dışarıdan desteklenerek, kâh (Amerika gibi kurgulanan oyunlarla uzaktan seyredilerek!) Günümüze kadar gelecek, getirilecektir

İttihatçılık nedir?

“Bu ülkeyi ancak biz kurtarabiliriz, koruyabiliriz ve yönetebiliriz. Bizim dışımızdamızda hiç kimse bunu beceremez. Bize karşı çıkan herkes vatan hainidir.”Düşüncesidir.

Ve Cuntacılık,

Askeri cuntalar nasıl oluşmaktadır? “ne olacak bu memleketin hali endişesiyle değil de, “ne olacak bizim halimiz” endişesidir. Cuntacılık, bir iktidar meselesidir. Bu iktidar meselesinde ilk yapilan şey de orduda iktidarı ele geçirmektir. Siyasi iktidarı elde etmenin anahtarı, önce orduda iktidarı elde tutmaktır.  (Bu nedenle her darbe sonunda orduda subay kıyımı yapılır)

“Darbeciler, darbeyi önce ordunun içinde mi yapıyorlar?

Evet. Bu da şu demektir. “Ordu siyasetin içinde olduğu sürece, Ordu, orduya karşı olacak” demektir. Aynen 31 Mart olayında olduğu gibi. O da ordu içi bir iktidar mücadelesiydi ve ordu orduya karşıydı. Aslında biz yakın tarihimizi bu geregi dikkate alarak okumalıyız.

Bizde ordu ideolojik bir meşrutiyet kazanmak için kendini topluma homojen bir yapı olarak sunuyor ama durum böyle değil. Bizde ordu hep paramparça!

“…Eger bir cuntaya intisap ederseniz ve o cunta kazanırsa, siz de rütbe alıyorsunuz, sistem böyle işliyor.”

“İrtica” Söyleminin darbelerle ilgisi

“Bu ülkede irtica korkusu özellikle 31 Mart ve Kubilay olaylarına dayanır. 31 Mart olayı, irticacıların ayaklanmasi ve bu ayaklanmayi ordunun bastırması olarak öğretilir. Ahmet Altan, İsyan Günlerinde Aşk romanında 31 Mart in ordu içi bir çatışma olduğunu anlatmış ve aydın kesimin hışmına uğramıştı. 31 Mart olayında gerçek nedir?

31 Mart olayı, bir ordu içi iktidar kavgasıdır. 1908’de ordunun ittihatçı kanadı iktidarı ele geçiriyor. Ordu içinde ittihatçı olmayan grup buna tepki gösteriyor. Bunun üzerine toplanan Hareket Ordusu gelip kendi ordusunu vurmak zorunda kalıyor.

Kısacası 31 Mart olayı, 1908’de iktidara gelen İttihatçı cuntaya karşı ordunun kendi içinden bir reaksiyondur.

Niye topluma bu gerçek anlatılmıyor da, hala yalan söyleniyor peki?

Çünkü 31 Mart’ın bir ordu içi kavga olarak tanımlanması herkesin tüylerini ürpertiyor. Düşünsenize… Kendisini ozgürlükçü ve meşrutiyetçi olarak tammlayan İttihatçılar, 31 Mart’ı “Şeriatçların’ kendilerine karşı bir hareketi olarak nitelemişler.

Eğer şimdi 31 Mart’ın, gerçekte “ordu içinde yaşanan bir iktidar çatışması” oldugu kabul edilirse, o zaman kıymetli ordumuzun bir kısmı da şeriatçı” hale gelmiş olur, ki bu durum, ideolojiye hiç de uygun değildir. Aslında 31 Mart yakın tarihimiz açısından çok önemlidir.

Bu tarihi çarpıtmanın dışında 31 Mart başka hangi açıdan önemlidir?

Birincisi bu ülkede, “mürteci” ve “irtica” laflarını siyasi anlamda kullanılması 31 Mart’la başladı. Daha önce böyle laflar hiç yoktu. İkincisi, ordu, siyasetle ilgilenmeye başladığından itibaren paramparça oldu.

Askerin siyasette en fazla ağırlığını hissettirdiği dönem hangisi?

İttihatçıların zamanında ordunun siyasi gücü çok yüksekti. Bunun dışında hiçbir siyasi güç yoktu. 1908’de iktidara gelen İttihatçılık, Jön Türk ideolojisine ancak 1912’ye kadar dayanabildi.1912’de Balkan Harbi’nden itibaren Ikinci Meşrutiyet’i bitirdi ve askeri diktatörlügü fiilen kurdu.

Osmanlı İmparatorluğu, Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar bir İttihatçı cuntanın ordu üzerindeki hâkimiyetine dayanarak kurduğu fiili bir askeri diktatorlük olarak yönetildi.

Milli Mücadele’yi yapacak olan İttihatçı grupta kimler vardı?

Bunlara, “Ittihatçiların yedek kadrosu” diyelim…

İttihatçıların A Grubu; Enver, Talat, Cemal paşalar yurtdışına çıkmışlardı. Onların İstanbul’da kalan Kara Kemal, Kara Vasıf gibi uzantıları, bunlardan aldıkları talimatla işgale karşı silahlı direnişi diizenleyeceklerdi. Bu ekip, Anadolu hareketinin gerçek liderleri olarak kendilerini gorüyorlardi ama… Milli Miicadele’yi Anadolu’da fiilen örgütleyecek olanlar Kazım Karabekir, Refet Bele, Rauf Orbay, Mustafa Kemal ve inönü gibi isimlerden oluşan İttihatçıların B takımıydı. Bunlar, A takımıyla göbek bağını kesmeye çalişıyordu.

Bizde ordu ne zaman siyasileşti sizce?

Bugünkü ordu-siyaset ilişkisi, Osmanlı modernleşmesiyle başladı. Yeniçeriler, merkezle bağlarını koparmışlardı. Ordunun merkeze bağımlılığı ve bağlılığı “modernleşme” sonucunda sağlandı. Böylece yeni, Batılı bir ordu kuruldu. Ve bu yeni ordu, merkezin ordusu oldu. Yani bu ordu sultana bağlı kaldı, siyasi iktidarın emrinde çalıştı, isyan etmedi, disiplinli bir ordu oldu.

Ordunun siyasi iktidara isyan etmemesi ne kadar sürdü?

Uzun sürmedi. çünkü Genç Osmanlılar, saltanata karşı parlamenter sistem kurmak için harekete geçtiklerinde önlerinde iki yol vardı. Ya iktidar değişikliği için Sultan Abdülaziz’i ikna edeceklerdi –ki bunu denediler ve başarılı olamadılar.

Padişahı, neye ikna edeceklerdi?

Parlamenter sistemin devletin lehine olacağı konusunda onu ikna edeceklerdi ama olmadı. Ya da halkı parlamenter sisteme ikna edeceklerdi. Halkla birlikte saraya yürüyüp padişahı devireceklerdi. Bu da pratik olarak mümkün değildi.

Niye mümkün değildi?

Sadece Osmanlı değil, bu coğrafyanın bütün toplumları böyledir. Bu coğrafyada siyasi iktidarlar, toplum ayaklandırılarak değil, silahlı gücün desteği alınarak saray içi darbelerle değiştiriliyor. Ziya Paşa ve arkadaşları da bu en pratik olan yola başvurdular. Asker-siyaset ilişkisinin macerası memlekette işte böyle başladı!

Tam olarak nasıl başladı?

Genç Osmanlı hareketi, kurulan yeni modern ordunun bir kısmını ikna edip, siyasi iktidarı, onun yardımıyla değiştirme yolunu seçti.

Ama dikkatinizi çekerim, burada ama silahlı gücü iktidara getirmek değildi. Amaç parlamenter sistemi kurmaktı.

Silahlı güçle birlikte darbe yapıp sonra onu siyasi iktidardan uzakta tutmak, siyasete karıştırmamak mümkün mü?

Siyasi iktidarı, silahlı güçle birlikte devirdiğiniz andan itibaren silahlı güç, siyasi iktidar oluyor tabii… Sultan Aziz işte bu yolla, işte böyle devrildi. Parlamenter sisteme değildi, anayasa yapıldı, parlamento toplandı. Ardından Sultan Abdülhamid geldi. O, parlamenter sistemi bir tarafa bıraktı, eski yönetime geri döndü. Ve bunun üzerine bu kez meşhur Jön Türkler piyasaya çıktı.

Jön Türkler sivil mi?

Tamamı sivil. Bunların bir kısmı memlekette kaldı, bir kısmı Avrupa’ya gitti. Orada muhalefet ettiler, gazeteler çıkardılar. Bu yayınları gizlice ülkeye sokup aydınları ve ahaliyi parlamentonun tekrar açılması için ikna etmeye çalıştılar, sürekli propaganda yaptılar.

Halkı etkileyebildiler mi?

Hayır. Rusların yaptığı gibi halkı ayaklandırıp, sokaklara dökmek ve bir vur-kaç yapmak Jön Türk politikasına uygun değildi. Çünkü onlar halkı biraz ayak takımı olarak görüyorlardı.  Halkı tehlikeli ve riskli buluyorlardı. Ama bu arada da fikirlerini uygulamak için iktidara gelmek istiyorlardı ama gelemiyorlardı. Zaten sonunda bir ikileme düştüler.

Bir grup, “madem gücümüz iktidarı devirmeye yetmiyor, İngilizlerden, Fransızlardan yârdım alalım” dedi. Yabancı devletlerle işbirliği yaparak siyasi iktidarı değiştirmek birçoğunun kanına dokundu. İkinci grubun ise aklına gene ordu geldi. İktidarı silahlı gücün yardımıyla devirme işi daha önce denenmişti ve başarılı da olmuştu.

Bu ülkede aydınların halktan korkusu hiç bitmedi.

JönTürkler halktan niye korkuyorlardı?

Çünkü siyasi iktidar değişikliğini demokrasi için değil, devleti kurtarmak için istiyorlar. Temsili sistemi, özgürlüğü, basın hürriyetini devletin kurtarılmasında yardımcı araçlar olarak gördükleri için tercih ediyorlar. Üstelik bu özgürlüklere karşı çıkanlar da onlar gibi eski paradigma (hakim, yaygın görüş) içinde duruyorlar. Onlar da devletin kurtarılmasi için bu degişikliklerin olmamasi gerektiğini soylüyorlar. Anlayacagımız, iki taraf da insanların ozgürlügünü, demokrasiyi degil, devletin kurtarılmasının yolunu arıyor.

Nitekim Jön Türk ideolojisi, geçen yüzyılın başında o güne dek pek düşünülmemiş, ilgilenilmemiş bir kesime yayılmaya başlıyor. Jön Türk ideolojisi, subaylar arasında, ordu içinde yayılmaya başlıyor.

Sonuç ne oluyor?

Ordu, birdenbire “kendine” geliyor. Bu ülkede askerin böylesine siyasileşmesine neden olan Jön Türklerdir. Sivil ve aydın kesimin yarattığı Jön Türk ideolojisiyle ordu ideolojisi üst üste gelince, birleşince, şöyle bir şey oluyor. Subaylar jön Türk ideolijisini benimser benimsemez, sivil aydınların rolü marjinalleşiyor.

Devleti kurtarmanın ve yönetmenin esas sahibi, önderi, oncüsü ve gövdesi karargâhlar oluyor. Askerler, devleti, iilkeyi, milleti kurtarabilecek tek gücün kendileri olduğunu, sivillerin bu işi yapamayacağını söylüyorlar. Zaten bugünkü anlamıyla İttihatçılık da budur!

Diğer ülkelerde ordu nasıl disiplin altında tutulabildi?

Orduların siyasetin dışına çıkarılmaları gerekiyor. Bunun da dünyada iki yolu var. Birinci yol şu. Orduyu büyük bir skandalla tecrit ediyorlar. Ordu öyle bir yenilgi yaşıyor ki, artık bir daha çıkıp söz söyleyecek hali kalmıyor. Japon, Alman, İtalyan ordular ikinci Dünya Savaşı’yla bunu yaşadı.

Bu ülkeler ordu sorununu böyle hallettiler. Bu ordular, yaşadıkları büyük yenilgi sonucunda toplum içine çıkamaz hale geldikleri için siyasete eskisi gibi devam edemediler. Orduyu siyasetin dışında tutmanın ikinci yolu ise, Latin Amerika ülkelerinde yaşandı.

Ordu iktidarda o kadar uzun kaldı ki, bu halkta büyük bir birikim yarattı. İnsanlar yaşanan bütün olumsuzlukları orduya fatura ettiler ve bir daha ordu istemiyoruz’ dediler. Türkiye’de ise hiçbir zaman orduya fatura çıkmıyor.

Türkiye’de niye fatura hep siyasilere çıkıyor?

Çünkü ordu yönetime geldiği her dönemde kısa kalıp gidiyor. Arka planda kalarak devleti yönetiyor ve fatura her defasında siyasetçiye çıkıyor. Ama şimdi Türkiye’de ilk kez askerin arkadan suflörlük ederek yönetemediği bir ekip var iktidarda.

Mekanizma eskisi gibi çalışmıyor. Ordu siyasete eskisi kadar hakim değil, Siyasette güçlü olamıyor. Tam tersine itilip kakıldığını hissediyor ve bundan dolayı çok rahatsız.

Bu durumda sizce ordu ne yapacak?

Ordunun darbe yapmaktan başka bir çaresi yok. (çünkü ordu darbe yapmadığı sürece bu ülkede iktidarını eskisi gibi sürdüremeyecek. Eğer dünyada ve Türkiye’de bugünkü genel toplu durum alabora olmazsa, bizde de ordu diğer ülkelerde olduğu gibi mecburen siyasetin dışına kayacak. Bugün yaşanan kavga bu!

Bir grup, “Böyle giderse bizi siyasetin dışına atarlar. Atılmak istemiyorsak darbe yapalım” diyorlar.

Bu öngörü doğru ama… Ordunun siyasetteki gücünü devam ettirmesinin, darbeden başka yolu yok. Ordu ancak o zaman siyasetten tamamen çıkmayabilir ama… Dünyadaki ve Türkiye’deki toplu durum böyle giderse ordunun siyasetteki gücü önünde sonunda çok azalacak. Siyasette sözü geçmez olacak. (çünkü ordunun bugüne kadar siyasette sözünün geçmesinin bir nedeni vardı.

O neden nedir?

Çünkü herkes ordudan ürküyordu. (çünkü ordu her an iktidara gelebilirdi. Dolayısıyla insanlar, ordunun her an iktidara gelme ihtimalini dikkate alıp ordudan çekiniyorlardı. Şimdi önemli birde değişim oldu. Ordu artık iktidara gelmiyor. İnsanlarda, “ordu artık bir daha eskisi gibi bu ülkeyi yönetemeyecek” kanaati oldukça ve bu kanaat yayıldıkça.

Bu nasıl bir sonuç verecek?

Bu kanaat oldukça, ordunun siyaseti arkadan yönlendirme. Yönetme mekanizması çok zayıflayacak. “Genelkurmay bu konuda bir şey dese ne olur, demese ne olur? Muhtıra verse ne olur, vermese ne olur” noktasına gelinecek.

Ordunun bugün asıl çekindiği nokta işte bul Ortaya çıkan son belgede, “askerle çalışacak adam bulamıyoruz” diye şikâyet ediyorlar. Bulamıyorlar çünkü orduya yatırım yapmanın çok anlamı kalmadı artık bu ülkede.

Çünkü siyasette, iktidara gelme ihtimali ve imkânı olana yatırım yapar ki? Onun için ordu bugün çok sıkıntıda… Çok sıkıntıda…

Neden başka ülkelerin ordularında görülmeyen bir disiplinsizlik bizim orduda yerleşik bir hale geldi?

Karşılaştırmalı tarih araştırması pek yapılmadığı için biz zannediyoruz ki, bizim başımıza gelenler sanki bu dünyada sadece bizim başımıza geliyor. Başkaları cennette yaşıyor. Öyle değil. İtalya’da ordunun gladiodaki marifetlerini öğreneli çok olmadı. Kennedy suikastında Amerikan ordusunun aldığı rolü tanrı bilir.

Ama bizde cuntalar, darbe girişimleri, planları, provokasyonları hala devam ediyor. Bizim orduya Benzeyen başka bir ordu var mı tarihte?

Muhtemelen 1967 yılında Yunanlı subaylara sorsaydınız, onlar da size aynı şeyi söyleyeceklerdi. “işte politikacıları görüyorsunuz. Memleketi getirdikleri hali görüyorsunuz. Bizden başka bu işi yapabilecek yok, ülkeyi yönetebilecek yok” diyorlardı. Çünkü Cuntaların esas ideolojisi bunun üzerine kuruluyor.

Biz tarihimizle ilgili çok yalan söylüyor muyuz? Tarihimizle ilgili fazlasıyla palavra sıkıyoruz. Söylediğimiz en temel yalanlar, palavralar hangileri?

Mesela Atatürk’ün ordunun politikadan ayrılması gerektiği yönündeki söylemi. Atatürk’ün hiç böyle bir fikri yok. Atatürk, ”ordu siyasetten çıksın” diye bir laf hiç etmedi. Aksine eğer ordu Atatürk’ün yolunda gidecekse, politikadan ayrılmaması gerekir. Çünkü Atatürk de öyle düşünüyordu. Orduyu siyasetin dışına çıkarmak isteyenler, bu görüşlerini Atatürk’le meşrulaştırmasınlar.

Neden tarih konusunda biz bu kadar çok yalan söylüyoruz? Tarihçiler gerçekleri bilmiyor mu?

Üç türlü tarihçi var.

-Birincisi, mesleğinde kısa bir sürede yükselebilmenin yolunun egemen ideolojik paradigma üzerinden yazıp, çizmek olduğunu keşfediyor. Genellikle insanlar böyle yapıyorlar…

-İkinci grup, gerçeği biliyor ama kamuoyu önünde bunu asla afişe etmiyor. İdeolojik paradigmanın dışına çıkmanın getireceği sakıncayı biliyor. Başkası gerçeği söylediğinde bıyık altından gülüyor. Özel sohbetlerde ise çok ileride şeyler söylüyor.

-Üçüncüler ise en küçük tarihçi grup. Bunlar hem yazıyor hem de söylüyor. Ama onların söylediklerini kaç kişi okuyor ve dinliyor? (1)

**

Konu ile ilgili Medyadan seçilenler ilginç başlıklar;

-Erbakan, ‘bizi medya ve holdingler yıktı’ dedi’

*

-MGK Genel Sekreteri Org. Tuncer Kılınç; ”Erbakan, ülkesinin çıkarını önde tutan millici bir liderdi. Askerler olarak biz, onu doğru anlayamadık.” Dedi.

.

Gazeteci Cengiz Çandar, “28 Şubat İsrail destekli bir darbedir. ABD tarafından da desteklenmiştir.” Dedi.

*

Gazeteci Aslı Aydıntaşbaş;  23 Nisan tarihli Milliyet’te, “ABD’lilerin “28 Şubat’ı biz pişirmedik; ama Erbakan’ın gitmesine de üzülmedik. Sadece süreci seyrettik.” Dedi.

*

İtalya’nın (eski) AB Politikaları Bakanı Bayan Bonino; “Avrupa’nın kendi ülkelerindeki diktatörlerle uzun zamandır süren ve feda etmek istemediği ilişkilerinden bıkan Arap halkları bir model ya da en azından bir örnek olarak Türkiye’ye döndüler. “ dedi.

.

Org.Çevik Bir ; Middle East Quarterly’in 2002 Güz sayısında İsrailli siyaset bilimci Martin Sherman ile birlikte yazdığı makalede “Türkiye’de ordu laik Kemalist Cumhuriyet’in mirasını korumakla yükümlüdür. Ülkenin yüzünü İslam’a dönmesini, İsrail-Türk askerî ilişkilerinin tehlikeye atılmasını izlemeyeceğiz.” Dedi.

*

Eski Bakan Vehbi Dinçerler ; ‘Derin Devlet’ ile Özal’ın kavgası, Savunma Sanayii Müsteşarlığı kurulması ve silah alımlarına müdahalesinden sonra başladı.” Dedi.

*

Gazeteci Nazlı Ilıcak ; “13 ilde sıkıyönetim yürürlüğe girdi. Huzura susamış milletimiz yürekten sesleniyor: Merhaba Asker”. (17 Aralık 1978, Tercüman) Dedi.

.

Bülent Orakoğlu, (Eski Emniyet İstihbarat Daire Başkan Vekili) “Bu soruşturma, 28 Şubat sürecinde kimler rol aldıysa onları ortaya çıkarması açısından da önemli. O süreçte, askerler kadar aktif rol oynayan siviller vardı. Soruşturmanın siyasiler, sermaye grupları, STK’lar, medya mensuplarına kadar genişleyeceğini düşünüyorum.” Dedi.

*

Eski Deniz Kuv. Komutanı, Oramiral Özden Örnek; (Açıklanan notlarında);

-“Bu Donanma çok kirlendi…

-10 bin dolar karşılığı birliğe uğramadan askerlik…

-Subaylar ve müteahhitler Moldavya’da seks partisinde…

-Bu insanlar o kadar fazla ileri gitmişler ki paraları sayesinde her şeyi yapabileceklerini zannediyorlar. Hep askere yanaşıyorlar ve bizleri başkalarına karşı bir aracı ve silah olarak kullanıyorlar. Bunu gören asker de pek yok. İstedikleri hep asker darbe yapsın ve onlar da bu darbe vesilesi ile paylarını alsınlar..”Dedi.

*

Emniyet İstihbarat’a sızdırdığı gerekçesiyle yargılanan “Köstebek Davası”nın ünlü ismi Onbaşı Sarmusak’ 15 yıl sonra konuştu;

-“Aczmendilerin çoğu askerdi…

-Paşalar borsadan çıktı…

-Beni Demirel ihbar etti,” Dedi.
*

Gazeteci Nilgün Cerrahoğlu; “Çevik Bir, 28 Şubat’ta beni “Milliyet”ten attırmak istemişti…” dedi.

Bitirirken…

Kimse size karşı değildir. Herkes kendi tarafındadır.

Resim;kedi.gen.tr’dan alıntıdır.

Kaynakça;

(1) Korkusuz Tarih, Gazeteci Neşe Tüzel. (Yazarın kaynağı; Prof. Dr. Cemil Koçak)

 

Askeri Darbeler tarihi; Emma Bonino, “Türkiye’ye ihanet ettik!” (4)

Emma Bonino, “Türkiye’ye ihanet ettik!” Can ve Huy meselesi!

Tarihimizde, 1453, 1622 ve 1908′de üç önemli kırılma noktası vardır. İlk ikisi iktidar oyunudur. Ancak, üçüncüsü bunlardan farklıdır. İktidar oyunu yerini artık hammadde ve petrol savaşlarına, dış destekli darbelere bırakmıştır. Darbeler artık bir iktidar değil, paylaşım aracıdır.

İktidar oyununa verilen ilk kurban, aralarında yabancıların da bulunduğu bir grup hoca tarafından çok iyi yetiştirilen II. Osman’dır. Arapça, Farsça, Rumca, Latince ve İtalyanca öğrenen genç hükümdar öğrendikleri ile gücünü koruyan ama zaafları su yüzüne çıkmaya başlayan Osmanlı devletinde büyük bir restorasyonu (yenileme) gerçekleştirebileceğini düşünür, ancak tecrübesizliği nedeniyle başarılı olamaz.

Genç hükümdarın yapacağı yenilikler arasında Haremin dağıtılması ve  hükümdarların nikâhla evlenmeleri de vardır. Başkent, İstanbul’un kozmopolit yapısından uzak Anadolu’ya taşınmalı, Yeniçeri ocağı dağıtılmalı; Anadolu askerlerinden oluşacak yeni bir ordu kurulmalı, göz alıcı kıyafetler terk edilerek sade elbiseler giyilmelidir.

Bu düşünceleri yönünde ilk adımı kendisi atar ve Şeyhülislam Esad Efendi’nin kızıyla evlenerek keten elbiseler giymeye başlar.

Sırada devlet erkânı içindeki üst düzey yetkililerin, müderris ve kadıların atama yetkisini Şeyhülislamdan almak vardır.  Ayrıca saray, harem ve ilmiye teşkilatları yeniden kurulacak, yeni kanunlar çıkarılacaktır.

Bu çalışmalar devam ederken Sultan Genç Osman, 1621 yılının Nisan ayında Lehistan Seferine çıkar ancak başarılı olunmaz. Araştırmasına göre başarısızlığının sebebi olarak askerin gayretsizliğidir. Şimdi askeri alanda bazı yenilikler yapma fikri daha da önem kazanmıştır. Yeniliğe Kapıkulu Ocaklarından başlanır.

Bu arada yaptırdığı bir sayımda, asker sayısının maaş defterindeki kişi sayısından az olduğu anlaşılır ve fazladan verilen para kesilir. Ancak hükümdar kesilen para nedeniyle, paraları önceden ceplerine atan zabitlerin düşmanlığını kazanmıştır.

Tarih, 338 yıl sonra benzer gerekçelerle bir kez daha tekerrür edecektir.

-Genç Osman 1622 yılında, ülema ve askeri karşısına almış olmanın bedelini Yeniçeriler tarafından boğularak;

-Adnan Menderes 1960 yılında ve  aynı gerekçelerle askerler tarafından Yassıada da asılarak ödeyecektir.

***

Şimdi bir başka zamanda yolculuğa daha çıkıyor ve 1453’lü yıllara gidiyoruz…

“Fatih Sultan Mehmet dönemine kadar devletin siyasal örgütlenmesinde iktidar gücü,  padişah, asker ve bürokrasi arasında paylaşılmaktadır.”

Ancak Fatih’in İstanbul’u fethetmesi ile birlikte bu anlayış değişecektir.

“2. Mehmet’in, İstanbul’un fethiyle sağladığı otorite sayesinde Osmanlı hanedanıyla Çandaroğulları arasındaki ahidleşmeyi bozup tüm iktidar gücünü kendisinde topladığını biliyoruz.

Keza, imparatorluk sürecini başlatan Fatih’in, ortak tanımayan ve tasavvur düzeyinde bile seçenek bırakmayan bir saltanat anlayışını hâkim kılmak için şehzadelerin katlini kanun haline getirdiğini de…

Sonrasında yani Fatih’in ardından yeniden eski düzene dönülse de,

“Tek farkla; (önceden Osmanlılarla iktidarı paylaşan) Çandaroğulları’na mensup vezirin yerini içinde her zaman Yeniçeri Ağası’nın da bulunduğu bir grup aldı. “

Bu süreçten sonra ‘Saray partisi‘yle bazen ittifak yapan bazen mücadele eden bu güçler koalisyonuna kâh sadrazam, şeyhülislam, valide sultan kâh diğerler ‘devletlü’ler girip çıktılar…“(1)

Osmanlının görünmeyen ortağı Çandaroğulları kimdir?

“Çandarlılar (Çandarlı ailesi), yetiştirdikleri dört büyük sadrazam ile Osmanlı Devleti’nin Kuruluş Döneminde gerek askeri ve gerek idari ve siyasi alanda teşkilatlandırılmasında birinci derecede rol oynayarak büyük emekleri geçmiş, İstanbul’un fethi öncesindeki yaklaşık yüz yılın isimleriyle birlikte anılmasına yol açmış bir ailedir…

Bu aileden ilk tanınan şahsiyet, ilmiye sınıfından yetişmiş olan kadılığı ve kazaskerliği zamanında Çandarlı Kara Halil Efendi, vezirliği döneminde de Çandarlı Kara Halil Hayrettin Paşa ismiyle anılan devlet adamıdır…

I. Murad’ın (1362)’de padişah olması üzerine Kara Halil Efendi, Osmanlılarda ilk defa oluşturulan kazaskerlik makamına getirilmiş ve bu ilmiye mesleği en yüksek kadılık sayılmıştır. Çandarlı Kara Halil Hayrettin Paşa’nın tavsiyesiyle savaşta esir düşen genç Hristiyanların Türk köylüsünün yanına verilmek suretiyle İslam terbiyesi üzere yetiştirilip, Türkçeyi de öğrendikten sonra acemi ocağına verilmesi ve oradan da yeniçeri olmaları usulü kabul edilmiş ve bu suretle ilk düzenli Osmanlı yaya ocağı kurularak bu ocağa Yeniçeri Ocağı denilmiştir.

“Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’un fethinden hemen sonra Bizans’tan (muhasaranın kaldırılması karşılığı)  rüşvet aldığı söylentileri üzerine Çandarlı Halil Paşa’yı İstanbul veya Edirne’de idam ettirmiştir…

Sadrazam Çandarlı Halil Paşa, Osmanlı’dan bu yana bakıldığında Türk tarihinde Menderes’ten evvel asılan ilk başbakandır. (2)

Başka bir anlatıya göre bu olay nasıl olmuştur?

“İstanbul muhasarası esnasında Macarların muhasaranın kaldırılması hususunda tehdidi vukua geldi; papanın otuz donanma göndermekte olduğu haber alınmıştı; işte bu sırada son bir gayretle İstanbul alındı; Fatih Sultan Mehmed bu zafer şenlikleri esnasında kendisini iki defa –dış tehditler nedeniyle- saltanattan indirmiş olan Halil Paşa’yı Bizans’tan rüşvet aldı propagandasıyla İstanbul veya Edirne’de idam ettirerek intikam aldı ve kaydadeğer malvarlığına elkoydu (1453) ”

Bu konuda tarihçilerin ortak bir mutabakatı olmasa da ağırlıklı görüş; Çandarlı Halil Paşa’nın idamının arkasında, aile olarak uzun bir süredir devlette güç ve karar-servet sahibi oldukları,  Sultan (Fatih) Mehmet’in iki kez tahtan alınmasında etkisi olmasının da gölgesi ile Osmanlı’nın saltanatı paylaşmamak adına idam edildiğidir.

Özetle;

-1453’deki iktidar oyununda Osmanlı, bürokrasiyi çizgi dışına çıkarmış,

-1622’deki iktidar oyununda bu kez asker ve ulema, Osmanlı’yı kendileri ile eşdeğerde bir çizgiye getirmiştir.

***

Ve….

İtalyan Senato Başkanvekili Emma Bonino, “Türkiye’ye ihanet ettik!”

Bayan Bonino, “AB – Türkiye ilişkilerinde yaşanan tıkanma kaderin sonucu değil. Avrupa olarak iç gündeme bağlı kısa vadeli vizyon ve yanlış hesaplar sonucunda Türkiye’ye karşı yükümlülüklerimize ihanet ettik” dedi..

Bayan Bonino, ‘dost acı söyler’ diyerek Türkiye’ye de mesajlar gönderdi.

“Türkiye konusunda trajik bir hata yaptık. Avrupa olarak iç gündeme bağlı kısa vadeli vizyon ve yanlış hesaplar sonucunda Türkiye’ye karşı yükümlülüklerimize ihanet ettik.

Müzakereler çıkmaza girince de elbette Türkiye oturup beklemek yerine kendi bölgesinde özerk bir takım dış politika arayışlarına girdi.

Arap Baharı patladığında Avrupa ne hazırdı ne de bu konuda heyecanlandı. Hatta Avrupa’nın egemen güçleri buna olabildiğince direnmeye çalıştı. Mesela bizim Dışişleri Bakanı Frattini son dakikaya kadar Kaddafi’yi savundu.

Ama sonra da bir anda bugün Mali’de olumsuz sonuçlarını yaşadığımız Libya’ya yönelik askeri operasyonun taraftarı oluverdi. Bütün bunlar olurken Türkiye, Avrupa’dan farklı bir çizgi izliyordu. Komşularla sıfır sorun politikası Avrupa’da bir tedirginliğe neden olmuştu bile.

Avrupa’nın kendi ülkelerindeki diktatörlerle uzun zamandır süren ve feda etmek istemediği ilişkilerinden bıkan Arap halkları bir model ya da en azından bir örnek olarak Türkiye’ye döndüler.

El Cezire gibi kanallar sayesinde şu soru akıllarına düştü; Türkiye de Müslüman ama nasıl oluyor da liderlerini sandıkta seçiyorlar? Sorgulamaya başladılar.

Düşünsenize 11 Eylül’den sonra Osama Bin Ladin posterlerinin taşındığı Arap sokaklarında on yıl sonra Erdoğan posterleri taşınmaya başladı…

Avrupalı liderler müzakereleri engellemeye devam ettikçe Türkiye içinde demokrasinin gelişmesine köstek oluyorlar.Tango yapmak için iki kişi gerekir. Ama ne yazık ki biz Türkiye ile tangoya başladıktan kısa süre sonra bazı Avrupalı liderler rock’n roll yapmaya karar verdi. Rock’n roll tek başına yapılır.

Oysa biz tango için yola çıkmıştık. Avrupa tarafı dansın türünü değiştirmeye çalışıyor…

Türk siyasetçi kendine güveni abartmasın…

Bir ülkede demokrasiyi güçlendirecek olan güçlü bir muhalefettir. Ancak bu sayede kontrol ve denge mekanizmaları işler….”(3)

Deneyimli siyasetçinin konuşmasının satır aralarında;

-”Arap Baharı patladığında Avrupa ne hazırdı ne de bu konuda heyecanlandı.” Arap Baharı‘nın ABD’nin işi olduğu anlaşılmaktadır.

-”Türkiye’nin Komşularla sıfır sorun politikası” Avrupa’da -nedense!- bir tedirginliğe neden olmuş!

-”Avrupa’nın diktatörlerle uzun zamandır süren ve feda etmek istemediği ilişkilerinden bıkan Arap halkları…”

Bu ifadeden de anlayacağımız,  bizdeki diktatörlerin de –örtülü olarak- Avrupa-ABD’nin işi olduğu itiraf edilmektedir.

-“Bir ülkede demokrasiyi güçlendirecek olan güçlü bir muhalefettir. Ancak bu sayede kontrol ve denge mekanizmaları işler…”

Bu ifadeden de anlaşılması gereken, bir ülkede muhalefet yoksa ortada bir darbe-diktatörlük vardır.

Biliniz bakalım bu darbeler bizde hangi dönemlere karşılık gelmektedir?

Devam edecek…

-1908 ve sonrasındaki darbelerde artık saltanat paylaşılmayacak, iç dinamiklerin yanında artık dış dinamikler de Osmanlının sonunu getirilmesi için devreye girecektir…

-1908 darbesinin Selanik Musevileri ve İngilizlerle olan ilgisi…

(1) Avni Özgürel, Radikal, 23 Aralık 2002

(2) Aksiyon dergisi, 2 Aralık 2000

(3) Cansu ÇAMLIBEL, Hürriyet, 23 Nisan 2012